Allah'ın muhteşem yaratığı ehli vicdan sahipleri; insanlar iki kısımdır... İlki, islam fıtratına yatkın yaratıldığı üzere islama gelenler; ikincisi, tahribat yolları ile islamdan çıkarılanlar.

 

İslam dairesi

Allah’a hamdü senalar olsun. Allah’ın selamı bereketi üzerinize olsun. Allah’ın sevgili Kulları. Binalarda kapı ve pencere alt ve üstlerinde kemerler vardır, Binayı ayakda tutan. Allah’ın muhteşem yaratığı insanın korunması için, Peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu din de ’aynı, bina gibidir. insanların rahmet, maneviyat ve adalete hazırlanıp manen ve madden  korunduğu din’in beli ve omurgası, ‘maneviyat’ ile manevi binanın kemeri de tasavvuf ve tarikat’dır.

 

 

 

Devletlerin iki dayanağından ilki; din adamları eli ile ‘tasavvufa müzük eğlence, şüpheli ve haramın girmesi ile bu kemerler aslı görevinden uzaklaşıp, hak dan batıla şeytanslı hale dönüp, köprüler tahrip edilerek 'din'in içi boşaltıldığı oranda kurum ve kuruluşlar boşalıp' bina/devlet yıkılmış. Yıkılan binanın enkazı altında ise Dünya'daki masum ve mağdur insanlar kalmış. Bundan dolayı, insanların manen ve madden korunduğu din’in içli dışlı dört ana esasını; kemer ve köprüler ile muafaza edip, islam dairesini tahrip edenlere karşı mücadele ederek, insanları uyarmak şartdır.

 

 

 

 

 

 

 

Kemer, din’i müzük, dişi ve oğlan olarak üç usul ile yaklaşan insi ve cinni şeytandan, direkleri 'haram ve şüpheliden korunmak' olan, kulluk köprüsünün bedeni abdesin, ‘zırh gibi vucuda sinmesi’ ile korunarak, insanların uyarılaması için açıklamak. ve

 

 

Köprüler, meshepin itikatda iki amalde dört İmamın güçkaynağı Ehl’i Beyt imamları ile bedeni 'islam’ın edep ve terbiyesi' direkleri namaz olan, Ümmet köprüsünden Peygamberimizin (s.a.v) izine düşüp, islam’ın dairesini tahrip edenlere karşı, muafaza mücadele etmek.

 

 

Yani, insi ve cinni şeytanların dürtüsü ve telkinlerini meleğin ilhamı sanıp aldanıp, aldatarak açılılan tahribat yollarından müslümanları bataklıklara çökertenlerin üzerinden; insanları kemer ve köprüler ile Peygamberimiz (s.a.v) izine düşüren tarikatın hak aydınlık tarafının;

-din’in içli dışlı dört ana esasını; bidatler, Aklın öne Vahy’in geri alınması ile felsefe, siyaset, menfat, esas alınıp; din’in güncel olaylara göre yorumlanması dünyaya uydurulması ile tahrib edilerek, insanların müsübete hazırlanıp şeytan ve yardımcılarının izine düşüren karanlık tarafına karşı;

maneviyat ve adalet alanında, manevi, fikri, ve fiziki mücadelesi ile kurumlaşmış ‘islam dairesi’ tarikat; Allah’ın İzni, Rahmeti ve Sevdiklerinin yardımı ile insanların manen ve madden korunduğu Bina, Kemeri ve Köprüleri’dir. Hacı Bayazıt

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

İnsanın Takvası

Takva: korunma, sakınma, engel... gibi anlamlara gelir. Takva, kişi ile kötü şey arasında engeldir. İmanlı, sabırlı... insanların en güzel özelliklerinden biridir. Yüce yaratıcıya karşı sorumluluk duyarak her türlü günahlardan kendini korumanın niyet ve gayreti içinde olmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak için, O’nun himayesine girerek, emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından sakınmaktır. Takva, insanın yaratıcısına karşı minnet ve şükran borcunu farkedip kul olduğunu sezme bilincine ermesidir. Takva, Allah’a olan kamil imanın ve ona duyulan gerçek sevgi ve saygının ifadesidir.

İnanan kişi için birinci derecede sakınılması gereken Allah’tır. Allah’tan sakınan kişi ancak O’ndan yardım ister, O’na güvenir ve O’na dayanır. Takva, insanı tehlikelerden korumakta ve bütün hayırları içine almaktadır. Takva, inanç ve davranışlarla, eğri ve batıldan sakınmak anlamına gelmektedir. Her şeyin kendine yakışan bir zineti vardır, mü’minin zineti de günahları terk ederek takvaya devam etmektir.90

 

Takvalı olan kimselere Kur’an “muttakiler” diyerek bahseder. Bu insanların ne gibi özelliklere sahip olduklarını anlatır. Kur’an’ın kendileri için bir hidayet rehberi olduğunu ve akibetlerinin kurtuluş olacağının müjdesini verir.

الم. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِي

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا

رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ

وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَـئِكَ

عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Elif. Lam. Mim. O kitap, (Kur’an) onda asla şüphe yoktur. O muttakiler için bir bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine vediğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler, ahiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenlerde ancak onlardır.” 91

Kur’an’da bazı kimselerden takva sahipleri “Muttakiler” diyerek bahsetmesi, bu insanlarda bulunan üstün vasfın ve davranış ayrıcalığıyla sergiledikleri meziyetlerin bir neticesindendir. Onların gayba imanı: Allah’ı görmeden O’ nun eserlerine bakarak inanmak ve her an O’nun gözetiminde olduğunun bilinciyle yaşayarak kötülüklerden sakınmaktır. Muttakilerin Allah yolunda infakı ise, yoklukta ve darlıkta, gece, gündüz, gizli, açık sırf Allah rızası için harcamalarıdır.

Muttakilerin özelliklerinden bir diğeri, Allah’ın kitaplarana inanmalarıdır. Kur’an da bahsedilen takva sahipleri, Allah’ın rasulünü örnek alarak ibadeti ve insanlara hizmeti zevkle, rıza anlayışı ile yapanlardır. Takva, nefsin korkulduğundan korunağa almaktır, günahta ısrarı terketmek, farzları yerine getirmektir. İtaatla gurulanmayı bırakmak, peygambere uymaktır. Takva Allah’ın seni yasakladığı şeyde görmemesidir. Muttakiler günahların büyüğünden küçüğünde kaçınırlar. Şirkten, putlara tapmaktan kaçınan, sırf Allah rızası için ihlasla ibadet eden kişler, topluluklardır.

 

O kişidir ki, kendisine haram kılınan ve şüpheli şeylerden sakınır, vacip kılınan şeyleri yapar. Mü’min salih amelleri ile Allah’ın gazabından kaçınır. 92

O üstün vasıfta olan insanlar, imanlarında ve ibadetlerinde, hareketlerinde mükemmellikler sergilerler. Böyle bir gayret içinde olan mü’minler, nefislerini kötü sıfatlardan arındırarak, kazandıkları ilahi ahlak ile kemal olma vasfına erişirler. Böylelikle takva sahibi kul olma seref ve değerine ve devamında da Allah’ın sevgisine ererler. Onlardaki takva ahlaki bozulmalara karşıda bir kalkandır. Bu özellikleri taşıyan üstün şahsiyetler, Allah’ın dostluğuna ve sevgisine nail olan, imanlı ve nefsini kötülüklerden arındırmış kemale ermiş kimselerdir.

90.Dr.H.Emin.Sert.K.İnsan Tipleri. S 205.91

Kur’an’ıKerim.Bakara.1-5-92.İbni–Kesir,Hadiseler İbn’ıKesir Tefsiri.C.2.S.159.161.suffe@live.nl 22.01.08

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Gevşemeyiniz..!

Kitab'a, Rasul(a.s.)'a sarılalım. Bir anlık gevşemenin Ka'b b. Malik'e nelere mal olduğunu hatırlayalım. Kendi ellerimizle kendimize zulmetmeyelim. Küresel hendeklerin kazıldığı bu günlerde küresel iblislerin kazdıkları hendeklerin işçisi olmayalım. Vahye kulak verelim ve adayanlardan, adananlardan olalım. Korku ve karamsarlık putunu ellerimizle kıralım.

Rabbani yolda kalabilmek, bu yola girebilmekten daha zor. Öyle ki fıtrat üzerindeki, şeytan ve dostlarının ablukası yolda kalanlarda daha bir derinleşmekte, dava da sebat ve süreklilik zorlaşmaktadır. “Şeytan ve dostlarının beşer fıtratını önden, arkadan, sağdan ve soldan kuşatma altına aldığını Kur'an bize bildirir.” Her bir cephe başlı başına irdelenmesi gereken bir yazı konusu olmakla beraber inşallah bunları başka çalışmalarımıza bırakalım. Ve Adem (a.s.)'ın sınavını bir nebzecik hatırlayalım.

"Derken şeytan, O'na vesvese verdi: “Ey Adem” dedi. “Sana ebedilik ağacını ve ebedilik saltanatını göstereyim mi?” (Taha   20) Bu vesveseyi veren Şeytan davasından vazgeçmiş değildir. Vesvese ile ebedilik ağacına her dönemde çağırmaktadır. Bizler hangi yasak ağaca çağrıldığımızı düşünmeliyiz. Bu gevşemişliğin, vurdumduymazlığın adeta el etek çekercesine köşeye çekilişler yasak ağaca kurban gidişler mi? Önümüze sunulan yasak meyvelerin kurbanı mı olduk, duyarsızlaştık? Rabbani yolda kalabilmek, rabbanilerden olmakla mümkün ki, o rabbaniler vahyin ortaya koyduğu, Rasul (a.s.)'ın pratize ettiği yola talib olanlardır. Ve onlar bu yolda sebat edenlerdir. Cahili sistemlerin dümen suyunda sele kapılıp gidenlerden olmamak için direnmeli, yönelmeli, savrulmamalı... Savruk, eğreti düşüncelere "La" demeli. Direnişi, İntifadayı önce nefislerimizde yaşamalı, sapanlarımızdaki taşların yönünü önce nefislerimizde hissetmeliyiz. Kendi intifadasını gerçekleştirememiş bireylerin bölgesel ya da küresel intifadaya katkısı ne olabilir ki?

 

Allah adına aldatıcılar dün olduğu gibi bugün de boş durma- makta, şeytanın adımlarını, adamlarını takip ettirircesine yol ve yöntemler sunmaktadırlar. 

“Sen onlara yumuşaklık gösteresin de, onlar da sana yumuşaklık göstersin isterler” şeklindeki Kur'ani ikazda ifade edilen uzlaşı, asimile arayışlarına devam etmektedirler. Çağrıldığımız “Yasak Ağaç”ları idrak etmeliyiz. Hayatımızdaki yasak bölgeler neler? “Ben”lerimiz mi yoksa yasak ağaçlar? Statümüz, konumumuz, ilmimiz, liderimiz, istikbal endişelerimiz, eşlerimiz, çocuklarımız, ya da yıllarca sürdürdüğümüz mücadelemizde arpa boyu yol katedemeyiş yeisimiz mi? Hangi yasak bölgelere takılıp kaldık? Yoksa afyonvari bir din bize de mi galebe çaldı? Geleneğe direnen bizler teslim mi olduk? Geç değil asla geç değil. "Gevşemeyiniz!" diyor. Haydi bu hitap ile silkilinelim ve hayatlarımızı bu yasak bölgelerde heder etmeyelim. Durgunluğumuzu ve duyarsızlığımızı ancak kurbansızlığımızla ifade edelim ve yeniden İbrahim (a.s.) gibi İsmaillerimizi arayalım.

"Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder" (Talak  2) “Gevşemeyiniz” hitabı karşısında sığınağımız, Ashabı Kehf gibi mağara bile olsa meşru olsun. Yalnız Rabbimizin gösterdiği limanlara sığınalım. Şeytan ve dostlarının sunduğu düşünce ve yöntemlerden Alemlerin Rabbi olan Allah'a hicret edelim.

“Talut askerlerle beraber (Cihad için) ayrılınca: “Biliniz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecek, kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna, kim ondan içmezse bendendir” dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi nehirden içtiler.. ” (Bakara   249)

Savruk ve asimile düşüncelerle Calut'a asker olmayalım. Hayatımızdaki nehirlerimizi bir bir tesbit edelim. Susamışlığımızı, susuzluğumuzu cahili yol ve yöntemlerde değil vahyin pınarında arayalım. Ve kana kana içelim o pınardan. İmtihan için verilen, bahşedilen bu ömrü dünyevileşme sularında zayi etmeyelim. Uhud Ashabı gibi, oklarımızı ve yaylarımızı bırakıp, gözlerimizi dünya sevgisi bürümesin. Korku ve karamsarlık çökmesin yüreklerimize. Zamanın Tebük'lerini oluşturup, geri kalmayalım. Oklarımızı ve yaylarımızı bıraktığımız yerden yeniden elimize alıp daha bir sıkı sarılalım. Kitab'a, Rasul(a.s.)'a sarılalım. Bir anlık gevşemenin Ka'b b. Malik'e nelere mal olduğunu hatırlayalım. Kendi ellerim- izle kendimize zulmetmeyelim. Küresel hendeklerin kazıldığı bu günlerde küresel iblislerin kazdıkları hendeklerin işçisi olmayalım. Vahye kulak verelim ve adayanlardan, adananlardan olalım. Korku ve karamsarlık putunu ellerimizle kıralım. “(Firavun): Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım (deyince), Onlar; Biz zaten Rabbimize döneceğiz dediler.” (Araf 124,125)

Küresel iblislerce estirilen korku putu karşısında ye'se düşmemek, vahyin sunduğu örneklikleri gözönüne getirmek, yalnız ve yalnız ona sığınmak. Ölümü bile ayakta karşılayabilecek bir bilinci kuşanmak... Fıtrat bu bilince muhtaç. Bunun susuzluğunu çekmekte. Akan kanlar ve çığlıklar, gözyaşları, gasbedilen mukad- des mekanlar, hunharca liğme liğme edilen bedenleri ekranlarda seyrederken boğazımıza tıkanan lokmalar... Hala öze dönmeyecek miyiz? Yaradılışımızın özüne! Bizi biz yapan değerlere... O tatlı koşuşturmacaları özlemedik mi? Soğuk kış günlerinde, insanların sıcak evlerinden çıkamadıkaları günlerde yoğun kar altındaki yürüyüşlerimizi özlemedik mi? Gece yarısı bir kardeşimizin derdine derman olduğumuz, Kitabı tedricen   tertil üzere okuduğumuz o günlere ve gecelere ne oldu? Yoksa, “Ey iman edenler, İman ediniz…” ayetine mi takıldık? Aşamadık mı? İmanın üstünlüğü gerçeğini mi unuttuk? O halde hatırlatalım ve hatırlayalım... “Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz. Eğer gerçekten inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz.” (Al’ı İmran139) İlim ile yoğrulup, amel ile doğrulmak duasıyla... Mükerrem BULUT 16/01/2008


13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Rabbani Yol ve Sünnetullah.

Geçmişte helak edilen bütün kavimlerin, beklemedikleri veya kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaşmadıklarını belirtmiş- tik. Helak edilen bütün kavimler, toplumları helak eden bu Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp ikaz edilmişlerdir.

Şanı yüce Rabbimiz hiçbir ülkeyi, hiçbir halkı gafil bir halde iken helak etmemiştir. Çünkü bu konuda da Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti vardır. Biz hangi ülkeyi helak ettikse, muhakkak o ülke halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz. 26 Şuara 208.209

Bunun sebebi, Rabbinin ülkeler halkını gafil haldeler iken onları zulüm ile helak edici olmadığındandır. 6 En'am131

 

Ayet’ıkerimelere dikkat edilirse, şanı yüce Rabbimiz gafil olan bir ülkenin helak edilmesini 'zulüm' olarak ifade etmektedir. "Biz zulmetmiş değiliz" veya "Rabbin zulüm ile helak edici değildir" buyruğu ile ülkelerin gafil haldelerken helak edilmedikleri, edilmeyecekleri bildirilmektedir.

Meselenin bu noktasında bir ülkede yaşayan Firavunların ve Firavunları destekleyen mustazafların topyekün helak edilmesi ile ahiret azabını birbirinden ayrı değerlendirmemiz gerekir. Dünyevi helak ile ahiret azabı birbirinden ayrı şeylerdir. Ahiret azabında helak yoktur. Cehennem azabına müstehak olan müşrikler ve kâfirler, cehennem azabının şiddeti karşısında helak olabilmek için Rabbimizin onları helak etmesi için feryat edecekler, fakat bu istekleri kabul edilmeyecektir. Birçok ayet’ıkerimede beyan edildiği gibi dünyevi helak ile ahiret azabı birbirinden ayrı, birbiri- nden farklı şeylerdir.

Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı ve böylece kendilerine hiç ummadıkları yönden azap geliverdi. Allah onlara dünya hayatında zilleti tattırdı. Ahiret azabı elbette daha büyüktür. Bunu bilselerdi. 39 Zümer 25.26

Hiçbir ülkeyi gafil halde iken dünyevi helak ile azaplandırmayacağını beyan eden Rabbimiz, helakini veya kurtuluşunu murad ettiği kavimlere mutlaka ve mutlaka uyarıcılar göndermiştir. Söz konusu ülke halkına emirlerini ve bu emirlere karşı gelirlerse sünneti ile helak olacaklarını bildirmiştir.

Senin Rabbin, ana merkezlerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe ülkeleri yıkıma uğratıcı değildir. Biz ancak halkı zulmetmekte olan ülkeleri helak ederiz. 28 Kasas 58.59

 

“Biz bir ülkeyi yıkıma uğratmak istediğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emirlerimizi bildiririz”.... “Onlar ise onda (emirlerimizde) bozgunculuk yaparlar. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helak ederiz.17 İsra 16

 

Sünnetullah'la ilgili bu gerçek kavrandığı zaman, peygamberlerin, gönderiliş gayesi daha iyi anlaşılacaktır. Peygamberler kavim- lerini İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmişler ve bu daveti kabul etmezlerse Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti ile helak olacaklarını bildirmişlerdir. Hepimizin bildiği gibi Resulullah (s.a. v.) son peygamberdir. Ancak Resulullah (s.a.v.) 'in son peygamber olması ve Rabbimizin başka peygamber göndermeyeceği gerçeği, Resulullah (s.a.v.)'in vefatından sonraki insanların, toplumların, ülkelerin peygamber mesajından mahrum kalacakları anlamına gelmez. Çünkü Resulullah (s.a.v.)in tebliğ ettiği Rabbani mesajı yani Kur'an'ı Kerim'i kıyamete kadar muhafaza edeceğini beyan eden Rabbimiz, bu “peygamber mesajını”, “Kıyamete kadar yaş-ayacak insanlara”, “toplumlara ve ülkelere tebliğ etme görevini”, Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olan dünya müslümanlarına, ve bu “müslümanların arasında bulunan seçkin alimlere yüklemektedir.”

Peygamberlerin bizatihi olmadığı bu dönemlerde, peygamber mesajını dünya insanlarına bu kutlu müslümanlar götüreceklerdir. Çünkü Resulullah (s.a.v.)'in daveti, Resulullah (s.a.v.)'in vefatıyla son bulan bir davet değildir.

 

Bu Davet, peygamberlere ümmet olma şuurundaki seçkin müslümanlar tarafından, ‘kıyamete kadar’ gündeme gelecektir. Cahiliyenin yerleştiği bir toplumda tevhidi mücadele ile görevlendirilen Resulullah (s.a.v.) insanları nasıl ki İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmiş ve Sünnetullah gerçeği ile uyarıp ikaz etmişse; günümüz müslümanları da dünya insanlarını İlahi hükümlerle Allah'a ve kulluğa davet edecekler ve Sünnetullah gerçeği ile uyarıp ikaz edeceklerdir... Çünkü dünya insanları, Kur'an'ı Kerim'e inansalar da, inanmasalar da, “akıbetleri bu yüce Kitap'taki hükümlere, ve bu ‘yüce Kitap'taki kanunlara’ göre olacaktır”... Ne yaparlarsa ne ile karşılaşacakları, bu yüce Kitap'ta açıkça bildirilmiştir.Yerçekimi kanununu inkar eden bir insan, yerçekimi kanunundan kurtulmayacağı gibi, İlahi kanunları inkâr eden insanlar, toplumlar veya ülkeler de, inkâr ettikleri bu kanunlardan kurtulamayacaklardır... İsteseler de, İstemeseler de akıbetleri kendilerine bildirilen bu Kitap'a göre olacaktır…

 

Biz hiçbir ülkeyi bilinen bir kitabı (yazısı hükmü) olmaksızın helak etmedik.15 Hicr 4

Günümüzdeki dünya müstekbirleri ve bu müstekbirleri destekleyen dünya mustazafları da, “Allah'ın hükümleri ile karşı karşıya getirilecekler“, ve bu “hükümleri yalanladıkları zaman Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti ile helak olacakları“, kendilerine bildirilecektir. Beşeri anlayışlar ve değerlendirmeler ile müstek birlere veya mustazaflara öğüt vermenin fayda sağlamayacağı zannına kapılınsa bile, “bu delilsiz ve mesnetsiz zan“, dünya müslümanlarını İlahi davetten alıkoymamalıdır… Kur'an'ı Kerim'de, bu şekilde düşünen ve davetten umudsuz olan insanlar açık bir şekilde uyarılmaktadır.

Aralarından bir topluluk; “Allah'ın (dünyada) helak edeceği veya (ahirette) şiddetli azaba uğratacağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?“ dediler. Öğüt verenler; “Rabbinize karşı bir özür için ve umulur ki sakınırlar“ dediler. Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları da yapmakta oldukları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azapla yakalayıverdik. 7 A'raf 164.165

 

Bu İlahi buyruk ile Rabbani davetin neden ve niçin yapılacağı beyan edilmektedir. Tebliğin faydasız olacağı zannı ile öğüt vermekten içtinap eden kimselere verilen cevap açıktır; “Rabbinize karşı bir özür için ve umulur ki sakınırlar.“ İlk neden özürdür. Bu özrü hem kendi açımızdan, hem de onların açısından değerlendirmeliyiz. Rabbimizin emrettiği İlahi daveti gündeme getirmekle, insanları İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmekle ve bu daveti kabul etmezlerse karşılaşabilecekleri akıbeti onlara bildirmekle, bizler üzerimize düşen görevi yerine getirmiş oluyoruz. Bu görevi yerine getirdiğimiz zaman şanı yüce Rabbimize karşı “Ya Rabbi azaba müstahak olan bu insanların durumundan bizler sorumlu değiliz. Çünkü emrettiğin hükümleri, gücümüz nispetince onlara bildirdik.. ” diyerek, mazur olduğumuzu ifade edebiliriz. Bu Rabbani görevi yerine getirdiğimiz zaman bizlerin beyan edeceği bir özrü olurken, daveti reddeden kimselerin de hiçbir özürleri olmayacaktır. İlahi daveti reddeden kimseler “Ya Rabbi bilmiyorduk, bizlere bildirilmemişti.. ” diyerek bir özür ileri süremeyecek-lerdir. Tabi ki İlahi daveti bu insanlara iletmesek, bu sefer bizim Rabbimize karşı beyan edeceğimiz bir özürümüz olmayacak ve kötülük yapanların uğrayacağı azap bizlere de dokunacaktır.

Oysaki Rabbimiz, bildiğimizi bildirmemizi ve bize bildirilen İlahi hükümlerle bu insanları açıkça uyarmamızı emretmektedir. Bu insanlar açıkça uyarılmalı ki, Rabbimize karşı beyan edecekleri bir özürleri, bir mazeretleri olmasın. Ülkeleriyle, saraylarıyla, askerleriyle birlikte helak edildikleri zaman, gafil oldukları ve kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaşmış olmasınlar. Eğer biz onları daha evvel (uyarmazdan önce) azap ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: “Rabbimiz bize bir elçi gönderseydin de şu zillete ve rüsvaylığa uğramadan önce Senin ayetlerine tabi olsaydık. ” 20 Taha134

Dünya müslümanlarının bu İlahi hükümleri idrak etmeleri ve eylemlerine bu idrak ile yön vermeleri gerekir. Rabbani davete muhatap olan dünya insanlarına mutlaka ve mutlaka bu davet götürülecektir. Haktan ve hakikatten habersiz olan insanları, toplumları, devletleri gizli faaliyetlerle helak etmeye çalışmak, müslümanlara emredilen Rabbani bir davranış değildir. Bu gibi faaliyetleri yürüten kimselerin, Rabbimizden yardım istemeye de hakları yoktur. Çünkü Rabbimizin emrettiği davranış, emrettiği yol bu değildir.

Dünya insanları açık, apaçık ayetlerle cennete davet edilecekler, bu daveti reddettikleri ve küfürlerinde ısrar ettikleri zaman cehenneme terk edileceklerdir. Hiçbir peygamber, kavmini cennete davet etmeden cehenneme terk etmemiştir. Peygamber varisi alimlerin ve bu alimlere tabi olan müslümanların da bu sünnete dikkat etmeleri gerekir.

 

İlahi davetin gündeme getirilişindeki ilk nedenin özür olduğunu belirtmiştik. Aynı ayet’ı kerimede ikinci neden de zikredilmek- tedir; “Umulur ki sakınırlar!” İlahi davetin gündeme getirilişindeki ikinci neden, onların kurtuluşunu arzu ve umud ettiğimiz içindir. Belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar, belki firavunluktan ve firavunlara kulluktan vazgeçerler, belki hakkı bilip, batıldan içtinap ederler, belki kurtuluş bulurlar, belki...

 

Sünnetullah'ın Tecellisine Ait Örnekler. Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde toplumların akibeti ile ilgili Sünnetullah meselesi üzerinde önemle durulmakta ve bu Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin birçok örnekler zikredilmektedir. Nuh, Ad, Semud, Lut ve firavun kavimleri, bu konuya verilen açık örnekler- dendir. Peygamberleri vasıtasıyla İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilen ve Sünnetullah ile uyarılan bu kavimler, İlahi daveti reddettikleri için Sünnetullah'ın gereği olan azapla helak edilmişle-rdir. Bu kavimlerin durumlarına ve akıbetlerine ilişkin verilen örnekler, Kur'an'ı Kerim'in muhtelif yerlerinde zikredilmektedir. Kur'an'ı Kerim'i okumaya ve anlamaya çalışan her kardeşimiz, bu örnekleri açık bir şekilde müşahade edeceklerdir. Bu örneklerden sadece bir tanesi olan Nuh kavmini ve bu kavmin akibetini, bu konuda verilen haberlerden bir kısmını zikrederek verebiliriz; Hiç şüphesiz biz Nuh'u: “Onlara acıklı bir azap gelmezden evvel, kavmini uyarıp korkut” diye kendi kavmine gönderdik.

Dedi ki: “Ey kavmim, gerçek şu ki, ben size (gön derilmiş) apaçık bir uyarıcı   korkutucuyum. Allah'a kulluk edin, O'ndan korkup sakının ve bana itaat edin. Günahlarınızı mağfiret etsin ve sizi belli bir ecele (ölümünüze) kadar ertelesin. Muhakkak ki, Allah'ın takdir ettiği ecel (iman etmezseniz mukadder olan helak) gelince ertelenmez, eğer bilseydiniz. 71 Nuh1...4

Andolsun biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara) “Ben sizin için apaçık bir uyarıcı   korkutucuyum. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım” (dedi). Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşıları (önderleri): “Biz seni kendimiz gibi bir insandan başka (birşey) olarak görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz” dedi(ler).11 Hud 25..27

Onlar: “Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit edip durduğun (azab)ı haydi getir” dediler. Dedi ki: “Dilerse onu size ancak Allah getirir ve siz (Allah'ı) aciz bırakabilecek değilsiniz. Eğer Allah sizi helak etmeyi dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürülece- ksiniz.” 11 Hud 32... 34

Nuh'a şöyle vahyedildi: “Kavminden (daha önce) iman edenlerden başka hiçbir kimse iman etmeyecek. O halde yaptıkları şeyler- den dolayı kederlenme. Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaktır.” 11 Hud 36.37

Sonunda Rabbine dua etti: “Gerçekten ben yenik düşmüş duru-mdayım. Artık Sen intikam al.” Biz de boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık. Böylece (her iki) su takdir edilmiş bir emr üzerinde (hükmümüzü gerçekleştirmek için) birleşti.

 

Onu (inananlarla birlikte Nuh'u) ise perçinlenmiş levhalardan yapılmış (gemi) üzerinde taşıdık. Kendisine nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükâfat olmak üzere (gemi) gözetimimiz altında akıp gitmekteydi. Andolsun biz bunu bir ayet olarak bıraktık. O halde düşünüp ibret alan var mı? Ki uyarılarım ve azabım nasılmış? 54 Kamer 10...16

Sadece bir kısmını zikredebildiğimiz bu haberler, Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin bir örnek niteliğindedir. Kur'an'ı Kerim'in muh- telif yerlerinde toplumların helakıyla ilgili genel kanun zikredil- mekte, bu kanunun veya bu sünnetin tecellisine ait örnekler veril- mekte, yaşayan müstekbirlerin ve müstekbirlere destek olan musta- zafların bu örneklerden ibret almaları istenmektedir. Andolsun biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. O halde (bu örneklerden) ibret alıp düşünen var mı? 54 Kamer 51

Bu uyarılardan ve beyan edilen bu örneklerden sonra helak edilen veya helak edilecek olan kavimlerin, Rabbimize karşı ileri sürecekleri herhangi bir mazeretleri kalmamaktadır. Çünkü Allah (c.c.)'ın hükümleri ile Allah'a kulluğa davet edilmişler, bu adaveti kabul etmezlerse Sünnetullah'ın gereği olan helak ile uyarılmışlar ayrıca geçmiş kavimlerden örnekler verilerek davetin ve uyarılarının hak olduğu kendilerine bildirilmiştir. Bu durumda kendi- lerini mazur gösterebilecekleri herhangi bir mazeretleri kalmam- aktadır. Siz, kendi nefislerine zulmetmiş olanların diyarlarına yerleştiniz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size (apaçık) örnekler de vermiştik. 14 İbrahim 45 Sayfa; 108 16/01/2008


13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Nesh

a)Giriş. müslümanların öncelikli görevi Kur'ani doğruları hayatta pratize edebilmeleridir; ama Kur'an'ın gereğince okunmadığı, buna bağlı olarak da yeterince anlaşılamadığı bir toplumda yaşıyoruz. Bunun sebepleri de çeşitli olmakla ve uzun bir tarih sürecine dayanmakla birlikte, bugün artık Kur'an'a bakış açıları olumlu anlamda yavaş yavaş değişmektedir. Bu değişimi hızlandırmak içinse, müslümanların her şeyden çok Kur’an okumaları ve O'na şekilsel ta'zim göstererek sorumluluktan kurtulamayacaklarını anlamaları gerekmektedir. Kur'an'ı hayata geçirmek için O'nu iyi tanımakla, iyi tanımak da O'na doğru ve önyargısız yaklaşmakla gerçekleşebilir.

 

Kafamızdaki bir takım bilgilere Kur'an'dan delil aramak yerine, Kur'an'ı kalkış noktası edinerek bilgilenmek ve böylelikle bir bakış açısı kazanmak zorundayız. Çünkü; «Gerçekten bu Kur'an (insanı) en doğru yola iletir.» (17/9); «işte o kitap; kendisinde şüphe olmayan, müttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır.» (2/2)

Bu yaklaşım tarzıyla Kur'an'ı incelemeye başladığımızda ise bize 'mutlak doğru' diye aktarılan pek çok anlayışın Kur'an doğrularıyla örtüşmediğini görürüz, işte bu konulardan biri de Kur'an bünyesinde nesh olup olmaması meselesidir.

Bütün bir islam tarihi boyunca alimler (yazıda geçen “alim” kavramını, geleneksel ifadesiyle “araştırmacı, uzman” anlamında kullanıyoruz) arasında bir ittifak sağlanamasa da tartışılmış bulun- an nesh konusunun bugün genç beyinlerin kafasına takılması ve sorgulanmaya başlanması, yukarıda vurgulamak istediğimiz Kur'an'a bakış açılarının değiştiğinin bir ispatı olsa gerek. Çünkü nesh, Kur'an'ı hükümlerin hayata geçirilme çabası ile aynı zamanda akide ile ilgili bir meseledir. Ve Kur'an'ın hükümlerini yaşama azmi taşıyan herkesin bu konu ile yüz yüze gelmesi kaçınılmazdır.

Genelde; Kur'an'da bir ayetin hükmünü diğer bir ayetin iptal etmesi şeklinde yaygın kabul gören nesh anlayışının gerek tanımında, gerekse kapsamı hususunda alimlerin ittifak sağlayamamış olmaları ve yine konunun Kur'an'ın ebediyete kadar hükmü geçerli olma özelliği ile çelişiyor olması meselenin önemini ve doğru tahlilini zorunlu kılmaktadır.

Nesh; lügatta bir şeyi iptal etmek ve onun yerine başka bir şeyi ikame etmek, yer değiştirmek, nakletmek, gidermek (izale etmek), yazdırmak manalarına gelir.1 Hac, 22; Casiye, 28 29 ve Nahl,101. ayetlerdeki kullanımları bu şekildedir.

 

Istılahta ise nesh; şer'i bir hükmün yürürlüğe konmasından sonra, gelen diğer bir şer'i hükümle kaldırılması, iptal edilmesi demektir.2 Hükmü kaldıran ayete nasih, hükmü kaldırılan ayete de mensuh denir. Mensuh ayet ile amel edilemez.

Klasik görüşte nesh genel olarak bu şekilde anlaşılmakla birlikte, bazı alimler, bu kavramı başka anlamlarda kullanmışlardır. Mesela; İbn Mesud'a göre müteşabih ayetler mensuh, muhkem ayetler nasih olarak isimlendirilmiştir. Zerkeşi ise Kur'an'ın Levh’I Mahfuz'dan indirilişini nesh olarak tanımlamıştır.3 İbn Hazm ise beyan ve istisnanın nesh olduğu konusunda ısrar etmiştir. Tercü- manü'l  Kur'an diye adlandırılan ve Kur'an'da bilmediğim hiçbir ayet yoktur” diyen İbn Abbas muhkem ve müteşabihi nesh saydığı gibi bazı rivayetlerde istisnayı bile nesh saymıştır. Hz. Aişe ve Abdullah b. Zübeyr'in nesh anlayışları da bunun gibidir.4 Bunları iktibas etmemizin sebebi, nesh kavramı üzerinde bile tam bir ittifakın olmadığını vurgulamaktır. Ama Kur'an'ın çelişkisizliği açısından akidevi bir boyut taşımakta ve şer'i hükümlerin sürekliliği bakımından hayati öneme haiz bulunmaktadır.

 

Nesh konusunda Somali'deki hükümetin 1970 'lerdeki uygula- ması ibret vericidir. Somali'deki mevcut tağuti iktidar, geleneksel tefsir usulünün yargılarından kalkarak Kur'an'ın bazı ayetlerinin nesh edildiğini iddia etmiş ve geleneksel ulemanın bu iddiasına dayanak Kur'an'ın bazı muhkem ayetleriyle çelişen kanunlar çıkartmıştır. Bu iddialara karşı çıkan bazı müslümanlar ise idam edilmiştir. Bu olay karşısında Ezher Üniversitesi'ne bağlı İslami Araştırmalar Akademisi Şubat 1975’te bir toplantı düzenleyip idamları kınamış ve konuyu tartışmıştır.

b)Nesh Konusuyla İlgili Ayetlerin Değerlendirilmesi. Şimdi Kur'an bünyesinde neshin varlığını savunanların delil olarak getirdikleri ayetleri inceleyelim:

1) Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde ki Allah neyi indirdiğini gayet iyi bilmektedir, 'Sen yalnızca uyduruyorsun,' dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.» (16/101)

Bu ayet hakkında ilk dikkate alınacak husus, ayetin Mekkî oluşudur. Emir ve nehiy bildiren ayetler ise genellikle medenidir. Dolayısıyla bunların yer değiştirmesi söz konusu olamaz. Nesh meselesini Kur'an'a dayandırmak isteyenlerin bu ayeti delil getirmeleri bu yüzden geçerli değildir.

 

Nitekim bu ayetler, İslam' dan önce gönderilen şeriatların neshinden ve İslam'ın onların yerine gelmesinden bahsetmektedir.

Ayetin indiği sıralarda Yahudi ve Hıristiyanlar kendi dönemlerinin ve büyük oranda tahrif edilmiş bulunan dinlerinin son bulmasını kabullenemedikleri için Hz. Peygamber'e karşı çıkıyorlar ve çeşitli ithamlarda bulunuyorlardı. Yine bütün bunlarla ilgili olarak da Hz. Muhammed (s)'in işte böyle bir ortamda Allah (c) «Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde...» buyurarak onların şeriatlerinin yerine artık Hz. Muhammed'in şeriatinin geldiğini ve O'nun geçerli olduğunu bildirmiştir.

 

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da ayet” kelimesinin kullanılmasıdır. Ayet kelimesi Kur'an'da tekil sigayla kullanıldığında delalet, hüccet, mucize, işaret ve geçmiş risaletler anlamı kastedilir.6 Yukarıdaki ayette de bu kelime geçmiş risaletler anlamında kullanılmıştır. Nitekim İbn Abbas'ın talebesi Mücahid buradaki ayetin şeriat anlamında olduğunu söyler.7 Buradan da ayetteki değiştirmenin önceki risaletlere işaret ettiğini rahatlıkla anlayabiliriz. Kısacası, söz konusu ayet Kur'an'daki ayetlerin birbirini iptal etmesi anlamında Nesh'e delil olamaz. Konuyla ilgili olarak gündeme getirilen bir başka ayet de şudur:

 

«Biz daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe bir ayeti neshetmez veya unutturmayız.» (2/106)

Burada nesh, 'daha iyisini veya benzerini getirme' şartına bağlanıyor.

 

Daha iyisi veya benzeri getirilince zaten o ayetin iptali söz konusu olmaz, aksine sağlamlaştırılması söz konusu olur. Dolayısıyla buradaki nesh bizim anladığımız şekilde ıstılahi manadaki nesh değildir.

 

O halde burada neyin neshi anlatılıyor? Ayeti siyak ve sibakıyla ele alır, nüzul ortamını da göz önünde bulundurursak buradaki neshin de daha önceki ayette olduğu gibi geçmiş risaletlerin iptali anlamında olduğunu kolaylıkla anlarız.

 

Şöyle ki ayet, yine Yahudiler'in durumlarının anlatıldığı bir ortamda geçiyor. Kendi şeriatlerinin geçerliliğinin kaldırılmasına, Peygamberin kendi soylarından gelmemesini bir türlü hazmedemeyen Yahudiler, çeşitli şekilde itham ve itirazlarda bulunuyorlardı. Allah yaptığını bozar mı? indirdiğini iptal eder mi? Öğretilerinin unutulması mümkün mü? şeklinde karşı çıkıyorlardı.

 

Kıblenin değiştirilmesi olayını da ağızlarına dolamışlar, Muhammed ashabına bir şey emrediyor, yarın ondan vaz geçiyor diyorlardı. Rabbimiz bu ayetle onların şeriatlerinin son bulduğunu, onun yerine gönderdiği Hz. Muhammed'in şeriatine uymaları gerektiğini emir buyurmuştur, islam'dan önceki şeriatin sembolü olan Kudüs'ün kıbleliğinin neshedilmesi, değiştirilmesi de bunun bir işaretidir.

 

Ayrıca bir önceki ayette »Kitap ehlinden olan kafirler ise, Rabbinizden hiç bir hayır indirilmesini arzu etmezler. Allah ise dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük fazl sahibidir.» Duyuruluyor. er  Razi buradaki 'rahmet' kelimesinden vahiy olduğunu söylüyor ve Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? (Zuhruf, 32) ayetini de buna delil getiriyor.8 Yani Yahudiler kendi soylarından olmayan birine rahmet'in indirilmesini kıskanıyorlar, Allah ise rahmetini dilediğine tahsis edeceğini haber veriyor. Zaten ayetin siyak ve sibakı da bunları tamamlayıcı bir seyir çiziyor.

 

Kısacası bu ayette de Kur'an bünyesindeki nesh değil, geçmiş şeriatlerin neshi ve unutturulması anlatılmaktadır. Nitekim En'am Suresi'nin146. ayetinde Yahudilere tırnaklı her hayvanın, sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç iç yağlarının haram kılınmasından bahsedilir. Bu hükümler Hz. Muhammed'in risaletiyle neshedilmiştir ve bu yiyecekler müslümanlara helal kılınmıştır. Ayetin Medine dönemi başlarında, yani neshe konu olacak ayet-lerin henüz inmediği bir ortamda, inzal edilmesi de bu görüşü kesinleştirmektedir.

 

Kur'an'da klasik anlamda neshin olduğunu ileri sürenlerin delillerinden (!) biri de; «Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ümmü'ı  Kitap onun katındadır. (13/39) ayetidir.

Bu ayete geçmeden, bir önceki ayeti de okumamız yerinde olur:. «Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (hüküm, son) vardır.» Burada yine Allah’u Teala tespit edilmiş bir sürenin sonundan haber veriyor. Yani yine Kur'an'ın vahyedilmesine itiraz eden Ehl’I Kitab'a dönemlerinin son bulduğu ve Allah'ın dilediğini silip, dilediğini bırakacağı haber veriliyor. Ayetin Mekki oluşu da üzerinde durduğumuz neshe delil olamayacağı konusunu belirlemektedir.

c)Nesh Konusunda İcma Delili. Neshi savunanların diğer delilleri de bu konuda icmanın oluşudur. Halbuki neshin tanımı konusunda ve hatta icmanın tanımı konusunda bile icma yoktur. Mesela İbn Hatim'e göre 'indirilmeyen' demek olan nesh; Ibn Abbas'a göre 'müteşabih' anlamındadır, işte asıl önemli olan konu bu şekilde tarih boyunca alimlerin ıstilahi anlamda neshi farklı anlamaları, ona göre varlığını veya yokluğunu dile getirmeleridir. Yani bir alim nesh vardır derken, bizim yukarıda verdiğimiz “bir ayetin bir ayeti iptal etmesi” anlamını kasdetmemiştir. Dehlevi de nesh konusunun tefsirinde zorlanma nedeni olarak selef ve sonraki alimlerin neshe fıkhi istilahi anlamlar vermesini göstermiştir. İbn Kayyum Selefin çoğu nasih mensuh derken âmmın tahsisi, mutlakın takyidi, zahir bir emrin tefsirini kasdederler. Hatta istisna şart ve sıfatını nesh sayarlar. demiştir.

 

Nesh konusunda icmanın olmadığı diğer bir husus, mensuh ayetlerin sayısı konusudur. Bazı alimler Kur'an'da ikiyüz ayetin nesh olunduğunu söylerken, Suyuti el îtkan'da bunun yirmi tane olduğunu söylemiş ve mensuh ayetlerin sayısının çoğaltılmasını uygun görmemiştir. Dehlevi ise bu ayetleri beşe kadar indirmiştir.9 isfehani ise bu anlamdaki neshi sistemli olarak reddetmiştir.

 

Şüphesiz ki Allah (c) kitabının hangi ayetinin geçerli, hangisinin geçersiz olduğunu kullarının içtihadına bırakmamıştır. O'nun kitabının tümü, «Ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. (11/1 2). O'nun kitabı içinde hiç bir eğrilik (18/1), şüphe (2/2) olmayan ve içine batılın karışmadığı (41/42), eşsiz (41/41) bir kitaptır.

Şurası açıktır ki alimlerin ayet üzerinde tartışmaları, ihtilaf etmeleri, hükmü kalkmış kalkmamış gibi görüş bildirmeleri Kur’an’ı Kerim ayetleri üzerinde herhangi bir değiştirme ve tesir gücüne sahip değildir.

 

Tüm islam alimleri bir ayete mensuh deseler, onu Kur'an'dan çıkarma yetkisine sahip olamazlar. Bu hükmün böyle olduğu konusunda itikat ve amelde tüm mezhep imamları ittifak halindedir.10 Elbette Kur'an'da herhangi bir ayetin çıkarılması söz konusu bile olamaz. Ancak bu ayetin hükmü kaldırılmış, fakat gözlere şifa olması için Kur'an'da vardır demenin de hiç bir anlamı yoktur.

 

Kaldı ki Kur'an'da herhangi bir ayetin hükmünü kaldırma yetkisi Hz. Peygamber'e bile verilmemiştir. Rasulullahtan bize ulaşan haberlerde şu ayet şunu neshetmiştir” şeklinde tek bir Hadis’iŞerif nakledilmemiştir. Bunun aksine Rasulullah, bir ayet hakkında tartışan bir cemaatin yanına gelmiş ve Size ne oluyor? Sizden evvelki milletler böyle davranmakla ve peygamberlerine muhalefet etmekle ve kitabın bir kısmını bir kısmıyla çarpıştırmakla helak oldu. Muhakkak ki Kur'an bir kısmı bir kısmını yalanlar olarak inmedi. Aksine birbirini doğrular olarak indi. Ondan anladığınızla amel edin ve bilmediğinizi bilene havale edin. buyurmuştur.11 Bu konuda Hz. Peygamber, ashabının bir ayet hakkında hasıl olan anlaşmazlığı diğer bir ayet’ıkerime ile gidermiş olduğunu kasdetmiştir.12

d)Kur'an'da Nesh İddiasına Örnekler. Bu açıklamalardan sonra nesh edildiği söylenen ayetler üzerinde durmak gerekecektir. Tabii bunlar bu yazıya sığmayacak kadar çoktur. Ancak hemen ilk akla gelen ayetleri kısaca özetleyebiliriz, içki ayetleri bunun en açık örneklerindendir.

