Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar! İnsanlar iki kısımdır... İlki, islam fitratına yatkın yaratıldığı üzere islama gelenler; ikincisi, tahribat yolları ile islam'dan çıkartılanlar!

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Hacı Bayazıt  Wien, 18.04.2005

Alser Strasse 30/26

1090 Wien

 

An das                        046245Ur94/05d-1

Landesgericht für Strafsachen Wien  

Landesgerichts Strasse 11

Wien 1082

 

WEGEN: §§ 105 Abs 1 Strafgesetzbuch. 106 Abs 1 Z 13 Strafgesetzbuch. 107 Abs 1 Strafgesetzbuch

Tehama: Verdacht der schweren Nötung von am 12.03.2005 in Wien.

 

Konu: 1: Wien,14.02.2003. Jugendgerichtshof Wien als BG 3 U 682/02y-1 (BS) Tarih,10.05.2004 Adalet Bakanlığına Zahl: 4000 959/0001-1V 2/04 Wien, 26.08.2004 Landesgericht Für ZRS Wien Zahl. 20Cg19/01p, ‘verilmiş olan belgelerde belirtildiği şekilde’, manen fikren ve fiziken gerekli mücadele verilerek, kamu ve kanunlar sebebi ile Mahkemelere intikal ettirilmiş belgeler. Tarih,26.April 2005 de olacak Mahkemede, Olayların aydınlanıp benzeri faaliyetlerin engellenmesi için, Hukuki düzenleme’de kamu güveni ve sosyal dengenin tesisi için, önemli belge olacağına inanmaktayım: Benzeri olayların engellenmesi, insanları musibet ve sıkıntıya müstehak olarak hazırlayanların bertaraf edilmesi için, Türkiyede “bu dava ile ilgli” hapis cezası içeren iki kanun çıkartıldı.

 

Dünyayı felakete sürükleyecek, vücudun merkezi kalbin perdelerine yedi  yerden, üç usül ile yansıyanları zihinin algılaması, “zihinsel kontrol”, üç tahribat aşamasından sonra, elektrik kablosunun içerisindeki tel gibi akımı devreyi tamamlayıp fiziki güç elde eden şeytanın, dördüncü fili tahribat yolunu hareket ettirmesini yapanlara, sebeplerini hazır- layanlara, ağır ceza içerir kanun çıkartılması için, geçtiğimiz mart ayı içerisinde Meclis gündemine almıştır.

 

2: Dava ile ilgili Sachwalter istemiyorum. Sebepleri, Sene 1994 ortalarında akşam evime misafir olarak M.Cemil Şahin ve karısı gelmiş oturuyorduk. M.C Şahin ile yan yana oturuyorduk, Oğlum Mehmet’de yedi yaşlarında idi yanımda oturuyordu. M.C.Şahin ile konuşuyor bir taraftanda yan göz ile karşıdaki televizyonu seyrediyorduk; televizyonda hafif döşü açık spiker göründü... Yanımda duran oğlum Mehmet hemen uzanıp eli ile gözümü kapayıp, gayri ihtiyari görmemi engelledi... Bunu gören M.C.Şahin amaa ne var bunda; bizim Melek (karısı) daha açık erotik filmleri seyreder dedi. 

 

Burada dişi olarak ikinci aşama ile Wien,16.02.2005 Landesgericht für ZRS Wien Gz:42 R 512/04m, da belirtilmiş şekilde de Oğlan ile üçüncü aşama tamamlanıyor.

Şeytanın üç tahribat gurubunu temsilen belli insanları “yardımcılarını” dolanıp fiziki güç toplaması, 20-25 dakika sürüyor. Wien,15.06.2002 Bezirksgericht Hernals, AZ:1P 235/01g; “burada anlatıldığı şekilde”, bir müddet nefes almakda zorlandım. Bu hayati durumu, A.K.Hastanesi’nde Prof Dr ve Yardımcısı Rapora yazıp; daha uzun muane ve kontrol için, diğer hastaneye havale etti. Prof Dr Pakes, Raporda belirtilmiş, ‘O anki tıbbi dellere istinaden’, çocuklarım için tıbbi Rapor düzenlenip dava açılması için, isteğim doğrultusunda, (ist medizinisch indiziert) delili ile Sachwalter verilmesini uygun görmüştür. Sachwalterin bu ana kadar Mahkemenin görülmesi yönünde faaliyeti olmamıştır. Bundan dolayı Sachwalter istemiyorum.

 

12.03.2005 de olan olayları organize edenler, Mahkemeye verilmiş Kamu güvenliği ile ilgili aşağıdaki bilgileri istemedikleri için yapmışlardır. Bezirksgericht Hernals  Gz:1P 235/01g-83 de Hukuken Sachwalter davası devam etmektedir. Görülecek Mahkemede şahsımı temsilen mahkemenize verilmiş bu belgeler, tarafınızdan sorulacak soruları, yanıtlayacağına inanıyorum. İlave Soru olur ise tercüman yeterlidir.

  Saygılarımla

  Hacı Bayazıt

Beraber 26 sayfa

 

Karar: Olayların manevi zahiri önemi, (Osman/M.C. Şahin ve karısı ile Süleymancılar) Mahkeme tutanaklarında kayıt altına alınıp dava 29.04.2005 geri çekilmiştir.

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Staatsanwaltschaft Wien  12 St 74/05v – 6 (BG)

Landesgerichtsstr. 11 

1080 Wien, Florianigasse 8

 

An  037 12 St 74/05v - 6

Hacı Bayazıt

Alser Strasse 30/2/26

 

STRAFSACHE:

GEGEN:

VERDACHTIGER:

Hacı Bayazıt Geb. 20.03.1957  Alserstrasse 30/2/30  -

 

WEGEN: §§ 106 Strafgesetzbuch. 107 Strafgesetzbuch

Datum: 29. April 2005 (17. Juni 2005)

BENACHRICHTIGUNG

Der/des Angezeigten Von der Zurücklegung der Strafanzeige oder von der Einstellung des Verfahrens

Folgende gegen Sie erstattete Anzeige wurde gemaß § 90 Abs 1 StPO zürückgeleng:

 

Anzeige durc: Bundespolizeidirektion Wien. Polizei

kommissariat Döbling. F.d.Bez.18. u. 19 Hohe warte 32-1190 Wien Zahl:4K 77120/05-vom: 17.03.2005

Ein weiteres Strafverfahren aus diesem Antass unterbleibt daher.

 

Beisatz: “Betrifft Anzeige wegen drohung von 12.03.2005”.

Staatsanwaltschaft Wien

Geschaftsabteilung 12

Dr. Bernd JUNGNIKL  (STAATSANWALT)

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Hacı Bayazıt 

Alser Strasse 30/26  Wien, 02.05.05

1090 Wien  Wien,12.07.05

 

An das  Zahl: 215.690/18-VIII/23/03

Republik Österreich

UNABHANGINGER BUNDESASYLSENAT

Wien 1100, Laxenberger Strasse 36

 

Konu: Wien, 02.Mai 2005 olacak, Mahkeme için yazılı ifade.

Wien, 07.April 2003 Mag. Volker NOWAK tarafından Alınmış karar. “İltica Kanununun 32. inci maddesi 2. inci fıkrasının BAYAZIT Hacının Federal iltica dairesinin 00 01. 427-BAW sayılı ve 22.02.2000 tarihli kararına karşı yaptığı 25.02.2000 tarihli itiraz kabul edilmiş, itiraz edilen karar iptal edilmiş ve konu iltica işlemlerinin yeniden başlatılması ve yeni bir karar verilmesi amacıyla tekrar Federal iltica Dairesine havale edilmiştir.”  Kararının, doğruluğu ve hayati önemini ispat eder belgeler ile Mahkemenin dikkatine. Wien, 25.07.04 Bezirkgericht Hernals-e, verilmiş, Beantwortung Berichtigung der im Neurologisch-Psychiatrischen Gutachten vom 16.06.2004 angefühten Gründe; ‘anlatılmış hayati bilgilerin kapsamı içeinde’, din’in siyaset ve menfaate alet edilmesi yolu ile insanların musibet ve sıkıntıya müstehak olarak hazırlanışı, ‘böylece kamu düzeni ve sosyal dengenin bozulup’, dünyanın felakete sürüklenmesini hazırlayan gurup ve oluşumlara karşı, Şahsi ve ailevi vermiş olduğumuz hukuki ve kamusal mücadele iltica kanunları içerisinde’dir.

  

S E B E P L E R İ:

1: Allah(cc) bütün alemleri “dua” din ahlak maneviyat ve doğruluk “adalet” üzerine bina etmiş. Bu iki kesimin manevi hali ve yaşantısı; insanları rahmet, bereket ve aydınlığa, veya musibet, sıkıntı ve karanlığa hazırlar.

Gökkubbenin altındaki kültür sütunu maneviyat insanları; halkı maneviyat ve adalete hazırlar ise insanlar yaratılış gayesi içerisinde rahmet ve berekete laik olur; Yargı, yasama ve icranın üzerinde kalıp yasama ve icranın insanlara hizmeti başlar.

Gökkubbenin altındaki kültür sutunu maneviyat insanları; halkı siyaset ve menfaate hazırlar ise insanlar yaratılış gayesinin dışarısında musibet ve sıkıntıya müstehak olur; Yargı, yasama ve icranın altında kalıp “ideolejiler din’e dönüşerek”, yasama ve icranın insanlara sıkıntısı başlar.

Bu tahribat sureci yukardan; maneviyat ve adalet burcundan aşağı doğru dişi ve oğlan olarak iki ayak üzerinde üç aşama ile tamamlanıp; dördüncüsü fikri ve fiziki olarak tamamlanıyor... Şeytanın üç tahribat gurubu içerisine yardımcılarını dolanıp fiziki güç toplayarak, dördüncü gurubu harekete geçirmesi yaklaşık, 20. 25 dakika sürüyor... Bu insanların din’i tahribatı müsamaha görürse bu insanların bulunmuş olduğu bölge’den Allah(cc) haya, rahmet ve bereketi kaldırır... Böylece her türlü kayıt altı ilmi ve mali kaynak, kayıt dışına çıkarak sosyal denge bozulur.

 

2: Austuryada on senedir mahkemeler yolu ile açığa çıkmış; kamu güvenliği ve içtimai hayatı teşkil eden, “mücadelesi verilerek yaşamış olduğumuz olaylar”, tesadüfü değil... Yıllardır insanlar bu olayların meydana çıkıp, insanları musibet ve sıkıntıya müstehak hale hazırlayanların deşifre edilerek, insanların uyarılmasını beklemiş.

 

1981 Yılında, Austurya’ya Türist gelmek için hazırlık yapmıştım... Ankara Uzayan sokakta işletmekte olduğumuz lebensmitdel dükkanına halk arasında Süleymancılar olarak bilinen, dört beş kişi, bir hafta kadar müşteri olarak geldi.

Bu insanların gelmesinden bir müddet sonra; kontrolümüzün dışında olaylar gelişip, Ağbimin hapse girmesi ile sonuçlanan Adli olay oldu! “Hapse girmem! Avrupa yolunun kapanması ve yaşamış olduğumuz olayların, Avrupa’da meydana çıkması engellenmek, istendi.”

 

Süleymancılar şeytanın oğlan tarafı sağ ayağı, üçüncü tahribat aşamasını tamamlıyor; bu gurupların faaliyetinden sonra melun şeytan fiziki güç toplayıp, dördüncü fili tahribat yolunu harekete geçiriyor. “Wien, 10.05.04 Adalet Bakanlığına yazılmış şekilde. Bu insanlar Oğlanı (şeytan) kurtaramayacaklarını anlayınca, bir sene öncesinden hazırlanarak takvim üzerinde büyük tahribat gerçekleştirip; Wien,01.03.2000 İçişleri Bakanlığına anlatıldığı şekilde ‘dişi şeytan Melek Şahin anadan doğma çıplak namazlamın üzerine yatıp, yüzüne de hanımımın resmini tuttu.”

1997 yılında bu guruba ait Fazilet takviminde yazmışlar; (haşa ve kella) Bir günde Kur’an’ın hükmü kalktı. O günü takvimi okuyan ne kadar İnsan var ise ‘kan ve kalp’de bulan haram ve şüpheli oranında “gizli olarak”, şeytana biat etti... Allah(cc) buyuruyor, ki Kur’an’ı Biz indirdik kıyamete kadar biz koruyacağız.  Bundan dolayı İnananlar hesap günü, bir tarafta Kur’an bir tarafta amel defteri ile hesaba çekilecek. Ama bu insanlar (haşa ve kella) diyor; Kur’an’ın hükmü kalktı... (ima ediyor ki) yaptıklarımızdan hesaba çekilmeyeceğiz, şeytanın hesabına yatkın insanları hazırlayıp menfat temin edelim.

 

Yıllardır bu insanların manevi fikri ve fiziki tacizi ve baskısı altında bulunmaktayım... Şeytanın ayaklarını teşkil eden bu insanlar, faaliyetlerinin meydana çıkmasını engellemek için M.Cemil Şahin ve Metin isminde aileyi, Wien, 29.03.2005 Gz: 1 P 235/01g-83 Bezirksgerichthernalse bildirilmiş şekilde şeytanın imtihanı dan geçirip anlaşmışlar. “Bu yazıların içerisinde ki 29.01.05 belgeden sonra”, bu insanlar çocuklarım üzerinde 12.03.05 deki olayları organize ederek; benim bu belgeleri devam etmekte olan Sachwalter davasına “Wien, 29.03.2005 Bezirksgericht hernals” vermemden iki gün sonra, “programladıkları olayın” sorumlusu beni göstererek baskı ve yıldırma amacı ile Wien,31.03.05 hakkımda dava açtırmışlar. 26.04.05 deki, Mahkeme tutanak ve Savunmanın kopisi birlikte 6 sayfa. 

Saygılarımla 

Hacı Bayazıt

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

“Derin güç, hukuka ve iktidara meydan okumasını sürdürüyor.” A. Dilipak.

 

Aslan Ağbey, derin güç denge unsurudur.

Yıl 2001, Austurya Wien, Sultan Ahmet Camisinin kantin kısmın da duvara asmışlar ki, Allah’ın Ayeti celilesinde. “Sizleri Kavimler halinde yarattık, tanışıp koklaşasınız.” Hükmü gereğince. Bu ayeti öyle tevsir etmişler ki... Burdaki tanışıp koklaşasınız; Allah’ın din’i üzerin’de tanışıp bir araya gelip koklaşasınız; ‘değilse korunasınız.’ “dinim islamı kendi menfaatleriniz üzerinde anlaşıp bozmayınız; bozulmayınız, anlamını.” Diğer insanlar ile sazlı sözlü ilahiler söylemek, ortak kültürel faaliyetlerde bulunmak, şeklinde. Bunun yanlış tefsir edildiğini Neşritat sorumlusuna söyledim. Arkadaş mahcup oldu, hemen kaldırdı. Ama hakdan batıla şeytanslı hale çevrilmiş tarikatın, siyasal kısmı dişi tarafı sol ayağını temsil eden Mahmut efendinin Refah dinli hocaları ile Mısır, Elehzer’den gelen maneviyatı umursamayan hocalar müslümanları bu hale getirmiş. 

 

2001 Yılında, Almanya’da yapılacak kongere öncesi, Sayın Erbakan demek istedi, ki... “Şu kadar, bu  kadar teşkilat kadro ile en güzel şekilde, müslümanları uyumlu hale biz yaparız!” (ima ediyor) Eğer Partimizin kapatılma kararını onaylamaz iseniz!

 

Aksi durumda faize fetva verir bunca yıl faize bulaşmamış müslümanın itikadını sizin’de iktisadi yapınızı bozarız; demek istiyor. Aslan Ağbey, Leyla Şahin’in olayında da Avrupa İnsan hakları Mahkemesi, din’in siyasete alet edilmesini bir Partinin Başörtüsünü ‘siyasi simge olarak kullanıldığı kabul ederek’, bu doğrultuda Baş Örtüsünü değerlendirdi. Din içi dışı dolu hayat nizamı’dır. Hiç bir beşeri güç İnananın elinden bu nizamı almaz. Ama din siyasi simge olursa, içerisi boşalıp ideoleji haline gelir... ve insanlar sıkıntı ve musibete müstehak hale hazırlanır. Kur’an kursları üzerindeki sıkıntıda benzeri şekildedir. Samimi insanların, “din’in siyaset ve menfaate aleti ile insanların mağdur edilmesinin” manevi ve fiziki sebeplerini hazırlayanları deşifre etmesi insani, imani görevleridir; bu masum ve mağdur olmuş insanların onlar üzerindeki hakkı'dır... Hiç düşünülüyor mu! Allah’ın bu hakkı, hakkı gözetmeyenlerden susanlardan alacağını! Allah’a emanet olunuz. Hacı Bayazıt 29.05.05 

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İhtilâf ilimle sona erer.

Eğer müslümanlar arasında “edille-i şer'iyye” esas olsa, herkes de gönlünde en küçük bir sıkıntı hissetmeden o hükümlere boyun eğse; aramızda ihtilâf kalır mı?

1.400 senedir bu ümmetin kısm’ı a'zamı “Kur'an, Sünnet, İcmâ ve Kıyâs” ölçülerini tercih etmiştir. Fakat, göbeğinde yaşadığımız bu Âhirzaman günlerinde ise o “sevâd-ı a'zam” terk edilmiş, Kaf Dağına çıkan enâniyetler birer Firavun gibi, “Bana göre” patikaları açmışlardır. O yüzden de ümmet arasında derin ayrılıklar su yüzüne çıkmıştır.,

 

Birkaç yıl önce kendisini Kur'an'a vakfettiğini söyleyen bir kardeşimizle sohbet ediyorduk. Mes'ele de dinin seferilik mevzuu idi. Mezheblerin hükmünü söyledim, o kardeşimiz, “Üstâdın mutlak vârisi olan ağabeyler senin gibi söylemiyor” dedi. Değer verdiği zâtı mezheb imamlarından daha yukarıda zanneden kişi, nasıl olacak da kendisinden daha cahillere dinin emir ve yasaklarını aktarabilecek?.. Ölçümüz şahıslar olursa, şahıslar adedince de patikalar kaçınılmaz olacaktır. Eğer ölçü olarak ilim esas alınırsa, yani “edille-i erbaa” herkesi bağlayıcı hâle gelirse; o zaman herkesin taklit edeceği “tek” bir şahıs olur ki, o da yalnız ve yalnız Hz. Muhammed (sav)'dir.

 

Cahilin dini olmaz efendiler! Enâniyetlere yol veren unsur ise cehalettir. Cehaletin sırtına binen enâniyet firavuncukları ise cadde-i kübrâ-yı Kur'ânîden ayrı patikacıklar açmayı bilir, başka şeyden anlamaz. mkaplan@vakit.com.tr 15.04.05

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Hacı Bayazıt      19.7.2005

Alser Strasse 30/26 

1090 Wien

 

An die    Zahl: 215.690/18-VIII23/03

Verwaltungsgerichtshof

Judenplatz 11

1040 Wien

 

Konu: Federal İltica dairesinin 02.05.2005 almış olduğu karara karşı, yapmış olduğum yasal itirazlar hakkında, Verwaltungs- gerichtshof –a, İltica kapsamı içerisinde bulunan olayların, manevi, fikri ve fiziki deliller ile açıklanması. Sachwalterschaft, konumu- nun açıklığa kavuşması.

 

S e b e p l e r

Hak ve hukukun korunması için, Hukuki meşruiyet alanı içerisinde vermiş olduğumuz mücadeleden dolayı, T.C.M. Eğitim Bakanlığı Velilere binlerce Satanizim (şeytan) hakkında uyarıcı kitap dağıttı. T.Cumhuriyeti din’i siyaset ve menfaate alet ederek, Çocuklara muska takıp ayete eziyet edilerek, haram ve şüpheli yedirip, fal cin ve şeytanın telkinlerini almaya müsait hale hazırlayanlara karşı, iki tane hapis cezası çıkardı. T.Cumhuriyeti, “Üçüncü tahribat aşaması Landesgericht für ZRS Wien,16.02.2005”  verilmiş belgede görüldüğü üzere, devreyi 20-25 dakikada tamamlayıp fiziki güç elde ederek, zihinsel kontrol, korku ve değişik usuller ile azmettirici olarak fili tahribatı gerçekleştirenlere karşı, mart ayında 10 sene hapis cezası içerir, kanun çıkartması için, meclis gündem- ine almıştır. 

 

Austuryada on senedir vermiş olduğumuz mücadele tarikatın hak aydınlık tarafının; karanlık şeytanslı tarafa karşı mücadelesi ile insanların uyarlımasıdır. insanlar bilerek veya bilmeden iki taraftan birisine uyuyor. Tarafsız olması mümkün değil; bu hal beşeri düzenlerin üstü olup, manevi sebepleri hazırlıyor. Allah(cc) alemleri dua ve doğruluk üzerine bina ettiği için, doğal olarak şeytanslı taraf kaybediyor. 

 

Jugendgerichtshof Wien als BG 3 U682/02y-1(BS) am,14.02. 2003 anlatılan olayların bir kısmı, 1995 yılında gerçekleşince, kendimi yalnız hissetmiştim. Namaz vakitleri ne kadar şeytan var ise üzerime gelip engellemeye çalışıyordu.

 

Türkiye gazetesi alıyordum, halim onlara ayan olmalı ki, önce Ahmet Kabaklı hocanın, sonrada Mim Kemal Öke beyin, yalnız değilsiniz mesajı ile Hürriyet gazetesinde, Diyanet İşler Başkanı, Mehmet Nuri Yılmaz beyin, Hakikat, marifet, tarikat, şeriat. Namazın (kalbin namaz ile olması) içerisindedir. ve Sigara haramdır fetvası ile Yalçın Bayer beyin, Birader şu sigarayı bırak, mesajı geldi. Austria Televizyonu da ben namaz kılarken arkam dan gelip düşüren, M.C.Şahin’in karısı Melek’i çizgi filmi ile gösterip uyardı.

 

Adalet Bakanlığına Wien,10.05.2004 Zahl.4000 959/0001-1V 2/04 –da, anlatıldığı şekilde, şeytanın yardımcıları şeytanı kurtaramayacaklarını anlayınca; (hakikat tarafı; şeytana güvenip suç/günah işleyen yardımcıları mahkeme olunca şeytan onları ortada bırakıyor... kurtulamıyan onlar.) “bir sene önceden 1996 başlayarak takvim üzerinde ‘Wien, 02.05.2005 iltica dairesine bildirilmiş şekilde’, büyük tahribat gerçekleştirmişler.” şeytanın bir ayağı din’i siyasete alet edenlerin diğer ayağı da menfaat için din’i meslek haline getirip haramlara helal diyenlerin üzerinde.

 

Şubat 1997 yılında, T.Cumhuriyet’ine Mektup ile bu insanların eziyetlerini şikayet ettim. Eziyetleri Allah’ın katına ulaşmalı ki Bezirksgericht Hernals Gz: 1 P 235/01g- 83 am, 29.03.2005 anlatıldığı şekilde Allah(cc) din iman hırsızlarını bertaraf etti. Böylece, şeytanslı tarafının üç aşama ile dört tahribat yolunda aşağı doğru olan sureci dibe oturup tamamlandı.

 

Bütün oluşumların tarihi ile meşruiyet alanı vardır; insanların manen ve madden korunmuş olduğu din’in dört ana esasını muafaza eden tarikatın hak tarafının çalışması ile üç aşamada insanların kalblerinin üzerinde bulunan üç gaflet perdesi kalkıp, “bataklıkların kurutulması ile, ilmi ve mali kaynak kayıt altına alınıp”, dünya maneviyat ve adalet iklimine sezonların birbirini takip ettiği gibi girecektir.

 

Hapishaneden, Wien.27.11.2000 Bezirksgericht Hernals’a yazmış olduğum yazılarda, şeytanın gelebileceği yer olmadığı için, sınır dışı kararından bir akşam önce, 13.12.2000 yabancılar Polisi A.K.H Hastenesine muane için götürdü. Herhalde, manevi çalışmamı yardımcılarının yapmış olduğu, ‘din’i tahribat oranında’ güç alarak engellemeye çalışan şeytanı doktorların anlaması içindi.

Sachwalterle ilgili, Bezirksgericht Hernals  Wien, 01.07. 2005 vermiş olduğum belgelerin kopisi birlikte. Davacı olduğum insanların, şahsım aileme ve manevi çalışmama karşı faaliyetleri, “Landesgericht für ZRS Wien, 16.02.2005  verilmiş belgede görüldüğü ile Federal İltica dairesine, Wien 02.05.2005 belirtildiği şekilde, Türkiye de daha etkili olduğundan dolayı” iltica kapsamı içerisinde muafaza edilerek gerekli hukuki düzenlemeyi arzu ve talep ediyorum.

 

Saygılarımla

Hacı Bayazıt

 

Beraber 38 sayfa. Wien, am 15.06.2002 - Bezirksgericht Hernals / Jugendgerichtshof Wien als BG 3 U682/02y-1(BS) am,14.02.2003 Wien, 19.09.2003 bzw. am 24.09.2003 Justizministerium gericht, Schreiben vom 10.05.2004 zur Zahl 4000 959/0001-1V 2/04 / Wien, am 06.09.2004 schriftliche Aussage. Landesgericht für ZRS Wien am 16.02.2005

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Dr. Wolfgang Blaschtitz

Verteidiger in strafsachen

 

Herrn

Hacı Bayazıt

Alser Strasse 30/2/26

1090 Wien

 

Schreiben des Prasidiums des

Verwaltungsgerichtshofes vom 12.7.2005 sowie 19.7.2005 jeweils zu Ihrer Kenntnisnahme.

Ich zeichne

Mit freundlichen Grüssen

Dr. Wolfgang Blaschitz

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

VERWALTUNGSGERICHTSHOF PRASIDIUM  

A-1040 Wien, Judenplatz 11  S 2005/01139-4

 

Herrn

Rechtsanwalt

Dr. Wolfgang BLASCHITZ

Wolfischgasse 11/10 – 1010 Wien

 

Sehr geehrter Herr Rechtsanwalt!

Im Hinblick auf Ihre Bestellung zum sachwalter für Herrn Hacı Bayazıt und unter Hinweis auf das Schreiben des Verwaltungsgerichtshofes vom 12. Juli 2005 darf in der Anlage die (neuerliche) Eingabe des Betroffenen vom 17. Juli 2005 übermittelt werden.

Seitens des Verwaltungsgerichtshofes sind keine weiteren Veranlassungen erfolgt.

Anlage

W i e n , am 19. Juli 2005

Für den Prasidenten:

MinRat Dr. Michael  NEUMAIR

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Bismillahir rahmanir rahim.

Allah’ın selamı, bereketi, rahmeti üzerinize olsun.

Sevgili Mehmet Oruc Ağbey Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendimiz ile oniki Ehl’i Beyt İmam’ın vermiş olduğu mücadele; itikatda iki amalde dört imam’ın içtihatında güç kaynağı olup, ‘takva ve ruhsat ölçüsünde’ din’in dört ana esası kayıt altına alınıp din siyaset ve menfaatden arındırılmıştır; dört imam’ın üçü bu uğurda, Kur’an ve sünnete dayalı din’in dairesinden zafiyet göstermeyip şehit olmuştur. Burada itikat edilmesi gereken dört Meshep değil; bir meshep’in takva ve ruhsat ölçüsünde içtihat etmiş dört imamı dır. Dört meshep olarak inanmak islam’ın ruhuna aykırı. Meshep imamları aynı zaman ve mekanda yaşamasalar dahi edep ve haya ölçüsünde bir birinin talebesi/takipcisidir.

 

Meshep kayıt altına alınmış din’in ana esaslarını belirten sınırdır. Buda takva ve ruhsat ölçüsü ile’dir. Müçtehitlerin İçtihadın’daki rahmet, din’in sınırlarını tahrib eden yolların kapanması iledir; tahribat yolu açar ise müsübet yağar; tutarsa iki tutmazsa bir sevap, Kur’an ve hz Peygamberin sünnetine mualif “şeytanın yardımcılarına attığı yemdir.”

 

Sevgili Ağbey bir misal. Abdest, İmam’ı Azam hazretlerine göre kadına dokunmak ile bozulmaz. İmam hazretleri halkın içerisinde esnaf olarak bulunduğu için. İmam’ı Şafi hazretlerine göre bozulur. Buradaki ölçü kalabalık ve kırsal hayata göre kalpte oluşan hale göre’dir.

 

Cin meselesini hiç bir zafiyete mehal bırakmadan ayırt etmek gerek... Bunun vebali, insanları uyandıracak yer ve seviyede bulunan her insanın üzerindedir... Yıl 2001, Wien’de Mahmut efendinin müridi Osman Yılmaz hoca’nın (tezgah) dükkanın içindeki cin ve şeytanları bir ay da ekmek kırıntıları ile birlikte toplayıp temizleye bildim.

 

Süleymancılardan bir zat İlmihali kitabı yazmış. Güya talebe iken masalardan dökülmüş ekmek ufaklarını toparlarken cinler rahatsız olup gözünü kapatmış, hocaların dersini dinleyemedikleri için.

 

Ayet ve nimete saygısızlık yapıp ekmek ufaklarını kasıtlı döküyorlar. Dolayısı ile buralarda şeytan ve cin toplanıyor. Süleymancılar şeytanı, müslüman cin diye insanları inandırıyor... böylece şeytan tezgâhlarında yetişen insanı, onların gözü ve dili ile imtihan ediyor... “Soruyor”, Bu ayet önce gelmiş, buda sonra gelmiştir, diye... bu sorunun arkasından hemen telkin geliyor,  (Sümme Haşa) sonra gelen ayet, öncekinin hükmünü kaldırmıştır; oluyor. Böylece şeytanın hükmü geçmeye başlıyor! Bu usul ile aralarındaki hiyarşik durumu şeytan sağlıyor. Bunlar şeytanın sağ ayağı oğlan tarafı. 

 

Dişi tarafı sol ayağı ise şeytanın istemediği bir şeyi yapamazlar; ortak hastalıkları ileri derece şeker hastalığı Cübbeli Ahmet, Fetullah Gülen, Kadir Mısırlı oğlu gibi, “dini kemirdikleri oranda kendi içleride kemiriliyor.” Asırlardır müslümanlar ve dolayısı ile insanlar bu şekilde uyutup, siyasi ve maddi manfate malzeme yapılarak dünyanın bugünkü halinin, manevi ve zahiri sebepleri hazırlanmış. Din iman hırsızlarını deşifre etdirip; insanları uyandıran Allah’a Hamd'ü Sena'lar olsun. 

 

İmam’ı Azam Hazretlerinin bulunduğu beldede bir koyun çalınmış. İmam hazretleri duymuş ki koyunun ömrü yedi sene. Yedi sene boyunca kasaptan koyun eti alıp yememiş. Haram ve şüpheliden böylesine çekinen Müslüman’ın yanına. cinin de şeytanında müslümanı bile gelmez. Eğer Müslüman, bir hak din’in manevi ve zahiri, dört hali ile tamamlanan islam dairesi içerisinde  manen fikren ve fiziken korunursa, şeytanda cinde kalp ve kanın dışında kalır. Yok eğer islam dairesinin dışına çıkar ise takva ve ruhsat ölçüsün de zaman ve mekana göre içihat etmiş dört imam’ın manevi yaşantısı anlaşılmaz din’in içerisinin boşalmasının önü açılır, islamı muafaza eden tarikat hak’dan batıla şeytanslı hale döner.

Delil... Şeytan namazın şartlarının sayısınca cemaati bölüp, her bir bölüğe namazın bir şartını ihlal ettirip yanlarında bulunarak, ümmet köprüsünün direkleri namazı sakatlar. İcmaı ümmeti oluşturacak insanların Allah’dan “rahmet veya musibet” gelecek hale hazırlanmasına göre kurum ve kuruluşlar vücut bulur... Bölgelerin ilmi ve mali hali bu ölçülere göredir. Bu kesimin haricindeki insanlar “neticelerin oluşması için” sebepleri taşır. Allah’a emanet olunuz. Hacı Bayazıt  01.08.05 

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Kötülüğe göz yummak ve umûmî felâket

Hz. Peygamber buyurdu ki. “İsrâil oğullarından birtakım kimseler günahlar işlemeye başlayınca âlimleri onları bu işlerden önce menettiler. Onlar vazgeçmeyince bu defa da âlimler onlarla oturup kalktılar ve yiyip içtiler. Bunun üzerine Allah Tealâ onların kalplerini birbirine kattı ve Dâvûd'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle onları lânetledi.”

 

Sonra bir yere yaslanmış bulunan Allah Resûlü oturduğu yerde doğrularak sözünü şöyle tamamladı: “Hayır! Canımı kudretinin elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, kötüleri kötülükten tam olarak çekip doğruya yöneltmezseniz, siz de onların akıbetinden selamette kalamazsınız.” (İbn Mâce, Fiten 20) İsrâil oğulları âlimlerinin, kötülük işleyen kimseleri önce o fenalıktan menedip, daha sonra onlarla yiyip içmesi, düşüp kalkması, içli dışlı olması, onların da kalplerinin kararmasına sebep olmuştur.

 

Buna göre bir kimse kötülük işleyip, diğeri de onu bundan vazgeçirmeye çalışsa, daha sonra kötülüğü bırakmayan o kişiyle ilişkiyi kesmeyip hiçbir şey yapmamış gibi işi oluruna bıraksa, her ikisi de Allah'ın gazabını hak eder. Bu durumda yapılması gereken, işin peşini bırakmamak, elden hiçbir şey gelmiyorsa bile pasif direniş göstermek, kalben buğzetmektir. Hadişâret edilen âyette (Kur'ân: 5/78) belirtildiği gibi, böyle davranan İsrâil oğulları gerek Hz. Dâvûd ve gerekse Hz. İsa'nın diliyle Allah'ın gazabına uğramaları için bedduaya hedef olmuşlardır.

 

Resûl’i Ekrem, bu buyruğu yaslanmış durumda iken söylemiş ve müslümanlara ait olan talimatı vereceği zaman ise, doğrulmakla işin önemini belirtmek istemiştir. Talimatın verdiği mesaj şudur: müslümanlar haksızlık edenlere dur!" demeli, onların hakkı kabul etmelerine çalışmalı, mazlumların haklarını iade etmeye gayret göstermelidirler. Bu, onların görevidir. Bu yükümlülüklerini yerine getirmezlerse sorumluluktan kurtulamaz ve İsrâil oğullarıyla aynı akıbete uğramak kaçınılmaz olur.

 

“Benden önce de Allah'ın bir ümmete gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki, o Peygamberin ümmetinden havar(yakın yardımcıları, fedakâr dostları) ve sünnetine uyan, emrini yerine getiren has arkadaşları olmasın. Sonra onların ardından, yapmadık- larını söyleyip, kendilerinden istenmeyeni de yapan kötü nesiller türer. Kim bunlarla eliyle mücâdele ederse o mü'mindir. Kim bunlarla diliyle mücâdele ederse o da mü'mindir. Kim de bunlarla kalbiyle mücâdele ederse o da mü'mindir. Bunun gerisinde artık zerre kadar imân yoktur” (Müslim, İmân 80)

 

Ümmet kelimesi, bir peygamberin tabileri demektir. Bazen daha genel olarak peygamberin dine davet ettiği kemseler için de kullanılır. Mü'minlere “ümmet’i icabet”, yani çağrıya uyan ümmet; kafirlere ise, “ümmet’i davet”, yani dine davet edildiği halde çağrıya uymayanlar denir. Ancak ümmet denince genellikle birinci mâna kastedilir. Hadmü'min sayılabilmek için kötülüğe var gücümüzle engel olmamızı emretmektedir. Buna göre, o kötü nesillerden olmamak için, bir kötülüğü gördüğümüzde gücümüz yetiyorsa bizzat elimizle, yoksa dilimizle, bu da olmazsa pasif direniş ve nefretle kalben karşı koymamız gerekir. Bunun dışındaki bir davranış imânla asla bağdaşmaz. Doç. Abdulaziz HATİP 07.08.05

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

İslâm'ın diktiği elbise kimin üzerine uymuyorsa, o kendisini düzeltmelidir.

Evet, dinin doğrularını ortaya koymak elbette vazifemizdir. Ortaya koyduğumuz doğrular, bazı muhteremlere ters düşüyorsa; o doğruyu söylemekten vazgeçecek değiliz ya! İslâm'ın diktiği elbise kimin üzerine uymuyorsa, o kendisini düzeltmelidir. insanların hatırı için hakkı söylemekten yüz çevirmek olur mu? Boyunca bid'ata dalmış insanlar gocunacak diye, o bid'atın bid'at olduğunu söylemeyecek miyiz?

Yeter ki elimizdeki ölçü, “Kur'an, Sünnet, sahabe-i kirâmın icmâı, müctehidîn’i izâmın kıyâsı” olsun. insanları ve hadiseleri değerlendirirken nefsimiz ve tâbi olduğumuz lider kadroları ölçü olursa, işte o zaman bu kaosun içinde biz de yer alırız. Kalem kullanmaktaki mahâretini takdir ettiğim bir yazarın şu sözleri de üzerinde düşünülmeye değer sanırım. “müslümanlar arasında dünyevîlik alâmetleri yeniden yükseliş hâlindedir. Dünyevîliği yorumlamak ve 'Din' kapsamında lâyık olduğu yerde tutmak, kuvvetli bir 'İlm?i Hâl' birikimine ilâveten kültür, görgü, şimdiki zamanın ve dünya ahvâlinin bilgisini de gerektirir.

 

Ebu Zer'in takvâsı ile Emevîlerin dünyevîlik yorumları arasındaki mesafeyi, şimdiki zamana taşıyabilecek zihnî 'cehd'de bulunmak, sabî sıbyânın kafasını harcıhalem 'cihad' propagandası ile doldurmaktan daha ağır bir din görevidir. Bu görevin lâyıkıyla ifâ edilip edilmediğine bakalım bir; 'Mağdur'u oynamaktan vazgeçelim. Meselelerimize el koyacak cesareti gösterelim ve neticelerine göğüs gerelim.” (A.Turan Alkan, Zaman, 3 Ağustos 05) Bu ise, gerçekten ciddî ilimle mümkündür. Cihanşümûl İslâm dininin her mes'ele için vaz ettiği hükümleri ana kaynaklarından öğrenip aktarmaya, dünyanın hâl ve gidişini yakından bilmeye, kişi ve grupların saptıkları noktaları bilmeye ihtiyaç var. (!) Bunlar tamamsa, dedikoduları ve lüzumsuz tenkidleri terk edip hakkı tebliğde yoğunlaşma zamanıdır. Dinin emir ve yasaklarını söyleyelim, ama kimsenin tenkidini esas almadan sırf Allah rızası için söyleyelim. İslâm âleminin içine düştüğü rezil ve zelil hâl meydanda iken, Kur'an ve Sünnet etrafında kenetlenme zamanı değil midir? Mustafa Kaplan.mkaplan@vakit.com. 04.07.2005

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Ruhun gıdası: İbadet

Sözlük anlamı ‘kulluk etmek, boyun eğmek’ olan ibadetin terim anlamı ise ‘Allah’a saygı ile boyun eğmek ve emirlerine itaat etmek’, diğer bir ifadeyle ‘iyi niyetle yapılan veya yapılması ile sevap kazanılan herhangi bir iştir’ diye tarif edilmiştir. En güzel bir biçimde yaratılan ve hiçbir canlıda olmayan niteliklerle donatılan İnsanoğlu, kendisine bu güzellikleri bahşeden yüce yaratıcısına karşı kulluk vazifesini yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur. Bu görev de ancak ibadet etmekle mümkün olur. Tarifinden anlaşılacağı üzere, Allah rızası gözetilerek yapılan bütün meşru hal ve hareketler birer ibadettir. İbadet İnsan ruhunun şükran hislerini yaratıcıya arz etmesi ve Allah’ı anarak ruhunu tazelemesidir. Allah’ı anmak, ibadetin temelidir. İbadet, Kuran-ı Kerim’e göre İnsan kalbini temizlemenin ve İnsanı her türlü sapıklıktan korumanın en belli başlı vasıtasıdır.

 

Kuran der ki: ‘Namaz, İnsanı her kötülükten, her fenalıktan uzak tutar. Allah’ı anmak her şeyden büyüktür.’ Onun için islamıyet, insanın manevi yükselişini sağlayan bir vasıta olması dolayısıyla namazı emreder. Bu manevi yükselişin gaye ve hedefi ise Allah rızasını kazanmak, Allah sevgisini derinden duymaktır. Fakat namaz kılmak, yalnız oturup kalkmak, alnını yere koymak, tekbir getirmek değildir. Bütün bunları tam samimiyetle, tam bir duyuş ile yapmak ve böylece gayeyi gerçekleştirmektir. Yoksa namaz kuru bir gösterişten ibaret kalır. Kuran-ı Kerim, namazları kuru bir gösterişten ibaret olanları kınayarak der ki: ‘Onlar namaza istemeye istemeye dururlar, zaten maksatları da başkalarına gösteriştir.’ ‘Yazık o namaz kılanlara, kıldıkları namazdan habersizdirler.’ Çünkü böyle bir namaz İnsanı yola getirmeye, insanın ruhunu beslemeye yardım etmez. Halbuki Müslüman için namaz, ruhun en büyük gıdasıdır. Bu gıda ile beslenebilmek, bu gıdanın özünü ruha sindirmek ancak o gıdayı layıkıyla almakla gerçekleşir.

 

Yunus Emre, ‘Aşıklar arasında Cibril dahi hicaptır’ der. Bu halin en güzel ifadesi, Mevlana tarafından ‘Fihi ma fih’te verilmiştir: ‘Biri, ‘Tanrı’ya namazdan daha yakın olan bir şey var mıdır?’ diye sordu. O da namazdır; ama Namaz yanlız bu surettan ibaret değildir. Bu, namazın kalıbıdır. Çünkü namazın başı sonu bellidir ve vardır. Başı ve sonu olan şey ise kalıptır. Tekbir namazın başı, selam ise onun sonudur. Bunun gibi şahadet de yalnız dilleriyle söyledikleri şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. Sesle, sözle söylenebilir. Sonu ve başı olan her şey suret ve kalıptan ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve sonsuzdur, başı sonu yoktur. Bu namazı nebiler kılmışlardır. Ve bunu ortaya çıkaran nebi ‘Benim Tanrı ile bazı vakitlerim olur ki o zaman oraya ne bir Tanrı tarafından gönderilmiş peygamber ve ne de Tanrı’ya en yakın bulunan bir melek sığar’ buyuruyor. O halde namazın ruhu yalnız suretinden ibaret olmayıp, belki istiğrak, kendinden geçiş olduğunu bilmektir. Çünkü bütün suretler dışarıda kalır, oraya sığmazlar. Sırf mana olan Cebrail bile oraya sığamaz.’

 

Bu bakımdan Peygamberimizin (SAS), ‘İslam dini beş temel üzerine bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan orucunu tutmak ve hacca gitmek’ şeklinde ifade ettiği ibadetlerin tamamının özünde bireysel ve toplumsal mutluluk ve dayanışma hedeflenmiştir. Ruhun gıdası ve manevi hastalıkların ilacı olan ibadetler aynı zamanda insanın, yaratıcısı, çevresi, ailesi, devleti, milleti ve kendisiyle barışık yaşamasını sağlar. Hayatında bu yolla mutlu olmuş insanlardan meydana gelen toplumlar da mutlu ve huzurlu olurlar.insanlar hangi teknik ve maddi imkanlara kavuşurlarsa kavuşsunlar, ibadet etmeye muhtaçtırlar. Kuran’da ve sünnette ibadet etmenin ölçüsü, önemi ve şekli bildirilmiştir. Peygamberimiz (SAS) en güzel bir biçimde uygulayarak bizlere örnek olmuştur. Kısacası, bizler de peygamberimizi örnek alarak ibadetlerimizi eksiksiz yerine getirmeye gayret etmeli, çocuklarımızı da ibadete teşvik etmeli ve huzurlu bir toplum oluşmasında bize düşen görevi yerine getirmeliyiz. Sözlerimi şu ayetle noktalıyorum: ‘Ey Muhammed, de ki: İbadetleriniz olmasa Rabbim size ne diye değer versin?’ Mehmet Nuri YILMAZ 26.08.2005

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Allah’ın selamı, bereketi üzerinize olsun.

Allah’ın Sevgili Kulları, Binalarda, 'kapı ve pencere, ‘alt ve üstlerinde, kemerler vardır, Binayı ayakda tutan. Allah’ın muhteşem yaratığı insanın, ‘korunması için, Peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu din’de ‘aynı, bina gibidir. insanların madden ve manen korunduğu, ‘bu manevi binanın, 'kemeri’de, tasavvuf ve tarikat’dır. Osmanlı devletinde, tasavvufa müziğin eğlence ve şüphelinin, girmesi ile bu kemerler aslı görevinden uzaklaşıp; Hakdan batıla şeytanslı hale dönüp bina yıkılmış... Yıkılan binanın enkazı altında ise Dünyada ki masum ve mağdur insanlar kalmış. Bundan dolayı Mübarak Miraç Gecesinin yüzü suyu hürmetine, Hak Teala  ibadetinizi makbul dualarınız kabul; Ümmedi Muhammedi ve cümle alemi islam’ın evrensel, manevi ve zahiri  değerleri ile korusun ve muafaza eylesin. Selam ve saygılar. Hacı Bayazıt 31.08.2005

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Tasavvuf!

İslam tasavvufunun sosyolojik bir filtre olduğunun farkındayız. Bu, toplumun ve İslam doğasının metafiziğe aralı penceresidir… Nitekim bu pencerenin kilitlendiği yerde R-2, YOGA VB.. insanın ruhi tekamülünde pas oluşturacak, bize yabancı itikatlar boy vermiştir. Ne hazin... Kandiliniz hayırlı olsun. mehtapyılmaz@tercuman.com.tr 01.09.2005

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

KİMSEYE KARIŞMAMALI ‘ MI?

Kimseye karışmamak, iki şekilde anlatılmaktadır. Birincisi, insanın kendi vazifelerini yerine getirmesi, başkalarının haklarına riayet etmesi, onların işlerine, hallerine karışmaması, dedikodularını yapmaması şeklindedir… İkincisi ise, imanı, itikadı, ameli bozuk olup felaket yoluna sapanlara karışmamak şeklindedir… Birinci şekli dinimiz tavsiye ve emrediyor. Fakat ikinci şeklin ise, doğru olmadığını bildiriyor. Çünkü dinimizde, “Ben kurtuldum, başkası ne olursa olsun ve kimsenin işine karışmam, yanarsa yansın” diye bir hüküm, bir emir hatta bir tavsiye yoktur. Hatta dinimiz, her Müslüman’ın; “Hiç kimse yanmasın, helak olmasın” düşüncesinde olmasını tavsiye ve emrediyor. Zira İmrân sûresinin 110. âyetinde meâlen; (Siz, insanlar için hayırlı ümmetsiniz! İyi şeyleri emreder. Fenâ şeyleri menedersiniz) duyurulmaktadır.

 

Peygamber efendimiz de; (Ortalık karışır, yalanlar yazılır. Âdetler, ibâdetlere karıştırılır ve eshâbıma dil uzatılırsa, doğruyu bilenler, herkese bildirsin! Allahü Tealanın ve Meleklerin ve Bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde, bildirmeyenlere olsun! Allahü Teala, böyle alimlerin ne Farzlarını, ne de başka İbadetlerini kabül etmez) buyurmaktadır. “Ey îmân eden kullarım!” Bazı kimseler; Mâide sûresinin 108. âyet’i kerîmesini ki meâlen; (Ey îmân eden kullarım! Kendinize dikkat ediniz! Doğru yolu bulursanız, başkasının sapıtması size zarar vermez) duyurulduğunu ileri sürerek, burada, kimseye karışmamalı deniyor diyorlar. Halbuki İslâm âlimleri, müfessirler bu âyet’i kerimeyi açıklarken; “Buradaki doğru yolu bulmak için, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkeri de yapmak lâzımdır. Yani âyet’i kerîmede meâlen; (Ey mümin kullarım! Emrettiğim işleri, ibâdetleri yapar ve emr-i ma’rûf ve nehy-i münker eder iseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez) buyurulmaktadır. Bu âyet’i kerîmenin, ne zamân ve ne için geldiği ve bundan sonra emr-i ma’rûf ve nehy-i münker hakkında, nice âyet’i kerîme ve hadîs’i şerîfler emir buyurulduğu, kitâblarda yazılıdır” buyurmaktadırlar.

 

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri; “Bir kimse, bir günâh işleyeni görüp de menedince, kendine zarar gelmek ihtimâli bulunduğu zamân, acabâ menetmesi câiz olur mu? Bize kalırsa olur. Hattâ çok kıymetli olur. Allahü teâlâ için kâfirlerle cihâd etmek gibi sevâb verilir. Hele zâlimlerin elinden mazlûmu kurtarmak ve memleketi kâfirlik kapladığı bir zamânda îmânı izhâr için olunca, böyle zamânlarda, nehy-i münker yapılmasını ulemâ da söylüyor” buyurmaktadır.

 

Peygamber efendimiz başta olmak üzere bütün Peygamberler, Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Selef-i sâlihînin hepsi, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmış ve bu uğurda çok uğraşmışlar, sıkıntılara, eziyetlere, cefâlara katlanmışlardır. Kimseye karışmamak, dînimizde iyi olsaydı, kalbin bir günâhı inkâr etmesi, îmânın alâmeti buyurulmazdı. Emr-i ma’rûf yapmamak iyi olsaydı, günâh işleyen bir kavim helâk olurken, bunlara emr-i ma’rûf yapmayan âbid de, birlikte helâk olmazdı. Nitekim, bir hadîs’i şerîfte; (Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma, ‘filân şehri yerin dibine geçir’ diye emretti. Cebrâîl, ‘yâ Rabbî! Bu şehirdeki filânca kulun sana bir ân isyân etmedi. Hep itâat ve ibâdet ediyor’ deyince, onu da berâber geçir! Zîrâ günâh işleyenleri görünce, bir kerecik yüzünü değiştirmedi) buyuruldu. Her ne olursa olsun, İslâmiyeti bildirmek, gençlere öğretmek, faydalarını açıklamak, din düşmanlarının yalanlarını, iftirâlarını cevaplandırmak elbette lâzımdır… Bilenler, bildirmezlerse, cezâdan, azâbdan kurtulamayacaklardır... Bu vazîfeyi yaparken, fitne çıkarmamaya, dikkat etmelidir. Dikkat ile çalışırken, kendine bir sıkıntı gelirse, bunu nimet bilmelidir. Peygamberler, Allahü teâlânın emirlerini bildirirlerken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri işkenceler kalmamıştı.

 

Emr-i ma’rûf yapmak... Emr-i ma’rûf yani Allahü teâlânın emirlerini insanlara bildirmek, iki sûrette yapılır. Birincisi, söz, yazı ve her çeşit yayın vâsıtası iledir. Bunu yaparken, bilgi az ise ve şahsa, âdetlere, kanûnlara dikkat ve riâyet edilmezse, fitneye sebep olunabilir. İkinci yol, hâl ile İslâm’ın güzel ahlâkına uyarak, nümûne olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanûnlara uymak, kul haklarını ödemek, en tesîrli, en faydalı nasîhat yapmak olur. Bunun içindir ki: “lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır” demişlerdir. Yani hal ile, yaşayarak göstermek, öğretmek, söz ile anlatmaktan üstündür. Görülüyor ki, İslâm’ın güzel ahlâkına uygun yaşamak ve doğru yazılmış kitapları insanlara vermek, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmanın yani İslâmiyyeti anlatmanın en güzel yoludur. Osman.unlu 04 Eylül 2005

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Tasavvuf içten bir arınma yöntemidir

Kitap ve sünnet çerçevesindeki tasavvuf da içsel bir arınma yöntemidir. Gazali'ler, Mevlânâ'lar, Yunus'lar, Hacı Bektaş-ı Veli'ler bu yolla yetişmişlerdir. Tasavvufu kaldırıp atarsanız dini ruhundan soyutlamış olursunuz. Tasavvuf, menfaat toplama, çıkar sağlama, kral gibi yaşama yolu değil, kişinin egosunu, çıkar duygularını öldürmesi, ruhunu her türlü kötü düşüncelerden, menfaat duygusundan arındırması yöntemidir. Süleyman Ateş  (05.09.2005)

 

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

Ayetler birbirini neshetmiş midir?

Cevap: Kur'ân âyetlerinin hiçbiri belli bir zamana mahsus değil, tüm zamanlar için indirilmiştir. Her âyetin hükmü geçerlidir. Ayetler arasında çelişki ve aykırılık bulunmadığı için önce gelmiş olan bazı âyetlerin, sonra gelen âyetlerle neshedildiği, yani yürürlükten kaldırıldığı görüşü, Kur'ân'a ters, tutarsız bir görüştür. Bu görüş, Kur'ân'ı bütünüyle kavrayamamış, rivayetleri Kur'ân'ın üstüne çıkarmış olan dar görüşlülerin düşüncesidir, bir fantezidir. Zira Kur'ân'a göre "Allah'ın kelimeleri değiştirilemez.", "Allah katında söz değiştirilmez.", "Kur'ân âyetleri arasında bir çelişki ve aykırılık yoktur." Allah katında söz değiştirilemeyeceğine, Allah'ın sözleri değiştirilemeyeceğine ve Kur'ân sözleri arasında bir çelişki, birbirine aykırılık bulunmadığına göre nesih (birbirini hükümsüz kılma) olgusu da yoktur. Çünkü nesih, ancak ihtilaflı, çelişkili sözler arasında olur.

 

Kur'ân'da nesih olgusundan söz edilir ama bu, Kur'ân âyetleri arasında vuku bulan bir şey değildir. Sadece daha önceki dinlerde bulunan bazı ağır hükümleri Kur'ân kaldırmıştır. Kur'ân kendinden önceki Kitapları doğrular. Ancak onlara İnsan yorumuyla sokulmuş bulunan bazı ağır hükümleri kaldırır. Daha önceki kitapların bazı hükümlerini müslümanlar için tadil eder. İşte Kur'ân'da anlatılan nesih budur. Zaten nesihten söz eden âyetler de bu bağlamda bulunmaktadır. Bunun dışında Kur'ân'da bulunan âyetler arasında nesih söz konusu değildir. Bu konuda ne Kur'ân'da, ne de Peygamber'in sözlerinde en ufak bir kanıt vardır. Bu ayrıntı için Kur'ân'da Nesh Meslesi adlı eserimizi, yahut Kur'ân Ansiklopedisi adlı eserimizin "Nesih" maddesini okuyunuz. Eski Diyanet işleri Başkanı, Süleyman Ateş  (20.09.2005)

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Hacı Bayazıt  Wien, 20.04.2006

Alser Strasse 30/26

1090 Wien

 

An Das 

Beszirksgericht Josefsatadt

Florianigasse 8

1082 Wien

 

KONU: 028 1 C 131/05p–13 

Alemleri muntazam şekilde idare eden Allah(cc) hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz. insanlar din ahlak maneviyat dairesinde; tahribat sıkıntı ve musibet Veya imarat rahmet ve bereket kısmında istihdam ediliyor.

 

İsa Aleyhisselam buyurmuştur ki, Bir gün düşünmeye çekindikleriniz, aydınlık’da açığa çıkacak ve onu çatıların başında haykıracaksınız.

Eisenstadt. 20.09.1995 Mahkeme’de Hakim Alfred Ellinger tercüman Nermin Durdane’ye sordu? Bak bakalım kafasının denginde ışık görüyor musun dedi. Nermin Durdane evet, dedi. Hakim, O zaman burda kalıyor, dedi. 

 

Bu arada, melun şeytan araya girmek için yaklaştı,  üfürdü, Hakim Ellinger kızdı ‘yüzünü buruşturup’ kalbini dönder’di dilinin ucu ile ‘tüf’’ dedi... Savcı da, Bayazıt Sana’da ceza vereceğiz 5 ay açık cezan var, dedi.

Hakimin orda bırakması, Savcının ceza istemesi, anlaşılacağı üzere; Peygamber efendimizin, “Cehennemin köpekleri”, olarak lanetlediği. İsa Aleyhisselamın “kötü din adamları su yolunu tıkayan kaya gibidir, suyun önünü keser.” Kötü din adamları kanalizasyona benzer, dışardan bakınca sanat eseri gibi görünür, içi pislik doludur. 10 veya 11 2005 Yazar A. Dilipak beyin, kamuoyuna duyurduğu; “yerden sökülmüş kemirgen bitki gibi mahlu- kun dünyaya yayılacağı”, “imtihandan geçmiş, hatmelere iştirak eden, Süleymancıların önünde siyah futbol topu büyüklüğünde yerden sökülmüş bitki gibi kemirgen şeytanın dünyaya yayılacağı haberi ile şeytan ve yardımcı- larının ‘aydınlığa’ meydana çıkması içindi. 

 

Yıl 1988 (Milligörüş) Wien den, Türkiye’ye telefon edip bir Kadın istemişler. Türkiye’dekiler de, M. Cemil Şahin’le evlenen (Mahmut efendi yetiştirmesi) Melek’i göndermişler. Melek Wien 7, Ayasofya Cami’sine gelip davet edenler ile tanışıp, Wien 7 deki evimi bulup, Eskici satıcı kılığında eve girip, “Hanım ve Çocuklarıma yaklaşıp” hafızasına yerleştirmiş... Çünkü Kalbi şeytanın füze rampası gibi; yani şeytan gideceği yere belli insanları dolanıp “güç toparlayıp” açık ve gizli küfür ile son yerden hareket ediyor.

 

Yıl, 10.1993 Süleymancı hocalar ile işyerime ortak oldum. Bunun üzerine Ailem ısrar ile Türkiye’ye izine çağırdı. 1993 Yılbaşı haftası Ankara’da Bacımın evinde misafir bulunuyordum; Kırşehir’deki Bacım’da Eşi ile birlikte gelmiş oturuyorduk. Ben kitap okuyor kendi halimde idim; Enişten “Bana laf atıyor tartışmak istiyordu, Bir ara Bacım müdahele etti.” Çok ileri gidiyorsun Işık geliyor, dayanamazsın, hem Oğlan partiyi kapatdırıyor, dedi.

 

Benim bir şeyden haberim yoktu... “Işık geldi” ki Eniştem dayanamadı “siyasal islamcıların bilinçaltında’kini konuştu; (Sümme Haşa) Benim Peygamberim Erbakan, dedi... sonra “mahcup oldu” vaziyeti kurtarmak için, hocam oğlana söz geçirir, dedi.

 

Şeytanslı hale gelmiş tarikatın siyasal kısmı sol ayağı dişi tarafı temsil eden; Zahit Kotku efendi, Sayın Erbakan hocaya nefes vermiş. Yani, “Erbakan hocanın önüne dişi şeytanı katıp siyaset yapması için icazat vermiş.” Hikmet eniştem bu yüzden, hocam oğlana söz geçirir, diyor. 

 

Devamı olarak gelen ışık’da Bacıma ‘tahribat devresini tamamlayan şeytanın oğlan tarafı sağ ayağı münafıkların (Süleymancılar) beslendiği suyun kesilip anlarının sanlarının unutulduğu’da gösterildi. Münafıklar Kur’an kursundan beslendiği için “bu yüzden” Devlet Kur’an kursu öğrenme yaşını yukarı çekti. Müslüman ile münafık ayırt edilmediğinden dolayı gelen müsübet genele tesir ediyor.

 

Bacım münafıkların meydana çıkması için, tarikat sınıfında “kahvecileri” din’i müzik, şüpheli ve haram ile servis hazırlanıp, Aklın Öne Vahy’in Geriye Alınması ile felsefe ve menfaatin esas alınıp, ‘Zor Anlarda’ Gastavuzlar’da hizmet yapan bayanlar gibi, hanımların öne sürülmesini şifreleyip; “dünyanın dikkatini tehlikeye çekmek için”, anam orda bir kadın var, (melek kadının hazırlaması metinin karısı) ne Osmanlı kadını, dedi alıp attı. Böylece şeytan diğer ayağı münafıkları meydana sürsün, “deşifre olup” insanlar uyansın uyarılsın.

 

Aydınlıkta görüldüğü şekilde 28 Şubat1997 de Parti kapatılıp, ‘sol ayak berteraf edilince’, Diyanet İşleri Başkanlığı geri kalanları Nurcular ve Süleymancılar olarak iki ayak üzerinde toparlayıp; meshep çatışması ve teröre zemin hazırlar belgeleri kitap halinde devletin bütün birimlerine dağıtmış.  

 

Başlangıçta musibet ve sıkıntı bireysel olarak hazır- lanıyor ama genele isabet ediyor. Şöyle ki, din’de insanların günah işlememesi günahtan korunması mümkündür.

 

12 Ehl’i Beyt İmamın Peygamber efendimiz'den sonra’ki mücadelesi itikatda iki, amelde dört imamın itiat ve ameli konuları (meshep) kayıt altına almasın’da “köprü” güç kaynağı olmuştur... Ama sonra gelenler, imamların manevi fikri ve fiziki halini yaşamadığ için, “savrulup” kayıt altına alınan itikat ve ameli hallere muahalif fetvalar ile din’de “dinsizliğe” tahribat kapıları aralamıştır.

 

İslam dairesinde bulunan müslümanlar 12 Ehl’i Beyt İmamı günahtan korunan masumiyet dercesini anlar. Diğer kısmı’da 12 Ehl’i Beyt İmama muhalifet edercesine 12 tarikat gurubu olarak müslümanı bölüp islam dairesindeki tahribat yolunu “Namaz’ın 12 şartı için’de gizleyek” şeytana manevi bünye’de zemin hazırlayıp  “ırki ve bölücü duyguları bilinç altına kalbin deriliklerine iterek”, siz günahsız olunabileceğine inanıyorsunuz şii’ siniz; biz günahsız olunabileceğine inanmıyoruz eğer biz günah işlemez isek Allah(cc) günah işleyecek insanlar yaratır biz  sünniyiz; diyerek müslümanı ikiye ayırıp, insanları günah işlemeye telkin ediyorlar... Sonra meshepi dörde ayırıp, “imamların içtihadına mualifet yaparak” içini boşaltıyorlar. Böylece şeytan iki ayak üzerinde aşağı doğru insanları musibet ve sıkıntıya hazırlarken, yardımcıları “tahribat işcisi olarak” menfaat temin ediyor. Sol siyasal kısım batı aleyhtarı olup batı aleyhtarı devletler den menfaatlenirken. Sol kısmın faaliyetinden tedirgin olan batı kısmına, sağ kısım yaklaşıyor; ve şeytanın yardımcılarının menfaatleri oranında dünya musibet ve sıkıntıya hazırlıyor.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı da sağ kısmın batı’dan sol kısmın doğu’dan menfaatlendiğini açıklamış. Bu gurupların Arzı faaliyeti “musibetine” göre bölgeler arası kurum ve kuruluşlar programlanıyor. Olaylar doğal afetler gibi gelişip; anarşi ve terör karşılığında kayıt dışı “ölçü” bölgeler arası dolaşıp sosyal ve içtimai yapıyı bozup genele sirayet ediyor.

 

Bunların Mahkemeler sebebi ile kamuoyuna açıklanması masum ve mağdur olmuş insanların üzerimiz’de olan haklarıdır. Vermiş olduğumuz mücadele insanların manen ve madden korunduğu islam dairesini muafaza eden tarikatın hak aydınlık tarafının; islam dairesini tahrib eden tarikatın şeytanslı karanlık tarafına karşı hukuki meşruiyet alanı içerisindeki mücadelesi’dir. Bu sebep ile Sachwalterschaft’ın kaldırılması dava dosyamın Sachwalter olmadan görülmesi dileğimdir.

 

Saygılarımla

Hacı Bayazıt

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Hacı Bayazıt      1 P 109/05z-124

Alser Strasse 30/26 

1090 Wien      Wien, 23.04.2006

 

An das 

REPUBLİK ÖSTERREICH

Landesgericht für ZRS Wien

1040 Wien, Sachwarzenbergplatz 11

 

Betrifft: 42 R 53/06i Landesgericht für ZRS Wien als Rekursgericht, tarih 23.05.2006 almış olduğu Verfahrenshilfe için; Der ordentliche Revisionsrekurs ist jedenfalls unzulassig. Kararına, dosyanın bölgesel öneminden dolayı itiraz; -Bezirksgericht Joseftandt tarih, 20.04.2006 028 1 C 131/05p 13- a, verilmiş belgeler ile Üst Mahkemeye havelesi.

 

SEBEPLERİ

1: OGH vom 28.11.2005, 7 ob 268/05w

“Revisionsrekurses bestatigt wurde, durch die Unterschrift eines Rechtsanwaltes oder Notars aufzufordern” Kararından dolayı, Avukat tutma imkanım olmadığı için, Devlet Avukatı antrağı verdim, İlk Mahkeme’nin yönü, Üst Mahkemeye değil, Sachwal- terse dönük olduğu için; Bezirksgericht Hernals, Mit Bescluss vom 12.3.2002 wurde Rechtsanwalt Dr. Wolfgang Blaschitz zum Sachwalter für den Betroffenen (mich) gemass § 273 ABGB mit dem Wirkungsbereicht “Vertretunung des Betroffenen gegenüber Gerichten, insbesondere hinsichtlich von ihm eingebrachter Klagen„ bestellt (ON 24). Kararına istinaden öncekiler gibi, ret kararı vermiş.

 

2: Aile ve Çocuklarımı görüş ile ilgili, Vom 22.mai 2003 Bezirksgericht Fünfhaus’a Berufungsantrag verdim. Hakim antrağı Üst Mahkemeye değil Sachwaltere göndermiş; Sachwalter’de itiraz süresinin dolmasını beklemiş. Merak etdim sordum? Berufungsantrağın Üst Mahkemeye gitmediğin öğrendim. Sachwa-lter’den almak için Bürosuna gitdim, “tam binanın altına adım atdım’ki, nohut büyüklüğünde semadan Dolu boşandı.” Allah(cc) öyle ayarlamışki, ‘bina’ ile doludan kurtardı... Bu bina zahiren Sachwalterin kaldığı bina olsa da “esas korunmuş olduğum ‘islam dairesi’ binası.” daha sonra o günkü olaydan, Sachwalter Dr. Wolfgang Blaschitz etkilenmeli ki,

“Biz öbür tarafı tutmuştuk”, dedi.

 

3: İkinci Rapor hazırlanırken Dr. Brennis, tarih 31.03.2003 Wien Adalet Bakanlığı, 01.04.2003 Papa İtalya, 01.04.2003 İran Konsulusluğu, 01.04.2003 Türkiye Meclis Başkanlığı ile tarih, 02.12.2003  ABD Başkanına ve Wien, 10.05.2004 Adalet Bakanlığına şikayetimdeki belgeleri okuyunca; “şeytan ve yardımcılarının nasıl çalıştığı, karanlık yönlerinin deşifre olduğunu anladı.” Bize böyle bildirmemişlerdi, dedi, ABD Başkanı ve Adalet Bakanlığına bildirilmiş yazıları, Rapora alacağını söyledi. Dr.Brennis’in hazırlamış olduğu Rapor davayı açıyor; ama, Peygamber efendimizin emri, “aldatan bizden değildir” sözünü ihlal ediyor. Ben, Baum Garten hastanesinde tedavi görmedim. Herhalde bir anlama farkından Dr. Brenneis tedavi gördüğümü yazmış. “Eğer Sachwalter için bunu kabul edersem, ‘dilimin altından zikir çıkar, küfür yerleşir’, dilim riyaya yalan ve küfre döner.” Böylece, tarikatın hak aydınlık tarafından çıkıp, karanlık şeytanslı tarafa dahil olunur. 

 

insanların aldatılarak, ‘musibet ve sıkıntıya hazırlanışını’ deliller ile Yüksek Mahkemenize sunar, Gerekli kanunü düzenlemeyi arz  ve talep ederim.

Saygılarımla

Hacı Bayazıt  

Beraber. 6 sayfa

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

ALLAH(cc) İÇİN, BU FERYADA KULAK VERİN

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Din’in üçüncü ana esasını teşkil eden icma, Alimler heyetinin haline göre, kurum ve kuruluşlar hiçbir zorlamaya mahal bırakmadan vücut bulur. Neden, Yök dünya'daki 500 Üniversite arasında yok? Çünkü Türkiye’de icma’ı teşkil edecek din  adamları, saltanatlarını, itibarlarını, menfaatlerini korumak için, nefse hoş gelen bidat’ler ile din’i müzikler ve çalgı aletleri icad etmişler. Bundan dolayı, gazelleri, ilahileri, şiirleri, Sanatçıların türkülerine, şarkılarına ilham kaynağı olur...

 

Alemlerin Rahmet kaynağı Peygamber efendimizin doğumunu, kutlu doğum haftasını da din'i tasavvuf müziği ile kutluyorlar. Gizli den, Müslüman ile Peygamberi arasına, din’i müzik ile şeytanı indirip, sineğin kanadı, evcil yılan, duvar dipleri, kapı giriş çıkışı, pencere altı, mutfak çöplük, kulak çınlaması, göz serimesi, dolgu dişlerden gelen ses, ile; “müzik, dişi ve oğlan” olarak, üç usul'den şeytanı yaklaştırıp, telkinlerini almaya müsait hale hazırlayıp, bu haller ile aralarında hiyarşik durumu sağlayarak, menfaatleri için insanları müsübet ve sıkıntıya müstehak hale hazırlıyorlar. Bunu da, şüpheli, haram ve milliyetçilik (bölücülük) ile gizliyorlar.

 

Bu usul ile Osmanlı devletinin yıkılışının manevi ve fikri sebeplerini hazırladılar. Hala, düşünmeyecek misiniz? Hala, bunca musibetin nerden, neden geldiğini düşünmeyecek misiniz?.. Allah(cc) kalbinizin üzerinde bulunan, din'i müzik (nefs’in sarhoş- luğu) din’in siyasete aleti (felsefe) din’in meslek haline getirilmesi (madde) bölücülük; üç galet perdesini kaldırsın. Zihniniz, beş duyu yolundan, 'kalbinize yansıyan, Rahman’dan gelenleri Rahman’i olanları algılayıp, diğer iki duyu feraset ve ana göğde üzerinde istikamet yolunu da açsın Allah(cc) sizleri hazırlayıp, münafık, deccal ve avenesini bertaraf eylesin. Amin... Çare, gönlü kalbi bütün kapılar, en azından bu guruplara kapatılıp buğuz edilmesi; değilse, musibet isabet eder. 8.04.06 Hacı Bayazıt

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Dava Adamı

“Nerde o yiğitler ki gür, Sesi dünyayı bürür, Dur dese kalpler durur, Yürü dese dağlar yürür” İnsan hayatına sığmayacak işler yapan insanlar var... Eski bir binanın taş duvarında, taşların arasından bir filiz çıkıyor ve çiçek açıyor. Bu çiçek, içinde bulunduğu şartları hiçe sayıyor. “Bu duvarda toprak yok, su yok, güneş, rüzgâr beni hırpalar” demiyor. Çiçek, şartlara meydan okuyarak yeşeriyor. Lisan’ıhal ile diyor ki: “Allah bana ‘yeşer’ dedi, ben de yeşerdim. Sonuç ve şartlar ne olursa olsun...” İşte dava adamı budur! “Daha kaç yıl bekleyeyim senin kapında, Ayağımda zincir, boynumda kement, Beni de piştiğin hicran kabında, O kadar kaynat ki, buhara benzet.” Birkaç damla su, buharlaşır. O buhar bulutlara yükselir, bulutlarla bütünleşir. Güneş, rutubetli havaya vurunca, gökkuşağı meydana gelir. Ve güneşin yedi rengi gökkuşağında açıkça görünür. Sonra yağmur yağar... Göklerle yer evlenir. Bin bir çeşit rızıklar, yeryüzüne bir halı gibi serilir. Canlıların yüzü güler.

 

insanın iki yönü vardır. Biyolojik yön ve ilmî yön. Bir kısım insanlarda biyolojik yön uzunken, bazı insanlarda ilmî yön uzundur. İstanbul müftüsü, daha sonra da Diyanet İşleri Başkanı olan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’yı ziyarete gitmiştim. Büyük bir oda ve yerde bir yatak; yatağın içinde Müftü Efendi oturmuş, yorganı da sırtına almış, belli ki üşüyor... Tefsir yazıyordu. Dedi ki: “Şu tefsiri bitireyim de öyle öleyim. Allah’tan duam budur.” Ömer Nasuhi Bilmen Hoca 90 yaşına kadar yaşamışsa, yazdığı eserlerin ömrü belki 300, belki 500 senedir.

 

“İslam’a köle olan”, “her türlü esaretten kurtulmuştur.” Taş duvar- ların arasında olan mahkûm, iman ile şükreder, hayal ile dünyayı dolaşır. Sabır ile hakkına razı olur. İnancını yerine getiremiyen İnsan, her yerde mahkumdur. Davalar bazen hapishanelerde, bazen mezarlıklarda yükselir. Dava adamları. Çokları bu dünyadan gitti. Fakat iz bıraktılar. Medeniyet onların elinde parladı. İnsaniyet, onların hayatından ilham aldı. Dava Adamı ufka yürür. Konaklanacak her yeri geçer. O, ufku yakalamk için yürür. Merak edenler, âlimlerin, sanatkârların ne kadar yaşadıklarını ve yaptığı işleri liste halinde çıkarsınlar. insanın ömrü yıllarla değil, yaptığı işlerle ölçülmelidir. Şinasi lise mezunu... Namık Kemal ortaokul mezunu... Bediüzzaman hiç okula gitmemiş. Üniversiteye giden pek çok ilim adamı vardır. Fakat onların pek azı eser bırakmıştır.

 

-Nihal Atsız, dava adamını şöyle tarif ediyor: “Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar. Senin büyük derdinden başkaları ne anlar... Vicdanını Paris’e Moskova’ya satanlar Küfür diye bakarlar senin dualarına.” Kedi, aslangiller familyasındandır. Ama 40 tane kedi bir araya gelse, bir tane aslan etmez. İşte dava adamı bu demektir. 01.07.2006 Hekimoğlu İsmail

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Haci Bayazit

Alser Strasse 30/26

1090 Wien                           tarih, 28.07.2006         

Avusturya Cumhuriyeti

Bezirksgericht Josefstadt mahkemesine

 

İLGİ: “Yargının keyfi hareket edemeyeceği” esasına dayanarak Bezirksgericht Josefstadt mahkemesinin 29.6.2006 tarih ve1 P109/ 0 z  126 sayılı kararına itiraz.

 

Yukarda açıkça belirtmiş olduğum ve Viyana Eyalet Hukuk Mahkemesi ’nin 42 R 53/06i sayılı ve 23.05.2006 tarihli, nizami revizyon (Rekurs) itirazının caiz olmadığına yönelik kararına karşı yapmış olduğum ve ‘dosyanın bölgesel önemi’ nedeniyle, Bezirksgericht Josefstadt mahkemesine 20.4.2006 tarihinde 0281 C131/05p13 sayısıyla gönderilmiş olan evrakla beraber üst mahkemeye gönderilmesini talep etmiş olduğum itirazın, Acilen Üst Mahkemeye gönderilmesini talep ediyorum.

 

23.06.2006 tarihli itirazımın üst Mahkeme tarafından değerlendiril- mesini  kamu güvenliği ve sosyal hayatın dengesi için,  olan önemi açısından üst Mahkemenin tasarrufuna havele ediyorum.

Not: 25.07.2006 tarihinde Viyana Eyalet Hukuk Mahkemesi ne sordum henüz dosya Bezirksgericht Josefstadt mahkemesi tarafın- dan kendilerine gönderilmemiş. Gerekli hukuki duyarlılığın gösterilmesini önemle rica ediyorum.

SAYGILARIMLA

Haci Bayazit

 

Protokoll    GZ1 P109/05 z

Aufgenommen vor dem BG Josefstadt am1.8.2006 um11:15 Uhr

In der Verfahrenshilfesache

Hacı BAYAZIT,geb. Am 20.3.1957; Alserstrasse 30/261090 Wien

 

Hiermit erhebe ich binne offener Frist gegen den Beschluß des LG für ZRS folgenden

       Abänderungsantrag

dass der Ausspruch über die Zulässigkeit des ordentlichen Revisionsrekurses dahingehend geändert wird, dass der ordentliche Revisionsdahingehend geändert wird, dass der ordentliche Rekurs zulässig ist.

       Begründung

Es handelt es sich um eine Rechtsfraga ausserordendlichen Bedeutung.Im Übrigen verweise ich auf meine Schreiben vom 23.6.2006

Weiters erhebe ich binne offner Frist nachstehenden

     Revisionsrekurs

Ich bin der Meinung, dass die Zuerkunng der Verfahrenshilfe unbedigt notwendig ist, um mich gegen meine ungerechtfertgte Besachwalterung zu wehren. Ich benötige darum eine Rechtsbeistand. Ich verfüge nicht über genügend Vermögen, um mir eine eigenen Rechtsanwalt zu leisten, es wäre daher erforderlich mir die Verfahrenshilfe zu gewehren.

Im übrigen verweise ich auf meine Antrag vom 29.6.2006

Haci BAYAZIT

Wien, am1.8.2006 

             

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Dinde ihtilaf ayrılık yapar

Peygamberin, “İhtilaf ümmeti rahmetim: Ümmetimin ihtilafı rahmettir” dediği kaynaklarda vardır. Fakat bu rivayetin uydurma olduğu görüşü ağırlıklıdır. Zaten uydurmalığı, Kuran'a ters düşmesiyle anlaşılır. “Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtilaf edip durmaktadırlar. Yalnız Rabbinin acıdıkları (bu ihtilafın dışında kalmışlardır). Zaten (Allah) ondan bunun için yaratmıştır. Rabbinin, Andolsun, ben cehennemi hep cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım' sözü tam yerine gelmiştir.” (Hûd:118  119).

 

Ayette buyrulduğu üzere Allah dileseydi, insanların hepsini bir tek millet yapardı. Onlan bir tek düşünce ve inançta birleştirirdi. Fakat bunu dilemedi, insanlar serbest bıraktı. insanlar ayrılığa düştüler. Düşünce farklılıktan, inançlarda da ayrılığa sebep oldu. Yalnız Allah'ın acıdığı kimseler ayrılıktan uzak, dinin özüne sadık kaldılar. Tevhit çizgisinde kalıp birliği korudular. insanların ihtilafı (düşünce ayrılığı) doğaldır. Düşünce ayrılığı, düşünsel gelişmeye, aydınlanmaya kalkınmaya yardım eder ama dinin özünde fikir ayrılığına düşmek bölücülüğe, çeşitli mezheplerin türemesine ve ileri boyutlara vardığında kavgalara neden olur. imam Fahreddin Razi, “insanların ihtilafı, birbirleriyle vuruşmalarına neden olmuştur. Kavga, savaş dinde ihtilaf yüzünden doğar” demiştir. Bölünmelere, kavgalara yol açtığı için dinde ihtilaf değil, birlik aranır. 

 

A'râf: 168169, Meryem: 37, Zuhruf: 65. ayetlerde dinde ayrılığa düşenler kınanmakta, Müminun 51 56. ayetlerde de insanlar,

Peygamberlerin getirdiği tevhit çizgisinde birliğe çağrılmaktadır. Kuran, ihtilafı bu denli kınarken Hz. Peygamber'in, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” demesi ... Kuran'a uygun düşmez.

 

Dördüncü Halife İmam Ali ile ona karşı çıkan Muaviye arasındaki ihtilafın, müslümanlara rahmet değil acı getirdiği, hâlâ birçok Müslümanı yüreğinden yaralayan olaylara neden olduğu herkesçe bilinmektedir. Söz konusu rivayetin zayıf olduğunu belirtmiştik. Kaldı ki eğer gerçekten Peygamber sözü ise bundan kasıt, dinin özünde ayrılık değil, yeni olaylar karşısında fikir belirtme özgürlüğüdür. müslümanlar arasında bölücülük yapmak, müslümanların birliğini bozmak elbette doğru değildir. Fakat bu ayetler içtihat yapmaya engel değildir. Çünkü içtihat, müslümanları bölmek için değil, hükmü açık olmayan sorunlarda, dinin hükmünü ortaya çıkarmak için yapılır. Kişisel kaprisle değil, kitap ve sünnetin özünden sapmamak şartıyla çaba harcanarak yapılan içtihat, ümmet için rahmettir. Prof.Dr.Süleyman ATEŞ  29.07.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Hacı Bayazıt     Wien,11.08.2006

Alser Strasse 30/26

1090 Wien

 

An die             

REBUPLIK ÖSTERREICH

OBERSTER GERICHTSHOF

              

İLGİ: 7 OGH 268/05w Sayılı dosya içerisinde, tarih 28.November 2005 de, alınmış karar. “seine Rechtsmittel innerhalb zu bestim mender Frist durch die Unterfertigung eines Rechsanvalts oder Notars (allenfals im Wege der verfahranshilfe) zu verbessern.” UYARINCA, Bezirks Mahkemesi’ne, 20.12.2005 tarihinde, gegen Sachwalterschaftssache, 1 P109 /05z  107 sayılı dosya için devlet Avukatı antrağı verdim ve durumu OGH –a, bildirdim. Bu zaman içerisinde Avukat isteğime olumlu yanıt gelmedi. Birlikte verilmiş belgeler ile dosyanın sonuca bağlanmasını talep ediyorum.

 

Belgeler

1–Hukuk yolu ile kamuoyu ve tarihe intikal eden bu belgeler hayati öneme sahip, insanların manen ve zahiren korunduğu din’in dört ana esasını muhafaza eden tarikatın hak aydınlık tarafı olup; insanların zarara uğratıldığı din’in dört ana esasını tahrip eden tarikatın şeytansı karanlık tarafına karşı mücadelesidir. Bundan dolayı, hukuka intikal etmiş olan bu belgelere, bizim, mualifetlik yapma hakkımız yoktur.

 

2–Belge, Beszirks Mahkemesi Josefsatadt tarih, 20.04.2006 görüldüğü üzere ve belge Landesgericht für ZRS Wien, Wien, 23.06. 2006 Görüldüğü üzere Sachwalterschaft ‘reyini öbür taraf da kullanmış’ Foto kopiler ilavede.

 

3–Allah(cc) için bu feryada kulak verin.

Allah’ın selamı üzerinize olsun.

Din’in üçüncü ana esasını teşkil eden icma, Alimler heyetinin haline göre, kurum ve kuruluşlar hiçbir zorlamaya mehal bırakmadan vücut bulur.

 

Neden, YÖK dünya'daki 500 Üniversite arasında yok? Çünkü Türkiye’de icma’ı teşkil edecek din adamları saltanatlarını, itibarlarını, menfaatlerini korumak için, nefse hoş gelen bitadler ile din’i müzikler ve çalgı aletleri icad etmişler. Bundan dolayı, gazelleri, ilahileri, şiirleri, Sanatçıların türkülerine, şarkılarına ilham kaynağı olur...

 

Alemlerin Rahmet kaynağı Peygamber efendimizin doğumunu, kutlu doğum haftasını da din'i tasavvuf müziği ile kutluyorlar. Gizli’den, Müslüman ile Peygamberi arasına, din’i müzik ile şeytanı indirip, sineğin kanadı, evcil yılan, duvar dipleri, kapı giriş çıkışı, pencere altı, mutfak çöplük, kulak çınlaması, göz serimesi, dolgu dişlerden gelen ses, İLE; “müzik, dişi ve oğlan” olarak, üç usul'den şeytanı yaklaştırıp, telkinlerini almaya müsait hale hazırlayıp, Bu haller ile aralarında hiyarşik durumu sağlayarak, menfaatleri için insanları müsübet ve sıkıntıya müstehak hale hazırlıyorlar. Bunu da, şüpheli, haram ve milliyetçilik (bölücülük) ile gizliyorlar. Bu usul ile Osmanlı devletinin yıkılışının manevi ve fikri sebeplerini hazırladılar.  Hala, düşünmeyecek misiniz? Hala, bunca musibetin nerden, neden geldiğini düşünmeyecek misiniz?.. 

 

-Allah(cc) kalbinizin üzerinde bulunan, din'i müzik (nefs’in sarhoş- luğu) din’in siyasete aleti (felsefe) din’in meslek haline getirilmesi (madde) bölücülük; üç galet perdesini kaldırsın. (!) Zihniniz, beş duyu yolundan, 'kalbinize yansıyan, Rahman’dan gelenleri Rahman’i olanları algılayıp, diğer iki duyu feraset ve ana göğde üzerinde istikamet yolunu da açsın;

Allah(cc) Sizleri hazırlayıp, münafık, deccal ve avenesini bertaraf eylesin. Amin... Çare, gönlü kalbi bütün kapılar, en azından bu guruplara kapatılıp buğuz edilmesi; değilse, musibet isabet eder. 8.04.06 Hacı Bayazıt

 

“Allah(cc) için, masum ve mazlumların hakkı için, 'yazamadıklarınızı' okuyunuz ve okutunuz.”