Bildiğimiz gibi içkinin yasaklanması dört safhada olmuştur. Bu konuda ilk inen (16/67) «Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerinden hem sarhoşluk veren içki, hem de güzel rızık elde edersiniz.»; ikinci inen (2/129) «Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki: 'O ikisinde de büyük günah vardır, insanlara bazı faydaları varsa da günahları faydalarından büyüktür.» ayetleridir. Üçüncü inen ayet (4/43) «Ey inananlar! Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Yaklaşmayın ki, ne dediğinizi bilesiniz.» Ve son olarak da (5/90 91) «Ey inananlar! içki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi pisliklerdir. Öyle ise bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Gerçekten şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan alı koymak ister. Artık vaz geçtiniz değil mi?» ayetidir. Burada içkinin yasaklanması konusunda uygulanan tedrici metod, çok açık bir şekilde görülmektedir, ilk ayette Allah Teala içkiyi diğer güzel rızıklardan ayırarak, onun güzel rızık olmadığı noktasına dikkat çekiyor, ikinci inen ayette zararının faydasından daha büyük olduğunu bildirerek inananların içkiden uzaklaşmaları konusunda ikinci adım atılıyor. Daha sonra Allah, kullarının içkili olarak namaza durmalarını, ne dediklerini bilmeleri gerektiğini emrediyor. Allah'a ibadetten men edilme olayının insanların psikolojileri üzerindeki etkisi, içkiye bakış açılarının değişmesi yönündeki etkisi elbette büyüktür. Ve bundan sonra Allah Teala bedenen ve ruhen içkiyi terketmeye hazırlanmış kullarına içkiyi yasaklıyor. «Artık bundan vaz geçtiniz değil mi?» ayetiyle bu kademeli yasaklamanın son bulduğunu anlıyoruz. Elbette ilk ayet indiği sırada da içki Allah katında necis ve haramdı. Ancak kullarının içki gibi bağımlılık yapan bir maddeyi bir çırpıda bırakamayacaklarını bilen merhamet sahibi Allah bu tedricilikle onların içkiyi terk etmelerini sağladı. Çünkü «Allah hiç kimseye güç yetireceğin   den başkasını yüklemez.» (2/286).

 

Özet olarak İslam'ın tedrice riayet etmesi, gayesini gerçekleştirmede kullandığı bir yöntemdir, islam o günün toplumunu, bir sosyal vakıa olarak olduğu gibi kabullenmesi manasında gerçekçi, aynı toplumdan ideal bir ümmet oluşturma amacı güden gayeci bir dindir.13 Bu mükemmelliğini, şirk bataklığındaki Arap toplumunu tüm insanlığa örnek teşkil edecek bir toplum yapmadaki başarısıyla ispatlamıştır. Bu metodun başarısı herkes tarafından kabul edilmektedir. Fakat üzerinde durulması gereken nokta nesh taraftarlarının son inen ayet ile ilk ayetlerin yürürlülüğünün tamamen kalkmış olduğunu iddia etmeleridir. Yani aynı metodun bundan sonra uygulana mayacağını savunmalarıdır. Şöyle ki İslam'ın ilk indiği yıllarda insanlara kademeli olarak içki terkettiriliyor, fakat sonraki nesillerde müslüman olan topluluklardan onu bir çırpıda terketmeleri bekleniyor. Bu adeta İslam'ın tedricilik ve gayeciliğine uymaz. Aynı metod her zaman uygulanabilir ve mutlak başarı sağlanabilmesi için uygulanmalıdır da. Ancak bundan ilk inen ayetler yürürlükteyse ki o ayetlerde içki haram kılınmamıştı o halde içki içilebilir gibi bir sonuç kesinlikle çıkartılamaz. Bu olayı örtmek olur. Kur'an içki içenlere içmeye devam edin dememiş, bilakis içki bağımlısı bir topluluğun bu illetten nasıl kurtulacaklarının yolunu göstermiştir. Sonuç olarak bu metodu oluşturan ayetlerin hükmü ebediyyen kaldırılmamıştır. Aynı şartlar oluştuğunda bu metod devreye girer ve uygulanır. Bu, bütün zamanlar ve nesiller için geçerlidir. Bu konuya örnek verilebilecek diğer bir ayet ise Tevbe Suresi'nin 5. ayetidir. Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, muhasara edin ve her gözetleme yerinde onları bekleyin.» Neshi savunanlar, bu ayetle pek çok ayetin neshe dildiğini iddia ederler. Şimdi sen ne ile emrolunuyorsun. Onu apaçık bildir, müşriklere aldırış etme.» (Hicr, 94); Allah'ın elçisi üzerine tebliğden başka (vazife) yoktur.» (Maide, 99); »Kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan rabbinden sana vahyedilene uy. Ondan başka ilah yoktur. Ve müşriklerden de yüz çevir.» (En'am,106;. «Sizin dininiz size, benim dinim banadır.» (Kafirun, 6) gibi ayetlerin ve buna benzer (tebliğ etme, onlara iyi davranma, Allah yoluna hikmetle çağırma, eziyetlerine sabretme anlamlarında olan) pek çok ayetin Tevbe Suresi'nin 5. ayetiyle neshedildiğini iddia ederler.14 Hatta bu ayette neshedilen ayetlerin sayısını114'e çıkaranlar dahi vardır.

 

Kur'an'ın tebliğ ve mücadele metodundaki tedriciliğin bütüncül olarak iyi kavranamamasından doğan hatalarla bu sayıyı daha da artıranlar vardır. Ancak bildiğimiz gibi Kur'an 22 yıl boyunca indirildi. Rasulullah vahyin inişinden itibaren bu ayetlerin kendisine çizdiği yol doğrultusunda müşriklerle çeşitli ilişkilerde bulundu, ilk vahiyle birlikte onlara tebliğe başlamış, onların alay ve eziyetlerine sabretmiş ve onlarla savaşmıştı. müslümanlar artıp kafirlerle savaş başlayınca onlarla savaşmış, anlaşmalar yapmıştı. Devlet olduktan sonra da farklı uygulamalarla ilişkiler sürdürülmüştü. Ayetler de bu olayların seyri boyunca inmiş, onlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda yol göstermişti. Son takınılan tavrın, ilk zamankilerin aynısı olmaması, ilk hareketin artık tamamen uygulanamayacağı ve iptali anlamına gelmez...

 

Çünkü Kur'an kıyamete kadar geçerli hükümleri uygulanacak bir kitaptır.

Rasulullah'ın ilk zamanlardaki tavrı, bugün de aynı ortam oluştuğunda takınılması gereken tavırdır. Bu yüzden müşriklerle olan ilişkileri düzenleyen bu metodun bir kısmının iptal edildiğini, amel edilemeyeceğini söylemek gerçekçi ve Kur'ani bir yaklaşım değildir. Çünkü islam, her hal ve durumda ortama itibar etmiş, gerçekçi bir yaklaşımla hüküm vaazında bulunmuş bir dindir.15

Ayrıca müşrikleri öldürün» ayetiyle diğer tebliğ ayetlerinin neshedildiğini iddia edenlere, bugün niçin ellerine geçen müşrikleri öldürmedikleri sorulabilir. Yaşayan hayat bile bunun aksini söylemektedir. Eğer gerçekten önceki ayetler neshedildi ise, bugün tüm müslümanların ellerinde silah, müşrik öldürmekle meşgul olmaları gerekirdi. Bunu yapmak, örneğin, bizim ortamımızda ve mücadele safhasında nasıl İslami değilse, kafirlerle savaş haline girildiğinde de onları güzel bir öğütle dine davet etmek, onları hoş görmek o derece gayri İslamidir. Mesele zaman ve zemin meselesidir. Tebliğ ortamında olanların durumu, nasıl savaş ile ilgili ayetleri belli bir süre yaşanmaz kılıyorsa; savaş ortamı da tebliğ ile ilgili ayetleri bir süre yaşanmaz kılar. Ancak bu süre belirli ve geçicidir. Ebediyete kadar aynı şekilde sürecek değildir. Savaş ve barış durumlarının ebediyete kadar sürmediği gibi...

 

Kısacası bu ayetlerin neshedildiğini söylemek, Kur'an'i bir yaklaşım değildir. Neshedildiği söylenen ayetler Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde incelendiğinde her birinin geçerliliği ortaya çıkacaktır. Mesela Celaleddin es Suyuti neshedildiği söylenen ayetleri belli bir tetkike tabi tutmuş ve sayılarını 20'ye indirmiştir.16 Daha sonra gelen Hindistanlı alim Şah Veliyyullah Dehlevi, Suyuti'nin mensuh saydığı ayetleri incelemiş ve sayılarını 5'e indirmiştir.17

Kur'an'da hükmü kalktığı iddia edilen ayetler (mensuh) hakkındaki tezi 5 ayete kadar indiren Ehl’ı Sünnet akımı içinde Islahatçı çabalar göstermiş olan Şah Veliyullah Dehlevi'nin iddialarını gözden geçirmemiz, konuyu daha çok aydınlatacaktır.

e:Dehlevi'nin 5 Mensubu. Ömer Rıza Doğrul, Dehlevi'nin bu 5 mensuh ayetini tetkik ederek mensuh olmadığını ispatlamıştır.

Şimdi bu kısmı alıntılamak istiyoruz:

1–Bakara180. ayet: «Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.

Neshi kabul edenler miras ayetinin bu ayeti neshetmiş olduğunu söylerlerse de Kadı Beydavi ile İbn Cerir bu fikirde değildirler. Beydavi der ki: Miras ayeti bu ayete zıt değildir. Belki onu destekler. Çünkü vasiyeti mutlak surette tekide delalet etmektedir... Filhakika miras ayetinin bu ayeti neshetmesi için hiç bir sebep yoktur. Bu ayet’ıkerimede miras da hak sahibi olanların hakları anlatılır ve bunların hepsinin yapılan vasiyeti yerine getirilme- sinden ve bırakılan borcun edasından sonra yapılacağını bildirir. Böylece Bakara Suresi'ndeki 180. ayetinde bahis mevzuu olan vasiyetin yapılmakta olduğunu açıklar.

(Maalesef ki Kur'an'ın hadisle de nesh olunacağını iddia eden bazı muhaddisler, bu ayetin Hanbel'in Müsnedi'nde geçen Varis- çiye (mirasçı) vasiyet yoktur.18 hadisiyle neshedildiğini iddia edebilme gafletinde bulunmuşlardır.19)

2–Bakara 240. ayet: «içinizden ölüp de (geride) eşler bırakacak olanlar (evlerinden) çıkarılmaksızın senesine kadar yararlanmaları için bir vasiyet bırakırlar.» Bu ayetin mensuh olduğu iddia edilmekte fakat, Sahih’iBuhari'de Mücahid gibi yetkili bir şahsiyet bu ayetin mensuh olmadığını bildirmektedir. Mücahid diyor ki: Cenah’ıHak kadına, tam sene veriyor. Bunun yedi ay yirmi günü vasiyet ile ihtiyarıdır. Kadın isterse kocasının evinden ayrılır ve yeniden evlenir. Çünkü Kur’an’ı Kerim «Kendi isteği ile çıkarsa size bir vebal yoktur.» diyor. O halde 243. ayet nakzetmiyor. Sonra bu ayetin 243. ayetten sonra nazil olduğunu gösteren deliller vardır. Bu yüzden onun tarafından neshedilmiş olmasına imkan yoktur.

3–Enfal 65. ayet: «Eğer sizden sabreden yirmi kişi bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup ederler. Ve eğer içinizden yüz (sabreden kişi) bulunursa kafirlerden binini yener.»

Bu ayetten sonra gelen «Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ve siz de zaaf bulunduğunu bildi, onun için sizden yüz kişi sabırlı olursa iki yüze galip gelirler.» ayeti ilkini nesh etmiştir, deniliyor. Halbuki ikinci ayette (şimdi) kelimesiyle başlayarak halden, yani müslümanların zayıf oldukları, silahları bulunmadığı ve harbe alışık olmadıkları, genç ihtiyar hep bir arada yola çıkmağa mecbur kaldıkları sıradan bahsediyor. Daha evvelki bir ayet ise İslam ordularının tam teçhizatlandığı ve teşkilatlandığı sıralara aittir.

4–Ahzab 52. ayet: «(Ya Muhammed), bundan sonra kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek güzellikleri senin hoşuna gitse bile sana helal olmaz.»

Bu ayetin de neshine delil (!) gösterilen «Ey Peygamber! Gerçekten biz sana ücretlerini verdiğin zevcelerini... sana helal kaldık.» ayeti; ele aldığımız ayetten daha önce inmiştir. Dolayısıyla daha önce inmiş bir ayetin daha sonra gelen bir ayeti nesh etmesi bahis mevzuu olamaz. Vaziyetin şu merkezde olduğu anlaşılıyor. Nisa 3. ayeti nazil olarak zevcelerin sayısını 4'le tahdit etmiş, Ahzab Suresi'nin 50. ayeti de bunu teyid etmiştir. Aynı şekilde Hz. Peygamber'e de Ahzab 52. ayetle başka bir kadın almaması bildirilmiştir. Görülüyor ki burada da nesh söz konusu değildir.

5–Mücadele12: «Ey iman edenler! Peygamber ile danışacağınız, gizli konuşacağınız zaman, konuşmadan önce bir sadaka verin, bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Bulamazsanız şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyicidir.» Diğer ayet; «Gizli konuşmadan önce bir sadaka vermekten mi telaş ettiniz? Çünkü yapmadınız. Allah sizin tövbelerinizi kabul etti.» Bu ikinci ayetin birincisini neshetmesine katiyyen lüzum yoktur. Çünkü ikincisi sadaka vermenin zaruri değil, ihtiyari olduğunu; farz olan sadakanın zekat olduğunu anlatıyor..20

f)İki Yaklaşım: Hamidullah ve Ateş. Muhammed Hamidullah bu meseleyi tahkik ederken konuya bir soru ile giriyor: «Hz. Peygamberin devri saadetlerinde Kur'an’ıKerim'in herhangi bir parçası nesh veya tebdil edilmiş midir? Kur’an’ı Kerim bundan iki defa bahsediyor. II. surenin106. ayeti ve XVI. surenin101. ayeti. Bu neyi ifade eder? Hz. Peygamber bir ayet yerine başka bir ayet mi koymuştur? Ve devam ediyor: Bu meselenin büyük mütehassısı el   Cessas bunu kabul etmiyor ve diyor ki; bahis mevzuu olan, eskiden vahyedilmiş kanunların eski peygamberlerin kitaplarının yerini Kur'an'ın almasıdır, bizzat Kur'an'dan bir şeyin yeri alınmamıştır. Diğer alimler ise; Hz. Muhammed'in hayatı boyunca nesh imkanını kabul ediyorlar ve delil olarak vazıh olmayan bir iki hadise zikrediyorlar. En meşhuru şudur: Hz. Ömer naklediyor: İlahi kanunda zina edenlerin recm edilmesine dair emri okuyorduk; Hz. Peygamber'e bunun Kur'an'a dahil edilmesinin icap edip etmediğini sordular, fakat o istemedi. (ibn Kesir, III, 261). Bazıları buradaki «ilahi kanun» tabirini Ve başka birinin karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir. (Kitap. Allah) Kitab’ıMukaddes (Levililer, XIX,1014) olarak izah etmektedirler. Tevrat'taki bu kanunu Hz. Muhammed'in tatbik etmiş olduğuna inanmakta hiç bir mahzur yoktur. Zira Kur'an’ı Kerim (VI, 90) ayetinde eskiden bildirilmiş ilahi kanunların, onlar Kur'an tarafından nesh edilmedikçe yürürlükte olduğunu kabul etmiştir. Bununla beraber bu kanunlar Kur'an'a dahil edilmez. Kur'an’ıKerim'in ayetlerinden nesh edilenler olmuş mudur? Şayet evet ise, bunlar şimdi Kur’an’ı Kerim 'in dışında mıdır? Yoksa her zaman içinde mi kalmıştır? Fazla dikkatli olmayan yazarlardan gelen bazı rivayetlerde bazı mensuh ayetlerin çıkarılmış ve şimdi unutulmuş olduğu bildiriliyor. Burada ravilerin yanlış anladıklarını düşünüyoruz, behemehal, rivayetler şüphelidir, zira verilen misallerdeki parçaların üslubu zayıf ve Kur'an'ınkine müsavi değildir. Bunların, Kur'an'ın bazı parçalarının Hz. Peygamber tarafından yapılan tefsirler olması ve Hz. Peygamberin konuşmasının başında bulunmayanların, bunları Kur'an zannetmeleri muhtemeldir. Her zaman Kur'an’ı Kerim'de bulunan ve muhtevasının neshedildiği bildirilen ayetlere gelince, bunların çoğunun durumu nesh kelimesine verilen manaya bağlıdır. Bazen Kur'an «yeni emre kadar bunu yapınız.» der. Bunun arkasından yeni emir gelir: Şayet bu durum nesh olarak kabul edilirse, Kur'an'da böyle bir kaç misal vardır; fakat bu neshten ziyade tamamlamadır. Ben Kur'an’ı Kerim'de bir defa a'yı yapınız ve diğer bir defa Ayı yapmayınız şeklinde mutlaka bir neshe misal teşkil eden halleri katiyyen bilmiyorum.»21

Günümüz müfessirlerinden Süleyman Ateş ise neshin Hz. Peygamber'e indirilen fakat Kur'an'a geçirilmeden unutturulan ayetler üzerinde olduğunu iddia etmektedir. Bu yaklaşım izzet Derveze'nin de benimsediği görüştür. Kur'an'ın bünyesinde mensuh ayetin olmadığını vurgulamakta, fakat Kur'an'a geçirilmeden neshedilmiş az sayıda ayetin varlığına işaret etmektedir.22 Ateş, yoruma kaynak olarak A'lâ Suresi 6. ve 7. ayetleri göstermiştir:

«Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna. Çünkü O, açığı da, gizleneni de bilir.»

Seyyid Kutub bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor: Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın. Bu, Kur'an'ı korumak hususundaki meşakkati kaldırarak ve Hz. Peygamberin omuzundan büyük bir yükü alarak başlıyor, istisna ise, ilahi iradenin erginliğini belirtmekte ve peygambere gelen ayetlerin unutturulmayacağım bildiren sadık vaadden varit olmaktadır. Ta ki mesele ilahi iradenin geniş çerçeveleri dahilinde kalsın. Ve daima vaad olunanlar içerisinde Allah'ın sınırsız iradesi gözetilsin. Ve böylece ilahi iradeye bağlanan kalpler devamlı bir uyanıklık içerisinde kalsın. «Çünkü O, açığı da gizleneni de bilir.» Bu ifade de bölümde geçen korunma ve istisnası ile ilgili hükmün sebebi mahiyetindedir.23 Mevdudi de buradaki istisnanın Şayet dilersem bu Kur'an'ı hafızandan silerim. şeklinde Allah'ın Rasulullah'a verdiği bir tenbih ve tavsiye olduğunu söylüyor.24

Sonuç olarak ilahi iradenin genişliğini vurgulayan Allah'ın, bir takım ayetleri indirip sonra Hz. Peygamber'e unutturduğu sonucuna gitmek vakıasız bir iddia olur. Kaldı ki bu ayetlerin az sayıda olduğu Kur'an'a geçirilmediği şeklinde kesin yargılara varmak da Kur'an'ın yakin ve kesinlik ifade eden vakıası karşısında delilsiz iddialardır, vehimdir.

g) Sonuç. Konuyu toparlayacak olursak; nesh kavramı Kur'an'da vardır ve geçmiş şeriatlerin iptali, yenisiyle değiştirilmesi anlamında kullanılmıştır. Kur'an'ın kendi bünyesi içinde bir ayetin diğerini iptal etmesi ve o ayetin hükmünü ebediyyen yürürlükten kaldırılması söz konusu değildir. Musa Carullah, konuyu veciz şekilde özetlemiştir: Şeriatlarda neshin zorunluluğu, fakat Kur'an’ı Kerim'de onun yokluğu.25 Her ayet kendi ortamı tahakkuk ettiğinde yaşanır. Kur'an'ın her çağda yaşanır olabilmesi de zaten bunun sonucudur. Kaldı ki Kur'an'da birbirini iptal etmeyi gerektirecek çelişkili ayet yoktur. «Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde bir çok ayrılıklar (çelişkiler) bulacaklardı.» (4/82)

 

Kur'an'ın bir konuyla ilgili farklı bakış açısı kazandıran ayetlerin olması onun yaşanan ortamı gözetmesinin ve tedriciliğinin doğal bir sonucudur. Bu ayetlerin çelişmesi ve birbirini iptali anlamına asla gelmez. Bu ayetlerin tedriciliği yanında birbirini tahsis, takyid, tefsir etmesinden söz edilebilir.

 

Allah, ayetlerini hükmedilsin diye indirmiştir.

O'nun ayetlerinin hükmünün kaldırıldığını iddia edebilmek için katiyyet ve yakin ifade eden muhkem bir nass gerekir. Yoksa insanların zanna dayanan içtihadlarıyla veya içinde zan barındıran haberlerle, hükmü ve vakıası kesin olan herhangi bir Kur'an ayeti iptal edilmez. Kur'an'da ıstılahı manadaki neshe delil olabilecek bir ayetin olmadığı gibi bu konuda bizlere Rasulullah'tan bir haber de ulaşmamıştır. Bizatihi Kur'an'daki ayetlere yönelik bir neshin olmadığı hakkında bir hadis rivayetine de yukarıda yer verdik. Bu Kur'an'a ve akla uygun bir hadistir. Alimler de tarih boyunca nesh kavramı ve mensuh ayet sayısı konusunda ittifak edememişlerdir.

 

Nesh bize göre akideyi ilgilendiren bir mevzudur, ihtilaf kabul etmez. Ve «Din artık kemale erdirilmiştir.» (5/3). Eksilme ve artma söz konusu değildir. “...Bize sadece, görüş ve düşüncelerimizin sağlamasını Kur’an'la yapmak, O'na sımsıkı sarılmak, Rasulullah'ın örnekliğinde O'nu hayatın her anında yaşanır kılmak düşmektedir.” Fatma Candan Günaydın

 

Notlar: 1:İbn Munzır, Lisanu'l Arab, cilt 3, Kum1363. /2:Ragıp el lsfehani, el Müfredat, s. 509, Mısır1324. /3:M. Said Şimşek, Kur'an'ın Anlaşılmasında iki Mesele, s. 94, İstanbul 1991./4: Mehmet Yolcu, Kur'an'da Nesh, s.120, Selçuk Univ. llahiya Fak. Bitirme Tezi,1983. /5:Ezher Dergisi, 48/3, s. 265  268, Mısır 1975. /6:Şimşek, a. g. e; s.103. /7:Yolcu, a. g. e; s.122. /8:Fahreddin Razi, Tefsirdi Kebir, c. III, s. 295, istanbul 1988. /9:ismail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.127, Ankara 1989. /10:Yolcu, a. g. e; s.119. /11:Ahmed Ibn Hanbel, Müsned,11/181, Mısır1313. /12:Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul 1980. /13: Mehmed Erdoğan, islam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, s.149, İstanbul  1991. /14:Ahmed Gürkan, Kur'an'ın Nasih ve Mensuh Ayetleri, Ankara 1980. /15:Erdoğan, a. g. e; s.153. /16:Celaleddin es Suyuti, el ltkan fi Ulumi'l Kur'an. s. 60 62, İstanbul 1987. /17:Şah Veliyullah Dehlevi, el Fevzu'l Kebir Fi Usulit Tefsir, s. 35, İstanbul 1980. /18 Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV/186, 238, Mısır1313. /19:İbn Kuteybe, (Te'villû Muhtelifi'i Hadis) Hadis Müdafaası, s. 256, İstanbul 1979. /20:Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul  1980 /21:Muhammed Hamidul- lah, Nasih Mensuh Meselesi, Hilal Dergisi, s. 40, İstanbul 1963. /22:Süleyman Ateş, Kalem Dergisi, Cilt 2, Ankara  1989. /23: Seyyid Kutub, Fizilalil Kur'an, c.16, s.164, İstanbul  1973. /24: Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, c. 7, s. 92, İstanbul 1986. /25:Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, s.129, İstanbul 197519/ 11/2007


13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Sevgi/hoşgörü kadar bu’z/kin de mukaddestir

Sevgi ve nefret, hoşgörü ve kin, hubb ve bu’z, bir bünyede aynı konuda aynı anda cemolmayan derunî iki zıt haldir. Biraz daha açarsak; din ve iman konusunda hubb (iki be ile) ve bu’z aynı anda aynı gönülde bulunmaz, bulunamaz. İmanın söz konusu olduğu yerde ne derece hubb/sevgi mukaddesse, inkarın, küfrün söz konusu olduğu yerde de bu’z/kin de aynı ölçüde, hatta daha da fazla mukaddestir, kutsaldır. Birbiriyle çelişik gibi görünse de her iki hal de mümin olmanın bir gereğidir. Yani, imanın vazgeçilmezi olan hubb/sevgi kadar, yine aynı imanın bir başka vazgeçilmezi bu’z/kindir. Bu, birbirinden tamamen farklı iki halin bağlandığı ölçü ise tektir; “Lillah/Allah için” olmak. Yani, sevgide esas olan “lillah” (Allah için) ölçüsü, kaydı, önşartı, bu’z/kin için de aynen olmalıdır, bulunmalıdır ki, hak olsun, karşılığında sevap olsun. Bünyesinde “lillah/Allah için” kaydı bulunmayan ne sevgi ve de kin ‘rızâ–yı ilahi’ye uygun değildir.

 

Ebu Zer–i Gifarî hazretleri (ra), Resulullah’ın (as) söyle buyurduğu haber vermiştir: “Amellerin en üstünü, Allah için sevmek, Allah için kin tutmaktır.” Her Müslüman için değişmez kural olan bir Muhammedî ölçüyü ortaya koyan bu hadis–i şerifi muhtelif sahabiler rivayet etmişlerdir. Hazret’i Ebu Zer’in (ra) rivayeti daha geniş malumat vermektedir. Şöyle buyurur Ebu Zer hazretleri; Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve “Allah katında hangi amel daha sevimlidir, bilir misiniz?” buyurdu. “Namaz”dir, “zekat”tir, “cihad”dir diyenler oldu. Resulullah (s.a.) ise; “Allah katında en sevimli amel, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, kin tutmaktır” buyurdu.”

 

Abdullah ibni Abbas’tan (ra) gelen rivayette ise, Hz. Peygamber (as) meseleyi daha netleştirir; “İmanın en güçlü belirtisi /tezahuru, Allah için dostluk, Allah için sevmek, Allah için kin tutmaktır.” Mümini diğerlerinden ayırt eden en önemli ölçü işte budur. Dostluğu ve düşmanlığı “Allah için” kaydıyla yapmak.

 

Sevdiğini Allah için sevmeyen, sevmediğine de yine aynı niyetle kin tutmayanın hareket noktası iman değildir. “Herkesin memnun olduğu insan münafıktır” prensibinden yola çıkarsak şuraya varırız. Her müminin mutlaka Allah için edindiği dostları olacağı gibi, yine yanı sebepten düşmanları da olacaktır. Bir yerde bu niyetten dolayı dostluk varsa, o dostluk ölçülerine uymayanlar peşinen düşman olacaklar demektir. Değişmez ölçüyü bir daha tekrar edersek, bu duruşta mutlaka “Allah için” kaydı gerekir. Münkere ilk tepki el ile olmalıdır. Bu mümkün olmazsa dil ile müdahale gerekir. İlk ikisi mümkün değilse üçüncü yol ise kalben tepkidir, bu’zdur, kin tutmaktır. Ama bu üçüncü şık en cılız imanın tercih edeceği yoldur. Muhammedî ölçü budur.

 

“Sizden biri bir münkeri görürse onu eliyle maruf hale getirsin…” şeklinde başlayan hadis–i şerif meşhurdur. Münker marufun zıddıdır. Maruf; hak ve hakikattır. Maruf; Allah’ın yapın dediği şeylerdir. Maruf; yapılması Allah’ın hoşnut ve rızasını kazandıran herşeydir. Münker de bunların dışında kalanlardır. Allah’ı sevdiğini iddia edenin, aynı anda Allah’ı sevenleri de sevmesi gerekir. Gerekir ki, sevgisinde samimi olduğu anlaşılsın. Aynı şekle, Allah’ı sevdiğini iddia edenin Allah’a düşmanlık yapanlara düşmanlık yapması gerekir ki, Allah sevgisinde samimi olabilsin. Özellikle son yıllarda organize bazı çalışmaların Müslüman’ı bu imanî ölçüden uzaklaştırdığını üzülerek müşahede ediyoruz. Allah’a ve O’nun Nebi’sine düşmanlığı prensip haline getirenlere müslümanların sevgisini sağlamaya çalışanların hiçbir haklı mazeretleri olamaz.

Yukarıda geçen hadis–i şerifleri en iyi anlayan ve hayatına en samimi uygulayanların başında gelenlerden büyük veli Hz. Mevlana’yı; “mümin–kafir fark etmez, o herkese hoşgörüyle yaklaşmıştır” şeklinde tarife kalkışmak ona yapılacak en büyük bühtandır, iftiradır. Ne Hz. Mevlana, ne de bir başkası, bu Muhammedî ölçünün dışına çıkması asla mümkün değildir. Çıktığı an bu değişmez ölçünün sahibiyle çelişkiye düşer ki, Hz. Muham- med’le (as) çelişenden veli/Allah dostu şöyle dursun sıradan bir mümin bile olmaz. Kur’an’da bu konuda değişik haberler ve ölçüler var. İşte onlardan biri. Müslim Karabacak 31.01.2008

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Sadıklarla beraber olma mesuliyeti

Biz müslümanlar için dinen Allahû Teâla’ya verdiğimiz ahde sadakat gösterip sadıklarla beraber olma, sadıklardan yana tavır koyma mesuliyetimiz vardır.

Rabbimiz buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve sadık olanlarla/doğrularla beraber olunuz.” (Tevbe Sûresi/19) Kur’an’ı Kerîm çerçevesinde genel bir değerlendirmeye tabi tutuldukları zaman Allah’ın elçileri ve insanlığın hidâyet önderleri olan peygamberlerin, gerçekten dikkat çekici birtakım nitelik ve özelliklere sahip oldukları görülmektedir. Meselâ Kur’an’ıKerim’de anlatılanlar, anlatılma- yanlar; Hz. Harun, İbrahim ve İsa aleyhimüsselâm gibi cemâlî, Hz. Nuh ve Musâ aleyhimasselâm gibi celâlî yapıda olanlar; Ulü’l   azm peygamberler, komuta yetkisi olanlar, komuta yetkisi bulun- mayanlar, sonuç almış olanlar, alamamış olanlar, hatta öldürü- lenler, Nuh ve Lut aleyhimesselâm gibi hanımları kendilerine inan- mayanlar, kitap sahibi olanlar, olmayanlar… Bu ve benzeri farklı- lıklara sahip bulunan peygamberlerin hiç şüphesiz ortak oldukları özellikleri de bulunmaktadır. Allah’a kulluk ve Tâğut’tan uzak kalma temel görevleri; “Allah’a karşı saygılı olun ve bana uyun!” çağrıları; “Ben Allah’ın size gönderdiği güvenilir elçisiyim, buna karşı sizden herhangi bir şey de istemiyorum” diye kendilerini takdimleri; nefsin/bireyin terbiyesi, ümmetin/toplumun yönetimi gibi meşguliyet alanları, ilahlık iddiası ve Allah adına yalan söyle- mek gibi yetkisiz oldukları konular, onların ortak niteliklerinin başında gelir. Peygamberlerin ortak sünnetlerinden birisi de, inan- anlardan yana tavır takınıp sadıklarla beraber olmaktır.

 

İnananlara sahip çıkmak, müslümanların da kıyamete kadar devam eden müştereklerindendir. Kur’ân’ıKerîm’den öğrendiğ- imize göre hemen bütün peygamberler, görev yerleri ve sürelerinde en büyük mukâvemeti/karşı koymayı o toplumların genellikle yönetici/önde gelen kesiminden görmüşlerdir. Kur’an’ıKerîm’in “mele” diye tanımladığı bu takım, peygamberlere inanmakta fazla bir problem yaşamayan sade insanları küçük görmüş ve peygamber lerden bu insanları çevrelerinden uzaklaştırmalarını, kendileriyle görüşmemeyi ön şartı olarak istemişlerdir. Peygamberler de genel bir uygulama olarak inananlardan yana tavır alıp onlara kol   kanat germişler, mü’minlerle beraber olmayı tercih etmişlerdir.

 

Hz. Nuh’un şu sözleri, hem bu tür istekleri hem de peygamber lerin bu istekler karşısında takındıkları tavrı ve inananlardan yana duruşlarının gerekçelerini yansıtmaktadır:

“Ey kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfâtım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhil bir topluluk olarak görüyor- um. Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’ın azabından kim korur? Düşünmüyor musunuz? Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zâlimlerden olurum!” (Hud Sûresi/, 29 31)

 

Peygamberler, kendi dâvâlarını insanlara takdim ederlerken hep şeffaf davranmışlardır. insanlara sadeliği ve samimiyeti tavsiye etmişlerdir. Zalimlerin, zorbaların, maddeperestlerin hatırı için inananları terk etmemişlerdir. Bakınız Rabbimiz örnek ve önderimiz Hz. Muhammed (sav)’e şu talimat verilmiştir: “Sabah   akşam Rablerine O’nun hoşnutluğunu dileyerek dua/ibadet edenlerle birlikte ol, bunda sebât et.. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme! Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına esir olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme! (el   Kehf Sûresi/ 28) “Mü’minlere karşı alçak gönüllü ol!” (el   Hıcr Sûresi/ 88) “Sana tabi olan mü’minlere merhamet kanadını indir!” (eş Şuara Sûresi/ 215)

Dikkat edilirse Rasûlüllah (sav) de mü’minlerden yana tavır takınmakla emrolunmuştur. Hiçbir güç ve kuvvet bizi din kardeşlerimizden ayıramaz. Her yerde ve her zaman tercih hakkımızı sadakat sahibi sadık mü’minlerden yana kullanmakla mükellefiz. İnanan insanlara kuşku ile bakan ve onları küçük gören, tabiatıyla kendilerini de o toplumun söz sahipleri, ekâbirleri diye tanımlayan elitlerin ve egemenlerin hemen her devirde aynı tutum içinde oldukları tarihî ve sosyal bir gerçektir. Bu kaba tutumlarına “çağdaşlık, modernlik” gibi gerekçelerle kılıf uydurmaya çalışmaları ise, egemen ve inançsız sınıfların beyin ve idrak sefâletlerini örtmeye asla yetmemiş ve yetmeyecektir.

 

Tarihte Firavunların, Nemrudların, Ebu Cehillerin bir vasfı olan özellikle tercih noktalarında hep kendileri gibi düşünen ve yaşa- yanları öncelemeleri, inananları ise ötelemeye çalışmaları ve kendileri için tehlike odağı görmeleri ne yazık ki günümüzün de çağdaş Firavunlarının, Nemrudlarının, Ebu Cehillerinin en büyük modernlik saplantısı olarak gözükmektedir. Asırlar ve nesiller değişiyor ama küfrün mantığı değişmiyor. Dinî değerleri dışlamak için modernitenin ya da monarklaşan resmi ideolojinin kimi ilkeleri gerekçe olarak ileri sürülmesi, inananlara yönelik tarihî tavrın güne yansıyan boyutunu oluşturmaktadır. Yani Firavunluğun, Nemrud- luğun mantık olarak hâlâ devam ettiğini göstermektedir.

 

Geçmişte böylesi ortamlar, peygamberlerin inananlara sahip çıkmaları, onlardan yana tavır koymaları ile düzeltildiği gibi bugün de aynı şekilde, inananların tercih sorumluluklarını inananlardan yana kullanmalarından başka düzelme ve düzeltme yolu olmadığı açıktır. Sadıklardan yana tavır takınmak, hainlerin saltanatına nokta koymaktır. Yani hainlerini saltanatını sona erdirmenin çaresi, müslümanların yardımlaşması, dayanışması ve her hâlükârda mü’minlerden yana tavır takınmasıdır. Mustafa Çelik 06.02.2008

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Tesettür adet değil, ibadettir.

Soytarıların sosyolog kabul edildikleri bir ülkede sosyal problem- lerin çözümünü sosyologlara havale etmek; sadıklarla beraber olma mesuliyetine ihanet etmektir... Sadık olanlar, mü’min olan- lardır... Mü’minlerin kardeş oldukları da nass’ı Kur’an ile sabittir. Allahû Teâla buyuruyor: “Müminler ancak kardeştirler. öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirge- nesiniz.” (Hucurat Sûresi/10) Müminler birbirlerinin kardeşleri oldukları için her zaman birbirlerini desteklerler, korurlar, birbirle-rinin aralarını Allah’ın dinine göre düzeltirler. Birbirlerini düşmana teslim etmezler ve birbirlerini dışlamazlar. Firavuni engelleri hep beraber dayanışma halinde aşarlar. Sahih iman ve Sâlih amel kavgasını veren sadıklar, birçok eziyetlere, baskılara, hakaretlere, işkencelere, hapislere, asmalara ve kesmelere rağmen, hiç taviz vermeden gayelerine ulaşıncaya kadar, yılmadan, korkmadan kötüleyenlerin kötülemesine, kınayanların kınamasına aldırmadan çalışmalarına devam eden kimselerdir.

 

Dünyada sadıklar kervanı Allah'ın bir nurudur, istemeyenler bu nuru ilahiyi söndüremeyeceklerdir. Allah(cc) şöyle buyuruyor: “Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf Sûresi/ 8) çağdaş Firavunların, Nemrutların bütün plan ve projelerini sakatlayıp ortadan kaldıran şey, sadıkların sadakatidir. Firavun- ların, Nemrutların izinde giden itler ürüyecek ama Hz. Muhammed (sav)’in izinde giden sadıklar kervanı yılmadan yoluna devam edecek... Kâfirler, münkir ve müşrikler istemese de Allah’ın emrettiği hükümler müslümanların hayatlarında geçerli olacaktır. çünkü Allah’ın hükümleri müminlerin hayatlarını düzenlemek ve onların hayatlarında geçerli olmak için gelmişlerdir... “...Buna karşı çıkanlar yorulduklarıyla ve kazandıkları günahlarıyla baş başa kalacaklardır...” Yalanlarla, yasalarla, yasaklarla Allah’ın hükümlerine tahdid getirenler veya onları hayatın taşrasında tutmaya çalışanlar, bulutlara karşı havlayan köpekleri andırırlar. Şu bir hakikattir ki; köpeklerin havlaması, bulutlara zarar vermez!..

 

Yeryüzünde Firavunluğa, Nemrutluğa oynayan bütün sosyal ve siyasal güçler, kuvvetler, keyfî, küfrî ve cebrî idareler, Allahû Teâla ile savaşmaktadırlar... Böyle güçlerden yana tavır koyanlar, Firavunların, Nemrutların kölelerini çoğaltanlardır. Altını çizerek diyoruz ki; zorla ve insanları aldatarak idareleri ele geçirip insanlara zulmeden zalim idarecilerden korkarak, onların zulmün- den kurtulmak için, onların tarafını tutup, onlara meyletmek, “... doğrudan doğruya İslâm dininden istifa etmektir.” ‘Allah korkus- uyla bütün korkuları yenemeyenler’, kullara kul olmaktan   kurtulamazlar.’ Allahû Teâla buyuruyor: “insanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah(cc)'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin tâ kendileridir.” (Maide Sûresi/ 44)

 

Biz mü’minler için Allah korkusu, yeryüzünün en büyük emniyet kanunudur. Yürekleri Allah korkusunu kuşanmış olanlar, sadıkları yalnız bırakmazlar. çağdaş Firavunların, Nemrutların tehditleri, korkutmaları karşısında İlahi emanete karşı sadakatini ortaya koymuş olan sadıklarla beraber olmayanlar, kullara kul ve köle olanlardır. Meselâ günümüzde genelde İslâm coğrafyasında özelde ise ülkemizde Allahû Teâla’nın tesettür emrine karşı sadakatini ortaya koymuş mü’min kızların ve kadınların tesettürünü yasal yalanlarla kamusal alanda yasaklamaya kalkışanlardan yana tavır koyanlar, büyük bir yanlışın içindedirler.. Altını çizerek diyoruz ki; mü’mine kız ve kadınların tesettürü siyasetin değil, imanın sembol- üdür. Tesettürü yasaklayanlar, imanı yasaklamaktadırlar. Dolayısı- yla tesettür meselesinde sadakatini ortaya koymuş tesettürlü kadın-lardan yana tavır takınmak, sadıklarla beraber olma mesuliyetimiz- dendir... Müslüman olarak bu mesuliyetimizi yerine getirirken M. âkif Ersoy’un şu dizesini göz önünde bulundurmalıyız. “Kızımın iffeti batıyor rezilin gözüne Acırım tükürüğe billâh, tükürsem yüzüne!”

 

Yüzüne bile tükürmeye değmez zorbalara aldırmadan sadıklarla beraber olmaya devam etmeliyiz. Şunu bilelim ki; sadıkların dayanışması, çağdaş Firavunların engellemelerini sone erdirecektir... Mustafa ÇELİK

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Prof. Muhammed Hamidullah

1–Her şeyden evvel eserine “İslâm Peygamberi” adını koymakla bütün zaman ve mekânın ve topyekün kainatın efendisine, tek Peygamberine âdeta mahdut bir saha, muayyen bir daire çizen, onu birdenbire göze çarpmayacak şekilde dar bir tefrik ve tahsis çemberi içine alan ve böylece en azılı İslâm düşmanlarından Hollandalı müsteşrik Doktor (Duzi) ağzıyla konuşan...

2–İslâmn o da hatır için, orta seviyeyi hedef tutturucu bir din oldu- ğunu kaydeden ve dolayısıyle yüksek seviyeye mahsus olmadığı hissini sinsice veren (s.14)…

3–İç ve dış bütün ilimlerin sahibine, Suriye Hıristiyanlarından din bilgisi almış olmayı yakşıtıran  (s. 21)…

4–Nebiliği, nebiliğin meydana gelişini basit dünya sâiklerine ve toprak üstü sebeplere bağlıyan (s. 25   29)…

5–Çölde sütkardeşi küçük kızın omuzunu, hayat boyu iz kalacak şekilde ısırdığını yazan (s. 40)…

6–Rahip Bahîra Vak’asında “istihfaf mevzuu 9 yaşında bir çocuğun simasında” nebilik alameti bulunamayacağını ve buna inanmanın “safdillik” olacağını öne süren (s. 46)

7–“Çocukluğunda puta bir esmer koyun hediye ettiğine” ait bir rivâyeti kaydedebilen (s. 47)…

8–Allah’ın sevgilisi ve insanoğlunun en güzelini düztaban  diye vasfeden (s. 55)…

9–Vahy ânındaki esrarlı tecellileri “onların ifadesine göre” kaydiyle kendi kanaatinden uzakta tutan ve bu uslûpla şüpheli gösteren (s. 66)…

10–Bir tecellinin şeytani mi melekî mi olduğunu tahkik mevzuunda “melekse çekilir gider, şeytansa kalır seyreder” gibilerden ilk zevceleri mübarek Hazret’iHatice ile aralarında edep dışı sahneler îma etmeye kadar varan (s. 69)…

11–Buda’yı Peygamber sayan (s. 69)

12–İlk müslümanları şahsî yakınlık ve menfaat sebebiyle imana gelmiş farzeden (s. 72)

13–Pakk   ül Kamer vesilesiyle mucizeyi bıyık altından alaya alan ve kendisini dışarıda bırakıcı şekilde nakillere bağlıyan (s. 82)…

14–Bazı müminlere mucizelerinden ziyade menfaat teminiyle tesir ettiği gibi bir hükmü dile getirebilen(s. 83)

15–Miraç mu’cizesini sadece rûhi bir hal sayan ve rûhânî   cismânî, rûh ve madde bu miracı kabul etmeyen(s. 92)…

16–Dünyamız küre şeklinde olduğuna ve bir tarafında başa isabet eden gök, mukabil tarafında ayn adamın ayağı istikametine düştüğüne göre Arş’ı tepede aramanın imkânsız olduğunu söyleyecek kadar ebleh ve iptidai bir mantık kullanan ve büyük münhanilerle büyük müstevilerin iç içe olduğuna ve birleştiğine dair yeni fizikten ve (Aynştan) dan bile haberi bulunmıyan ve İslâm da Allah’a mekân tahsisi olmadığını bilmemezlikten gelip Mirac’ı Allah’a mekân tayin etmiş olmak gibi gösteren (s. 92)

17–İslâm’dan önce Kudüs’te mescid bulunmadığını iddia edecek kadar cehâlete düşen, hattâ Kur’ân’ıbile yalanlamaya kadar giden (s. 93)…

18–“Tedavi için sadece tükürüğü vardı...” lâfını edebilen (s.106)…

19–Eserini baştan başa kuru aklın en âdîsi ve bizzat akılla iflas ettirilmişi üzerine bina eden ve onun önsözünde Fransızlardan gördüğü misafirperverliğe muKâbele için yazdığını, yani kiliseyi memnun edebilmek çabasında bulunduğunu itiraf eden…

 

Evet bütün bunları eyliyen, dinden imandan, aklın iç yüzünden, felsefeden, Doğu ve Batı Muhasebesinden ve her idrak fakültesin- den yoksun bir bedbahtın İslâm ,âlim ve mütefekkiri diye piyasaya sürülmesinden ve bugüne dek bir fikir ve itikat jandarması mari- fetiyle durdurulmuş olmasından büyük felaket düşünülemez. Ayrıca bu adamın bir zamanlar 6000 lira aylıkla Sıddık Sami Onar nam kişi tarafından Üniversite (konferansiye) tayin edilmiş, yani (Maka ryos) dan beter bir   kişi   marifetiyle İslâm hakikatlerini gösterm- eye memur kılınmış olması, islâmiyeti göstermek değil, gömmekten başka bir şey olmayan gayeyi açıkça belirtir.

Din simsarları bunları basadursun. N.F.Kısakürek  (Türkiye’nin  Manzarası’ndan) 

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Gerçek Takva Sahipleri

Takva: Allah’tan korkmak, Kur'an'la amel etmek, aza razı olmak ve Ahiret Günü’ne hazırlanmaktır. (Ali b.Ebî Talip r.a) Bakara suresinde ise Allah (c.c) takva sahiplerinin özelliklerini şu şekilde açıklıyor; 177 Yüzlerinizi Doğu ya da Batı tarafına çevirmeniz iyilik demek değildir. Asıl iyilik Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan; akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mallarını sevmelerine rağmen yardım edenle- rin; namazı kılanların, zekâtı verenlerin, antlaşma yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmaları yerine getirenlerin; zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğrular (sözlerinin erleri) onlardır, takva sahipleri de onlardır.

Yukarıdaki ayetlerde müslümanların kıble değişikliği mese- lesinde Yahudilerin anlamsız tartışma ve itirazlarına cevaben açık- lamalar yapılıyor. Yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirm- eniz iyilik değildir deniliyor. “… Çünkü tarif edilen takva içi boş, hayata etkisi olmayan bir ibadet şekli değildir. Oluşan duygu ve düşüncelerin ve pek tabii eylemlerin (amel) bütününü oluşturan bir davranış biçimidir.” Yani toplum içerisinde etkisini gösteren somut bir davranış biçimidir. Dikkat ederseniz ayette takvanın taşıdığı manaya yapılan vurgu, inançlarımızın, yaşadığımız topluluk içeri- sinde somut bir şekilde yaşanmasıyla alakalıdır. Yüzümüzü sadece doğuya ya da batıya döndürdüğümüz şekilsel bir ibadetten ziyade, mallarımızı sevmemize rağmen yoksullara dağıtmamızdan, zekât veriyor ve namaz kılıyor olmamızdan, antlaşmalarımıza sadık kal- mamızdan, savaşta, zorda ve darda sabredip davamızdan vazgeçm- ememizden, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman etmemizden bahsedilmiş. Doğru sözlü olmamız ve takva sahibi olmamız da bu şartları yerine getirmemize bağlanmıştır. Bunların hiç birini yapmıyor iken doğru sözlü olduğumuzu söyle- mek kendimizi kandırmaktan öteye gitmeyecektir. İşte Rabbimiz pratik hayatta uygulaması olmayan bu kuru ibadet şeklini kabul etmiyor. Bu şekilde Kur'an'ın bizlere yol göstermesi de beklene- mez. Çünkü; “Doğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.” (Bakara–2) Peki neden takva sahipleri için hidayet kaynağıdır ? “Çünkü onlar, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.” (Bakara–4)

 

Japon araştırmacı Dr. Toshihiko İzutsu’da 'Kur’an’da Allah ve İnsan' adlı eserinde takva kavramı üzerinde de durmuş ve yukarıdaki ayette de geçtiği üzere takvanın ahiret günü düşüncesiyle yakından ilgisine dikkatleri çekerek şöyle demiştir: “Bu meselenin mihveri, Allah’ın her şeyin tek ve mutlak hakimi olduğu, bütün insanların Allah’ın huzurunda başları eğik olarak sessiz duracağı uhrevi hüküm günü kavramıdır. Böyle bir günün düşüncesi, devamlı olarak insanların gözleri önünde tutulmalıdır ki, bu inanç insanları hayatta hafiflik ve dikkatsizlik yerine, tam bir istekle hareket etmeye sevk etsin. İşte İslam zühdüne hakim olan fikir budur. Kur’an’ı okuyan herkes, özellikle Mekke devri ayetlerinde, gelecek hüküm günü [yani ahiret] şuurunun çok kuvvetli olduğunu görür. İşte bu şuura orijinal anlamıyla takva denir.”

 

Görüldüğü üzere takva, hüküm günü yani ahiretle ilgili bir kavramdır. O halde iki türlü bir hayat biçimi üzerinde olmaktan vazgeçmeliyiz. Zaten bu durum gerçek manada mümkün değildir. Çünkü “Her tercih bir vazgeçiştir.”

Üstelik hidayete ve kurtuluşa ermemiz takvalı olmamızla direkt ilişkili olan bir meseledir. Yoksa öteki dünya ile ilgili kuşkularımızın olduğu ve bu kuşkularımızdan dolayı tavizkar bir islam'ı yaşadığımız bir süreçte Kur’an bizler için hidayet kaynağı olmayacaktır.

 

Günümüzde ise takvaya yüklenen mana oldukça basite indirgenmiştir. Hatta gerçek manasından saptırılmıştır. Takva kavramı daha çok ahiretle ilgisi dışında dindarlık manasını almıştır. Hal böyle olunca iman ve takvanın olaylara müdahale eden eylemsel şekli kaybolmuştur. Giyim tarzımız, yemeği sağ elle yememiz, misvak kullanmamız, sakalımızı kaç santim uzataca- ğımız hatta gümüş yüzük takmak gibi birtakım konular takva olarak algılanır- ken Allah yolunda tavizsiz bir yaşantıyı tercih etmemize, inancı- mızı yaşantımıza yansıtmamıza bozgunculuk (fesad) manası yüklenmeye çalışılmıştır. Tabii bu toplumumuzun güç algısıyla da ilgili bir hadisedir. Hâlbuki takva iki hayat arasındaki tercihtir. Yani yukarıda anlaşıldığı üzere bu yaşamın bitiminde başlayan diğer hayata kalpten inanmamızdır. Takva konusunu en sağlıklı biçimde anlayabilmemiz Kur'an'da takva sahipleriyle ilgili kıssalara müracaat etmekle mümkündür.

İşte Kur'an'dan bir sahne :Ta ha suresinde korkunç bir tartışma yaşanıyor. Çağın Firavunu’nun tehdit dolu sözlerine şahit oluyoruz. Kendisine danışılmadan Musa’nın Rabbine iman eden sihirbazların topunu asmakla tehdit ediyor.

(Firavun) Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz öyle mi? (Taha–71) Sihirbazlar Musa’nın Rabbine iman etmişler. Artık Rabb (hüküm koyucu) olarak Hz. Musa’nın Rabbine tabi olacaklarını ilan ediyorlar. Tabii bu çok basit bir tercih değil. Ve arkasından Firavun’un tehdit dolu sözleri geliyor;

“Andolsun sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, topunuzu asacağım.” (Taha–71) Bu ölüm tehdidi sihirbazlarda pek de korkuya sebebiyet vermemiş gibi görünüyor. “Çünkü onlar, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.(Bakara–4)

 Burada takva kavramının ahiretle ilişkisi çok güzel bir örnekle ortaya konulmuş. Sihirbazlar öteki dünyanın varlığına tam bir teslimiyetle inandıkları için Firavun’un tehditleri sihirbazlar üzeri-nde pek bir etki göstermiyor. Onlar daha çok öteki dünyadaki sonları ile ilgili bir endişe taşıyorlar. Yani Allah'tan asıl Rablerine inananların ilki oldukları için kendilerini affetmesini diliyorlar. Bu noktada Firavun'a da bir çift sözleri var, diyorlar ki; Sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir. (Taha–72–73)

Firavun'a hükmünün dünya hayatı için geçerli olduğunu söylüyorlar ve kendilerine yöneltilen tehditlerden korkmayarak yapmaları gereken davranışı da sergiliyorlar. Rablerinin karşısında sorguya çekilecekleri güne hazırlık yapıyorlar, zira o günün varlığına ölümü göze alma pahasına kalpten inanmışlar. Yaşanılan dönem itibari ile bu takva sahibi müminler Peygamberleri olan Hz. Musa’ya böyle bağlılık göstermişler ve onun Rabbine iman etmişler. Hz. Musa’nın iman ettiği Allah’ı yegâne Rabb (Hüküm koyucu) olarak kabul etmişlerdir. Peki, biz müslümanlar karşılaştığımız bu ve benzeri olaylar karşısında Hz. Muhammed (S)’e aynı bağlılığı gösterebiliyor muyuz ? Onun inandığı Allah’ı yegane Rabb (Hüküm koyucu) olarak kabul ediyor muyuz ? Kabul ettiği- mize dair birtakım işaretler hayatımızda müşahede edilebiliyor mu ? Bu soruları kendilerini gayet iyi tanıyan kardeşlerimiz cevapla- sınlar. Ama genel itibari ile şu anda bizlerin yaptığı şey, Mekke' de’ki Hanifler gibi sadece törensel bir din algılayışını hayata yansıtmamızdır. Öyle ki, mevcut otoriteye/sisteme/yönetime karşı gelen bir din anlayışına sahip değiliz. Şu bir gerçek ki, mevcut beşeri sistemler için kendi kendimize yerine getirdiğimiz gündelik ibadetler herhangi bir tehlike oluşturmuyor. Aynı şekilde Mekke’ deki Hanifler için de müşriklerin putlarına tapmamalarına rağmen böyle bir tehlike söz konusu değildi. Çünkü mevcut sisteme karşı herhangi bir itirazları yoktu. Eğer Rabbimiz Haniflerin bu davranışını onaylamış olsaydı Peygamber Efendimizi (S) bu topluluğa uyarıcı olarak göndermezdi. Fakat Rabbimiz böyle bir din anla- yışını kabul etmemiştir. Ve bizler için yaşam içerisinde tehlike oluştumayann bu yüzdelikli din anlayışını da Rabbimiz kabul etmeyecektir. Peki, bu korkularımız, dünyaya bağlılığımız bizleri nasıl bir İslami anlayışın savunucuları konumuna dönüştürdü ?

 

Bir takım çabalar gösteriyoruz ama bu çabalarımız kendi kimliğimizi yansıtan çabalar olmaktan epeyce uzak. Ötekilerin rahatsızlıkları karşısında yanlış anlaşıldığımızı düşünerek sürekli açıklamalarda bulunuyoruz. Üstelik onların doğru anladıkları konularda bile “siz bizi yanlış anladınız” gibi çok yakışıksız sözler sarf ediyoruz. Dilerseniz bu konuyu Hz. Şuayb Peygambere danışalım. Bakalım Hz. Şuayb Peygamber nasıl cevaplar veriyor:

Soydaşları dedi ki; “Ey Şuayb, atalarımızın taptıkları ilahlara tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimiz tasarru- fları yapmaktan kaçınmamızı emreden, empoze eden faktör, şu kıldığın namaz mıdır? Aslında sen yumuşak huylu, uslu ve aklı başında bir adamsın.” (Hud 97)

Ayette geçtiği üzere aslında müşrikler Hz. Şuayb’ı çok doğru algılamışlar. Bu durumda da herhangi bir gariplik görünmüyor. Fakat yukarıdaki ayette müşriklerin sorduğu soruya Hz. Şuayb’ın verdiği cevap bizim verdiğimiz cevaplarla büyük farklılık arz etmektedir. Üstelik verdiğimiz cevaplardan öyle anlaşılıyor ki, kıldığımız namazın ötekileri rahatsız eden bir yanı da yok. Acaba böyle bir soru sorulmuş olsa nasıl bir cevap verirdik ? Ayrıca bu yaptığınız şey sistem için bir tehdit olarak görünmüş ise “Siz beni yanlış anlamışsınız”, “aslında ben öyle demek istememiştim” mi derdik? İyi de insanlar, gerçekten hep yanlış anlaşıldığımızı söylediğimiz, İslam'ın net   açık mesajını ortaya koyamadığımız bir ortamda İslam'la nasıl tanışacaklar? “Hz. Şuayb Peygamber de namazın anlamını, işlevini doğru algılayan düşmanlarına,”  “yok canım, siz beni yanlış anlıyorsunuz” mu demeliydi ? (M.Durmuş) Rabbimiz açık bir şekilde Hz. Şuayb’ın diliyle bizlere müşrikler- den ayrışmamız gerektiğini, onlarla aynı şekilde düşünemeye- ceğimizi ve ibadetlerimizin onları rahatsız eden bir yanının olması gerektiğini bildiriyor. Yani bizzat kendi söz ve eylemlerimiz doğ- rultusunda müşriklerin bizleri yanlış (!) anlamalarını istiyor. Bizim ismimiz (müslüman), ibadetlerimiz onları rahatsız etmeli ve biz bu sebeple inancımızı gizlememeliyiz. Zaten Hz. Şuayb da öyle yapıyor. “Evet, benim kıldığım bu namaz sizin kurulu küfür düzenlerinizi yıkmamı emrediyor” diyor; “Bunlar takva sahipler- inin batıl karşısında vermiş oldukları mücadeleyi ortaya koyan örneklerdir.” Dışarıda bir kavga var ve iman iddiasındaki bizlerin mutlaka bu kavgada taraf olmamız gerekir. (particilik bağlamında değil).

Çünkü,

Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol ! İster namaza dur, ister içki sofrasına otur; ne fark eder ! (Ali Şerati)

Şunu hiçbir zaman aklımızda çıkarmayalım ki, her ne yapacak olursak olalım bunu bu dünyada iken, iş işten geçmeden yapma- lıyız. Eğer bir günah bataklığında isek şu an hala sağ olmamız tüm bu çirkin hayatımızı değiştirmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Gerçek manada iman ve takva sahipleri olalım. Güç algımızı Allah’tan yana kullanarak korkularımızı yenelim. Bizi bu dünyaya bağımlı hale getiren ayartıcılara karşı direnç gösterelim. Unutmayalım ki; “Kim bu dünyada (hakikate karşı) kör ise; o ahirette de kördür. Yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.” (isra:72) Selam ve Dua ile. Hikmet Ertürk.01/04/2008

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

  

Papa, 3 bin kişilik şeytan çıkarma ordusu kuruyor

İnanılması güç bir projeye imza atan Vatikan, 3 bin kadrolu şeytan çıkarmada uzman papaz atayacağını açıkladı. Yapılan açıklamada her piskoposluğa birer adet olmak üzere 3000 yeni Exorcist atayacağını ilan etti. Bunun üzerine Roma'daki Papazlık Üniver- sitesi Regina Apostulorum'da düzenlenen Exorcism kurslarına talepler arttı.

Son yıllarda inançsızlığın artış göstermesiyle birlikte şeytanla başı belaya girenlerin de çoğaldığını ve kendilerine bu tür şikayet- lerle gelenlerin sayısında büyük artış gözlendiğini belirten İsviçreli Papaz Domherr Christoph Casetti, meselenin uluslararası bir önem arzettiğini ifade etti. Exorcism'in geçmişi Avrupa'da 1614 yılına kadar uzanıyor. Şeytan çıkarma ritualinde papaz mağdur insanı Hristiyanlık inanışı gereği kutsal su ve dua yardımıyla şeytanın esaretinden kurtarmaya çalışıyor.19.03.2008 VATİKAN yenisafak

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

From: haci bayazit

To: protokol@diyanet.gov.tr

Sent: Monday, May12, 200810:54 PM

Subject: SElam

Kimden: Personel D. Bsk. [mailto:personel@diyanet.gov.tr]

Gönderilmiş: Çar 14.05.2008 16:16

Kime:Disiplin
Konu: Fw: SElam

Aşağıdaki mail ilgisi nedeniyle Dairenizce değerlendirilmek ve sonucundan müştekiye bilgi verilmek üzere Biriminize yönlendirilmiştir.

Arz ederiz.

 

DİSİPLİN VE DEĞERLENDİRME ŞUBESİ MÜDÜRLÜĞÜ

 

Müftülüğün Vâizeler Korosu ’Kutlu Doğum’ Konseri Vermiş!

İstanbul Müftülüğü Türk Tasavvuf Musikisi Kadınlar Korosu, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle özel bir konser vermiş. Koro elli kişilikmiş.

Peygamber sevgisini ilahî ve kasidelerle anlatan kadın korosu izleyenler tarafından büyük ilgi görmüş. Konserde duygulu anlar yaşayan İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, başörtülü bayanların konser vermesinin medya tarafından eleştirilmesinin çok yanlış olduğunu söylemiş.

Çağrıcı, “Dininin buyruğu olarak giyinmiş başörtülü kadınların konser verdikleri için eleştirilmeleri çok büyük haksızlık...” diye konuşmuş. Müftülük kadınlar korosu, sınavla alınmış ve özel olarak yetiştirilmiş 50 vaize ve Kur’an öğreticisi kadından oluşuyormuş.

Müftü Mustafa Çağrıcı, din ile sanatın ikiz kardeş gibi kabul edilmesi gerektiğini beyan etmiş. İstanbul’un ilk ve tek bayan müftü yardımcısı Kadriye Erdemli, müziğin İslâm’ın her alanında var olduğunu belirtmiş, Kadriye Erdemli, “Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir” demiş.

Kadriye hanımdan başka bir inci: “Yıllar boyu İslâm, müzikle gönüllere kazınmıştır.”

“...Yukarıda anlattığım hadiseyi Kitabullaha, Resulün sünnetine, fıkha, şeriata bağlı bir Müslüman olarak protesto ediyorum...“

1–Başları örtülü de olsa vaizelerin ve kadın Kur’an öğretmenlerinin erkeklere konser vermeleri dinimiz tarafından yasaklanmış ve haram kılınmıştır.

2–İstanbul Müftülüğü1400 yıllık İslâm tarihinde görülmemiş böyle bir bid’ate imza attığı için büyük bir günahı irtikab etmiş, korkunç bir “dinde yenilik ve dinde reform” kapısını açmıştır.

3–Bu yapılan Kur’an’a, Sünnete, icma’ıümmete, Şeriata, fıkha, ahlâk’ıislâmiyeye, tasavvufa tarikata aykırıdır.

4–Yakın tarihlerde, rakı içip demlenen bir Dede, kadın ve erkek semazenleri birlikte döndürmüştü.

5–Zaman gazetesini, bu haberi övücü bir üslupla verdiği için kınıyorum. Böyle bir şey dine uymaz.

6–Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı bu bid’ati derhal önlemeli, erkeklere konser veren vaizeler ve Kur’an öğretmeni kadınlar korosunu dağıtmalıdır.

7–Böyle bir koro sadece ve sadece kadınlara konser verebilir mi? Bu husus ehliyetli, liyakatli, icazetli, takvalı bir müftüler heyeti tarafından karara bağlanmalıdır.

8–Bu hususu resimleriyle birlikte, İslâm dünyasının 25 ifta makamına (fetva veren ulemasına ve ulema heyetlerine) bildirerek fetva isteyeceğim. Maneviyat din'in beli ve omurgasıdır; maneviyat ile müzük bir arada olmaz; din'i müzük din'deki ilk tahribat aşaması nefsin sarhoşluğuna zemin hazırlar. 

9–“Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir” sözü çok tartışılacak bir fikirdir. Ezan elbette güzel sesle ve nağmeli olarak okunacaktır ama o asla bildiğimiz müzik değildir.

10–Din ile sanatın ikiz kardeş gibi oldukları iddiası bir müftüye yakışmaz. Din asıldır; sanat onun topluma tarihe nakışı/ işlemesidır. Bu ikiz kardeşliği kim çıkarttı?1400 yıllık İslâm tarihinde böyle bir söz edilmiş midir?

11–İstanbul Müftülüğü hayırlı bir dinî hizmet yapmak istiyorsa, şehirdeki üç bin camiden günde beş kez güzel ezanlar okunması için çalışsın, ezan kursları açsın, müezzinlere ders verdirsin. Yine namazlarda kıraatin düzgün olması için çalışsın.

   Din iman, şeriat elden gidiyor... Ülkede korkunç bir irtidat cereyanı var. Yüce dinimize her taraftan saldırılıyor. Fısk, fücur, bid’at, nifak, fitne, fesat, küfür, şirk almış yürümüş... Bunlarla gereği gibi mücadele edilmiyor. Onun yerine vaize ve Kur’an kursu kadın hocalarına müzik eşliğinde ilahî okutuluyor. Hem de erkeklere...

Sanırım bu hareket de dinlerarası diyalog ideolojisinin zehirli meyvelerindendir.

Sevgili Peygamberimizin (salat ve selam olsun O’na) ruhaniyeti böyle şeylerden hoşnud olmaz. Dindar müslümanlar böyle dehşetli bid’at ve günahları protesto etmezler, üzerlerine vacip olan emr’ımaruf ve nehy’ımünker farizasını yerine getirmezlerse tokatlara hazır olsunlar. Mehmet Şevket Eygi 19.04.2008

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

İmam Humeyni, Uzlaşmacı Anlayışı Kesin Olarak Reddetti

İran İslam Devrimi önderi İmam Humeyni'nin vefatının19. yıldön- ümü… 3 Haziran1989 akşamı vefat eden İmam Humeyni'nin vefatını tüm dünya 4 Haziran'da duymuştu. 24 Eylül 1902 doğumlu Ayetullah Seyyid Ruhullah Musavi Humeyni, hareketiyle, evrensel İslami harekete kalıcı bir miras bırakmış; Siyonizme ve emperyalizme tarihlerinin en büyük darbesini vurmuştu. Vefatının yıldönümünde kendisini bir kez daha rahmetle anıyoruz.

Bu vesileyle Dünya ve İslam dergisinin11. sayısında (Yaz1992) yayınlanan ve İmam Humeyni'nin mücadelesini, mesajını ve mirasını değerlendiren Rıdvan Kaya'nın "İmam Humeyni ve İslami Hareketin Seyri" başlıklı makalesini sizlerle buradan paylaşıyoruz. Bu makale Rıdvan Kaya'nın Ekin Yayınları tarafından basılan İslami Kimlik: Mücadele ve Muhasebe adlı kitabın 203 - 214. sayfalarında yayınlanmıştır.

 

İmam Humeyni ve İslami Hareketin Seyri

İmam Humeyni adeta ismi İslam Devrimi ile özdeşleşmiş bir şahsiyettir. Humeyni'nin “imam” oluş süreci ile ona biat etmiş İran halkının “ümmet” oluşunu çağdaş İran tarihinin ikiz süreçleri olarak yorumlarken Hamid Algar da bu duruma dikkat çekmektedir.1 Bununla birlikte İslam ümmetinin tarihsel ve sosyal planda tek bir canlı organizmayı temsil ettiği inancı, farklı zaman ve mekanda ortaya çıkmış olsalar da İslami hareketlerin tümünü bir bütünlük zemininde ele almayı gerektirir. Bu durumda1978  1979 yıllarında İran İslam Devrimi'nin gerçekleşmesiyle zirvesine çıkan İmam Humeyni'nin hareketi, ancak İslam ümmetinin tarihsel ve sınırlar üstü çerçevesi içinde konumlandırıldığında gerçek önemini ve anlamını kazanabilir.

 

Fransız işgal kuvvetlerinin18. yüzyılın sonunda Mısır'a çıkışından itibaren İslam dünyasının hemen her karış toprağında adeta çekirge sürülerinin istilalarını hatırlatacak şekilde yaygınlık kazanan sömürgecilik olgusuna karşı sürdürülen İslami direniş geleneği, İmam Humeyni'nin yaslandığı temel, üzerinde yükseldiği kök olarak görülmelidir. Bu noktada emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı verilen yaygın ve kitlesel İslami mücadelelerin hemen hemen tümünde gördüğümüz belirleyici birçok unsuru İmam Humeyni'nin hareketinde de görmekteyiz. En başta, direnişi mümkün kılacak şekilde hem ahlaki, hem de politik güvenilirliğe sahip mutlak ve karizmatik bir liderin ortaya çıkması ve halkın büyük bir şevkle ona itaat etmesi şeklinde beliren tecdid hareketlerinin ortak karakteristiği İmam Humeyni'nin hareketi için de geçerlidir. Bu yönüyle İmam Humeyni'nin hareketi; Hindistanlı Seyyid İsmail Şehid, Cezayirli Emir Abdulkadir, Dağıstanlı Şeyh Şamil hareketlerinin bir devamıdır.2

 

Geleneksel Çizgi ve Tavırdan Farklılaşma Mamafih, İmam Humeyni'nin hareketi köksüz, nevzuhur bir hareket olmayıp ve son kertede geleneksel İslami direnişler zincirin den bir halka olmakla birlikte, ayırıcı bazı özelliklerinin de bulunduğu gayet açıktır. 20. asrın son çeyreğinde yoğunlaşan Iran İslam Devrimi yaklaşık son iki yüz yıldır İslam dünyasını bir uçtan diğerine süsleyen İslami kıyamlar zincirinden birtakım sosyal, kültürel, siyasal yönleriyle farklılaşmaktadır. Yine bu devrimin lideri olarak İmam Humeyni'nin diğer kıyam hareketlerinin liderliklerinden birçok açıdan farklı özellikler taşıdığı da bir gerçektir.

 

Mesajın Kuşatıcılığı ve Derinliği İmam Humeyni'nin geleneksel hareketlerden farklılaştığı temel noktalardan biri geleneksel hareketlerin bir çoğunun yöreselliğe mahkum kalmalarına karşın İmam Humeyni'nin evrenselliği yakalayabilmiş olmasıdır.3 Gerçekten de İmam mesajını coğrafik veya sosyal sınırlarla sınırlamamış, muhatap kitlesi olarak da yalnızca İranlı müslümanları veya yalnızca Şii müslümanları veyahut da yalnızca Ortadoğulu müslümanları görmemiştir. Daha, Amerikan kuklası Şahlık rejimine karşı mücadelesinin en başından beri, İmam asla hareketini İran ve İranlılara özgü unsurlarla kayıtlı tutmamıştır.1971 yılında Hacc'da dünya müslümanlarına hitaben yayınladığı bildiri örneğinde olduğu gibi, Pehlevi diktasına karşı muhalefetini yoğunlaştırdığı temel odaklardan biri olarak Şahlık rejimi ile Siyonist İsrail arasındaki münasebetler konusunda olduğu gibi, sürekli olarak İran'daki İslami hareketi İslam ümmetinin evrensel dinamikleriyle iç içe bir biçimde ele almıştır.

 

İmam'ın bu yaklaşımı Devrimin zafere ulaşıp İslam Cumhuriy- eti kurulduktan sonra da devam etmiş ve İslam ümmeti her zaman bir bütün olarak İmam'ın mesajının muhatabı olagelmiştir. Hatta İmam mesajını İslam ümmeti ile de sınırlamamıştır. “Dünyanın yalın ayaklıları”, “dünyanın müstezaf halkları” kavramlarında ifadesini bulan klasik ve yeni sömürgeciliğin kurbanları, bir bütün olarak İmam'ın mesajının muhataplarını teşkil etmektedirler. İşte bu mesajın sıcaklığı İrlandalı özgürlük savaşçısı Boby Sands'ın direnişine, Nikaragua halkının onurlu mücadelesine, Güney Afrikalı mazlumların kararlı yürüyüşlerine evrensel İslami hareketin selamını iletmiş, aynı zamanda evrensel İslami hareketin de gönlünü ve ufkunu genişletmiştir.

 

Allah'tan dilediğimiz, sadece müslümanların Kabesi'nden değil, dünya kiliselerinden bile “Kahrolsun Amerika”, “Kahrolsun Rusya” feryadının yükselmesini sağlamamız için bize güç vermesidir.4 İmam Humeyni'nin ideal olarak ortaya koyduğu bu yaklaşımın taşıdığı evrensellik kaygısı, geleneksel ve çağdaş bir çok İslami hareketin kendini coğrafik, kültürel, tarihsel kalıplarla sınırlaması ile karşılaştırıldığında çok ileri bir adım oluşturmaktadır. Gelenek- sel İslami hareketlerin bir diğer yaygın özelliği (eksikliği) de, bu hareketlerin sömürgeciliğe, Batı'ya, uluslararası emperyalizme karşı oldukça güçlü bir tepki göstermekle birlikte, bu karşı koymanın, tepkisellik boyutunu pek aşamamasıdır. Bu duruma bağlı olarak, çoğu zaman ya reddedilenin yerine neyin ikame edileceği noktasında belirgin bir cevap sunulamamış, birçok durumda da reddedilen, farklı kılık ve görüntülere bürünerek varlığını sürdürmeyi başarabilmiştir. Sömürgeciye, Batı'ya karşı gösterilen duyarlılık, sömürgecilerin yerli işbirlikçilerine, Batıcılara karşı aynı kararlılık ve netlikte gösterilememiştir.

 

Bu noktada, İmam Humeyni'nin hareketi “ıslahatçı gelenek” çizgisinin yetersizliğini, eksikliğini aşabilmiştir. Pehlevi diktatör- lüğü nün Amerikan emperyalizminin bir kuklası olduğu gerçeğinin sürekli altını çizmesi, yalnız Şahlık rejiminin yıkılmasını değil, aynı zamanda Devrim'i de talep etmesiyle, İmam Humeyni'nin hareketi bir anlamda ıslahatçı gelenek çizgisine devrimci bir dönüşüm geçirtmiştir.5

Bugün dünyanın çok değişik bölgelerinden ve birbirlerinden çok farklı etnik, mezhebi veya siyasi kökenden gelen müslümanlar hakkında çoğu zaman bir suçlama, bir olumsuzluk ifadesi olarak "Humeynici” sıfatı yaygın olarak kullanılagelmektedir. İslam'ın tevhidi özünü kavramış, zulme ve istikbara karşı duyarlı müslümanlar hakkında özellikle İslam dışı çevrelerin bu nitelemeyi kullanmaları pek de anlamsız değildir. İmam Humeyni' nin hareketinin içinde bulunduğumuz dönemde evrensel İslami mücadeleye kazandırdığı açılım ve derinlik, hatta İmam Humeyni ve hareketi hakkında olumsuz kanaat ve tutum sahibi Müslüman- ların dahi, belli yaklaşımları yüzünden “Humeynici” şeklinde nitelenmelerine yol açmıştır.

 

Gerçekten de, emperyalizme karşı çıkan, işbirlikçi laik sistemlerle mücadele içinde olan tüm İslami oluşumların “Humeynici” sıfatıyla nitelenmesi, İmam Humeyni'nin hareketinin evrensel İslami mücadele çizgisine etkileri ve kazandırdıkları ile ilgili bir konudur.

-Uzlaşmacılığın Reddi İmam Humeyni'nin çağdaş İslami hareket tarihinde ortaya çıkan en belirgin yanı, uzlaşmacı anlayışı kesin olarak reddetmesi, uzlaşmacı tavrı her fırsatta mahkum etmesidir. İslami mücadele tarihinde iyi niyetler ve samimi gayretlerle başlayıp yürütülen fakat sonunda gelip “uzlaşma” denilen girdaba yuvarlanan ve nice Müslümanın kanları ve terlerinin heder olmasıyla sona eren onca sonuçsuz çaba göz önüne alınacak olursa, İmam'ın işbirlikçi iktidarlarla, emperyalist güçlerle ve çıkar çevreleriyle uzlaşmama noktasında geliştirdiği ve sürdürdüğü kararlı ve ilkeli tutumdan çıkartılması gereken çok önemli dersler vardır. Mücadele çizgisi ve kararlılığıyla İmam, kendisinden önce hiçbir Müslüman liderin veya İslami hareketin hayal bile edemeyeceği bir saygınlığa erişmiştir. Devrim öncesi dönemde yalnız Müslüman kitleler değil, sol ve laik muhalefet güçleri dahi İmam'ın peşine, takılıvermişlerdir.

 

İmam Humeyni'nin uzlaşmaz bir devrimci kişiliğe sahip olduğu, daha mücadelesinin yoğunlaştığı dönemin başında kendisini gösterir.15 Hordad (5 Haziran1963) kıyamının ardından idam istemiyle yargılanmak üzere tutuklanır ve önde gelen bir grup ayetullahın, onu Ayetullah el Uzma ilan ederek idamını engel- lemesi üzerine serbest bırakılır. Hapisliği sırasında rejim güçlerinin kasıtlı olarak çıkarttığı, içerdeyken rejimle uzlaştığına ilişkin söylentiler üzerine hemen bir konuşma yaparak hiçbir şekilde sindirilemeyeceğini vurgular. Serbest bırakılmasının kendisini yumuşatabileceğini sanan rejim güçleri çaresizlik içindedir. Aynı konuşmasında İmam Humeyni, şahlık rejiminin İslam Üniversitesi kurma planını alaycı bir dille eleştirir ve bunu Muaviye'nin, askerlerinin mızraklarına Kur'an ayetlerini taktırmasına benzetir.6

 

En zor ve olumsuz görünen koşullarda dahi takınılan bu kararlı ve ilkeli tutum Devrim'e giden yolun başarısının ardında yatan temel noktayı teşkil etmektedir. İmam Humeyni'nin hareketi; bir çok İslami gayretin düştüğü açmaza düşmemişse, gündelik hesapların, geçici çıkarların anaforuna kapılmamışsa, çoğu zaman bir ayak bağı halini alan “maslahatçılık” aldatmacasına sapma- mışsa, bu belli ilkelerin önceliğini esas almış olması nedeniyledir. İlkelerden taviz vermeme kararlılığını, ilkeleri önceleyişini, harekeetinin hemen her noktasında çok açık olarak görmek müm- kündür.

Devrim'in hemen akabinde, İran'ın içinde bulunduğu kargaşa ortamından istifade ederek Irak saldırdığında, dönemin Cumhur- başkanı Beni Sadr, tutuklanan subayların orduya dönmelerine izin verilmesini önermişti. “İmam Humeyni, buna kesin olarak karşı çıktı.”, “Devrim'in ekonomik refah, yeni bir siyasi sistem denemesi veya İran'ın toprak bütünlüğünü sağlamak için değil”, “yalnız ve yalnız İslam için yapıldığını hatırlattı bir kez daha...” Eğer orduya, önceden halkı ezmek için kullandıkları gücü vermeksizin ülke savunulamayacaksa  İran'ın kurtuluşunun hiçbir değeri olmayaca- ğını söylüyordu.7

 

İmam Humeyni; asıl belirleyici olanın geçici kazanımlar değil, ilkeler olduğu gerçeğini ve pratik kaygıların İslami netliği gölgelememesi gerektiğini Hazret’ı Ali'den aktarılan bir rivayetle vurgular: (Sıffin'de) tam savaşa başlayacakları sırada birisi Emiri'l Müminin'e tevhid hakkında bir soru sordu, o da soruyu cevaplamaya başladı...  “Şimdi bunun sırası mıydı?” diye, itiraz edilince şöyle söyledi: “Biz bunun için muaviye ile savaşıyoruz, dünya menfati için değil Asıl amacımız Suriye'yi almak değil, Suriye'nin feğeri nedir ki?”

Peygamberin veya Emiri'l   Müminin'in amacı Suriye'yi veya Irak'ı almak değil, insanları Hakiki Birer İnsan kılmak ve onları her türlü Zulmün Pençesinden Kurtarmaktı.8

 

Tarih süreci içinde çeşitli sapmalara uğramış ve son iki yüz yıldır da doğrulma sancıları içinde kıvranan İslami mücadele geleneğini İmam Humeyni'nin devrimci bir çizgiye oturtması O'nun en özgün yanını oluşturmakla birlikte, evrensel İslami hareket geleneğine kazandırdıkları yalnız bununla sınırlı olmamıştır. “İmam Humeyni' nin hareketi İslami harekete çeşitli alanlarda ışık tutmuştur.” Belirtmek gerekir ki, bu noktalar aynı zamanda İmam Humeyni'nin hareketinin nasıl başarıya ulaştığının kısmen de olsa bir açıklamasını sunmaktadır.

 

Ulemanın Harekete Geçirilmesi İmam Humeyni her yönüyle mücadele, içinden gelen bir şahsiyet- tir. Halka liderlik pozisyonuna gelişi de verdiği mücadelenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yoksa liderlik verili sosyal konum- unun, kendisini getirdiği bir yer değildir.1963 yılında yönetim aleyhine başlayan kitlesel gösterilerle birlikte İran'daki İslami hareketin liderliğine tırmanmıştır.9 Ve Şia tarihinde belki de ilk defa, ulema içinde birisi, kitleyi siyasi seferberliğe geçirebilmesine bağlı olarak merce’itaklid konumuna gelmiştir.

İmam Humeyni'yi taklid eden yığınlar açık bir tercih yapmıştırlar. Denilebilir ki İmam Humeyni ile mukallitleri arasındaki iletişim devrimci eylem zemininde doğmuş ve pekişmiştir. İmam Humeyni bu yönüyle bir anlamda laik bir anlayışın hüküm sürdüğü, genel olarak cami   medrese çerçevesinin içine sıkışmış olarak varlığını idame ettiren ulema geleneğinin pasifist çizgisini yıkarak ulemaya hayatın içinde oynaması gereken önemli rolünü hatırlatmıştır. Belki de mevcut iktidarın yıkılmasından daha zorlu ve sancılı bir mücadeleyi gerektiren, ulema çevrelerinde hüküm süren bu pasifist tavrın aşılmasında İmam Humeyni geleneksel anlayış ve tutumların oluşturduğu engelleri Kur'an'ın hidayete ulaştırıcı mesajıyla aşıp geçmiştir. 8 Ocak1978'de Kum'da yapılan gösterilerde katledilenlerin şehadetinin 40. günü münasebetiyle İmam Humeyni'nin19 Şubat 1978 tarihinde, Necef'teki Şeyh Ensari Camii'nde yaptığı konuşma, İmam'ın bu soruna yaklaşımını çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır:

 

Fakat şimdi ulemadan birinin (Allah onu affetsin) [tutumunu] açıklamak için şöyle dediğini duyuyoruz: “Eğer Sahibu'z   Zaman (s) gerektiğini düşünürse, gelecektir. Ben İslam'ı ondan daha çok düşündüğümü iddia edecek durumda değilim ya; öyleyse bırakalım İmam uygun gördüğünde, gelsin ve bizi bu sıkıntılardan kurtarsın! Benim bir şey yapmama ne gerek var?”

Bu mantık sorumluluklarından kaçmak isteyenlerin mantığıdır. Biraz ısrarlı araştırmalar sonucunda, böyleleri bize, örneğin başım- ızdaki sultanlarla anlaşmamız gerektiğini ya da onlar için dua etmemizi söyleyen birtakım rivayetlerle gelirler. Fakat bu rivayet- ler Kur'an'a aykırıdır. Hatta bu rivayetlerden yüzlercesini dahi bulsalar, başlarını duvarlara vurmaktan başka bir iş yapmış olma-yacaklardır. Çünkü bu rivayetler Peygamber'in sünnetine aykırı-dır. İslam bu tür rivayetleri kabul de etmez, değer de vermez.10

-Kavramların Tecdidi

İmam Humeyni'nin hareketinin en çok dikkat çeken yönlerinden biri de zaman içinde asli içeriklerden yalıtılmış olan birçok İslami kavramın yeniden sorgulanmasına ve tevhidi içeriğine tekrar kavuşturulmasına yönelik çabalardır. Bu çabalar sonucunda unutul- maya yüz tutmuş, Kur'an meallerinde dahi yanlış yorumlanmaya başlanmış birçok önemli kavram yeniden hayata döndürülmüştür. Soyutlamalarla izah edilen birçok kavramın somut karşılıkları ortaya konulmuştur.* Bu meyanda Kur'an'ın bildirdiği “tağut” kavramı, işbirlikçi zalim diktatörlüklerle; “istikbar” kavramı, emperyalist sulta ve yayılmacılıkla; “müstezaf” kavramı kurtulma- ları için mücadele edilmesi gereken yoksul ve mazlum kitlelerle somutlaşmıştır. “Cuma namazları”, kitlesel eğitim odakları haline getirilmiş; “hacc”, bilinçsizce bir turistik seyahat ve kalıplaşmış bir menasıklar bütünü olmaktan kurtarılarak, yüzlerce şehidin kanı pahasına da olsa, yalnızca Allah'a teslimiyetin ve İslam ümmetinin evrensel dayanışmasının zirvesi olarak yeniden anlam kazanmıştır.

 

İmam Humeyni'nin genelde Kur'ani kavramlara yeniden asli içeriklerini kazandırma çabaları yanında, özelde Şia mezhebine özgü bir çok kavramı yeniden yorumlama çabalarına da değinmek gerekir. Bu çabalarla “intizar” anlayışının sonucu olarak yüz yıllar- dır, Gaip İmam'ın dünyayı adaletle dolduracağı zamanı bekleye- duran toplumu, beklemekten vazgeçmeye ve sorumluluklarını üstlenmeye çağırmıştır. Müslüman sorumluluğu ve şahsiyeti ile çelişkiler taşıyan geleneksel “takiyye” anlayışını “İslam'ın tehlikede olduğu bir durumda asla caiz değildir” diyerek sarsmıştır. Velayet’ıFakih kavramını yeniden yorumlayarak zalim iktidarların çıkarlarına işleyen, intizar felsefesinin pasifist zincirlerini kırmıştır. Pratikte gerçekleşen, Gaip İmam'ın bulunmasından başka bir şey değildir aslında.

Yine İmam Humeyni, Hüseyn ve Aşura kavramlarının üzerin deki tarihsel örtüyü kaldırarak yüzyıllar boyunca sine dövüp, zincir sallayarak

 

“Hüseyn'in hatırasını canlı tutmaya çabalayan topluma, Hüseyn'in eyleminin gerçek anlamını yeniden öğretmiştir.”11 ..“Kalkın ve yeni bir Aşura meydana getirin”,, 12 diyerek tüm müslümanlara gerçekte Hüseyn'in hatırasının nasıl canlı tutulabileceğini açık olarak göstermiştir.13

-Kadın Erkek Birlikte Mücadele İmam Humeyni'nin İslami mücadele anlayışı ve pratiğine önemli bir diğer katkısı da kadınların da erkekler gibi mücadelenin asıl özneleri olduğunun altını çizmesidir. Hem bir cinse ait olmaktan önce bir Müslüman olarak üstlenilmesi gereken sorumluluğun yüklenilebilmesi, hem de toplumun yaklaşık yarısını oluşturan bir kesiminin İslami bir hareketin başarısı için vazgeçilmez önemi düşünüldüğünde kadınların mücadele içinde yerlerinin ne olması gerektiği tartışması açıklığa kavuşur. İslami hareketlerin bir çoğunun anlayışında; mücadele içinde hemen hemen hiçbir fonksiyona sahip olmayan, en iyi ihtimalle ikincil planda kalan kadınlar İmam Humeyni'nin hareketinde vakarla sahnedeki asıl yerlerini almışlar ve hem devrim öncesinde, hem de sonrasında aktif katılımları ve fedakarlıklarıyla belirleyici bir rol oynamış- lardır.

Kadınların İmam Humeyni'nin hareketinde sahip oldukları bu sorumluluk sahibi ve eşit konum ya kadınları adeta sorumsuz varlıklar, bir eşya, bir vazo gibi algılayan ya da Batılı zihinsel kirlenmelerin de etkisiyle feminist tepkiselliğe varan yaklaşımlar arasında bocalayan müslümanlar için oldukça öğretici ve aydınlatıcı bir örnek oluşturmuştur.14

 

İmam Humeyni'nin Mirası, İmam Humeyni, hareketiyle, evrensel İslami harekete kalıcı bir miras bıraktı... İmam tüm dünyanın ezilmiş Müslüman halklarına; Batı ve Doğulu süper güçlerin kendilerini her yönden baskı ve egemenlik altında tuttukları bir zamanda, bir ümit, güven ve onur kaynağı oldu. Hatta sadece müslümanlara değil, istikbarın sultası altında müslümanlarla aynı kaderi paylaştıklarını düşündüğü tüm ezilenlere seslendi. Kendisinden önce hemen hemen hiçbir İslami hareketin gündeme bile almaya gerek duymadığı, muhatap olarak görmediği müstezaf yığınları kucakladı, içinde bulundukları ezilmişlik ve sömürülmüşlük olgusunun ardında yatan asıl nedenleri hedef gösterdi. Kurtuluşlarının İslam'da olduğunu, buna ulaşmak için de kendilerine ait sorumluluğu bizzat kendilerinin yüklenmeleri gerektiğini açıklıkla ortaya koydu. Böylelikle müstezaf kitlelerin sahip oldukları devrimci potansiyelin açığa çıkarılmasında belirleyici bir rol oynadı.