 

'Yeni bir Ortadoğu'ya gerçekten ihtiyaç var; Rice'ın arzuladığı değil, Türkiye'nin önderlik edeceği bir 'Yeni Ortadoğu'ya. Fehmi KORU 6.8.06

 

Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun.

Sevgili müslümanlar, Fehmi Koru bey yeni Ortadoğu’ya ihtiyaç olduğunun farkına varıyor. Yani, bölgede 20 den fazla devletin rejimi ve sınırlarının değişeceğini anlıyor, Şundan dolayı. Osmanlı devletinin son zamanı ile başlayan yozlaşma ve bölünme, din’i bölücülük süreci 28.Şubat 1997 son buldu. Böylece geçtiğimiz asır, şeytanın iki ayağı; Felsefe, aklın öne Vahy’in geriye alınması ile dinîn siyasete aleti, yani, Allah’ın iradesi ‘idare etmeye ortak koşma’, gizli şirk ve madde, din’in meslek haline getirilip menfaate aleti, yani, Allah’ın ‘gücünü sahiplenme’, oysaki O, Onu kulları arasında dolaştırıyor, asrının sonu oldu.

Bundan dolayı, ABD bölgede olacak değişimi takip ettiği, bunun önüne geçmek veya en azından ‘değişim surecinde’ menfaatlerini korumak için, Bop planı hazırladı. Ama girdiğimiz asır, yani felsefe ve madde asrının tersi, maneviyat ve adalet asrı olduğu için; her şey, din ahlak maneviyat dairesinde gelişiyor... Düşünün, İsrail Lübnanı bombalıyor, böylece Hizbullah dünyada masum ve mazlumların nazarında öne çıkarken; İsrailin bombalarından, BM, İKÖ, BOP’cular diyolokçular, Abantçılar etkileniyor, itibarları sıfırlanıyor! Saten ABD ve İsrail’e de 'bunlar hata yaptırıyor, hata yapmasının sebeplerini hazırlıyor. 

 

Ey Ehli vicdan sahipleri, Allah(cc) Sizleri, şeytanın sol ayağı dişi tarafı Erbakan’cıların, sağ ayağı oğlan tarafı Süleyman’cıların, bu iki ayak üzerinde içli dışlı yedi gurup var; ve eli, bölücülerin, milliyetçilerin, ırkçıların her türlü ‘arzi’ musibetinden sıkıntısından korusun; Kalbinizi onların nefesleri ile gelen şeytanın dürtüsünden uzak eylesin.

 

Melun şeytan sol ve sağ ayak ile din’i tahrip ederek bölgeyi yamultunca “hazırlamış olduğu musibetin taşınması için” eli, muhafazakarları, milliyetçileri öne sürüyor; yani ABD veya İsrailin koltuğunun altına sürüyor; “telkin ediyor” ki, Bunlar ile biraz güçlen, sonra bir çelme takar düşürsün... Tağbi melun “önce” ABD veya İsrail veya başka bölgesel gücün, “yanına yaklaştırdığı”, koltuk değneği yaptığı yardımcısını düşürüyor; böylece diğer bölgesel güçte düşünen üzerine düşüyor; Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi; yani her iki tarafta düşüyor.. Birisi altta, Birisi üstte olmuş fark eder mi?.. ABD’li yetkililerde hata yaptıklarını yanıltıldıklarını söyledi. Fehmi Koru beyin yavaş yavaş gördüğü gibi bölgeyi, yamulan tarafı ayağa kaldıracak, 'manevi, fikri ve fiziki, kanında ve kalbinde haram ve şüpheliden bir nesne bulunmayan Irki ve milli duygularını İslam içerisinde eritmiş mimarlar gerek.

 

Ey Ehli vicdan sahipleri, insanların uyarılması hazırlanması gerekir. Bilinmesi lazım ki, 'din'in üçüncü ana esası, İcma, Alimler heyetinin hali nasılsa, O şekilde ortalık aydınlanır, insanlar siyaset, menfaat ve bataklığa veya maneviyat, adalet ve kurtuluşa yönelir, Allah(cc) diler, kurum ve kuruluşlar hiçbir zorlamaya mahal bırakmadan vucup bulup ‘denge’ sağlanır. Allah’a emanet olunuz.

Hacı Bayazıt  08.08.2006  www.İslamdairesi.com

 

Hukuka intikal etmiş olayların manevi ve zahiri alanı, Yüksek Mahkemece değerlendirilip karar verilmesini arzu ve istirham ediyorum.

Hacı Bayazıt

Beraber19 sayfa

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

İnsan ve din

Kutsal bir değer olan din, insanla doğmuş ve tarih boyunca onunla yaşamıştır. İnsan, fert olarak da toplum olarak da dine muhtaçtır. İlkel insandan tutun da bugünkü teknolojik gelişmeleri gerçekleştiren insana varıncaya kadar tarih öncesi ve sonrası hiçbir devirde, din duygusu taşımayan topluluğa rastlanmamıştır. Din, akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle en iyiye, en doğruya ve en güzele ulaştıran ilahi bir kanundur. Dinin gayesi, insanları dünya ve ahirette mutlu kılmaktır. Dinin kurucusu Allah, muhatabı akıl sahipleri, anlatıcısı da peygamberlerdir. İslam bilginlerinin din tarifleri ile “Batılı Hıristiyan bilginlerin "Din" anlamında kullandıkları "Religion" terimleri arasında kapsam ve ihata açısından bazı farklılıklar vardır.

 

İslam bilginlerinin "Din" tarifinde, fert ve toplum için hayat felsefesinin özünü teşkil eden bütüncül ve tevhitçi özellikler yer alırken, Batılıların "Religion" anlayışlarında sadece metafizik inançlara sahip olmayı ve teolojiyi çağrıştıran dar bir yorum biçimi ağırlık kazanmaktadır.

Din öncelikle bireyi ön planda tutar ve onun mutluluğunu hedefler. Bireyi esas alan dinimizin ana gayesi, mutlu ve huzurlu toplum- ların meydana gelmesidir. Zira insanlar toplu halde yaşarlar, bu onların yaratılışında var olan özelliktir. Bir arada yaşamak durumunda olan insanların birbirlerine karşı birtakım görev, hak ve sorumlulukları vardır. Bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmesiyle ancak huzur sağlanır.

 

Baş döndürücü bir hızla gelişen ve değişen dünyada, toplumsal huzurun ve düzenin sağlanmasında, her geçen gün dinin önem ve anlamı artmakta ve din yükselen bir değer olarak dünya sahnesinde yerini almaktadır. Arnold Toynbee "insanın elindeki maddi kudret ne kadar fazlalaşırsa, insanının kendisiyle ve diğer insanlarla ilişkilerinde Allah’ın rehberliğine ve yardımına ihtiyacı o derece büyük olur. Böylece tekniğin gelişmesiyle din, insan için daha az değil, daha çok ehemmiyet kazanır. Diğer insanlarla mücadele ihtiyacını bir tarafa bırakırsak, insanın tabiata karşı yegâne savunma imkânının teknikten ibaret olduğunu görürüz. Hâlbuki insanın bizzat insana karşı yegâne savunma vasıtası, ahlaki ve vicdani setler kurmak suretiyle, sadece dindir" demektedir.

 

İnsanoğlu bugün kendi dışında kalan canlı veya cansız bütün yaratıklara üstünlüğünü ve hâkimiyetini ilan etmiş bulunmaktadır. Yani artık aslan, kaplan, kurt, köpek, çakal gibi yırtıcı hayvanların saldırısından korkmuyor. insanlık bugün kendinden korkuyor. Bugün süper güçlerin insanlığı inim inim inleten mezalimi, canavarları utandıracak vahşette değil midir? Sonuç olarak toplum halinde yaşamak zorunda bulunan insanların dinin getirdiği yüksek ahlaki prensiplere harfiyen uymaları gerekmektedir. Kutsallık ve maneviyat fikri esas alınmadıkça, iyiliğe mükâfat, her türlü kötülüğe ise ceza verecek bir Allah’a, mutlak adaletin tecelli edeceği bir güne, sorumluluğa ve ebedi hayata inanılmadıkça fazilet ve ahlak için dayanılacak bir nokta, bir merkez yok demektir. Artık o topluluğun kıyameti de kopmuştur. P.Dr.M.N.YILMAZ 11.08.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Tasavvuf ve tarikat

“Kendinden (bütün nefsi arzularından) kurtulup da bir zindenin (mürşid’i kâmilin) gönlüne ülfet peyda eden kimselere ne mutlu!” Hz. Mevlâna Tasavvuf ve tarikat “ruhanî bir talimdir”. Aynı manaya gelen bu iki kelime, insanın manevî dünyasını yoğurur. Beden, yani madde belli, herkes tarafından biliniyor. Maneviyat ise o kadar belli değil. Ruh, bizim maneviyatımızdır. Fakat onun hakkında yeterli bilgimiz yoktur. Tarikatın özü, zikirden zevk almaktır. Tarikata giren insana denebilir ki, “Salâvat çek, tövbe istiğfar ve zikirle meşgul ol.” Aynı şeyi, yani aynı zikri iki kişi yapar; birine yaptığı zikirden bıkkınlık gelir, diğeri şevk ve heyecan içinde zikre devam eder.

 

Zikri herkes çekebilir amma, zevk alma meselesi başkadır. Adamın işi yorucudur. Eve geldiğinde yorgundur. Açtır. Uykusuzdur. Yatsı namazından sonra abdestini alır, kıbleye döner, namazda oturur gibi oturur. ‘Allah’ demeye başlar. Yorgunluğunu, açlığını, uyku- suzluğunu unutur. Zikirle meşgul olur. Bu hali yakalamaya çalışmak, tarikattır.

 

Tarikat, yol/sebep manevi, fikri, fiziki mücadelenin kurumlaş- ması demektir. Manevî derya/yolu... Kalp ayağıyla tekâmül etmek, kalbin ayağıyla yürümek... Tarikatın ruhu zevktir. O zevk, insanı yakalar, zikir dünyasının içine çeker. Adam çalışırken, gezerken, uyurken o zikir âleminin içindedir. Bir nevi rüya âlemindedir. Tarikat hakkında yazılmış çok kitaplar vardır. Bu kitaplar konunun teknik yönünü anlatır. Bu kitapları okuyarak, tarikat hakkında bilgi ediniriz. Fakat bal kavanozunu yalayarak, içindeki balın tadını anlamaya çalışmak nasıl mümkün değilse, böyle kitapları okuyarak da tarikatın tadını almak mümkün değildir. Tarikat öğretilmez, öğrenilir. Tarikat bilgi değildir, ruh halidir. Onu, yaşayan bilir... Bir zamanlar, tarikatlar, zikirler yasak edildi. Sonuç değişmedi. Rusya’da komünizm ilan edilince dinî faaliyetlere şiddetle yasak getirildi. Tarikattan, tasavvuftan nasibi olanlar, birbirlerine dilini oynatmadan “Allah” demesini öğütledi. “Allah” kelimesi kadar tekrarlanan başka bir kelime yok. Allah dedikçe insanın daha çok ‘Allah’ diyesi geliyor... Bu isimde öyle bir sır var ki, anlatılamaz... Bu ismin kerametleri, mucizeleri anlatılamaz...

 

Bir noktayı belirtmekte zaruret var; haramlar zikre mani olur... Herhangi bir haramı işleyen ve işlemeye devam eden, zikirden zevk alamaz. Nasıl ki göz, insanın dünyaya açılan penceresidir, nasıl ki ağzımız gıdaların kapısıdır; gözünü kapayan dünyayı göremez, ağzını kapayan gıda alamaz... Haramlar da maneviyat kapılarını kapar, o şahıs zikirden zevk alamaz.

 

Zikir, manevi nimettir. Manevi gıdadır. Helal kapılardan girer, harama yaklaşmaz. Zikirden zevk almanın diğer bir yolu da, tıka basa yemek yememek, mümkün olduğunca açken zikir yapmaktır. Beden kuvvet kazandıkça ruh zayıflar, ruh kuvvet kazandıkça beden incelir... Bu yazıları yazarken, ..“tarikattan uzak kalmanın acısını çekiyorum..” Hiç kimseye yardımcı olamayacağımı bilmenin azabı içinde daha fazlasını yazmaktan, başka sözler söylemekten vazgeçiyorum. Hekimoğlu İSMAİL 12.08.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Hizbullah ne diyor?

Beyrut'ta Sefer Turan'ın sorularını yanıtlayan Fadlallah, 'Müslüman Türk ordusunun barış gücü çatısı altında Lübnan'a gelmesini teşvik ediyoruz.' dedi. Lübnan'ın ve İslam dünyasının en önemli din adamlarından biri. 'Ayetullah uzma' olduğu için aynı zamanda taklid mercii. Yani İslam dünyasında onun mukallidleri var.

Bu savaşla birlikte kimileri Sünni Şii kavgasını gündeme getirdiler. Böyle bir şey söz konusu mu sizce? “Bana göre Lübnan'da Sünnilerle ‘Şiiler arasında fitneye neden olabilecek bir ortam söz konusu değil.” “Çünkü ‘İslam Dünyası'nda fitneyi’, genelde din adamları, çıkarırlar...”

 

Lübnan'da ise, Şii ve Sünni din adamları, siyasiler sık sık bir araya gelirler, birlik mesajı verirler. Şunu da söylemek gerekir... Çoğunluğunu 'Şiilerin' oluşturduğu bu direnişin elde ettiği zafer, ‘tekfircilerin, fanatiklerin’ İslam Dünyası'nda ki hamlelerini boşa çıkardı. Nitekim İslam dünyası alimleri, Suudi Arabistanlı, bazı alimlerin Şiileri, din dışı gören fetvalarının karşısında durdu. Suudlu bazı alimler, müslümanlardan Hizbullah için dua etmemelerini istediler. Bunun karşısında İslam dünyasının alimleri İsrail'e direnen Hizbullah'a açık destek verdi. Çünkü Hizbullah, Arap, İsrail savaşında sürekli yenen taraf olan İsrail'i hezimete uğrattı. Bundan dolayı bana göre bu savaş aslında müslümanlar arasında Sünni, Şii kavgası çıkarmaya çalışanların tüm çabalarını boşa çıkardı.

Son soru: Türkiye sizin için neyi ifade ediyor? Türkiye İslam tarihinin müspet ve menfi yönleriyle birlikte aynı çatı altında yaşadıklarını hatırlatır. Bundan dolayı Osmanlı Halifeliğinin kimi uygulamalarına çekincelerimizi koymakla birlikte Müslüman Türk halkının taşıdığı yeni ruha vurgu yapıyoruz. Müslüman Türk halkının, Müslüman halklarla birlikte yeni islamı ufuklara açılmasını temenni ediyoruz. Sefer Turan 3.9.06


9
.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Hazreti Ali’nin Ali’ce sözleri

Kitabın tamamı Hz. Ali’nin hutbe, mektup ve vecizelerini içeren “Nehcül Belaga” ve “Gurret ul Hikem” adlı eserlerden özenle seçilmiş 1555 hikmetli sözden ibarettir.

Ben bugün de güncelliğini koruyan bu kitaptan Hz. Ali’nin Mısır’a vali olarak atadığı Malik el’Ejder’e yazdığı talimatın önemli bir bölümünü aşağıda vermeye çalışacağım. (Bu mektup Mehmed Akif tarafından daha önce dilimize çevrilmiştir.) Umarım ki bugünkü yöneticiler bundan dersler alırlar.

 

“Halk iki sınıftır: Birincisi, dinde senin kardeşindir; ikincisi, yaratılışta senin eşindir, hepsine adaletli davran. Nefis kötülüğü emreder. Güzel amel, senin en sevdiğin zahiren (gerektiğinde kullanılmak üzere saklanan tahıl) olsun. Arzu ve isteklerini kontrol altına al. Kalbinde, halka karşı şefkat ve sevgi hissi uyandır, onlara iyi davran. Allah’ın seni nasıl bağışlamasını istiyorsan, sen de halkı bağışla. Bağışlayınca pişman olma, cezalandırınca sevinme. Öfkel- enip ceza vermede acele davranma. Cimriye danışma, senin faziletine leke sürer; korkak birisine danışma, yapacağın işlerden seni alıkoyar; açgözlü kişiye de danışma, zulmü senin gözünde güzel göstermeye çalışır. ”

 

Takva sahibi ve doğru sözlü insanlara yakınlık göster. Aşırı övgü, kibre yol açar ve yüceliğe gölge düşürür. İyilik edenle kötülük edeni aynı kefeye koyma. Haksız yere kan dökmekten sakın. Kendini beğenmekten, kendini beğenmene neden olan şeylere güvenmekten ve aşırı övülmeyi istemekten sakın. Halka iyilik yaptığında, onları minnet altında bırakma. Her dileyen bulmaz, her az isteyen de mahrum kalmaz.

 

Başkalarına Kulluk Etme Allah Seni Özgür Yaratmıştır. Kötülükle elde edilen iyilik, iyilik değildir. Güçlükle sağlanan kolaylık ise kolaylık sayılmaz. Elinde bulunanı koruman, başkalarının elindekini istemenden daha hayırlıdır. Ümitsizlik acısı, insanlardan bir şey istemekten daha hayırlıdır. Kişinin namusuyla çalışıp yoksulluk içinde yaşaması, insanlara kötülük ederek zengin olmasından iyidir. Herkes kendi sırrını daha iyi korur. Çok konuşan hata eder. Düşünen basiret sahibi olur.

 

Haramı yemek, çok kötüdür. En kötü zülüm, Güçsüzlere yapılan zülümdür. Bazen dermanlar, derde; dertler ise dermana dönüşür. Sana öğüt veren tecrübe, en güzel tecrübedir. Her isteyen, elde etmez; her giden, geri dönmez. Her şeyin bir sonu vardır. Nasıl takdir edildiyse, öyle gelir. Bazen az, çoktan daha bereketli olabilir. “…Dostunun düşmanını dost edinme”, yoksa dostuna düşmanlık etmiş olursun. Öfkeni yen. Söz verdiğinde, sözünden cayma. Doğru olmadığını bildiğin işlere girişme. Doğru olduğundan emin olduğun işlerde ise yavaş davranma. Elinden geldiğince insanların ayıplarını ört.

 

Ordu, Halkın Kalesidir. Ancak ülke kalkınınca vergi toplanabilir. Bir ülkenin harap olması, o ülke halkının yoksulluğun- dan ileri gelir. Alışveriş, güzel bir şekilde adalete uygun olarak yapılmalı; fiyatlar, ne alıcıyı ne de satıcıyı mağdur etmelidir. İşleri gününde yap. Düşmana karşı tedbirli ol. “Eline ve diline hakim ol.

 

Bugün ülkemiz aydınlarının bir kısmı, kendi özkaynaklarından ve kültür köklerinden habersizdir. islamıyet hakkında yetersiz bilgiye sahip oldukları için maalesef yanlış değerlendirme ve yargılara varmaktadırlar. Bu eksik dolayısıyla karşılaşılan maddi ve manevi problemlerin çözümünü, kendi milli ve dini değer- lerimiz yerine hep Batı dünyasında aramaktadırlar.

 

“Eğer bütün yönetimler, Hz. Ali’nin Malik el’Ejder’e yazdığı emirler doğrultusunda hareket etseler, bütün ülkelerin barış ve huzur içerisinde yaşayacakları bir gerçektir.” Prof.Dr.Mehmet Nuri YILMAZ  8.9.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

“Onlar Allaha itaatten zevk alırlar!”

Resûlullah efendimiz bir nasihatlerinde Hz.Üsâme’ye buyurdular ki:

Âlim ve müttekîler, halk arasına girdikleri zaman varlıkları, kayboldukları zaman yoklukları bilinmez. “Çünkü aranmazlar. Yerin genişliği, onları kuşatır.”, “insanlar hep dünya nimetinden zevk alırken, onlar Allaha itaatten zevk alırlar.” insanlar, Peygamberin sünnet ve ahlâkını kaybettikleri zaman, onlar onu muhafaza ederler. Onlardan biri öldüğü zaman, yeryüzü onlar için ağlar. “Bunlardan bulunmayan bir belde halkına, Allahü teâlâ gazab eder.”  

 

Bu âlimler, köpeklerin leşe hücum ettikleri gibi dünyaya hücûm etmezler. Yemeğin azını yer, insanların rağbet ettiği şeylere kıymet vermezler. Bazıları bunların delirip, akıllarını kaybettiklerini sanırlar. Hâlbuki akılları başlarındadır. Onlar gözleri ile Allahın emirlerine bakıp, dünya sevgisini içlerinden attılar. Dünya adamları nazarında onlar, akılsız olarak dünyada dolaşmakta iseler de, hakîkat şu ki; “..insanlar akıllarını kaybedip, hayretlere düşecekleri zaman, onların akılları başlarında olacaktır.” Âhiret şerefi onlar içindir.

 

Yâ Usâme, onları hangi memlekette görürsen bil ki, onlar o belde halkının emânıdır, kutuluşdur. Onların bulundukları memlekete Allahü teâlâ azâb etmez. Yeryüzü onlarla ferahlanır. Cebbâr olan Allahü Teâlâ onlardan râzı olur. Onlarla kardeşlik edin ki, onların sayesinde kurtulmuş olasın! Şayet gücün yeterse, aç ve susuz ölmeye gayret et! Açlık ve susuzluk sayesinde şerefli mevkilere ulaşır, Peygamberlerle birleşirsin. Bedeninden ayrılan ruhun ile melekler sevinir ve Cebbâr olan Allahü Teâlâ sana rahmet eder. Hz. Usame anlatır: Yoksul bir kimse vefat etmişti. Bununla ilgili Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Bu kimse, Kıyamet günü, yüzü ayın ondördü gibi parlak olarak mahşer yerine gelecektir. Bunun bir hasleti vardır. Eğer o hasleti de olmasa, kuşluk güneşi gibi yüzü parlak olduğu hâlde mahşer yerine gelirdi. “Bu haslet nedir?” diye soruldu. Buyurdular ki: Bu kimse devamlı olarak gece namaz kılar, gündüz oruç tutar ve Allahü teâlâyı çok zikrederdi. Ancak tûl’ıemel sahibi olup kış geldiği zaman yaz elbisesini, yaz geldiği zaman, kış elbisesini saklardı. Size en az verilen, yakin ve sabır azimetidir. Mehmet Oruç  23.09.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Yozlaşma ve tasavvufun gerekliliği

Yozlaşmayı kökten kopuş, özden uzaklaşma olarak tarif etmemiz mümkündür herhalde. Kök deyince; Orta Asya güçlü bir kültür, akınlar, Ahmet Yesevi, Horasan Erenleri, İslamlaşma, sonra Alparslan, Malazgirt Zaferi, Anadolu’ya yerleşme, sonraları bir cihan imparatorluğu haline gelme aklımıza geliyor. Ve bizler genç Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olarak yozlaşma hakkında ne düşünüyoruz? Dahası, bu konuyu üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak değerlendiriyor muyuz? “Bütün insanlar hayatlar- ının bir döneminde akılla çözülemeyecek sorunlarla karşılaşmışlardır.” Peki böyle sorunların çözümünü Kur’an’ı Kerim ayetlerinde, Hz. Peygamberin sünnetinde, hadislerinde, kendi öz kültürümüzde, Yunus’ta, Mevlana’da, İbrahim Hakkı hazretlerinin beyitlerinde aramayı düşünür müyüz? Günlük koşuşturmalarımız içinde çözümün özümüzde saklı olduğunu, varlık perdesini aşabilmek için aslımıza dönüşün bir şart olduğunu gönlüyle ve aklıyla bulmaya çalışanların sayısı az değildir.

 

Özümüz, köklerimiz deyince nedense bizim aklımıza tasavvuf ilmi geldi. Büyüklerimiz tasavvufa farklı tanımlar getirmişler. Bunlardan bir “İçinde bulunduğumuz zaman içinde yapılması gereken en uygun işi yapmaktır.” Peki, biz o zaman için neyin en uygun olduğunu nereden bileceğiz? Allah’ın hidayet ettiği yani hakikati bildirdiği kullar var; onların hidayetine uyacağız. İstersek yüksek okullarda okumuş olalım, istersek çok güvendiğimiz bir akla sahip olalım. İnsan ruhunun Rabbine kavuşması, vuslatı mutlaka bir vesile ile oluyor. O vesileler Allah’ın veli kullarıdır. Özümüze dönüşümüz o veli kullara dönüşümüzle ilgili. “Dini bütün tazeliği ile ayakta tutanlar işte Allah’ın bu veli kullarıdır.”

 

Bir hadis’i şerifte “Her asırda Benim ümmetimden öncüler vardır” buyruluyor. Bugün bizim özümüzden, kökümüzden uzaklaşmış olmamız acaba aslımızı merak etmeyişimizden mi kaynaklanıyor? Yoksa biz teknolojik gelişmelerle hayatımıza yön verirken değerlerimizi kaybetmenin en büyük kayıplardan biri olduğunu unutur mu olduk? Ne dersiniz? Kevser Doyurum  25.09.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Anlamadan Kur’an okumak

Sual: İslamcı yazarlardan birisi, (Mukabele okumak ve dinlemek uygun değildir. Kur’anı okuyanın ve dinleyenin anlaması şarttır. Papağan gibi okumak fayda yerine zarar verir) diyor. Kur’anı herkesin anlaması mümkün olmadığına göre, her milletten Müslüman olanlar var. Arapça bilmeyenlerin Kur’an okuması günah mıdır?

Cevap: Kur’an’ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz. Hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab’ıkiram bile, âyetlerin manalarını Resulullaha sual ederlerdi.

Bir hadis’işerif meali: (Kur’an’ı kerim Allahü teâlânın metin [sağlam] ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace]

 

Kur’an’ı kerimin, çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kâğıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’an’ı kerimde bildirilmektedir.

Mealen buyruluyor ki: (De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren, hayrete düşüren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf109 Beydavi] “Demek ki, her Arapça bilen”, Kur’an’ı kerimi anlayamaz. İmam’ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (İmam’ı Ahmed bin Hanbel, Cenab’ı Hakkın, (Anlayarak da anlamayarak da Kur’an’ı kerim okuyan, benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirmektedir.) [İhya] İslam âlimlerinin en büyüklerinden, Hanbelî mezhebinin reisi imam’ı Ahmed hazretleri böyle buyururken, hâlâ herkesin Kur’an’ı kerimi anlayarak okuması gerektiğini söylemek ne büyük gaflettir. Mehmet Ali Demirbaş 26.09.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Din istismarı

Efendimiz aleyhisselamın sevgili torunu Hz. Hüseyin, alışveriş yaparken bir satıcıyla pazarlık yapar. Satıcı Hz. Hüseyin'i tanımaz. Hz. Hüseyin'i tanıyan biri gelir pazarcıya muhatabının kim olduğunu hatırlatır. Bunun üzerine pazarcı sevinir ve yüreğindeki peygamber sevgisiyle malını ücretsiz olarak vermek ister. Hz. Hüseyin ise her müslümana örnek olacak bir tavır sergileyerek, peygambere yakınlığını menfaat temini için asla kullanmayacağını söyler ve satıcıya aldığı malın parasını öder. Mukaddesatın istismar edilmemesi konusundaki bu örnek davranışa herkesin riayet ettiğini söylemek tabiî ki mümkün değil. Dini duyguları istismar ederek insanları aldatan, sömüren ve dolandıran nasipsizler az değil.

 

İslam'ın “kamil ahlakını” topluma hakim kılma kurumu olan gerçek tasavvuf yolunu tutanlara asla sözümüz olmaz. “Ama Tarikat adı altında Bin bir türlü hurafeyi Din diyerek çevreisndekiler yutturup onları sömüren ve kimi ahlaksızlıkları meşru kılan Din tacirlerinin ’dinimize verdikleri zararı’, haçlılar bile vermemiştir, veremez.”

“Bir Hz. Hüseyin efendimizin tavrını düşünün”, “bir de çeşitli hurafelerle çevresine topladığı insanları kendi menfaatine alet kılan şeyh bozuntularını düşünün.”

 

İslam'ın çağlar üstü ilkelerini hayata geçirecek yerde kendi menfaatlerinin temini için İslam'ı ayak altına alan ve tüm dünyaya İslam'ı çirkin gösteren bu sahtekarlar güruhuyla asıl mücadele etmesi gerekenler dindarlardır. Bugün din istismarıyla mücadele ettiğini iddia edenlerin çoğu maalesef gerçek İslam'a (din’in beli ve omurgası maneviyata) karşı savaş açmış  gerekçe olarak da bu din istismarcılarını göstermişler /göstermekteler… Bunun sonucu olarak da bir bütün olarak İslam ve tüm müslümanlar zarar görmektedir. Din istismarıyla mücadeleyi gerçek dindarlar yapmalıdır

.

islamı esaslar yerine hurafeleri anlatarak insanları İrşad etdiğini zannedenlere karşı gerçek dindarlar tavır almalıdır. Sattığı malın ya da reklamını yaptığı kurumun kalitesi yerine, dini duyguları öne çıkararak anlatan ve kah mal satarak kah hisse satarak menfaat toplayanlara karşı, din’darlar uyanık olmalı ve ciddi tavır almalıdırlar.

 

Bu tavrı dindarlar almadıkları takdirde, insanları sömüren, müridine çorabını koklatan bilmem neresini öptüren ve Müridesini yatağına atan şeyhlik iddia eden ahlaksızlar toplumdan eksik olmayacaktır.

 

“İslam'daki zühd, takva, tevazu, tevekkül“, “öfkeye hakim olmak”, “sabır, müsamaha, Allah için sevmek, büyüğe saygı küçüğe şefkat gibi” ‘insanı meleklerden üstün düzeye çıkaracak’ sayısız hasletleri yeni nesillere öğretmediğimiz ve onları islamı terbiye ile eğitmediğimiz sürece toplumdan din istismarı eksik olmayacaktır.

Din istismarının en etkili ilacı sağlıklı dini eğitim ve istismara karşı tavizsiz mücadeledir bunu yapmak zorundayız. Aksi takdirde politik bir söylem olan irtica kelimesinin arkasına saklanan İslam karşıtları, namaz kılanları bile istismarcı kabul edip cezalandırmaya devam edeceklerdir.

 

İslam en son ve en mükemmel dindir. Onun kaynakları olan Kuran ve Peygamber sünneti ‘çağlar üstü mesaj içeren’ kaynaklardır ve birilerinin zannettiği gibi asla doğma değildir. Bilim ve akıl ile çelişmez aksine bilimi ve aklı öne çıkarır.(ışık tutar)

-15 senedir okullarda ders kitabı olması gerektiğini yazıyorum söylüyorum. Geçen sene meclis kürsüsünden söyledim CHP'liler kavga çıkardılar. Yirminci yüzyılın en önemli iki tefsirinden biri bana göre birincisi olan Hak Dini Kuran Dili Tefsiri bizzat Atatürk'ün emriyle Hamdi Yazır merhum tarafından kaleme alınmış ve yine Gazi'nin emriyle devlet parasıyla basılmıştır. Kur’an’ın ve dinin gerçeğini öğrenmek isteyenlere bu kitabı tavsiye ediyorum. Ailecek okuyun, çocuğunuza okutun, siz okuyun. Özellikle irtica söylemiyle Atatürkçülüğün arkasına sığınarak müslümanları rencide edenlere de neyin İslam neyin irtica olduğunu öğrenmek istiyorlarsa Atatürk'ün yazdırdığı onaylayıp bastırdığı bu kitabı okumalarını tavsiye ederim. Resul Tosun 27.09.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Allah’ı tanımanın sırrı O’nu zikretmekte yatar

Allah’ı seven insan, İbrahim Hakkı Hazretleri gibi: “Hoştur bana Senden gelen / Ya hil’atu yahut kefen / Ya gonca gül yahut diken / Lütfun da hoş kahrın da hoş” demeye başlıyor. Bunu deyince de, manasını bilmediğin ayetlere baktığın, okunduğu zaman onu adeta hisseder gibi oluyorsun.

Kur’an’ın ruhuna vâkıf olmak, ancak Allah’a kulluk ve zikrullah ile mümkündür. Hiç bir şey anlamazsın manasından ama seversin onu. Okursun ve halin öyle olur ki, Allah’ın bütün ayetlerinin emr- ettiklerini yaparsın, nehyettiklerinden kaçarsın. Yani senin hâlin de Kur’an’dan bir numune olur. Her zaman; “Allah’ın Sevgilinin sünneti canlı Kur’an’dır” diyorduk ya, o sünnetin bir misli de senin hâlin olur. Teslimiyet odur. “Sünnete ne gerek var” diyen alim geçinen cahilleredir bu sözüm. Yeni mesaj.com 30.09.2006

 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

Ramazanın aydınlığında

Mümünler için af, mağfiret, rahmet, bereket, sosyal dayanışma ve yardımlaşma mevsimi olan ramazan ayına bir kez daha ulaşmış olmanın şükrünü ve mutluluğunu yaşıyoruz. Dini ve kültürel hayatımızda bu ayın çok müstesna bir yeri ve önemi vardır. Çünkü dalalet, atalet ve zulmet bulutlarının kararttığı insanlığın ufkunu, ilim, ahlak ve fazilet nurlarıyla aydınlatmaya başlayan yüce kitabımız Kuran’ı Kerim’ bu ayda gönderilmeye başlanmıştır. Ramazanın kutsiyetlerinden birisi de budur. Bu mutlu olayı bir bakıma oruç tutarak karşılamış olmaktayız. Bir nevi O'na tazim ve saygı göstermek için bu ibadeti yerine getiriyoruz.

 

Dünyaya bir imtihan ve mücadele için geldik. İnsan, iç âleminde birbiriyle dövüşen, silah silaha çarpışan iki varlık gibidir. Bir tarafta kötü sıfatlar, diğer tarafta iyi sıfatlar vardır. Kötü sıfatları şeytan temsil eder. Mevlâna Celaleddin’ı Rumi diyor ki: “Şeytan Müslüman olursa Cibril olur.” Yine Peygamberimiz bir sohbetinde buyuruyor ki: Her insanın bir şeytanı vardır. Soruyorlar kendisine: Ey Allah'ın Resulü, sizin de şeytanınız var mı?“Evet” cevabını veriyor ve ilave ediyor: “Ama ben şeytanımı Müslüman ettim.”

 

İşte, esas olan nefsi Müslüman etmektir. Kuranda orucun hikmeti tek bir cümleyle ifade edilmiştir: “Sakınasınız diye.” Bütün manalar bu tek cümlede saklıdır. “Günahtan, kötü huydan, Allah'tan başka her şeyden sakınmak, yani takva ehli olmak için oruç tutmak.” Bu sakınma sözü, insanın erişeceği en yüksek merhaledir. Bunun içinde sabır, cömertlik, şefkat, merhamet, ilahi emirlere itaat gibi yüksek meziyetler vardır. Oruç vasıtasız bir eğitim, bir ruh disiplini, aynı zamanda iradeyi güçlendirme vasıtasıdır. Prof.Dr. Mehmet Nuri YILMAZ  29 Eylül 2006

 

Allah'u Ekber

Allah’ın selamı, bereketi, rahmeti üzerinize olsun.

Değerli M.Nuri Yılmaz bey inanıyorum ki yukarıdaki cümleleri acı su ile tatlı suyun birbirinden ayrıldığı gibi, hak ile batılın birbirinden ayırt edilip insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanmasına zemin hazırlayan, manevi fikri ve fiziki hallerin anlaşılması için yazdınız

 

Alemleri muntazam şekilde dua ve doğruluk üzerinde idare eden Zatı Zülcelal, muhteşem şekilde yaratmış olduğu kulunu “belirli bir süre/alan dışında”, kendi haline bırakmaz; yani insanlar belirli bir süre/alan dışına çıktıkları zaman “iyi ve kötü halleri”  Allah'ın yaratması ile zahire dönüşür. insanlar dünyaya imtihan ve mücadele için gelmiştir.

 

Din insanların doğasıdır. Yaratılan her insan islam’a yatkın olarak doğar. insanlar kötülüğe meyilli değildir. insanları kötülüğe şeytan ve yardımcıları telkin eder... Mevlana hazretlerinin bahsetmiş olduğu şeytan müslüman olursa, Cibril olur... Sözü, O şekilde olamaz...

 

İnsanla birlikte yaratılan şeytanın elinden, “İnsan nefsini kurtarırsa”, şeytanı yanında tutan kötü ameller hallerden kurtulursa “nefs kemale erer”, Cibril olur... Allah’ın evi kalb “şeytanın sihir ve telkinlerine kapanıp”, feraset ve ilhama açılır. Bu haller beş duyu yolunun kurtarılmasından sonra açılan, feraset ve ilmi ledün yoludur. Din’in dört ana esasını kemer ve köprüler ile muhafaza eden tarikatın hak aydınlık tarafının mücadelesi ile insanlar din’in dairesi içerisine girer manen ve zahiren korunur... Çünkü şeytan insanın “İslam’a aykırı” kötü amellerinden beslenip yanında bulunmaktadır. islamın dairesine şeytan giremez. Çünkü Allah’ın evi kalbin tanbanı din’i müzik, siyaset, menfaat, ırkçılık, milliyetçilik, bölücülükten; içerisi haram ve şüpheliden temizlenip korunmuş olur. Müslüman namaz ile ırkçılık ve bölücülük bataklığından; abdest ile siyaset ve menfaat bataklığından korunur. Namaz ve abdest bataklıkların üzerindeki köprülerin bedeni ve direkleridir. Tarikatın hak aydınlık tarafı din’in dairesini kemer ve köprüler ile muafaza eder. Tarikatın şeytansı tarafı din’in dairesin de tahribat yolları açarak insanları günaha ateşe sürükler.

 

Peygamber efendimize atfedilen,

“her insanın yanında bir şeytan var” sözü bu doğrultudadır. Ben yakaladım müslüman ettim, sözü.  Peygamber efendimize atılmış bir iftiradır.

 Allah’ın Resülü Allah’ın huzurundan kovduğu şeytanı yanına alır mı?... Peygamberlerin görevi insanları uyarıp “şeytanın tuzaklarını deşifre ederek tesirsiz hale getirip”, kurtuluş yoluna Allah’ın emrettiği şekilde Peygamberinin izine düşürmektir...

 

Şeytanın görevi insanlara üç hal ile yaklaşıp nefsen sarhoş ederek “Peygamberin izinden çıkartıp”, kendi izine düşürmektir.

Şeytanın askerleri; önce din’in dairesini muafaza eden tarikatı şeytansı hale getirip din’in dairesinde tahribat yolu açarak insanları guruplara bölüp şeytanın izine düşürüyorlar.

 

Allah(cc) alemleri dua ve doğruluk üzerine bina ettiği için; insanların musibet ve sıkıntıya hazırlanması ile Arz'ı hareketlilik doğal olarak dengeleri harekete geçiriyor... Arz’ı hareketliliğin sebeplerinin açıklanması, insanların rahmet ve berekete laik olarak hazırlanması ‘çatıyı tutan direk’ dindarların görevidir. Askerin sözü çatı çökerse altında kalırız, boş söz değildir. Bunları yazmaz isek bunun vebali bizde kalır. Allah'a emanet ulunuz. Hacı Bayazıt 01.10.2006 

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

İslam dairesi

Allah’a Hamd'ü Sena'lar olsun. Allah’ın selamı bereketi üzerinize olsun. Allah’ın sevgili Kulları. Binalarda kapı ve pencere alt ve üstlerinde kemerler vardır, Binayı ayakda tutan. Allah’ın muhteşem yaratığı insanın korunması için, Peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu din de ’aynı, bina gibidir. insanların rahmet, maneviyat ve adalete hazırlanıp manen ve madden  korunduğu din’in beli ve omurgası, ‘maneviyat’ ile manevi binanın kemeri de tasavvuf ve tarikat’dır.

 

Devletlerin iki dayanağından ilki; din adamları eli ile ‘tasavvufa müzük eğlence, şüpheli ve haramın girmesi ile bu kemerler aslı görevinden uzaklaşıp, hak dan batıla şeytanslı hale dönüp, köprüler tahrip edilerek 'din'in içi boşaltıldığı oranda kurum ve kuruluşlar boşalıp' bina/devlet yıkılmış. Yıkılan binanın enkazı altında ise Dünya'daki masum ve mağdur insanlar kalmış. Bundan dolayı, insanların manen ve madden korunduğu din’in içli dışlı dört ana esasını; kemer ve köprüler ile muafaza edip, islam dairesini tahrip edenlere karşı mücadele ederek, insanları uyarmak şartdır.

 

Kemer, din’i müzük, dişi ve oğlan olarak üç usul ile yaklaşan insi ve cinni şeytandan, direkleri 'haram ve şüpheliden korunmak' olan, kulluk köprüsünün bedeni abdesin, ‘zırh gibi vucuda sinmesi’ ile korunarak, insanların uyarılaması için açıklamak. ve

 

Köprüler, meshepin itikatda iki amalde dört İmamın güçkaynağı Ehl’i Beyt imamları ile bedeni 'islam’ın edep ve terbiyesi' direkleri namaz olan, Ümmet köprüsünden Peygamberimizin (s.a.v) izine düşüp, islam’ın dairesini tahrip edenlere karşı, muafaza mücadele etmek.

 

Yani, insi ve cinni şeytanların dürtüsü ve telkinlerini meleğin ilhamı sanıp aldanıp, aldatarak açılılan tahribat yollarından müslümanları bataklıklara çökertenlerin üzerinden; insanları kemer ve köprüler ile Peygamberimiz (s.a.v) izine düşüren tarikatın hak aydınlık tarafının;

-din’in içli dışlı dört ana esasını; bidatler, Aklın öne Vahy’in geri alınması ile felsefe, siyaset, menfat, esas alınıp; din’in güncel olaylara göre yorumlanması dünyaya uydurulması ile tahrib edilerek, insanların müsübete hazırlanıp şeytan ve yardımcılarının izine düşüren karanlık tarafına karşı;

maneviyat ve adalet alanında, manevi, fikri, ve fiziki mücadelesi ile kurumlaşmış ‘islam dairesi’ tarikat; Allah’ın İzni, Rahmeti ve Sevdiklerinin yardımı ile insanların manen ve madden korunduğu Bina, kemeri ve köprüleri’dir. Hacı Bayazıt

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

   

Hacı Bayazit                           tarih, 09.10.2006

Alser Strasse 30/26                          

1090 Wien

 

Republik Österreich

Landesgericht für ZRS Wien

Schwarzenbergplatz11

1040 Wien

 

İLGİ: Postadan 02.10.2006 tarihinde almış olduğum Landesgerichtes für Zivilrechtssachen 42 R 53/06i sayılı 7.September 2006, tarihli kararı değiştirecek delilleri itiraz veya temyiz Mahkemesin dikkatine arz ederim.  