Birçok lider ve öncü, küfre ve zulme karşı kitlelerin mücadele bilinci ve kararlılığı hakkında son derece kötümser ve karamsar bir ruh hali içindeyken; o, halkın imanına ve bağlılığına güvendi. Ve halk da onun güvenini boşa çıkarmadı. Bu halk, sadece yaşamında değil, ölümünde dahi dost düşman herkese onun ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Tarihin en yüksek kitle katılımlı cenaze töreni; İmam Humeyni'nin ölümüyle İslam Devrimi'nin İran'da çökeceği, hatta tüm dünyada İslami hareketlerin gerileyeceği propagandasını yayan emperyalist çevrelerin yüzünde bir şamar gibi patladı. On yıl önce coşkulu halkın İmam'ı karşılarken izhar ettiği bağlılığın, on yıl sonra onu uğurlarken azalmadığı, bilakis arttığı gözleniyordu. Gördükleri tablo karşısında yeniden umutsuzluğa kapılan emperyalistler ve işbirlikçileri halkın çıldırdığına dair yorumlar yapıyorlardı. Kendilerinin bunca nefret ettikleri ve korktukları birine Müslüman halkın bu derece bağlılık göstermesi karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Oysa onlar anlamasa da, her şey gayet açıktı: O, İmam'dı! 05/06/2008 islami yöneliş

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Allah’ın selamı üzerinize olsun

Sevgili müslümanlar 28 şubat 1997, din'in içerisinin boşaltılıp idiolejmesi veya siyasi ve maddi heveslerini emperyalizmin istekleri ile eşleştiren münafık kardeşlerin (ihvanın) türkiye uzantısı milli görüş/RP kapatılması Anadolu'daki müslüman halkın işgalcilere karşı vermiş olduğu mücadeleye eş değerdir... “yani milli görüş üzerinden diğer din tahripcisi gurupları devletin tanıyıp cephe alması (onların görünmeyen tarafının akp üzerinden açığa çıkması) ... Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu bu mücadele Bin yıl sürecek dedi; dini bozan siyasi ve maddi heveslerini emperyalizmin istekleri ile eşleştiren hainlere karşı... Hüseyin Kıvrıkoğluna tepkiyi ABD İstanbulu işgal projesi olarak Milenyup tatbikatı yaparak verdi... yani dinin tahribi ile geçinen guruplar ABD üzernden Hüseyin Kıvrıkoğluna cevap verdiler; ama insi hale dönüşmüş gurupların telkini ile İstanbulu işgal provası yapan ABD 5-10 sene sonra memurunun aylığını ödeyemeycek hale gedi yüzbinlerce memurunu parasız izine ayırdı. İşte tarihin T.Erdoğan’a yüklemiş olduğu esas misyon budur; değilse milli görüş bir kırk sene daha müslümanı dolandırırdı.   

 

28 subat 1997, Milligörüşün siyaset sahnesinden silinmesi suresinde, AKP/Tayyip bey ve çevresinin fili rol alması ile bütün bir islam alemi, dünya kurtuldu.

Amma bugün’ki hazırlanmış olaylarda ne yazık'ki bazıları bunu idrak edemediler’, özellikle F.Gülen’e bazı tarikatcılara yakın durarak müsübete müstehak açık hale geldiler.

Yazık devletleri din adamlarının ferasti kurar, din adamları müsübeti de yıkar. Osmanlın kuruluşu ve yükselişin'de din adamların himmeti feraseti; yıkılışı’da din adamlarının müsübeti vardır... din adamlarının hal ve yaşantısı ile Semavatdan ya rahmet veya müsübet yağar. Osmanlının duraklaması ve yıkılmasına zemin;  din adamları, 'islam dairesi'in den çıkarak, kemeri çözüp, köprüleri tahrip etmiş “merhametden noksan bir cellatın kurduğu” nakşiler ve bazı tarikatlar devletden aylık almaya başlamış, böylece arz’ı a’la’dan gelen müsübet devlet erkanını gaflet perdesi olarak sarmış. Allah(cc) müslümanlara ve insanlara rahmet; islam dairesini tahrip eden şeytanın tayfasını berteraf eylesin. Amin.Haci Bayazit 28.05.2008

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Allah ile aldatanın önde gideni

Rahmetli babam hep “Bel’amların şerrinden muhafaza eyle Ya Rabbi…” diye dua ederdi. “Bel’am kim ki?” diye sorduğumda “Allah ile aldatanın önde gideni” derdi… Böylesi duaları dinleyerek büyümüş olmamdan olacak “saray ulemasından” oldum olası hiç hazzetmem. Gel gör ki Allah ile aldatanların şahı olan “Bel’am” konusunu ne cami vaazlarından, ne de ilahiyat kürsülerinden pek duyamazsınız. Kur’an’da esaslı bir şekilde ele alınan bu karakter neredeyse unutulmuş, unutturulmuştur.

Ama bunun böyle olması konuyu bizim de unutacağımız veya unutturmaya çalışacağımız anlamına gelmez, değil mi?

“Bel’am” muhalif Müslüman bilinçte “saray ahundu (mollası)”, “zalimlerin alimi”, “sultana yaltaklanan din adamı” karakterine tekabül ediyor. “Ahund” Farsça’da medresede ders veren ve mollaların başı olan büyük alim demek… İran’da devrim yıllarında Şah yanlısı mollaları ifade için “saray ahundları” diye Humeyni çok kullanırdı.

Saray, egemenlik ve iktidar böyle bir şey… Kısa sürede etraflarında “ahundlar” türer. Saraylar, egemenler ve iktidarlar ahundsuz yapamaz. Meşruiyetlerini dinden almak için “yalaka din adamlarına” ihtiyaçları vardır. Onlar “Allah ile aldatarak” halkı egemene itaate çağırırlar “ulu’l emr” ayetleri okuyarak…

 

Eski çağlardan beri, özellikle de Emevilerde, Abbasilerde, Osmanlılarda ve de Cumhuriyet döneminde bunlardan hiç eksik olmamıştır. Maşallah sultan sofralarında ikbalü izzet gördümü mantar gibi biterler… Oysa bir anlamda “kamu” gibi genel halk ve umumi insanlık adına–ki Allah, Kitap, Peygamber gelmiş geçmiş en büyük insanlık davasıdır  adına konuşan din aliminin (aydının entelektüelin) egemenler, iktidarlar ve otoriteler karşısında muhalif durması gerekir.

Günümüzde bunun ifadesi olmaya en yatkın olanlar yazarlar, şairler, sanatçılar ve din alimleridir. “Egemene” yönelik eleştiriler bir ülkede bunlardan gelmiyorsa, bunlar da egemenin borazanı haline gelmişse o ülkede “ma’şeri vicdan” ölmüş demektir.

Bir millet dibe vurduğunda içinden cesur yazarlar, haykıran şairler, yaratıcı sanatçılar ve muhalif alimler çıkaramıyorsa, o milletin tarihten çekilme sürecine girdiğine yani canının çıktığına hükmedebilirsiniz. Çünkü yazar düşündürür, şair heyecanlandırır, sanatçı yaratır, alim de ışık tutar, yol gösterir. Siyasetçiler ve askerler de böylesi düşüncelerin, heyecanların, hazırlanmanın peşine düşer. Böylece millet statükolarını aşar, kalıplarını kırar ve özgürlüklere yelken açar. Geçmişe bakın, hep böyle olmuştur.

Bu nedenledir ki bir ülkede aydın, entelektüel, alim vs. diye “en egemen” kim veya neyse onu eleştirebilene denir. Egemene sokularak meşruiyet arayan olsa olsa dalkavuk olur. Bu nedenle benim görüşüm odur ki başımızda Hz. Ebubekir bile olsa alim muhalif duruşunu korumalıdır.

“Çünkü başında kim olursa olsun iktidar ve egemenlik doğası gereği daima eleştiriye muhtaçtır.”

Müslüman bilinçte “Bel’am” olarak yerleşen din adamı karakterinin, sultan, iktidar, güç, servet ve özellikle de siyasal iktidar ile irtibatlandırılması boşuna değil. Çünkü bu çağrışımların “Kitap’ta” yeri var;

“Onlara anlat… Hani bir adam vardı: Ayetlerimizi çok iyi bildiği halde onları bir kenara atmıştı. Şeytana uymuş ve sonunda iyice azmıştı. Lâyık görseydik onu bildiği ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat gözünü güç ve iktidar hırsı bürümüş, heva ve hevesine fena kapılmıştı. Bu gibilerin durumu tıpkı köpeğe benzer; üstüne varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. İşte ayetlerimize yalan diyenlerin durumu böyledir. Anlat bu olayı; belki tefekkür ederler.” (A(raf; 7/175176)

Görüldüğü gibi ayette isim, yer ve zaman verilmeyip “karakter” (tipleme) üzerinde duruluyor.

Demek ki bu karakter;

1–Ayetleri çok iyi bildiği halde ilmiyle amel etmeyen,

2–Şeytana uyarak azan,

3–Güç ve iktidar (dünya) hırsı gözünü kör etmiş,

4–Heva ve hevesine kapılmış,

5–Köpek tıynetli her “din alimi”dir…

Ayetleri çok iyi bilmesi dini metinlere ve ilahiyata vakıf olduğunu, ilmiyle amel etmemesi bunları “fazilete ve erdeme” değil; servet, makam, mevki ve şöhrete dönüştürmeyi çok iyi becerdiğini, Şeytana uyarak azması sahip olduklarıyla haddi aşıp küstahlaştığını, dünya hırsının gözünü kör etmesi hırsının aklının önüne geçtiğini, heva ve hevesine kapılması arzu ve isteklerine gem vuramadığını, köpek tıynetli olması da bağlandığı egemenin kapısından halka havlayıp durduğunu gösterir…

Ayette geçen “ahlede ile’l   ard” tabirinin bir manası da “bir beldede/ülkede (arz) sonsuz bir güç ve iktidara (huld) erişme arzusu” demektir. Çünkü Kur’an Araf suresinde geçen “Rabbiniz size bu ağacı neden yasakladı sanıyorsunuz? Çünkü ondan yerseniz iki melek (melekeyn) olursunuz veya ölümsüzleşirsiniz (hâlidîn)” (7/20) şeklindeki şeytan fısıltısının ne olduğunu Taha suresinde şöyle tefsir eder: “Ey Âdem, sana sonsuzluk ağacını (şecereti’l   huld) ve yıkılmayacak bir hükümranlığın (mulki la yeblâ) yolunu göstereyim mi?” (20/120)…

"İşte genelde insanların, özelde ise “Bel’am”ın ayağını kaydıran budur; huld hırsı ve mülk arzusu… Yani güç, servet, iktidar ve egemen olma hırsı dediğimiz şey"…

Bu, devlet katmanlarında, döner koltuklarda, makam odalarında, halkın selamlandığı kürsülerde boyuna yeşeren ve tatdıkça artan iktidar şehvetidir. İktidar ile şehvet arasında bu nedenle doğrudan bağlantı vardır. İktidarda emir verirken, şehvette orgazm olurken kendinizden geçersiniz yani huld ve mülk (yıkılmayacak bir hükümranlık) duygusundan bir nebze, bir an yaşarsınız.

Bu nedenle huld ve mülke ulaşmak için “Bel’am”ın hırsı aklını geçmiştir. Dini bilgisi artık “Allah ile aldatmak” dışında hiçbir işe yaramamaktadır. “Allah” demekte fakat sonsuz bir iktidar, servet ve egemenlik (huld ve mülk) istemektedir.

Hal böyle olunca Allah ile aldatanın önde gideni, tabiî ki Bel’am’ın ta kendisi oluyor!

“Bel’am” ismi Tevrat’da geçen bir din alimine dayanıyor. Hz. Musa’yı satarak düşman kralının sarayına yanaşır. Orada ağırlanır, bol bahşişlere boğulur ve Hz. Musa aleyhine Tanrı’ya dualar ederek insanları Allah ile aldatır. (Sayılar; 22   24) Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin büyük çoğunluğu, yukarıdaki ayette geçen adamın, Beni İsrail ulemasından işte bu Bel’am bin Baura olduğu görüşündedirler.

 

Başka bir görüşe göre de ayette anlatılan adam, din bilgini Mekkeli Rahip Ebu Amir’dir. Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s   Salt’tır der. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir olduğu görüşündedir.

İsimlere takılmayın, çünkü bunların hepsinin ortak özelliği “devrin egemenine yanaşan” işbirlikçi ve yalaka din alimi tiplemesidir. Örneğin, Bel’am bin Baura Moav kralının sarayında ağırlandığı gibi, Mekkeli Rahip Abu Amir de Bizans saraylarında ağırlanmıştır. Çünkü o da “sonsuzluk ağacını” ve “yıkılmayacak hükümranlığı” orada görüyordu. Şeytan onun da ayağını böyle kaydırmış ve hırsı aklını geçerek “egemene yanaşma” yolunu seçtirmişti.

Mekkeli Rahip Ebu Amir, Suriye’ye gidip “arslanlı yollardan” geçerek Bizans “derin devleti” ile anlaştı. Bizans ordularını Medine’yi işgale davet etti. Böylece “Muhammed belasından” ebediyen kurtulmuş olacak ve Medine’yi Bizans adına yönetecekti. Adamlarına haber salarak Medine’de peygamber mescidinin karşısına kendi “tapınağını” diktirdi. Bizans ordusu ile geldiğinde orada karşılanacaktı. Peygamberimiz bunun üzerine ünlü Tebük seferini başlattı. 30 bin kişi ile Suriye’de Ebu Amir’in ağırlandığı Bizans saraylarına doğru yürüyüşe geçti. Tebük’e gelindiğinde Bizans’ın işgal planından vazgeçtiği duyuldu. Peygamberimiz Medine’ye döner dönmez ilk iş olarak Ebu Amir’in tapınağını yıktırdı. insanlara zarar vermek için açılan bu yere “Mescid’ıDırar” (Tevbe; 9/107) denerek Müslüman bilincin dimağına kazındı. O gün bugündür bu tür yerler bu isimle ve genellikle de “Bel’am” ile birlikte anılır.

Böylece Hz. İsa nasıl “tapınağı basan peygamber” (Matta; 21/1213) adıyla tarihe geçti ise, Hz. Peygamber de “tapınak yıkan peygamber” (Buhari Tecrîd’ıSarih,10, 422) olarak tarihe geçti. Çünkü Hz. İsa zamanındaki Roma adına, Hz. Peygamber zamanındaki de Bizans adına çalışıyordu.

Demek ki üzerinde düşünmemiz istenen karakter, isim, yer ve zaman verilmediğinden de anlaşılabileceği gibi, her çağda, her devirde karşılaşabileceğimiz bir tip… Çıkarı için Allah’ın ayetleri ile insanları aldatan bir tip… Allah’ın ayetlerini bir bilinç değil; bilgi kaynağı olarak gören, ayetlerden coşku ve heyecan (çûş   u hurûş) değil; kuru kuruya bilgi (malûmat furûş) çıkaran bir tip…

Bu tipler, ayetleri iman ettikleri için değil; meslek icabı okurlar. Allah’ın kitabını hayat değil; tapınak kitabı olarak algılarlar. Bir çoğu saray ulemasıdır. Kralların, sultanların sofrasından kalkmazlar. Onlara dalkavukluk ederek din hizmeti sunarlar. Esas işleri egemen otoriteye dinî gerekçe bulmaktır. Bunun karşılığını da fazlasıyla alırlar. Allah’ın ayetlerini iyi bilirler ancak bilincinden yoksundurlar. Bilgiyi insanı yetiştirip geliştiren bir fazilet (erdem) değil; güç vesilesi olarak görürler. İlâhî bilgiyi de bu güce ulaşmak için isterler. Asıl dertleri “Tanrı ile olmak” değil “Tanrı gibi olmak”tır. Allah’a değil; güce taparlar. Allah’a da gücü için taparlar. Güç kimdeyse onun köpeği olurlar. Üzerine varsan da varmasan da dilini sarkıtıp havlamaktan başka bir şey yapmazlar. Çünkü köpek tabiatlıdırlar. Egemene hizmeti ve güçlüye sadakati köpekliklerinin şerefi olarak görüler.

İlginçtir, Kur’an söyleminin en sertleştiği yerlerin bu karakterin anlatıldığı yerler olduğunu görüyoruz. Biliyorsunuz Kur’an’da “havlayan köpek” ve “hayvandan daha aşağı” diye benzetme yapılan yerler var. Bu yerler işte bu gözünü dünya hırsı bürümüş “yalaka din adamı” karakterinin anlatıldığı yerdir (A’raf; 7/176,179). Dolayısıyla bu yazıda “köpek”, “hayvan” filan diyerek sert ifadeler kullanmamız normal karşılamalı çünkü “Kitap”ta geçiyor!

Peki, her Allah, Kitap, Peygamber diyenin Allah ile aldatan olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bunun bir ölçüsü olmalı değil mi?

Kur’an’ın uyarısı… Bunlar din namına halkın parasını tıka basa yerler, altını ve gümüşü yığarlar ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Gerçek ile sahteyi birbirine karıştırırlar. Yapmadıkları şeyi emrederler. Az bir paha karşılığı ayetleri satarlar (Tövbe; 9/34, Bakara; 2/41 44).

 

Hz. İsa’nın İncil’de geçen uyarısı… Bunların dediğini tutun, ama gittiği yoldan gitmeyin. Çünkü ağızlarından güzel sözler çıkar ama onlara ilk uymayan kendileridir. insanları dinlerine döndürmek için kıtalar dolaşırlar ama dinlerine döneni de iki kez kafir yaparlar. Tabağın kenarını iyice temizlerler ama tabağın içindekini başkasıyla bölüşmeyi hiç düşünmezler. Tapınaklarda en seçkin yerlere kurulmaya, meydanlarda selamlanmaya bayılırlar. insanlara taşınmaz yükler yüklerler, kendileri ise bu yükleri kaldırmak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Hem peygamberlerini öldürürler, hem de anıtlarını dikip üzerinden geçinirler. Muhatabının ağzından çıkacak bir sözle onu tekfir edip din dışı ilan ederek tuzağa düşürmek için fırsat kollarlar. Allah’ın evini “pazar yerine” ve “haydut inine” çevirirler. (Markos;111517, Luka;11   37   83)

Demek ki yaşantısına, hayat içindeki duruşuna bakacağız… Mekke’de (muhalefette) nasılsa, Medine’de de (iktidarda) öyle yaşayıp yaşamadığına bakacağız… Servet sığma (tekâsür) grafiğini izleyeceğiz… Allah, Kitap, Peygamber diye diye ne oluyor? “Geride birkaç kap ve bir kitap” mı bırakıyor, yoksa Karun serveti mi? Ona bakacağız. En başta “din” olmak üzere bütün “kamu” davası güdenlere böyle bakacağız.

Çeketi ile gelip çeketi ile mi gidiyor? Budur ölçümüz… Ali Şeriati’nin, o unutulmaz üçlemesi ile; tarih boyunca siyasi ve askeri gücün sembolü Firavun, sermaye gücünün sembolü Karun, bunlara köpeklik ederek Allah ile aldatan din aliminin sembolü Bel’am, Müslüman bilincin hafızasından hiç çıkmadı ve çıkmayacak! Demek Allah ile aldatma asıl Bel’amlık yaparak  oluyormuş. Demek rahmetli babam o dualarında “Allah ile aldatanın önde gidenini” tanıtıyor ve yarınlarıma mesaj veriyormuş: Tanı bunları, tanı da büyü…İhsan Eliaçık 08.06.08

 

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

  

“Hakikat marifet andan içeru...”

Sual: Yunus Emre’nin, (Şeriat, tarikat yoldur varana. Hakikat, marifet andan içeru) sözünü ileri süren felsefeci tarikatçılar, (Biz batın bilgilerini biliyoruz. Birçok haramlar bize helaldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Bizse, Peygambere sorup anlıyoruz. Hatta Allah’tan sorup öğreniyoruz. Şeyhimizin himmeti bizi marifetul- laha kavuşturuyor. Kitaptan, üstaddan bir şey öğrenmeye ihtiyacı- mız yoktur. Din bilgilerine kavuşmak için, fıkıh bilmeye ihtiyaç yoktur. Bizim yolumuz sevgi yoludur. Eğer bu yol bozuk olsaydı, nurlar, Peygamberler, ruhlar, bize görünmezlerdi. Biz yanılırsak, haram işlersek, rüyada bize bildirilir, doğruları öğretilir. Fukahanın kötü gördükleri şeyler, bize rüyada kötülenmedi, iyi bildiğimiz için yapıyoruz. Bunun için şeriat yani dinin emir ve yasakları önemli değil, önemli olan marifete kavuşmaktır) diyorlar. Dinin emir ve yasaklarına uymak önemli değil mi?

Cevap: Cahiller, tasavvuf ehli zatların sözlerini anlamadıkları için, böyle yanlış yorumluyorlar. Yunus Emre, bu sözüyle, (Dinin emri bir yoldur, bu yolda yürüyen, hedefine varır, rıza’ıilahiye kavuşur, Cennete gider. Bir de, hakikat var, marifet var, bunlar daha kıymetlidir, daha kıymetliye kavuşmak için, önce emir ve yasaklara uymak gerekir) demek istiyor. Marifet, marifetullah nedir, bunu bilirsek mesele kalmaz. Marifet sahibi olmak, marifetullaha kavuşmak evliya olmak demektir. Tasavvufun gayesi, insanı marifetullaha kavuşturmaktır. Marifetullah, Allahü teâlânın zatını ve sıfatlarını tanımak demektir. Zatını tanımak, anlaşılama- yacağını anlamaktır. Sıfatlarını tanımak, mahlûkların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır. Marifetullahın meydana gelmesi “mâsivanın tamamına muhabbetten kalbin kesilmesine, kurtulmasına” bağlıdır. Bir kalbde, iki zıt şeyin sevgisi bir arada olmaz. (3/36)

Devamlı üstünlük, Allahü teâlânın marifetinden dolayıdır. [Şevahid ün nübüvve] M.Ali Demirbaş 26.08.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1 

Haci BAYAZIT

Alserstrasse 30/26                Wien,10.07.2008

1090 Wien                                Zahl: 0001427             

                       

REPUBLIK ÖSTERREICH

BUNDESASYLAMT

Außenstelle Wien

Landstraßer Hauptstraße171

1030 WIEN

 

Konu:Bilgilendirme.

a)“İnsanın ruh ve beden iki tarafı var. Eğer insan da, şüpheli haram yeme suça ’düşme’ korkusun’dan şüphe ile korunma oluşursa, beden iç ve dış hücreleri ile hertürlü ‘şüpheli’ haram ve suça karşı uyarlı hale gelip, maneviyat gözü açılarak, şeytan ve yardımcıların dan manen fikren, mümkün ‘olduğunca’ fiziken uzaklaşarak, Kur’an da belirtiği şekilde, ‘melekler’den üstün oluyor. Aksi halde, ruh ve beden arasına, ‘üç usül ile üç gaflet perdesi’ inerek, şeytan ve yardımcıları ile maneviyat boşaltılıp; insan, insani vasıflardan aşağı iniyor.” 

Tarih,4.7.2008 Bundesasylamt’a vermiş olduğum Fachärztlicher befundbericht’de belirtilen; Der Patient bringt u.a einige Bfd. Bei, aus denen einerseits diagnostisch ein paraphrenes Syndrom hervorgeht, “bir kaç saniyelik rahatsızlığımı, Wien,den 30.08. 2007, Landesgericht für ZRS Wien açıkladım.”

andererseits ein im Rahmen des paraphrenen Syndroms bei Ambulanzkontrakten stabiler Verlauf ohne psychopharmakologische Intervention.

 

İsa Aleyhisselam Allah(cc)ın yardımı mucize ile hastaları iyi ediyordu. Burdaki korunma’da Allah(cc)ın yardımı, feraset ile benzer şekilde... Din’in tahribine karşı verilen mücadele ile ‘vucutdaki hücreler’ yenilenebiliyor.

 

Fachärztlicher befundbericht’de belirtilen; (Diagnose: Verdacht auf anhaltend wahnhafte Störung,) yukarda açıklanmış şekilde “Verdacht auf anhaltend“ şüphe ile korunma; eğer korunmada, ‘bilmeden’ yumuşama oluşursa gelen rahatsızlık manevi hal ile giderilir. Yumuşama ile oluşan  vucutdaki dengelerin seyri tahliller de görülür, gizlenmesi mümkün değildir. 

 

b)Unabhänginger Bundesasylsenat 02.05.2005 tarihli kararına karşı elden Wien, 02.05.05 aynı itiraz ikinci defa Wien, 12.07.05 Unabhänginger Bundesasylsenat ayrıca ilaveten Wien,17.7.2005 Verwaltungsgerichtshof’a, itirazı etdim.

 

Verwaltungsgerichtshofes Wien, am 19.Juli 2005 itirazıma, cevaben, “Herrn Haci BAYAZIT und unter Hinweis auf das Schreiben des Verwaltungsgerichtshofes vom12. Juli 2005 darf in der Anlage die (neuerliche) Eingabe des Betroffenen vom17. Juli 2005 übermittelt werden.

 

Olarak bildirmesi ile devamında Sachwaltere karşı verilmiş haklı, hukuki süreç de; ‘dişi ve oğlanı’ temsilen Erbakancılar ve Süleymancılar üzerinden siyaseten İsrail’e, madden İMF Bankasına kadar uzanan, (İsrail ve İMF’nin bilmediği) insanları müsübet ve sıkıntıya hazırlayan, tarikatın karanlık şeytanslı tarafı; Unabhänginger Bundesasylsenat’in 02.05.2005 tarihli oturumda, kabul etmediği, tarih, 19.09.2003 ve 24.09.2003 yaşanmış olaylar, ‘daki,

’mücadele şekli ve kemer darbereleri ile’ dağıtılıp; “Wien, 21.11.2007, Bezirksgericht Josefstadt“a, bildirilmiş şekilde çöktü/çözüldü...

Yıl 2003 de İGMG Başkanı Evli bir bayan ile yakalandı görevinden alındı... Yıl 2007 içerisinde benzeri olaydan İMF Başkanı ile İsrail Cumhurbaşkanı’da görevinden alındı... Din’i tahrip edenler üzerinden veya taşıyıcılar vasıtası ile yaklaşan şeytan, ‘açık duyu yallarından’ yaklaştığı insanları, uyarıcı ilaç gibi tahrik ediyor...

-Din ahlak maneviyat ile savunma olmaz, ‘telkin menfat olarak benimsenirse’ bedenin savunması çöküyor, zafiyetler ile şeytan isteklerine bağımlı ediyor.

 

1997 yılında yürürlüğe giren iltica yasasının, 26 maddesine uygun olarak, din’i ve belirli bir sosyal guruba dahil olmak; bu sebep ile “baskı ve istismara“ maruz kalmak, iltica sebeplerinden.

Gerekli hukuki düzenlem ile bağımsız olarak Ülkeler arası seyahet belgesi verilmesini arz ve talep ederim.

     Saygılarımla

     Haci Bayazit

 

Not “İnanılması güç bir projeye imza atan Vatikan, 3 bin kadrolu şeytan çıkarmada uzman papaz atayacağını açıkladı. Yapılan açıklamada her piskoposluğa birer adet olmak üzere 3000 yeni Exorcist atayacağını ilan etti. Bunun üzerine Roma'daki Papazlık Üniversitesi Regina Apostul- orum'da düzenlenen Exorcism kurslarına talepler arttı. 19.03.2008 VATİKAN yenisafak.“

Dünyanın maneviyat ve adalet iklimine yönelmesi ile insanlar şeytan ve yardımcılarına karşı uyarılmaya çalışılıyor.

İlave foto kopiler ile beraber13 sayfa. Wien,den 30.08.2007, Landesgericht für ZRS Wien ve  Wien,21.11.2007, Bezirksgericht Josefstadt

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Kalbin ve rûhun hastalığı

Kalb ve rûh, birbirlerine çok benzemekte iseler de, iki ayrı şeydirler. Kalb, yürek denilen et parçasında bulunan bir kuvvettir. Rûh ise, bedenin her yerinde bulunur. insanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalbin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi ile nefis ve kalb kuvvetlerini bir arada tutan, çalıştıran kuvvet de, rûhdur. Kalb ve rûh, anlayıcı ve idâre edicidir. Kendilerini bilirler ve kendisini bildiğini de bilirler... Göz vâsıtası ile renkleri, kulak ile, sesleri kavrarlar. Sinirleri çalıştırırlar, adaleleri hareket ettirirler. Böylece, bedene iş yaptırırlar. Kalb ve rûh, bir makinenin elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir ârıza olunca, cereyan kesildiği gibi, insan vücûdunun iç ve dışındaki yapı ve düzenlerde hâsıl olacak bir ârıza da, kalbin ve rûhun bedenden ayrılmasına sebep olur ve insan ölür. Dünyâda hiçbir makine, hiçbir motor nihâyetsiz çalışamıyor. Aşınarak, yıpranarak, çürüğe ayrılıyor. Bu, umûmî bir kanûndur. Vücûd makinesi de yıpranıyor, çürüyor. İnsan ölünce, ceset çürüyünce, kalb ve rûh yok olmaz. Ölmek, bunların bedenden ayrılması demektir. Bedenden ayrılınca, maddî olmayan âleme karışırlar ve kıyâmete kadar da yok olmazlar.


“Sana Ruhdan Soruyorlar!..”

Kalb, rûh ve melekler, yükselemezler, yaratıldıkları mertebede kalırlar. Kalb ve rûh, bu beden ile birleşince, yükselebilmek özelliğini kazanıyor. İnkâr etmek, günâh işlemek sebepleri ile de, alçalıyor, harâb oluyorlar. İmâm’ıRabbânî hazretleri, nefsin, kalbin ve rûhun birbirinden farklı varlıklar olduklarını bildirmektedir. İsrâ sûresinin 85. âyetinde meâlen; (Sana rûhdan soruyorlar. Rûh, Rabbimin yarattığı varlıklardan biridir diye cevâb ver) buyuruldu.

 

Bu âyet’ıkerîme, rûhun ne olduğunu anlatmayı menetmektedir. Bunun içindir ki, İslâm âlimlerinden çoğu, rûhun ne olduğunu konuşmaktan sakınmışlardır. Ancak yasak olan, rûhun hakîkatinin ne olduğu hususudur. Yoksa rûhun özelliklerini anlatmak yasak değildir. Bunun için, âlimlerin çoğu, talebeye ve suâl edenlere, kalbin ve rûhun cisim olmadıklarını, bir Cevher’ıbasît olduklarını söylemişlerdir. Aklın erdiği bilgileri anlayan, his organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idâre eden, kullanan hep bu ikisi yani rûh ve kalbdir. Tasavvuf büyükleri ve kelâm âlimleri böyle bildirmişlerdir. “...Ahlâk ilminin konusu, insanın rûhudur.“ Rûhu, kötü huylardan temizlemeyi ve iyi huylar ile süslemeyi öğretir. Ahlâk ilmi, kalb ve rûh temizliği bilgisi demektir. Tıp ilminin, beden sağlığı bilgisi olmasına benzer. Kötü huylar, kalbin ve rûhun hastalıkları, zararlı işler ise, bu hastalıkların alâmetleridir. Ahlâk ilmi, çok şerefli, kıymetli ve lüzûmlu bir ilimdir. Çünkü, kalbin ve rûhun kötülükleri bu ilim ile temizlenebilir. Ayrıca kalbin ve rûhun iyi huylarla sıhhatli, kuvvetli olmaları, bu ilim sayesinde mümkün olur. Bu ilim yardımı ile, kalbler temizlenir, iyi ahlâka kavuşulur. İyi, temiz kalbler ve rûhlarda, bu ilim bereketi ile temizliğini arttırır.

 

Peygamberler Gönderildi.

Bazı kimseler, huy değişmez diyerek, nefisleri ile mücâdele etmiyor ve kötü huylarını temizlemiyorlar. Böyle kabûl edip, herkes kendi arzûsuna bırakılırsa, kabâhatli olanlara cezâ verilmezse, insânlık kötülüğe gider. Bunun için Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, onları terbiye etmek, iyi ve kötü huyları öğretmek için Peygamberler gönderdi. Muhammed aleyhisselâm bunların sonuncusudur. İyiliklerin hepsi, terbiye usûllerinin tamamı, Onun parlak dîninde yer almıştır. Ebü’l   Hayr Fârûkî hazretleri, talebelerinin ahlâkını güzelleştirmek için çok gayret gösterir, onları benlik, kendini beğenme girdâbından uzaklaştırır ve buyururdu ki:

“Kötü ahlâk yok olmadıkça, kalb kemâle gelmez.”

Netice olarak kötü huylar, inkâr ve günahlar, kalbi, rûhu hasta eder. Bu hastalığın artması, kalbin, rûhun ölümüne sebep olur. Kötü huyların en kötüsü olan şirk, inkâr ise, kalbin, rûhun en büyük zehiridir. Osman Ünlü.13 .07.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Sıkıntılı işin sonu

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir iş, ne kadar sıkıntı içinde olmuşsa, o kadar uzun ömürlü olur. Peygamber efendimiz, en çok sıkıntıyı ben çektim buyuruyor. O halde, hak olan dini de, kıyamete kadar sürecektir. Âdem aleyhisselam, kupkuru bir dünyaya geldi, yüzyıllarca sıkıntı çekti. Sonra Peygamber efendimizin yüzü suyu hürmetine dua etti. (Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ) duasını devamlı okurdu. Sonra, iki evladından biri, diğerini öldürdü. Bir baba için ne zordur!

Nuh aleyhisselam 950 yıl uğraştı. İnanmadılar, dövdüler, çok eziyet ettiler. Her seferinde öldü diye bırakırlardı. Cebrail aleyhis- selam gelir, yaralarını sarardı. Tekrar tebliğe başlardı. Sonra Allahü teâlâ Ona gemi verdi.

İbrahim aleyhisselamı ateşe attılar. Oğlunu kesme emri verildi ki, bu Allahü teâlânın halili ve peygamberiydi.

Musa aleyhisselam da çok çekti, doğduğu sene Firavun bütün erkek çocukları öldürdü. Senelerce çobanlık yaptı. Dönerlerken, hanımı hamile, zifiri karanlık, çaresiz... Bir ışık gördü, ışığa gitti. Orada Allahü teâlâ Onunla konuştu. Bu mirac değildi, mirac yalnız Peygamber efendimize verildi.

Eyyüb aleyhisselamın kurtlanmadık yeri kalmamıştı. Yakup aleyhisselam ağlamaktan gözlerini kaybetti. Yusuf aleyhisselam kuyuya atıldı. Bunlar kolay mı? Zekeriya aleyhisselam, ağacın içinde ağaçla birlikte testereyle kesildi. İsa aleyhisselam, 30 kadar kişiyi ikna edecek diye neler çekti! Öldürmeye çalıştılar. Bunların hepsi peygamberdi. Neden bu kadar sıkıntı çektiler? Lâ ilâhe illallah dedikleri için... Peygamber efendimiz, (Benim çektiğimi, hiçbir Peygamber çekmedi) buyuruyor. Hazret’iEbu Bekir de, neler çekti, kaç kere dövdüler! Hazret’ıEbu Bekir, herkesten önce iman etti, malını ve canını feda etti. Herkesin yaptığı bütün ibadetlerin sevabları, katlanarak Hazret’ıEbu Bekir’e, sonra da bir daha katlanarak, Peygamber efendimize verilmektedir. Hem kâinat Resulullahın hatırına yaratılmış, hem de, herkesin sevabları da, Ona verilmektedir.

Hazret’i Ömer, namaz kılarken şehit edildi. Hazret’i Osman, Kur’an’ı Kerim okurken şehit edildi. Hazret’ı Ali’nin çektikleri, hele Hazret’i Hüseyin’in başına gelenler...

Peygamber efendimizin vârisleri de, çok çektiler. Ne için? La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah dedikleri için. Dolayısıyla iman, inanmak çok zor, inandırmak daha zordur. İman, Allahü teâlânın, kullarına ihsan ettiği, özel nimetidir. İmanı olanlar, sevinçten oynasa yeridir! M. Ali Demirbaş 26.07.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Türk devletlerinin kuruluşunda tasavvuf büyüklerinin etkileri

Türk devletlerinin kuruluşunda tasavvuf büyükleri etken rol oynamışlardır. Osman Gazi’nin manevi destekçisi Şeyh Edebali’dir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad da Mevlana’nın babası Sultan’ı Ulema Bahauddin Veled’den feyz almıştır. Timurlenk (Topal Demir) diye ünlenen bir diğer Türk hükümdarı da yine büyük bir mutasavvıfa bağlıydı. Kendisi, vasiyeti üzerine Semerkand’da, başı hocasının ayakları altına gelen bir türbe içinde yatmaktadır. Osmanlı ordusu olan Yeniçeri Ocağı da Hacı Bektaş’ı Veli’ye bağlanır. Elbette Hacı Bektaş’ın, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuyla bir ilgisi yoktur ama Yeniçeri Ocağı’nda Hacı Bektaş’tan feyz almış erenlerin nefesleri vardır. Askeri teşkilata tasavvufi bir yön verilmesi, bu teşkilatın fütüvvetle ilişkilendirmesiyle başlar.

Yiğitlik tasavvufta yüksek mertebedir

Türk devletlerinde ‘askeri teşkilat’ kendisini Hz. Ömer’e değil Hz. Ali’ye bağlar. Bunun sebebi de Hz. Peygamber’in, Uhud’da canını Peygamber’e siper ederek Zülfikar adlı kılıcıyla onu savunan Hz. Ali için, “Ali’nin üstüne feta (yiğit) yoktur. Zülfikar’ın üstüne de kılıç yoktur” sözüdür (Taberi, Tarih: 3/27). Abbasi halifesi Nasır Lidinillah’ın (1180  1225), yiğitlik sembolü fütüvvet giysisini, bizzat dönemin büyük mutasavvıflarından Şeyh Abdülcebbar’ın elinden giymesiyle fütüvvet şalvarı kuşanma gelenekleşmiş, birçok emirlere ve devlet adamlarına fütüvvet payesi verilmiştir. Feta yiğit, fütüvvet yiğitlik demektir. Nefsin kötü arzularına karşı direnme, her türlü iyiliği, güzel ahlakı uygulama yolu olduğu için fütüvvet, tasavvufta yüksek bir mertebedir, fetaların yani erlerin yoludur. Bu manada Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberler birer feta kabul edilmiştir. Cenabı Hak, İbrahim Aleyhisselam’a feta unvanını verdiği gibi (Enbiya: 60) puta tapmamak, tek Allah’a kulluk etmek için kavimlerinden kaçıp mağaraya sığınan Ashabı Kehf’e de fityeh (fetalar) demiştir (Kehf:10,13).

Gönüllüler ordusu

Fütüvvet sahibi olan kişi, malını dostlarına verdiği gibi mevkiini dahi verir. Bu konuda derin bilgi için Sülemi’nin tarafımdan yaklaşık 35 yıl önce yayınlanmış olan “Fütüvvet Kitabı”nı okuma-nızda yarar vardır. Aslında bu cereyanın ribatlarla da ilgisi vardır. Sınır boylarında mücahitler evi olarak yapılan ribatlarda kalanlara murabıt denilir.

Murabitun (murabıtlar) genellikle gönüllülerden oluşurdu. Birçokları belli bir zaman cihat görevini yaptıktan sonra yurtlarına döner, başkaları onların yerini alır, böylece yılda birkaç kez törenle mürettebat değişimi olurdu. Düşman saldırısı karşısında mürettebat, civarda eli silah tutan erkeklerle takviye edilir ve bunlar davul çalınarak toplanırdı. Ribatta hayat, nöbet tutmak, askeri eğitim yapmak ve ibadetle geçerdi. Murabıtlar, saygın bir şeyhin yönetimi altında ibadetlerle şehit olmaya hazırlanırlardı. Süleyman Ateş 22.08.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

  

İbadetlerin Onda Dokuzu Helal Kazanç

Ahmed bin Abdullah İsfehani hazretleri buyurdu ki: “İbadetler on kısımdır, dokuz kısmı helal kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibadetlerdir.” Hazreti Ebu Bekir, hizmetçisinin getirdiği sütü içmişti. Sonra helalden olmadığını anlayınca, parmağını boğazına sokarak kay etti. O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra, “Ya Rabbi! Elimden geleni yaptım. Midemde ve damarlarımda kalan zerrelerden sana sığınırım!” diye yalvardı. 

 

Abdullah bin Ömer Buyurdu ki: “Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, ‘haramdan kaçınmadıkça, kabul edilmez’, faydası olmaz.” Süfyan’i Sevri Buyurdu ki: “Haram para ile sadaka veren, cami yaptıran, hayrat yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan kimseye benzer ki, daha çok pislenir.” Yayhya Bin Muaz Buyurdu ki: “Allahü tealaya itaat etmek, bir hazineye benzer. Bu hazinenin anahtarı dua, anahtarın dişleri de helal lokmadır.” Sehl Bin Abdullah’i Tüsteri Buyurdu ki: “Hakiki imana kavuşmak için, dört şey lazımdır: Bütün farzları edeple yapmak, helal yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devam etmeye sabretmek.

 

Haram yiyenlerin yedi azası, istese de, istemese de günah işler.

 

Helal yiyenlerin azası, ibadet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.” Abdullah İbni Mübarek Buyurdu ki: “Şüpheli olan bir kuruşu sahibine geri vermeyi, bin lira sadaka vermekten daha çok severim.” Helal kazanmanın ehemmiyetini gösteren nice hadis’ışerifler ve büyüklerin sözleri vardır. Bunun içindir ki, vera sahipleri haramdan çok sakınmışlardır. Bunlardan biri Vehb ibni Verd idi ki, nereden geldiğini anlamadan bir şey yemezdi. Bir gün annesi, buna bir bardak süt vermişti. Sütü nereden aldığını ve parasını nereden verdiğini ve kimden aldığını sordu. Hepsini anlayınca, “bu koyun nerede otlamış?” dedi. müslümanların hakkı bulunan bir yerde otlamıştı. Sütü içmedi. Annesi, “Oğlum! Allah sana rahmet etsin, iç!” dedi. “O’na, günah işlemekle rahmetine kavuşmak istemem” dedi ve içmedi. Mehmet Oruc 30.08.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Keramet gibi görülen istidraç!

İslam büyükleri, haram yediği halde hal sahibi olanlara şüphe ile bakarlardı. Böylelerinin şeytanın oyuncağı olduğunu söylerlerdi.

İbrahim Edhem hazretlerine, falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibadet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor, dediler. Gencin yanına gidip, üç gün müsafir kaldı. Dikkat etti, söyledik- lerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli haline şaşıp kaldı. Genci, şeytan aldatmış mıdır, yoksa halis ve doğru mudur, anlamak istiyordu.

 

Yediğine dikkat etti. Lokması helalden değildi. “Allahü ekber, bu halleri hep şeytandandır” deyip, genci evine davet etti. Kendi lokmalarından bir tane yedirince, gencin hali değişip, o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrahim Edhem hazretlerine “Bana ne yaptın?” diye sorunca “Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken, şeytan da midene giriyordu. O haller, şeytandan oluyordu. Helal yiyince şeytan giremedi. Asıl, doğru halin meydana çıktı” dedi. Haram yemek, kalbi karartır, hasta eder. Hasta bir kalbden de keramet hasıl olmaz. İstidraç hasıl olur.

 

Zünnun’ıMısri buyurdu ki: Kalbin kararmasının dört alameti vardır:1–İbadetin tadını duymaz. 2–.Allah korkusu, hatırına gelmez. 3–Gördüklerinden ibret almaz. 4–Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz. Bişr’ı Hafi hazretlerine, “Ne yiyip, nereden geçiniyorsun, bu hale nasıl geldin?” dediklerinde, “El eden kısadır. Yani, Sizin yediklerinizi Ben yemiyorum, yiyip de gülen ile, yiyip de ağlayan arasında çok fark vardır” buyurdu... Bunun içindir ki, eskiden bir Müslümanın birinden yüz dirhem gümüş alacağı olsa, doksandokuz dirhem alırdı. Hak geçme korkusundan, tamamını almazdı. Hazreti Hasen bin Ali çocuk iken zekat malından ağzına bir hurma koymuştu. Resulullah, “Pis pis, onu at!” buyurmuştu. Halife Ömer bin Abdülaziz’in yanına ganimet eşyasından misk getirdiler. Burnunu tıkadı. Bunun faydası kokusudur. Bu ise, müslümanların hakkıdır dedi. Büyüklerden biri, bir gece, bir hastanın başında bekliyordu. Hasta ölünce kandili söndürdü. “Kandilin yağı, şimdi vârislerin hakkı oldu” dedi. Haramı, helali, şüphelileri ve faizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, haramdan kurtulamayıp, ibadetleri boşuna gider... Mehmet Oruç 31.08.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Nefsin dereceleri

Mutasavvıflara göre insan ruhu maddeden soyutken çok yüksek bir cevherdi. Buna nefs’ınatıka denilir. Bu nefs’ınatıka denilen ruh, maddeyle birleşince yedi perdeyle asli halinden perdelenmiştir. İşte nefs’ınatıka üzerine çekilen bu perdelerden her biri nefsin bir derecesi sayılmıştır.

Şu halde soyut ruhun tam yedi perdeyle perdeli şekli nefs’ıemmare, bu perdelerden birinin kalkmasıyla nefs’ı levvame, ikisinin kalkmasıyla nefs’ı mülheme, üçünün kalkmasıyla nefs’ı mutmainne, dördünün kalkmasıyla nefs’ı zekiyye, beşinin kalkma- sıyla nefs’ı razıyye, altısının kalkmasıyla nefs’ı marzıyye hasıl olur. Ruhun yedi perdeyle perdeli hali nefs’ı emmaredir. Perdeler- den her biri kalktıkça ruha manevi âleminden ışıklar sızar. Nefsin yedi perdeli hali mana âleminden hiçbir ışık sızdırmaz. Perde sayısı azaldığı nispette nefs saflaşır. Bütün perdelerin kalkması halinde nefs’ınatıka tamamen nur kesilir ki bu, Hz. Peygamber’in makamı- dır. Süleyman Ateş 11.09.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Hz. Peygamberimizin, kamunun haklarına, mallarına musallat olanlara, Kur’ansal  deyimiyle, ‘gulûl suçuna ilişkin tavırları.