                                       

N E D E N L E R

a)Dosyanın taşımış olduğu evrensel hayati değerlerden dolayı “Landesgerichtes für Zivilrechtssachen 42 R 53/06i sayılı, kararında“ kamu vicdanını rahatlatıcı nedenler bulunmamaktadır.

 

b)“Hukuk yolu ile kamuoyu ve tarihe intikal eden bu belgeler hayati öneme sahip, insanların manen ve zahiren korunduğu din’in dört ana esasını muhafaza eden tarikatın hak aydınlık tarafı olup; insanların zarara uğratıldığı din’in dört ana esasını tahrip eden tarikatın şeytansı karanlık tarafına karşı mücadelesidir.“

 

c)Verfarenshile antrağını; OGH vom 28. November 2005 mit der Zahl 7 Ob 268/05w, in dem des heisst: “seine Rechtsmittel innerhalb zu bestimmender Frist durch die Unterfertigung eines Rechtsanwalts oder Notars (allenfalls im Wege der Verfah- renshilfe) zu verbessern” kararına ilaveten; vom 9.Dezember 2005 Bezirksgericht Josefstandt’ın “Das gefertigte Gericht übermittelt die GS der On106 mit dem Auftrag den außerordentlicen Revisionsrekurs durch Beibringung der Unterschrift eines Rechtsanwaltres oder Notares verbessert binnen 3 Wochen allfalls neuerlich einzubiringen.“ Kararından sonra, Avukat tutma imkanım olmadığı için, tarih 20.12.2005 Verfahrenshilfe antrağı verdim. Üç gün içerisinde ilk Mahkeme aussichtlos, ‘değerlendirip’, Abweisung yapdı.

 

d)Wien,15.06.2002 GZ:1P235/01g

Betrifft. Sachwalterschaftssache’ye itiraz tarihi ile OGH nin vom 28.November 2005 kararı arasındaki mahkeme sureci/kararları ve kamuoyuna intikal eden olaylar dikkate alındığında, hukuki nezaket kuralları içerisinde Sachwalterschafts’ın insanların ‘öğrenmesine/uyarılmasına’, ait olaylar ile ilmi bilgileri, usandırma yıldırma usulleri ile engelleme istekleri iptal edilip/durdurulmuştur.” Fotokopiler ilavede.2 sayfa.

 

1– 2002 Mayıs, Türkiye yazarlarından Mustafa Kaplan bey gazete aracılığı ile mesaj verdi... “tavrını belli et” Bunlar, nukteden anlamıyor demek istedi.

Bende, Vakit gazetesine Wien, 08.06.2002 mektup gönderdim. Mektup geri geldi... Demek istediler ki, bu mektubunun diğer yüzünü, Mahkemeye ver. Mahkeme için yazmış olduğum Wien,15.06.2002 GZ:1P235/01g; yazıları akşam tercüman, Alman- caya çevirirken; Semavatdan şimşek sesleri gelmeye, ortalık aydınlanmaya başladı. Posta ile aynı mektubu Wien,03.07.2002 tekrar gönderdim. Mektubu alınca heyet halinde Türkiye’yi dolaşıp, ‘o günü akşam, aydınlıkda açığa çıkmış karanlık taraftan görebildiklerinin’, isimlerini kamuoyuna duyurdular.

 

2–Ehliyetim için mahkemelere vermiş olduğum yazılarımı okuyan, Facharzt f Neurologie u Psyciatrie Dr Harald Imb,  tahlil raporl- arınıda dikkate alıp, Wien,21.06.2002 Ruhsal ve fiziksel hiçbir rahatsızlığım olmadığına rapor verdi. Fotokopi ilavede.2 sayfa. 

 

3–Hakdan batıla şeytansı hale gelmiş tarikatı deşifre ederek, Mahkeme ve basın yolu ile dünyaya duyurunca; şeytan bir yandan yardımcıları vasıtası ile Ailemi ve Çocuklarımı korkutup; diğer yandan, Jüğend haimi tahrik ederek, Wien,14.02.2003   Zahl.3U 682/02 y1(BS) Jugendgerichtshof Wien als BG, üzerime dava açtırdı. Savunma ve sonuç fotokoi ilavede.6 sayfa.                   

 

4–Şeytanın ayaklarının yıkılmış olduğu; “Wien, 31.03.2003 Rebublik Österreich Bundesministerium für Justiz”  “Wien, 01.04.2003 Papa 2. Jean Paul Vatikan/İtalya”  “Wien, 01.04.2003 islam Konferansı örgütü İran”  “Wien, 01.04.2003 Türkiye Cumhuriyeti Meclis Başkanlığına” Ankara /Türkiye duyurulunca; Bundesaslamt Wien, 07.April 2003 Zahl.215.690/18   VIII/23/03, kararı ile, 25.02.2000 tarihli iltica nedenli itirazı, kabul edip sınır dışı kararını kaldırdı. Fotokopi ilavede.13 sayfa.

 

5–Bundesasylamt Berufung duruşmasında, tarih15. 09.2003 şeytan yaklaşıp ‘üfürerek’ Sachwaltere, telkin atmaya  başladı, ‘istiyor ki iltica nedenleri (karanlık tarafın aydınlığa çıkması için verilen hukuki mücadele) kabul edilmesin, oturma müsaadesi için de, doktor tedavisi görülsün.’

 

İki gün sonra tramvay ile Bezhbanaf’a geldim. Tranvaydan indim, Süleymancılardan şeytanın imtihanından geçmiş bir kadın karşımda duruyor. “İki gün önceki duruşmayı işaret ederek, Cematın Avusturya eski başkanı Selahattin Çelebi hocanın, ‘kıçını ve tuvaleti’ işaret ediyor”..

Aynı kadın, tarih 19.09.2003 ve 24.09.2003 itirazlarımı, “..Bun- desaslamta verince, ‘aynı şekilde başka yerde durup’ mahcubiye- tini, ima etdi..”

 

6–Wien,26.08.2004 20 Cg19/01 p Landesgericht Für ZRS Wien, “verilmiş belgelerden, bir iki ay sonra”, Çocuklarımın görmek için oynadıkları parka gittim...

 

Kızım Hilal elinde sigara, Oğlum S.Buğra’da elinde, köpek tutarak parkın karşı tarafına geldi... Çocuklarım demek istiyor ki, ...“köpekler sigara dumanın’dan yakalandı”;

 

Bundan dolayı, ailemin posta kutusunu da kırarak taciz edip korkutarak,  Landesgericht für Strafsachen Wien 046 245 Ur 94/05 d 1 WEGEN: §§105 Abs1 Strafgesetzbuch.106 Abs1 Z13 Strafgesetzbuch.107 Abs1 Strafgesetzbuch Tehama: Verdacht der schweren Nötung von,12.03.2005 in Wien; Aleyhime dava açtırmışlar... Savunma ve sonuç fotokopiler ilavede.7 sayfa.

 

Devamı olarak,  Postadan 02.10.2006 tarihine almış olduğum Landesgerichtes für Zivilrechtssachen 42 R 53/06i sayı numaralı

7.September 2006, tarihli kararı değiştirecek, Sachwalterschafter ile ilgili delilleri, itiraz veya temyiz Mahkemesin dikkatine arz ederim. Sachwalterschaftssache ve Dr.Volfgan Blaschıtz’a şahsi bir meselem yoktur. 

 

“Türkiyede bu olayları takip eden!

Hak ve hukuk için, halka gözcülük yapan bir hak dostu, şeytan sizi, önemsiz 99 doğru haber ile alıştırıp, ‘önemli ştratejik bir yanlış haber ile aldatır’, diye, davanin önemini bildirdi.

Yani, demek istiyor ki, din’in beli ve omurgası olan, tarikatın hak tarafı, Avrupa’da şahit olduğunuz manevi çalışmanın, alternatifi yok.”

 

7–Bezirksgericht Joseftandt tarih,20.04.2006 0281 C131/05p 13 (a), insanların ya imar eden veya tahrip eden iki halden birisinde olduğunun işaretleri. Fotokopisi ilavede.4 sayfa.

8–Wien,23.06.2006 Betrifft: 42 R 53/06i Landesgericht für ZRS Wien als Rekursgericht, tarih 23.05.2006 Fotokopiler ilavede.2 sayfa.

9–REBUPLIK ÖSTERREICH OBERSTER GERICHTSHOF Wien,11.08.2006 Zahl: 7 OGH 268/05w Sayılı dosya içerisindeki bilgi ve belger ışığında, Avukat verme antrağının değerlendiril- mesini talep ediyorum. Fotokopiler ilavede.4 sayfa.

 

Hukuk yolu ile kamuoyuna intikal ederek www.islamdairesi.com web sitesinde yayınlanan –İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan! Künyeli, tarikat çalışması... ‘diğer dinlerinde içinde bulunduğu’, din ahlak maneviyat dairesi olup, din’in kemeri ve köprüleridir. 500 sayfa civarında kamuoyuna ve tarihe intikal ederek, ‘yaşanmış olayları anlatan bilgiler’ üç yakin ilmi ile dört aşamada kurumlaşmıştır... Bundan dolayı, Olayları anlatan bilgiler manevi, fikri ve fiziki birbirine uyumlu üç hal ile yazılmıştır... Gerekli düzenlemenin yapılmasını veya dosyanın Temyiz Mahkemesine gönderilmesini, böylece iç hukukun tamamlanmasını talep ediyorum.

Saygılarımla

Hacı Bayazıt

Beraber Belgeler 43 sayfa

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

REPUBLIK ÖSTERREICH           42 R 53/06 i

Landesgericht für ZRS Wien

 

Hacı Bayazit                                  

Alser Strasse 30/26                          

1090 Wien

 

Sehr geehrter Herr Bayazit !

 

Bezugnehmend auf Ihr Schreiben vom 09.10.2006 möchte ich Ihnen mitteilen, dass über Ihren Antrag auf Aufhebung der Sachwalterschaft vom 30.03.2004 bereits rechtskräftig entschieden ist (42 R 53/06 i). Auch Ihr Antrag auf Abänderung des Zulässig- keitsausspruches wurde mit Entscheidung vom 07.09.2006 zurückgewiesen. Dagegen ist kein Rechtsmittel zulässig. Eine Entscheidung des OGH ist somit derzeit nicht möglich.

 

Sollten Sie wieder eine Aufhebung der Sachwalterschaft begehren, so müssten Sie einen neuen Antrag beim Bezirksgericht Josefstand einbringen mit neuen Argumenten, wieso Sie ohne die Hilfestellung eines Sachwalters zurechtkommen.

 

Landesgericht für ZRS Wien

1040 Wien, Schwarzenbergplatz11

Abt.42, am17.10.2006

Dr. H a n g l b e r g e r

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Hangisi daha tahlikeli? Batıl boş) inanç mı, inançsızlık mı daha tehlikelidir?

Bu soru okuyucularımıza tuhaf gelebilir. Tabii ki her ikisi de doğruyu ifade etmez. Ancak, yanlış inançla inançsızlığı karşılaştırdığımız zaman, yanlış inancın inançsızlığa göre daha zararlı olduğu gerçeği ortaya çıkar.

 

Francis Bacon’un bu konuda ilginç bir tespiti vardır: “Tanrı konusunda hiçbir düşüncesi olmamak, Tanrı’ya yakışmayacak düşünceleri olmaktan yeğdir. Bunlardan birincisi inançsızlık, ötekisi ise saygısızlıktır. Boş inanç, hiç kuşkusuz Tanrı’ya karşı işlenmiş bir ayıptır. Bununla ilgili olarak Plutarkhos ne güzel söyler: ‘Bence insanların Plutarkhos diye birini tanımıyoruz demeleri, bir Plutarkhos vardı, çocuklarını doğar doğmaz yerdi demelerinden çok daha iyidir. Hani Satürn’ün çocuklarını yediğini söyler ya ozanlar.”

 

Kuran’ı Kerim’de inkârcılıktan ziyade putpeterestlik eleştiril- miştir. Mekke müşrikleri, Allah’ın varlığına inanıyorlardı. Nitekim Kuran’ı Kerim’de onlara “Yerleri gökleri kim yarattı?” diye sorulduğunda “Elbette Allah” diye cevap verirlerdi. “Yerlerden ve göklerden rızık vererek sizi nimetlendiren kimdir?” diye soruldu- ğunda da “Allah” cevabını veriyorlardı. Ancak, putlara tapınmak- tan da geri kalmıyorlardı. Çünkü onlara göre putlar Allah’la kendileri arasında birer aracı idiler. Onları Allah’a ortak koşuyorlardı. Bununla da kalmayıp, meleklerin Allah’ın kızları olduğu iftirasında bulunuyorlardı.

 

Hz. Peygamber, 23 yıl tevhit inancını yerleştirmek için müşrik- lerle mücadele etmiştir. Müşrikler, Hz. Peygamber’e "Gel seni başımıza reis yapalım. İstediğin güzel kadınlarla evlendirelim, altın ve gümüşe boğalım; yeter ki bizim ilahlarımıza dokunma" dediler. Çünkü putlar, Mekke aristokrasisinin çıkar ilişkilerinin sembolleri idi. Putlara karşı gelmek, bu çıkar ilişkisini yok eden bir teşebbüsü, bir şuuru insanlığın gönlüne koymak anlamına geliyordu. Mekke aristokratları, bu putların Allah yanında hiçbir değer ifade etmediğini ve hiçbir güçlerinin olmadığını biliyorlardı. Ama o putları cehalet içinde kıvranan toplulukları kandırmanın bir aracı olarak kullanıyorlardı. Nitekim Kuran, "Putlar sizin ve atalarınızın taktığı içi boş isimlerdir" diyerek onların batıl bir yolda olduklarına işaret etmiştir.

 

Geçen yazımızda Haricilerin İslam tarihindeki olumsuz rollerinden söz etmiştik. Hariciler, getirdikleri yanlış yorumlarla gözlerini kırpmadan birçok Müslümanın kanını heder etmişlerdi. Hz. Ali, Haricilerle savaşı emretmiş, ancak askerleri “Ey müminlerin emiri, onlar da Müslüman değil mi?” diye sorunca şu cevabı vermiştir: “...Evet, onlar da Müslüman. Ama onlar elbiseyi ters giyen insanlar gibi dini tersine çevirdiler. Elbiseyi ters giyen insanların toplumdaki durumları nasıl yadırganır ve gülünç olursa, onlar da Kurani kavramları kendi dar görüşlerine göre yorum- layarak toplumda aykırı görüşleriyle birçok çarpıklıklara, kaos ve kargaşaya sebep olmuşlardır.” Yine Hz. Ali, onların “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetini izah biçimini “Söz doğru, ancak batılda kullanılmıştır” diyerek onların sapkınlıklarını ortaya koymuştur. Yakın bir zaman önce de ülkemizde kendilerine Hizbullah adını veren terör örgütünün  ki aslında onlar Hizb’ul vahşettir   din adına Allah rızası için nasıl insanları vahşice öldürdüklerine hep birlikte tanık olduk. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Yine Bacon’ın ifadesiyle; “Tanrı’ya gösterilen saygısızlık ne denli büyükse, insanların uğrayacağı tehlike de o denli büyük olur.”

 

Tanrıtanımazlığa gelince; Tanrıtanımaz, yine de bir fıtri (doğal) inanç taşıması, yasalara, törelere bağlı olması nedeniyle topluma pek zarar vermez.

'Boş inanç kadar taraftar da bulamaz', zararı onun kadar tahrip edici değildir. Boş inanç insan benliğinde taassup ve zorbalık meydana getirir. insanlar üzerinde baskı kurar; kendisine taraftar olmayanları da tasfiye eder. Yazımızı yine Bacon’ın sözleriyle bitirelim: Tıpkı bugün yaşadıklarımız gibi.  Güzeli çirkinden ayıran tek ölçümüz var; o da Kuran. Çünkü her şeyin doğrusu ondadır. Kuran diyor ki: O’nun önünden ve arkasından batıl (boş) inanç gelmez. M.Nuri YIMAZ 27.10.2006

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Evliya olabilmek için

Bir gün Abdullah bin Ömer hazretlerinin devesi kayboldu. Çok aradı, bulamadı. “Alana helâl olsun!” deyip mescide girdi. Sonra birisi gelip, “Deven filân kimsede!” dedi. Mescidden çıkıp giderken, hatırladı. “Ben onu alana hediye etmiştim” deyip tekrar mescide döndü.

 

Peygamber efendimiz bir nasîhatinde, Abdullah bin Ömer hazretlerine buyurdu ki: Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş! Evliyalık mertebesine ancak böyle kavuşabilirsin! Bu minvâl üzere olmıyan kişi, namazı ve orucu çok olsa bile, îmânın tadını alamaz. Yâ Abdullah, sabaha çıktığın zaman akşam için kendini kaygılandırma! Akşama çıktığın zaman sabah için kendini kaygılandırma! Sağlığında hastalığın ve hayatında ölüm için tedbîr al!

 

Abdullah bin Ömer hazretleri, harâmdan çok korkardı. Bunun için, sık sık buyururdu ki: Kambur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, harâmdan kaçmadıkça bunların va’dedilen mükâfâtına kavuşamazsınız! Birisi, Abdullah bin Ömer hazretlerine, “Allah için, seni çok seviyorum” deyince buyurdu ki: Ben de Allah için, seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen, ezânı tegannî ederek, şarkı söyler gibi okuyorsun.

Tâbiînin büyüklerinden Nâfi’ buyurdu ki: “Ben henüz çocuk iken Abdullah bin Ömer ile beraber gidiyorduk. Ney sesi işittik. Hz. Abdullah, kulaklarını parmakları ile kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. Bir müddet sonra bana, “Ney sesi daha işitiliyor mu?” diye sordu. “Hayır işitilmiyor.” diye cevap verince, ondan sonra parmaklarını kulaklarından ayırdı.”

 

Resûlullah efendimiz, Abdullah bin Ömer’i çok severdi. Nitekim bir gün Hz. Abdullah, Resûlullahın huzûrlarına gelmişti. Resûlullah efendimiz ona çok iltifât edip, “Kıyâmet günü herkesin berâtı [kurtuluş vesîkası] her işi ölçüldükten sonra verilir. Abdullah’ın berâtı ise, dünyada verilmiştir” buyurarak onu medh ve senâ buyurdu. Mehmet Oruç 27.10.2006

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Ashab’ı Sebt’i teşhis etmek/1

Yeryüzünde en büyük tehlike, Allahû Teâla’yı aldatmaya kalkışmaktır. Oysaki Allahû Teâla aldatılmaz. Allahû Teâla’yı aldatmaya kalkışanlar, ancak kendi kendilerini ve kendi gibilerini aldatırlar. Rabbimiz haber veriyor: “insanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, ‘Allah'a ve ahiret gününe inandık’ derler.” “Allah'ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.” “Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.” (Bakara Sûresi/ 8, 9, 10)

 

İslam İmanı, Rabbani hudut ile muhatap olan İnsan iradesinin, itaat ya da isyanda karar kılmasını zorunlu kılar. “İman ve ittika ile hudud’u ilahiyeye itaati tercih eden irade, İman imtihanında sürekli galipdir.” “Gaflet ve cehalet ile Allah'ın hudutlarını çiğneme cürümü işleyenler ise mağlup konumundadırlar.” Onların hali isyan halidir. Fakat çoğu zaman insanlar net bir itaat veya isyan yerine Allah'ın hudutlarını, sınırlarını hile ile aşmak yollarına sapmışlardır.

 

Kur’an’ı Kerim’de “Batan Kavimler”in tarihi incelendiğinde görülecektir ki, Emr’ı İlahi'ye açıkça muhalefetten ziyade, ayetlerin muhtevasından sıyrılma yollarını aramak daha çok işlerine gelmiştir. Zahiren şer’i sınırlara bağlı olduklarını ifade etseler de esasta bu sınırlara tecavüz etmek nefislere hoş gelmiştir... Şeytanın da etki alanı böylece genişlemiştir... Beşeri zaaflar kişisel heva ve hevesler, hududullahı sürekli zorlamış ve çıkış yolları bulmakta da gecikmemişlerdir. İşi kitabına uydurmak... Hileyi şeriyye manevra- ları. Te'vilden tahrife uzanan yaklaşımlar..

Bu yaklaşımların örneklerini Allah'ın kitabında görüyoruz: “Onlara deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar, cumartesi gününü ihlal ederek haddi aşmışlardı. Çünkü cumartesi günü balıklar akın akın geliyor, cumartesi tahfili yapmadıkları günler gelmezlerdi. İşte biz böylece fasıklık yaptıkları için onları imtihan ediyorduk.” (Araf,163)

 

Ashab’ı Sebt/Cumartesi ashabı, İsrailoğullarından bir topluluk- tur. Bu topluluk Peygamberlerinden yalnızca istirahat ve ibadet için bir gün istiyorlar. O gün maişet meşgulesine düşmeyecekler, kendilerini ibadete verecekler, buna söz veriyorlar. Kendileri için belirlenen gün cumartesi... Deniz sahilinde geçimleri balıkçılık olan bu toplum, ilahi irade tarafından cumartesi balıkları ile sınava alındılar. Yasaklı gün, balıklar kıyıya akın akın geliyorlar.. Sanki tembihlenmişçesine, tahrik edercesine... Ne var ki kendi istekleri olan cumartesi yasağından dolayı avlanamı- yorlardı. Avlanmanın helal olduğu diğer günler balıklar bir türlü uğramıyorlardı. Yahudiler kendilerine özgü yöntemlerle cumartesi yasağından dolayı avlanamıyorlardı. Cumartesi balıklarına ulaşmanın çaresini arıyorlardı. Çözüm daha doğrusu hile bulmakta gecikmediler. Cumartesi, balıkların önüne set çekiyor ve çıkış noktalarını kapatıyorlar, Pazar günü hızla koşup şehrin ortasında kalan balıkları topluyorlardı. Akılları sıra cumartesi yasağını çiğneme- den, balık nimetine kavuşmuş oluyorlardı.

 

İşte Allah'ın hududu ve hududu delmede Yahudi becerisi... Acaba bu beceri (!) o dönemle ve toplumla mı sınırlı kaldı? O günden bu güne Ashab’ı Sebt’i ve Ashab’ı Sebtleşmeyi takip etme durumumuz olacak mı? Ashab’ı Sebtleşme, ehl’ıiman için kıyamete kadar devam eden başlı başına bir tehlikedir. Günümüzde Ashab’ı Sebtleşme yani Ashab’ı Sebt'in balık tutkusu, Hududullah'ın ihlali. Verilen ahidden sıyrılma ustalığı. İpini eğirip bozan kadın misali. Hile’i şeriye yolları... Kimi emellere nail olmak için sığınılan mazeretler, zaruretler, mecburi- yetler şeklinde zuhur etmiştir. Bu, bir Yahudileşme tehlikesidir.

 

Dünyaya Ashab’ı Sebtçe yaklaşım, zamanla Ashab’ı Sebt özlemi. Ashab’ı Sebt kurnazlığı. Ashab’ı Sebt iştahı. Ashab’ı Sebt’i baştan çıkaran balıklar bugün ne de çok, ne kadar da yaygındırlar! İmtihan unsuru “balıklar”. İştah kabartan, zevk veren, lezzet yüklü balıklar. Haram sınırlarını zorlayan tahrikçi ve çekici balıklar. Sevdası ve hülyası ile mest olduğumuz balıklar... Rengârenk ve iç açıcı. Para, kadın, makam, mülk, evlat, şöhret... Bilcümle bağımlılık yapan balıklar. Kapitalizm denizi, serbest piyasa ekonomisi... Sahilimize akın akın gelen balıklar... Rant, kredi, teşvik, kapital, faiz, repo, lobi, yatırım, yapı, kalkınma fonu.. Gerdiğimiz ağlar... Balıkları beklerken takılı kaldığımız oltalar. Evet, balık hülyası ile çıktığımız yolda, bizlere uzatılan oltalara takılıp kalmak da var. Helal rızkı temin etmeye çalışırken haramın cazibesine kapılmak, fiilen Ashab’ı Sebt’e katılmaktır. Mustafa CELiK 25.10.06

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Ashâb’ı Sebti teşhis etmek(2)

Ashâb’ıSebtleşenler, dünyayı kazanmak hesabına ahireti kaybetmeye razı olanlardır. Kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” kuralına kurban giden temel kurallarımız. “Paranın dini imanı olmaz” felsefesinin müslüman camiada pazarlanması ile yeşil sermayede yön değişimi. Pozitif negatif faiz tartışmaları ile gelişen anlayış ve rahatlayan müteşebbisler. “Erkeklerle kadınların parmak uçlarını birbirine değdirerek musafaha etmeyi insani değerlerle İslâmî değerlerin harmanlaması” olarak nitelendiren modernistlerin emrindeki sentezci kalemşörlerin çabaları… “Tesettür Defileleri” düzenleyen çağdaş cariye pazarlarının tüccarlarının rekabetleri… "İhlas"lı cumartesi yatırım ve açılımları... Mustazaflıktan, İslam burjuvazisine gelişim trendi... Banka sıkıntısından finans kurumuna sığınmalar. Bütün bunlar, Ashab’ıSebtleşmenin yani, cumartesi toplumuna dönüşüm adımlarıdır. Yani hile ile hududullah’ı aşanları takib etmenin çabalarıdır.

 

Bugün Ashabı sebti yalnız deniz kıyısında aramayacağız. Ashabı sebtin marifet (!) ve zihniyeti ile her an her yerde karşılaşmak mümkün. Piyasada, iş hayatında, kadın erkek ilişkilerinde, siyasette, kültür ve sanatta, toplumda, okulda hatta camide bile. İşte yaşadığımız hayatta bunun tezahürleri.

 

-Ashabı sebti çağrıştıran durumlar. islamın İdeolojiliştirilmesi, Vahiy temelli İslâmdan “Çağdaş İslâm”a. İslâmizasyon senaryoları. Yegâne tek hak din olan İslâm ile diğer batıl ve muharref din’leri birleştirme gayreti anlamına gelen, “Dinlerarası Diyalog”, faaliyetleri... Tamamen Ashâb’ı Sebt’in cumartesi savunmasıdır...

 

Ashab’ı Sebt’in faaliyetlerinin hayata yansımasıdır. Ashab’ı Sebtl-eşmek Yahudileşme tehlikesinin bir versiyonudur. Dün endişe duyduğumuz, bugün ise savunageldiğimiz “hayatın kaçınılmaz gerçekleri” diye yorumladığımız hususlar hangi sürecin sonucudur? Dün yıkılması gereken tabuların, bugün hangi gerekçelerle kutsandığını anlamak mümkün mü? Politik arenada makyavelist yöntemlerle savrulmanın, “Ehveni şer” mantığı ile silikleşmenin sebebini nerede arayacağız? Pragmatik heyecanlarla bürokraside tutunma çırpınışlarının kişilik kaymasını kim küçümseyebilir? Düşünce, kültür, edebiyat dünyasında sanatsal endişelerle yitirdiğimiz duyarlılıklarımız hangi anlayışın ürünü?

 

Allah’ın zikri ile itminana muhtaç kalplere, yeşil poptan huşu buluşlar.

Hatta müzik eşliğinde cennete girme fetvaları. Besteye boğulan güfteler. Enstrümantal gürültüsüne mahkûm yeşil müzik. Hâkimiyeti Allah’tan alıp millete indirgeyen İslâm entilijansiyasi. Nice fariza ve vecibenin furuat ve teferruat diye tasnif edilmesi. Yuvaya ve hocaya başkaldıranın çağdaş yorumu, İslâm feminizmi.. Bütün bunları anlatarak Ashabı Sebti teşhis etmeye çalışıyoruz.

 

Takva örtüsünden, tesettür defilellerine Podyumlarda tesettürü modaya dönüştürme seanslarına nasıl gelindi? Sırf modernistleri razı etmek ve modernist görünebilmek için insani değerlerle İslâmî değerlerin harmanlamasına nasıl gidildi? Hangi hilelerle hududullah münhasıran "birinci sınıf dünyalar için" giyim kuşam zevkiniz ve çarşaf antipatimiz nasıl oluştu? İnsani değerlerle İslâmî değerlerin birbirlerinin zıddı olduklarına nasıl ulaşıldı? Bayan sekreterlerle iş hayatı, takiye usulü nikâhı hafi ile taaddüdi zevcat teşebbüsleri yeni bir dünyanın kapısını açıyor.

 

Ashab’ı Sebt’in dünyası, maymunlaşan insanın dünyasıdır. Allah'ın kendisine tanıdığı hakla yetinmeyen kadın, kadını insan yerine koymayan erkek. Takvasız ve tahammülsüz ilişkiler ağı. İkbal ve istikbal endişesi ile başına aldığı örtüyü başında tutamayan başörtü mağlupları. Tefekkür dünyasından tebdil ideolojisine nasıl terfi ettik. Düne kadar zemzem hasreti ile tutuşan gönüller bugün nasıl oldu da “cennetten bir köşe” Caprice'lerde stress atmak sevdasına düştüler?

 

Din’i tahrip ederek bir tarafı yamultup harici Ülkelerde oturanlar; “yamulan taraf üzerine gelen müsübetin kan gölüne çevirdiği İslâm topraklarında”, canlarını, mallarını, namuslarını ve dinlerini muhafaza etmenin kavgasını veren müslümanları ehl’ıfitne, bu müslümanların mücahid liderlerini de “dünyanın en nefret edilmesi gereken kişileri” ilan edenler, “...aslında musibet ve zulme zemin hazırlayan ‘tahrip yollarını’ gizleyerek insanları yanıltıp”, din kardeşliğini küresel zülme nasıl feda ettiler? Unutmayalım ki, din kardeşliği de hududullah’dandır.

 

Demogojilerle, hile ve kurnazlıklarla hududullah’ı aşanlar, Allah’tan gelen din’in; düşmanları için yaşayanlardır. İşte bunlar, bu asrın Ashab’ı Sebtleşenleridir. Ashab’ı Sebtleşmek, insan olmanın dışında yaşamaktır.

 

RABBİMİZ BUYURUYOR: “İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara “sefil maymunlar olun!” dedik.” (Bakara Sûresi/ 65)

Allah’ın hudutlarını hileyle aşmak, bir ömür boyu küfür için hayvanlar gibi yaşamaktır. Mustafa ÇELİK  01.11.2006


10
.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

“Şeytan, Peygamber’in dilini etkileyemez.” Prof.Dr. Süleyman ATEŞ

 

Allah’ın selamı üzerinize olsun.

Sevgili Ağbey Velayet mertebesine ulaşmış, Allah’ın koruması (edep ile) altında olan kişilerinde konuşmasına şeytan karışamaz. Yani, onlarında sözünde yazısında gizli ve açık şirki çağrıştırır hal bulunmaz, onlarında dilinin altında zikir olup Sekr haline düşmezler. Allah(cc) emanet olunuz. Hacı Bayazıt 12.11.06

 

“Cemaatte her şey her zaman “çok iyidir” veya “çok kötüdür” değildir. İnsandır bu iyiler kötüler, fasıklar, günahkârlar, tövbekârlar, herkes var. Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir ve mutlak bir hüccet de kabul edilmezler. “İçeriye dönük eleştiri yoktur” değil. Aksine çoktur. Öyle olması gerekir. Hesaba çekilmeden kendi nefsini hesaba çekme disiplini cemaat kültürünün özünü oluşturur. Çünkü takva ancak bu nefs muhase- besi/disiplini ile şeytanın şerrinden Allah'a sığınmakla mümkün’dür. Çünkü şeytan nefsimize taht kurmuştur.“A.Dilipak

 

Allah’ın selamı üzerinize olsun.

Siyasal islamcı Sadet Partisi Başkan yardımcısı, Hürriyet gazetesine kızıyor... Cübbeili Ahmet hocanın işlerini deşifre ettiği için... müslümanların üzerine geliyorlar, diye.

 

Ne dersin bu işe? Cübbeli hocada, yav bunlar komplo kurmuşlar, benden para istediler, vermeyince resimleri basına verdiler, diyor... Yani, para verse idim, iş açığa çıkmayacak ‘aman müslümanlar uyanmasın’ diye, ‘asgari menfaat ittifakında şeytan aramızı bulacaktı demek istiyor.’

 

Siyasal İslamcı din'in içini kemirenler, kendilerini müslüman sanıyor. Ailem ile görüşemiyorum; İblis devşirdiği yardımcılarından güç alıp Çocuklarımı Ailemi korkutuyor; bu sebep ile 2000 yıllından beri görüşemiyoruz! Yıl 2004 Baharı Wien Aziziye (milli görüşün) Camisin de hemşerim ile Cuma namazında buluşmak için sözleştik. O günü, Cuma için Aziziyenin hocası Hamidiyeye, Hamidiyenin hocası da Aziziye gelmiş... “Kalp perdelerine kim atıyor ise, işi ayarlamış.” Cumada hoca vaaz için kürsüye çıktı, “tam konuşmaya başlayacak”, melun iblis yaklaştı, hoca elini uzatıp ‘sanki önündeki kaptan ağzına su alıyormuş gibi’, alıp ağzına yuttu; yarım saat, aman kıybet yapmayın, kimsenin hakkında konuşmayın... Yani diyor, ki biz ne yapar isek, bizim hakkımızda konuşmayın, “şeytan hocayı konuşturuyor”, değilse Çocuklarını korkuturum, görüştürmem diyor... “Çalışmamı takip eden, Prof.Dr.Y.Nuri Öztür bey “Bu Hali”  kara ruhlu kara cüppeli karanlık adamlar din’i siyasallaştırıp dünyayı felakete hazırlayacaklar idi, ‘diye not geçti gazate’de.”

 

Muhteremler din bir, Meshepi bir (gücünü din’in köprüsü Ehl’i Beyt imamından alan) İmamı dört’dür. Meshepi koruyan, ‘yani bu daireyi muafaza eden’ tarikat bir ama iki hali vardır... Hak aydınlık tarafı, İslam dairesini kemer ve köprülerle muafaza eder... Şeytanslı karanlık tarafı üç aşama ile tahrip eder, yıkılışın manevi fikri ve zahiri sebeplerini hazırlar.

 

Abdullah Büyük bey 2004 ortalarında, Havuza girilmiyor suya pislemişler, temizlenmek arınmak için giren, pisleniyor zehirleniyor, dedi... İblis yardımcıları vasıtası ile havuzu ele geçirmiş; Yani din’in beli ve omurgası, ‘maneviayatı mufaza eden tarikatı’ bidatler, bölücülük ile şeytanslı karanlık hale getirmiş; temizlenmek arınmak için tasavvufa tarikata giren, din’den çıkıyor; bunları deşifre edincede, iblis yardımcılarını öne sürüp yaklaştırıp hertürlü arzi fikri  ve fiziki zorluğu çıkartıyor, demek istiyor.

 

Efendiler hala kem küm edecekmisiniz?..

Din tahrifcileri en mukaddes alanları tahrip etmişler!.. Bir bitki var, kurumuş tozu buruna yaklaştırılınca hapşırık meydana geliyor! Bu bitkiyi esasnsa katıp üzerlerinde taşıyorlar ve Cemate satıyorlar, böylece her hapşırığın arkasından kalpin üzerindeki perdelere  telkini düşüyor, “Müslüman bunu bilmiyor” hapşırmak iyidir, diye telkini hayra yoruyor… Bu din iman hırsızlığının vebali kalkarmı? Bölgedeki müsübet ve sıkıtı kendiliğindenmi gelmiştir?

 

ABD de Bush seçimi kaybetdi diye seviniyorlar. Sanıyorlarki, ABD yi Bush ve partisi yönetiyor. Türkiyenin kırmızı kitapı gibi, ABD ninde beyaz kitapı vardır. ABD veya başka Ülkeler denge unsurudur… Yani, Türkiye/müslümanların geri kalmasında onların etkisi yoktur… Ama şeytan, insanları yamultup yıkıyor, suçlu olarak da başkalarını gösteriyor. Bir bölge yamulursa, din ahlak maneviyat’dan uzaklaşırsa, diğer taraf doğal olarak, üzerine gelir. Hemen aklınıza gelmesin, Biz uzaklaştıkda, onlar Müslümanmı? Neden biz altda, onlar üstde oluyor, diye.

 

İşte yanılgı burada başlıyor. Bölge aşağı doğru çökerken, üç aşama geçiriyor… Türkiyede içtimai hayatın her alanına din’i kitapların tahribi ile şeytan sirayet etmiş. Şeytan üç hal ile yaklaşıyor. Birincisi nefsin sarhoşluğu, din’i müzük ve ibadetlerde ayet ve süreleri müzüğü okşar şekilde okumak. Bu aşamadan sonra, dişi ve oğlan olarak güç alıp yaklaşıyor... Kendilerini Sofi olarak isimlendiren gurupun elinde açık olarak tahrif edilmiş kitap da yazıyor’ki şeytanın manevi mertebesi varmiş… Yani, Şeyhin yanındaki şeytanın, şeyh kadar manevi mertebesi var.

 

İkincisi Süleymancılar, üçüncü tahribat aşamasını tamamlıyor... Bunlardan sonra fiziki fiili hareketlilik başlar. Hele bir düşünün! ÖZAL ile bölücü terör yaygınlaşmıştır; din’i tahrip eden bu guruplarda Özal ile “aynı sofranın etrafında toplanıp” yaygınlaştı. Arzı musibet nasıl oluşuyor.

 

Birinci aşamada melun zorlanırsa, yani yoldan çeviremez ise, sol ve sağ ayak iki erkek olarak görünüp, insanın karşısına çıkar, “telkin ederki bunlar iki kişi, sende bu kız çocuğu, ilmi siyaset ‘din’in siyasete aleti’ ile ol, biraz güçlen.” Bu tahribati Zahit Kotku efendi açmış, yaygınlaştırmış. Milli görüş ideoleji haline getirdi.

 

Yıl 2002, Savcılıkda dava işim vardı. Savcı Bayazıt her iki haftada yazı ile davayı sor dedi. İki defa yazılı sordum, üçüncüsün de Savcı çağırdı… Tam içeri gereceğim vakit, eli ile işaret edip kapıda durdurdu… O anda, “Savcının kalbinden geçtiki”, Arkaşından şeytan geliyor/engelliyor. Sonra eli ile dosyayı açıp, içerisinde olan su kısmını işaret etdi… Yani bu kadar delil ile bunları çözdük demek istedi.

 

Wien’de görüştüğüm Yusuf Yalcın isminde aileli arkaşım vardı. Konuşmak ihtiyaç olduğu ve arkadaşında, eksiklerini farketmesi için, onun ile görüşüyordum. Savcı buna işaret ediyor. Yıl,1995 Melun iblis “Osman ve karısı, Metin ve karısı (fitne/bölücü) elini kurtaramayınca”, bu arkadaş üzerinden gelmeye başladı. Melununun kalbinden geçiyorki, kız ile içeriyi boşaltıp telkinlere alıştırıp zayıf düşürerek zaviyet oluğturmak, sonra döllemek... “bunun hayata yansıması önce din’i dünyaya uydurup ele geçirelim sonra dünyayı dine uydururuz hesabı; yardım paralarını iç eden toplayıcılara merhum Erbakan’ın deyişi ile önce kendinizi kurtarın sonra onları düşünürsünüz.”

İşte Siyasal İslamcıların İdeolejisi. Arkadaşım bunları bilmez, o sadece bozuk fıkradan birisi idahil olmuş. Arkadaşı aileli olarak tanırım ama yenge hanımı hiç görmedim, yani ‘yenge hanım devamlı hizmet etdiği halde, yüzünü görmedim/bakmadım’, bu durumdan melun Arkadaşımın hanımı üzerinden gelemiyor. Yani onu istediği gibi hareket etdirip fiziken onun şeklinde gelemiyor.

Bundan dolayı İblisin yardımcılarn dan birisi, “yengenin sesini taklit ederek gırtlağından konuşarak”, geldi… Allah’da orasına yara vermiş, yıllar sonra tesadüfen gördüm.

 

Melun “ar/edep perdesini geçemiyor”, bunun içinde onun yaklaştığı oranda yaklaşıp gitdiğim yerlere 20/25 dakikada gelip duruma göre telkin ile engellemeye çalışıyor… Savcı bunu demek istiyor.

 

İşte burası tarikatın Hak aydınlık tarafı. Bu aşamalardan geçen insanların yüreği derya gibidir; ama bir saman çöpünü kaldırmaz/kabul etmez bulanır. Tarikatın şeytanslı karanlık tarafı ise; bu tarikat ehillerinin yüreği ufacık göl/gölet gibidir, hertürlü pisliği kabul eder. Bu yüzden, bu insanlara iki kat günah verileceği buyruluyor, hem kendileri hemde diğerlerini yoldan çıkarttıkları için. Bunların Kalp gözleri kapalıdır hesap gününü/ahireti kayleye almazlar, bir gözlerinde siyaset, bir gözlerinde menfat vardır.  

 

Allah(cc) kalbinizde üzerinde bulunan, “din’i müzük nefsin sarhoşluğu, din’in siyasete aleti felsefe ile aklın öne Vahy’in geriye alınması, din’in menfate aleti meslek haline getirilmesi”, üç gaflet perdesini kaldırsın... Zihniniz, Rahman’dan gelenler /rahmani olanları algılayıp, Allah(cc) diğer iki duyu yolu, ‘feraset ve ana göğde üzerinde istikamet’ yolunuda açsın. Allah(cc) sizlerleri hazırlayıp, din’i siyaset ve menfate alet ederek, müslümanları, insanları müsübet ve sıkıntıya müstehak olarak hazırlayan, iblisin yardımcılarını bertaraf eylesin. Allah(cc) yüreğiniz ve kaleminiz ile müslümanları, insanları maneviyat ve adelet iklimine hazırlayıp; Peygamber efendimizin haber verdiği, hayır yapmak için hayıra muhtaçların olmadığı Asrı nasip eylesin. Hacı Bayazıt 12.11.2006 

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

NERVENFACHÄRZTLICHER BEFUND  

                                        Wien,10.11.2006

 Betr: Haci Bayazit

         Geb,20.3.1957                    

 

Anamnese:

Her Bayazit berichtet es seien seit übr 4a keine Probleme mehr aufgetreten; er habe leliglich 2005 eine Leistenbruch Operation links gehabt.

Somatisch:

Hepar 2   3 Quf unter Ribo;

Neurol:

HN,OE u UE stgl;

Psych;

Keine Auffälligkeiten; Affektkontrolle regelrecht:

Diagnose:

Fettleber

Stellungnahme:

Es liegen auch jetzt bei Herrn Bayazit keine Hinweise auf psychische Störungen vor.

Die Fahrerlaubnis Gruppe1 kann weiterhin nervenfachärztlicherseits beführwortet werden.