Kur’an kaynaklı bir kavram olan ğulûlün ne demek olduğunu dört günden beri evire çevire anlatıyoruz. Biraz uzun tuttuk ama varsın uzun olsun! Uzun olsun ki, bu suçtan çektiği acılar kelimelerle tarif edilemeyecek boyuta ulaşan Türk halkı meseleyi Yüce Kur’an’dan ve güvenilir tarihsel kaynaklardan iyice öğrenmiş olsun. Siz istediğiniz kadar ‘uzun’ deyin. Bu konuda daha söylenecek çok şey var. Biz burada, şimdilik, Peygamberimizin, ğulûl suçu işleyen- lerin cenaze namazlarını kılmadığına ilişkin bilgiye kaynaklık eden çok önemli ve göz ardı edilmesi mümkün olmayan  eserlerden çarpıcı bazı örnekler göstermekle yetineceğiz.

Hadis ve fıkıh alanının en büyük isimlerinden biri olan İbn Hemmam (ölm. 211/826) dev eseri el-Musannef’te bize bildiriyor ki, Hz. Peygamber, kamu malından birkaç kuruşluk bir miktarı çalan Eşca’lı sahabîsinin cenaze namazını kılmamıştır. (İbn Hemmam; el-Musannef, 5/244) Hadis ve fıkıh alanının önemli isimlerinden biri olan İbnü’l-Kayyım el-Cevziyye (ölm.751/1350 ) ise İslam düşüncesinin zirve kaynaklarından biri olan eseri Zâdü’l-Mead’da şunu bildiriyor:

 

Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların cenaze namazlarını kılmamıştır. (Zâdü’l-Mead, Beyrut1981 baskısı, 1/515, 3/107-108)

Olayı, İbnü’l-Kayyım’ın sözcükleriyle verelim de ‘kaynak sıkıntısı’ (!) çekenlerin ufku açılsın:

“Bir harp sonrasında Hz. Peygamber’e: ‘Filanca, filanca, falanca şehit oldu’ diye tekmil verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi: ‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır. Ben onu cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından çaldığı bir giysi- dir.’ Hz. Peygamber bunun ardında Hattab oğlu Ömer’i (Hz. Ömer) çağırarak şu talimatı verdi: ‘Git, ey Hattab oğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız ve yalnız müminler gidecektir.” (Ayrıca bk. Müslim, iman bahsi; İbn Hanbel, Müsned,1/30, 47)

Peygamberimizin Hz. Ömer’e söylediği söz, kamu malı hırsızlarının mümin niteliğini yitirdiklerine kanıt olarak değerlendirimelidir. Nitekim, Mâûn Suresi’nin söylediği de budur. 

Peygamberimizin Ömer’e söyledikleri, anılan surenin bir açıklaması, gibidir.

 

İbnü’l-Kayyım devam ediyor: Hayber seferi sırasında ölen birinden söz ettiklerinde Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Arkadaşınızın cenaze namazını siz kılın.” Bu sözü duyan sahabîlerin yüzü renkten renge girdi. Bunu gören Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “O arkadaşınız, kamu mallarından bir miktar aşırmıştı. Cenazesini kılmamamın sebebi işte budur.” Bunun üzerine, sahabîler, ölen adamın eşyasını karıştırıp baktılar; bir de ne görsünler, halkın malından bir deri pabucu aşırmış.  (Olay için ayrıca bk. İbn Hanbel; Müsned, 2/213; Ebu Davud, hadis no: 2712; Hâkim, el-Müstedrek, 2/127)

 

Allah ile aldatanların bu gerçekleri halkımızdan asırlarca sakladıklarını artık hiç kimse inkâr edemez. Din üzerinde hegemonya kuranların bilgisizlikleri veya suçları ortaya çıkmıştır. Bu bilgisizliği veya suçu ’halkın gözünden kaçırmak için’ hiç durmadan türban yaygarası koparıp mağdurluk nağmeleri döktür- mekse ayrı bir suçtur.

Deniz Feneri soygunuyla gelinen yer, din adına işlenen ğulûl suçlarını örtülemeyeceğinin görüldüğü bir yerdir. Allah ile aldatan ğulûl mücrimleri bunu anladıkları için işi gürü- ltüye boğarak, bir tür ‘kişisel kavga’ hazırlayıp faciayı unutturrmak üzere ona buna saldırmaktadırlar. Ne yazık ki, ‘suçluların telaşi içinde yapılan saldırılar’ daha başka suçların itirafı olmaktan öteye gidememektedir.

Gerçek şu ki, İslam din ve imanının, ’insan hayatına ruh ve ufuk verecek en ciddî mesajları, İslam’ı  temsil ve savunma iddiasıyla ortalığı kasıp kavuranlar tarafından saklanmakta, savsaklanmakta veya saptırılmaktadır. Bu hayatî mesajlar yerine kitlelere, avutucu, uyutucu bir takım ‘dinleştirilmiş uydurmalar ve yapay kutsallar’ yutturulmakta, hatta dayatılmaktadır.Halk bu yutturma ve dayatmalarla avunurken ğulûl suçluları, insanımızı ülkenin içinde ve dışında soyup soğana çevirmekte, edindikleri muazzam servetleri de aydınlığın ve çağdaşlığın yok edilmesi için şerir bir güç olarak kullanmaktadırlar. Ne yazık ki, siyaset, büyük ölçüde medya ve hatta devlet bütün bunlara seyirci kalmaktadır.

Anlaşılan o ki, Mâûn Suresi çok daha ağır tokatlarla bizi sarsmaya devam edecek. Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk 19.09.08

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Kötülüklere göz yumanın hali

Nasihat etmek, dinimizin çok mühim bir emridir. Gücü yeten müslümanlar, hakkı, doğruyu söylemezse, yani emr’i maruf ve nehy’i münker yapılmazsa, o ülkenin başına büyük belaların geleceğini dinimiz haber vermektedir.

İbni Abbas hazretleri, “Ya Resulallah, içinde iyilerin de bulunduğu bir ülke helak olur mu?” diye sorunca, “Evet helak olur.” buyurdular. Sebebi sorulunca, “Allahü teâlâya isyan edildi- ğinde iyiler sükut edince, hepsi helak olur.” buyurdular. Peygamber efendimiz yine kötülüğe mani olmakla ilgili buyurdu ki: “Allahü teâlâ, bir meleğe, bir kasabanın altını üstüne getirme- sini emreder. O melek, bu kasabada hiç günah işlemeyen bir zatın da olduğunu, o zatı kurtarıp kurtarmayacağını sual edince, Cenab’ı Hak, “Bütün şehir halkı ile onu da alt üst et! Çünkü o zat, bana isyan edenlere karşı yüzünü ekşitmemiştir” buyurdu.”

Hazreti Âişe validemiz tarafından bildirilen bir hadis’i şerifte de, “İçinde Peygamberler gibi ibadet eden seksen bin kişi bulunan bir ülke azaba maruz kalmıştır... Çünkü onlar, Allah için, buğzetmedi, emr’i maruf ve nehy’i münkerde bulunmadı.” Daha başka hadis’i şeriflerde de, ‘iyiler’, kötülükleri önlemeye muktedir iken, önlemezlerse, o ülkede “azabın umumi olarak geleceği” bildirilmiştir... Emri maruf, iyiliği emretmek, yaymak demektir...

  

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki, insanlar dört kısımdır.

Dili ve kalbi olmıyan: Kötü dilli ve kötü kalbli insanlardır. Bunlar, günahkâr, dünyâya aldanmış ve ahmak kimsedir. Böyle kimseler- den olmaktan ve onlar arasında bulunmaktan sakınmalıdır. Çünkü onlar, azâba uğrayacak kimselerdir.

 

Dili olup, kalbi olmayan kimse: Bu; güzel, hikmetli konuşur, fakat onunla amel etmez. Sâdece insanları Allahü teâlânın emirlerine da’vet eder. Kendisi ise bunları yapmaktan kaçar. Tatlı ve hoş konuşmalarıyla seni aldatmamaları için onlardan uzak dur. Yoksa onların günahlarının ateşi seni de yakar, kalblerinin pis kokusu seni öldürür.
Kalbi olup dili olmayan kimse: Bu öyle bir mü’mindir ki, Allahü teâlâ onu mahlûkundan gizlemiştir. Ona nefsinin ayıplarını göstermiş, kalbini nûrlandırmış, insanlarla lüzumundan fazla görü-şmenin sıkıntılarını, lüzumsuz konuşmanın kötülüğünü ona göster- miştir. Bu, Allahü teâlânın velî kulu olup, Allahü teâlâ onu muhafaza buyurur. Böyle bir kimse ile beraber ol. Onun hizme- tinde bulun. Böyle yaparsan, Allahü teâlâ seni sever.

 

Âlim kimse: İlmi ile amel eder. Bu kimse, Allahü teâlâyı ve âyetlerini, azamet ve kibriyâsına delâlet eden delîlleri bilir. Allahü teâlâ onun kalbine, herkesin bilmediği ince ve derin ilimleri koymuştur. Onun kalbini böyle ilimlere açık kılmıştır. Böyle bir zâta muhalefet etmekten ve ona sırt çevirip ondan uzaklaşmakdan çok sakın. Onun nasihatlerini terk etmekten çok kork.

Nasihat iki şekilde yapılır: Birincisi, söz, yazı ve her çeşit yayın organı ile yapılanıdır. İkincisi, hâl ile, İslâmın güzel ahlâkına uyarak, nümûne, örnek olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, borçlarını ödemek, en tesirli, en faydalı nasîhat yapmak olur. Bunun içindir ki, “lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır” demişlerdir. Yâni hâl ile, yaşayış ile örnek olup, dîni yaymak; söz ile yapılan nasîhatten daha kıymetlidir. İslâmın güzel ahlâkına uygun örnek bir yaşayış, iyilikleri yayıp, kötülüklerden sakındır- manın en güzel yoludur. Mühim bir farzı yapmaktır. Mehmet Oruç 25.09.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Bilgilendirme

Allah’a’ hamdü senalar olsun. Sevgili Peygamber efendimize selät’ı selam olsun. Onun izinde ve ona dost olanlara selam olsun.

 

Ey Ehli vicdan sahipleri din adamları toplum hayatının mimarlarıdır. Din adamlarının hali ile toplum hayatına ya rahmet, Veya, siyaha yakın, ‘boz acımsı duman şeklinde’ müsibet yağar. Allah(cc) Sizler ile insanları müsibete hazırlayan, din tahripçilerin bertaraf  eyleyip; insanları rahmete hazırlayan bu yolda mücadele edenlere yardım eylesin.

 

Yıl 2007 ilk çeyreğinde, Türkiye Gazetesine telefon ederek Mehmet Oruç bey ile diğer Beylere islam dairesini muhafaza eden tarikatın hak tarafını doğrulayan yaylarından dolayı teşekkür ettim;

Çok sevindi,

Allah’u Ekber, O bize yeter, Öbür tarafta; dedi. Bizde bilmiyorduk yaz, dedi. Yani bu yazılanalar ile iki kitap halinde toparlanmış bilgileri, söylüyor.

Bir beldede insanlar kendi yaptıkları puta taparmış; orada bir de Alim/salih kul varmış. Bir gün bu Alim İnsan paltasını alıp putu kırmak için yola çıkıyor; bir müddet sonra önüne şeytan geçip; yoldan çevirmek için mücadele ediyor.

 

Mücadelenin sonunda, Alim kişi şeytanı alt ediyor; altta olan şeytan, ey Alim İnsan putu kırınca eline ne geçecek vazgeç; ben her sabah yastığının altına, ‘altın bırakırım’ sende onları Çocuklara dağıtır sevap kazanırsın, diyor... Alim kişi düşünüyor, ‘teklif akla yatkın’ kabul ediyor. Her gün, ‘şeytanın bıraktığı altınları’ Çocuklara dağıtıyor; bir müddet sonra altınlar gelmiyor... Hışımla yerinden kalkıp, ‘paltasını alarak’ tekrar yola çıkıyor; aynı yerde, şeytan tekrar önüne geçiyor; tutuşuyorlar mücadeleye, ‘bu sefer şeytan’ Alim zatı yıkıp, üzerine oturuyor.

 

Altta kalan Alim zat, şaşırıyor; nasıl oldu geçen sefer ben seni yenmiştim; diyor... şeytan, nasıl olacak, altın ile ihlası değiştik, diyor.

 

Allah(cc) sevgili kulları, “özellikle Çocukların din’i eğitimini”, ’ihlası altına değişen’ yoldan çevrilmişlerin insafına/ateşine emanet etmeyin.

 

Yıl 2004 ortalarında, 17 Wien Marien gasse’deki evime, binadan içeri gireceğim vakit, (Binan altı Süleymancıların Camisi) Bayram hoca ile bir kişi çapraza almış gibi, bana bakıyor/bekliyorlardı.

 

Binanın dış kapısından içeri girdim, şeytan arkadan gelerek enseme çarptı; “haram ve şüpheli ile kalbi yakınlık olmaz” ise, etkisi olmuyor.  

 

Aynı yer, Camin dış giriş kapısını,  yıl 2005 onbirinci ay olabilir bombalamışlar.

Yıl, 02.05.2005 iltica Mahkemesi’nde Hakim, Bayazıt sen sakin ol, dedi... Her ayın birinde, anlaşma gereği tramvay bilet parasını bankaya yatırıyor, hafta sonunda kontoda kalan paraya göre harcamalarımı yapıyordum.

 

Banka veya Bilet dairesi, beşinci ve altıncı ayın parasın zamanında çekmemiş, bende bilmediğim için, iki ay ödememiş olmuşum. Durumu öğrendim, birazda kızgın olarak Bilet dairesine gittim; görevli yere yaklaşırken, öbür taraftan iki tane Süleymancı geldi.

Süleymancıların taşıdığı şeytan, telkin ediyor ki; bizi deşifre etmez, dost olur, insanları uyarmaz hak yer günah işler isen, “yediğin hak, işlediğin veya ortak olduğun günah ile yaklaşır”, İçerde “devletin içindeki önemli” haberi getiririz...

 

“Din'in siyaset ve menfaate aleti ile yardımcı edin- diği insanlara; Allah(cc) ve Peygamberine muhalefet yaptırıp, “din'de yapılan tahribat oranında güç elde ederek”, etnik milliyetçi ırkçılara yaklaşıp yanıl- tarak; dünyanın musibet ve kaosa hazırlanmasının sebepleri hazırlatılı’yor.”

 

Ey Aklı selim sahipleri, “büyüklü küçüklü iki ayak üzerinde toparlanmış” dünyaları için ’din’i yırtan’, bu gurupların sofrasına oturan onlar ile gönülden sohbet eden; “devlet erkanının sırrı olmaz, şeytan onlar üzerinden haber taşır, ırki ve milli duyguları hassas ve zafiyetleri olan insanlara, ‘duyu yollarından’ yaklaşarak, haram ve şüpheli ile kalbe attığı, kana karışan telkin ile, zihinsel kontrol ederek hata yaptırır.” Din’in tahrip/yırtıldığı oranda dünyanın 'yaşam kenarı' kutuplardaki yırtılma/erimenin sebeplerini hazırlatır.

 

Yaratılmışların en asili... Allah(cc) Sizler ile Ehli Vicdan sahibi tarihçileri, maneviyat deryasında hazırlayıp; kol kırılır yen içinde, aldatılması ile insanların maddi/manevi birikimlerinin boşaltılıp, “itikat ve inançlarının zafiyete uğratılmasını bekley- enleri”, deşifre, bertaraf eyleyip; yaratılış gayesine uygun insanlığın geleceği için, mücadele edenleri desteklesin. Amin. Allah’ın selamı rahmeti üzerinize olsun. Hacı Bayazıt 19.10.2008 

   

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Haci BAYAZIT

Alserstrasse 30/26             Wien, 05.08.2008

1090 Wien                          Zahl: 1P 109/05 z

 

An das

Bezirksgericht Josefstadt

Floriangasse 8

1080 Wien

 

Konu: Bilgilendirme

a)İnsanın ruh ve beden iki tarafı var. Eğer insan’da şüpheli, haram yeme suça ‘düşme’ korkusun’dan -şüphe ile korunma oluşursa- beden iç ve dış hücreleri ile hertürlü şüpheli, haram ve suça karşı uyarlı hale gelip maneviyat gözü açılarak, şeytan ve yardımcıların’dan manen fikren mümkün olduğunca fiziken uzaklaşarak, Kur’an da belirtiği şekilde melekler’den üstün oluyor. Aksi halde ruh ve beden arasına üç usül ile üç gaflet perdesi inerek, şeytan ve yardımcıları ile maneviyat boşaltılıp; insan, insani vasıflardan aşağı iniyor.

 

Tarih, 4.7.2008 Bundesasylamt’a vermiş olduğum Fachärztlicher befundbericht’de belirtilen; Der Patient bringt u.a einige Bfd. Bei, aus denen einerseits diagnostisch ein paraphrenes Syndrom hervorgeht, “bir kaç saniyelik rahatsızlığımı -Wien, den 30.08.2007, Landesgericht für ZRS Wien- açıkladım.”

 

andererseits ein im Rahmen des paraphrenen Syndroms bei Ambulanzkontrakten stabiler Verlauf ohne psychopharmakologische Intervention.

İsa Aleyhisselam Allah’ın yardımı mucize ile hastaları iyi ediyordu.. Burdaki korunma’da, Allah’ın yardımı, feraset ile benzer şekil’de, ‘din’in tahribine karşı verilen mücadele’ ile vucut’da ki hücreler de yenilenebiliyor.

 

“Fachärztlicher befundbericht’de belirtilen; (Diagnose: Verdacht, auf anhaltend wahnhafte Störung,) yukarda açıklanmış şekilde “Verdacht auf anhaltend” şüphe ile korunma, eğer korunmada ‘bilmeden’ yumuşama oluşursa, gelen rahatsızlık manevi hal ile giderilir. Yumuşama ile oluşan  vucutdaki dengelerin seyri tahlillerde görülür, gizlenmesi mümkün değildir.

 

b)Unabhänginger Bundesasylsenat 02.05.2005 tarihli kararına karşı elden Wien,02.05.05 ‘aynı itirazı ikinci defa’ Wien,12.07.05 Unabhänginger Bundesasylsenat’a ayrıca ilaveten Wien,17.7.2005 Verwaltungsgerichtshof’a itiraz  etdim.

Verwaltungsgerichtshofes Wien,am 19.Juli 2005 itirazı- ma cevaben, “.... Herrn Haci BAYAZIT und unter Hinweis auf das Schreiben des Verwaltungsgerichtshofes vom 12. Juli 2005 darf in der Anlage die (neuerliche) Eingabe des Betroffenen vom 17. Juli 2005 übermittelt werden...

 

Olarak bildirmesi ile devamında Sachwaltere karşı verilmiş haklı hukuki süreç de; dişi ve oğlanı temsilen Erbakancılar ve Süleymancılar üzerinden siyaseten İsrail’e madden İMF Bankasına kadar uzanan (İsrail ve İMF’nin bilmediği) insanları müsübet ve sıkıntıya hazırlayan tarikatın karanlık şeytanslı tarafı;

 

Unabhänginger Bundesasylsenat’in 02.05.2005 tarihli oturumda, ‘kabul etmediği’ tarih, 19.09.2003 ve 24.09.2003 yaşanmış olaylar’daki ‘mücadele şekli ve kemer darbereleri ile’ dağıtılıp; “Wien, 21.11.2007, Bezirksgericht Josefstadt”A, bildirilmiş şekilde çöktü /çözüldü...

 

Yıl 2003 de İGMG Başkanı Evli bir bayan ile yakalandı, görevinden alındı... Yıl 2007 içerisinde benzeri olaydan İMF Başkanı ile İsrail Cumhurbaşkanı’da görevinden alındı...

Din’i tahrip edenler üzerinden veya ‘taşıyıcılar vasıtası ile yaklaşan’ şeytan, açık duyu yallarından yaklaştığı insanları, uyarıcı ilaç gibi tahrik ediyor. ‘Din ahlak maneviyat ile savunma olmaz’, telkin menfat olarak benimsenirse bedenin savunması çöküyor zafiyetler ile şeytan isteklerine bağımlı ediyor.

 

Tarih, 30.04.2008 Bezirksgericht Josefstadt’a vermiş olduğum Fachärztlicher befundbericht’de; Primarius Dr. Georg Psota  Ärztlicher Leiter und Dr. Jurgen Stastny Facharzt für Psychiatrie yıl 2000 ile yıl 2008 arasında mahkameler üzerinden açıklanmış bilgileri ile zaman arasındaki yaşantımıda dikkate alarak:

 

Psychopathologischer Status:

Pat. Unbeeinträchtigt, zum Zeitpunkt der Exploration Keine akute Fremd -oder Selbst- gefährdung, keine akute suizidale Einengung. Kein Krankheitsgefühl, keine Krankheitseinsicht.

 

Beurteilung: Aufgrund des fehlenden Krankheitsgefühls und der fehlenden Krankheitseinscht, Sowie aufgrund des weitgehend stabilen Krankheitsverlaufes und der kategorischen Ablehnung durch den Pat. Ergibt sich derzeit keine Indikation für eine

Psychopharmakologische Intervention.

 

Yıl 2002 den beri devam etmekde olan Sachwalter karşı haklı mücadelemin ‘insanların uyarılması amacı’ maksadına uluşmış olup; diğer tarafdan özel ve ailevi yaşantımı da zorlaştırmaktadır. Gerekli hukuki düzen- leme ile Sachwalter tarafından zorlaştırılan özel ve ailevi yaşantımın Sachwalter kaldırılarak sonuçlandırılmasını talep ederim.

 

Saygılarımla

Haci Bayazit

 

Not:“İnanılması güç bir projeye imza atan Vatikan, 3 bin kadrolu şeytan çıkarmada uzman papaz atayacağını açıkladı. Yapılan açıklamada her piskoposluğa birer adet olmak üzere 3000 yeni Exorcist atayacağını ilan etti. Bunun üzerine Roma’daki Papazlık Üniversitesi Regina Apostulorum’da düzenlenen Exorcism kurslarına talepler arttı. 19.03.2008 VATİKAN yenisafak.”

 

Dünyanın maneviyat ve adalet iklimine yönelmesi ile insanlar şeytan ve yardımcılarına karşı uyarılmaya deccalizimle mücadele asrına hazırlanmaya çalışılıyor.

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Vahiy yağmuruna bahçe olmanın kıstasları.

Yeryüzünde insan, vahiyde hayat bulur. Çünkü vahiyde hayat vardır. Hayatı anlamlı kılmanın yolu ve çaresi, şeksiz ve şüphesiz vahye bağlamaktır. Vahiy, hayatın anlam kaynağıdır. Ondan uzak düşen hayatı ve hayatın anlamını kaybeder. Vahiy, hayatın hayatıdır. Onsuz kalan, hayatsız kalır.

 

Rabbimiz buyuruyor: “İşte biz böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyo- ruz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola götürüyorsun.” (Şura Sûresi / 52)

İslâm âlimleri bu ayet i kerime’de “bir ruh vahyettik” ibaresinden maksad, Kur’an olduğunu beyan etmişlerdir. Allah’û Teâla’nın Kur’an’a / vahye “ruh” ismini vermesi, cehalet ölümünden diriltici hayatı ihtiva etmesi dolayısıyladır.

 

Malik b. Dinar (r.a.) şöyle demiştir: “Ey Kur’an ehli! Kur’an sizin kalbinize neler ekti. Şüphesiz yağmur yeryüzünün baharı olduğu gibi, Kur’an da kalplerin baharıdır.” (el  Camiu Li Ahkâmi’l Kur’an (İmam Kurtubî) C:16 , Sh: 55, Beyrut/1967)

 

Kur’an okuyup vahyin bahçesi haline gelmek, saadeti dareyni yudumlamaktır. Bu herkese nasip olacak bir şey değildir. Ölmüş hocalarına, şeyhlerine, efendilerine hitaben “Biricik bakışınla yeşerdi kaç kerbela, sen nazar etmeden içim kuraktı canım” diyenlerin kulakları çınlasın. Kur’an’ın yeşertmediği kalbi kim yeşertebilir behey gafil? Asrımız Kur’an okuyup Kur’an’sız kalanların her gün biraz daha çoğaldığı bir hüsran ve gaflet asrıdır. Bu asırda vahiy yağmuruna bahçe olmak kolay değildir. Yeri geldiği için şunu da beyan etmekte fayda vardır: Doğruyu eğrilerde aramayalım, ama denk gelince de almaktan sakınmayalım!

 

Vahiy yağmuruna bahçe olmak; din görevlisi değil, din gönüllüsü olmaktır. Din gönüllüsü olmak; karanlığı kovan güneş olmaktır. Din görevlisi olmak ise, karanlıkta yıldızları sayıklamaktır. Ayıklayan ile sayıklayan hiç bir olur mu?

Vahiy yağmuruna bahçe olmak; yürüyen Kur’an olan Rasûl anlayışını evrenselleştirme çaba ve gayreti içinde olmaktır. Her yerde ve her zaman vahyin aklın kölesi değil, efendisi olduğunu bilmektir. Aklın kalp evinde reisin vahiy olduğunu bilmesi kâfi değildir. Akıl kalp evinde tek reisin vahiy olduğunu kabul ettiği gibi, kalp meydanında da yegâne amirin vahiy olduğunu kabul etmedikçe vahiy yağmuruna bahçe olamaz. Din meselesinde sınırı çizecek olan beşer, ancak Rasûlullah (s.a.v)’dir ve o da ancak vahiyle çizer. Kur’an, bunun dışındaki sınırları iptal etmiş, geçmiş ve gelecek faillerini de hükümsüz kılmıştır.

 

Hevâ ve bid’attan içtinap edip, kitap ve sünnete sımsıkı yapışmak, vahiy yağmuruna bahçe olmaktır. Vahyin bereketi böylelerinin üzerine iner. Gözlerimize rahmet damlaları yağması için Peygamber kıstaslarına ihtiyacımız var. Peygamber (s.a.v) etrafında- kilerin kalblerine Kur’an ayetlerini ekiyordu. Bakınız Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile Peygamberliğinden uzun bir zaman önce evlenmiş ve onunla 25 sene yaşamıştır. Kendisine ilk vahiy geldiği zaman, Hz. Hatice O’na fevkâlede bir destek verdi, O’nu rahatlattı, müjdeledi. Hz. Hatice O’na şöyle diyordu: “Müjdeler olsun, sen sözün doğrusunu söylersin, emânete riayet edersin, akrabanla ilgilenirsin, güzel ve iyi ahlâklısın. Sebat et. Vallahi ben, senin, bu ümmetin Peygamberi olacağını umarım. Hiç korkma! Allah seni hiçbir zaman utandırmaz, üzüntüye uğratmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın. Yoksula, kimsenin veremediğini verir, kazandıramadığını kazandırırsın, misafirleri ağırlarsın, uğradıkları musibet ve felâketlerde halka yardım edersin.” (Prof. Dr. Hüseyin Algül, Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed, Ankara 1994, s. 29)

İşte Hz. Hatice (r.a.)’ın Rasûlullah (s.a.v)’in şahsında şahid olup, saymış olduğu bu vasıflar, vahiy yağmuruna bahçe olmanın kıstaslarıdır. Bu kıstaslara sahip olup vahiy yağmuruna bahçe olmak, bütün insanlık için olmaktır. Vahiy yağmuruna bahçe olmayanlar, vahiy ağacının meyvelerinden yiyemezler. Vahiy ile ilişkisini kesmiş insan, hayatının hayatiyet damarları kesilmiş insandır. Ondan şer’den, münker’den gayrisi beklenmez.

 

Vahiy yağmuruna bahçe olmak, vahiy ile çelişen ve çatışan değerlere ve değerlendirmelere asla ve kat’a itibar ve iltifat etmemektir. Vahiy yağmuruna bahçe olmak; Sırat ı müstakim üzere herkes tarafından görülecek ve örnek alınacak bir konumda olmaktır. Bu konum bütün insanlar için vahyi ölçüleri açısından yol gösterici bir konumdur. Vahyi tanımada, anlamada ve yaşamada insanlığa örnek ve önder olmak, adres ve ders olmak, vahiy yağmuruna bahçe olmaktır. Vahye layık olmayan, vahye uymayan, vahiy yağmuruna bahçe olamaz. Müslüman’ın vahye bahçe olması, okuduğu Kur’an’ın kalbine ne ektiğine bağlıdır. Okuduğunuz Kur’an’ı kalbinize ve kalıbınıza âmir, yapmamışsanız, vahiy yağmuruna bahçe değil, çağdaş iblislere akçe olursunuz.

 

Kulluk kitabımız Kur’an her gün yeniden nazil olur. Her gün üstümüze vahyi yağmuru yapar. Yağan vahiy yağmuruna rağmen hayatımız vahiy bahçesine dönüşmüyorsa, bizim kelâmımızda ve kalemimizde, söylemimizde ve eylemimizde bir ihanet, hıyanet var demektir.

Şunu bilelim ki; kelâmımız ve kalemimiz Allah’ı tesbih ettiği sürece canlıdır. Dolayısıyla kelâmı ve kalemi Allahû Teâla’yı tesbih edenler, bu tesbihatlarına hayatlarını, siyaset- lerini, münasebetlerini şahid kılanlar, vahiy yağmuruna bahçe olmanın kıstaslarına sahip olanlardır. Mustafa Çelik17.12.2008

                                                                                                                                                                             

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Dini yanlış okumanın hüsranı.

Türkiyedeki din istismarı, Allah ile aldatmayı meslek edinenlerle dini yok sayanların ortaklaşa hazırladıkları bir sonuçtur. Allah ile aldatanlardan din’i sömürme- melerini bekleyemeyiz... Onların ayakta durabilmeleri bu sömürüye bağlıdır... Bizi şaşırtan, varoluş sebepleri ve görevleri Allah ile aldatmak olmayan insanların bu istismara dolaylı biçimde yardımcı olmalarıdır. O nasıl olmuştur? İşte o, ‘dini umursamamak veya yok saymak’ yanlışı yüzünden olmuştur. Burada bir teo-filozfi (ilahiyatla bağlantılı felsefe) veya teo-sosyoloji (ilaiyatla bağlantılı sosyoloji) dersi vermemiz gerekecek.

 

Verelim: Din, daha doğrusu din’e kaynaklık eden iman, asla nötr kalmaz. O, ya yapacaktır ya yıkacaktır... Eğer yapmıyorsa yıkmasını bekleyin; eğer yaptıramıyor- sanız yıkmasına hazır olun... Eğer dinsel imanı bir hazırlayıcı, yapıcı enerji olarak hayatınıza sokamazsanız;

bilinki, birileri, onu sizin hayatınıza bir tahrip enerjisi olarak mutlaka sokacaktır... Bu bir hayat kanundur. Şaşmaz ve Iskalamaz. “Yani, kalp ve kanda bulunan’manevi, fikri, fizik’ haram ve şüpheli durumuna göre zihin yolu ile vucudun bütün hücrelerine ya Rahmani/yapıcı veya şeytani/yıkıcı enerji dağılır.” Türkiye Cumhuriyeti, imanın bir tahrip enerjisi halinde toplumu kemirmesine örnek gösterebilecek belki de bir numaralı ülkedir. Prof.Y.Nuri Öztürk 23.12.2008

 

14.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Mü’min, Kur’an’dan Kur’an’a (hürmeti) hizmeti kadar anlar.

Yeryüzünde Müslüman bir ferd ve toplum için en büyük felâket, Kur’an okurken Kur’an’sız kalmaktır. “Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var. Bu söz, adeta Kur’an’ın tarihteki serencamını özetliyor: Nazil oldu, okundu, yazıldı. “Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı?” O niye yok? Manidar değil mi? Kur’an’ın anlaşılmasını ve yaşanmasını gereksiz görenler, günün 24 saati Kur’an okusalar dahi, Kur’an’sız kalmaya mahkûmdurlar.

 

İnsanoğlunun Kur’an’a muhtaç olmadığı an yoktur. insanlık her an Kur’an’a muhtaçtır. Aslında Kur’an, hem itikada, hem de amele müteallik meseleleri insanlığa bildirmek için indiril- miştir. Bu itibarla beşer, daimi bir dersi olarak, kesintisiz, süresiz Kur’an’a muhtaçtır. Halbuki hayat-ı içtimaiyede vazifelerin çokluğu ve mesainin yoğunluğu herkesin her an Kur’an’ın bütününü okumasına imkân bırakmıyor. Onun için Kur’an-ı Mûcizü’l-Beyan, çeşitli sûreler içinde Kur’an’da geçen bütün ahkâmı sık sık tekrar ediyor. Ta bütün Kur’an-ı Kerim’i okumaya muktedir olamayan kimse, uzun bir sûreyi okuduğu zaman, tafsilen olmasa bile, icmalen bütün Kur’an’ı tezekkür edebilmiş olsun... Yani Kur’an’ı anlamak için Kur’an’la irtibatı asla ve kat’a kesmemek gerekir.

 

Kur’an her an canlıdır. Ona ölüler muamelesi yapanlar, ölülerden sayılırlar. Altını çizerek diyoruz ki; bir yerde Kur’an elde taşındığı halde şuurda taşınmıyorsa, en yüksek yerlere konulduğu halde hayata konulmuyorsa, dilde olduğu halde kalbde yer almıyorsa, kendisi göz önünde olduğu halde talimat- ları gözardı ediliyorsa, sesi dinlendiği halde sözü dinlen- miyorsa, matbaalarda basılması serbest bırakıldığı halde mekteplerde okunması ve öğrenilmesi yasaklanıyorsa, orada Rabbimizin “Ruh” ismini verdiği Kur’an’a “ölü metin” muamelesi yapılıyor demektir...

 

Kur’an’a “ölü metin” muamelesi yapanlar, Allah’tan başkasına tapanlardır. Mehmet Âkif Ersoy ne güzel söyler: “Ya açar Nazm-ı Celil’in bakarız yaprağınaYahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına” Donmuş ve dondurulmuş akılla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı anlamak için akleden bir kalbe sahip olmak gerekir. İnsanoğlu için akleden kalbe dönmenin yolu Kur’an’a dönmektir. Kur’an, aklı dondurmaz, aksine Kur’an aklını çalıştırmayanları ağır bir şekilde kınar.

 

Rabbimiz buyuruyor:“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanlar üzerine Allah bir rics/pislik yükler.” (Yunus Sûresi / 100)İman bir nuru manevi olup donmuş ve dondurulmuş akılları çözer. Kur’an’a hizmeti kadar Kur’an’ı anlamaya çalışan, vahyin fikir işçiliğini yaparken imanını aklına âmir yapandır. Ona kin besleyen ise, sahte ilahlara tapandır.

 

Kur’an’ı anlamayı basite almayalım. Günümüzde Kur’an’ı meâl aracılığıyla okuyacakların dikkat etmeleri gereken bir husus bulunmaktadır: Meâl, hiçbir şekilde Kur’an değildir. Meâl, onu hazırlayan tarafından kısmen ve biraz da eksik bir şekilde Türkçe’ye aktarılmış bir anlamdır. Bir insanın yazdığı bir kitabın bile bir başka dile bizatihi kendi dilindeki güzellik içerisinde sadık bir anlam ve güzel bir üslûpla aktarılamayacağı dikkate alınırsa, bunun Allah’ın sözü için ne kadar imkânsız bir durum olduğu anlaşılır. Dolayısıyla Meâl okumak Kur’an’ı anlamanın sadece ve sadece bir aracıdır. Kesin ölçüsü ve ölçütü değildir. Meâller bize Kur’an’a dair -tabir caiz ise- bir taslak çizerler. Ancak bu taslakta figürler, şekiller, çizgiler, velhâsıl görüntüler net ve yerli yerince değildir. Bu yüzdendir ki; meâl okuyan birinin buradan hareketle Kur’an’a dair nihaî hükümler çıkarması, imanı olan bir kişinin yapacağı bir iş değildir.

 

Keyfî ve indî gerekçelerden yola çıkarak Kur’an okuyanlar, Kur’an’dan bir şey anlamazlar. Kur’an okumaya başlamadan önce her türlü şeytanî ve nefsânî niyet ve düşüncelerden hem aklımızı, hem de kalbimizi arındırmalıyız. Dilimizle “Eûzû” çekerken bunu bütün ruhumuzla hissetmeli, nefsimizden veya çevremizden kaynaklanarak bize bulaşan her türden dürtü, ayartma ve fısıltılara karşı Allah’ın manevî desteğine sığınmalıyız.

 

“Kur’an’ı okumaya başlamadan evvel nasıl ki akıl ve kalp manevî kirlerden arındırılmalıysa, aynı şekilde onu okurken de peşin hükümlerden, indî ve keyfî değerlen-dirmelerden de kendimizi kurtarmalı ve korumalıyız.” Keyfî ve indî hizmetlerin içinde yer alanlar, Kur’an’dan bir şey anlamazlar. Kur’an’ı anlamamızın miktarı, Kur’an’a olan hizmetimizle mukayyeddir. Kur’an’ın değerlerini hayatımızın neresine taşıdık... Ashap’tan Ebu Derda (r.a.) rivayet ediyor: Peygamber (s.a.v) ile beraber’dik; gözü ile semaya baktı ve şöyle dedi: “Şu an ilmin insanlardan kaybolma zamanı; hatta ilim adına hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerdir.” Ziyad b.Lebid: “Bizden ilim nasıl çalınacak? Biz devamlı Kur’an’ı okuyoruz. Kur’an’ı okutup öğretiyoruz. Çocuklarımıza, hanımlarımıza da öğretip okutuyoruz.”

 

Efendimiz söyle buyurdu: “Ey ziyad! Annen senin hasretinle yansın; seni Medine- ‘nin fakihlerinden sanıyordum… Söyle bakalım: İşte Tevrat Yahudilerin elinde, iste İncil Hıristiyanların elinde, onlara bu kitapların hiçbir faydası var mıdır?” (Tirmizi; Müslim, İlim: 5; İbn Mâce, Mukaddime: 1)

Günümüzde Kur’an’ın tilaveti, kıraati, tevcidi, hıfzı, etüdü var. Ama Kur’an hayatın merkezinde değil. Mektep ve mahkeme penceresinde bakınca; Kur’an mehcur, Kur’an metruk ve Kur’an mahkûm… Kur’an’ın hafızları bir hayli. “Ama ahkâmının muhafızları kibriti ahmar gibi az.” muhammed İkbal’in ifadesi ile: “Kur’an’ın mânâsı senin kalbine yeniden nazil olmuyorsa ne Razi’nin tefsiri, ne de Zemahseri’nin Kessaf’i senin dertlerine çare bulamaz.”kur’an hizmetinde değil de başkalarının hizmetinde isen; dünyada yazılmış bütün tefsirleri okusan da, ezberlesen de, Kur’an’dan bir şey anlayamazsın!

Şunu da unutma ki; Kur’an-ı anlamak, kaf dağının ardında değil, İ’layi Kelimetullah, için yükselen Cephe yıldızının bayrağın- dadır! Mustafa Çelik 31.12.2008

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Hz.Hüseyin ve Ehl’i Beytin Onurlu Kıyamı

İnsan yaratıldığı günden beri mücadele içinde bir yaşantıya sahiptir. İnsan, karakteri ve yapısında birbirine zıt unsurlarla yaratıldı. Ona çok çeşitli eğilimler verildi. İstek ve arzuları oldukça farklı ve sürekli çatışır. İnsanın bazı istekleri ve arzuları hayvani (maddi) istekler dediğimiz heva ve hevesten kaynaklanan istekleri vardır. Bir de insanı şehevi arzular alanından uzaklaştıran ve daha üstün ve yüce bir mevki olan manevi, insani ve nurani yaşama yücelten, bir takım güçlü eğilimler insanda aynı anda varlığını sürdürürler.

 

İnsanın iradesi, yeteneği ve gücü sürekli olarak bu birbirine zıt ve farklı yönde hareket eden istek ve eğilimler arasında, bir çekişme, mücadele ve ıstırap içerisindedir. Basit bir iş için bile “yapsam mı yapmasam mı” ikilemi yaşar. İyi mi, kötü müdür? Nefis “yap”, akıl “yapma” der, ya da tersi olur. Bu iki zıt unsurdan birisi zafer elde edene kadar mücadele sürer. Farklı yönelişler olan bu iki eğilimden hangisi kazanırsa irade de o doğrultuda devreye geçer ve insanın faaliyetleri de başlar. İnsan yaşamı mücadele temeline oturtulmuştur ve mücadele kaçınılmazdır. Bazen insanın kendisi bile içsel savaşından gafildir ve çekişme ve mücadeleden uzak ve emanda kaldığını sanır. Örn: Düzenli bir işi vardır. Aşı, maaşı çol-çocuğu ve tekdüze yaşantısı olan insan böyle sanır. Oysaki mücadelesiz bir yaşam mümkün olmadığı için nefsimizle sürekli bir mücadele ve çatışmaya girmemiz kaçınılmaz- dır. Ancak girişeceğimiz mücadele yüce, mukaddes bir hedef uğruna olmalı, başarılı, heyecanlı, yararlı ve dinamik bir mücadele olmalıdır. Peki, acaba bir mücadeleyi zafere götüren koşullar nelerdir? Bu konudaki muğlâklık aşılmalıdır ki, Hz. Hüseyin ve çağlar boyunca gelen Ehl’i Beytin kıyamlarını anlamamız mümkün olsun. İlk olarak mücadelenin açık, belli, somut ve kesin bir hedefi olmalıdır. Hedefi olmayan mücadelenin anlamı yoktur! Aslında her mücadelenin bir hedefi vardır. Fakat bazen oluyor ki, hedefler açık değil, belirsizdir.

Bakıyorsunuz bazı insanlara, ömrünün tümü mücadeleyle geçiyor ama sonuca ulaşamıyor. Çünkü mücadele boyunca açık, somut ve kesin olan bir hedefe değil de belirsiz ve karanlık bir noktaya yönelip zikzaklı bir hareket ortaya koyuyor. Bu yüzden başarıya ulaşamıyor. O yüzden mücadele’de açık bir hedefin bulunması gerekir. Hedef, insanlara sunulmaya layık ve itimat edilir olmalıdır.

İkinci olarak mücadelenin hedefi yüce ve değerli olmalıdır. Bazen hedef açık, belirgin ve somuttur. Ama uğrunda mal ve mülkünü harcamaya değmez. Bazen hedef daha değerlidir, uğrunda malı harcamaya değer ama canını vermeye değmez. Bazen de hedef öyle mukaddes ve yüce olabilir ki, insan kendi canını ve en sevdiği yakınlarının canını da bu hedefe ihlâsla feda etmeye hazır olur! Tüm insanların özelde müslümanların uğrunda mücadele etmeleri, mallarını ve canlarını vermeleri gereken mukaddes hedef işte böyle bir hedeftir!

 

Bu yüce hedef Allah’ın rızasıdır ve mücadelenin ilk şartıdır. İkinci şartı mücadeleci insan eylem ve çalışma adamı olmalı, rotasını belirlemeli ve sözünde durmalıdır. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da doğrulukta devam edenlere, onlara melekler ölümleri anında: “korkmayınız, üzülmeyiniz, size söz verilen Cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da ahirette de size dostuz. Burada canlarınızın istediği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur” diyerek inerler!” Fussilet–30–32. Mücadelede sebat edenleri işte melekler böyle müjdeliyorlar!

 

Sebat etmeyen insanlar ise milletlerini zillete duçar eder. Önderlerini saptırırlar. Gerçek mücadelecileri de gaflete düşürürler ve etkisiz bırakırlar. Hâlbuki Allah Teala, savaş esnasında kurşundan yapılmış duvar gibi düşman karşısında direnen kullarını sever.

 

Mücadelenin önemli olan üçüncü şartı ise doğru mücadele metodudur. Bütün mücadele metotlarının zamanı, konumu, kendine özgü tarzı ve taktiği vardır. Bu açıdan mücadele metodu ve taktiğiyle, hedef arasındaki uyum oldukça önem taşır. İşte Kerbela hadisesinin baş gösterdiği ortamı, ortaya çıkan şartlarını bu açıdan iyi kavramalıyız. Aksi takdirde Peygamber soyunun uğradığı bu devasa zulmün nedenlerini anlayamayacağımız gibi, mevcut zulüm sistemlerinin bu kıyamı örtbas etme,gözden kaçırma ve duyurmama gibi oyunlarına da kanabiliriz. Şimdi o döneme ve şartlarına bakıyoruz;

 

Muaviye ölmüş, veliaht olarak fısk-u fücurda bulunan oğlu Yezid’i İslam Sultanı, İslam Peygamberinin halifesi sıfatıyla müslümanları yönetmek üzerine musallat etmiştir. Yezit, açıkça içki içiyor, sefih ahlaklı, hayvanlarla oynaşan, kumar oynayan, danışmanları Hrıstiyanlardan oluşan ve sınıfsız İslam toplumunda yeni sınıflar ihdas eden, kavmi ve ailevi ayrıcalıklar oluşturan zalim bir hükümdardır. İşte böyle sefih, dirayetsiz, ayyaş, akılsız biri müslümanların hükümetini ele geçirmiştir. Yezit, layık olmadığı bu makamda kalabilmek için tüm toplumdan biat alıp, kendini ve yönetimini meşrulaştırmak istiyordu.

 

İslam beldelerinde zulüm kol geziyor, ilahi yönetim tarzı hızla beşeri saltanata dönüşüyordu.

Kufe’de ikiyüzlü, ölü, nefsine ve Yezit’in ayak oyunlarına ram olan bir kalabalık vardı. Fakat sayıları az olsa da, Hz. Ali’nin mektebinde terbiye edilmiş güzide insanlar da vardı. İşte halktan böyle bir grup toplanıyorlar ve kendi aralarında Yezit’e biat edilemeyeceğine karar verdiler. Bu makama layık olmadığını ve kabul edilemez olduğunda hem fikirdiler.