 

Mit freundlichen Grüßen

Dr Harald Imb

Facharzt f Neurologie u Psychiatrie

1190 Wien

 

Protokoll  I P109/05z

Aufgenommen vor dem

Bezirksgericht Josefstandt am 21.11.2006

 

Anwesend: Richter Mag. Claudia Chatah

Zun Amtstag erscheint Herr Haci Bayazit und gibt an:

 

Ich war bei Dr. Harald Imd auf Grund seiner Untersuchung habe ich die Bestätigung erhalten, dass bei mir keine Hinweise einer psychischen Störung vorliegen.

 

Ich stelle daher den Antrag auf Überprüfung der Sachwalterschaft. Es möge ein SV Gutachten eingeholt werden, ob die weiter Beilbehaltung der Sachwalschaft notwendig ist.

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Bid’a rüzgârları sert esiyor

Hz.Ali (k.v.) meşhur Ercüze kasidesinde üstadı olan Resûlü Ekrem (a.s.m.)’dan aldığı dersin bir kısmını zikrediyor. Daha sonraki haftalarda hakkında tafsilatlı bilgi vereceğimiz Ercüze’de Hz.Ali (k.v.)’nin işaret ettiği bir nokta var ki içinde yaşadığımız zamana işaret etmesi bakımından çok ehemmiyet arzediyor. Diyor ki İlmin Kapısı: “O bidalar ve acemî ve ecnebî hurufunun intişarı zamanı olan o ahir zamanın fena adamları bir kısım ulemaissu’dur ki: hırs sebebiyle sırf batınlarını haramla doldurmak için bid’alara yardım edenler ve fetva verenlerdir.”

 

“Bu gün sizin için dininizi tamamladım.” (Maide,3) meâlindeki ayet’ı kerimenin nazil olması ile; yani, Şeriat’ı Garra’nın kaideleri ve sünnet’ı seniyyenin düsturları tamam ve kemâlini bulduktan sonra din’e sokulan, yeniden ihdas edilen şeyler demek olan bid’alar nebevî hayat tarzını imha ve ifsad ettikleri için merduttur.

 

Sünnetlerin imha edilip yerlerine bid’aların ikame edilmesi dinin yaşanabilir kısmını mümkün olduğunca sınırlandırmak gayesine matuf bir hareket. Yani hayattan dini ihraç etmenin ilk hamlesi. İslâm medeniyeti yerine batı medeniyetinin ithâl edilmek istenmesinin şeytanî altyapısı.

 

Sünnet’i seniyyenin “şeâir” dediğimiz bir nevî “içtimaî ubudiyet” (veya cemiyet ibadeti) hükmündeki İslâmiyet’in alâmetleri olan ezan, Kur’an harfleri, sarık ve bunlar gibi sünnetlerin ortadan kaldırılma teşebbüsleri ise bu şeni’ hamlenin en şiddetli ve toplum vicdanını ifsad eden boyutlardaki kısımları. Vicdan’ıumumînin (yani toplumsal vicdanın) ifsadı ise İslâm cemiyetinin ölümü demektir. Çünkü İslâm cemiyetinin macunu, âb’ıhayatı ve farklı hususiyetlerdeki insanları birleştirebilecek tek ortak paydası nebevî hayat tarzının vahye dayanan prensipleridir.

 

Yıllardır planlı ve proğramlı bir şekilde tatbik edilen nebevî hayat tarzı olan sünneti günlük hayattan tamamen ihraç etme gayesine matuf çalışmalar neticesinde bugün, sünnetten kopuk cemiyetimizin bid’a bataklıklarında çırpınmasında en mühim rolü oynayanlar Hz.Ali (k.v.)’nin işaret ettiği ve ulemâissu’ diye tabir edilen kötü dünya alimleridir. Sırf karınlarını haramla doyurmak için, bid’alara fetva verenlerdir. “Dini hayattan ihraç” operasyonunun sözde meşruiyet altyapısı bu dünya alimlerinin fetvalarıyla teşkil edilmek istenmiştir. (Resim: Rifat Börekci)

 

İçinde bulunduğumuz bid’a asrının başında harekete geçen bu âlim taslaklarının postmodern versiyonları şimdilerde de iş başında. Zamane keferelerinin icraatlarına destek vermekle, çağdaş bid’alara fetvalar uydurmakla ve şeytanın ekmeğine yağ sürmekle meşguller!

  

Her kitabı okumak yerine ’bizi’, Kur’an ve sünnete vasıl edecek temel eserlerle meşgul olmak. “Birkaç gram bal umuduyla bir çuval keçi boynuzu yemek misüllü, birazcık bilgi edinmek ve kültürlenmek kaygısıyla, imanları tehlikeye sokabilecek çörçöp nevinden yazıları muhtevî her kitabı okumamaktır.“ Eh’i Ferasete Yakışan. Hele de sağlam bir itikad temeli olmadan bu tür selüloz yığınlarını okumak ve itikadî ve amelî saplantılarla dolu olan bu kitapların yazarlarına itibar etmek intihardan başka bir şey değil.

 

Bid’a asrının arızaları sakın sizi ye’se sevketmesin. Zerre miktar dahi olsa ümitsiz olmayınız lütfen. Mehdi koşusu deccal koşusuna mutlaka galip gelecektir. Yeter ki biz üzerimize düşen vazifelerimizi eksiksiz yapalım. Akit / 08.08.2000 mektup@muhsinmeric.com  

  

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Şeytan, insana ibadet ettirir mi?

Şeytan; kibir ve gurûru sebebiyle Allahü teâlânın “Âdem’e secde ediniz” emrine isyân edip, karşı geldiği için, O’nun rahmetinden uzaklaştırılan varlıktır. Şeytan, insanlara hep kötülük ve düşmanlık yapmalarını vesvese eder. Nisâ sûresinin120. âyetinde meâlen; (Şeytân insana çok şeyi söz verir ve birçok şeyi hâtırlatır. Şeytanın söz verdiği şeylerin hepsi yalandır) buyurulmuştur. Şeytan, kötülükleri, iyilik şeklinde gösterip, insanları aldatır ve “Allahü teâlâ rahîmdir, affeder” diyerek onları günaha sürükler. Şeytan, nefs ve kötü arkadaşlar, insana hep günah işletmek isterler. Şeytan, müslümanları aldatmak için de, farzları ehemmiyetsiz gösterip, sünnet ve nafileleri yapmaya sevk eder.

Atâ’ı Horasânî hazretleri, şeytanın hileleri hakkında şunları anlatmıştır: “Nisa suresinin (Kim bir fenalık yapar veya nefsine zulmeder de Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur) mealindeki 110. âyet’ıkerîmesi nazil olunca, şeytan çok feryâd eder... Avanesi onun bu feryadını işitip sebebini sorduklarında;

 
“Ben bir hile buldum!” Benim hilelerim ile bu ümmete işlettiğim günahların af ve mağfireti hakkında bir ayet nazil oldu. Bu ayette Allahü teâlâ, istiğfar edenlere af ve mağfiretini vadetti ve O, vadinden asla dönmez. Şimdi düşünün. Acaba buna bir hile yolu bulabilir misiniz? der. Onlar da; Hayır, biz böyle bir hile yolu bilmiyoruz derler... Bir müddet sonra kendisi; Ben bir hile yolu buldum diyerek şöyle anlatır:

 

O büyük Peygamber âhirete intikal ettikten sonra, ümmetine güzel amel suretinde çeşitli bid’atler işletelim... “Bunları ne Peygamberler, ne halifeleri ne de eshâbı yapmış olsun...“ Böyle amelleri onlara güzel göstermek suretiyle, onlar o bid’atleri sünnet sanıp ısrarla üzerine düşüp yaparlar. O Yaptiklari Amelden de T,übe ve İstgfar etmezler. “Bu işledikleri bid’atlerle onların Cehennem’e girmelerini sağlar, muradımıza ereriz.”

 

Peygamber efendimiz de, bir hadîs’i şerîflerinde; (Bid’at ortaya çıkaran ve bunu yapan kimseye şeytan çok ibadet yaptırır. Onu çok ağlatır) buyurmuşlardır.
Abdülkerim Cîlî hazretleri buyuruyor ki: “Şeytan, ilmi olmayan müslümanlara önce şehvete dair işlerin sevgisini aşılamaya çalışır. Böylece kalb duygularını öldürür. Sonra dünya sevgisini vererek, dünyalık kazanmaya sevk eder. Böylece bu insanların bütün gayeleri, dünyayı elde etmek olur.

 

Salih kimseler iyi ameller işlediklerinde şeytan harekete geçer. Onlara işledikleri ameli güzel gösterir. Böylece onları ucba ve kendini beğenmişliğe sürükler. Sonunda hiçbir âlimin öğüt ve nasihatini dinlemezler. İblis onları bu hâle getirdikten sonra şöyle der: “Başkaları sizin ibadetinizin binde birisini yapsa kurtulur.”  Bu telkinlere kananlar, amellerini, ibadetlerini azaltırlar. İstirahat yolunu tutarlar. Kendilerini yüceltirler, başkalarını hafife alırlar. Artık bu hâlleri onları peş peşe günaha sürükler.

  

Şeytan, âlimi aldatmak için ise, onun ilmi ile devreye girer. Söylediği her sözün hak olduğunu anlatır. Senin gibisi yok diye telkin eder. Şeytan bu yoldan gitmekle çok muvaffak olur. Büyük İslâm âlimlerine tâbi olmayıp ilimlerine güvenenlerden pek azı bu hileden kurtulabilir...” Dırâr bin Mürre hazretleri de buyuruyor ki: “Şeytan şöyle demiştir: Âdemoğluna üç şeyi yaptırdığımda maksadıma kavuşmuş olurum ve onlara istediğimi yaptırırım. Birincisi, günahlarını unuttuğu zaman, ikincisi amelini çok gördüğü zaman, üçüncüsü kendi görünüşünü beğendi zaman.”

 

Ona aldanmamak için! Netice olarak Şeytan, insana ibadet ettirir. Peki, yaptıklarımızın Rahmanî mi yoksa Şeytanî mi olduğunu nasıl bileceğiz? Şeytan, tam dine uygun şekilde, Yani Peygamberin yaşantısı itikadına uygun olarak ibadet ettirmez.

Ancak bir eksikle ibadet ettirir. Yani o ibadeti bozan, “kabul ettirmeyen” bir eksikle ibadet ettrir. Mesela bir kimsenin, beş kuruş zekât borcu varken, bu zekâtı, bu kimseye verdirmez ve verme düşüncesine bile yaklaştırmaz. Bunun yerine milyarlarca lira sadaka verdirir, hayır hasenât yaptırır. Yine herhangi bir kimsenin iki rekat kaza namazı borcu varsa, bunu kıldırmaz. Bunun yerine o kimseye sabahlara kadar tesbih çektirir, zikir ettirir, nafile namaz kıldırır, ağlatır sızlatır. Hâlbuki dinimiz, beş kuruş da olsa, zekâtı vermeyi, iki rekât farz namazı vaktinde kılmayı, vaktinde kılınmamış ise kaza etmeyi emrediyor. Bunlar farzdır ve dinin isteğidir. Eğer farzlar vaktinde yapılmaz ve sonra da kaza edilmezse, hesabı, azabı vardır. “Nefsine uyarak ibadetleri vaktinde yapmayan ve bunları kaza etmeyip“, ’nafilelerle meşgul olan kimse’, şeytanın isteğini yapmış olur... Nefse ve Şeytana aldanmamak için dinimizi, ısünnet ehli âlimlerinin kitaplarından öğrenmeliyiz. Osman Ünlü 04.12.06

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

İSLAM DÜNYASINI BEKLEYEN TEHLİKELER

IRAK’ta beklenen oldu. ABD’nin müdahalesiyle başlayan süreç, Saddam’ın tartışmalı infazıyla birlikte daha da şiddetlenerek ülkeyi Sünni   Şii çatışmasının alevleri içinde bıraktı. O güzelim Bağdat şehri şimdi tam bir virane. Her tarafından dumanlar ve ateşler yükseliyor. Sokaklar, kardeş çatışmasının yerlere düşürdüğü kanlı ve yanık cesetlerden geçilmiyor. Ülkeye demokrasiyi hâkim kılmak istediklerini söyleyenler, bölünmenin ve iç savaşın kapılarını ardına kadar aralamış oldular. Girdikleri kapıdan kendileri bile çıkamıyorlar. İkinci bir Vietnam bataklığı içinde çırpınıp duruyorlar.

 

Bunun, Ortadoğu coğrafyasını yeniden şekillen- dirme planının bir parçası olduğu, artık herkes tarafından ifade edilmeye başlandı. Ortaya çıkarılan birtakım gizli raporlardan da anlaşılıyor ki, tek merkezli güç, bölgede yakın müttefikinin rahatlatılması ve istikrarı adına pek çok ayrıntı üzerinde çalışmış. Yazılanlar doğru ise Atlantik’ten Pasifik’e uzanan geniş coğrafyada kanlı iç savaşlara, etnik çatışmalara, mezhep ve iktidar çatışmalarına yol açacak büyük planın hedefleri içinde İslam dünyası başlı başına bir başlık oluşturuyor.

 

Yine, ortaya çıkarılan Batı ve Ortadoğu kaynaklı bazı raporlara bakılırsa; İslam dünyası için tam bir kaos senaryosu öngörülüyor. Önce Sünni   Şii bölünmesi hazırlanacak. Halen Irak ve Lübnan’da sahneye konulan oyunlar bunu yeterince açıklıyor. Yine ayrı bir raporda, Lübnan’ın tam anlamıyla parçalanıp beş ayrı bölgeye ayrılması içerisinde Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası da bulunuyor. Lübnan gibi, Suriye ve Irak’ın etnik ve dini bölgelere ayrılması öngörülüyor.

 

Ardından, Arap Arap olmayan, laik fundamentalist ayrışmaları körüklenecek. Yani İslam kendi içinde ne kadar ayrışma noktası bulunabilirse o kadar ayrıştırılıp son tahlilde aynılaştırılmış bir inanç mihverinde "ılımlı İslam" modeli kabul ettirilmeye çalışılacak.

-Bu Modelin Laboratuvarı ise Türkiye olacak. Bu da, İslamcı bir iktidarın işbaşına getirilmesi ve desteklenmesiyle kotarılacak. Sanırım, projenin bu ayağı harfiyen uygulanmaktadır.

     

-İncil, Tevrat ve Kur’an’ın karışımından oluşan 77 surelik “Gerçek Furkan” adlı “kutsal kitap”larının bile hazırlandığı artık bir sır değil. Aynı proje çerçevesinde, Müslüman ülkelerden bir din adamı topluluğunun yakında bir ülkenin başkentine götürülüp yeni İslam modeli için seferber edileceği de öne sürülen iddialar arasında. Artık cuma hutbelerinin bile bu merkezler tarafından izleneceği, din derslerinin okullardan kaldırılmasının istene- ceği, El’Ezher gibi İslam üniversitelerinin eğitim müfredatlarının yabancı akademisyenlerin öncülü- ğünde yeniden belirleneceği yazılıp çiziliyor.

 

-Sıkı Durun; bu raporlarda halifelik makamının yeniden ihyasına dair ayrıntılara dahi yer verilmiş. Bir yanında Fener Rum ve Ermeni Patriği, diğer yanında Hahambaşı olan, ortasında Müslüman bir din adamının bulunduğu “dinlerarası halifelik makamı” ndan söz edenler var! Bütün bu ayrıntılar yan yana, alt alta konulduğunda İslam dünyasını bekleyen tehlikenin boyutunun ne kadar büyük olduğu gözler önüne seriliyor.

 

Buna karşın, yine bu coğrafyada bütün bu olup bitenlere karşı sağduyunun oluşturduğu ortak bir savunma refleksi meydana getirme çabaları da yok değil. Şunu herkes kabul etmelidir ki, mezhep ya da etnik bazlı kutuplaşmalar Ortadoğu’nun felaketi demektir.

Böyle bir çatışmanın kavurucu ve yok edici sonuçları olacaktır. Yapılması gereken şey, bu felaketi durdurmaktır. Önce Irak’taki çatışma ve kaosu ortadan kaldırmanın yollarını aramak gerekir. İslam adına ister Sünni, ister Şii olsun, masum insanları katletme hakkı kimseye verilmemiştir.

 

Aralarında içtihat farklılıkları olsa bile her iki grup İslam dairesi içindedir ve kıble ehlidir. İslam topluluğunun mensuplarıdır. Bombalar, bu grupların mezheplerine bakmadan sırf Müslüman oldukları için başlarına düşüyor. Sünni, Şii... Her ikisi de kardeştir. Birinin diğerinin canına veya malına kastetmeye kalkışması haramdır. Başta İslam Kalkınma Teşkilatı olmak üzere, Müslüman- ların önde gelen siyasetçileri ve alimleri bu konuda kendilerine düşeni yapmalıdırlar.

 

Ne yazık ki, bir yanda kan akarken, öte yanda anlaşılmaz bir suskunluk ve hareketsizlik gözlenmektedir. Bunun sonu nereye varır, kestirmek zordur. “Ortadoğu’da mezhepçilik ya da milliyetçilik temelinde bloklaşmak, tehlikelerin en büyüğüdür.” Bunda ne Türkiye’nin, ne İslam ülkelerinin, ne de dünya barışının menfaati vardır. Ortadoğu’da yapılması gereken şey, İslam Kalkınma Teşkilatı şemsiyesi altında, islam’ın birliği, bütünlüğü için aradaki ihtilafları ortadan kaldıracak kapsamlı çalışmalar yapılmasına, söz konusu projeleri çökertecek ortak bir fikir ve eylem planı hazırlanmasına ve tüm dünyayı içine alan bir barış projesinin hayata geçirilmesine emek ve zaman harcamaktır.

 
Muhammed İkbal, müslümanlara “Denize dalıp dalgalarla mücadele etmelerini, bir pars kalbi ile bir şahinin tecessüsüne sahip olmalarını” tavsiye ediyor ve şu sorularla hepimizi yakamızdan silkeliyor:
“Irmağında fırtınalar kopmuyor niçin? /Niçin gerçekten Müslüman değilsin, niçin? /Boşuna takdir’iİlahiden şikâyet ederken, Sen niçin Allah’ın takdiri olmuyorsun niçin?” İslam dünyası, önüne kurulmuş bulunan bu tuzaklara basmama basiretini artık göstermelidir. Prof.Dr. Mehmet Nuri YILMAZ 12 Ocak 2007

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Hacı Bayazıt                                                                          

Alser Strasse 30/26

1090 Wien                  Wien,den12.02.2007

 

Bezirsgericht Josefstand

1080 Wien, Floriangasse 8

 

İlgi: Wien,12.01.2007 AZ:1P109/05z/141 numaralı Psychiatrisch Neurologisches Gutachten ‘için yapılmış olan, tarih 30.01.2007 1P109/05z numaralı Protokola ilave. 

Befundberichte bulunan yazılarımın tarihi aşağıdaki şekildedir

Schreiben haci Bayazıt, 29.02.2005. in doğru tarihi, 29.03.2005: Schreiben haci Bayazıt, 30.10.2005, doğru:

Schreiben haci Bayazıt, 25.07.2004 in doğru tarihi 26.07.2004: Verfügung Landesgericht für Zivilrechtssachen Wien,13.09.2001, in doğru tarihi, Wien, 29.11.2002 olması gerekir. Neuropsychıatri- sche, ‘Untersuchung da bulunan’, Dass der Dolmetscher das Schre-iben, am 15.06.2006 zu Gz1P 235/01 doğru tarihi, 15.06. 2002 dir.

14.12.2000 ALLGEMEINES KRANKENHAUS Universitäts- klinik für Psychiatrie Vorstand: Univ, Prof.Dr. Heinz Katschnig;  -Akşam muane ederken, “davacı olduğum sahısların, ailem ve Çocuklarıma yaptığı olayları anlatırken, bir ara nefes alamadım” konuşamadım.

 

Sebebiİ. O günü Cocuklarımla ilgili olayları anlatırken yanımda oturan Doktorun yardımcısı bayan çok üzüldü, “yüzünde’de makyaj yoktu içtenlikli hali vardı”, bende onun bizim meselemize üzülmesine üzüldüm, Onun samimi hali ile kalbimde kıpırdama oldu, odada’da sıgara dumanı vardı, bu halden şeytan güç alıp duman/nefes yolu ile devreyi tamamlayıp bir an konuşmamı nefes almamı engelledi. O anki olay tıppı ve fiziki’dir. O anki şeytanın faliyeti yardımcılarını gizlemek içindir.

 

1–Dezember 2004 Fıtık ameliyatı için Rotgen çektiriyordum. Rotgen çekilirken şeytan M.Kala isminde arkadaşdan geldi. Onun nefesi ile geldi. O anda birşey yapmadım. Rotgende  göğsümün bir tarafı siyah çıktı. Doktor bunun için bir üst Muaneye gönderdi. Nefesler ile ilgili Rotgene giderken bir telefon geldi, kimden geldiğini bilmiyorum. Nefesle ilgili muane olup çıktım; Doktor baktı birşey yok, önceki Rotgen çekilirken burada hava kalmış dedi.

M.Kala ismindeki arkadaşın nefesi ile Süleymancılardan gelen şeytan siyah hava olarak rotkende çıkmış.  Melun şeytan O günü, 07.12.2004 Dr.Alois Kreuzer hazırlamış olduğu Rotkenede ‘Bilgisayara’ elektirik iletişim ile müdahele ederek rotgenleri karıştırmış, 20.03.1935 doğumlu başka bir şahsın rotgenini, benim ismime geçirmiş, daha sonra hastane fark etdi. Fotokopi ilavede. 2 sayfa.     

 

2–GUTACTEN de bulunan wahnhaften Störung veya psychishen Erkrankung hastalığım yoktur; “hiçbir zaman böyle rahatsızlık için tedavi olmadım.”, ama davacı olduğum insanlar rahatsızlık vermek hasta yapmak istemişlerdir... Bunun nedenleri aşağıda iki kişiye yazılmış bilgilerden anlaşılır.

     

Şeytan, Peygamber’in dilini etkileyemez.” Prof.Dr. Süleyman ATEŞ

 

Allah’ın selamı, bereketi, rahmeti, selameti üzerinize olsun.

Sevgili Ağbey velayet mertebesine ulaşmış, Allah’ın koruması (edep ile) altında olan kişilerinde konuşmasına şeytan karışamaz. Yani, onlarında sözünde yazısında gizli ve açık şirki çağrıştırır söz bulunmaz, 'onlarında dilinin altında zikir olup', SEKR haline düşmezler. Allah(cc) emanet olunuz. Selam ve Saygılar Hacı Bayazıt 12.11.06

 

“Cemaatte her şey her zaman “çok iyidir” veya “çok kötüdür” değildir. İnsandır bu iyiler kötüler, fasıklar, günahkârlar, tövbekârlar, herkes var. Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir ve mutlak bir hüccet de kabul edilmezler. “İçeriye dönük eleştiri yoktur” değil. Aksine çoktur. Öyle olması gerekir. Hesaba çekilmeden kendi nefsini hesaba çekme disiplini cemaat kültürünün özünü oluşturur. Çünkü takva ancak bu nefs muhase- besi/disiplini ile şeytanın şerrinden Allah'a sığınmakla mümkün’dür. Çünkü şeytan nefsimize taht kurmuştur.“A.Dilipak

 

Allah’ın selamı, bereketi, rahmeti, üzerinize olsun.

Hayretdin Karaman beyin “Bu zamanda onlar ile uğraşılacak zaman mı?” fetvaları insanın çok zoruna gidiyor... Hazreti Hüseyin efendimiz, ‘zulmün üzerine kılıç çeker iken‘, küfenin ileri gelenleri de bu tür fetvalar ile uğraşıyorlardı, deği lmi?

 

Siyasal islamcı Sadet Partisi Başkan yardımcısı, Hürriyet gazetesine kızıyor... Cübbeili Ahmet hocanın işlerini deşifre ettiği için... müslümanların üzerine geliyorlar, diye.

 

Ne dersin bu işe? Cübbeli hocada, yav bunlar komplo kurmuşlar, benden para istediler, vermeyince resimleri basına verdiler, diyor... Yani, para verse idim, iş açığa çıkmayacak ‘aman müslümanlar uyanmasın’ diye, ‘asgari menfaat ittifakında şeytan aramızı bulacaktı demek istiyor.’

 

Siyasal İslamcı din'in içini kemirenler, kendilerini müslüman sanıyor. Ailem ile görüşemiyorum; İblis devşirdiği yardımcılarından güç alıp Çocuklarımı Ailemi korkutuyor; bu sebep ile 2000 yıllından beri görüşemiyoruz! Yıl 2004 Baharı Wien Aziziye (milli görüşün) Camisin de hemşerim ile Cuma namazında buluşmak için sözleştik. O günü, Cuma için Aziziyenin hocası Hamidiyeye, Hamidiyenin hocası da Aziziye gelmiş... “Kalp perdelerine kim atıyor ise, işi ayarlamış.” Cumada hoca vaaz için kürsüye çıktı, “tam konuşmaya başlayacak”, melun iblis yaklaştı, hoca elini uzatıp ‘sanki önündeki kaptan ağzına su alıyormuş gibi’, alıp ağzına yuttu; yarım saat, aman kıybet yapmayın, kimsenin hakkında konuşmayın... Yani diyor, ki biz ne yapar isek, bizim hakkımızda konuşmayın, “şeytan hocayı konuşturuyor”, değilse Çocuklarını korkuturum, görüştürmem diyor... “Çalışmamı takip eden, Prof.Dr.Y.Nuri Öztür bey “Bu Hali”  kara ruhlu kara cüppeli karanlık adamlar din’i siyasallaştırıp dünyayı felakete hazırlayacaklar idi, ‘diye not geçti gazate’de.

 

Muhteremler din bir, Meshepi bir gücünü din’in köprüsü Ehl’i Beyt imamından alan İmamı dört’dür. Meshepi koruyan, ‘yani bu daireyi muafaza eden’ tarikat bir, ama iki hali vardır... Hak aydınlık tarafı, İslam binasını kemer ve köprülerle muafaza eder... Şeytanslı karanlık tarafı, üç aşama ile tahrip eder, yıkılışın manevi fikri ve zahiri sebeplerini hazırlar.

 

Abdullah Büyük bey 2004 ortalarında, Havuza girilmiyor suya pislemişler, temizlenmek arınmak için giren, pisleniyor zehirleniyor, dedi... İblis yardımcıları vasıtası ile havuzu ele geçirmiş; Yani din’in beli ve omurgası, ‘maneviayatı mufaza eden tarikatı’ bidatler, bölücülük ile şeytanslı karanlık hale getirmiş; temizlenmek arınmak için tasavvufa tarikata giren, din’den çıkıyor; bunları deşifre edincede, iblis yardımcılarını öne sürüp yaklaştırıp hertürlü arzi fikri  ve fiziki zorluğu çıkartıyor “hastalıklı takipcilerinin vucut ısını taşıyabiliyor” demek istiyor.

 

Efendiler hala kem küm yapacakmısınız?..

Din tahrifcileri en mukaddes alanları tahrip etmişler!.. Bir bitki var, kurumuş tozu buruna yaklaştırılınca hapşırık meydana geliyor! Bu bitkiyi esasnsa katıp üzerlerinde taşıyorlar ve Cemate satıyorlar, böylece her hapşırığın arkasından kalpin üzerindeki perdelere  telkini düşüyor, “Müslüman bunu bilmiyor” hapşırmak iyidir, diye telkini hayra yoruyor… Bu din iman hırsızlığının vebali kalkarmı? Bölgedeki müsübet ve sıkıtı kendiliğin- denmi gelmiştir?

 

ABD de Bush seçimi kaybetdi diye seviniyorlar. Sanıyorlarki, ABD yi Bush ve partisi yönetiyor. Türkiyenin kırmızı kitapı gibi, ABD ninde beyaz kitapı vardır. ABD veya başka Ülkeler denge unsurudur… Yani, Türkiye/müslümanların geri kalmasında onların etkisi yoktur… Ama şeytan, insanları yamultup yıkıyor, suçlu olarak da başkalarını gösteriyor. Bir bölge yamulursa, din ahlak maneviyat’dan uzaklaşırsa, diğer taraf doğal olarak, üzerine gelir. Hemen aklınıza gelmesin, Biz uzaklaştıkda, onlar Müslümanmı? Neden biz altda, onlar üstde oluyor, diye.

 

İşte yanılgı burada başlıyor. Bölge aşağı doğru çökerken, üç aşama geçiriyor… Türkiyede din’i kitapların tahrip edilmesi ile içtimai hayatın her alanına şeytan sirayet etmiş. Şeytan üç hal ile yaklaşıyor. Birincisi nefsin sarhoşluğu, din’i müzük ve ibadetlerde ayet ve süreleri müzüğü okşar şekilde okumak. Bu aşamadan sonra, dişi ve oğlan olarak güç alıp yaklaşıyor... Kendilerini Sofi olarak isimlendiren gurupun elinde açık olarak tahrif edilmiş kitap da yazıyor’ki şeytanın manevi mertebesi varmiş… Yani, Şeyhin yanındaki şeytanın, şeyh kadar manevi mertebesi var.

 

İkincisi Süleymancılar, üçüncü tahribat aşamasını tamamlıyor... Bunlardan sonra fiziki fiili hareketlilik başlar. Hele bir düşünün! ÖZAL ile bölücü terör yaygınlaşmıştır; din’i tahrip eden bu guruplarda Özal ile “aynı sofranın etrafında toplanıp” yaygınlaştı. Arzı musibet nasıl oluşuyor.

 

Birinci aşamada melun zorlanırsa, yani yoldan çeviremez ise, sol ve sağ ayak iki erkek olarak görünüp, insanın karşısına çıkar, “telkin ederki bunlar iki kişi, sende bu kız çocuğu, ilmi siyaset ‘din’in siyasete aleti’ ile ol, biraz güçlen.” Bu tahribati Zahit Kotku efendi açmış, yaygınlaştırmış. Milli görüş ideoleji haline getirdi.

 

Yıl 2002, Savcılıkda dava işim vardı. Savcı Bayazıt her iki haftada yazı ile davayı sor dedi. İki defa yazılı sordum, üçüncüsün de Savcı çağırdı… Tam içeri gereceğim vakit, eli ile işaret edip kapıda durdurdu… O anda, ‘Savcının kalbinden geçtiki’, Arkaşından şeytan geliyor/engelliyor. Sonra eli ile dosyayı açıp, içerisinde olan ‘su kısmını’ işaret etdi… Yani bu kadar delil ile bunları çözdük demek istedi.

 

Wien’de görüştüğüm Yusuf Yalcın isminde aileli arkaşım vardı. Konuşmak ihtiyaç olduğu ve arkadaşında, ‘eksiklerini farketmesi için, onun ile görüşüyordum.’ Savcı buna işaret ediyor. Yıl,1995 Melun iblis “Osman ve karısı, Metin ve karısı (fitne/bölücü) elini kurtaramayınca”, bu arkadaş üzerinden gelmeye başladı. Melununun kalbinden geçiyorki, ‘kız ile içeriyi boşaltıp telkinlere alıştırıp zayıf düşürerek zaviyet oluşturmak sonra döllemek.

İşte Siyasal İslamcıların İdeolejisi. Arkadaşım bunları bilmez, o sadece bozuk fıkradan birisi idahil olmuş. Arkadaşı aileli olarak tanırım ama yenge hanımı hiç görmedim, yani ‘yenge hanım devamlı hizmet etdiği halde, yüzünü görmedim/bakmadım’, bu durumdan melun Arkadaşımın hanımı üzerin- den gelemiyor. Yani onu istediği gibi hareket etdirip fiziken onun şeklinde gelemiyor.

Bundan dolayı İblisin yardımcılarn dan birisi, “yengenin sesini taklit ederek gırtlağından konuşarak”, geldi… Allah’da orasına yara vermiş, yıllar sonra tesadüfen gördüm.

 

Melun “ar/edep perdesini geçemiyor”, bunun içinde onun yaklaştığı oranda yaklaşıp gitdiğim yerlere 20/25 dakikada gelip duruma göre telkin ile engellemeye çalışıyor… Savcı bunu demek istiyor.

 

İşte burası tarikatın Hak aydınlık tarafı. Bu aşamalardan geçen insanların yüreği derya gibidir; ama bir saman çöpünü kaldırmaz/kabul etmez bulanır. Tarikatın şeytanslı karanlık tarafı ise; bu tarikat ehillerinin yüreği ufacık göl/gölet gibidir, hertürlü pisliği kabul eder. Bu yüzden, bu insanlara iki kat günah verileceği buyruluyor, hem kendileri hemde diğerlerini yoldan çıkarttıkları için. Bunların Kalp gözleri kapalıdır hesap gününü/ahireti kayleye almazlar, bir gözlerinde siyaset, bir gözlerinde menfat vardır.  

 

Allah(cc) kalbinizde üzerinde bulunan, “din’i müzük nefsin sarhoşluğu, din’in siyasete aleti felsefe, aklın öne Vahy’in geriye alınması, din’in menfate aleti meslek haline getirilmesi”, üç gaflet perdesini kaldırsın... Zihniniz, Rahman’dan gelenler /rahmani olanları algılayıp, Allah(cc) diğer iki duyu yolu, ‘feraset ve ana göğde üzerinde istikamet’ yolunuda açsın. Allah(cc) sizlerleri hazırlayıp, din’i siyaset ve menfate alet ederek, müslümanları, insanları müsübet ve sıkıntıya müstehak olarak hazırlayan, iblisin yardımcılarını bertaraf eylesin. Allah(cc) yüreğiniz ve kaleminiz ile müslümanları, insanları maneviyat ve adelet iklimine hazırlayıp; Peygamber efendimizin haber verdiği, hayır yapmak için hayıra muhtaçların olmadığı asrı nasip eylesin.

Hacı Bayazıt

 

12.11.2006 www.islamdairesi.com 

Hukuk yolu ile açığa çıkmış bilgi ve olaylar maneviyat ve adalet için faliyet gösterecek insanların yulundaki aydınlıktır. Gerekli ilgi ile hukuki düzenlemenin yapılmasını arz ederim.

        Hacı Bayazıt

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Hacı Bayazıt'ın mesajları bizi etkiliyor. 2007'de böylesi insanların var olduğunu fark etmekle mutlu oluyoruz. Burhan Ayeri Akşam Gazetesi.16.02.07

 

Teşekkürler Sevgili Burhan Ağbim, Allah(cc) sevdiği kullarına sevdiği kullarının sevgisin vererek hazırlar. Allah(cc) hak ve hakikat yolunda yar ve yardımcınız olsun. H.Bayazıt

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Sevgil Dostlarım.

Bu geç kalmş bir teşekkür dür. Zor günlerde gelen iki satırın ne denli önemli olduğunu bir bilseniz. Size minnettarım ve özel arşivimde sakladığım satırlarınıza arada bir göz atıp sizi sevgiyle anıyorum. Sağolun. Bekir COŞKUN

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Müctehid ve müceddid ne demektir?

Sual: Müctehid ve müceddid ne demektir? Herkesçe bilinen müceddidler kimlerdir?

Cevap: Âyet’ıkerime ve hadis’ışeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, toplayan, kitaba geçiren; açıkça bildirilmemiş, kapalı bildirilmiş olan bilgileri de anlayıp, açıklayabilen derin âlimlere Müctehid denir.

     

Hicretten 400 yıl sonra, mutlak müctehid yetişmedi. Buna ihtiyaç da kalmadı. Çünkü Allahü teâlâ ve Onun resulü Muhammed aleyhisselâm, kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fen vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin şamil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni olaylara nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirirler.

 

Müceddid denen âlimler kıyamete kadar mevcut olacaktır. (S. Ebediyye) Cahiller ve din düşmanları tarafından müslümanlar arasına sokulmuş olan hurafeleri, bid’atleri, yanlış inançları temizleyip; kendilerinden bir şey ilave etmeden dini eski haline getiren, müceddidlerdir.

 

Ebu Davud’un rivâyet ettiği bir hadis’işerifte, (Her yüz yılda bir müceddid gelir. Ümmetimin işlerini yeniler) buyuruldu. Mesela, sultanlar içinde Ömer bin Abdülaziz, din bilgilerinde İmam’ı Şafii, tasavvufta Maruf’i Kerhi, esrar bilgilerinde feyz vermekte ve harikalar, kerametler göstermekte, Abdülkadir Geylani, İmam’ı Süyuti, hakikat ve akaid bilgilerinin inceliklerini açıklamakta ve kalblere akıtmakta müceddid idiler. Hepsi, islamıyet’in yayılmasına, kuvvetlenmesine hizmet ettiler. (Mekatib’işerife) M.Ali Demirbaş 17.02.07

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Fay ve Kuran

Uzmanlar depremi, yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak, geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsma olayı şeklinde tarif ediyorlar. Depremlerin büyük çoğunluğu, aslında bir çatlak olan bu fay hattının sağ ve sol tarafında kalan blokların, belirli periyodlarla hareket ederek yer değiştirmesinden meydana gelir. Fay hattı çatlağının genişlemesinin yüzeye kadar çıkması, yer yarılmalarını meydana getirir. Fay hatlarının keşfi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra madenlerin araştırılması esnasında gerçekleşti. Bilim adamları deniz altında yaptıkları çalışmalarda yeryüzünün her tarafının çatlaklarla dolu olduğunu fark etti. Peki, yeraltındaki fay hatlarının1950’lerde keşfedilmesine rağmen günümüzden 14 asır önce bu bilginin Kuran’da insanlara verildiğini biliyor muydunuz? İsterseniz hep beraber Tarık Suresi’nin12. ayetine kulak verelim: “Ve çatlaklarla dolu yer.” (Tarık Suresi, 86/12). Zaman, yüce kitabımız Kur'an'ı Kerim'in en büyük tefsiri ve O'nun Cenab’ı Hakk'ın insanlığa gönderdiği mesaj olduğunun en büyük tasdikçisi. O sebeple bazı alimler, “Zaman ihtiyarladıkça, Kur'an gençleşiyor” buyuruyor.  Ali İhsan Er

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

İNSAN YÜZLÜ İBLİSLER

“Sakarya” nın unutulmaz şairi Necip Fazıl Kısakürek, “Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir!” diyor bu şiirinde. “Her şey zıddıyla kaimdir” ilkesini insanın yapısına getirirsek, oluklardan nuru da, kiri de akıtan insanoğlunun sadece nurdan veya kirden oluştuğunu varsaymak fıtrata aykırı düşer. Kur’an da bunu böyle tespit ediyor.

 

Hem insanı “eşref’imahlukat” seviyesine çıkarıyor, hem de “esfel’isafilin” (aşağıların aşağısı) mertebesine indirgiyor. Bu, aynı insandır. insanın iki yönünü açıklayan bir vurgulamadır. Çünkü insan, “iyi” ile “kötü”yü içinde barındıran bir varlık. Her karaktere göre değişen ağırlıkları ve etkileriyle. Din ve onun getirdiği ahlak sistemi, onu rafine etmekle, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmakla görevli. Onun “iyi”sindeki “kötü”leri, “kötü”sündeki “iyi”leri ayıklamaya kurgulanmış bir rafineridir bu.

 

Ahlaki derinliğin yüze yansımasını birçoğumuz, “Yüzünden nur akıyor” tanımlamasıyla ifade ederiz. Kötü ruhların yüzlere yansıması ise “içinin karası yüzüne vurmuş” deyimiyle anlatılır. “Yüz, ruhun aynasıdır” sözü boşuna söylenmemiştir. “Hayrı güzel yüzlülerden umun” mealinde de bir hadis vardır. Kur’an'da “O gün iyi insanlar da, kötü insanlar da simalarından belli olur” buyurulmuştur. Mevlâna, bu hususta şöyle diyor: “İkisinin de yüzlerine bak, yüzlerini hatırında tut; olur ya, dikkat ede ede yüzü tanır bir hale gelirsin. Ancak, bu hususta feraset sahibi olmak gerekir. Birbirine zıt olan iki şey birbirine şekil olarak da benzeyebilir. Acı suyun da, tatlı suyun da berraklığı, duruluğu vardır. Her ikisini de birbirinden ayırt edebilmek için tatmak lazımdır.”

 

Din, insanları iyiye, doğruya, güzele yöneltmek için vardır. Yanlış ile doğruyu, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü tefrik etmek emredilmiştir insana. Bunun içindir ki, insan temyiz ve tefrik kabiliyetiyle donatılmıştır. Bu donanım akılla taçlandırılmış, vicdanla ihata edilmiştir. Akıl ve vicdanın imtizaç etmediği ruh, hastalıklı ruhtur. Din, insana önyargıyla bakmaz. Onu peşinen “iyi” ya da “kötü”nün safına koymaz. Onun temyiz ve tefrik kabiliyetini işleterek doğruyu bulmasına yardımcı olur. Din ile hayat ve düzen arasında bir uyumsuzluk da düşünülemez. Cenab’ı Hak, yarattığı düzene aykırılık taşıyan bir kurum ihdas etmemiştir. O’nun düzeninde zıtlıklar vardır, fakat çelişkiye yer yoktur. Işık ile karanlığın, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, mevsimlerin birbiriyle yer değiştirmesinde ne büyük hikmetler olduğunu bizzat kendisi söylüyor Yaratıcı.

 

Hepsi birbirinin hem zıddı hem tamamlayıcısıdır. Örneğin; yeryüzünün gülmesi, gökyüzünün ağlamasına bağlıdır. Yağmurla toprağın buluşmasından meyveler, yeşillikler, çiçekler türer. Kozmik düzen açısından aralarında herhangi bir çelişkinin var olduğunu söylemek O’nun hikmetini sorgulamaktır ki, buna akıl ve irfan yetmez.

 

“Din, insanı olgunlaştırmak ve kemale eriştirmek için vardır. İnsan ve toplum için düzenleyici bir role sahip olan dinin kendi mecrasından çıkarılarak başka amaçlar ve çıkarlar için kullanılması daima yıkıcı sonuçlar doğurmuştur” Bunun birçok örneği tarihimizde mevcuttur. Bundan 98 yıl önce tarihe “31 Mart Vakası” diye geçen travmayı koca imparatorluğu feda ederek yaşamış bir toplumuz. Halen o meşum (uğursuz) günün bıraktığı yaraların izlerini silmekle meşgulüz. Bugün de benzer tehlikeler “bölücü ırkçılık” belasıyla buluşarak milli varlığımıza dönük tuzaklar halinde geleceğimizi tehdit etmektedir.

 

Şüphesiz, en sinsi tehlike, din’i kısır menfaatleri için kullananlardan geliyor. Din, onlar için siyaset ve ticaret metaı. Dinin kisvesine bürünerek kitleleri aldatmak en büyük hünerleri.

 

Yine Mevlâna bunlar için şu tanımlamayı getiriyor: “İnsan yüzlü pek çok iblis vardır. Öyle ise her ele el vermemek gerek. Çünkü avcı da ıslık çalar, kuşun ötüşünü taklit eder; böylece kuşları kandırmak ister. O kuş kendi cinsinden bir kuşun ötüşünü duyar, havadan uçup iner, tuzağa düşer yakalanır.” Bunların arasında Mehdilik davasına kalkışanlar, asrın müceddidi olduğunu iddia edenler, kendisine vahiy geldiğini, Allah’ı gördüğünü, Peygamberle konuştuğunu söyleyenler, hatta yeni bir din kurmaya kalkışanlar bile vardır. Bunların ruh hastası olanları müstesna, bir kısmı menfaatleri için kılık değiştirirler, batıla alet olurlar, hatta yabancılara maşalık dahi ederler.

 

“İnsan yüzlü iblisler”,, asırlardır sahneden inmiyorlar. Tükenmek bilmeyen iştahlarıyla insanların ve toplumların kaderleri üzerinde “kemirici” görevlerini yapmaya devam ediyorlar. Bunlarla mücadele etmek, gerçek ve samimi müslümanlara düşen bir görevdir. Din, fertleri mukaddes duygu, ortak şuur ve vicdan etrafında birleştiren bir amildir. Ahlaki bir müessese olarak insanlara yön veren, kişiyi içten kuşatan, kucaklayan bir disiplindir. Hiç kimsenin kendi ürettiği bir düşünceyi, dinin kutsal alanından yararlanarak başkalarına kabul ettirme hakkı bulunmamaktadır. insanların dini hassasiyetlerinden faydalanmak, dine karşı en büyük saygısızlıktır.

-İman hayatımızı (din bezirgánlarının bıraktığı tortular da dahil) kirden ve pastan ayıklamayı başaramadıkça kurtuluşa eremeyiz. Prof.Dr.M.Nuri YILMAZ 06.04.07

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

“Türk ve islam eli ile hem kendisini hemde mensubu oldugu, islâm Dünyasını yok etme faaliyetlerine karşı yazıyoruz.Hayirlısı” Neval Kavcar

 

Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun

Allah(cc)sizleri bu asrın derviş gazi mücahideleri eylesin. Eğer bilinç altına sıkıştırılmış Türk fikri düşünce hali, islam içerisinde eritilebilirse; kul hakkı ve ibadet borcu da olmaz veya  ödeme/telafi etmeye meyilli olunur, Allah’da diler ise, kalbin üzerinde bulunan perdeler kalkıyor; işte o zaman her şey bütün çıplaklığı ile aydınlığa çıkıyor.

 

Girdiğimiz asır öyle bir asır ki; islam alemi içerisinde suhur eden zulumden türkiyedeki müslümanlar; dünyadaki zulumden de bütün müslümanlar sorumludur. Şimdiki, Arabistan Kıralını yıllar önce bir türk hariciye ziyaret ediyor; diyorki Kıral, 40/50 senelik mazilerle devlet olunmaz, bölgede iki devlet var! Biri Türkiye! Biri İran!..

 

Mesela, küresel ısınma ile ilgili, ilim adamları çare arıyor, ama bulamıyor, bulamaz! Çünkü bu mesele son din islam gereği müslümanın işi... Nasılmı? Mesela mealen, Allah(cc) işaret ediyor’ki... “iyiliğiniz için göndermiş olduğum din'im islamı, menfatleriniz için yırtar tahrib ederseniz”, yaşadığınız dünyayı uçlarından ufaltır, yırtarız.

 

Yaşadığımız asır deccal ve yardımcıları ile mücadele asrı. Deccal gayri müslümlerden çıkmaz... Yani, ‘islam dairesinde yapılan, üçüncü tahribat aşaması ile deccal devreyi tamamlayıp zafiyet ile güç oluşturup, kendisine biata zorlar... Şöyleki, Allah (cc) buyuruyorki, Kur'an'ı biz indirdik kıyamete kadar biz koruyacağız, çünkü, insanlar Kur'an dan hesaba çekilecek, ama bunlar (sümme haşa) bir gün de kur'an'ın hükmünün kalkdığını söğlüyor, cemati biata hızırlıyorlar. İkinci olarak, Kur’an kurslarına teslim edilmiş günahsız çocuklara Kur'an’ı yüzünden okutup içini boşaltarak; yani bir yerde, Kur'an'a eziyet etdiriyorlar. Sonra, Kur'an’ı ezberlemiş çocuğu imtihana çekip, soruyorlar; bu ayet önce geldi değilmi?

Buda sonra geldi, değilmi? Çocuk ayet sırasına göre evet diyor; böylece imtihan bitiyor! Çocuğun yanına alıştırdıkları şeytan derinden telkin atmaya başlıyor; “sonra gelen (Sümme Haşa) öncekinin hükmünü kaldırmıştır.” Buna uygun olarakda meshepi dörde bölüp, Meshep imamların içtihadına muhalifet yapıp meshepin içini boşaltıyorlar... Meshepin içi boşalınca, “din'in de içi boşalıp, hertürlü anarşi ve terörün manevi sebepleri hazırlanmış olur.” Devlet/MGK irticayı birinci, bölücü terörü ikinci tehdit görüyor. MGK islam’ı değil, “bunları işaret ediyor”, onlar bunları konuşmaz yazmaz; ama bilirler! Bunları yazmak komuşmak sizler/bizler gibi cesur/samimi müslümanların işi. Bunun içinde, kemer ve köprüler ile tarikatın hak aydınlık tarafında olup, islam dairesi içerisinde korunmak gerek. Allah’a emanet olunuz. Hacı Bayazıt 19.05.07

_

Allah razi olsun Haci Bey...

Dualarinizi eksik etmeyin. Selamlar. Cihan kitas

-

eliniza sağlık..teşekkürler... özsoy

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

Diyanet'ten seçim kriterleri

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, genel seçimler öncesinde 80 bin din görevlisine, “Camiden içeri siyaset girmeyecek, din görevlileri hiçbir siyasi faaliyete katılmayacak” uyarısında bulundu. Bu amaçla Bardakoğlu, bir “Seçim Yasakları” genelgesi yayımladı. Genelgeye göre, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun kriterleri şöyle:

*Camilerin alt katında veya yanında bulunan dükkân veya içi boş mekânlarda her ne ad altında olursa olsun hiçbir seçim çalışmasına izin verilmeyecek.

*Camilere ait mekânlar parti bürosu olarak kullanılmayacak.

*Vaaz ve hutbelerde dini ve milli bütünlük dışında siyaset konularına girilmeyecek.

*Din görevlileri hiçbir siyasi faaliyete katılmayacak.

*Kurum araç ve gereçleri siyasi amaçlar için kullanılmayacak.

*Yaz Kuran kurslarının denetimi artırılacak.

*Görevlilere zorunlu haller ve haftalık izinler dışında 23 Temmuz'a kadar izin verilmeyecek.

*Din görevlileri, Başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve adaylarının seçim propagandası için yapacakları gezilere katılmayacak. 20.05. 2007

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

2007 yılı Bilderberg'in çekirdek kadrosu için hayli sorunlu geçti.

En önemli simalardan biri BP petrol şirketinin yöneticisi John Browne'dur Bilderberg'in; neredeyse David Rockefeller ve Henry Kissinger kadar etkilidir örgüt içinde. Yalnız BP'nin en tepe yöneticisi değildi Lord unvanına da sahip Browne, Goldman Sachs dahil pek çok şirketin de yönetim kurulu üyesiydi. Bugün ise rezillenip bir kenara atılmışlık duygusu yaşıyor Lord Browne. Tarihin en büyük emeklilik tazminatını aldı, ama hayrını göremeyecek. Teksas'taki iki rafineri patlamasıyla ilintilendi; hakkında açılmış dâvâlar yüzünden uzun yıllar hapiste yatabilir.

 

Aynı durum Conrad Black için de söz konusu. Bir zamanlar 'dünyanın en büyük medya patronu' konumuna oynuyordu Lord unvanlı Bilderbergçi Conrad Black; bugün kendini Chicago'daki yargıçların merhametine teslim etmiş durumda. O da uzun yıllar hapis yatabilir- Paul Wolfowitz'in bir gönül macerası yüzünden Dünya Bankası başkanlığından istifa etmek zorunda kaldığı haberi zaten taze; onun hakkında da dâvâlar açılabilir… Lord Browne, Lord Black ve Paul Wolfowitz de gelecek mi İstanbul'a? Gazeteler yazacak mı? Taha Kıvanç 30.05.2007

 

F.K/Teha Kıvanç beyin, Bilderbergciler ile ilgili güzel yazısına teşekkürler.

 

Allah’ın selamı üzerinize olsun

Gercekten çok güzel bir yazı. Deccalin yardımcıları islam alemini yamultuyor; suçuda ya İngilize ya İsraile ya Amarikaya veya Bilderbegcilere atıyorlardı... Gercekden çok güzel bir yazı. Allah(cc) yar ve yardımcın olsun.

  

Devamlı halkı tahrik ediyorlar; İsrail filistinliye zulmediyor diye, ama nasıl oluyor? Onu hiç düşünmüyorlar! İsrail'in Cumhurbaşkanı Moşe Katsav yanında çalışan kadınlara askıntı oluyor! Nasıl oluyor bu? Mahmut Efendi, Erbakan hoca, Fethullah hoca ve Harun Yahya üzerinden giden şeytan, İsrail Cumhurbaşkan’ına yanındaki kadınlara askıntılık yaptırıyor! Bu şekilde melun iblis bir ayağı ile İsrail karıştırırken, diğer ayağı  süleymancılar üzerinden giden sağ ayağı oğlan, yıllardır Filistinlileri birbirine düşürüyor?

 

Dünya bankası başkanı Paul Wolfowitz bir çorap almayacak kadar tutumlu, ‘buyüzden paraları teslim edip’ başkan yapmışlar! Amma bu din tahripcilerinin üzerinden giden sol ayak, bukadar tutumlu adama aşk usulsüslüğü yaptırıyor.

 

Demem şudur! Son din islam'dır, bu din'in tahripcileri kollanır, gözetilir işbirliği yapılır ise; para da, devlet de güvence de değildir. İmamlar korkutulur, Cuma hütbelerinde Allah’ın din olarak islam'ı seçtim ayeti okutulmaz ise; Alman'ya ve Fransa gibi AB nin  Çekici Ülkelerin de, icranın başına Irkcı/milliyetci/bölücü Partiler gelir... Bu sayı bir elin parmaklarını bulursa; AB nin, A sı bile kalmaz yerinde; birleştiğinin iki katı Ülkeye bölünür... Çünkü İslam'ı tahrip eden dünyayı tahrip eder. Düşünmek lazım, küresel ısınma kendiliğindenmi oluyor? Allah(cc)emanet olunuz. Hacı Bayazıt 30.05.07

Selamün aleyküm,

Aziz ağabey, haklısınız, güzel bir yazı. Akibet muttakilerindir. Hak daima üstündür, mağlup edilemez. editor@irfanmektebi.com

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.21

 

Bu adam kim?

'Bir halının üstünde, yerde yatan bu adam', ilk bakışta bildik memleket manzaralarından birini anımsatıyor! Ama hiç te öyle değil! Peki kim mi bu adam?

İşte yanıtı:

O aslında sıra dışı mütevazı, münzevi bir lider! O Bir Cumhurbaşkanı! Ortadoğu'nun en güçlü devletlerinden birinin başındaki adam. Pakistan'dan Lübnan'a kadar bütün bölgeyi etkileyen, ABD'nin uykularını kaçıran, İsrail'i diken üstünde tutan nükleer programıyla meydan okuyan, dünyayı pazarlığa zorlayan ülkenin lideri… İran Devlet Başkanı Ahmedinejad! dunyabulteni 31.05.07

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.22

 

Tarihin sayfaların’da gizlenmiş gercek     

 

“Murat Giray'ın haçlı ordusu Tuna'yı geçerken karşı koymaması, Osmanlı tarihinin en büyük ihanetlerinden biridir. O Osmanlılar'a güçlerini göstermek ve Tatarlar'ın değerini anlatmak için, askerlerinin yalvarmalarına rağmen, bir tepeden savaşı izlemekle yetinmiştir. Merzifonlu yanındaki güçlerle haçlı ordusuyla Kahlenberg dağında savaşsa da, ordudaki çözülmenin önüne geçememiştir.” Nazif Gürdoğan

 

Allah’ın selamı, bereketi, rahmeti üzerinize olsun

Ağabey, islam fetihlerini iki hal hazırlar! Allah’ın adaleti ve rahmetinin gideceği bölge buna layık olmalı; yani, o bölgenin iktidarı halka zulmetmeli, iktidarın askeri halkına karşı işgalci duruma düşmeli; böylece Allah(cc) işgalci duruma düşen iktidari, başka bir güç ile bertaraf etmeli... Buna layık Güç/oluşum da, maneviyat ve adalet burcunun doruğunda olmalı ki Allah(cc) onları bu fetih ile şereflendire.

 

Osmanlı maneviyat ve adalet burcunun doruğunda iken, akıncılar halkı zulum altında olan beldelere, altından gülle atarlarmış; yerleşim alanlarına düşen mermiye ahali bakarmış ki, İslam ülkelerinin öncülerinin güllesi/mermisi altın; “anlarmış ki” bunlar demek istiyorki Allah’ın yardımı ile huzur zenginlik ve adalet vadediyoruz... Bundan dolayı zulumden bıkan halk, fetih askerinin maneviyat ve adaletine gönüllü teslim olurmuş.

 

Birinci Wien seferini, Kanuni Wien'e kadar olan sınırı pekiştirmek gayesi ile yapıyor. Wien yakınlarında, Patişah orduya mola verdirip tellal çıkartır... Tellal buyururki, Patişahımız hasta kimde bir miktar üzüm veya suyu varsa getirsin melhem için. Koca orduda bir tane üzümde suyuda çıkmaz! Asker elini harama uzatmamış.

 

İkinci Wien seferinde, Wien yakınlarında ahali sabah bağına gelince, üzüm bağlarının altında çil çil altınlar bulmuş.

 

-Bunun ile milliyetciler öğünür. Atalarımız Wien seferinde bağlar- dan üzüm almış parasını bırakmış diye... Häl; “biz güçlüyüz”, bu güce kendimiz sahip olduk, oluyor!.. İşte Giray han'ın ihaneti, İbrahim paşanın gafletine zemin.

 

Sevgili Mustafa Özfatura ağbey de Wien bozgununu, Rahiplerin gayreti ile toplanan Polan ordusuna veriyor.

 

Belgırat yakınlarına çekilen Kara Mustafa paşa'ya, Padişahın elçisi gelir mührü ister! Paşa nın yardımcıları telkin eder ki, Efendim kendimiz gidip durumu/ihaneti izah edelim. Kara Mustafa paşa hayır der, çadırında iki rekât namaz kılıp gereğini yapar.

Not. İslam/insanlık tarihi yeniden yazılmalı. Allah(cc) emanet olunuz. Hacı Bayazıt 10.06.07

Sevgili bayazıt,

İlginize teşekkür ederim. Osmanlı tarihi yeniden yazılmalıdır. Selam ve sevgiler. nazif gürdoğan 18.06.2007

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.23

  

'ALLAH' kelimesinin gücü

Hollandalı bir bilim adamı van der Hoven, Allah kelimesini oluşturan harflerin sırrını bulduğunu açıkladı.

Hollandalı bir bilim adamı ve psikolog olan Vander Hoven ALLAH kelimesini oluşturan harflerin sırrını bulduğunu açıkladı. Profesör Hoven'in hastalar üzerindeki araştırmasının sonucu ise şöyle.. Hollandalı bir psikolog olan Vander Hoven Kur"an okumanın ve ALLAH kelimesini tekrar etmenin hastalar ve sağlıklı insanlar üzerindeki etkilerini bulduğunu açıkladı. Hollandalı profesör üç yıldan beri birçok hasta üzerinde araştırma ve çalışmasını yaparak yeni buluşuna ulaştığını söyledi. Hastalarından bazılarının Müslüman olmadığını, bazılarının da Arapça bilmediğini belirten Hoven hastalarına ALLAH kelimesini öğrettiğini söyledi.

 

Alınan sonucun çok mükemmel olduğunu, özellikle depresyon ve tansiyon hastalarında çok daha iyi sonuçlar verdiğini belirtti. Arapça okuyabilen ve düzenli Kur'ân’ı Kerim okuyan insanların psikolojik hasta-lıklardan kendilerini rahatça uzak tutabildiklerini söyleyen psikolog “Allah” kelimesindeki her harfin hastalıklara nasıl tedavi olduğunu açıkladı. Profesör Haven ALLAH kelimesini oluşturan harflerin psikolojik hastaların üzerindeki etkilerini açıkladı. ALLAH kelimesinin ilk harfi olan –A harfi solunum sistemin- den direk çıkıyor ve nefes almayı düzenliyor. Damaktan söylenen –L harfi ise, (Arapçada çıkarıldığı şekilde) dil hafifçe damağın üst kısmına dokunuyor ve çene kısa bir duraklamayla birlikte aynı işlem tekrarlanıyor.(İki –L harfi olduğu için) Bu işlem nefes alıp vermeyi rahatlatıyor Son harf olan –H harfi çıkartılırken akciğer ve kalp arasında bir ilişki oluşuyor ve işlem sonucunda kalp atışları düzeliyor. Bu araştırmayı yapan Hollandalı profesör Müslüman değil, fakat İslam ilimlerine ilgi duyan ve Kur'an’ı Kerim'in sırlarını araştıran bir psikolog. 01.07.2007

 

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.24

 

İnsan–ı kamil: Merhametin görüntüsü

“Tasavvuf gül olup har (diken) olmamaktır, yar olup bar (yük) olmamaktır” sözünü hatırlatmıştık bir yazıda. Tasavvufu yaşamaya talip olan insanın en önemli özelliği benlik iddiasından ve varlık öne sürmekten uzaklaşmasıdır. Salikin hizmeti, mahviyeti bu hali kazanmak içindir yoksa kimsenin kimseye kul olması demek değildir. islam’ın özü de böyle bir kulluğu kabul etmez zaten. Gaye yetişmiş ve yetiştirebilen kabiliyetli insanın bir takım metodlarla –ki bunları kendi belirler– nefis terbiyesine talip olan insanı eğitmesidir. Meşhur bir kadı olan Aziz Mahmut Hüdai hazretlerinin sokaklarda bağırarak ciğer satması hikâyesini hatırlayalım.

 

Bazı zamanlarda da Allah(cc) insana öyle bir hastalık verir ki; insan bir anda toplumun gözünden düşer, itibarını yitirir. Bu zahirde kötü bir hal gibi görünür. Ancak insan nefsi bu yolla varlık öne sürmekten ve benlik iddiasından vazgeçecekse bu durum acı bir ilacı yudumlamaya benzetilebilir.

 

Allah(cc) İnsanı eğitir, terbiye eder, bunun için birtakım vesileler yaratır, biz eğer gerçekten eğitilmek ve kemale ermek istiyor- sak o vesilelere sarılmamız gerekir. Çünkü insanlar sadece okumak, evlenmek, çoğalmak, maddeye esir olmak için yaratılmamışlardır. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü gereğince amacımız nefsimizi bilmek böylece Rabbimizi bilmektir. Ne gariptir ki; insan vuslat edene kadar, yani Allah’ta fani oluncaya kadar nefsini bilip bilmediğinden de emin olamamaktadır. Bu nedenle kâmil insanın örnek teşkil etmesi ve eğitici rolü yadsınamaz.

 

İnsan–ı kâmil Allah’ın lütfunun, kereminin, merhametinin bir görüntüsüdür. Biz onlarla öğreniriz, onlarla fark ederiz, onlarla inancımızda mutmain oluruz. Allah(cc) görmek için göz, işitmek için kulak versin. Perdeleri aşmak için önce o perdeleri ve onların bize oluşturdukları engeli görmemiz gerekir. Bunun için de görenlerle bir ve beraber olmamız… İnsan–ı kâmil Allah’ın lutfunun, kereminin, merhametinin görüntüsüdür demiştik, dünya hayatı onlarla mana kazanır, çünkü onlar Hakikat erleridir, Resulullah’ın gerçek varisleridirler. Allah (cc) bizi hakikati görenlerden ve yaşayanlardan eylesin. Ulaşabil- diğimiz her yere gönülden selam olsun… Kevser Doyurum16.07.07

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

  

Falcılık büyücülük nedir?

Sual: Kâhinlik, falcılık, büyücülük nedir? Bunlara inanmanın hükmü nedir?

Cevap: Kâhinlik, cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup, ondan öğrenmek ve bunları başkalarına bildirmektir. Cin ile tanışan falcılar, (Yıldızname)ye bakıp, sorulan her şeye cevap verenler böyledir. Bunlara ve büyücülere gidip, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. (Hadika) Hadis’ışerifte buyuruldu ki: (Uğursuzluğa inanan, kâhinlik yapan, kâhine giden, büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir, Kur'an’ı kerime inanmamış olur.) [Bezzar]

 

İbni Ebi Zeyd hazretleri diyor ki: (Cinci tarikatçıya inanmak, insanı cinden kurtardığına inanarak, ona ücret vermek caiz değildir. Büyü çözene de para vermek caiz değildir.)

(Birgivi Vasiyetnamesi)nde, (Bir kimse, ben çalınanları, kaybolanları bilirim dese, diyen de, buna inanan da kâfir olur. “Bana cin haber veriyor, onun için biliyorum” derse, yine kâfir olur. Çünkü cin de gaybı bilmez. Gaybı yalnız Allah bilir) buyuruluyor.

 

Gaybı cin de bilmez; Kadızade, burayı şöyle açıklıyor: (Gaybı, Allahü teâlânın vahy ve ilham ettikleri de bilir… Cin gaybı bilmez. Fakat cin, ben evliyadan duydum ki şöyle imiş derse, küfür olmaz. “Ancak cinler yalan söyledikleri için onlar biz duyduk deseler de inanmamalıdır.“ Allahü teâlâ vahy yolu ile Peygamberlere gaybı bildirdiği gibi, ilham yolu ile de evliyaya ve müminlere de bildirir.)

 

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: (Büyü; ilme, fenne uymayan, gizli sebepler kullanarak, garip işler yapmayı sağlayan ilimdir. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır.) [Redd   ül Muhtar] Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek [büyü çözmek için büyü yapmak] caiz değildir. (Hadika)

 

İmam’ı Nevevi hazretleri buyuruyor ki: (Büyü yaparken, küfre sebep olan kelime ve iş olursa, küfürdür. Böyle bir kelime ve iş olmazsa, büyük günahtır.) Hadis’ışeriflerde buyuruldu ki: (Helake sürükleyen yedi şeyden biri büyüdür.) [Buhari] (İpe üfleyip düğüm atan kimse, büyü yapmış olur. Büyü yapan da Allah’a şirk koşmuş olur.) [Nesai] (Falcıya, büyücüye, kâhine giderek, onların söylediklerine inanan, Kur'an’ı kerim e inanmamış olur.) [Taberani] “(Büyücüye inanan kimse, Cennete giremez.) [İ.Hibban]”(Gaibden haber vermek maksadı ile yıldız ilmi ile uğraşan kimse, büyücü gibi günaha girer.) [İ.Mace] (Falcıya fal baktıran, onun sözüne inanmasa bile, kırk gün kıldığı namaz kabul olmaz.) [Müslim] (Fal bakmak, yazı ve çizgi ile gelecekten haber vermek, puta tapmak gibidir.) [Ebu Davud]  (Karı   kocayı birbirine düşüren Allahü teâlânın lanetine uğrar.) [El   Envar] (Ana ile evladın, kardeşle kardeşin arasını açana lanet olsun.) [İ.Mace] (Kâhinlik yaparak alınan para haramdır.) [Buhari]

 

Büyü, insanları hasta eder. Sevgi veya nefrete sebep olur. Yani cesede ve ruha tesir eder. Büyü, kadınlara ve çocuklara daha çok etki eder. Büyünün tesiri kesin değildir. İlacın tesiri gibi olup, Allahü teâlâ dilerse tesirini yaratır. Dilerse tesirini yaratmaz. Şu halde, (Büyücü, büyü ile istediğini şüphesiz yapar, büyü muhakkak tesir eder) diyen ve inanan kâfir olur. (Allahü teâlâ takdir etmişse, büyü tesir edebilir) demelidir! M.Ali Demirbaş

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

        

Şerrin yaratılışı ilahi hikmetin gereğidir

Âlemde hayır şer, iyi kötü, güzel çirkin olmak üzere birbirine zıt iki esasın mevcut olduğunu kabul etmek durumundayız. Gazali, pesimistlerin aksine, iyimserlikte karar kılarak “Âlem olabilenin en güzelidir” demiş. Bununla beraber kötülük meselesini de hakikatin bir parçası olarak değerlendirmiştir.

     
Aslında kötülük veya bize göre kötülük olarak görünen şey, ilahi nizam ve ahengin bir parçasıdır. Şer veya kötülük yaratılmamış olsaydı ilahi kudret tam olarak gerçekleşmemiş olurdu. Gerçi Allah için zorunluluk yoktur. O’nun iradesini tahdit etmek kimsenin haddine değildir. Bu hususta Mevlâna şöyle der:
“Şerri yaratmak O’nun kemaline işarettir. Şu kıssama kulak ver: Sanatkár güzeli de çirkini de resmeder. Resimlerden birinde Mısır’ın en güzel kadınları, genç Yusuf’a tutkunca bakar bir halde görünürken, aynı elin yaptığı bir başka manzarada, cehennem ateşi ve menfur tayfaları ile birlikte şeytan görülür. Her iki şaheser de O’nun kámil hikmetini göstermek ve O’nun üstünlüğünü inkár eden şüphecileri şaşkına çevirmek için, iyi niyetlerle yaratılmıştır.“

 

Hayrı şerri, iyiliği kötülüğü muhteşem iradesiyle yaratan Allah’tır. Şeytan, Allah’ın ortağı, dengi değil kuludur. Ancak şeytan başkaldıran, nankör, isyan eden bir kuldur. Şeytanı Allah’ın karşıtı olarak görmek, hayır ve şer için iki ayrı varlığın kabulüne götürür ki; bu inanış yüce dinimizin temel anlayışı olan tevhid (birlik) ilkesiyle bağdaşmaz. Şeytan her ne kadar bir şer, karanlık ve yanıltıcı kuvvet ise de onun varlığı ilahi irade ve takdirin ayrı bir yansımasıdır. İman esasları içerisinde “Hayır ve şer Allah’tandır“ ifadesinin yer alması, bu inceliği belirtmek içindir.

 

Burada şu noktaya da değinmekte fayda var: insanların hürriyetleri ilahi iradeye tabi olmakla beraber, nasıl hareket edecekleri hususunda seçme tercihlerinin bulunduğu da Kur’ani bir gerçektir. Bu da kulun sorumluluğunu gerektirir.

 

Allah, şerrin yaratıcısıdır. Ancak, şerri yaratan şerle nitelendirilemez. Örneğin: Resimdeki çirkinlik, ressamın da çirkin olmasını gerektirmez. Tasavvufçular, álemin Allah’ın sıfatlarının yansıması olduğunu kabul ederler. Mesela, cemal sıfatlarından biri olan rahmet ve sevgi sıfatları, cennet ve melekler suretinde tecelli ettiği halde, celal sıfatlarından gazap ve intikam sıfatları, cehennem ve şeytan suretinde tecelli eder. İnsan hem celal hem de cemal sıfatlarını bünyesinde taşır. Bü yüzden insan büyük bir álemdir. Kainat da bu zıtlıklar üzerine kurulmuştur.

 

İyilik ve kötülük, insanların algılamasına göredir. Mesela; tek bir hakikatten ibaret olan ateş, ona karşı alabileceğimiz tutuma göre bize iki ayrı mahiyet gibi görünmektedir. Bunlardan biri yakmak, diğeri ısıtmaktır. Isıtmak tabiatımıza uygun geldiği için ona iyilik deriz. Yakmak ise tabiatımıza uygun gelmediğinden ona da kötü deriz. Halbuki ateşin mahiyetinde bir şey değişmemiştir ve onunla ilgili şikáyet etmeye hakkımız yoktur.

 

Şer olmasa idi nefse hákimiyetin bir ödülü olan müspet fazileti kazanmak imkánsız olurdu. Ekmek yenmeden önce koparılır, mutluluğa birçok mihnetten geçilerek ulaşılır. Bir dirhem bal yemek için bir batman keçiboynuzunun odununu çiğnemek lazım. Şer çekilince yerini hayra bırakır.

 

Allah niçin şerri yarattı deyip şüpheye düşme. Şeyler zıtları ile bilinir. Şerrin varlığı hayrın tezahürü için gereklidir. Örneğin; çirk- in olmasa güzelliği tayin ve takdir etmek nasıl mümkün olurdu? Álemde mutlak kötülük yoktur. Bazen şerde de hayır olur. Kur’an şöyle buyurur: “Hayır diye sevdiğiniz bir şey, bazen sizin için şer, şer diye hoşlanmadığınız şey de bazen sizin için hayır olur.


Bu hususta, Mevláná’nın bir ifadesini sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim: “Ahmaklar sahte paraları, hakikisine benzediği için satın alırlar. Eğer álemde gerçek para tedavülde bulunmasaydı, kalpazanlar sahtelerini tedavüle nasıl sürerlerdi? Onu hakikisiymiş gibi gösteren hakikat olmadıkça, sahtelik hiçbir şeydir. Doğruluk aşkıdır ki insanları hataya sevk eder. Onlar zehri şekerle karıştırarak ağızlarına doldururlar, öyleyse bütün inançların boş olduğunu haykırana, az da olsa onlarda hakikatin kokusu vardır. Yoksa kimseyi aldatamazlardı.“

 

Şerrin yaratılışı, ilahi hikmetin bir gereğidir. O ne yapmış ise güzel yapmıştır. Her şeyin yaratılışında insan aklının kavraya- mayacağı nice sırlar vardır. Álemde zerre kadar lüzumsuz ve saçma diye nitelendirilebilecek bir şey yoktur. Ziya Paşa’nın dediği gibi: “İdrak’imeali bu küçük akla gerekmez/Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.“ Mehmet Nuri YILMAZ 03.08.07

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Din'de reform saçmalıkları

Sual: Gazetelerde okudum. Etkili ve yetkili bir ilahiyat profesörü diyor ki: (Kadınların camide erkeklerle eşit muamele görmesi, camide kendilerine ferah, aydınlık ve güzel bir yer bulması, kadının öz güveni için önemlidir. Erkekler kadınlara, kadınlar erkeklere vaaz verebilir. Bayanların okuduğu ilahiler, daha duygulu ve etkili olur. Kur’an ve ezan okumasının, bunların erkek-ler tarafından dinlenmesinin, hiçbir mahzuru yoktur. Arapların ataerkil, kadınları kıskanan, onları toplum hayatının dışına iten anlayışı, Arap örfünün, baskın hale gelmesi sonucudur. O kültürün yansıması sonucunda, ikinci ve üçüncü asırda, fıkıh kitaplarında, kadınlara bazı yasaklar getirilmiştir. Artık dinin, kendi çağımızın beklentilerine, ihtiyaçlarına, duyarlılıklarına bakarak, kendi dindarlık tarzımızı kendimiz kurmamız, gerekli reformu yapmamız gerekir.) Bir ilahiyatçının, dinde reform yapma yetkisi var mıdır?

 

Cevap: Dini bildiren, Allahü teâlâdır. Dinin sahibi Odur, değiştirme yetkisi Onundur. (Kendi dindarlığımızı kendimiz kurmamız gerekir) demek, yeni bir din kurmak istemek olur. Yeni bir din kurabilirler ama adına Müslümanlık demeleri yanlış olur. insanların uydurduğu şeylere de din değil, dinsizlik denir. Tabiin devrindeki büyük âlimlere, mezhep imamlarına, onların yazdığı fıkıh kitaplarına saldırmak, büyük cinayettir. Hiçbir Müslüman bunu yapamaz. Dinimize, Arap örfü demek de, çok yanlıştır. Dinin, örf ile alakası yoktur. Dinimiz, günah olan örf ve âdetleri de yasaklamıştır. islamıyet’i Allahü teâlâ bildirmiştir. Cariyeler saçlarını, kollarını açabilir, seslerini erkeklere duyurabilir. Cariyeyi, yani köle kadınları örnek gösterip, hür kadınlara da, bunlar mubah demek, Müslümanlığı yıkmaya çalışmak olur.

 

Muteber din kitaplarında buyuruluyor ki: Kadınların, yabancı erkeklerle lüzumsuz yere konuşmaları, şarkı söyleyerek, hatta Kur’an, mevlit, ezan okuyarak seslerini erkeklere duyurmaları büyük günahtır. Ancak yabancı erkeklerle, alışveriş gibi, ihtiyaç halinde, fitneye sebep olmadan, sert ve ciddi konuşabilirler. (Tergib   üs   salat, Hadika)

 

Bir âyet’ıkerime meali: (Ey nebi hanımları, siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Allah’tan sakının, edalı, yumuşak konuşmayın, kalbi bozuk olan, ümide kapılır; hep ciddi konuşun.) [Ahzab 32] (Peygamber hanımlarının yani annelerimizin yumuşak konuşmaları caiz olmayınca, başka kadınların yumuşak konuşmaları nasıl caiz olabilir.)

Bir hadis’işerif meali:(Ey kadınlar, mahreminizle konuşun, namahremle konuşmayın!) [Ramuz, İbni Said] Genç kadın, yabancı erkeğe selam veremez, aksıran erkeğe bir şey söylemez ve kendine söylenince de cevap vermez. (Hamevi Eşbah şerhi) Hak teâlâ, kadının, namahremle, yumuşak sesle konuşmasını men etti. (Mektubat’ıRabbani 3/41)

 

Aşağıdaki yazının tamamı İbni Abidin’den alınmıştır: Kadının sesini namahreme duyurması caiz olmadığı için, ezan okuması da caiz değildir. (İmdat)

Kadının sesi de avrettir... Nevazil kitabında, (Kadının sesi avrettir. Erkeğin onun sesini işitmesi doğru değildir) deniyor. Kâfi kitabında, (Kadın açıktan telbiye yapamaz. Çünkü sesi avrettir) deniyor. Kadının Sesi Avrettir. Yabancı erkeklere karşı yüksek sesle ve yumuşak konuşamaz. Kadının ezan okuması da, bundan dolayı caiz değildir. (İmam’ıEbul   Abbas Kurtubi) Kadının gizli tekbir alması, sesi avret olduğu içindir. Nitekim Kâfi ve Tebyin’de böyle bildirilmiştir. Mehmet Ali Demirbaş 28.07.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

  

Onu en çok Tasarruf/Hazine sevdi

Sadece bir kez uzun şortla görüntülendi. Orhan Pamuk'u (devlet/ tarihin aleyhine iftira etdiği için) kutlamadı...

Görevi bırakmaya hazırlanan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bir çok şeyin yanında aldığı tasarruf tedbirleri ile dönemine damga- sını vurdu. İşte bu yüzden olsa gerek onu en çok Hazine sevdi... 7 yılda Köşk bütçesinden 46 milyon YTL artırıp Hazineye iade etti... Danışman saltanatını bitirdi. Göreve geldiğinde ilk işi, selefi Süleyman Demirel dönemindeki personeli azaltmak oldu. 40 civarındaki başdanışmandan sadece 4’ünün kalmasını istedi. Garson, aşçı, temizlikçi, büro görevlisi gibi per- sonel sayısını minimuma indirdi. HİÇ Kırmızıda geçmedi. Trafikte kendisine güvenlik nedeniyle tanınan “geçiş üstünlüğü” hakkını hiç kullanmadı, her kırmızı ışıkta diğer araçlarla birlikte, yeşil ışığın  yanmasını bekledi. Hiç Tatil Yapmadı. Özal döneminde Cumhurbaşkanlığı kullanımına tahsis edilen Okluk Koyu’ndaki yazlık köşke hiç gitmedi. Yaz dönemi çalışmalarını kısa süreli olarak Atatürk döneminden kalma İstanbul’daki Huber Köşkü’nde sürdürdüğü sayılmazsa, görev süresince hiç tatile çıkmadı. Bir kez Huber Köşkü’nde şortla yürürken görüntülenebildi. Hiç Özel Röpertaj Vermedi. Karşılama ve uğurlama törenlerini minimuma indirdi, resmi yemekler dışında Köşk’te hiç davet vermedi; eski cumhurbaşkanlarının iftar yemeği davetini hiç uygulamadı. Resmi davetlerde konuklara yerli marka içecek ikram ettirdi. Görev süresince hiçbir gazeteciye özel röportaj vermedi. Pamuk'u (devlet/tarihin aleyhine iftira etdiği için) Kutlamadı. Yazar Orhan Pamuk’u, dünyanın en önemli ödüllerinden Nobel ödülü almasına rağmen kutlamadı. Tasarruf’un Kralını Yaptı. Ortalama 6.5 milyon YTL civarındaki yıllık tasarruf rakamı 2007’de aynen gerçekleşirse 7 yıllık toplam tasarruf 46 milyon YTL’yi geçecek. Sezer 7 yılı geçen görev süresinde neredeyse toplam1.5 yıllık ödeneğini Maliye’ye iade etmiş oldu. 04.08.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

  

Bunlar savaşçı insanlar

İslâm ordusu Kadisiye önlerinde Dicle nehriyle karşılaşınca duraksamış, azgın nehirden geçme konusunda tereddüde girmiş- lerdi. Komutan Hacer bin Adiy (r.a) İslâm ordusunu, nehri geçmeye teşvik etmiş, “Nehri geçmekten sizi yıldıran nedir? Allah kitabında, ‘Hiç kimse Allah’ın izni olmadıkça ölmez, ölüm vakti tayin edilip yazılmış bir eceldir” (Ali imran Sûresi145) buyur- maktadır” diyordu. Bu konuşma üzerine Sâd bin Ebi Vakkas, atını nehre sürmüş, peşinden de askerler göz kırpmadan ve hiçbir zayiat vermeksizin geçmişlerdi. Onların cesaretle nehri geçtiklerini gören düşman korkuya kapılmış, “Vay canına! Bunlar savaşçı insanlar” diyerek kurtuluşu kaçmakta bulmuşlardı. “Ölümden korkmayan, Allah yolunda ölmeyi en büyük makam gören insan hiçbir şeyden korkmaz. Böyle insanlar’dan ise herkes korkar.”

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

       

ŞEYTAN PEYGAMBERLERİN DÜŞMANIDIR

Okurum Samet Çırpan ikinci sorusunda bir kaynaktan okuduğuna göre şeytanın Peygamberimizle sohbet ettiğini, bunun ne anlama geldiğini soruyor. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Şeytan, müminlerin ve özellikle de peygamberlerin düşmanıdır. Nasıl olur da Peygamberimizle sohbet eder? Kim yazdı bunları, şeytandan öyle “hamd” falan da çıkmaz… Lütfen böyle safsataları bırakın da Kur’ân’ıKerîm’in çizgisine gelin. Süleyman Ateş 20.08.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Hayalinizi haramdan koruyor musunuz?

Maruz kalınan her bir günah, her bir yanlış hayal kirlenmesine yol açıyor, zihinde kirli bir iz bırakıyor... İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin sonucunu moralindeki düşüşlerle yaşıyor. Nitekim bu kirlenmelerden sonra artık o kimsenin, hayırlı işlere devam etme şevki azalıyor, ihlaslı amellerde isteği zayıflıyor, fenalıklara meyli ise kuvvetleniyor... Yani haramlarla hayali kirlenen insan, artık helalli hayatında düşüşe geçiyor. Ne dersiniz, günlük hayatımızda bizlerde de böyle zihin ve hayal kirlenmesi söz konusu oluyor mu? Her bakışımızda gözler yoluyla birtakım haramlara maruz kalmak neredeyse muhakkak gibi mi?.. Ruh dünyamızda bulantılar hasıl edecek manzaralar günlük hayatımızda sanki normal görüntüler haline mi gelmiş?.. Hayalimizde hep çöplük mü seyrediyoruz?..  Sadece göz bakışıyla mı kirleniyor hayalimiz?.. Diller de kirli sözler söylüyor, kulaklar da kirli sözler dinliyor mu? Bazı çevrelerde şunun bunun aleyhinde konuşmakla kalınmıyor, iftiralara kadar ilerlemeler dahi oluyor mu?

 

Peki, bunca kirlenmelerin acı sonucu, inanmış insanın hayatına nasıl aksediyor, merak ediyor musunuz? İşte böylesine zihin ve hayal kirlenmesine maruz kalan insana şeytan artık kolayca müdahale edebiliyor, rahatça yönlendirme fırsatı da elde ediyor. Bu sebeple insanlar dupduru bir gönülle Cenab’ı Hakk'a teveccüh etme şevkini kaybedebiliyorlar... Birer pas, birer leke olarak ifade edeceğimiz bu kirlenmeler, hemen tövbe, istiğfarla temizlenmez de, arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler Allah'tan gelen güzel ilham esintilerine perde oluyor, böylece korumasız kalan kalpler de şeytandan gelecek vesveselere hazır hale gelebiliyorlar. Bundan sonra inanmış insanda başlayan manevi düşüşler kademe kademe ilerliyor.

 

Böylesine tehlikeli düşüşlere sebep olan zihin kirlenmesine karşı çok hassas olan Efendimiz (sas) Hazretleri: “Harama bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur!“ buyuruyor ve Cenab’ı Hakk’ 'ın şu koruyucu beyanını hatırlatıyor:

 

Kim benim korkumdan dolayı harama bakmayı terk ederse, kalbine öyle bir iman şevki veririm ki, onun zevkini gönlünün ta derinliklerinde duyar, düşüşten korunabilir. Ne dersiniz? Bizim de aşk ve şevkimizi söndüren zihin kirlenmesinin farkında mıyız? Mühimsiyor muyuz bizi düşüşe geçiren bu kirlenme tehlikesini? Tertemiz kalabilmek için her an tövbe, istiğfar halinde olabiliyor, kendimizi koruma titizliği gösterebiliyor muyuz? İsterseniz burada, Efendimiz (sas) Hazretleri'nin, hayal kirlenmesi tehlikesini önlemek için gösterdiği şu tarihî hassasiyeti bir daha hatırlayalım:  “Kadın   erkek herkesin iffete kilitlendiği hac mevsiminde, Arafat vakfesini yapıp döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas'ın oğlu) Fazlı'nın başını eliyle sağa sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için gayret gösteriyordu.“ Şu dikkate bakın!.. Asır, saadet asrı, mevsim hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Resulü ve harama bakmaması için başı sağa sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazlı idi!.. Bu olay, Efendimiz'in hayali temiz tutma adına nasıl bir hassasiyet içinde olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek teşkil ediyor bizlere... Nitekim bir başka zaman da, Hazret’ı Ali Efendimize; “Ya Ali! Birinci bakış bağışlanmıştır, fakat ikincisi aleyhinedir!“ buyurmuş, dönüp bakmak iradi olduğundan, o bakışın yazılacağına işaret etmiş, böylece harama götüren yolu baştan kapatarak zihni tertemiz temiz tutmak gerektiğine dikkat çekmiştir...