 

Peki, kimin peşinden gideceklerdi? Araştırdıklarında Hicaz’da belli başlı 4 kişinin Yezit’e biat etmediğini görürler. Bunların başında Peygamber torunu Hz. Hüseyin(a.s) gelmekteydi. İşte bu halktan kişiler, Hz. Hüseyin’e beraber mücadele etmek için mektup yazarlar. Hz. Hüseyin, durumu incelemek ve doğru bilgi almak için amcası oğlu Müslim b. Akil’i Kufe’ye gönderdi. Hz. Hüseyin’ in kıyamı bu merhalede başlıyor. Peki, Hz. Hüseyin’in hedefi neydi? Müslüman beldelerde ve özelde Irak’ta, Kufe’de hâkimiyet mi kurmak istiyordu? Saltanata mı talipti? Kesinlikle hayır!

 

O’nun hedefi hâkimiyet değil “ilay-ı Kelimetullahtı!” İster başarıya ulaşsın, ister ulaşmasın, “hak ve batılı” daha açık bir şekilde göstermekti O’nun hedefi… O, Hakkı göstermek istiyor ve Hakka talipti! Eğer hükümeti ele geçirmeye muvaffak olsaydı, hükümetin güç ve kudretini Allah’ın istediği yönde kullanırdı. Fakat muvaffak olmasa da yine istediği hedefe ulaşmış olacaktı! Burada biraz kalalım ve şöyle devam edelim: “mücadele için seçeceğimiz kimseler, ayağı sürçmeyen insanlar olmalıdır. Sosyal bir harekete yön vermek isteyenler, İmam Hüseyin’den ders almalıdırlar.”

 

İmam Hüseyin savaşa karar veriyor. Savaşta da iki grubun katılımı gerekiyor. Birincisi erkândır, yani mücadelenin sütunlarıdır. Bu kimseler mücadelenin iskeletini teşkil eder.Dizginler onların elindedir. Bu kimseler itimat edilir, idealist, güçlü ve güçlerinin iradesine sahip, direnmiş kimseler olmalıdırlar.Aynı zamanda vazifesin’de müdrik, teşkilatçı ve muti olmalıdırlar. İmam Hüseyin (a.s) bu grubu dikkatle seçti. Müslim b. Akil, Kays b. Mezahir… İkinci grup ise ihtiyaç duyulduğunda güçlerinden istifade edilebilecek sempatizanlardır. Bu gruba 1. grup kadar dikkat edilmez. İmam Hüseyin’in kervanında böyle takipçiler de vardı. Çoğu geri döndüler Kufe yolunda Hazretten... Bu arada Kufe’de de durum değişmişti. Kalpler Hüseyin’le kılıçlar ise O’na karşıydı! Mücadele alanı değişmiş, mücadele metodu da değişmeliydi. Artık yalnızca aşk ve sefa dolu, kendini Allah’a adamış ve dünya bataklığından kendini kurtarmış insanlar O’nun yanında kalmalıydı. Mücadelelerde oldukça önem taşıyan sorunlardan biri, güvenilir ve doğruya çalışan bir irtibat mekanizmasının varlığıdır. Bu mekanizma da çevik, imanlı ve hedefe kalpten bağlı olmalıdır. Hz. Hüseyin’in görevlendirdikleri arasında biri de Hasin b. Numeyr’di. İbn-i Ziyad, Hasin b. Numeyr’i tutukladığında bağışlanması karşılığında, Hz. Hüseyin’e küfretmesini önerir. O ise övgüler yağdırır Hüseyin’e… İbn-i Ziyad ve Yezit’e de lanet okudu. Sonunda sarayın damından aşağı atılır ve şehit edilir.

 

Hz. Hüseyin’in hedefi açık ve belliydi. “Dinin, Hak ve hakikatin müdafaası ve İslam’ın izzetinin korunması”… Yol da belliydi. Hz. Hüseyin dönüşü olmayan bir yola girmişti. Öldürüleceğinin, tamamen şuurundaydı. Bu yüzden kendine bağlananlara ve yakınlarına defalarca dönebileceklerini söyle mişti. Onları tercihlerinde serbest bırakmıştı. O kendi kanı pahasına İslam’ın hakikatinin koruna- cağını biliyordu. Eğer Peygamber ailesinin bir ferdi olarak bu kutlu cihadı başaramazsa, müslüman ümmet, zalim hükümet- lere boyun eğmeyi izzet zannedebilirdi. Hâlbuki hem, bu İslam dışı yönetimlerin maskelerini düşürmek, hem de haram ve helalleri, Kur’andaki hükme geri döndürmek istiyordu.

 

Şimdi denebilir ki o zamanda yönetim tarafından hadler uygulanmıyor muydu? Uygulanıyordu, uygulanmasına da yönetimin çıkarları gözetilerek uygulanıyordu! Zina yapan halktan biri ise ceza uygulanıyor, yönetimden biri ise ya da bizzat Yezit’in kendisi ise uygulanmıyordu! İşte böyle bir ortamda Hz. Hüseyin, münafık tıynetli insanların, mücadelesini yanlış ve saptırarak anlatma- larını önlemek için de önlem almıştı!

Örn: her ortamda vaaz veriyor, insanların kendisini ve niçin kıyam ettiğini anlamalarını sağlamaya çalışıyordu. Halk içindeki münafıkların “İbn-i Ziyad bizi kandırdı. Başka birinin geldiğini zannetmiştik. Eğer gelenin Hüseyin olduğunu bilseydik kesinlikle onunla savaşmaz- dık. Hatta ona yardım ederdik” şeklindeki nifaklarına mazeret bulamasınlar diye onları sürekli uyarmıştı.

 

Bir defasında, Yezit ordusunun önünde durup haykırmıştı; “Ey insanlar! Eğer beni tanımıyorsanız, gidiniz ve beni aranızda Peygamber soyunu bilenlerden sorunuz. Peygamber torunu olduğumu bilmiyor musunuz?” Hz. Hüseyin bunları söylemeyecek olsa hakikat, hile ve desiselerle örtbas edilecek ve Kufe halkının kimler tarafından saptırılıp aldatıldığı perde arkasında kalacaktı. Tabii haliyle hükümet aleyhine kıyam eden herkes nifakla suçlanacak ve kanı helal olacaktı. O ısrarla şunu demek istiyordu; “Sizler beni davet ettiniz.” Ben de davetinize icabet ettim. “Allah’ın dini ayaklar altına alınıyor” dediniz. O’nun dinini korumak için Medine’yi terkedip bu topraklara geldim. O halde insanlara Hüseyin’i davet ettiğinizi, sonra da toplanıp onu Kerbela’da şehit ettiğinizi nasıl izah edeceksiniz?” Kerbela hadisesinde önemli olan bir nokta da şudur: Mücadele hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Mücadelenin en güzeli de Hakk lehinde ve batıl aleyhinde olandır! Mücadele, Hakk düşüncesini canlı tutabilmek ve Hakkın kanunlarını icra edebilmek içindir.

 

Kıyamın Sebepleri. İmam Hüseyin, İslam ümmetinin hicri 60. yılda büyük ve tehlikeli bir sapma ile karşı karşıya olduğunu görmüştü. Kanlı bir kıyamdan başka bu şiddetli sapmanın önünü alabilecek bir başka yol yoktu. Bu bozukluk ve fesadın önü başka türlü alınamazdı. Ve İslam’ın hayat sürmesi için İmamın kıyamından başka çare kalmamıştı. Hz. İmam bu ümmetin hayatta kalması için, rüya âleminde Resulullah’tan aldığı iki vakıa gerçekleşmeliydi. Bu rüyada İmam Resulullah’ın şunları söylediğini görmüştü:

1–Allah kendi yolunda senin şehadete ermeni ister. 2–Allah çocuklarının da esir edilmelerini diledi. İmam Hüseyin şehit olsa bile çocukları, bacıları, İslam âlemine musallat olan azgın Emevileri ifşa edip, zalim Yezid’in gerçek yüzünü ortaya koyarak onun İslam ile alakası olmadığını müslümanlara anlatacaklardı. Kıyamın sebeplerini anlamak için en sağlam yöntem Hz. Hüseyin’in kendi vasiyet ve konuşmalarını incelemektir.

 

Bir defasında şöyle buyurmuştu: “Biz Allah’tan geldik O’na döneceğiz... Eğer İslam ümmetinin yönetimi Yezid b. Muaviye’nin eline düştüyse,

artık İslam’a veda etmek gerekir…

 

Resulullah’tan duydum: “Hilafet Ebu Süfyan sülalesine haramdır!” “Nefsime yemin ederim ki, müslümanların imamı, ancak Kur’an ile hükmedendir… Adaleti ayakta tutan, hak dine uyan, nefsini Allah yoluna adayan ve kendisini Allah’a vakfedendir!” “Hakka amel edilmediğinin farkında değil misiniz? Hak ile amel edilmediğinin halkın batıldan ayrılmadığını görmüyor musunuz? Ben bu yolda ölmeyi şehadet biliyorum. Mevcut şartlarda yaşamayı ise kendim ve müminler için yenilgi, rezalet, uyuşukluk ve ruhsuz- luktan başka bir şey olmadığına inanıyorum.” Diyordu. Yine,

 

“Ey insanlar! Büyükbabam, İslam ümmetinin Peygamberi şöyle buyurdu:” “her kim Allah’ın haram kıldığını helal sayan Allah’ın koyduğu sınırları aşan, Allah’a olan ahdini çiğneyen ve Resulün sünnetine karşı çıkan zalim bir sultan, adaletsiz bir yöneticiyi görür de kıyam etmezse, amelen veya en azından sözle bunu engellemezse, Allah bu müslümanı bu zalim sultan ile aynı hükme tabi tutmayı kendine vacip görür.” Yezid, nar önderiydi. Mal, makam, mevki, kadın, altın ve göz korkutmayla emrine aldıklarını cehennem ateşine götüren bir önder.

 

Hz. Hüseyin (a.s) nur önderidir. insanları düştükleri karanlıktan İslam’ın aydınlığına çıkaran nur önderi… İslam maskesi takan fasıkları, zalimleri, münafıkları deşifre edendir. Adaletsizlik, zulüm ve Kur’an’a muhalif davrananlara karşı onurlu bir direniş ortaya koymuştur. “Ey halk! Biliniz ki, bunlar (Yezid ve etrafındakiler) şeytanın yolunu takip etmekteler… Şeytana itaat etmeyi kendilerine gerekli kılmışlar ve Allah’a itaat etmeyi bırakmışlardır… İslam ümmeti arasında açıkça fesat işlemektedirler. Allah’ın ahkâmını, Hududullahı terk etmişlerdir.”

 

Yezid’in yönetiminde hadler uygulanıyordu fakat yöneticilerin menfaatleri ekseninde dönüyordu. Suçu işleyen yönetimden ise suç görmezden geliniyor, halktan biri ise en acımasız bir biçimde halka gözdağı verircesine yerine cezalandırılıyordu. Yönetimin önemli sapmalar- ından biri de halka ait olan “amme gelirlerini” halkın ihtiyaçlarına değil, yöneticilerin şahıslarına, şahsi menfaatlerine göre kullanılıyor olmasıydı. Haramları helal, helalleri de haram sayıyorlardı. Bu yüzden Hz. Hüseyin, mukaddes kıyamının Hak üzere olduğunu ve bu hareketinin sonuçsuz kalmayacağına güvenmenin gönül rahatlığı içinde olduğunu göstermektedir.

 

İmamın kıyamı, İslami kıyamların tümünün merkezi durumundadır. Kendinden önceki kıyamlar onun kıyamıyla doğrulandı. Ondan sonra meydana gelen kıyamlar ise ondan ilham almışlardır. Bu arada İmama karşı çıkan Kufe halkı özelinde dünyaya dalan, dünyanın güzelliklerine, süsüne, konfor ve rahatına düşkün insan portresinden de söz etmek lazımdır. Çünkü onlar Hz. Hüseyin’in Peygamber torunu olduğunu Ehl’i Beytten olduğunu ve hak yolda olup Kur’anla amel ettiğini biliyorlardı. Ama peşin olana kendilerini kaptırdık- larından, O aziz İmama ihanet etmişlerdi. Yezid’in onları zaaflarından yakalamış olduğunu ve bu zaaflarından dolayı onları köle edindiğini görüyoruz.

 

Demek ki, müslümanı bitiren ne Yahudi ne de Hrıstiyanların saldırılarıdır. Sadece ve sadece kendi nefislerinin ayartmasıyla dünyayı talep etmeleri ve dünyanın parasına, makam ve mevkisine kendilerini kaptırmalarıdır. Yani müslümana karşı müslümandır, Kerbela! Özde Müslümana karşı, sözde Müslüman var…

 

İslam tarihini ve gelişen olayları yeterince idrak edemediğimiz de çağın Yezidlerine karşı savunmasız bir durumda kalabiliriz. Yolumuz çetrefilleşir, aydınlığımız kalmaz. Alaca karanlıkta hak ile batıl birbiriyle anlaşır görünür.Hâlbuki Rabbimizin muradı Hak ile batılın tamamen ayrışmasıdır.

Peygamber torunlarının kanı pahasına da olsa.

 

İşte Hz. Hüseyin bunun bilincindeydi ve gerekeni cesurca yapmaktan bir an bile geri kalmadı... Hala İslam dini yaşıyorsa, dünyanın dört bir yanından müntesipleri artıyorsa bu onun onurlu, aziz kıyamının bereketidir. Onun kıyamı İslam’a karşı İslam çıkarılmasını sonsuza dek engellemiş, bu son dini ve ahkâmını ebediyen Allah katından geldiği ve Resul tarafından tebliğ edildiği şekliyle yaşamasını sağlamıştır. Bu anlamda imamın kıyamı asla bir kayıp ya da intihar değildir! Aksine ferasetle bakıldığında tam da kurtulu- şun ve kazanmış olmanın en bariz görüntüsüdür. Bu açıdan İmamın kıyamını her yönden iyice tetkik etmekte günümüz müslümanı için de hayati önemde işaretler vardır.

 

İslam ve dünya müslümanları Hz. Hüseyin’in bu mukaddes kıyamının gölgesinde canlı kalabilmişlerdir desek, yanlış söy-lemiş olmayız. Onun yolundan giden, Ehl’i Beytin sevgisiyle yoğrulan ve onları takip eden, safını onlardan yana belirleyen- den oluruz inşallah! Vesselam… Şükran Taşdelen 10.01.2009

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

İnançsız, filozof da olsa, cahildir!

Yalnız fen ilimlerinde uzman olup mâneviyâttan haberi olmayanlar, her ne kadar “titr ve paye” sahibi iseler de, gerçekte câhildirler. Bu, abartılı bir ifade gibi gelebilir. “Filozoflar, fen veya sosyal ilimlerde profesör olanlar nasıl cahil olur?” diye düşünülebilir.

Ne var ki, meselenin püf noktası yakalandığında kesinlikle böyle oldukları görülecektir. Bu husus genel bir prensiptir: Bir ilimde uzman, âlim olan, diğerinde gabî, câhil olabilir. Bu normal bir durumdur. Hepimiz öyle değil miyiz? Mesleğimizin uzmanı iken, diğer mesleklerin cahili olabiliyoruz.

Her ne kadar iman ve özellikle tevhid, fen ilimlerinin de şehadetiyle sâbit ise de; mânevî ilimlere girerler. Madde ile uğraşan veya maddede boğulanlar maneviyâtta kördür; gerçeği göremez! Meseleye şu örnek penceresinden bakabiliriz:

Sosyal veya fen ilimlerinden herhangi birinden bahseden bir kitap düşününüz. Yazanını, konusunu, mahiyetini, içindeki hakikatleri bilmeyen; eni, boyu, sayfa adedi, paragraf sayısı, yazı karakteri gibi maddî ve şeklî yönünde uzman dahi olsa; bu bilim/ilim değildir. Belki feyizsiz, kuru ve ruhsuz bir bilgidir. Ki, ilim sahibi olmayan birisi, bir cetvelle ölçer, biçer, bu hususları ortaya koyabilir.

Bu perspektiften bakıldığında; kâinat kitabını inceleyen, “Kim yazmış, niçin yazmış, kitabın anlamı nedir?” sorularını hiç düşünmeden; fizikî, kimyevî veya biyolojik yönlerini ortaya koysa da aslında bu gerçek bilim değil, cehalettir! Dolayısıyla fen ilimlerinde mesafe katedip, maneviyâttan haberdar olmayan her bilgi sahibi, ilim ehli değildir. Dolayısıyla, kâinat kitabının maddî boyutlarını ele alıp, yaratılış gaye, hikmet ve sebeplerini araştırmamak, iç yüzünü okuyamamak, hikmet dilini çözememek, sentez yapamamak bir cehalettir. Bu hakikati, 20. yüzyılın büyük âlimi, fizikçisi ve filozofu Albert Einstein (1879-1955) şöyle ifade eder:

 

“Duyabileceğimiz en güzel ve en derin heyecan mistik heyecandır.

Bütün hakikî ilim bundan çıkar. Gönülden gelen mânevî heyecanı tanımayan, yaratılmış tabiat karşısında hayrete düşmeyen ve bu mükemmelliği, muhteşemliği yaratan Allah’ın huzurunda huşu ile eğilmeyen kimsenin ölüden farkı yoktur. Bizim sınırlı aklımızla anlayama- dığımız, gözlerimizle görme kudretin- den mahrum bulunduğumuz şeyin gerçekten var olduğunu, parlak bir güzellik halinde kendini gösterdiğini bilmek, işte hakikî dindarlığın temelinde bu bilgi ve bu duygu vardır.”1

 

İnkârcıların bakış açısı gerçek, harfî, ilmî bir bakış değil, belki ismî bir bakıştır. Mânâ-ı ismî ile bakış; bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak, eşya ve hadiselere maddî cephelerinden, sathî, üstünkörü, kendi hesabına, tek yönlü bakmaktır. Diğer bir ifadeyle varlığı, maddî, dünyevî boyutuyla algılamak, nefsî çıkarlar açısından görmektir. Oysa, her şeye “harfî” bakılırsa, sanatkârı, ustası görülür. Harfî bakış, bir şeyin kendisini değil, sanatkârını tanıttığı, bildirdiği mânâdır. Yani, anlamını, sahibini, ustasını, kâtibini, yazarını, sanatkârını gösteren, bildiren, tarif eden bir bakıştır. Bu bakış; harflerin, kelimelerin şekil ve renginden önce, anlamını görür. Bir san’at eserine, “Nasıl yapılmış, neyden yapılmış?” diye bakılırsa; madde, şekil ve görüntünün dar kalıplarının ötesine geçilemez. “Kim yapmış, niçin yapmış, ne anlatmak istemiş ve hangi mesajı vermek istiyor?” sorularına da niyet edip bakarsınız; bilginiz, ufkunuz pek çok âlemlere açılır.

 

İşte “mânâ-yı harfî”, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu şu koca kâinat kitabına, O’nun hesabına bakmak; niçin yazmış, neler yazmış olduğunu anlamak ve anlamlan- dırmaktır. Eğer kâinata harfî bakışla, Cenâb-ı Hakk’ın azametini, büyüklüğünü gösteren bir eser nazarıyla bakılırsa, o oranda kıymet de kazanır. Meselâ, bir resim Ahmet Hamdi, Leonardo da Vinci veya Picasso’ya dayansa, bir tespih tarihî şahsiyetlere isnat edilse, değeri yüz milyarlarca liralarla ifade edilir. Ancak aynı değerde bir resim veya antika eser; bir ressama veya sanatkâra isnat edilmezse, kıymeti hiç hükmündedir. Dipnot: 1- Saliha Şahan, Büyük Hayatlar, s. 84-85. 23.01.2009 Ali Ferşadoğlu

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Ehl–i Beyt’le imtihan olmak

‘Lailahe illallah Muhammedün Resulüllah’ ifadesinde abideleşen iman hakikati, ancak ehlince izah edilebilecek bir keyfiyet taşır. Bu nedenle sırlarla dolu Kelime–i Tevhid cümlesini kuru bir cümle seviyesine indirmek büyük nasipsizliktir.

 

Aslında temel nasipsizlik tabii ki imandan uzak olmaktır. Alemlerin Rabbi’ni şeksiz şüphesiz ‘bir’lemeyen ve O’nun (cc) alemlere rahmet olarak gönderdiği Habibi’ne (sav) iman edip tâbi olmayan bir kalb, bahsedilen iman nimetinden zerre nasibini almamıştır.

 

Alemlerin yaratılışındaki nüveyi ‘Aşk–Muhabbet’ oluşturur. Nitekim Cenab–ı Hak biricik Peygamberimize (sav) hitaben, “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, alemleri yaratmazdım” buyurmuştur. Bu İlahi sevgi varlığın oluşumuna temel olmuş, ‘kün’ emrine temel teşkil etmiştir. Aşkın kaynağı Allah’tır. Seven de, sevilmeye layık olan da bizzat Kendisidir. Habibi’ni seven, Zat’ına Mir’at–Ayna kılan da O’dur (cc). Dolayısıyla, sevginin bizzat yaratıcısı olan Allah’ın (cc), Kendine Habib kıldığı insanı sevmek, imanın kendisidir, var olma nimetinin bir teşekkürüdür.

 

Bu sevgi, silsile olarak devam eder. Peygamberimizi (sav) sevmek, tabii olarak O’nun sevdiklerini sevmeyi beraberinde getirir. İşte bu nedenle Allah’ın Sevgilisi’nin (sav) “Beyt’im” dediği ailesini ve “Yıldızlarım” diye taltif ettiği sahabe–i kiramı sevmek bir iman rüknüdür. Gayrısını düşünmek abesle iştigaldir. Buradan hareketle, sahabe arasında ayrımcılık yapmak, bazılarını sevip bazılarını sevmemek, hatta işi hakarete kadar vardırmak terbiyesizliğin en büyüklerin  den olduğu gibi, bu duygulara sahip olanı iman dairesinden alıp küfrün karanlık çukuruna savurabilir. Allah cümlemizi bu hallerden muhafaza buyursun. Bu tür hallere sahip olanlara ikaz, müminlerin kalbindeki muhabbet duygularını daha da kavileştirmek mahiyetinde şu delillere dikkatlerimizi çevirelim:

 

Allahü Teâlâ, Ehl–i Beyte buyuruyor ki: “Allah sizlerden ricsi (her kusur ve kiri) gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemeyi irade ediyor” (Ahzab: 33). Peygamber Efendimiz, Hazret–i Ali’yi, Hazret–i Fatıma’yı, Hazret–i Hasan ve Hazret–i Hüseyin’i mübarek abâları ile örterek şöyle dua etti: “İşte benim Ehl–i Beytim bunlardır. Ya Rabbi, bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!” (Mesabih).

 

Sevgili Peygamberimiz (sav) buyurdu ki, “Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiç bir şeyi korunmaz. İslam’a, Peygambere ve O’nun nesline hürmet” (Taberani).

 

Yine hadis–i şeriflerde de buyuruldu ki: “Ehl–i Beyti seveni Hak Teâlâ sever, buğz edene de buğz eder” (İbni Asakir). “İslam’ın esası, Bana ve Ehl–i Beytime sevgidir” (İbni Asakir). “Her şeyin temeli vardır. Müslümanlığın temeli ashab ve Ehl–i Beytimi sevmektir” (İ. Neccar).

 

“Allah’ın Kitabı ve Ehl–i Beytime uyan, hidayette olur, uymayan sapıtır” (İ. Hibban). “Ehl–i Beytim, Nuh’un gemisi gibidir. Tutunan kurtulur, tutunmayan, boğulur” (Taberani). “Tutunduğunuz vakit, asla dalalete düşmeyeceğiniz iki şeyi bıraktım: Allah’ın Kitabı Kur’an ve Ehl–i Beytim” (Hatib).

“Ehl–i Beytime buğz eden, yüzüstü Cehenneme atılır” (İ.

Ahmed). “Ehl–i Beytime, Cehennemlikten başkası buğz etmez” (İ. Ahmed). “Fatıma, Cennet hatunlarının üstünü, Hasan ve Hüseyin de Cennet gençlerinin yüksekleridir” (Tirmizi). “Ya Fatıma, Allah–ü Teâlâ senin gazabın için gazap eder, senin rızan için razı olur” (Hakim).
“Allah–ü Teâlâ, Fatıma ve nesline Cehennemi haram kıldı” (Hakim, Taberani).
“En iyiniz, Ehl–i Beytime iyilik edendir” (Hakim).
“Ehl–i Beytimi sevmeyen, ihtilafa düşer ve şeytana yoldaş olur” (Hakim).
“Vallahi Ehl–i Beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez” (İ. Ahmed).
“Benim soyuma dil uzatarak, Beni incitenlere, Allah–ü Teâlâ çok azap yapar” (Deylemi).
“Ya Rabbi, Hasan ile Hüseyin’i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev” (Tirmizi).
“Fatıma Benden bir parçadır. Onu inciten Beni incitmiş olur.” (Hakim).
“Fatıma’yı Ali’den daha çok severim, Ali, Bana, Fatıma’dan daha çok kıymetlidir” (Hakim).
“Kızım Fatıma’nın adı, ‘Allah onu ve sevenlerini Cehennemden korur’ manasındadır” (Deylemi).
“Ali’yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğz eder” (Nesai).
“Ali’yi sevmek, ateşin odunu yaktığı gibi, müslümanların günahını yok eder” (İ. Asakir).
“Ali’ye düşman olanın düşmanı Allah’tır” (Ramuz).
“Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır” (Deylemi).
“İlim on kısım. Dokuzu Ali’de, biri diğer halktadır. O, bu biri de onlardan iyi bilir” (Ebu Nuaym).
“Ali’yi seven, Beni sevmiştir. Ona düşmanlık, Bana düşmanlıktır. Onu inciten Beni incitmiştir. Beni inciten de Allah–ü Teâlâyı incitmiş olur” (Taberani).
“İmanın birinci alameti Ali’yi sevmektir”.
“Ensara ancak münafık buğz eder. Ehli Beytime, Ebu Bekir ve Ömer’e buğz eden de münafıktır” (İ. Asakir).
“Ehl–i Beytimi ve ashabımı çok sevenin, Sırat köprüsünde ayağı kaymaz” (Deylemi, İ. Adiy).
“Ashabımı, ezvacımı ve Ehl–i Beytimi seven, Cennette Benimle beraber olur” (Ramuz).
“Allah’ı seven Beni sever, Beni seven de, Ehl–i Beytimi

sever” (Tirmizi)

Benden sonra Ehl–i Beytimle imtihan olunacaksınız” (Taberani). “Bana ve Ehl–i Beytime salevat getirilmedikçe, dua ile Allah arasında perde vardır” (Ebuşşeyh). Sevgili Peygamberimizin (sav) Ehl–i Beytine ve sahabesine olan muhabbetini anlatan bu ifadelerin sayısını çoğaltmak mümkün. Aslında sadece bir tanesi üzerinde yapılacak kısacık bir tefekkür bile insanın hayatını derinden etkileyecek nitelikte. Fakat bir tanesi var ki, dünü ve bugünü anlamamız noktasında çok çarpıcı. Allah’ın Sevgilisi (sav) şöyle buyuruyor; “Benden sonra Ehl–i Beytimle imtihan olunacaksınız”.

Evet, başta Kerbela’da yaşanan facia olmak üzere, tarihte yaşanan ve müminleri yakından ilgilendiren bütün hadiselere bir de bu hadis–i şerif ışığında bakmak lazım.

 

Bugün müslümanlar olarak üzerimizde dolaşan kara bulutların sebebi ne ola acaba? Ve ülkemizde yaşananlar… Toplumsal ayrışmaya doğru gittiğimizin, değerlerimizi tek tek yitirdiğimizin farkında mıyız? Yoksa biz de Ehl–i Beyt’le imtihan mı oluyoruz? Allah kazanmayı nasib eylesin. Okan Egesel 12.02.2009

 

 15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Allah’ın muhteşem yaratığı güzel insanlar.

Maneviyat din’in beli omurgası, tarikat da sebepleri olup, iki hali vardır. Hak tarafı sırası ile Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa Peygamberlerimizin karekterini kısmen yaşayıp; meshepin imamları ile Ehl’i Beyt İmamları üzerinden Peygamberimizin izine düşüp, icazati Hak’dan alırken; Hz Ali, Hz Hasan, Hz Hüseyin Efendimizin karekterini manen fikren fiziken yaşar. Yani, asrın Nemrutları, Firavunları, Ebu Cehilleri, Muaviye ve Yezidleri ile mücadele eder, engelleri maneviyat ve adalet ile aşıp Kur’an’ı taşır/hayat nizamı olarak yaşar. Zamanın tarıkatcıları, ‘tefsirci gelenekci’ bu engellerin hangisini aşmış? Kitabı varmı? Allah’ın selamı, Onun dini üzere Resülü izinde olanlara olsun. Haci Bayazıt 30.07.2009

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Allah’ın selamı dinde ihlası esas alıp, kutsala emanete hürmet ederek, Peygamberinin izine düşenlere olsun.

Akıl sahipleri, islam dairesinde tahribat yolu açıp, insanları cehenneme sürüklemede şeytana yardımcı olan, şucu/bucular deşifre edilip, ümmetin bağrından temizlenmeli. Arabistan’daki Malikicilerin dengesiz ileri gitmesine’de “bağımlıların, ‘koynunda resimleri’, üzerine oturdukları cüzdanda, ayet/muska olan”, yani, Kur’an’a musallat olmuş eziyet eden, bu efendi, şeyh, abi taifesi zemin hazırlamıştır... Beynelminel fitnenin eli bu taifelerin tahribatından güç alan şeytan, ilk yoldan çevirmede müslümanın bilinç altına şii/sünnü takıntısı ile ırki duyguları yerleştirip, müslümanı  bölücülüğe, müsübete müstehak hale hazırlatıyor. Allah’ın salamı saf samimi kulları üzerine olsun. haci bayazit 05.08.09

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Allah’ın muhteşem yaratığı, tarihin şahitleri güzel insanlar.

lütfen şunu birtarafa yazın... Terör toprakdan çıkan mahsül gibidir, esas suçlu onu ekendir. Bölgede ‘etnik ayrımcılığın önüne geçmek için’ idiolejik olarak pkk’nin örgütlenmesi önceleri pek gayleye alınmıyor... ama sonra, deccal komitesinden ‘bölücü/dinsel milliyetci’ Fetulahcılar Süleymancılar, Irak’ın küzeyine kıyametin alametlerini döşemek için, Özalın kulağına, Türkiyenin himayesinde kürt devleti kurmayı üflüyorlar. Böylece tohum toprağa ekilerek, bin kadar olan örgütün, çekiç gücünde bölgeye gelmesi ile kısa sürede yirmi binlere çıkmasına, zemin hazırlanıyor.

 

Devlet sebepleri hazırlayıp, taşıyanların önüne düşen insi din’sel bölücü, insi şeytanları bertaraf etmeden, onlara sağladığı desdeği kesmeden diğerleri, müsübet ve terörün taşıyıcılarını önleyemez. Çare, İslam toplumun mayasıdır, gerçek İslam/islam dairesi, felsefi akımlar ile hertürlü bölücü fitneci bitadci unsurdan arındırılıp, devlet tarafından akıl baliğ çağından ilk okuldan başlatılmalı; din’in neslin güvencesi çocuklar, bölücülerin menfatine ateş, malzeme olmaktan kurtarılmalı. Ehli Vicdan Sahipleri meselenin çözümü vatanın/devletin asli unsurlarının meseleye duyarlı olup, insanları müsübete müstahak hale hazırlayanlara -en azından imanın enzayıfı ile Buğz etmesi ile önlenir. haci bayazit 09.08.2009

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Selam sevgili kardeşim. iletinizi okudum ama doğrusu anlamadım. isterseniz demek istediğinizi acıkça yazabilirsiniz. selamlar dualar. Cemal Nar

 

Güzel Ağbim, alemi islam ve insanlığa ait bilginin ve balinden kurtulmak amacı ile,

Alemdeki olaylar din ahlak maneviyat dairesinde gelişir. Devletler maneviyat ehlinin feraseti, halkı Allah’ın hesabına yatkın hazırlamsı ile kurulur. Yıkılıması’ da din adamlarının maneviyatdan uzaklaşıp ‘din’de tahribat yolu açarak’ halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlamsı ile olur.

 

Bayezid-i Bistami hazretleri, kalbimin köşesinde bekleyeni melek sanıyordum meğer şeytanmış; der, otuz senelik ibadetini iade eder. Ama aleme ışık tutacak böylesi bilgiler gizlendiği için; Müslüman, şeyhin efendinin abinin karanlık tahribat yolundan gelip kalbinin köşesine yerleşmiş şeytanı, cibril olmuş nefsi sanıyor.

 

Edirne’de Selimiye Camisi yapılırken, işçinin biri devamlı taşı birakacağı temele bırakmadan geri götürürmüş. Bunu gören Mimar Sinan sebebini sorar. İşçi sabah boy abdesi alacak su bulamadım onun için gönlüm razı değil boy abdessiz, bu Mabedin temeline bir taş koymaya der. Mimar Sinan hemen işi paydos edip önce hamam yaptırır.

 

Devlet böylesi itikat ve amele sahip Mimar İşçiler ve Cemat üzerinde maneviyat ve adalet burcuna yükseliyor. Bu olaya mütakip/muhalifeten; icazet alacak Şeyh adayları Edirne’de başka bir Caminin odasına akşam girip beklermiş. Bir müddet sonra bir kız cin  gelir; eğer icazat alacak aday gece cin kıza namaz kılmayı öğretir ise sabah birlikde çıkar, ‘Haya Perdesini Bırakıp’ icazati alırmış.

 

Böylece, ulu Mabedler içinde cinler insi/taşıyıcıları ile cirit atmaya başlayıp, ‘devleti, maneviyat ve adalet burcundan aşağı doğru’ din’in dört ana esasından ikisini hafife alan tefsirci /mealci kız tarafı ile boşaltıp, diğer ikisini’de gayleye almayan, gelenekci/bidatci oğlan tarafı ile  yıkılmaya müstehak hale hazırlamışlar.

 

Saidi Nursi yiğit adam, vefatından üç sene önce, Ben siyaset yolu ile devlete hizmet etmek istemiştim, diyor... “din’in siyasete aleti, kız cin ile birlikdeliği ima ediyor”, pişmanlığını dile getiriyor...  yani, Süleyman (a.s) gibi, şeytan haber taşımaya mecbur edilir, diye fetva vermiş; şeytanı perdelemek için’ de evliyanın ruhaniyeti sineğin kanadı ile gelir demiş; ‘şahsi manevisi’ ismi ile’de yol açmış. Böylece sinek kılığında gelen şeytan nur/şakirtlerini telkine alıştırıp sonra kulak ve kafasına girip ağrı ile bağımlı ediyor.

 

Kur’an’da, Neml Süresi. 39 ve 40 belirtilen,  Süleyman (a.s)’ın Belkisin tahtı ile ilgili, ‘Cinlerden bir ifrit, “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi. 40. Kitaptan ilmi olan kimse ise, “Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm” dedi. İlim sahibi zatın, Süleyman (a.s)’ın veziri Asäf bin Bahriyä, yahut da Hızır olduğu riväyet edilmektedir.

Vezir, ifriti koğup, kendi ilmi ile tahtı getirir. Cinlerin, Süleyman (a.s)’ın hizmetinde çalışdığı anlatılan  kıssada; ise, “cinlerin gaibin ilminden habersiz olduğunu” haber ve söz taşımasına inanılmamasını ikaz eder... Aksi durum, Kur’an’a muhalifet’dir.

 

Din adamları manevi yolda ilerlerken İbrahimi karekteri ile karşilaşınca; şeytan iki erkek, folklorik Sofiler ve Kur’an’ musallat olmuş faize fetva verip, Allah’a şavaş açan Süleymancılar olarak görünüp, (onları sürer) ‘döndermek için’ telkin eder... Onlar iki kişi, sende bu kız çocuğu ‘ilmi siyaset’ ile ol güçlen der... Böylece her dönen birisi ile insanlar müsübete müstehak hale hazırlanıp, bölge ve bölgesel oluşumlar zafiyetler ile “onların bilmeyeceği şekilde yanıltılıp”, terörün fiziki hale dönüşmesin’de insanlar, “sebeplerin manevi/arzi boyutunu hazırlayanlar ile içli dışlı olup”, bilmeden müsübete  açık hale geliyor/getiriliyor. Din’i ve tarihi mirasın beşiği bölgenin üzerinde rahmet bulutlarının oluşması  için, “diğerlerinin deşifre edilip”, insanların uyarılması gayreti ile Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun. Haci Bayazit 27.08.2009

   

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

“Müminin ferasetinden sakınınız”

Bir hadisi şeriflerinde Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) Efendimiz, feraset (öngörü, sezgi) hakkında şöyle buyurur; “Müminin ferasetinden sakınınız; zira o Allah Teâlâ’nın nuru ile bakar” (Suyûtî, el–Câmiu’s–Sağır, 1, 24). Feraset konusunda Ayeti kerimede de şöyle buyurulur; “Ey iman edenler! Şayet Allah’dan ittika ederseniz, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir” (el–Enfâl, 8/29).

 

Kanaat önderlerinin taşıdığı vebal. O zaman önümüze çok hassas bir ölçü çıkmaktadır. “Hadiseleri doğru okumak ferasetin ürünüdür”. Feraset kişinin yaşantısında daha doğru bir istikamet için çok önemlidir. Feraset, kanaat önderlerini ve toplumda önderlik konumunda bulunan kişileri çok daha yakından ilgilendirir. Çünkü etkiledikleri, ya da peşinden sürükledikleri kişilerin ve toplumun sorumluluklarını üstlenmek gibi bir vebal ile karşı karşıyadırlar. Fertlere düşen; peşinden gittikleri kanaat önderlerini ya da fikir adamlarını feraset açısından mutlak değerlendirmektir.

İtimat ettikleri kişiler eğer ferasetten yoksun iseler, yanlış istikamete yönlendirilme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını bilmek zorundadırlar. Toplumun genel durumuna bakılınca maalesef endişe duyduğumuz bu durumun gerçekleş- tiğini görmek mümkündür. Nitekim yanlış yönlendirmelerin neticesinde insanımızın geldiği durum meydandadır. insanlar, hadiselerin yanlış okunması ve yanlış yönlendirilmeleri neticesinde yanlışa sürüklenmiş, amelî ve itikadî hatalar batağına sürüklen- miştir. Gelinen durum; sadece ferdi planda kalmamış, toplum olarak tehlike çemberine düşürülmüştür.

 

Toplum, kimin peşinden gittiğini sorgulamalıdır. Toplumun geldiği noktada kanat önderleri ve fikir adamlarının, parti liderlerinin, medya patronlarının, yazar–çizerlerin mutlaka katkısı vardır. Fertlere düşen; kimin fikirleri ile beslendiklerini ya da kimin peşine takıldıklarını gayet yakın muhasebe etmektir. Dinlerarası diyalog, ılımlı İslam ve başka değişim rüzgârlarının arkasındaki gerçekler milletimizden gizlenmiş, gerçek maksatlar ve hain emeller rahatlıkla saklanabilmiş, ferasetten yoksun kişilerin alet olması neticesinde de iş çığırından çıkmıştır. Normal insan aklıyla bile anlaşıla- bilecek gerçekler, ferasetten yoksun kanaat önderleri sayesinde saptırılmıştır. insanlar kendi akıl melekelerini kullanarak gerçeklere ulaşmak dururken, fikrine önem verdiği kimselere müracaat etmiş, onların hadiseleri yanlış okuması neticesinde de tahribat hız kazanmış, toplumdaki fertler kolayca kandırılmıştır. Uğur Kepekçi 09.09.2009

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

 “Armağanî” Mehmet Efendi

Altı asır cihana hükmetmiş Osmanlı imparatorluğunun manevî direkleri o büyük imparatorluğu ayakta tutmuşlardır. Bu büyük veliler her hususta Osmanlı idaresine yardımda bulunur, harp zamanında savaş meydanlarında, sulh anında ise memleket dahilinde padişahlara yol gösterirlerdi. Bunlardan birisi de Dördüncü Sultan Murat devrinde yaşamış, Armağanî Mehmet Efendi namı ile meşhur velîdir...

 

Ruhun Gıdası ve Kurdu !.. Aslen Foçalı olan Armağanî Mehmet Efendi, herkese bir elma hediye ettiğinden kendisine bu isim verilmiştir...

Bu mübarek zatın kıymetli nasihatleri vardır.

 

Buyurdu ki: “Ahlâkı ve anlayışları birbirine zıt olanlarla oturup görüşmek, ruhlar için kurtlardır. Bunlar insanın içini kemirirler. Huyları ve anlayışları iyi olanla oturup kalkmak ise, ruhların gıdası, akılların aşısıdır. Aklın bereketlere kavuşarak artmasına bunlar sebeb olur.”

 

Namaz için de şöyle buyurdu: “Namazda huşu, namaz kılanın kurtuluşunun alamet’idir. Nitekim Allahü teala, Mü’minun suresi başında; “Muhakkak ki, müminler kurtuluşa erdiler. O müminler ki, namazlarında huşu (tevazu ve korku) sahipleridir” buyurmaktadır.

Peygamber efendimiz de buyurdu ki: “Bir Müslüman doğru olarak ve huşu ile iki rekat namaz kılınca, geçmiş günahları affolur.” Yani, Allahü teala onun küçük günahlarının hepsini affeder. Huşuu terk etmek ise, münafıklık alametidir ve kalbin harab olmasıdır.” vehbi tulek 01.10.2009

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

“Din Mercii olan bir alim, ‘siyasi akımlara’ kapılmaz”

İran’ın önde gelen büyük alimi Ayetullah Safi Gülpaygini, merci konumunda bulunan din alimlerinin çizgisinin, İslam ve Kur’an-ı Kerim çizgisi olduğunu ve asla, “siyasi akım ve kanatlara” girmeyeceklerini vurguladı. İmam ve rehberlik çizgisini izleyenler cephesi üyelerini kabul eden İslam aleminin büyük alimi Ayetullah Safi Gülpaygani, İslam inkılabı rehberi Ayetullah Hamanei- nin çizgisinin rahmetli imam Humeyni’nin –ks– çizgisi olduğunu belirterek, “ulema ekseninde hareket eden, ve İslam hedeflerini izleyenlerin”, mutlaka amaçlarına ulaşacaklarını vurguladı.

 

Ayetullah Safi Gülpaygani konuşmasının devamında ancak, “sadece tahrip etme pişinde olan, ve rehberliği korumayı düşünmeyenler”, gerçekte İslam’a ihanet etmiş olurlar ve kendilerini düzeltmeleri gerekir, ifadesini kullandı. Ülkenin güvenliğinin korunmasına da temas eden Ayetullah Safi Gülpaygani, İslam dini ve İslami nizamın korunması için bütün herkesin çaba sarf etmesi gerektiğini, siyasi parti ve kanatlar arasındaki ihtilafların bir kenara bırakılması gerektiğini, çünkü bu tür ihtilafların gerçekte ülkenin bağımsızlığı ve İslam için tehlike arz ettiğini vurguladı. Ayetullah Safi Gülpaygani: 14.11.2009

 

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Vera, nafile namazdan daha hayırlı

Mısır evliyâsından Ali bin Şihâb hazretleri,

“zâlimlere yardımcı olduklarını tahmîn ettiği kimselerin hiçbir şeyini alıp yemezdi.” Bir gün kendisine, birisi yemek getirdi. Getirilen yemeği yemedi… Getiren kişi; “Efendim bu helâldir. Alnımın teri ile kazandım” deyince; “Ben terâzisini tutanın, hangi tarafın ağır bastığını, ihlâsla gözetmeyenin yemeğini yemem!” buyurdu.

 

Ali bin Şihâb hazretleri verâ sâhibi olmada meşhur di. Şüphelilerden çok sakınırdı. Değirmene gittiğinde, kendisinden önce un öğütülmüş ise, taşı kaldırır, başkalarının un kalıntılarını temizler, bunları toplayıp hamur yapar, sonra hayvanlara verirdi. Daha sonra kendi buğdayını öğütürdü. Kendisine getirilen hediyeleri dul ve yetimlere dağıtırdı.

 

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî bir sohbetinde buyurdu ki: “Verâ, şüphelilerden temizlenmek ve her an nefisle muhâsebe etmektir.” Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî buyurdu ki: “Verâ yâni şüphelilerden kaçmak, amellerin, ibâdetlerin esâsı, temelidir.” Büyük velîlerden Ebû Osman Mağribî buyurdu ki: “Verânın, şüpheli şeylerden sakınmanın faydası, âhirette hesâbın kolay olmasıdır.” Hindistan’da yetişen büyük İslâm âlimlerinden ve evliyânın en üstünlerinden Muhammed Ubeydullah Serhendî tarafından zamanın sultânı olan Ebü’l-Muzaffer Muhyiddîn Muhammed Âlemgîr’e yazılmış olan mektub- un bir bölümü şöyledir: Seite|Page\*Mergeformat 38

 

“Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Verâ sâhibi ol ki, insanların en âbidi olursun!) Hasan-ı Basrî buyurdu ki: ‘Zerre kadar verâ sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır.’  ‘Kıyâmet günü, Allahü teâlânın huzûrunda kıymetli olanlar, verâ ve zühd sâhipleridir.’ Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma buyurdu ki: Bana yaklaşanlar, sevgime kavuşanlar içinde, verâ sâhipleri gibi yaklaşan olmaz.” Hadis-i şerifte, “Allahı en iyi tanıyanınız ve Ondan en çok korkanınız benim” buyuruldu. Bir kimse, velâyet derecelerinde yükseldikçe, Allahü teâlâdan korkusu da artar. Mehmet Oruc 22 Kasım 2009

  

15.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Nasrullah’tan İrfan Dersleri

Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrullah’ın “Dini terbiye Yöntemi ve Nefisle Mücadele” konusunda Hizbullah mensuplarına verdiği dersler.

Bugüngü dersimizde İmam Humeyni’nin Dini Terbiye Yöntemi ve Nefisle Mücadele konusundaki bakış açısını daha iyi anlamak için kendisinin ameli yöntemleri hakkında konuşacağız.

 

Acaba Hz. İmam’a (r) göre nefsimizi nasıl ıslah edebilir, onunla nasıl mücahede edebiliriz? Başka bir ifadeyle Allah’a kavuşma yolunu nasıl katedebiliriz? Bu konunun derki birkaç noktanın anlaşılmasına bağlıdır: Bu âlemde varlığın (vücudun) iki boyutu bulunmaktadır (burada ahlak ilminin ıstılahlarını kullanmak zorundayız): Bunlardan birincisi teorik ve ilmi olanı, yani uzmanlıkla ilgili olanıdır ve “nazari irfan” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bilim için üstada ve kitaba ihtiyaç duymaktayız. Tıpkı herkesin hizmetinde olan felsefe ve tıp kitapları gibi bu alanın da kendine has kitapları vardır; alanın üstatları öğrencilerine bu kitapları öğretir, kendi yorumlarını da ilaveten eklerler.

Seyr-i sülukun ikinci boyutu ise, Kur’an-ı Kerim, Resul-ü Ekrem ve Ehl’i Beyt’in (s) bizlere açıkladıkları ameli yöndür. Yüce Allah’a seyr ve süluk etmenin nasıl olacağı, ve nefsi emmare ile cihadın mertebelerini ve yolunu öğrenebilmek için ayetleri ve rivayetleri bizler için tefsir ve tebyin edecek büyük âlimlerimize de başvurmak zorundayız. Zira hiç kimsenin kendi kendine seyr-i süluk yöntemi icad etme yetkisi yoktur. Bu konuyu Allah-u Teâlâ’dan öğrenebiliriz yalnızca. Peki, bu konuların teorik bilgisini elde ettikten sonra amel ve tatbik aşamasında üstat ve mürşide ihtiyacımız var mı yok mu, arifler ve âlimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Önemli sayıda bir âlim ve arif topluluğu, seyr-i sülukun kendi nezareti altında sürdürüleceği bir üstadın varlığının gereklilik olduğunu söylerler.

 

Başka bir görüşe göreyse, eğer yolun özelliklerini (dinin ve seyr-i sülukun hususiyetlerini) örneğin İmam Humeyni gibi güvenilir âlimlerden öğrenmiş isek artık özel bir üstat ve mürşide ihtiyacımız kalmayacaktır; her ne kadar üstada sahip olmak daha iyi olsa da. Daha emin olmak için İmam Humeyni’ye onlarca yıl yarenlik etmiş olan yaranından birine, Ayetullah Tevessüli’ye bu konuyu sormuştum: “Acaba Hz. İmam amel aşamasında mürşid ve üstadın varlığını zorunlu buluyorlar mıydı?” Kendileri İmam’ın bunu şart olarak görmediğini söyleyerek “İmam Humeyni’nin ameli seyr-i süluk, nefisle cihad ve tezkiye ile meşgul olup manevi makamlara eriştiği sıralarda özel üstadı yoktu. Evet, teorik irfan dersleri görmek için hocalarının huzurunda bulunuyordu ama ameli seyr-i sülukta hiçbir üstadın şakirdi değildi” dediler.

 

İmam’ın hayatının hiçbir evresinde hiç kimse ile “şunu yap bunu yapma, kendi hallerini bana anlat, ne ettin ne etmedin?” vs. şeklinde bir üstatlık ilişkisi olmamıştır. Ayetullah Tevessüli’nin dediği gibi “Esasında İmam Humeyni’nin üslup ve yöntemi böyle değildi. Eğer birisi kendisinden vaaz ve nasihat isterse tavsiyelerde bulunurdu yalnızca. Elbette bu yönelime sahip olan başka arifler de vardır.”

 

Nefisle Cihadın iki Makamı (Zahir ve Batin) İmam Humeyni (r) nefisle cihad alanında iki makam ve mertebe olduğunu belirtmiştir:

Nefisle cihad kâmil olduğunda ve insan, Şeytanı bu memleketten (yani nefisten) atmayı ve onu meleklerin ve Allah’ın salih kullarının mesken, vatan ve mabedi kılmayı başardığında –yani sözünü ettiğimiz her şeyle amel ettiğinde- ve nefsimizi şeytanın askerlerinin yuvası olmaktan kurtardığımız bir merhaleye ulaştığı- mızda “süluk-u ilallah” kolay ve insaniyetin sırat-ı müstakimi aşikâr olacaktır.

 

Bu durumda Yüce Allah basiret gözümüzü açacak ve yolu bizler için apaçık ve aydınlık kılacaktır. İşte o vakit cennetin bereket kapıları insanın yüzüne açılacak ve cehennemin aşağı mertebeleri (derekat) bize kapalı olacaktır. Âdemoğlunun yolu ilahi maarifin kapılarına açılacaktır, bu, insanların ve cinlerin yaratılışının nihai hedefidir. Yüce Allah bu kişinin elini tuttuğunda artık üstat ve şeyhe ihtiyacı kalmayacaktır, zira bu baştan sona tehlikelerle kaplı yolda onun kalbini ve aklını kendi marifet nuru ile aydınlatan bizzat Allah’u Teâlâ’dır.

 

Seyr-i sülukun en önemli kısmı olan nefisle cihad ve nefsin tezkiyesi alanındaki hedef zahir ve batınımızın, dilimizin ve aklımızın Yüce Allah’ın istediği gibi olmasıdır. Eğer böyle olunursa Allah’ın has kullarından olunmuş demektir. Ubudiyet, kulluk budur. Kulluk, kişinin efendisi karşısında isyan edememesi, görüş önerememesi ve itiraz sadedinde bir söz söyleyememesidir. Bütün emirlerine itaat etmesi ve teslim olmasıdır. Meleklerle Şeytan arasındaki fark da meleklerin Allah’ın emrine asla itaatsizlikte bulunmamasıdır.

 

İnsan da zahir ve batının’da ve bütün işlerinde Allah’ın istediği şekilde davranırsa halis bir kul olur. Ubudiyet makamı çok yüce bir makamdır, şehadet kelimesinde “Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuluhu” dememizin nedeni de budur. Eğer Peygamber’in (s.a.a.) “ubudiyeti” olmasaydı “risalet” makamına da ulaşama- acaktı.

 

İşte bu nedenle Yüce Allah bizden hayatımızda, zahir ve batınımızda kendi sevdiği gibi olmamızı istemektedir; Şeytan ise bundan hoşnut olmamaktadır.

 

Savaş ve mücadele tam da burada kopuyor. Allah kendi istediği gibi olmanı istiyor, Şeytan ise buna razı değil. Şeytan için senin ne olup ne olmadığın hiç de önemli değildir; sana istediğini yap ve yeter ki Allah’ın dilediği gibi bir kul olmayasın. Şeytanın vazifesi budur. Amacı bizleri Allah’a ulaştıracak olan yolu kapamaktır, savaş bunun için çıkmaktadır.

 

İmam Humeyni (r) ise insanın beden ve ruh olmak üzere iki unsurdan mürekkep olduğunu, bedenin topraktan ruhun ise melekût adlı başka bir âlemden geldiğini söylemektedir. Çamur dünyadan ruh ise semadandır; insan yerin ve göğün bileşimi olduğu için kendisini hem toprağa hem de göğe çeken güçler mevcuttur. Ruhtan yoksun bir beden hiç mesabesindedir, ölüdür...

 

Bedeni faal kılan ruhtur. Cisim, nefsin (nefs-i natıka, ruh anlamında) sevk ve idaresi altındadır, kararları alan bu nefistir. Nefsanî (Nefsi Natıkaya Ait) Kuvvetler: Demek ki esas mesele insan nefsidir. Hz. İmam ve bütün ahlak âlimleri insan nefsine ait olan iki türlü kuvvetten bahsetmiş- lerdir: 1-Zahiri kuvvetler; İmam Humeyni’nin Kırk Hadis Şerhi kitabında belirttiği üzere bu kuvvetler göz, kulak, dil, mide, tenasül uzvu ve el ile ayaktan ibarettir.

 

Bâtıni kuvvetleri ise akıl, vehim, şehvet ve gazap oluşturmaktadır. Bazı ameller gazap kuvvesi ile ilgilidir, bazıları da şehvet, vehim ve hayalle. İmam iki merhaleden bahsettiği için birinci aşamada nefsin zahiri kuvvetleriyle, ikinci aşamada da bâtıni kuvvetleriyle verilen mücadele hakkında açıklamalarda bulunmaktadır. Biz de ilk önce zahiri kuvvetler alanında nasıl mücadele edeceğimizden söz edecek, sonra da ikinci aşamaya, yani batıni kuvvetlerin hallerinin şerhine yöneleceğiz.

 

A) Zahiri Kuvvetlerle Cihad (Akıl ve Cehalet Arasındaki Mücadele) Akıl ve din bir yanda, Şeytan da öte tarafta olmak üzere zahiri kuvveleri kendi tarafına çekmek için şiddetli bir kavga verilmektedir. Akıl ve din; göz, kulak, dil ve diğer zahiri organların ilahi iradeye teslim olmasını istemektedir, Şeytan ise bu güçlerin Allah’tan başkalarına itaat etmelerini istemektedir. Hz. İmam, nefsin bu zahiri organlarını ele geçirmek için verilen mücadeleyi “Rahman’ın ve Şeytan’ın ordularının çatışması” veya başka bir tabirle “Akıl ve cehalet ordularının savaşı” olarak isimlendir- mektedir. Akıl ve nefis, örneğin gözü farklı yerlere çekmek istemektedir ve insan tam da burada savaşa girmekte, nefis ile cihadın bu ilk merhalesinde son sözü söylemekte ve savaşın kaderini tayin etmektedir.

 

Yüce Allah bizlere namahreme bakmayı yasaklamıştır. Bu durum her gün yüz yüze olduğumuz, açık bir örnektir. Her gün gözümüzün önüne çıkan reklam panolarına ve televizyon dizileri ile filmlerdeki sahnelerin, dergilerin çoğuna bakmak haram ve masiyettir. İşte burada aklın ve dinin sana “Bakma!”, nefs-i emmaren ise “Bak, nasıl olsa sonra tövbe ve istiğfar edebilirsin” demektedir. Fakat insanın sağ kalabileceği ve tövbe edebileceği kesin değildir. İnsanın tam da bu haram ile meşgulken ölmesi ve fırsatı yitirmesi mümkündür. Şeytan insanı kandırmakta ve yoldan geri çevirmektedir.

 

Başka bir örneği de Kur’an kıraatinden verelim. Kur’an’ı ezberden değil de yüzünden okumak müstehap- tır, böylece Ayet-i Şerifelere göz teması sağlanabilmek- tedir. Fakat Şeytan insanı bu işten de alıkoymaktadır.

 

Kur’an’ı açar açmaz esnemeye başladığımız ve uykumuzun geldiği hiç olmamış mıdır? Bu Şeytanın işidir. Şeytan zincirlerini insanın boynuna geçirebilmek için bütün çabasını kullanıyor. Bazen insanın uykusunu getirmekte, bazen de zihnini değişik vesveler ve endişelerle meşgul etmektedir. İlk aşamada Kur’an okumasını engellemek istemekte, bunu başaramaması durumundaysa kalp huzuru olmadan ve anlamına dikkat etmeksizin dağınık bir kafayla okumasını sağlamaya çalışmaktadır.

 

Demek ki gözlerinin bakmak istediği şey her ne olursa olsun eğer bu bakışta Allah rızası bulunursa aklın ve dinin sana “Bak” diyecektir ve nefs-i emmaren de aksini isteyecektir senden. Burada sen tam yol ağzındasın. Seç ve kararını ver. Hiç kimse seni mecbur etmiyor. Ne akıl, ne din, ne melek ve ne enbiya ve imamlar; ne de şeytan boynuna kılıç uzatıyor. Kıyamet günü Şeytan sana “Yaptığın işlerin benimle hiçbir ilgisi yoktu” diyecek. Şeytan o gün kendine tabi olanları kınayacak. Burada son sözü söyleyecek olan ve kararını verecek olan sensin. Acaba harama bakacak mısın yoksa bakmayacak mısın?

 

Kulaklarda da durum böyledir. Gınaya kulak vermek haramdır ve bu türden sesler insan iradesinde etkili olan en olumsuz unsurlardandırlar. Şeytan nefs-i emmarene “Bu güzel bir şarkıdır, niye dinlemiyorsun?” derken aklın ve dinin “Niçin bu tür müziklere kulak veriyorsun? Bu haramdır ve Allah sana bu yüzden azap edecek” demektedir. Burada kendini engelleyecek olan yalnızca sensin. Gıybete kulak vermek ve laf taşımakta da aynı şey geçerlidir.

 

Dile gelince, Allah senden dilinin doğruluk mazharı olmasını istemekte, Şeytan ise yalan söylemeni. Allah dilinin ıslah aracı olmasını dilerken şeytan dilinin fitne ve koğuculuk aleti olmasını istemektedir. Allah senden hayra davet eden bir dil talep etmekte, Şeytansa bu dilin sapkınlık, hokkabazlık ve üçkâğıtçılık dili olmasını istiyor. Dilden kasıt dilin konuşabilme yeteneğidir, yoksa ağzımızdaki şu et parçası değil. Konuşabilme, açıklama yapabilme ve konuları aktarabilme yeteneğidir. Dil üzerinde verilen bu kavgada son sözü söyleyecek olan kişi de sensin ve nefisle cihad tam da budur.

 

Mideye gelince, acaba haram mı yemeliyim yoksa helal mi? İçki içeyim mi yoksa içmeyeyim mi? Acaba başkalarından gasp edilen şu malı yesem mi? Süluk ehli sana “Her zaman oruç tut, sürekli aç kal ve açlıktan öl!” demiyorlar, helal ve temiz olan şeylerden yemeni istiyorlar. Burada da seçim senindir.

 

Cinsi şehveti tatmin meselesinde de durum budur. Şeytan ve nefis cinsi şehvetini hangi yoldan olursa olsun doyurmanı isterler. Yüce Allah da bu şehveti inkâr etmiyor, sana dediği bu ihtiyacını helal yoldan tatmin etmendir ve helalin yolunu, yani evliliği de insana öğretmiştir. İnsan elleriyle pek çok iş gerçekleştir- mektedir. Geçmişte ellerinden daha çok yemek ve içmekte yararlanmaktaydı, bugün ise bilgisayar ve internetle iş görmektedir, resim ve heykel yapmaktadır. Elin kullanılabilirlik alanları bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte daha da artmıştır. Ellerin imza attığı bütün bu işlerin iki boyutu bulunmaktadır. Birincisinde Allah’a itaatsizlik, diğerinde ise O’nun rızası yatabilmektedir.

 

Ayaklar ise bazılarını mescitlere ve cephelere, şehid cenazelerine taşırken bazılarını ise Allah göstermesin fesat ve lehviyat meclislerine götürmektedir. Bu yedi organ üzerinde hâkimiyet kurmak için hiç bitmeyen bir mücadele verilmektedir ve insan bu karşılaşmada muzaffer olmak zorundadır. Göz memleketi öylesine korunmalıdır ki hiçbir zaman Şeytan ordularının eline geçmesin, kulak yurdundaki murakabe de bu organın Şeytanın oyuncağı haline gelmesine engel olmalıdır. Diğer zahiri kuvvetlerde de durum böyledir.

 

İnsan bu savaşta yedi askeri karargâhı elinde tutan ve bunları savunmak zorunda olan asker gibidir.

İnsanın bu yedi mevzinin tümünün savunmasında muzaffer olması gerekmektedir. Altı cephede çok iyi olsa ve yalnızca bir cephenin savunulmasında başarısız olsa bile bu durum yeterli olmayacaktır. Örneğin insan göz, kulak ve avret organlarını haramdan korusa fakat dilini kontrol gücüne sahip olmasa, Şeytan karşısında kâmil bir galibiyet elde etmesine imkân yoktur. Tek bir mevzide Şeytana yenilmiş olmak, diğer karargâhlara da yol bulmasına neden olabilir.

 

Şeytan ile mücadelede önemli noktalardan biri de ümitsizliğe düşmememiz gerektiğidir. Mesela üç karargâhı bile kaybetmiş olsak ümidimizi korumalı ve savaşı bu karargâhları geri alıncaya dek sürdürmeliyiz. Bugün ve bu aşamada elimizden gelen budur. Bazen Rahman’ın orduları bu mevzilere hâkim olurlar, bazen de Şeytan orduları. Televizyon seyrederken haram sahnelerle karşılaşır karşılaşmaz kanalı değiştiren veya televizyonu kapatan biri göz cephesinde Şeytan orduları karşısında galip gelmiş demektir. Fakat aynı kişi başka bir gece haram sahnelere gözünü açarsa göz memleketinde şeytanlar hüküm sürüyorlar demektir.

 

Bu merhalede muzaffer olmamız durumunda güçlü bir şekilde ikinci merhaleye adım atabiliriz. Fakat ilk aşamada yenilgiye uğrarsak eğer hiçbir zaman ikinci merhaleye geçmemiz mümkün olmaz. Çatışmanın Silahları (Seyr-i Süluk’un Ameli Aşamaları): Bu meydanda hangi silahlar kullanılmak- tadır? Bizler bu meydana girmek ve çatışmaya katılmak istiyoruz. Bu meydanda mücehhez olmamız gereken silahlarımız nelerdir? İmam’a bu savaşa hangi silahlarla gireceğimizi sormak istiyoruz. Bu meydanda nasıl dik duralım? Şeytanın ordularını nasıl dışarı atalım? İmam’ın bu savaşta kullanımımıza sunduğu silahlar şunlar: 1-Tefekkür, 2-Azim, 3-Tövbe, 4-Murakabe, 5-Muhasebe, 6- Müşarete, 7-Tezekkür.

 

Biz yalnız bu yedi silahtan bahsedeceğiz, özelliklerini açıklayacağız ki kendimiz için bir program hazırlamamız durumunda buna sadık kalalım ve sürdürebilelim. Devamlılık çok önemli ve temel bir şarttır. İnşallah sonunda öyle bir noktaya ulaşacağız ki Şeytan ve askerlerinin bu yedi zahiri kuvveye nüfuz etmeleri tamamen imkânsız olacaktır.

 

Fakat burada daha önemli olan nokta, bu yedi silaha ek olarak her anımızda Allah’a tevekkül içinde olmamız gerektiğidir. Bu çok önemli bir noktadır ve İmam (r) da sürekli olarak bu konuyu vurgularlardı. Her anımızda ümidimiz ve inancımız O’na olmak zorundadır. Sürekli olarak dergâhında dua ve istiğase etmeli ve Şeytan, nefs-i emmare ve şehvetimiz karşısında bize yardım etmesini istemeliyiz. Eğer Allah’a tevessül edersek bizlere yardım edecektir, tıpkı düşmanlar karşısında verdiğimiz savaşta bizlere yardım ettiği gibi. “Eğer Allah’a yardım ederseniz O size yardım eder.” (Muhammed Suresi, 7. Ayet)

 

İmam (r) burada çok ince bir noktaya işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır: Yüce Allah’a, kendi nezdindeki en sevgili varlıklarla, yani Muhammed ve Ehl’i Beyti (s) ile tevessül etmeliyiz. İmam Humeyni’nin önemle üzerinde durduğu başka bir konu da Yüce Allah karşısındaki aczimizi ve kusurlarımızı alçakgönüllüce ve huşu içersinde itiraf etmenin gerekliliğidir. İnsanın marifet, basiret ve nuraniyeti arttıkça Allah karşısındaki aczine ve yoksulluğuna olan vukufu da derinleşmektedir. İşte bundan dolayı, bu meydanın temel şartlarından biri kalbimizin kendisinden memnun olmaması ve yalnız Allah’a güvenmesi ve O’ndan yardım dilemesidir. Güvencimiz Allah’a olmalıdır. Yarattıkları arasında kendisine en sevimli gelen Muhammed ve Ailesinin (s.a.a.) vesilesiyle Rahman olan Allah’a tevessül edelim. Kendimizi sadece dilde değil amelde de O’nun karşısında küçük ve aciz bilerek dergâhına tevessül edelim. İnsan bazen oturarak tevessül eder bazense secde eder. Secdedeki tevazu ve huşu daha fazladır. Bazen de secde eder, yüzünü toprağa koyar, gözyaşı döker ve kendisini Hakk’ın karşısındaki aczin, yoksulluğun zirvesinde görür. Böylesi bir tevessülün eseri ve faydası hepsinden daha çoktur…

 

Az önce bahsettiğimiz bu yedi başlık hakkında açıklamada bulunacağız, önce tefekkür, sonra da azim hakkında. 1. Tefekkür İmam şöyle buyuruyor: “Tefekkür nefis ile cihadın ve Hakk’a doğru yolculuğun ilk şartıdır.” Bizim buradaki konumuz ilk merhaledir ve ikinci merhale hakkında yeri gelince konuşacağız. Elbette İmam’ın Kırk Hadis kitabında sözünü etmediği bazı merhaleler de bulun- maktadır. Tefekkür seyr-i sülukun bütün aşama- larında istifade edilen bir silahtır fakat tefekkürün her aşamadaki düzeyi farklılık göstermektedir.

 

Bu merhalede sözünü ettiğimiz tefekkür, Şeytan ve ordusu ile yedi zahiri kuvvenin hâkimiyeti için verilen savaştaki tefekkürdür. Bu Merhaledeki Tefekkürün Düzeyi Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu merhaleye uygun olan tefekkür düzeyi nedir? İmam (r) şöyle diyor: Her birimiz tek başınayken -yalnız olunması daha iyidir- tefekkür ve teemmül etmeliyiz. Bunun illa da bir karanlık odada olmasına gerek yok. Sahilde, deniz kenarında veya bir dağ başında oturarak düşünsün. Önemli olan etrafında kendisini meşgul edecek kişilerin olmamasıdır.

 

Tefekkür ve teemmül esnasında kendi hakikatine baksın ve kendisine şunu sorsun: Beni yaratan ve yaratılışımı en güzel bir şekilde gerçekleştiren, beni türlü türlü nimetlere boğan (göz, kulak, ruh, akıl…) Yüce Allah, beni bütün mevcudattan ve hayvanlardan mümtaz kıldı ve bütün bu varlık âlemini benim için musahhar eyledi. O’nun bütün bu dünyayı ve ahireti, cenneti ve cehennemi; ne hayvanlar, ne yıldızlar ve ne de bu dünyanın idaresinde, rızıkların indirilmesinde ve ruhların kabzedilmesinde etken kıldığı melekler için değil de yalnız ve yalnız insan için hazırlamasındaki hedefi ne idi? Bütün bunların da ötesinde bizim için Peygamber gönderdi ve bu Peygamberlerle birlikte kitaplar nazil etti.

Eğer bütün bu konuları kabul ediyor, onlara iman ediyorsak öyleyse şu soruya da cevap vermek zorundayız: Acaba bunca nebiyi, resulü ve kitapları insan için göndermesi, Peygamberlerin bütün bu dert ve işkencelere göğüs germeleri ve bizlerin hidäyeti ve terbiyesi için şehid olmaları yalnızca bu dünya için mi? Yani hedef yalnızca bu dünya mıdır? Ben ve sizler beş on yıl, bilemedin yüz yıl yaşayalım, yiyip içelim ve şehvet duygumuzu dindirelim; bu sultan veya diğeri hâkim olsun, şu zengin bu fakir olsun diye aramızda savaşmamız için mi bütün bunlar? Yaratılışın hedefi bu mu? Bu sonsuz nimetlerin, binlerce Peygamberin ve onca ilahi kitabın hedefi bu mu?

 

Her birimiz azıcık düşünmekle bile bu yüce hedefin saydıklarımızdan ibaret olmasının muhal olduğu neticesine ulaşacaktır. İnsanın önünde yemek içmekten daha önemli bir hedefi vardır. İnsanoğlu bu durumu, özellikle bu dünyanın türlü hallerine iyice dikkat ettiğinde daha iyi kavramaktadır. Bu dünyadaki nimetlerin hepsi yok olucudur, ebedi ve sonsuz nimetler bu dünyanın ötesindedir. Bu âlemdeki tüm lezzetler dert ve eziyet ile karışıktır; mutlak, katışıksız lezzeti yoktur. Fakat bu dünyanın maverasın- daki cihanda içersinde hiçbir şekilde dert ve yorgunluk bulunmayan, asla aklınızdan bile geçmemiş lezzetler bulunmaktadır.

 

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin çoğu ahiret hakkında, Yüce Allah’ın mümin ve itaatkâr, salih amel işleyen kullarıyla, kâfirler mücrimler ve münafıklar için hazırladıkları şeyler hakkındadır… Niçin Düşünmüyoruz?

Dünyanın hali buysa ve diğer âlemin başlangıcı da can verme öncesindeki sıkıntılar, ölüm ve ruhun bedenden ayrılması ve bunların ardından kabir, yalnızlık, korku ve karanlık; sonrasındaysa sorgu ve azap ise, niçin sonumuz hakkında düşünmemekteyiz? Kabirde başımıza gelecekler hakkında niçin düşünmüyoruz? Kıyamet gününe kadar berzahımız olacak olan o kabri? Kıyamet gününde başımıza gelecek olan şeyler hakkında niçin düşünmüyoruz peki? “En büyük açlık” ve “en büyük susuzluk” gününü, insanların en sevdiklerini terk edecekleri o günü? “O gün herkesin kendisini meşgul edecek işi vardır.” (Abese, 37) “Bütün sırların açığa çıkacağı o gün.” (Tarık, 9)

 

insanlara defterlerinin arz edileceği ve bazılarına ateşe git deneceği o gün hakkında, cehennemin özellikleri hakkında niçin düşünmüyoruz? Cehenneme giden insanlar iki türlü pişmanlık duyarlar: Cehennemin azabı ve cennetten yoksunluğun azabı. Cennetlikler için de iki mutluluk vardır: cennetten alınan haz ve cehennemden kurtuluşun mutluluğu.

 

İnsan tefekkür ehli olmalıdır. Niçin pek çok ayet ve rivayette ölüm, kabir, berzah, cennet, cehennem ve kıyametten söz edilmektedir? Elbette kitabı doldurmak için değil hâşâ! Burada amaçlanan insanların düşünmesi ve uyanmasıdır. “insanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar.” (Bihar-ül Envar; 4, 43) Ölmeden önce kendinize gelin, zira gaflette ve uykuda olanların ölümden sonra uyanmaları bir işlerine yaramayacaktır. Fakat bu hayatlarında gaflet uykusundan uyanan kişilerin eksikliklerini telafi etmek için fırsatları vardır. İşte bu tefekkür o tefekkürdür. Tefekkür Yüce Allah’a seyr ve süluk etme yolunun başlangıcıdır. Eğer mümkün se her gün otur ve değişik yöntemlerle bu konuları ve anlamları zihninden geçir. Bunun yollarından biri de Kur’an’ı Kerim’i ve kabir, ölüm, cennet ve cehennemden, dünya ve ahiretten bahseden rivayetleri okumaktır. Geçmiştekilerin öykülerine ibretle bir bak. Bak, neredeydiler, ne oldular ve şimdi neredeler? Böyle düşünen bir kişi marifet makamına ulaşacak ve gaflet uykusundan uyanacaktır. İnsanın asıl sorunu gaflettir ve düşünmenin en önemli faydaları ise şunlardır:

1–Gafleti ortadan kaldırır, gaflet ise Şeytan’ın işidir. Şeytan sen Allah, ahiret ve kendinle ilgili hakikatlerden gafil olduğunda peşine düşmektedir.

2–Haramların terkinde insan için teşvik edici bir unsur olmaktadır.

 

Azim: İkinci etken de azim ve iradedir. Düşündükten ve helali ve haramı tanıdıktan, dünyanın ve ahiretin hallerine vakıf olduktan sonra karar vermek zorundayız. Yani insanda artık bundan sonra Yüce Allah’ın emirlerine isyan etmemeye niyetlenme hali oluşmalıdır. Öyleyse tefekkür, bilinç ve tanıma tek başına yeterli değildir. Tefekkürden sonra azim ve iradenin varlığı şarttır. Haram işlememe ve Şeytanla nefs-i emmare ile cihad kararı almak seyr-i sülukun olmazsa olmaz şartlarındandır. Bunun gerçekleşmesi için pek çok fedakârlıkta bulunmalı ve zorluklara katlanmalıyız.
Hz. İmam’ın (r) buyurduğu üzere sağlam bir azim ve iradenin elde edilmesi şu şartlara bağlıdır:

1– Günahların terki

2– Taat ve ibadet ile meşgul olmak

3– Boynumuzdaki vaciplerin kazasını gerçekleştirmek

İmam (r) şöyle demektedir: “Azim, insanın namaz ve oruç gibi üzerinde geçmişten kalan tüm vaciplerin kazasını gerçekleştirme ve zulüm ettiği biri varsa ondan da helallik dileme kararı almasıdır.” Azim yolun başında şart olduğu gibi yolun sürdürülmesi için de şarttır.

İmam şöyle buyuruyor: “Azim ve iradeyi en çok zayıflatan şey günah işlemektir. Bu yüzden insan kendisine günah işlemek için izin verir vermez ve bu hayâsızlığı işlemesiyle birlikte iradesi zayıflamaktadır.” Hz. İmam, çok değer verdiği hocası Ayetullah Şehabadi’den –büyük ihtimalle kendisi İmam’ın teorik irfan hocasıdır- şöyle nakletmektedir: “Azim, insaniyetin cevheri ve temelidir. insanların değişik mertebelerde bulunmalarına neden olan şey, hepsinin azimlerinin farklı olmasıdır.

Peygamberler (s) bile böyledirler; Yüce Allah onları azim ve iradelerine göre derecelendirmiştir, bundan dolayı bazı Peygamberlerimiz “ulül azm” iken bazıları da “ulül ilm” ve “ulül ibadet” olmuşlardır. Azmi zayıflatan ve ortadan kaldıran şey günahlardır.”

İmam şöyle devam ediyor: “İnsanın azim ve iradesini zayıflatan önemli günahlardan biri de gınaya kulak vermektir. Gınanın söyleyenleri ve dinleyenleri için en büyük tehlikesi irade ve azmi ortadan kaldırması ve insanı Şeytan’ın emirlerinin itaatçisi yapmasıdır. Sonunda da Şeytan insanı kendisiyle birlikte sağa ve sola döndürmekte ve onu günahlara daldırmaktadır.” Dolayısıyla tefekkür ve azim çok önemlidir ve bu kavramlara gereken önem gösterilmelidir. Bunlardan birincisi, yani tefekkür hakkında sayısız ayet ve rivayet vardır. Tefekkür, bu rivayetlerin birinde yetmiş ve hatta yedi yüz yıllık ibadetten daha faydalı addedilmiştir. Tövbe Tefekkür ve azimden sonra atmamız gereken üçüncü adım tövbedir. Tövbe çok beğenilmiş bir davranıştır. Yüce Allah’a şu şekilde yakarmalıyız: “Allah’ım! Bugüne kadar işlediğimiz bütün günahlardan dolayı senden bağışlanma diliyor ve sana dönüyoruz. Ömrümüzün geride kalan yıllarında pek çok günah işledik, pek çok vacibi terk ettik, insanlara zulümler ettik.”

 

Allah’a varacak bir yola adım atan insanın yükü ağır olmamalıdır. Birisine “Gel şu dağı aş” dediklerinde bu kişi elinden geldiğince yükünün az olmasına çalışacaktır. Günahlar ve başkalarının hakları insanı Allah’a kavuşmaktan alıkoyan ağır yüklerdirler ve bundan dolayı da azimden sonra yapılması gereken ilk iş tövbe etmektir. Yüce Allah hiç kimse dergâhından ümitsiz olmasın diye bu kapıyı açık tutmuştur.

Resül-i Ekrem (s) zamanında gerçekleşen mezar hırsızın- ın hadisesini duymuşsunuzdur mutlaka. Bu kişi müslümanların mezarlarını kazıyor ve kefenlerini çalıyordu. Bir gün de yeni vefat etmiş Müslüman bir kadının kefenini çaldıktan sonra cesedine tecavüz etmiş! Sonra da Peygamberin (s) huzuruna geliyor ve tövbesinin kabul olup olmayacağını soruyor. Efendimiz ise ona meclislerini terk etmesini, zira gökten gelecek olan bir ateşin üzerlerine düşeceğinden korktuğunu söylüyor. Bu kişi de çöldeki bir dağa gidiyor ve gece gündüz burada günahı için ağlıyor, istiğfar ediyor. Bu kişi en sonunda Allah tarafından bağışlanıyor ve gufrana mazhar oluyor. Tövbe kapısı işte bu kadar açıktır hem de! Allah Kur’an-ı Kerim’de “De ki, Ey kendi nefisleri aleyhinde aşırıya giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları affeder” diye buyur- maktadır.

 

Tövbenin Aşamaları ve Unsurları. Tövbenin pek çok merhalesi vardır, bizler şu an içersinde bulunduğumuz merhalesinden söz edeceğiz, yani günahlar mevzusundan. İmam şöyle buyurmaktadır: “Rivayetlerimizde insanın beyaz kalbi diye bir konu bulunmaktadır; çok temiz ve parlak bir levha gibi. İnsan günah işlediğinde bu günahı, büyüklüğüne göre insan kalbinde siyah bir nokta bırakmaktadır. İnsanın günah- larına devam etmesi durumunda kalbinin kararması kişinin tamamen Allah’ı unutarak gafillerden olmasına yol açmaktadır. Allah da onu unutmakta, bu kişi de hatta kendi kendisini unutmaktadır. “Nesullahe feensahum enfüsehüm”“Onlar Allah’ı unuttular Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu.” (Tövbe, 67) “Nesullahe fenesihum”“Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.” (Haşr, 19)

Şeytan böyle bir insanı tamamen kendi kontrolüne geçirmekte ve ona şöyle demektedir: “Sen artık benim hizbimdensin, zira artık senin için hiçbir ümit kalmamıştır.” Böyle bir durumda tövbe etmenin yolu kalpteki bütün karanlıkları ve siyahlıkları temizlemek ve kalbi en baştaki haline döndürmeye çalışmaktır. Demek ki tövbenin işlevi temizlemekten ibarettir; yani kalbi siyahlıklardan, karanlıktan ve günahlardan temiz- lemek, ta ki insan seyr-i sülukunu gerçekleş- tirebilsin ve Allah’a ulaşabilsin. Allah Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever” (Bakara, 222) demektedir. Hadis-i şerifte ise “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” (Usul-ü Kâfi, 2. Cilt, 435) diye buyrulmaktadır. Peki, tövbe nasıl gerçekleşecektir? İmam şöyle diyor: “Sadece, Allah’ım bizi bağışla, Sana döneceğiz” demek yeterli değildir. Zira tövbe dil laklakası değildir. Tövbenin iki rüknü, iki de kabül şartı vardır. Yani eğer bu ikisini gerçekleştirirsek tövbemiz daha kâmil olacaktır. Demek ki tövbenin hakikatinden olan iki rükun, onsuz tövbenin kabul edilmediği iki de şart vardır. Tövbenin iki rüknu işlenen günahlara pişmanlık duymak ve bir kez daha bu günahları işlememeye karar vermektir. Bu iki şey tövbenin hakikatiyle ilgilidir. Yani pişmanlık olmadan ve bir daha günah işlememeye niyetlenmeksizin tövbeden söz etmek mümkün değildir.

Tövbenin İki Kabul Şartı. 1–Kişinin hakkını yediği kişilere (kul hakkı) olan borcunu ödemesi gerekir. Bir daha hırsızlık yapmamaya, fitne çıkarmamaya niyetlenmesi yeterli değildir. Malını yediği yetimlere haklarını ödemelidir, aralarında fitne çıkardığı eşler arasında tekrar sulh ve sükûneti sağlamalıdır... 2–Eğer üzerinde namaz ve oruç gibi ilahi haklar bulunuyorsa bunların kazasını gerçekleştirmelidir. Hac, zekât, humus ve kefaretler gibi vaciplerde de aynı işlemi yapmak zorundadır. Tövbenin kemali için iki şart daha bulunmaktadır; yani bu iki şartı gerçekleştirmemiz durumunda tövbemiz daha iyi ve daha faziletli olacaktır. Pişman olmak, azim ve hakların iadesiyle tövbemiz gerçekleşmiş, hakikati hâsıl olmuştur ve kabul şartları gerçekleştirmiştir. Fakat kusursuz ve sürekli bir tövbenin peşindeysek bunun gerçekleşmesi için iki şarta daha ihtiyacımız var ve İmam bunlara “kemal şartları” demektedir: 1–Bu şart vücudunu haram mal ile semirtmiş kişilere mahsus- tur, yani hiç helal mal yememiştir bu kişi. İmam “Bu etleri erit! İster oruçla, ister yemeyerek! Sonra da ikinci kez helal maldan yemeye başla ki derin ve kemiklerin arasında helal maldan helal et oluşsun”demektetir. Bu şartı gerçekleştirmek zor olduğu için kemal şartı olarak tanımlanmıştır. 2–Cismine günahın lezzetini tattırdığın gibi (zira günahın zahiri bir lezzeti vardır) itaat ve kulluğun acısını da tattırmalısın.
Tefekkür, azim ve tövbe hakkında konuştuktan sonra murakabe muhasebe ve müşarete hakkında da bazı açıklamalarda bulunmak zorundayız.

 

Murakabe. Murakabe sabahtan geceye kadarki bütün eylemlerimize ve konuşmalarımıza dikkat etmemiz anlamına gelmek- tedir. Gözümüzle nereye baktığımıza, dilimizle ne konuştuğumuza dikkat etmeliyiz, aynı şekilde diğer zahiri organlarımıza da. Sürekli kendisini murakabe altında tutan bir insan hata ve günah işlemez, Şeytan böyle bir kişiye musallat olamaz, ayakları sürçmez. Murakabenin anlamı budur. Şeytan bu alanda da bizi kendi halimize bırakmıyor; gün boyu kendi halimize dikkat eden ve ibadet etmek ve günahları terk etmek için uğraşan bizler üzerine ins ve cin şeytanlarını sevk etmektedir. Bunu özellikle muraka- beye niyet ettiğimiz ilk gün gerçekleştirmektedir, zira ilk gün ihanet eden kimsenin ikinci ve üçüncü günlerde de bunu tekrarlaması daha kolay olacak ve daha rahat günah işleyecektir. Şeytan seni bu imtihanda başarısız kılmak ve sonrasında da “Artık başarılı olamazsın, daha önce de sana yapamazsın demiştim ama dinlememiştin!” demek için bütün silahlarını, yöntemlerini, hile ve tuzaklarını kullanmaktadır. İşte bu yüzden insan günün başlangıcında dikkatini iyi toplamalıdır ve tüm eylemlerine ve sözlerine dikkat etmelidir. Murakabenin ilk günü için özellikle önemli olan şeylerden biri de, insanın Şeytana kendi derununa nüfuz etme izni vermemesinin zorunluluğunun hatırlan- masıdır. Şeytanın sıza-cağı en küçük bir delik ve çatlak bile bırakılmamalıdır.

 

Muhasebe (Kendini Hesaba Çekme) Günümüzü iyi ve ciddi bir murakabe ile tamam- lamamızın ardından uyku vakti geldiğinde muhasebenin zamanı da gelmiş demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Her gün veya her gece kendi muhasebesini yapmayan bizden değildir.” (Usul-ü Kâfi; Cilt 2, 453) Her gece uykudan önce kendinle halvete girmeli, sabahtan akşama yaptığın her şeyi yazmalı ve sonra da bakmalısın; acaba yalan söyledin mi? Kimseyi aldattın mı? Eğer bunlardan hiçbirini yapmadıysan galip gelmişsin demektir, artık burada secdeye vararak Yüce Allah’a sana inayet ettiği bu nimetten dolayı şükretmelisin. Kıyamet günü bu gününü çok nurani olarak göreceksin. Elbette benliğinle mağrur olup “ben, ben” dememeye gayret etmelisin, aksi takdirde gerisin geriye dönersin. “Allah’a şükürler olsun ki elimden tuttu, Şeytanı benden uzak tuttu ve bana nefs-i emmarem karşısında galip gelme gücü verdi, bana ibadet etme tevfikini nasip etti” demelisin. Her zaman lütuf ve faziletin Allah tarafından geldiğini ve O’nun inayeti olmadan hiçbir iyi ameli gerçekleştirmeye gücünün yetmeyeceğine iman etmelisin.

 

Muşarete. Bugün günah işlemediğine emin olduktan sonra –bunda başarılı olmak çok zor değildir- ikinci gün de tıpkı ilk gün gibi olmak için kendi kendine söz vermelisin. İkinci gün de ilk gün gibi kendini murakabeye almalı ve günün sonunda hesap defterlerini açmalı, tıpkı ilk iki gün gibi üçüncü günün kararını almalısın. Bunu Yüce Allah’a kavuşuncaya kadar sürdürmelisin ki ne gecen ve ne de gündüzlerinde hiçbir günah yazılmamış olsun. Bahsettiğimiz noktaya ulaşabilmek için zorunlu olan şart, devamlılık ve ısrardır. Eğer yalnızca bir hafta bu program doğrultusunda hareket edip sonra bundan vazgeçersen bir fayda elde edemezsin, hatta bunu bir ay sürdürsen bile faydadan halidir. Eğitimle ilgili meselelerde az bile olsa sürekli yapılan bir eylemin etkisi bölük pörçük yapılan işlerden daha etkilidir. Örneğin insan bir gün pek çok müstehap işlese fakat sonra buna bir ay süreyle ara verse bunun çok faydasını görme- yecektir. Küçük fakat sürekli ve sebatla sürdürülen işler daha faziletli ve etkilidir. Zira devam insanda meleke oluşturmaktadır. Meleke ya insanın tabiatında olan, doğuştan getirdiği bir özelliğidir ya da alıştırma ve telaşla elde edilmiş bir hususiyettir. Bu yüzden başında cimri olan birinin asla cömert bir insan haline dönüşeme- yeceğini zannetmemeliyiz.

Aksine, bir insan sürekli olarak kendini cömertlik göstermeye zorlar ve bu yönde davranmayı sürdürürse cömert bir insana dönüşecektir. Ailesi ve çevresi yüzünden çocukluğundan itibaren yalan söylenen bir ortamda büyüyen ve yalan söylemeye adet etmiş, yalan “zati tabiatı” olmuş bir kişinin de bu özelliğinden sıyrılamayacağını düşünmemiz doğru olmaz. Israrlı bir şekilde doğru söylemeyi sürdürürse bu sıfat vücudunda yer edinecek ve meleke halini alacaktır.

 

İnsanın hedefi bünyesinde ibadet ve günahı terk etmeyi meleke haline getirmektir. İşte bunun içindir ki fakihler cemaat imamı için zorunlu olan adalet vasfını tanımlarken “Adalet, sahibini günahtan alıkoyan deruni bir melekedir” demişlerdir. Yani doğumundan bugüne kadar günah işlememiş bir insanın adalet sıfatına haiz olması zorunlu değildir. Adil olması için itaat etmek ve günahtan kaçınmak o kişi için meleke olmak zorundadır. İşte bundan dolayı adil bir insanın ayağının sürçmesi ve günah işlemesinin ardından tövbe etmesi halinde, bu günahı adalet sıfatını kendisinden selbetmemektedir. Tövbe eder etmez arkas-ında namaz kılmak mümkündür, zira adalet sıfatı onun için meleke halini almıştır, hatasının ardından tövbe etmesiyle bu melekesini yanında hazır bulacaktır. Demek ki insan için önemli olan doğru söylemesi değil, doğru söylemeyi kendisi için meleke haline getirmesidir. Önemli olan takva, vera, huşu ve alçak gönüllülük, kalp huzuru ve Allah korkusu gibi sıfatların insanda hâsıl olmasıdır. Süreklilik ve çaba ile her insan kendisinde bir meleke oluşturabilir, her nefsin bunu kabul etme ve en üst dereceli sıfatları edinme liyakati ve yeterliliği bulunmaktadır.

 

Zikir ve Tezekkür. Seyr ve sülukun ve nefisle cihadın bu son merhalesinde bahsedeceğimiz son konu zikir ve tezekkür konusudur. Hz. İmam bunu en önemli ve en etkili etken olarak tanı-mlamaktadır. Bu konuda pek çok hadis nakledilmiştir. Örneğin Resülullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: “Biliniz ki Rabbiniz katındaki en hayırlı ameliniz, dereceleriniz içinde en temizi ve en yükseği ve güneşin üzerine doğduğu en hayırlı şey Yüce Allah’ın anılmasıdır. Allah kendi halinden haber vermiş ve buyurmuş- tur: Ben, beni ananla birlikte otururum.” (Vesail-üş Şia; 7. Cilt, 162) Başka bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır: “Hiçbir şeyi Allah’ın zikrine tercih etmeyin. Çünkü Allah ‘Zikrullah her şeyden yücedir’ (Ankebut, 45) demektedir.” (Bihar ül Envar; 74. Cilt, 109)

 

Resülullah’dan (s.a.a.) “Cihadın niçin yapıldığı soruldu. Efendimiz cevaplarında “Eğer Allah’ın zikrinin hatırı için olmasaydı hiçbir zaman cihad emri verilmezdi” dediler. Cihad kelimetullahın yüceltilmesi ve insanları karanlıklardan aydınlığa hidäyet etmek ve yalnızca Allah’a kulluk edilmesini sağlamaktır. Bedir Savaşında Hz. Peygamber şöyle dua etmişti: “Eğer bu topluluk yok olursa yeryüzünde artık Sana ibadet edecek hiç kimse kalmayacak.” Onlar yalnızca cihad etmek için savaşmadılar, özel bir hedef için savaştılar. Allah’ı anmak savaşın kendisinden daha sevimlidir.