 

Anlaşılan odur ki, günümüz Müslüman'ının bir numaralı meselesi, hayalini haramlardan koruma temizliğidir. Çünkü bu türlü zihin ve hayal kirlenmeleri beden kirlenmesine benzemiyor, dinî hayatta duyulan aşk ve şevkin önce azalmasına, sonra da kademe kademe düşerek yok olmasına bile sebep olabiliyor...

Ne dersiniz? Bu olay bizim de bir numaralı meselemiz mi? Her hayal kirlenmesinden sonra duyduğumuz pişmanlık ve üzüntü ile tövbe istiğfar temizliğimizi yapıyor, kirlenmeye karşı korunma tedbirimizi alıyor muyuz?.. Ahmed ŞAHİN 23.08.07

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

İslam insanlığın zirvesi

Son zamanlarda islamıyetin hızla yayılması inkâr edilemez bir gerçeklik kazandı. Vatikan, bu hızlı yükselişten rahatsız olsa da, insaf sahibi batılı din adamları ve düşünürler bu gerçeği kabul ediyorlar. Alman ilahiyatçı Profesör Johannes Laehnemann, İslam dininin insanlığa çok büyük bir kültür zenginliği kazandırdığını artık bütün dünyanın kabul etmek zorunda olduğunu vurguluyor. İslam dininin evrensel anlamda bütün insanlığı kucakladığını söyleyen Laehnemann, “Bir Hristiyan olarak söylüyorum ki, islamıyet temel dini esasları doğru olan bir din. Çok etkileyici emirleri var. Kabul etmek mecburiyetindeyim ki, Hazreti Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem) duyurduğu bu yeni din ile dinsiz Arap ülkelerine Allah inancını kazandırdı. Birbirine düşman kabileleri barıştırdı ve birlikte düzen içinde yaşamalarını sağladı” sözleriyle İslam gerçeğini açık biçimde teyit ediyor.

 

Batı İslam’a muhtaç.1986’da Müslüman olan 33 yıllık diplomat Alman yazar ve mütefekkir Murad Houman1992’de yazdığı “Alternatif İslam” adlı kitabında islamın mecburen alternatif olacağını ifade ederken, “Batı buna muhtaç ve mecburdur” diyor. Almanya’da verdiği “Yeni Bin Yılda İslam” adlı konferansta, müsteşriklerin Osmanlının yıkılması ile islamın bir daha ortaya çıkıp yükselemeyeceği kanaat ve ifadelerine atıfta bulunarak onları şu sözleri ile nakzediyor: “Şu anda Batı toplumu, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel sorunlardan kurtulmak için alternatif olarak islamı görüyor. 20. asrın nihayetinde genç ve yetişkinlerin safından İslama büyük akımlar vardır. Çünkü islam’ın hem toplum bireylerine muamelesinde hem de ilim adamlarına olan muame- esinde sadra şifa olacak devalar vardır. Üstelik bugün dahi önümüzde bulunan metinler ilk asırdan itibaren Kur’an’ı kerim, Hadis’ı şerif ve diğer dini kaynakların tıpatıp aynısıdır...”

 

Murad Houman “Üçüncü Bin Yılda İslam” adlı son eserinde şu görüşü savunmaktadır: “İslam Dünyası tam manasıyla İslam’a muhtaç olduğu gibi Batı da İslam’a muhtaçtır. Batı’da bütün dinlerin ve ideolojilerin iflas ettiği bir anda İslam parlamaya başladı. İnanıyorum ki, Batı ülkelerine islamın gelme vakti yakındır. İslam ilerliyor diğerleri ise geriliyor. İslam, ABD’yi sarmış ve inanılmayacak derecede ve hızda yayılmaktadır.” Hristiyan dünyasının İslam ile buluşmasının kaçınılmaz bir son olduğu fikrini savunan ünlü Rus yazar Tolstoy da kendisine çocuklarının din seçmesi konusunda soru soran Vekilova’ya şu cevabı verir: “Eğer bir kimsenin karşısına kilise Hristiyanlığı ve İslam dinine girme hakkında bir tercih koyulsa, o zaman her bir akıllı kişi, üç sıfatlı Allah’ın günah çıkarma merasiminin, dini ayinlerin, azizlerin ve onların resimlerine sayısız hesapsız ibadetlerin yerine; hükümleri bir Allah’ın Peygamberi ve kulu olan Hazreti Muhammed’i (Sallallahü aleyhi ve sellem) ve tebliğ ettiği İslam dinini şüphesiz üstün tutar.” (Aliyev Halilov sayfa: 54) M.Necati Özfatura 25.08.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Hz. Peygamber ırkçılığı telin ediyor

İnsanlığı felakete götüren en büyük hastalıklardan birisi ırkçılıktır. Tarih, bunun kanlı örnekleriyle doludur. Onun içindir ki yüce dinimiz İslam, ırkçılığı en keskin ve şiddetli vurgularla reddetmiş, onu lanetlemiştir. Irkçılık; kişinin, kendi soyunu, kabilesini, milletini ve ırkını diğer ırklardan üstün görmesi, diğerlerini ise hakir görmesi halidir. Irkçılık, fertler ve toplumlar arasında kin, haset, husumet ve düşmanlık duygularını yeşertir. Milli birlik ve beraberliği, din kardeşliğini, sosyal dayanışmayı ve kaynaşmayı bozar. Fertler, kabileler ve toplumlar arasında fitne ve tefrikanın çıkmasına, toplum huzurunun ve barışının bozulmasına; terör, anarşi, kargaşa ve hatta iç savaşların çıkmasına sebep olur.

 

Birlik, beraberlik, iç huzur ve barışın bozulmasının tabii sonucu olarak ekonomik gelişme ve maddi kalkınma durur. Ekonomisi çöken, maddeten ve manen zayıflayan ve gerileyen bir millet, diğer milletlerin hâkimiyetine girer, hürriyet ve bağımsızlığını kaybe- derek sömürge durumuna düşebilir. Kısaca; ırkçılık, bir milletin inkırazına ve yok olmasına sebep olan bir illettir.

 

Irkçılığın pan zehiri insan sevgisidir. Tevhid ruhunu ikame eden ruh bunda saklıdır. Gerçek manada Allah ve Peygamber sevgisi, din kardeşliği ile birlik ve beraberlik ruhu ancak böyle bir sevgiyle kalplere nakşedilebilir.

 

Irkçılığı milliyetçilikle karıştırmamak gerekir. Çünkü milli duygulara sahip olmak ile ırkçılık birbirinden farklı şeylerdir. Milli duygulara sahip olmak, hiçbir zaman ırkçılık olarak değerlen- dirilemez. Olgun bir Müslüman vatanını, milletini, kutsal değer-lerini ve içinde bulunduğu toplumu sever ve sevmelidir. Bilindiği gibi, vatan sevgisi fıtridir. Canlılar da kendi ördükleri yuvalarını severler. Onların vatanı da yuvalarıdır. Sevgili Peygamberimiz, vatan sevgisinin kutsiyetini imani bir hakikat olarak görmüş, “Vatan sevgisi imandandır” buyurmuştur.

Peygamberimiz, Hicret sırasında Mekke’yi terk ederken, “Allah’a yemin ederim ki, sen yeryüzünün en hayırlı ve Allah katında en sevimli yerisin. Eğer kavmim tarafından çıkarılmamış olsaydım, senden ayrılmazdım” buyurarak kendi vatanına duyduğu sevginin derinliğini belirtmiştir. Bundan anlıyoruz ki, vatanını ve milletini sevmek kesinlikle ırkçılık değildir.

-Yüce dinimizin kavmiyetçiliği ve ırkçılığı yasaklayan ayet ve hadislerinden birkaçını, herhangi bir yorum katmadan okurlarımızın dikkatine sunmak istiyorum: “Ey insanlar, doğrusu, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” (Huccurat,13)

 

“insanlar bir tek ümmetten başka (bir şey) değildi. Sonra ayrılığa düştüler.” “Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Nisa,1) “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun kudretinin delil-lerindendir. Şüphesiz, bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rum, 22)

 

Görülüyor ki, bu ayetlerde insanlık bir aile olarak kabul edilmiş ve insan olmak itibarıyla aralarında hiçbir farkın bulunmadığı, ırk, renk, dil farkının, üstünlük   aşağılık sebebi olmadığı, yaratılış itibarıyla insanların aralarında bir farkın bulunmadığı belirtilmiştir. Sevgili Peygamberimiz ise konuyla ilgili olarak şöyle buyur- maktadır: “Ey insanlar! İyi biliniz ki muhakkak Rabbiniz birdir ve babanız da birdir. Bakınız, iyi kulak veriniz, ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a, ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza takva dışında herhangi bir üstünlüğü yoktur.” “Kim ki, asabiyet (ırkçılık) iddiasında bulunursa bizden değildir, ırkçılık uğrunda savaşan bizden değildir ve ırkçılık uğrunda ölen bizden değildir.”

 

Konuyla ilgili olarak islam’ın özünü ve ruhunu çok iyi anlatması bakımından rahmetli Mehmet Akif’in şu mısralarını zikrede- rek bugünkü yazımızı sonlandıralım: “Hani milliyetin, İslam idi... Kavmiyet ne? Sarılıp, sımsıkı dursaydın ya milliyetine.. Arabın Türke, Lazın Çerkeze Yahut Kürde; Acemin Çinli’ye rüçhanı mı varmış? Nerde? Müslümanlıkta “Anasır mı olurmuş? Ne gezer, Fikr’ı kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.” M.N.Yılmaz 31.08.07 

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Hacı Bayazıt             Wien,den 30.08.2007

Alser Strasse 30/26

Wien  1090               

 

REPUBLIK ÖSTERREICH

Landesgericht für ZRS Wien

1016 Wien, Schmerlingplatz11

 

Tarih,29.08.07 posdtadan aldığım, Landesgericht für ZRS Wien tarih,10.08.07 42 R 314/07 y sayılı kararı ile  “tarih,19.06.2007,1 P109/05z sayılı Rekurs Antrağını red edişini” değiştirecek delilleri OLG Mahkemesine arz ederim. Antrağın kopisi ilavede.

       Abänderungsantrag,

Dass der Ausspruch über die Zulässigkeit des ordentlichen Revisionsrekurses daingehend geändert wird, dass der ordentliche Revisionsrekurs zulässig ist.

       ordentliche Revisionsrekurs,

und erhebe ich die Begründung für den Abänderungsantrages gemäß § 72 ff ÄußStrG ist, dass die Gründe, weshalb die Abänderung beantragt wird auch darin enthalten und ausgeführt sind (§ 75 Abs1 Z 2 AußStrG).

 

D e l i l l e r

1–Üçüncü sayfanın alt kısmında; In seiner Rekursbeantwortung beantragte der Sachwalter, dem Rekurs der behinderten Person nicht Folge zu geben. Er habe nichr Einduruck, dass eine Änderung des Zustandes der behinderten Person eingetreten wäre. Ihm gegenüber habe die betroffene Person schon in Aussicht gestellt, nach der Aufhebung der Sachwalterschaft gegen den Teufel und die von diesem Besessenen gerichtlich vorgehen zu wollen.

 

“Alemdeki olaylar din ahlak maneviyat dairesinde gelişir. Bundan dolay felsefecilerin, filozofların, siyasilerin, bölücülerin, ırkcıların değil; din adamı/alimlerin üzerinde ya ateşden veya nurdan elbise olur”, insanlar bunların hali ile kendisini düzeltir, şekil alır.

 

Din adamı/alimler, din’i siyaset ve menfate alet ediyorsa, haram şüpheli yiyorsa, bölücülük milliyetcilik yapıyorsa, üzerinde ateşden elbise olup, dumansız ateşden yaratılmış şeytanın taşımacılığı yardımcılığın yapar.

 

“Küresel ısınma, dünyanın felakete hazırlanmasının manevi fikri sebepleri bu insanlar üzerinden gelişmektedir; dengesiz sanayı, sera gazı veya benzerleri; Arz’ı Ala’dan gelen müsibetin zahire, maddeye dönüşmüş hali’dir.”

 

Din adamı/alimler, din’i siyaset ve menfaate alet etmiyor, haram, şüpheli yemiyor, bölücülük milliyetcilik yapmıyorsa üzerinde nur’dan elbise olur. Bu insanların yüreği rahmet yüklü bulutlar gibi’dir; Allah(cc) bunlar sebebi ile alemleri bereketlendirir... Bu insanların bakışı ibret, sözü tefekkür, suskunluğu fikirdir... Yani, gözleri haramdan korunmuş göz çanaklarında şeytan yok, sözü tefekkür dillerinin altında küfür yok, suskunluğu fikir düşünceleri hayra yatkındır.

 

BM Küresel ısınmaya çare arıyor, bulamıyor. Kuresel ısınmanın çaresi bu önlemler’dir. Yalnız, dünyayı rahmet veya müsübete hazırlayın iki sınıf insan; nur tarafın ateş tarafına karşı hali hz İsa Aleyhisselamın tavrı gibi’dir; hz İsa Aleyhisselam bir belde’den ayrılırken, ora halkının vermiş olduğu sıkıntıdan dolayı belde sınırlarından çıkarken, ayaklarındaki tozu dahi çırparmış.  

     

Beszirksgericht Josefsatadt’a, Wien,20.04.2006 sayı,0281 C131/05 p-13 ‘belirtildiği şekilde’, insanların tarafsız olması mümkün değil, ya din’i tahrib eden, veya din’i imar eden, tarafda oluyor...  Sachwalter burada belirtildiği şekilde, din’i tahrib eden tarafda olmuştur. Bundan dolayı Wien, 07.01.2002 GZ:20. Cg19/01 p 50.870,98 EUR alacağım, “önceki mahkeme nin vermiş kararına, müdahele ederek”, karşı tarafın “uydurma” farkedilen ev adresi göstermesi ile bir önceki kararı kaldır’tıp mahkemeye elden vermiş olduğum deliller; davacı olduğum tarafın bana ait, “aldıkları hisse ve paraları bildirmeme rağmen” iki avukat arasında belgeleri gölgeledi, isim ve adresleri bildirilmiş şahitler için davetiye çıkartmadı. Bu dava için Sachwalter ısrar ile hiçbir dayanağı olmadan, hak ve hukukuna müdahele ediyor. Ismarlamış olduğu iki gutacahten de ‘bunun için’ Sachwalterin devamı yönünde hazırlanıyor.

       

2–İkinci sayfanın başındaki; Bezirksgericht hernals’in Çocuklarımın Schadenersatzforderungen için yazmış oldukları; rededebilecek şekilde yazılıyor; değilse, tıbbi rapor ısmarlardı.

 

3–İkinci sayfanın orta kısmında; Dr.Georg Pakesch vom,2.2.2002, ON 6, diagnostierten Krankheitsbildes.

Dr.Martha Brenneis tarih,16.6.2004 ve  Dr.Kurt Mesyaros tarih,12.1.2007 hazırlamış olduğu Gutachten de, “yukardaki hakkım olan, alacağımı istediğim için”, ‘diagnostierten’ dayanarak Sachwalterin devamı yönünde Gutachten hazırladı.

 

4–İkinci kısmın altında; Zuletzt beantragte die behinderte Person am 20.2.2007 neuerlich die Aufhebung der Sachwalterschaft. Er verweise in diesem Zusammenhang auf die Schreiben vom13.2.2007, ON151, und vom19.2.2007, On153. Er habe noch viele weitere Beweise, werde diese abaer dem Gericht nicht beibringen, weil die vorgelegten Beweise ausreichten (ON154)

 

Tarih,13.2.2007 deki belgelerde ‘diagnostierten’in nasıl olduğunu açıkladım; AKH hastanesinde nefes alamayışım;

hasta olduğum’dan değil, Doktorun odasında yaşamış olduklarımızı anlatırken, yanımda oturan doktorun yardımcısı üzüldü, yüzünde makaj yok sade idi, ben de onun bizim halimize üzülmesine üzüldüm; kalbim bayanın samimi hali ile o tarafa açıldı, içerde sigara dumanı vardı, şeytan sigara dumanı ile güç alıp, açılmış olan yerden gelerek kısa bir müddet nefesimi tuttu, konuşamadım... Bu hali tesbit eden Doktor, halin araştırılması için hastaneye havale etti. Hastane ve sonraki zamanda benzeri durum olmamıştır ve tedavi görmedim.

 

Bu bilgiler dünyanın sıgortası olup, din’in dairesini koruyan tarikatın hak aydınlık tarafı, ilmi, hali ve usulleri’dir. Küresel ısınma yıl, 1980 de başlamış... Yani, şeytanın sağlı sollu iki ayak üzerinde yedi gurubu örgütlemesi ile Allah(cc) bereketi kaldırılıyor... Yıl1985 yaz ayı, Wien1100 Huber inşat firmasında çalışıyordum... Öğle üzeri küçük bir çocuk yanıma geldi, çocuğa nereli olduğunu sordum, türk olduğunu söyleyip, İnşallah izine gideceğiz dedi. Çocuğun İnşallah sözü çok hoşuma gitdi, babasının ne yaptığını sordum, ilerdeki bir camiye gittiğini söyledi... Cuma günü camiyi buldum, “cematin ortasında oturuyordum”, Selahaddin Çelebi hoca vaaz veriyordu, “birden beni görünce hiddetlendi düşecek şekilde masaya vurdu.” Tavrının bana karşı olduğunu anlamadım... İlerki günlerde, Wien1110 Simmeringhaup Str İnşaat gürüsünde ustaya yardım ediyordum; “binanın kıvrımı ile şiddetli bir rüzgar geldi düşürecek gibi çarptı.” Daha sonraki günlerde, Wien 1170 Lienfelder gassede eski binayı tamir ediyorduk, Abbas ve Yusuf isimli arkadaş üst katta ben alt katta idim, üstte bulunan arkadaşlar birdenbire şımardı ellerindeki kalası üzerime attı; sanki arkadaşların yanında birisi vardı, “onları şımartıp, ellerine vurup” tuttukları kalası üzerime attırdı.

 

“Bu günlere mutakiben, Wien 1060 cami’de, Süleyman efedinin Türkiye’ye dışardan din’i bölmek içini boşaltmak için geldiğini duydum.” O günden sonra, “benzeri şekilde rüzgar çarpmadı, arkadaş da şımarıp üzerime inşaat malzemesi atmadı.”

 

Küçün çocuğun, kalbimde açmış olduğu Süleymancılar yolundan, şeytan gelip saldırıyormuş... Allah(cc) başka birine, Süleyman efendi hakkındaki bilgileri söyletip açılan “onların yolunu” kapatmış.

 

-Daha sonraki yıllar’da, Türkiye’den, “istek üzerine”, Melek isimli kadın gelmiş, “eskici/satıcı kılığında eve gelip hanım ve çocuklarımı görmüş.”

 

-Bu kadının gelmesinden sonra, Çocuklarım savaş alanına girmiş ve savaş alanından çıkmış. Mehmet küçük iken hasta oldu, Hilal’in kırkı çıkmadan komşu kadın üzerine cenabet gelmiş, Kübra uzun süre konuşamadı, Aslıhan’ın üzerine sıcak su döktürdüler, şeytani faaliyetlerini insanları uyarmak için, açıklamaya başlayınca, Buğra’nın eline vurmuşlar. 

 

Sachwalter, din ahlak maneviyat dairesinde, alemdeki olaylar ile bağlantılı olay ve faillerinin önemini hukuk üzerin’den kamuoyuna duyurunca; yıldırma, usandırma usulleri ile alacağım ile ilgili davayı, yasal dayanağı olmadan engel olmak istiyor?

 

Şimdi, Küresel ısınma din’in/dünyanın imarı ile ilgili bilim adamları çare arayınca; tahribattan beslenen şeytan ve yardımcıları ile karşılaşacak. Zafiyet, bağımlılık gösterilir ise; ilim adamları engelleri nasıl aşacak? Şeytan ve yardımcılarına karşı nasıl, hangi usul ile korunacak? “Herşey belli bir hikmet ve usül dairesinde gelişmekte oluyor”, hiçbir şey tesadüfi değildir.

 

5–Birinci kısmın altında; Daran schloss der Beschluss vom 23.10. 2003, ON 50 an, durch den der Aufgabenskreis des Sachwalters um die Vertretung im Asylverfahren erweitert wurde.

1997 yılında yürürlüğe giren iltica yasasının, 26 maddesine uygun olarak, İltica hakkı tanınması için koşullar, dininiz, belirli bir sosyal guruba dahil olmanıza, inanılması ve mülteci özelliği sona erdiren, yada hariç tutan bir durumun olmaması’dır.

Republik Österreich UNABHÄNGIGER BUNDES- ASYLSENAT, Wien, am 07. April 2003 tarihli kararı ile; iltica Kanununun  32. inci maddesinin 2. inci fıkrasının BAYAZIT Hacı nın Federal iltıca dairesinin 00 01.427   BAW sayili ve 22. 02. 2000 tarihli kararına karşı yaptığı 25.02.2000 tarihli itiraz kabul edilmiş, itiraz edilen karar iptal edilmiş ve konu iltica işlemlerinin yeniden başlatılması ve yeni bir karar verilmesi amacıyla tekrar iltica Dairesine havale edilmiştir:

Sachwalter, Beschluss von,23.10.2003, ON 50 an, durch den der Aufgabenskreis des Sachwalters um die Vertretung im Asylver- fahren erweitert wurde. Kararı ile “Wien, den 07. April 2003 tarihli, kararı”, tarih, 02.05.2005 yapılan duruşmada bozmak istedi.

-“VERWALTUNGSGERICHTSHOF, PRASIDIUMS 2005/ 011394, Herrn Haci BAYAZIT und unter Hinweis auf das Schreiben des Verwaltungsgerichtshofes vom12. Juli 2005 darf in der Anlage die (neuerliche) Eingabe des Betroffenen vom17. Juli 2005 übermittelt werden. Wien, am19.Juli.2005 Für den Prasidenten: MinRat Dr.Michael NEUMAIR.”

Verwaltungs gerichtshof’a, ulaştırılmış belgeler iltica kanunları içerisinde olup; vermiş olduğum mücadele benzerleri için iltica kanunları içerisinde emsal teşkil edeceğinden; yeterli buluyor ‘durumun değişmemesi’ halinde ilticamı çekiyorum. Gerekli yasal düzenlemeyi arz eder Sachwalters için yasal neden olmadığını beyan ederim.

Saygılarımla

Hacı Bayazıt

Beweise mit beilage. Landesgericht für ZRS Wien Rechtssache. Wien,am 24.07.2007 GZ: 020 CG19/01 p – 47 Beraber, 3 Bölüm, 9 sayfa

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

  

İran devlet başkanı Mahmut Ahmedinecat’ın

Mayıs 2006’da ABD başkanına yazdığı mektuptan alıntı; “Liberalizm ve batı tarzı demokrasi insanlığın idealini gerçekleştiremedi. Bu gün bu iki kavram başarısız olmuştur. Basiret sahipleri liberal demokratik sistemlerin parçalanmalarının, ideoloji ve düşüncelerinin düşüşünün seslerini duyabiliyorlar... İster hoşumuza gitsin ister gitmesin dünya, Allah’a ve adalete inanmaya doğru gidiyor ve Allah’ın dileği herşeye galip gelecektir.”


11
.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

     

Güzelim tasavvufu ne hale getirdiler ve Rabıta nedir?..

Soru: Geçen yıl kayınpederimle Antalya Elmalı Tekke Köyü’ndeki Abdal Musa Türbesi’ni ziyaret ettik. Türbenin içine girenler oradaki kabre secde ettikten sonra geri geri çıktılar. Ben ise normal şekilde davrandım. Duamı edip ayrıldım. Kayınpederim bunu kusur kabul etti. Biliyorum ki Allah’tan başkasına rükû ve secde edilmez. Sizin de eserlerinizde belirttiğiniz gibi peygamber- imiz, putlara secde eden müşriklerle mücadele etti. Müşriklerin yaptığıyla bu yapılan arasında bir fark var mı? Şeyhlere yapılan rabıta veya secde makbul mü? (Necmettin Yazıcı)

Cevap: Kim olursa olsun türbeye, kabre secde etmesi şirkin ta kendisidir, haramdır. Güzelim tasavvufu ne hale getirdiler. Peygamberin mücadele ettiği Arap müşriklerinin yaptığı da bundan başka bir şey değildi. Bu tür rabıta şirktir, bundan uzak durmak gerekir. Türbede yatan zatın kabrine değil, sadece ruhaniyetine saygı gösterilir. Saygı da onu rahmetle anmaktan ve ona dua etmekten ibarettir. Yoksa ondan medet ummak batıldır, şirktir. “İslâm Tasavvufu” adlı eserimde rabıta hakkında yazdıklarım özetle şöyle:

-İlk mutasavvıflar mürşidin lüzumuna kesin kani olmakla beraber, tasavvufun kuruluşundan Abdulkahir Söhreverdi’nin yaşadığı altıncı hicri asra kadar, Şeyhi göz önünde hayal etmek gibi bir Rabıta uygulamamıştır. 505 (1111) tarihinde vefat eden İmam’ı Gazali’nin şeyh mürid ilişkisini gözden geçirdiğimiz gibi 563 (1168) tarihinde vefat eden Abdulkahir Söhreverdi’nin Avarifu’l  me’arifinde, bu konudaki düşüncelerini okuduk. Tasavvuf ilimlerinin camii Ebu Abdi’r Rahman es Sülemi’nin ve onun hem arkadaşı hem de talebesi olan Hafız Ebu Nuaym’ın ve yine onun talebelerinden Kuşeyri’nin eserlerini de taradık.

 

-Bunların hiçbirinde bugün uygulandığı biçimde bir rabıta anlayışı görmedik. “Onlar şeyhi sevmeyi, ona teslimiyeti ve onun emirlerine uymayı gerekli görüyorlar ama “şeyhin sureti göz önünde hayal edilecektir” diye bir şey söylemiyorlar. İslâm, kul ile Allah arasında her türlü vasıtayı kaldıran tevhit dinidir. Bu yolda suretler düşer, tek hakikat kalır ki o da bütün görünen vücudların, suretlerin kaynağı olan Allah’tır.“ Tasavvufta amaç sadece tek yaratanı düşünmektir. Şeyh eğiticidir. O, Allah yolunda yürümek isteyen salike, yol esnasında karşılaşacağı engelleri nasıl aşabileceğini söyler, geçirdiği hal ve makamların derecesini bilir. O hal ve makamlarda ne yapması gerektiğini öğretir. Yani mana yolunda tecrübeli bir öğretmen ve eğitici olarak salikin elinden tutup ona yardım eder. Yoksa hâşâ kendisini tanrı yerine koyup müride, ’...Allah’ı düşünme yerine kendisini hayal etmesini emretmez.’ İlk mutasavvıflar, rabıtada Allah’tan başka her şeyi yok bilerek tefekküre dalıyorlar ve fena (Allah’ta yok olma) mertebesine yükselmeye çalışıyorlardı. Asıl tasavvufta gaye, herhangi bir yaratığı değil, sadece tek yaratanı düşünmek ve gönülde O’ndan başka bir şey bırakmamaktır. İbadette başka bir varlığı, taparcasına, ondan medet umarcasına düşünmek Kur’ân’a göre şirktir.

 

Peygamber’i sevmek, O’nun sünnetine uymak, kişiyi Allah’a ibadete, O’nu zikre götürür. O’na ibadet ve O’nu zikir esnasında artık O’ndan başka hiçbir şey düşünülmez. Gönülde sadece Hakk’ın adı, anısı ve sevgisi kalır. Böyle zikre devam eden kul, ilahi tecellilere erip kemal bulur. Manevi eğitim esnasında şeyhi iki kaşı arasında düşünmek şeklinde bir rabıta İslâm’ın tevhidine uymamakla beraber insanın bir insanı üstün ben ve örnek olarak kabul etmesine, onu gönülden sevmesine engel değildir. Kişi annesini babasını, kardeşini, evladını çok sever, ondan ayrı kalmanın hasreti bağrını yakar. Bu şekildeki sevgi doğaldır ve tevhide de aykırı değildir. Çünkü bu sevgi insanın doğasında vardır. Ahzab Suresi’nin 6. ayetinde Hz. Peygamber’in, inananlara canlarından daha ileri olduğu vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber’i öylesine sevmek tevhide aykırı değil, tam tersine tevhidin gereğidir. Müridin, Peygamber ahlakıyla huylanmış, sıfatlanmış, olgunlaşmış üstadını sevmesi, onu düşünmesi de tevhide aykırı değildir. Onu sevmesi ve düşünmesi, manen onunla yakınlık kurmasına ve onun huy ve meziyetlerinin kendisine de yansımasına neden olur. Bunda bir sakınca yok, tersine yarar vardır. ’Ama özellikle’, Allah’ı bırakıp da şeyh diye bir insanı kaşları arasında düşünmek, onu hâşâ tanrı yerine koymak anlamına gelir ki bu şirke yol açar. Süleyman Ateş13.09.07

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

    

Ülkeler kaos ve anarşiye nasıl hazırlanıyor.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. 1999 yazın türkiye/kırşehir cuma namazın da tayini çıkan müftü son vaizini merkezi aporlör’den verdi... Müftü 'samimi, cemati/ türkleri islam’a ısındırmak istiyordu. Bunun için Ahmet Yesevi hazetlerinden bahsetdi; ama “konu öyle bir hale geldi” ki, islamı türklere sevdirmek için; Ahmet Yesevi hazretlerini, İslam Ümmetine mal olmuş bir veli’yi milliyetcilik çizgisine getirdi... Yani, 'öyle anlaşılacak hale geldiki', Ahmet Yesevi Hazretleride türk milliyetcisi idi, gibi algılandı… sakıncası, “ırki duygular şur altına sıkıştırılıyor.“

 

Buna çok canım sıkıldı; namaz'dan sonra cami'nin arkasında çay bahçesi var; sıkıntımdan orda dolaşıyordum… Bir elin parmaklarından fazla, futbol topu büyüklüğün'de siyah siyah şeytan tayfası yaklaştı;  demek istedilerki, “Avrupa‘ya çıkma“, yani, “mahkemeye gitme“, “yardımcılarımızı deşifre etme“, bunları türkleri biz böldük.

 

Peygamber efendimiz buyurmuş'ki, Ashabım delalet üzerinde birleşmez... Din'in dairesinden çıkan her gurup delalet ehlidir; din'de tahribat yolu açan her insanın başın'da şeytan vardır… Din'i bölücülük/milliyetcilik meşrep farkı değil, tahribat yolu'dur… Din adamı bölücük yapar ırki duygular ile şeytanı bilinç altına sıkıştırıp üzerinide milliyetcilik ile gölgelerse arkasında'ki insanlar nefsen sarhoş olup şeytanın hesabına yatkın hazırlanır; böylece zihinsel kontrol ile insanların hak’dan batıla dönmesi sonucu, rahmet ve bereket kalkar yağan müsübet ile dördüncü tahribat yolu fili/fiziki aranşi ve kaosun sebepleri hazırlanmış olur. Hacı Bayazıt 01.01.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Allah’ın selamı bereketi üzerinize olsun.

Yaşar Nüri Öztürk bey, Türkiyenin dinsizliğe doğru sürüklendiğini acilen önlem alınmasını bildiriyor.

Her iki cihanda geleceğinizin temini için bu feryada kulak verin. Din’i ve tarihi bağlarından dolayı islam alemi ve dünya’ya rahmet’de müsübet’de birinci derecede türkiyeden yayılıyor.  Allah(cc) din ahlak maneviyat dairesinden çıkmış bir topluluğa hidayet/rahmet bereket vermez. Dua ve doğruluk ölçülerinde ilahi kurallar gereği herşey kendine döner... yani, insanlar siyaset ve menfati esas alırsa, dua ve doğruluk'dan uzaklaştığı için kaybeden tarafda; eğer, insanlar maneviat ve adaleti esas alırsa, dua ve doğruluk içerisinde olacağı için, kazanan taraf’da olur. Ülkeleri din adamı alimler ya zirveye veya zillete hazırlar; değişik usuller ile seçilmiş insanlar bu surecin taşınmasında rol alır.

Ey Aklı selim sahipleri, icranın başına gelmişlerin yolunu açmak için, bölgeyi/ülkeleri müsübete hazırlayanların deşifre edilmesi gerekir... Bu uğurda mücadele edenler, hayatın kandilleridir.

 

A.Dilipak bey devletin din üzerinden elini çekmesini istiyor. Devlet herşeyin farkında. Hanım efendi, (e.ş) Mahmut efendininin önüne diz çökmüş mürid olmuş; yazılarını çicimli bicimli yazıyor; yani, satır aralarına şeytanı gizliyor... Şeytan evliyası Mahmut efediye mürid olmanın faydası. A.Dilipak istiyorki din cematlere bırakılsın.

 

Süleymancılar resmen deccela çalışıyor; Allah(cc) buyuruyorki, din'i biz indirdik biz koruyacağız; onlar diyorki, “sümme haşa”, birgünde Kur'an ın hükmü kalktı; Kur'an,ı yüzünden okumuş her çocuk imtihana çekiliyor; imtihan da soruyorlar bu ayet önce bu da sonra geldi değilmi? Çocuk 'sorudaki manayı bilmeden' evet diyor!... İmtihan bitiyor... ama haram ve şüpheli ile çocuğun yanın indirdikleri şeytan telkin etmeye başlıyor; “sümme haşa” sonra gelen öncekinin hükmünü kaldırmıştır. A.Dilipak istiyorki din cemate bırakılsın.

 

İstanbul müftüsü islam'ı daha iyi anlatmak için kadınlı erkekli tasavvuf müzüğü korosu kurmuş... İslam/tasavvuf da müzük olmaz. müzük/ milliyetcilik nefsin 'afyonu, sarhoşluğu, gözün önündeki perdedir... ama müftü müzük korosu kurmuş bazı şeyleri böyle anlatıyoruz diyor; başka care bulamamış. Çünkü namaz da imam'ın arkasına kadar şeytan yardımcılar/taşıyıcıları ile yaklaşıyor; eğer onun telkinleri doğrultusunda hoca efendi konuşmaz ise, dizlerine sinir uçlarına vurur düşürür veya abdesini bozar... İslam'da neden haram ve şüpheli den korunmak vardır. Eğer manen fikren ve madden/fiziken haram ve şüpheliden korunmaz isen, nefes ve kan yolu ile damarlarda şeytan dolaşır abdesin kontrolunu ele alır; abdes artık onun elindedir istediği vakit bozar istediği vakit tutar. Neden müftü başka çaresini bulamamış?da, kadınlı erkekli tasavvuf müzüğü korosu kurmuş!...

 

1999 türkiye/kırşehirde, bir ceamatin temsilcisi ile mermerler camisinde yatsı namazında görüşmek için haberleştik... Yatsı vakti eniştem ile birlikte gittim, henüz cami açılmamıştı; abdes tazelemek istedim; abdeshanenin lambasıda yanmıyordu, karanlıkda abdes tazelerken, dışarda sıgara içerek bekleyen eniştemin üzerine, sigaranın ateşine şeytan indi; ordan bana yaklaştı korkutmak istedi... Allah(cc) koruduğu aradaki perdeler kalkdığı, olay görüldüğü için korkutamıyor. 

 

Melun şeytan, tam namaz da yaklaştı, telkin ediyorki, “ihlası al”, maneviyat/adaleti bırak... melun ihlasın kendin de olduğunu ima ediyor; yani, taşıyıcıları yolu ile cematin arasına girdiğini; hoca'nın da arkasına kadar, yaklaştığını, namazda rahat bırakmayacağını ima ediyor... kalp namaza meyilli olur ise namazdan çıkartamaz, eğer çıkartmış olsa onun/şeytanın istekleri ağır basar... çıkartması durumunda namazın iadesi, tekrar kılınması gerekir.

 

Namaz'dan sonra imam odasında beklediğimiz şahıs ile görüştüm; karşılıklı oturduk hoş beşden sonra bana sordu, “nasıl olduğumu, ne yaptığımı”, ben de başımdan geçenleri anlatdım; ama bir yerde insan utanıyor “karşıdaki insanın yüzüne gözüne bakmaya” yere bakıyor kafasını eğiyor; bu arada nefes ile yer arasında mesefa kısaldığı için; “yaklaşmış, yaklaştırılmış şeytan nefes’den kaçıyor” yani, karşıdaki insan sebebi ile açılmış kalbe, yanlardan altdan yaklaşıp telkin atamamıyor, sekr 'sarhoş' hali olmuyor; tam bu sırada dedimki; ağbey Allah(cc) istemiş, dostlarıda yıllardır beklemiş’ki içerde hazırlanayım tahribat yolları açmış diğer tarafı, “hazırlanma sürecinde düşmanlık yapan engellemeye çalışanları deşifre edeyim”, deyince; orda görüştüğümüz bir tarikat gurubunun vekili ağbey dediki, tüf/tükürdü... A.Dilipak beyde istiyorki devlet din'i cematlere bıraksın.

 

A.Dilipak ile H.Aksoy bir ayakkabıyı ortaklaşa giyerken, Erbakan süvari parası diye müslümanın karısında gelinde kızında altın, küpe bırakmadı; en son çektiği numara binlerce fakir fukar- anın çocuğunun kaldığı, yurt binalarını kapatdırmak. A.Dilipak ağbey devlet din işini cemate, ‘bunlara bıraksın’ istiyor. Devletin görevlerinden biriside neslin emniyetini sağlamak; yani, nesli “din iman hırsızlarının menfatine malzeme”, olmakdan kurtarmak.

 

Ey Aklı selim sahipleri, kübratül mahkemede vebal/sorgudan kurtulmak istiyorsanın hertürlü vasıta ile devlete ihtiyaçınızı bildirin; devlet akıl baliğ çağından başlamak üzere gerekli din'i eğitimi müslümanın çocuğuna versin; müslümanın çocuğunu din iman hırsızlarının tuzaklarından korusun.

Din'i olmayanın devleti'de olmaz... Unutmayın, evladın ata üzerinde üç hakkı var, islam'i isim vermek, din ahlak manevitat üzere yetiştirmek, ergenlik çağına gelince evlendirmek. Allah’a emanet olun. Hacı Bayazıt 05.10.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Allah’a tevekkül

Yahya b. Mürre şöyle anlatıyor: Hz Ali geceleri mescide gidip nafile namaz kılardı. Biz de onu korumak için nöbet tutardık. Bir keresinde namazını bitirdikten sonra yanımıza gelerek “Burada niçin bekliyorsunuz?” diye sordu. “Seni korumak için” dedik. “Peki, beni göktekilere karşı mı yoksa yerdekilere karşı mı koruyorsunuz?” dediğinde de “Seni yerdekilere karşı koruyoruz” diye karşılık verdik. Bunun üzerine o şunları söyledi:

  

“Şunu biliniz ki gökte hüküm verilmedikçe yeryüzünde hiç birşey olmaz. Hiç kimse de yoktur ki kaderi gelinceye kadar iki melek tarafından korunup muhafaza edilmiş olmasın. Kaderi geldiğinde ise melekler o kişi ile kaderi arasından çekilip onları başbaşa bırakırlar. Benim üzerimde de Allah tarafından görevlen- dirilen çok kuvvetli bir koruyucu vardır. Ecelim geldiğinde bu koruyucu aramızdan çekilecektir. Şunu da biliniz ki, kişi başına gelmesi takdir olunan şeylerin gelip kendisini bulacağına ve takdir olunmayan şeylerinse asla başına gelmeye ceğine inanmadıkça imanın tadına varamaz”.

 

Hz. Ali hayatının son gecesinde hiç bir yerde rahat edemiyor ve yerinde duramıyordu. Aile efradı onun bu halinden kaygıya düşerek kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. Sonra da bu hususta onunla konuştular. Hz. Ali şunları söyledi: “Hiçbir kul yoktur ki beraberinde kendisini gelecek tehlikelere karşı koruyan iki melek bulunmasın. Bu durum takdir olunan gelinceye kadar böyle devam edecektir. Kader geldiğinde melekler onunla kaderi arasından çekilirler!” Hz. Ali bunları söyledikten sonra mescide gitmek üzere evinden çıktı ve yolda vuruldu. Muratoğulları kabilesinden bir kişi mescitte namaz kılmakta olan Hz. Ali’nin yanına gelerek “Ey Ali! “Dikkatli ol! Çünkü bizim kabileden bazı kimseler seni öldürmek istiyorlar” dedi. Hz. Ali de ona şunları söyledi: “Her insanın yanında, kader gelinceye kadar kendisini koruyacak olan iki melek bulunur. Kader geldiğindeyse bu iki melek o insanla kaderi arasından çekilirler. Ecele gelince, o, çok muhafazalı ve sağlam bir koruyucudur.”

 

– Hz. Ali’ye “Seni korumamızı ister misin?” diye soruldu. O da “Her kişinin koruyucusu kendi ecelidir” buyurdu. İki kişi aralarındaki bir anlaşmazlıktan dolayı Hz. Ali’ye müracaat ettiler. O da onları dinlemek üzere bir duvarın dibine oturdu. Bunun üzerine o iki kişiden biri: “Ey Mü’minlerin Emîri! Dikkatli olun, arkanızdaki duvar yıkılacak gibi duruyor” dedi. Hz. Ali ise hükmünü verdikten sonra kalktı. Kalkışından az sonra da duvar yıkıldı. Misafir Kalem  yeni mesaj 08.10.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

“Yessirû” mu, “hastirû” mu? [Başlık, (“Yessirû”nun anlamı) yapılmış!]

insanlık târihi, Cenâb’ıHak tarafından gönderilen dînlerin insanlar tarafından fâre gibi kemirilip bozulduğuna çok şâhid olmuştur; ama bu asırdaki gibi korkunç tahrîfâta rastlanması mümkün değildir.

  

En “Son ve Mükemel” Din olan “İslam”, en “Son ve Mümemmel” Peygamber olan “Hz. Muhammed (asm)” Bu alemi teşrif ettikten sonra yapılan şu bozguncu harekatın adını koymak bile zordur.