 

Emirül Müminin İmam Ali (a.s.) “Kalbin temizliğinin temeli Allah’ı anma ile meşgul olmasıdır” (Gurerül Hikem) diye buyurmaktadır. Hz. Ali başka bir yerde de “Zikre devam ruhun gıdasıdır” demiştir. İmam Cafer Sadık (a.s.) da “En faziletli tavsiye Allah’ı unutmaman ve Rabbini sürekli hatırlaman, günah işlememen ve otururken ve ayaktayken O’na ibadet etmendir.” (Bihar-ül Envar; 75. Cilt, 200) diyor. İmam Sadık’tan gelen başka bir rivayette ise şöyle deniyor: “Allah şöyle diyor, ey âdemoğlu beni kalbinde an ki ben de seni anayım, beni yalnızlıkta an ki ben de seni kimsenin olmadığı yerlerde anayım, beni kalabalıkta an ki ben de seni kalabalıkta (meleklerle) anayım.” (Bihar-ül Envar; 90. Cilt, 157) İmam Cafer’in yakın ashabından birine şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Allah’ın kulları için vacip kıldığı en zor şeyleri size söyleyeyim mi? Halka insaflı davran, kardeşini kendine ortak kıl (rızıkta) ve her yerde Allah’ı an.” (Vesaül üş Şia; 15. Cilt, 255)

 

Zikir ve Tezekkürün Manası. Zikrin seyr-i sülukun en önemli ve en büyük amili olduğunu söylemiştik, fakat zikir ve tezekkürün geniş anlamları olduğuna dikkat etmeliyiz. Zikrin manasının en açık mısdaklarından biri de unutmanın, yani nisyanın karşısındaki anlamıdır. Hem itaatte, hem de masiyette Allah’ı hatırlamalıyız. Nimet anında O’nu anmalı, musibet zamanında da Yüce Allah’ın zikrini dilimizde cari kılarak ilahi kaza ve kader karşısında sabretmeliyiz. Dolayısıyla burada zikirden kastedilen her durumda Allah’ı anmaktır. Örneğin çok sevdiği bir yakını vefat eden bir şahıs bu esnada sürekli Allah’ı anma ile meşgul olursa Allah da ona kalp itminanı ve dinginlik verecek ve bu kişiye ayaklarını yere sabit basmasını inayet edecektir; zira bu insan musibet anında Rabbini anmıştır.

 

Zikrullah her hal ve durumda, hareketlerinde ve sözlerinde, pazarda ve camide insanın beraberinde olmalıdır. Uyanık olduğun sürece tezekkür halinde olmalısın. Burada zikrin örneği olarak gösterdikleri şeylerden biri dil ile yapılan zikirdir, yani kitaplarda mevcut olan ezkar ile -örneğin “Estağfirullahe Rabbi ve etubu ileyh”, “La ilahe illallah” gibi- yani Yüce Allah’ı kendi isimleri ve mukaddes sıfatları ile anmak. Dolayısıyla dua bir zikirdir, Kur’an okumak zikirdir, namaz zikirdir. Tüm bunlar rivayetlerde önemle tekit edilen dille zikrin örnekleridirler. Başka bir zikir çeşidi de “kalple zikir”dir. Bu, başlangıçta da söz ettiğimiz unutmanın karşısında yer alan durumdan farklıdır. Öyle bir zaman gelir ki dilin tevhid kelimesini söylerken kalbin de buna eşlik etmeye başlar, insan için bunun gerçekleşmesi mümkündür. İmam (r.a.) üstadından naklederek şöyle demektedir: “Dilinle zikrettiğinde bunun etkili ve değerli olmasını istiyorsan mutlaka kalp huzuru ve teveccüh sahibi olmak zorundasın. Bir insan dikkati dağınık ve kalp huzurundan yoksunken eline tespih alsa ve günde bin kere “Subhanellah”, “La ilahe illallah” ve “Allahu Ekber” dese bunun bu kişiye etki etmesi mümkündür fakat bu eser çok az olacaktır. Etkili olan zikir teveccüh, kalp huzuru, tefekkür ve tedebbür ile birlikte yapılan zikirdir. Bazen insanın kırk yıl namaz kılıp bu namazın kendisini kötülüklerden alıkoymadığı olmaktadır. Bu kişi hala manevi sorunlarından kurtulamamıştır zira namazında huşusu ve alçakgönüllülüğü eksik; ibadeti gaflet ve kalp huzuru yoksunluğu, tefekkürsüzlük ve kalbi Allah’tan başkasıyla meşgul etmekle beraberdir. Böyle bir namazın etkili olmayacağı çok açıktır. Zikir de böyledir. Eğer bazı özel tesbihat, salâvat ve namazlara devam ediyorsak ve bunu gaflet içersinde ve huşusuz gerçekleştiriyorsak, bunu günde bin kez de olsa yapsak nasibimiz yorgunluktan başka bir şey olmayacak ve değerden yoksun olacaktır. Bundan dolayı dille zikirde kalp huzuru şarttır. Zikrin ilk merhalelerinde kalp dilin takipçisidir fakat kalbin iyice öğrenmesi ve alışması halinde bu sefer kalp zikredecek ve dil de onu takip edecektir. Şu an bahsettiğimiz zikrin geniş anlamı, her şeyden önce Allah’ı anmamız ve O’nun hazır ve nazır olduğunu hissetmemizdir. Bu hissedişin kendisi zikirdir. Bu zikrin manasıdır ve daha önce geçtiği gibi iki çeşittir: dilinle bir zikri söylemen ve kalbin ve ruhunda bu zikri tekrar etmen.

 

Bu konuyla ilgili diğer temel konuları ele almadan önce tezekkürle ilgili halleri biraz daha açıklayalım - İmam Humeyni de bu konuyu geniş bir şekilde ele almıştır- ve tezekkürün bereket ve sonuçlarından bahsedelim. Dikkatinizi dille yapılan zikirle ilgili bir meseleye çekmek istiyorum. Hakkında konuştuğumuz İmam Humeyni’nin metodunda bir kişinin şeyhine giderek belli bir zikri alması diye bir durum yoktur. İmam Humeyni’ye göre bu iş doğru değildir. İmam şöyle diyor: “Eğer zikir istiyorsan Ehl-i Beyt’in (s) kapısına git ve bize hangi zikirleri öğrettiklerine bir bak. Sana şu zikirleri çek şunları çekme diyecek bir üstada ihtiyacın yok…” İmam’ın dayandığı kitap Şeyh Abbas Kummi’nin “Mefatih” kitabıdır. Bu kitapta zikirler, dualar ve pek çok müstehap namaz ve amel mevcuttur, bunlardan istifade edebilirsiniz.

Zikrin Ortamları ve Merhaleleri. İmam zikrin değişik mertebeleri olduğunu buyuruyor, bunlardan biri de işaret ettiğimiz gibi her yerde Yüce Allah’ın varlığını, huzurunu hissetmek, sizinle birlikte olduğunu ve amellerinize nazır olduğunu bilmektir. Bizler de O’nu yâd etmeli ve kudreti ve huzurunda eşi ve benzeri olmayan O’na ihtiram etmeliyiz. İmam büyük bir insana ihtiram göstermenin kâfir veya mümin olsun bütün insanların fıtratlarında mevcut olan bir özellik olduğunu kaydetmektedir. İnsanın inancı ne olursa olsun her güçlü ve saygın kişi karşısında ihtiram göstermektedir. Halk padişahlara, başkanlara ve para sahibi insanlara ihtiram göstermektedir, çünkü bu insanların büyük olduklarını düşünmekteler. Peki, herkesten daha güçlü, daha büyük ve daha zengin olan kimdir? Azıcık düşünmekle Allah’ın Malikül Mülk ve Rabbül Âlemin olduğunu anlarız. Eğer büyüklere ihtiram göstermek vacipse ilk önce Yüce Allah’ı ululamak ve O’na kulluk etmek, yalnız O’na itaat etmek ve sadece O’ndan korkmak zorundayız, zira gerçek güç sadece O’na aittir, O’ndan başka kimsede güç ve kudret yoktur, gücü olan da kudretini O’ndan almaktadır. Demek ki ihtiram göstermek insan için fıtri bir duygudur fakat insan bundan gaflet etmekte ve benzeşen durumlar karşısında şaşırmaktadır, yoksa dikkatli düşünen bir insanın Allah’ın yegâne mutlak kudret olduğunu ve bu yüzden kendisine saygı gösterilmesi ve sevilmesi gerektiğini fark etmesi zor olmayacaktır.

 

Nimet Verene İhtiram Göstermek. İmam Humeyni’nin bahsettiği ikinci örnek de nimet verene ihtiram gösterilmesi ve teşekkür edilmesidir ve bu özellik de mümin-kâfir herkesin doğasında mevcuttur. Verilen nimet büyüdükçe minnet altına giren kişinin kendisine cömertlik gösteren kişi karşısındaki hürmeti ve sevgisi de artacaktır. Bu iyilikle başka bir şeyin hedeflenmemesi ve karşı taraftan bir şey talep edilmemesi durumunda ise teşekkür duygusu daha da artacaktır.

 

Yüce Allah’ın bize inayet ettiği dünyevi nimetleri saymamız mümkün değildir ve kendisine kulluk etmemiz durumundaysa bizlere ne gözümüzün gördüğü, ne işittiğimiz ve ne de

aklımızdan geçmiş olan uhrevi nimetler ihsan edecektir. Acaba böylesi bir nimet sahibi Zat sürekli anılmaya, itaat edilmeye, sevilmeye ve şükredilmeye layık değil midir? Nimet ihsan etmede kim Allah ile mukayese edilebilir? İmam (r) bütün bunlardan sonra insanın her zaman zikir halinde bulunmasına yardım edecek olan unsurun tefekkür etmek olduğunu söylemektedir ki biz başta bundan söz ettik. Tefekkürün düzeyi arttıkça zikrin mertebesi de yükselecektir. Yani tefekkür insanı tezekküre yöneltmektedir. Faydalı zikir zat, nefis, ufuklar ve gökler ve sahip olduğumuz şeyler hakkında düşün- menin mahsulü olan zikirdir. İmam bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Tezekkür tefekkürün sonuçların- dandır ve tezekküre vesile olan her tefekkür bütün amel ve ibadetlerden daha büyük, daha değerlidir. Böylesi bir tefekkürün değeri bir yıllık ibadetten bile fazladır.

 

Hadis-i şerifte ‘Bir saatlik tefekkür atmış yıllık ibadetten daha hayırlıdır’ denmiştir. (Bihar-ül Envar; 66. Cilt, 292) Bir saatlik tefekkürün, insanın yüzüne yetmiş yıllık ibadetin açamadığı ilahi marifetlerin ve bereketlerin kapılarını açmış olması mümkündür.” Önemli olan insanın Allah’a yaklaşması, bilinç sahibi olması ve kendisinde ilahi aşkın vücuda gelmesi, ilahi huzuru hissetmesidir. Tefekkürün ve tezekkürün insandaki eserinin maddi ibadetlerden daha fazla olması mümkündür.

 

İmam şöyle devam etmektedir: “Peygamberlerin, imamların ve irfan ehlinin tefekkür ve tezekkürleri böyledir. Tefekkür ve tezekkür birlikte, ahlakı ıslah ve sülukta avam ve orta dereceli insanlar için en iyi yoldur.” Bu bahsin sonunda şunu görüyoruz ki İmam bize en iyi programı vermiştir ve eğer bunu uygular ve gözümüzün nuru sayarsak pek çok kapının yüzümüze açılması mümkündür. Demek ki insan her halinde Yüce Allah’ı anmalı ve O’ndan gafil olmamalıdır. Zikir diğer hiçbir işe de engel olmaz. Sokakta, işyerinde veya sınıfında Allah’ı anma ile meşgul olabilirsin. Ebette dilinle ifade etmek zikrin şartlarından biri değildir, zikir Allah’ın varlığını hissetmendir. Zikir bütün varlığınla Allah’ın seni gördü- ğünü ve O’nun huzurunda olduğunu hissetmendir. O kalbinden geçenlere vakıftır ve sana şah damarından

daha yakındır. Allah’ı anmak kalplerin ışığı ve dinginliği, gönüllerin şifasıdır. Zikir, Şeytanı insandan uzaklaştırmaktadır da aynı zamanda.

 

B) Batını Güçlerle Cihad. İmam Humeyni diğer âlimler gibi nefsin batıni kuvvetlerinin dört tane olduğunu söylemektedir: 1–Akıl kuvveti, 2–Gazap kuvveti, 3–Şehvet kuvveti, 4–Vehim ve hayal kudreti. Demek ki deruni (içsel) kuvvelerimiz akıl, gazap, şehvet ve hayalden ibarettir. Bu Dört Kudretin Tarifi. Bir kısım âlime göre insan için en önemli hedef kendi nefsini tanımasıdır. Yani önce nefsini tanıyacak, sonra da seyr-i süluka yönelecektir ki maksadına ulaşabilsin. Başkaları ise kişinin nefsini tanımasının anlamının, kendi nefsinin ihtiyarında olan şeyleri tanıması olduğunu -yani nefsinin sahip olduğu zahiri ve batıni kuvvetlerini- söylemekteler. Kendi ihtiyarımızda olan bu insani nefsi ve bu nefsin güçlerini ve imkânlarını tanımak istiyoruz. Zira bir yola girmek isteyen kişi elindeki olanakların nelerden ibaret olduğunu bilmek zorundadır. Uçakla mı gidecektir yoksa otobüsle mi? Aracı sağlam mıdır yoksa arızalı mı? Allah’a doğru seyr-i süluk etmek istemek isteyen bir insan da nefsinin zaaf ve kuvvet noktaları hakkında yeterli bilgiye sahip olmak zorundadır. Biz de imkânımız ölçüsünde bu kuvvetler hakkında açıklamalarda bulunmaya çalışacağız.

 

1–Akıl Kuvveti: Eşyanın hakikatini bu kuvvet sayesinde derk etmekteyiz. Dünya ve ahiret, Peygamberler ve imamlar hakkındaki bütün hakikatleri bu güçle kavramaktayız. Yine bu nefsanî kuvvetin yardımıyla nesneler ve olgular arasındaki farkları anlıyor; doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırt ediyoruz. Aklın yardımıyla başardığımız işlerden biri de yol gösterici talep etmek ve hidäyet olarak doğru yolu bulmaktır.

2–Gazap Kuvveti: Gazap tabirinin anlamı günlük dilde. kullanılan kızgınlık manasından daha geniştir. Bütün bu bağırıp çağırmalar, kırıp dökmeler gazabın mısdakların- dandır fakat gazap, insandaki bu hayvani parçalayıcılık sıfatından daha geniş bir manadadır ve bazı davranışların ve bir ahlak anlayışının kökenidir. İleride bunu daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağız. Kısacası kudret ve şiddetin bulunduğu her yerde gazap kuvveti devrededir demektedir.

3–Şehvet Kuvveti: Şehvetten kasıt insanın arzuları ve nefsanî istekleridir ve bunun an belirgin örnekleri de yemek yeme ve cinsel şehvettir.İnsan ahlakına etkide bulunan ve farklı sonuçlara neden olan başka şehvetler de vardır (bunlarla ilgili ayrıntılı açıklamalar ilerde yapılacak).

4–Hayal ve Vehim Kuvveti: İnsan bu gücünün sayesinde hile ve tuzak kurabilir, hokkabazlık yaparak yolu başkalarına tıkayabilir. Başkalarına üçkâğıtçılık yapmayı aklımızdan öğren- diğimizi zannediyoruz ama bize hile yapmayı öğreten vehim ve hayal kuvvetimizdir.

 

En Önemli ve En Zor Aşama. Asıl savaş meydanı burasıdır. İmam bu merhalenin ilk merhaleden bile daha önemli ve tehlikeli olduğunu belirtmektedir. Savaşı burada kazanan orada da kazanmış demektir, zira ilk merhalede bile göz, kulak ve el deruni kuvvetlerin takipçileridirler. Örneğin bir insan gazap kuvvetini kontrol ve ıslah etmemişse bir insana kızması durumunda ona vuracak ve zulmedecektir, eğer şehvet duygusuna hâkim değilse de haram işleyecek ve zina edecektir. Şehvet yüzünden harama bakmakta ve harama kulak vermektedir. Bu batıni güçlerini kontrol altına alacağı bir merhaleye ulaşması durumunda hiç şüphesiz zahiri güçlerine de üstün gelmiş demektir, bu yüzden nefsin içsel kuvvetleriyle mücadele etmek daha tehlikeli ve zordur. Buradaki savaş cephenin ilk hattın- dadır ve ikincil değil stratejik mevzileri ele geçirmek için verilen bir mücadeledir. Bu savaş, sonucu belirleyen bir çatışmadır. Mesela harama bakıştan gözünü koruyabil- mene rağmen etkisi içinde kalabilir. Eğer bu duyguyu içinden söküp atmışsan gözünden, dilinden ve kulağından da kesinlikle atmışsındır demektir.

 

İmam Humeyni bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Gerçek nefisle cihad buradadır, en önemli, en zor ve en tehlikeli merhale burasıdır. İnsanın benzersiz bir önem vermesi gereken bir aşamadır burası. Bizden istenen şey yalnızca nefsimizi kötü ve şeytani ahlaktan temizlemek değildir. Nefsimizde aynı zamanda iyi ahlaki vasıfları da yerleştirelim. Yani güzel ahlak içimizde bir melekeye dönüşmeli, bizim tabiatımız olmalıdır.”

İmam Humeyni’nin seyr-i süluk yönteminde ahlaka çok önem verilmektedir. Hz. İmam’a göre seyr-i süluk namaz ve oruçtan ibaret değildir: “Güzel ahlak olmadan insanın ilahi visale ulaşması mümkün değildir.”

 

Resül-i Ekrem (s.a.a.) şöyle buyurmaktadır: “İslam güzel ahlaktan ibarettir.” Başka bir hadiste de şöyle denmektedir: “İyi ahlaklı bir kul bu ahlakı sayesinde ahiretteki en yüksek makamlara ulaşmaktadır, hatta ibadeti az bile olsa.” Bu hadis çok önemlidir, bazılarının bunu işitmekle şaşırmış olmaları mümkündür; zira bu kişiler hayattaki vazifelerinin yalnızca fazlaca ibadet etmek ve kuru bir maddi zühd olduğunu zannetmek- tedirler. İmam Cafer Sadık (a) da şöyle buyuruyorlar: “Allah katında, müminin Allah’a sunduğu ameller arasında vaciplerden sonra hiçbir şey insanlara güzel ahlak göstermekten daha sevimli değildir.” (Usul-ül Kâfi; 2. Cilt, 100) (Çünkü vacipler zaten uygulanmak zorundadır ve burada bir sorun yoktur. Bazıları vacipleri beş vakit namaz ve bazı sınırlı fiillere hasretmekteler ki bu yanlıştır.) Başka şaşırtıcı hadisler de vardır. Örneğin “Din doğru sözlülük ve emaneti eda etmektir” gibi. (Usul-ül Kâfi; 2. Cilt, 239) Bu hadis az önce söz ettiğimiz rivayetlerle çelişmemektedir, zira doğru sözlülük güzel ahlakın mazharlarındandır zaten.

 

Dolayısıyla İslam dinimizde temel önem verilen bu konu İmam Humeyni’nin seyr-i süluk yönteminde önemle vurguladığı bir başlıktır. Güzel ahlak meleke halini aldığında her şey çok daha kolay olacaktır. Kökünden Sökmek Değil Islah Etmek Burada önemle işaret etmemiz gereken bir konu bulunuyor. İslam nefsi tezhip etmek isterken nefsin bu kuvvetlerini ortadan kaldırmak istemiyor. İslam’ın talebi gazap sıfatını yok etmek değildir örneğin, zira gazap kuvveti pek çok güzel ahlaki hasletin ve güzel sıfatın kaynağıdır. Eğer insan kendi derunundaki gazap sıfatından yararlanmaz ise artık cesur ve mücahit bir insana dönüşmesi mümkün değildir. Öyleyse niçin bu gücünü tamamen körleştirmek ve öldürmek istiyorsun? Kötü ahlaka neden olduğu için mi? Fakat aynı zamanda iyi sıfatların da kaynağıdır bu kuvvet. insanlara zulüm yolunda kullanıldıkları için “Fizik, kimya ve matematik gibi bilimleri okumak haramdır” diyen bir kişiye “müslümanlar bu bilimleri okuyarak güçlü olur ve namus ve şereflerini, dinlerini korurlar, bu ilimleri niçin tahsil etmeyecekmişiz?” diye cevap verdiğimiz gibi, bu kişiler karşısında da İslam’da insanın gazap gibi bir nefsanî kuvvetini ortadan kaldırmasını salık veren bir hüküm olmadığını belirtmek zorundayız. Esasında böyle bir şeyin olanağı da yoktur, zira bu güç bize Allah tarafından verilmiştir ve bunu tabiatımızdan çıkarıp atmamız mümkün değildir. Şehvet ve hayal kuvvetlerini de insandan çekip almak imkân- sızdır. Eğer hayal ve vehim yeteneklerimiz olmasaydı dış âlemde ve manalar dünyasındaki seyrimizi gerçekleştir- emezdik. İslam’ın bizden istediği bu güçleri ıslah etmemiz ve dinin kontrolü altına sokmamızdır. Böyle yapmamız durumunda bu nefsanî güçlerden yardım alarak “huluk-ul azim” sahibi olmamız mümkündür.

 

Ahlaki Melekeleri Edinmenin Yolu. Sözünü edeceğimiz son konu, iyi ahlaki melekeleri edinmenin ve kötü ve fasit melekelerle (rezail) mücadele yolunun nasıl olacağı hakkındadır. İmam bizlere hepim- izin başarabileceği ve ahlak âlimleri tarafından da tavsiye edilen bir yol öğretmektedir. Bu yöntemin kaynağıysa gerçekte İmam Ali’nin (a.s.) “Eğer nefsi zor olan şeyde kendisine itaat etmezse sevdiği şeyi ondan yoksun bırakır” şeklindeki ifadesinde yatmaktadır. (Nehc-ül Belağa; 193. Hutbe)

 

Şöyle ki, insanın nefsinin hoşuna gitmeyen bir şey yapmak istediği için nefsinin kendisine itaatsizlik etmesi durumunda –örneğin kişi ihtiyaç sahibine bir miktar para vermek isterken nefsin “Hayır, bizim de ihtiyacımız var” demesi halinde- bu kişi kendi nefsine muhalefet etmeli ve aksi yönde davranmalıdır. Böylece nefsine galebe çalması ve kendini ıslah etmesi müyesser olacaktır. Bahsimizin sonunda İmam’ın pek çok kez vurguladığı bir hususa dikkat çekmek istiyoruz: Nefsin tezkiyesi yolunda hareket edip günahtan kaçınma ve farzlarla amel etmeye, nefsimizin zahirini ve batınını kontrol altında tutmaya çaba gösterdiğimiz bütün aşamalar boyunca Allah’a tevekkül etmek ve O’na sığınmak zorundayız. Bu yolda eğer ciddi çaba gösterir ve Allah’tan yardım dilersek Şeytan ve nefs-i emmare karşısında muzaffer oluruz ve bizlere ilahi yakınlığın en üst derecelerine ulaşma kemali nasip olur, inşallah. Rast Haber 08.12.2009

 

16.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

“Kerbela mesajı ve dersleri insanları cesur yetiştirir”

Kerbela dersleri, insanları cesur yetiştirir. Muharrem ayı ve Kerbela olayı dolaysıyla bir açıklama yapan İran’ın ön- de gelen büyük alimlerinden Ayetullah Tebatebainejad, Kerbela derslerinin cesur insanlar yetiştirdiğini vurguladı.

           

İran’ın İsfahan kentinin Cuma namazı imamı Ayetullah Tebatebainejad, İmam Hüseyin’in (sa) tam anlamı ile bir feraset sahibi olduğunu, bu büyük şahsiyetin şehit düşeceğinden haberdar olduğunu belirtti.

           

Ayetullah Tebatebainejad, imam Hüseyin (sa) İslam’ın tealimine itaat ettiği için kıyam ettiğini, çünkü İslam’ın tealimine göre eğer Allah’ın dini zarar görecekse, şehit olacağını bildiğin halde harekete geçmek gerektiğini kaydetti. İranlı alim Ayetullah Tebatebainejad, bu yüzden Kerbela olayının büyük bir hadise olduğunu ve bu hadisedençıkarılan dersler ve alınanmesajlar insanları cesur yetiştirdiğini vurguladı. FHA 23-12-2009

 

16.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

“Bugün öz Muhammedi İslamı ve ilahi ilkeleri tanıtma zamanıdır”

İran cumhurbaşkanı İran milletinin önemli görevinin has Muhammedi İslam ve ilahi ilkeleri tanıtmak olduğunu söyledi.

Mahmut Ahmedinejad bugün İran'ın güneyindeki Fars eyaleti seçkinlerinden bazılarla bir araya gelerek yaptığı açıklamasında İran milletinin üzerinde son derece ağır bir sorumluluk bulunduğu ve bu meselenin bir taratan iftihar vesilesi iken diğer taraftan da sorumluluk gerektirdiğini söyledi.

 

Ahmedinejad, insanlığın nihai hedefe ulaşmak için çağımızda Marksizm ve Liberalizm gibi iki önemli engelle karşı karşıya bulunduğuna değinerek İslam inkılabının zaferi sonucu Marksist düzenin çöktüğü günümüz uzmanlarının da İslam inkılabının bu düzeni çöktürdüğüne inandıklarını belirtti. Ahmedinejad kapitalist liberal düzenin sonuna yaklaştığına değinerek milletlerin genelde savunup korudukları düşünce ve medeniyetin kalıcı olduğunu söyledi.

 

Ahmedinejad  günümüz toplumunun ihtiyaçlarını karşılayabilen tek ekol ve kültürel düşüncenin İslam inkılabı ilke ve düşüncesi olduğunu söyledi. Ahmedinejad, velayet ve imamet hükümetinin kurulmasıyla emperyalizmin hırslılık, yağmalama ve sert çıkışlarına fırsat kalmadığını söyledi. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad konuşmasının devamında, insanlığı bekleyen yeni dönemin, “halkların ilahi değerlere yöneldiği nurlu ve aydın bir dönem olduğunu belirterek”, “Böyle bir dönemim gerçekleşmesi, ilahi vaaddir... İlahi vaad de kesin olandır” ifadesini kullandı. 24.12.2009

 

16.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Hz. Zeyneb’in Yezid’e Muhteşem Hitabı

Bağlanmış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne ya da bu yolla bizim üstümüzde egemnlik kurduğuna mı inanıyorsun?

 

Her şeyi bilen, her şeyi yaratan Allah’ın adıyla… Allah’ın selamı Resullerin güvencesi olan dedemin üzerinden eksik olmasın.

 

Allah aynen şöyle diyor: “Allah’ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı kötü bir azapla cezalandıracağız.” (E’nam: 157)

 

Ey Yezid! Bizi aç ve sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğuna mı inanıyorsun gerçekten? Bağlan- mış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne ya da bu yolla bizim üstümüz- de egemnlik kurduğuna mı inanıyorsun? Allah katında bizim itibarımızı yitirdiğimizi, gözden düştüğümüzü, buna karşılık sizin de yüceldiğinizi, şereflendirildiğinizi mi düşünüyorsun? Sizin dış görünüşteki başarınızın yüce şerefinizden ya da üstün konumunuzdan ileri geldiğini mi sanıyorsun? Kibirli ve basiretsiz kılığına bakmadan buna mı dikmişsin gözünü? Dünya âlemi elde ettiğine, bütün cihan üstünde nüfuz sahibi olduğuna mı inanmaya başladın yoksa? Dalavere işlerinizin düzlüğe çıktığını ve kendini ülkenin efendisi, devletin de yöneticisi olduğunu mu sanıyorsun?

           

Bekle, bekle…

Cahilin cühelanın aklını çeliyorsun. Allah’ın ‘inkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz sürenin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye süre veriyoruz Küçültücü azab onlaradır’ (Âl-i İmran: 178) diyen buyruğunu nasıl da unutursun?

           

Ey Âzâd edilmiş kölelerin zürriyetinden olan!

Sizin kadınlarınız perdelerin arkasında saklanacak da, Resûlullah’ın kızları, onlar hep tutsak edilecek ve pazar pazar, kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim hicaplarımızı açtırmakla Resûlullah’ın Ehl’i Beyt’inin masumiyetini gerçekten ayaklar altına düşürdün. Senin kaprislerin yüzünden kent kent dolaştırıldık. Dağlarda yaşayanların, yol kıyılarında, Pınar başlarında çadır açanlarıyla varlık- lısıyla, yoksuluyla, şereflisiyle, şerefsiziyle, yaşlısıyla genciyle herkes, binbir çeşit insan, uzak demeden, yakın demeden bizi seyretti. Eli iş tutan bir erkeğimiz yok ki yardıma gelsin, bir yakınımız yok ki imdada yetişsin.

           

Yezid! Bu yaptıklarında Allah’a karşı kibirlilik davası güttüğünü en kesin biçimde kanıtladın. O’nun Rasulü’nü tanımamak. Kutsal Kitab’ın ilkelerini ve Allah’ın Resul’üne indirdiği öğretiyi reddetmek… Ama bunlar ne diye garip karşılanacakmış ve ne diye şaşırta- cakmış?      Kutlu bir soydan gelen ve Resûlullah’ın mübarek kurultayında terbiye gören ilk İslâm şehid- lerinin (Örneğin Hz. Hamza’nın) ciğerlerini dişleriyle yiyenlerin soyundan gelen birisi değil misin sen?         Senin ataların değil midir ordular hazırlayıp da bizzat Resûlullah’ın kendisine kılıç çekenler? Böylesi adamların torunlarının zulümde, hilede ihanette, fitneye ve fesada yol açmakta, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne karşı girişilen her hareketin başını çekmekte Araplar içerisinde şöhret bulmaları oldukça doğaldır. Şunu bil ki senin bu âdi, bu iğrenç, bu pis hareketlerin, sizin ruhunuza işlemiş olan inançsızlığınızın tâ Bedir Savaşı’ndan beridir kalbinizde alev alev yanan intikam hırsının dışa vurmasından başka bir şey değildir. Bize karşı kin, garez ve intikam beslersin, Resûlullah’ın Ehl’i Beyt’ine karşı olan düşmanlığını açıkça ilan etmekten de çekinmezsin. -Sen Resulullah’ı hiçe sayarsın ve damlara çıkıp göğsünü gere gere, övünerek haykırırsın, dersin ki, “Bana Yezid derler, Resûlullah’ın oğlunun katili ve kasabı benim. Aile bireylerini tutsak eden benim.” Sen yaparsın bunu; sence bunun kötü bir yanı yoktur asla… Senin bu şeytanî başarını ataların görebilseydiler, atılırlardı hemen ve ‘Aferin sana Yezid. Bileğine kuvvet, intikam- ımızı iyi aldın’ diyerek sana cesaret verirlerdi.

           

Yezid! Şu meclisin huzurunda zevkten dört köşe olarak ve ağzın kulaklarına değerek, elinde asayla Ebu Abdullah el-Hüseyin’in dişlerine vuruyorsun. O dişlerin, o dudakların Resülullah’ın öpüp sevdiği dişler ve dudaklar olduğunu biliyor musun bari? Yemin ederim ki güzellikte Gençliğin Efendisi’ni, Resülullah’ın ve Ali’nin oğlunu, Abdulmuttalib sülalesinin nur saçan tek ışığını söndürmekle bizi derin bir eleme boğdun.

           

Yezid! Otur da kendini dinle bir an. Son derece menfur ve dehşet verici olan şu işlerini şöyle bir gözlerinin önünden geçirmen bile kollarının bileklerinden kesilmesini candan istemene ya da anandan doğduğuna pişman olmana yetecektir, çünkü düşünürsen bir an, Allah’ın sana karşı gazaplandığını ve Resülullah’ın sana düşman kesildiğini kavrarsın.

           

Ey yüce Allah’ım!… Hakkımızı bize geri ver. Bize zulmedenlerden intikamımızı al ve kanımıza girenlerin, yeminlerini bozanların, bütün erkeklerimizi kılıçtan geçirenlerin ve masumiyetimizi kirletenlerin başlarına gazap yağdır.

           

Ey Yezid! Sen ancak sizin o sulanmış kuş beyin- lerinizin düşüne- bileceği bir şey işledin. Ama unutma ki, bu suçu işlemekle kendi derinizi dilmiş, kendi etinizi parça parça etmiş oldun. Gerçekten çok kısa bir zaman sonra bu büyük günahınla birlikte, varisinin kanları henüz ellerinden silinmemiş olarak Resülullah’ın huzurunda bulacaksın kendini. Onların şereflerine ve manevî makamlarına karşı işlediğin suçlar da cabası. Bütün Peygamber sülalesinin bir araya toplanacağı ve onların düşmanlarına hüküm biçileceği bir zamandır bu zaman.

           

Ey Yezid! Bu vahşi azgınlığın günahı üstüne, bu katliam üstüne cümbüş yapma. Canlarım hak yolda sebil edenlerin, Allah’ın şanı uğrunda kurban olanların öldüğünü sanmayasın sakın. Hayır, onlar diridirler. Allah’tan gıdalarını aktadırlar. Onlar, yaratıcıları tarafından kendilerine bağışlanan yüce şehadetin kutsallığıyla mest olmuşlardır. “Senin defterini dürmek için yalnızca Allah yeterlidir; davacınsa Resülullah olacaktır; ve sana karşı bizim yardımcımız, koruyucu- muz da Cebrail olacaktır.” Seni devlete başkan yapanlar ve müslümanların sırtına zorba saltanatını yükletenler çok geçmeden görecekler başlarına nelerin geldiğini. “Mezalimin meyvesi ancak nefrettir ve her taşkınlığın ardında bir acı yatar, içinizden hanginiz fark edebilirsiniz, kimin azıttığını, kimin sapıttığını?”

           

Ey Yezid! Konuşmam sırasında bütün kötülüklerini sayıp döktüm, gelecekte seni nelerin beklediğini tüm berraklığıyla ortaya sererek yaptıklarına lanet okudum. müslümanları facialarla bunaltıp onların gönlünde onulmaz yaralar açtığından dolayı bir anlık pişmanlık duyacağını ummak boşunadır. Bunu düşünmek bir hayalden ibarettir; çünkü sen kalpleri katılaşmış; fıtrattan kokuşmuş, tipleri bozulmuş olanların ve varlıkları hem Allah’ın hem de Resulünün gözünde hiç bir değer taşımayanların takınmadansın. Senin gibilerin kalbine şeytan yuva yapmıştır da murdar yumurtalarını hep oraya yığıp durmaktadır. Gerçekten de senin karakterin Şeytanın en çirkin eserlerindendir.

Resullerin torunlarının ve Resullerin varislerinin ve ihlâslı insanların; alçak kölelerin ve hainlerin ve münkirlerin torunları tarafından kılıçtan geçirildiğini gördükçe, bunların ellerinin onların kanıyla boyandığını gördükçe, doğrusu insanın küçük dilini yutası geliyor... Onların kutsal ve pak bedenlerinin oklarla delik deşik edilişlerini, ateş gibi kumların üzerine seriliverişlerini, linç edilmiş halleriyle oracıkta kabirsiz ve gömülmemiş olarak terk edilişlerini düşünmek ne kadar zor geliyor insana.

           

Yezid! Bu aşikâr kepazelikleri hala savunacak kadar körsün. Unutma ki, Duruşma Günü’nde bu kepaze- liklerin cezasını mutlaka çekeceksin. Allah, kullarına asla zulmetmez, biz ancak O’na dayanmaktayız. O’na inanmaktayız. Bizi korumaya Allah tek basma yetecektir; tek sığmağımız O’dur bizim, bütün umudumuz O nadir. Gerçek çehreni saklamak istediğin için istediğin kadar hileye başvur. “Kitabını bize indiren Allah üzerine yemin ederim ki”, siz bizim sahip olduğumuz şeref ve mertebeye asla ulaşamayacaksınız. Ne bize bırakılan mirası ortadan kaldırmaya, bizim ışığımızı söndürmeye gücün yetecek, ne de bize karşı giriştiğin iğrenç ve alçakça hareketlerinle kendi hesabınıza kaydettiğiniz rezaletleri “silip yok etmeye gücün yetecektir.”

           

Konuşmasının burasında susar Zeyneb…Meclistekiler de, Yezid ve çevresinde bulunanlar, sanki kafalarında kuş oturmuşçasına hareket etmeksizin susuyorlardı. “Meclis’te oturanlardan birisi, yaşlı bir adam”, Yezid’in hala, elindeki değnekle Hz. Hüseyin’in kanlı başıyla ve dişleriyle oynadığını görünce bağırdı:

 

“Yezid, Allah’tan kork, senin bu ağaçla vurduğun yeri ben defalarca Hz. Peygamberin koklayıp öptüğünü gördüm. Öteki Dünyada O’nun şefaatçisi Hz. Peygamber olacak. Senin ki de İbn-i Ziyad, bunu bil.” Canı iyice sıkılmış olan Yezid adamlarına bu adamı Meclis’ten atmalarını buyurdu. “Zeyneb’in konuşmalarına bozulmuştu Yezid.” Çevredeki havanın değiştiğini de hissediyordu. “O sırada Ali İbn-i Hüseyin’i zincirlere vurulmuş halde içeriye getirdiler.”

 

Ali haykırdı: “Eğer Allah’ın Resulü beni böyle zincirlere vurulmuş görseydi, hemen serbest bırakılmamı isterdi.” Yezid, aklı hâlâ Zeyneb’in konuştuklarına takılı cevapladı: “Doğru söylüyorsun.” Ve Eli ibn-i Hüseyin’in zincirlerinin çıkarılmasını emretti. O’nu yanına çağırdı, sonra; “Ey Hüseyin’in oğlu! Görüyorsun ki, baban ailelerimiz arasındaki bağı iyice kopardı ve bana ait hakları tanımamakta direndi. Benim hükümetime karşı savaş açtı ve bunun için de Allah O’na gördüğün sonu hazırladı.” Ali İbn-i Hüseyin de: “Biz hükmü yerde ve gökte câri olan ilâhî kazadan başka bir şey görmedik.” Yezid: “Sen, Allah tarafından öldürülenin oğlusun” diyerek, tıpkı Ibn-i Ziyâd gibi suçunu Allah’ın iradesine

yıkmak istedi. Ali İbn-i Hüseyin yine karşı çıktı ve dedi ki: “Ben, senin tarafından zulümle öldürülenin oğluyum.” Yezid bir an ne diyeceğini şaşırdıysa da, Ali İbn-i Hüseyin’in yanında susarak etrafındakilere küçük düşmek istemediği için aklına gelen bir Ayet-i Kerime ile karşılık vermek istedi hemen: “De ki: Allah’ım, hükümranlık Senin içindir. Dilediğine verirsin hükümranlığını ve dilediğinden alırsın.” (Kur’an-ı Kerîm) Ancak hemen susmak zorunda kaldı Yezid… Çünkü içeriden kadınların ağlayışları, feryatları geliyor, bunlar gittikçe yükselerek kulakları tırmalıyordu. Toplantının fazla uzaması mümkün değildi. Zaferim ve üstünlüğünü kutlamak için etrafına topladığı adamları nasıl dağıtacağını bilemedi Yezid. Ezici askerî başarısı olarak göstermek istediği olay gittikçe kendi aleyhine dönüşmekteydi. “Halk vicdan azabı duyuyor”, Hz. Hüseyin’in başına gelenlerden dolayı kendilerini sorumlu tutuyor ve bu olayın baş müsebbibi olarak gördükleri Yezid’e karşı bir tavır almaya doğru gidiyordu. O günlerde gerek Küfe, gerek Şam ve öteki şehirlerde Hz. Hüseyin’in başına gelenlere ağlamayanın kalmadığı söylenir nitekim. Üç gün sürdürülür bu yas.

 

Yezid, olayın geniş boyutlara ulaşmasının önüne geçmek ister ve esirler kervanını Medine’ye göndermek için harekete geçer. Esirler kafilesi Medine’ye doğru yol alırken, Yezid evine yollanıyor ve kulaklarında Zeyneb’in sözleri çınlıyordu hala… Bu sözler, etrafını çeviren dalkavukların ona yaptığı tüm işleri haklı gösteren riyakârlıklarından öte bir gerçeği yansıtıyordu. Artık Yezid de anlıyordu sonuna değin dilediğince ve ölçüsüz davranmasının mümkün olamayacağını.

 

-Şam’da, Yezid’in camide düzenlediği toplantıda Kerbelâ cephesinin ikinci mücadelesi başarıyla sona ermişti. Yezid’in gönlüne kuşku düşmüş, bu kuşku O’nu, dilediğince davranma hususunda tedirgin etmiş, esirler kafilesi, Zeyneb ile Ali başkanlığında yeni bir yolculuğa, yeni mücadelelere doğru yola çıkmıştı.

-Bir başlangıçtı Kerbelâ ve son bulmayacaktı yankıları… Kaynak: Hz. Zeyneb “Kerbela Şahidi…” Yazar. Cihan AKTAŞ 26.12.2009

 

16.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Hasan Tahsin’e kurban olasıca ayrıkotları

AK Parti İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu, Özel Kuvvetler Komutanlığı Seferberlik Bölge Başkanlığı için ‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı’ diyen ve buranın müzeye dönüştürülmesini isteyen Bakan Ertuğrul Günay’ı sert dille eleştirdi.

      

Çamuroğlu, ‘Allah insanı şaşırtmasın. Düşmana ilk kurşunu atan Hasan Tahsin de Teşkilat-ı Mahsusa üyesidir’ diye tepki gösterdi. Kozmik oda araması AK Parti’de gerginliğe yol açtı. Kültür Bakanı ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın dün AKŞAM’da yer alan röportajındaki sözleri AK Parti İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu’nu kızdırdı. Çamuroğlu, aramanın sürdüğü Özel Kuvvetler Komutanlığı Seferberlik Bölge Başkanlığı için ‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı’ diyen ve burasının ‘kapatılarak Demokrasi Müzesi’ne dönüştürülmesini’ isteyen Bakan Ertuğrul Günay’a ateş püskürdü. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Akşam’ın dünkü sayısında yayınlanan açıklamalarına tepki gösteren Çamuroğlu, şu eleştirileri yaptı. Günay ‘Devlet’ Kavramı Düşünmeli. Sayın Günay, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı olduğunu söylüyor. Bakın son zamanlarda pek çok siyasetçimiz sivil toplum kuruluşlarıyla (STK) -devleti birbirine karıştırmaya başladılar. Dünyanın en demokratik ülkelerinde bile istihbarat örgütleri var. ABD’de CIA var, İngiltere’de IM-5, IM-6 var. Almanya’da Anayasa’yı Koruma Teşkilatı var. Elbette ki bizim devletimizin kuruluşları, istihbarat örgütleri olacaktır. Unutulmamalıdır ki devletsizliğin örneklerini çok yakın zamanda Irak’ta gördük ve görmeye devam ediyoruz. Dolayısıyla siyasetçilerin devlet kavramı ile ilgili çok iyi düşünmesi gerekir. Öyle görülüyor ki bu siyasetçilerden biri de Sayın Günay’dır.

 

Hasan Tahsin de Teşkilat‘ı Mahsusa Üyesi.Teşkilat‘ı Mahsusa Türkiye’nin milli mücadele sürecinde çok önemli işlevler üstlenmiştir. Pek çok yararlı hizmette bulunmuştur. Sayın Günay’a Kuşçubaşı Eşref’in (Teşkilat‘ı Mahsusa’nın kurucusu olarak bilinir) Medine Müdafası Serencamı’nı okumasını tavsiye ederim. Ya da bunu okuduğunu ümit etmek isterim. Bunu okumuş olsaydı, Teşkilat‘ı Mahsusa’yı karalamazdı! Okumuş olmasına karşın Teşkilat‘ı Mahsusa’yı karalıyorsa çok vahim bir durumdur.

          

Düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin de Teşkilat‘ı Mahsusa üyesidir. Günay, kurban olsun Hasan Tahsin’e. Teşkilat-ı Mahsusa’nın değerli üyeleri tarihimizin isimsiz kahramanlarıdır, milli mücadelenin başta gelen aktörleridir. Teşkilat‘ı Mahsusa’nın Mondros Mütarekesi öncesin‘de ve sonrasında sakladığı silahlar olmasa, milli mücadelemiz belki de imkansız olurdu. Medine Müdafası Serencamı Medine’de kuşatma altındaki Türk kuvvetlerinin parası bitmek üzeredir. Enver Paşa İstanbul’da bir sandık altını Kuşçubaşı Eşref komutasındaki küçük bir Teşkilat‘ı Mahsusa kuvvetiyle Medine’ye gönderir. Ancak bu kuvvet yolda esir düşer. Ebru Toktar Çekiç/A.Gazetesi  01 Ocak 2010

 

Allah'ın izni ile mücadelemiz link  "bölüm9" devam etmektedir