 

Bizzât Yaratıcı tarafından “üsvetün hasenetün” (Ahzâb, 21   kendisine uyulması gereken en güzel örnek prototip) i'lân edilen; “Men yutîu’r rasûle fekad etâallah” (Nisâ, 80) emriyle kendisine itâat edenlerin doğrudan Allâh'a itâat etmiş sayıldığı; “Ve mâ yentıku ani’ı hevâ, in hüve illâ vahyün yûh┠(Necm, 3 4) nassıyla ancak vahiyle konuştuğu belirtilen; “Femâ âtâkümü’r rasûlü fehuzûhû ve mâ nehâküm anhü fentehû” (Haşr, 7) fermânı ile emrettiklerini uygulamak ve yasakladıklarından da kaçınmak zorunda olduğumuz; Allâh'ı sevip sevmediğimiz noktasındaki mehenk olan “fettebiûnî” (Âl’ıImrân, 31) buyruğu ile de kesin itâata mecbûr olduğumuz Kâinâtın Efendisi (sav) Efendimizi devreden çıkaran yüzlerce, belki binlerce cereyân İslâm âlemini ayrık otu gibi sarmıştır.

 

Rabbimizin inzâl buyurduğu her âyetin ne ma'nâya geldiğini bizzât îzâh eden merâk eden Taberî tefsîrine bakabilir   ve o kudsî lafızların anlama çerçevesini çizen Zât’ıNûrânîye rağmen, bugün önüne her gelenin Kur’ân’ı açıp yorumlamaya kalktığını esefle seyrediyoruz. Sanki1.400 senedir bu dînin “ilmi” olmamış, branşları teessüs etmemiş, “İmâm’ı A’zam, İmâm’ı Şâfiî, İmâm’ı Ahmed, İmâm’ı Mâlik, İmâm’ı Buhârî, İmâm’ı Müslim, İmâm’ı Mâturîdî, İmâm’ı Eş’arî, İmâm’ı Gazâlî, İmâm’ı Rabbânî, Şâh’ı Geylânî, Şâh’ı Nakşibend, Bedîüzzamân vb” mümtâz örnekleri hiç bu âlemde yaşamamış gibi; kendi kafasına göre veyâ daha doğru bir ta'bîrle İslâm düşmanı müsteşriklerin yönlendirmesi ile yeni yeni İslâm anlayışı îcâd edenleri hayret ve dehşetle görüyoruz.

 

O zamân, bizim dînimiz de “spor, politika, müzik, geyik muhab- beti” türünden basit bilgiler yığını mıdır? Eslâf’ı izâmın bir ömür vererek öğrenmeye çalışması enâyilik miydi?

Evet, “Yessirû ve lâ tuassirû” (Kolaylaştırın, zorlaştırmayın) emri vardır, “Ed   dînü yüsrün” (Dîn kolaylıktır) bir káidedir, “Lâ harace fî’d  dîn” (Dînde zorluk yoktur) gerçektir; ama bu cümleler- den yola çıkılarak “üsvetün hasenetün” denen zâtı devreden çıkarmaya kalkmak nasıl bir cinâyettir? Dîni kolaylaştırmak demek, Rasûlullah (sav)’in yaptığını değiştirmek, bozmak, onun yapmadı- ğını yapmak demek midir?

 

Efendiler, eğer Müslüman değilseniz, size bir sözümüz olamaz, dilediğiniz gibi nâr bahçelerine doğru at koşturabilirsiniz! Fakat, Müslüman olduğunuzu iddiâ ediyorsanız, bu dînin Peygamberi olan Zât (asm), yataktan nasıl kalkacağımız ve tuvalete nasıl gireceğimiz de dâhil, hayâtın her ânı için bir ölçü koymuş ve kendisi bizzât öyle yaşamıştır. Kendi yakın arkadaşları ve âilesi için nasıl bir “Yessirû” (Kolaylaştırın) ölçüsü koymuşsa, ancak o ölçüler dâhilinde siz de kolaylaştırabilirsiniz. Onun sünnetini terke, tebdîle, ta’dîle, tahrîfe, tahfîfe kalkan “Yessirû” işi, aslâ İslâmı kolaylaştırmak olmayıp bilakis ortadan kaldırmak demektir. Tıpkı bizden önceki ümmetlerin yaptığı gibi, Allâh’ın dînini aslî hâlinden çıkarmak ma'nâsınadır.

 

“Yessirû” demek, namazı bir vakte indirelim, rek’atları azaltalım, orucu kaldıralım, tesettüre ehemmiyet vermeyelim, hudûdullahı defterden silelim, cihâdın şeklini değiştirelim, horoz- dan kurban keselim, fâize kılıf uyduralım, hükmü kaldırılmış batıl  inancı da, ilahi hüküm dairesinde   “dîn” kabûl edelim,câmilere sıra koyalım demek değildir. Aksine, Sünneti Seniyyeye daha sıkı sarılalım demektir.

 

Bu fakirin inancı bitemâmihâ böyledir. Lâkin, piyasada bu inanç değil, “Yessirû” kılıfı ile dîn bozgunculuğu yapan ekran kuşlarının, gayri müslümlerin sosyal fonların dan gönderdiği milyar dolarları iç eden sahtekâr cemâat liderlerinin, ilâhiyat diplo- ması göstererek, müsteşriklik yapmak üzere yetiştirilenlerin inancı tezgahta pazarlanmak üzere görülmektedir.

Öylelerin “Yessirû” sözünü arkalarındaki o ağalar olduğu müddetçe boğazlarına tıkma gücüm yok, sâdece “Hastirû” dem- ekle, iman gücümün elverdiği ölçüde deşifre etmekle yetiniyorum. Mustafa Kaplan 15.10.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

  

Din hırsızlarına aldanmayın!

Kabr’ışerîfi Bağdat’ta bulunan büyük velîlerden Câfer bin Yûnus hazretleri, bir gün bâzı gençlere; Helâli, haramı, ibâdetlerin nasıl yapılacağını ve nelere inanılacağını, rastgele kimselere sormayın, buyurdu. Neden? dediler. Çünkü nakli esas almayıp da kendi aklı, kendi görüşü, kendi düşüncesiyle konuşan ve yazan kimse, din adamı değil, “Din hırsızı”dır, buyurdu.

 

Şaşırdılar. Din hırsızı mı hocam? Evet. Bunlar, müslümanların “îmanları”nı çalar. Ve ekledi: Hattâ bunlar, İslâmiyete açıkça saldıran kâfirlerden daha zararlı ve daha kötüdür. Bu gibilerin sözlerine ve kitaplarına sakın aldanmayın. Dînî konuları kime soralım efendim? Peygamberin takipcisi, âlimlerine sorun veya onların kitaplarını okuyun. Ve ilave etti: Yâhut da bilen ve bildiren doğru müslümanları aramalı, bulmalı, dîni, îmanı, helâli ve haramı bunlara sorup öğrenmelidir. Şöyle bitirdi: Kurtuluş yolu budur işte. abdullatif uyan 02.11.07

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

“Kötü olanı sorma!”

İlim sahibi, yani din bilgilerini öğrenen kimse, ya sonsuz saadete kavuşur, yahut nihayetsiz felakete düçar olur. Resulullah efendim- iz, Kâbe’yi tavaf ediyorken, “hangi insan daha kötüdür?” diye soruldu. “Kötü olanı sorma! İyi olanları sor. Âlimlerin kötüsü, insanların en kötüsüdür” buyurdu.

 

İsa aleyhisselam, “Kötü âlimler, su yolunu kapayan kaya gibidir. Su, kayadan sızıp geçemez. Akmasına da mani olur” buyurdu. Fudayl bin Iyad hazretleri buyurdu ki: “Bir âlimin dünyanın oyuncağı olduğunu gördüğüm zaman, kendisine acır ve ağlarım. Bir âlim veya sûfî hakkında, ‘Nafakası falanca tüccara ait olmak üzere hacca gitti’ denilmesi ne kadar acıdır.” Yahya bin Muaz hazretleri de: “Bir âlim, dünyalık peşinde koştuğu zaman kıymet ve şerefini kaybetmiştir” buyururdu. Hasan’ı Basrî de şöyle buyurdu: “Âlimlerin azabı, kalblerinin ölmesi iledir. Kalblerinin ölümüne sebeb ise, uhrevî amellerle dünyevî menfaatler elde etmeye çalışmaktır. Böylece onlar, dünya adamlarının yakınlığını kazanmış olurlar.”

 

Hazreti Ömer buyuruyor ki: “Siz bir âlimin dünyayı sevdiğine şahit olursanız, dini hakkında onu itham ediniz. Çünkü sevenlerin hepsi, neyi seviyorsa onun yolunu tutmuştur.” Hasan’ı Basrî de şöyle buyuruyor: “Doğrusu çok şaşılacak şey!.. Diller ne güzel söylüyor, kalbler de biliyor. Fakat ameller aykırı düşüyor.”

 

“Hadis’ı şerifte”, “Âlimler devlet adamlarına karışmadıkça ve dünyalık toplamak peşinde olmadıkça, Peygamberlerin eminleridir. Dünyalık toplamaya başlayınca ve devlet adamlarının arasına karışınca, bu emanete hıyanet etmiş olurlar” buyuruldu. Mehmet Oruc16.11.2007

 

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

Hacı Bayazıt                                                                 

Alser Strasse 30/26

1090 Wien                       Wien,21.11.2007

 

An das 

Bezirksgericht Josefstadt

Florianigasse 8

1080 Wien

 

Betrifft: Bezirksgericht Josefstadt’ın 04.09.2007 tarihli değiştirme antrağını için; Verfahrenshilfe isteğimin red edilmesine etiraz ediyor dosyanın üst mahkemeye gönderilmesini arz ediyorum.

Sebepler

42 R 314/07y sayılı kararın üçüncü sayfanın üst kısmında; Mit dem angefochtenen Beschluss wies das Erstgericht den Antrag auf Aufhebung der Sachwalterschaft ab.

im angefochtenen Beschluss stellte das Erstgericht im Wesentlichen fest, die behinderte Person leide nach wie vor an einer neuropsychiatrischen Erkrankung im Sinne einer anhaltenden wahnhaften Störung. Eine Besserung sei nicht zu erkennen. Es mangle bei der behinderten Person an der Einsicht in ihre Erkrankung und die Notwendigkeit einer regelmäßigen medizinischen Behandlung. Auf Grund diser Symptomatik bedürfe die behinderte Person weiterhin der Hilfe eines Sachwalters im bisherigen Umfang. (!)

Belirtilmiş şekilde rahatsızlığın olabilmesi için kitap olarak hazırlanıp hukuk üzerinden açıklanmış bilgilerde şeytanın geleceği tahribat yolu gerekir.

 

Aşağıdaki üç olayda görüldüğü şekilde, ‘yaşanmış olaylar’, ‘yukardan aşağı’, ‘aşağıdan yukarıya’, doğru yazılıyor. yani, ‘insanların müsübete hazırlanması sonucu’ gelen müsübet, tarikatın hak tarafı ile çözülüp, ‘aşağıdan yukarı’ mahkeme üzerinden, insanların uyarılması için yazılıyor.

 

1– Ülkeler kaos ve anarşiye nasıl hazırlanıyor.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. 1999 yazın türkiye/kırşehir cuma namazın da, tayini çıkan müftü son vaizini merkezi aporlör’den verdi... Müftü 'samimi, cemati/ türkleri islam’a ısındırmak istiyordu. Bunun için Ahmet Yesevi hazetlerinden bahsetdi; ama “konu öyle bir hale geldi” ki, islamı türklere sevdirmek için; Ahmet Yesevi hazretlerini, İslam Ümmetine mal olmuş bir veli’yi milliyetcilik çizgisine getirdi... Yani, 'öyle anlaşılacak hale geldiki', Ahmet Yesevi Hazretleride türk milliyetcisi idi, gibi algılandı… sakıncası, “ırki duygular şur altına sıkıştırılıyor.“

 

Buna çok canım sıkıldı; namaz'dan sonra cami'nin arkasında çay bahçesi var; sıkıntımdan orda dolaşıyordum… Bir elin parmaklarından fazla, futbol topu büyüklüğün'de siyah siyah şeytan tayfası yaklaştı;  demek istedilerki, “Avrupa‘ya çıkma“, yani, “mahkemeye gitme“, “yardımcılarımızı deşifre etme“, bunları türkleri biz böldük.

 

Peygamber efendimiz buyurmuş'ki, Ashabım delalet üzerinde birleşmez... Din'in dairesinden çıkan her gurup delalet ehlidir; din'de tahribat yolu açan her insanın başın'da şeytan vardır… Din'i bölücülük/milliyetcilik meşrep farkı değil, tahribat yolu'dur… Din adamı bölücük yapar ırki duygular ile şeytanı bilinç altına sıkıştırıp üzerinide milliyetcilik ile gölgelerse arkasında'ki insanlar nefsen sarhoş olup şeytanın hesabına yatkın hazırlanır; böylece zihinsel kontrol ile insanların hak’dan batıla dönmesi sonucu, rahmet ve bereket kalkar yağan müsübet ile dördüncü tahribat yolu fili/fiziki aranşi ve kaosun sebepleri hazırlanmış olur. Hacı Bayazıt 01.01.2007

 

2–Allah’ın selamı,bereketi üzerinize olsun.

Yaşar Nüri Öztürk bey, Türkiyenin dinsizliğe doğru sürüklendiğini acilen önlem alınmasını bildiriyor. Her iki cihanda geleceğinizin temini için bu feryada kulak verin. Din’i ve tarihi bağlarından dolayı islam alemi ve dünya’ya rahmet’de müsübet’de birinci derecede türkiyeden yayılıyor.  Allah(cc) din ahlak maneviyat dairesinden çıkmış bir topluluğa hidayet/rahmet bereket vermez. Dua ve doğruluk ölçülerinde ilahi kurallar gereği herşey kendine döner... yani, insanlar siyaset ve menfati esas alırsa, dua ve doğruluk'dan uzaklaştığı için kaybeden tarafda; eğer, insanlar maneviat ve adalet üzeri olursa, dua ve doğruluk içerisinde olacağı için, kazanan taraf’da olur.

Unutmayınız, ülkeleri din adamı alimler ya zirveye veya zillete hazırlar; değişik usuller ile seçilmiş insanlar bu surecin taşınmasında rol alır.

 

-Ey Aklı selim sahipleri, icranın başına gelmişlerin yolunu açmak için, bölgeyi/ülkeleri müsübete hazırlayanların deşifre edilmesi gerekir.

 

Kardeşler Ağbeyler, yazar çizerler toplum hayatının kandilleridir. A.Dilipak bey devletin din üzerinden elini çekmesini istiyor. Devlet herşeyin farkında. Hanım efendi, (e.ş) Mahmut efendininin önüne diz çökmüş mürid olmuş; yazılarını çicimli bicimli yazıyor; yani, satır aralarına şeytanı gizliyor... Mahmut efediye mürid olmanın faydası. A.Dilipak istiyorki din cematlere bırakılsın.

 

Süleymancılar resmen deccela çalışıyor; Allah(cc) buyuru- yorki, din'i biz indirdik biz koruyacağız; onlar diyorki, “sümme haşa”, birgünde Kur'an ın hükmü kalktı; Kur'an,ı yüzünden okumuş her çocuk imtihana çekiliyor; imtihan da soruyorlar bu ayet önce bu da sonra geldi değilmi? Çocuk 'sorudaki manayı bilmeden' evet diyor!... İmtihan bitiyor... ama haram ve şüpheli ile çocuğun yanın indirdikleri şeytan telkin etmeye başlıyor; “sümme haşa” sonra gelen öncekinin hükmünü kaldırmıştır. A.Dilipak istiyorki din cemate bırakılsın.

 

İstanbul müftüsü islam'ı daha iyi anlatmak için kadınlı erkekli tasavvuf müzüğü korosu kurmuş... İslam/tasavvuf da müzük olmaz. müzük/ milliyetcilik nefsin 'afyonu, sarhoşluğu, gözün önündeki perdedir... ama müftü müzük korosu kurmuş bazı şeyleri böyle anlatıyoruz diyor; başka care bulamamış. Çünkü namaz da imam'ın arkasına kadar şeytan yardımcılar/taşıyıcıları ile yaklaşı- yor; eğer onun telkinleri doğrultusunda hoca efendi konuşmaz ise, dizlerine sinir uçlarına vurur düşürür veya abdesini bozar... İslam'da neden haram ve şüpheli den korunmak vardır. Eğer manen fikren ve madden/fiziken haram ve şüpheliden korunmaz isen, nefes ve kan yolu ile damarlarda şeytan dolaşır abdesin kontrolunu ele alır; abdes artık onun elindedir istediği vakit bozar istediği vakit tutar. Neden müftü başka çaresini bulamamış?da, kadınlı erkekli tasavvuf müzüğü korosu kurmuş!...

 

1999 türkiye/kırşehirde, bir ceamatin temsilcisi ile mermerler camisinde yatsı namazında görüşmek için haberleştik... Yatsı vakti eniştem ile birlikte gittim, henüz cami açılmamıştı; abdes tazelemek istedim; abdeshanenin lambasıda yanmıyordu, karanlıkda abdes tazelerken, dışarda sıgara içerek bekleyen eniştemin üzerine, sigaranın ateşine şeytan indi; ordan bana yaklaştı korkutmak istedi... Allah(cc) koruduğu aradaki perdeler kalkdığı, olay görüldüğü için korkutamıyor. 

 

Melun şeytan, tam namaz da yaklaştı, telkin ediyorki “ihlası al”, maneviyat/adaleti bırak... melun ihlasın kendin de olduğunu ima ediyor; yani, taşıyıcıları yolu ile cematin arasına girdiğini; hoca'nın da arkasına kadar, yaklaştığını, namazda rahat bırakmayacağını ima ediyor... kalp namaza meyilli olur ise namazdan çıkartamaz, eğer çıkartmış olsa onun/şeytanın istekleri ağır basar... çıkartması durumunda namazın iadesi, tekrar kılınması gerekir.

 

Namaz'dan sonra imam odasında beklediğimiz şahıs ile görüştüm; karşılıklı oturduk hoş beşden sonra bana sordu, “nasıl olduğumu, ne yaptığımı”, ben de başımdan geçenleri anlatdım; ama bir yerde insan utanıyor “karşıdaki insanın yüzüne gözüne bakmaya” yere bakıyor kafasını eğiyor; bu arada nefes ile yer arasında mesefa kısaldığı için; “yaklaşmış, yaklaştırılmış şeytan nefes’den kaçıyor” yani, karşıdaki insan sebebi ile açılmış kalbe, yanlardan altdan yaklaşıp telkin atamamıyor, sekr 'sarhoş' hali olmuyor; tam bu sırada dedimki; ağbey Allah(cc) istemiş, dostlarıda yıllardır beklemiş’ki içerde hazırlanayım tahribat yolları açmış diğer tarafı, “hazırlanma sürecinde düşmanlık yapan engellemeye çalışanları deşifre edeyim”, deyince; orda görüştüğümüz bir tarikat gurubunun vekili ağbey dediki, tüf/tükürdü... A.Dilipak beyde istiyorki devlet din'i cematlere bıraksın.

 

A.Dilipak ile H.Aksoy bir ayakkabıyı ortaklaşa giyerken, Erbakan süvari parası diye müslümanın karısında gelinde kızında altın, küpe bırakmadı; en son çektiği numara binlerce fakir fukaranın çocuğunun kaldığı, yurt binalarını kapatdırmak. A.Dilipak ağbey devlet din işini cemate, ‘bunlara bıraksın’ istiyor. Devletin görevlerinden biriside neslin emniyetini sağlamak; yani, nesli “din iman hırsızlarının menfatine malzeme”, olmakdan kurtarmak.

 

Ey Aklı selim sahipleri, kübratül mahkemede vebal/sorgudan kurtulmak istiyorsanın hertürlü vasıta ile devlete ihtiyaçınızı bildirin; devlet akıl baliğ çağından başlamak üzere gerekli din'i eğitimi müslümanın çocuğuna versin; müslümanın çocuğunu din iman hırsızlarının tuzaklarından korusun.

Din'i olmayanın devleti'de olmaz... Unutmayın, evladın ata üzerinde üç hakkı var, islam'i isim vermek, din ahlak manevitat üzere yetiştirmek, ergenlik çağına gelince evlendirmek. Allah’a emanet olun. Hacı Bayazıt 05.10.2007

 

3–Allah’ın selamı üzerinize olsun.

Allah(cc)sevgili kulları, Din’i, menfat/madde ve siyaset/felsefe üzerine bina etmek gizli şirki ile müsübet ve kaosun sebebini hazırlamaktır. Bu gurupların amacı aşağıda açıklanmış. şüphesiz bazıları bunun farkında değildir; ama, Vatikan din’ler arası diyalog masası artık biliyor... Din’ler arası diyalog masası 1967 yıllarda kurulmuş; yani bu yıllarda türkiyede din’in siyasallaşması kurumlaşmaya başlamış. Beş duyu yolundan kalbin üzerindeki perdelere ne yansır ise zihin onu algılar eğer nefs, din’i müzük, haram, şüpheli, milliyetcilik/bölücülük ile sarhoş ise felsefe ve madde aracılığı ile bireysel menfate dönük insanlar üç bataklığa sürüklenir... YANİ Vatikanın din’ler arası diyalok masasını kurması türkiyeden dünyaya yayılan müsübetin orada zahire dönüşmüş hali. Wien,11.08.2006 OGH üzerinden yazılmış bilgilerden sonra; Papa’nın Almanyada siyasi kiriz çıkarması farkına vardıklarının diyalogçular ile arayı açmalarının işareti.

 

Wien,13.10.2005 Adalet Bakanlığına mahkeme ile ilgili yazı verdim; o günü Süleymancılardan Ali hoca benimle karşılaştı; “şeytan oraya kadar sürmüş” ima ediyorki; BİZ deşifre olduk insanlar uyandı...

O günden sonra mail adresime Fetullah Gülen gurubundan günlük yaklaşık 20 mail gelmeye başladı; gelenleri blokür yapıyorum adres değiştirip tekrar gönderiyorlar.

Yıl 2006 10’uncu ay olabilir, Magistrat’da işim vardı; memur mesele çıkartmak istedi; eve geldim mail adresine baktım Fetullah Efendi gurubundan saat 11 kadar, 60 mail gelmiş.

Yani, şeytan bu gurupdan, ‘60 taşıyıcıyı harekete geçirip’, ‘onların üzerinden, güç elde ederek mesele çıkartmak için gelmiş.’

-Din’de tahribat yapmış guruplara karşı kalbi yakınlık olmaz haram ve şüpheli de üzerinde bulunmaz ise yaklaşamıyor. “Allah(cc) bu sebepler ile dünyayı şeytan ve yardımcılarına karşı uyarıdı.”

 

Wien,12.02.2007 Bezirsgericht Josefstand verilmiş bilgilerden sonra. Fetullah Efendi, Mahmut efendi, Erbakan hoca, Ben ve Harun yahya kendimizi Çocuklara adadık dedi.

-Yani 12.02.2007 deki yazılarda belirtilen ilmi siyaset ile din’in tahribini Çocuklar için yaptıklarını ima ediyor... şeytan menfat telkin ederek din’de tahribat yolu açtırır; açılan tahribat yolu açıklanmaz ise “araya menfat girer, insanları felakete hazırlayan tahribat yolundan sorumlu olunur.”

 

Eski Meclis Başkanı B.Arınç bey, Bu guruba ait okul ziyaretinde dediki, bir öğrenciye. Bu duvarların dibinden Hoca efendi sizi görür…

 

Yani,

 

Yurtlarında kalmış olan Y.N.Öztürk beyin Yiyeninin açıklaması ile; 30 kusur defa Risalei Nurları okuyarak telkinlerini almaya alıştığınız şeytan, Sizi, Hoca efendiye haber verir.

 

Bu usul ile ABD istihbaratını sarmaladılar; başka türlü dünya nasıl kaosa hazırlanacak..?

ABD’nin Afganistan harekatı öncesi bir yandan bunlar’ki CİA raporlarında gönüllü ajan Wolk’in olarak belgeleniyor; diğer yandan Şeyh Nazım Kıbrısi Vekili aracılığı ile Tihink thank ofislerine çöreklenip ABD’yi İran’a karşı tahrik ederek bölgeye sürdüler sürüklediler.

ABD’li yetkililer yanıltıldıklarını kabul etdi.

T.Milli İstihbarat raporlarında Fetullah Hoca gurubu CİA’nın bölgedeki en etken Sivil toplum kuruluşu(aslında yanıltan)olarak belgeleniyor.

ABD deki Papaz okulu’da Fetullah Hoca gurubu tarafından, modern Kur’an tefsir yapımı için Rahiplere verilen 2 milyon doları afişe etdi.

Rahipler samimi biliyorki; din’de menfat esas alınır bir kısmına uyulur bir kısmı hafife alınır kutsala emanete  eziyet edilir ise şeytanın izine;

din’de ihlas esas alınır harfiyen uyulur kutsala emanete hürmet edilir ise Peygamberin izine düşülür.  Selam ve dua ile Allah(cc)emanet olun. Hacı Bayazıt10.11.2007

 

Açıklanmış bilgiler üzerinde, Sachwalterin bağlayıcı etken olmadı- ğını belirtir gerekli hukuki düzenleme için Avukat verilmesini veya Sachwalterin çekilmesini arz ederim.

            Haci Bayazit

Not.Postadan 08.11.2007 tarihinde almış olduğum Bezirksgericht Josefstadt kararına itirazdır. Beraber 6 sayfa

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Günahların başı!..

İslam büyükleri, şüphelilere, haramlara sebep olur korkusuyla mubahların bile fazlasından kaçınırlardı. İnsan, mubah olan dünya işlerine çok dalarsa, şüpheli olanları yapmağa başlar. Çünkü, mide helal ile dolunca, şehvet harekete gelir. Caiz olmayan şeyler yapılabilir. Harama bakmak tehlikesi baş gösterir. Zenginlere, mal, mülk, mevki sahiplerine imrenerek bakmak da, dünya hırsını artırır. Onlar gibi olmak ister. Haram toplamağa başlar. Bunun içindir ki, Resulullah, “Dünyaya gönül bağlamak, günahların başıdır” buyurdu. Yani mubah olan şeylere düşkün olmak, kalbi dünyaya çevirir. Çok mal toplamak ister. Bunu da, günah işlemeden yapamaz. Mal toplamayı düşündükçe, Allahü tealayı unutmaya başlar. Bütün kötülüklerin başı, kalbin Allahü tealadan gafil olmasıdır.

 

Süfyan’ı Sevri hazretleri, birisi ile birlikte evin kapısında duruyordu. Önlerinden, süslenmiş bir adam geçti. Arkadaşı, bu adama bakarken, Süfyan mani olup, eğer sizler bakmamış olsanız, böyle israf yapmaz idi. Bunun israf günahına, siz de ortak oluyorsunuz, buyurdu.

 

Haramların da dereceleri vardır. Mesela, birinin malını, dine uygun olmayan sözleşme ile, gönül rızası ile satın almak haramdır. Fakat, zorla gasbetmek, daha haramdır. Yetimin, fakirin malını gasbetmek ise, daha şiddetli haramdır. Faiz ile satın almak, hepsinden ziyade haramdır. Haramın şiddeti ne kadar fazla ise, cezası da, o kadar çok olur. Af olmak ihtimali de, o derece az olur. Nitekim, diyabet hastasına bal zarar verir. Fakat şeker daha çok zararlıdır. Şekeri çok yemek, az yemekten daha zararlıdır. Helallerin, haramların hepsi, fıkıh kitaplarından öğrenilebilir. Herkesin kendisine lazım olacak bilgileri öğrenmesi şarttır. Esnafın, tüccarın, alışveriş ilimlerini öğrenmesi lazımdır. İşçi olanın ise, ücret, kira kısımlarını da bilmesi vacib olur. Her sanatın bir ilmi vardır. Herkese, sanatının ilmini öğrenmesi vaciptir.

 

Hadis’ı şeriflerde buyuruldu ki: “Haram yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabul olmaz (Yani sevabına kavuşamazlar).” “On liralık elbisenin, bir lirası haram olsa, o elbise ile kılınan namazlar kabul olmaz.” “Malın helalden mi, haramdan mı geldiğini düşünmeyenler, Cehenneme, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teala, onlara acımayacaktır.” Mehmet Oruc 13.12.2007

 

16.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Bir 'Beyaz Müslüman'ın portresi:

Sabahattin Zaim Sabahattin Zaim ilkokula, Yeniköy Kilisesi'nin bahçesindeki mektepte başladı. Makedonya'nın ilk Cumhurbaşkanı Kiro Gligorov okul arkadaşıydı. Okulda öğrenciler "Cita Tursi Azia" Türkler Asya'ya şarkılarını söylüyordu sürekli. Sabahattin'in kendinden dört yaş büyük ağabeyi Burhanettin, bu ırkçı şarkılara, konuşmalara dayanamayıp, “Gávurlarla birlikte okumayacağım!” diyerek İstanbul'a gitti. müslümanların, Yahudilerin, Hıristiyan- ların ortak çıktıkları yağmur duaları çok eskilerde kalmıştı artık. İki yıl sonra, yıl1934. Oğulları Burhanettin gibi Zaim Ailesi de baskı- lara dayanamadı. Paraya çevrilebilen tüm mal- ları sattılar. Paranın dışarıya çıkarılması yasaktı. İmdada Yahudi tüccarlar yetişti, para İstanbul'a gönderildi. Ve Zaim Ailesi, Selanik'te Atatürk'ün doğdu- ğu evi ziyaret edip, İtalyan mandıralı gemiye binerek Türkiye'nin yolunu tuttu.

 

Sabahattin Zaim, yaşamı boyunca hiç unutmadı; Kadıderesi'nde Türk ailelerinin kadınlı erkekli tef çalıp oynadıkları; kahkahalar eşliğinde yemek yedikleri piknikleri. İstanbul Fatih'te dedeleri (annelerinin babası) Ali Vardar'ın şimdiki Fatih Kız Lisesi'nin olduğu konağına yerleştiler. Sabahattin, Fatih Çarşamba' daki Fethiye 16'ncı Mektebi'nin üçüncü sınıfına kaydedildi. İlkokulu 1937 yılında bitirdi. Üç yıllık Fatih Ortaokulu'ndan sonra1940 yılında Vefa Lisesi'ne başladı. Lisedeki öğretmenlerinden, “İslamcı   Sosyalist” Nurettin Topçu'nun etkisinde kaldı. Zaten, her ikisi de Zeyrek'teki Nakşibendi Dergáhı'nın müridiydi. Öğretmeni gibi o da, insanlığın kurtuluşunu ahlaki ve manevi değerlerin yükselişinde görüyordu.

 

Aynı Dergah Sabahattin Zaim,1943 yılında Ankara'ya Mülkiye Mektebi'ne gitti. Mayıs1947'de okulu bitirip, temmuz ayında İstanbul Maiyet Memurluğu'na tayin oldu. Fatih Merkez Bucağı Müdürlüğü'nde ve Eyüp Kaymakam Vekilliği'nde staj yaptı. Kaymakamlık kursunu bitirdikten sonra, 30 Mart1950 tarihinde Káhta Kaymakamlığı'na atandı.

 

Mayıs 1951   Nisan1952 arasında yedek subay olarak askerlik yaptı. Mayıs1952 Ayancık, Ağustos1952'de Abana kaymakamlık- larına getirildi. Fakat kaymakamlığı sevmedi. Bir üst düzey bürok- ratın beş vakit namaz kılması, sık sık camiye gitmesi o günlerde pek görülen olay değildi. Temmuz 1953'te istifa etti. Aynı yıl açılan sınavı kazanarak İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü'nde asistan oldu.1955 yılında, “İstanbul Mensucat Sanayi'nin Bünyesi ve Ücretler” konulu tezini savunarak “iktisat doktoru” oldu.

 

“Bu süreçte İktisat Fakültesi'nin dekanı kimdi biliyor musunuz; Prof. Sabri Ülgener! Prof. Ülgener, İslam'ın kapitalizmle uyuşabil- eceğini,

Yani “İslam Calvenizmini” ilk telaffuz eden akademisyendi.” İşin teorik yanından ziyade, başka bir ilişkiye dikkat çekmek istiy- orum:

Prof. Ülgener'in babası Mehmed Fehmi Efendi, Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı'nın kurucusu Ahmed Ziyaeddin Efendi'nin sağ koluydu! Sabri Ülgener, 1911 yılında bu dergáhta dünyaya gelmişti. Sabahattin Zaim'e, Prof. Ülgener ve dolayısıyla Gümüş- hanevi Dergáhı sahip çıkmasın da kim çıksın? Soğuk Savaş Ödülü Gümüşhanevi Dergáhı'nın üniversitelerde “örgütlenme” süreci, Soğuk Savaş döneminde hız kazandı. Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Recai Kutan, Korkut Özal gibi üniversiteliler dergáhın müritleriydi. Dergáh salt akademik dünyayla ilgili değildi; iş dünyasına da el attı. 23 Ocak1956'da genel müdürlüğünü Necmettin Erbakan'ın yaptığı “Gümüş Motor” adlı ilk özel teşeb- büsü faaliyete geçirdi. Ortaklar arasında Sabahattin Zaim de vardı. “Gümüş Motor” iflas edip yerine “Pancar Motor” kurulduğunda Sabahattin Zaim, şirketin yönetim kuruluna alındı.1950'ler, Soğuk Savaş döneminin başladığı yıllardı.

İktidarda Demokrat Parti vardı. ABD'den kredi almak için, Türkiye'de komünist tehlikesi varmış havası hazırlandı. Bu nedenle yakalanan bir avuç demokrat aydın, dünya kamuoyuna “tehlikeli komünist” olarak gösterildi. Kurucuları arasında Sabahattin Zaim gibi “Nakşibendi münevverlerin” olduğu Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti gibi antikomünist örgütler faaliyete geçirildi. ABD, komünizmle mücadele verenlere ödüller yağdırıyordu. Sabahattin Zaim,1955 yılında misafir öğretim üyesi olarak, ABD'nin en iyi üniversitelerinden Cornell Üniversitesi'ne gitti. İki yıl kaldı. Döndükten sonra 1957'de doçent, 1960'ta profesörlüğe yükseldi. Soner YALÇIN16.12.2007 yazının tamamı1. Arşiv.71 de

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Bir demet tefekkür

Rabbimiz, yarattığı tüm canlıları üremelerinden, korunmalarına, beslenmelerinden kabiliyetlerine hatta inşa ettikleri yuvalarına kadar üstün özellikler bahşetmiştir. Kimisi, bir mimar gibi yuvasını inşa eder, kimi bir kimyager gibi en ideal ısıtmayı sağlar, kimi ise gerçek bir kamuflaj ustasıdır. Yeryüzündeki tüm canlılar hem birbirleriyle hem de yaşadıkları ortamla tam bir uyum içindedir. Doğadaki canlıların hayatları ve birbirleriyle ilişkileri dikkatle incelendiğinde Allahü teala’nın yaratma gücünün incelikleri ortaya çıkar. Haşr Suresi’nde buyrulduğu gibi göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmek için yaratılmıştır. İşte, Allahü teala’nın yaratma gücünün doğada tecelli eden yansımalarına birkaç örnek: Ateş böceğinin yaydığı ışığın en önemli özelliği, ateşle ve sıcaklıkla ilgisinin olmamasıdır. Buna soğuk ışık denilir. Bu, günümüzdeki aydınlatma teknolojisinin ulaşmaya çalıştığı bir hedeftir. Normal bir ampul, elektrik enerjisinin ancak yüzde 3 ya da 4’ünü ışığa dönüştürüp, kalan kısmını ısıya dönüştürür. Ateş böcekleri ise yüzde100 bir verimle ışık üretir. Isli Deniz Kırlangıcı hiç durmadan 5 yıl uçabilir. Dakikada150 kez kanat çırpar. 5 yılda yaklaşık 400 milyar defa kanat çırpmaktadır. Uçuş halinde besleniyor ve uyuyor. Sadece çiftleşmek için yere inerler. (İlmi Araştırmalar Dergisi Ekim   2004)

 

Arktik tundralarında “Lupin” bitkisi yaptığı hava tahmini neticesinde eğer şartlar olumsuz ise çimlenmeyerek toprak altında bir nevi uykuya geçer ve havaların düzelmesini bekler. Sıcak havaya ihtiyaç vardır. Şartlar uygun değilse tohumlar çatlamaz. Kaya yarıkları arasında yüzlerce yıl bozulmadan çimlenmeden kalan bitki tohumları bulunmuştur.

 

Tardigrad böceği, büyüklüğü bir toplu iğne başından fazla olmayan, doğadaki “en dayanıklı” canlılardan biridir. Laboratuvar deneylerinde 272 C’de helyum içine atılmış; eksi 192 C’de 20 ay süreyle bırakılmış ve 920 C’de eter, alkol ve diğer zararlı kimyasal maddeler içine atılarak haftalarca kaynatılmış olan Tardigrad, normal ısıya döndürülüp, su verildiğinde tekrar yaşamaya başlamıştır. Bu minik canlının beyni, iki gözü ve sindirim sistemi vardır. Ancak kalp ve akciğerleri yoktur. Kuru ortamlarda büzülerek dokularındaki suyun buharlaşmasını sağlar. Bu sırada Tardigrad’ın oksijen tüketimi hemen hemen durur. Kurumuş Tardigradlar rüzgarla başka yerlere taşınır ve gittikleri yeni bölgelerde elverişli ortam bulunca (ıslak yosunlar ya da nemli yerler gibi) tekrar hayata dönebilirler.

 

Dünyanın önde gelen helikopter üreticisi Skorsky, son model- inin tasarımını yusufçuğu örnek alarak gerçekleştirmiştir. Bilgisay- arda, yusufçuğun havadaki manevraları da göz önüne alınarak 2000 adet özel çizim gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonunda yusufç- uktan alınan örneklerle Skorsky“in asker ve mühimmat taşımak için ürettiği yeni modeli ortaya çıkmıştır. Yusufçuk çok iyi bir manevra yeteneğine sahiptir. Uçuşu hangi hızda ve hangi yönde olursa olsun, aniden durup ters yönde uçmaya başlayabilir. Havada sabit durup avına saldırmak için uygun bir pozisyon bekleyebilir. Böcekler için şaşırtıcı sayılabilecek bir hıza; saatte 40 km’ye ulaşır. Olimpiyatlarda100 metre koşan atletlerin hızı saatte 39 km kadardır) Yusufçuk gözü, dünyanın en iyi böcek gözü olarak kabul edilir. Yusufçuk gözleri sayesinde neredeyse arkasında olup bitenleri bile gözleyebilir. Bir balığı yakalayabilecek hızda yüzme- sini sağlayan bir vücut ve avını parçalayabilecek güçte çenelerle yaratılmıştır. Kısacası, yusufçuğun metabolizması, Allah’ın canlı- ları ne denli sonsuz kudretiyle var ettiğini gösteren sayısız hikmetli delillerinden biridir. M.Necati Özfatura 22.12.2007

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

‘Usûl ve füru'

Dinin usûlü füru'undan önce gelir. Usûl (inanç) ile ilişkisi kesilmiş füru (eylem ilkeleri), “îman”a delâlet etmez. Bir süre sonra, “sosyolojik din” ile; “olması gereken din” arasında tam bir uyumsuzluk doğar. “Alisiz Alevîlik” gibi garip terimler ortaya çıkar. Daha önce de söylemiştim: Emîr   ul   Mü'minîn; diğer dinler gibi, Doğru Din'in nihaî tebliğinden sonra bu Din'in tebliğ edildiği toplumda da derhal başlayan sapmayı “dini zıd yöne döndürme” diye niteledi. İkinci Dünya Savaşı'nı görme mutsuzluğundan Rahîm Allah'ın esirgediği Muhammed Ikbal merhum da “Tasavvuf ve Fıkıh ehli bize ilâhî tebliği ilettiler, ne var ki yorumlarıyla Allah'ı, Cebrail'i ve Mustafa'yı hayrete düşürdüler” demişti. Ardından, Ikbal'in “öğrencisi” sayılabilen Merhum Ali Şeriatî de bu “Karşı   Din” olgusunu inceledi.

 

“Karşı Din” Mensupları iki türe ayrılır.

Bir kısmı, Din'in “münâfıklar” diye adlandırdığı kimselerdir. Bir kısmı da, “münafıklar” tarafından saptırılmış, bunun için de; önce sapıttırılmış olanlardır. Bunların bu hale sokulması sürecine de –yine Ali Şeriatî'ye uyarak– “yabancılaşma” süreci diyebiliriz.

 

Bunların “sersemleştirilme” süreci tamamlandıktan sonra, bir uyanma ve ayılma belirtisi gösterdikleri tesbit edilirse; derhal yeni bir uyutma ilâcı piyasaya sürülür. “Ilımlı İslâm” da, “Fundamentalist İslam” da, “Alisiz Alevîlik” de, “Sapıtık tarîkatler” de, münafıkların uyutma araçlarıdır. Münafıklar; İblis'in bilinçli aracıları, sersemleştirilmiş olanlar da sonradan bilinçsiz hale getirilmiş veya bilinci uyanmadan avlanmış olanlardır. Akıl ve gönül arasında giderilmez bir karşıtlık olduğu, bu sebeple beşerin amansız bir şizofreni içinde bunalıp sonunda bu Gülistân’igam  âlûd'dan (Dünya) giryân (ağlayarak) gitmesinin değişmez yazgısı bulunduğu da İblis'in münafıklara öğretip onların da yabancılaştırma ve sersemleştirme aracı olarak kullandıkları “öreti”lerdendir.

 

Oysa Ârifler ve Hakîmler, “yâdında mı doğduğun zamanlar? Sen ağlar iken gülerdi âlem/Bir öyle ömür geçir ki, olsun/Mevtin sana hande, halka mâtem!” öğüdünü verirler. Emîr’ul Mü'minîn'in “Kâ'be'nin Rabbi hakkı için kazandım, başardım!” sevinç feryâdını niçin mübarek şehadetinin eşiğinde haykırdığını, İmam Huseyn'in niçin Âşûrâ günü az sonra mızrağa geçirilecek gül yüzünün, şehâdeti yaklaştıkça ilâhî nûr ile gitgide daha çok ışık saçtığını bilirler. Mevlânâ gibi, “berûz’ımêrg çu tâbût’imen revân bâşed/Gemân me ber ki merâ derd’ıin cihân bâşed/Cenâze em çû be bînî me gû firâk firâk!/Merâ visâl o molâkaat an zemân bâşed” demeye hak kazanırlar. Ölümleri onlar için Şeb’iArûs olur. (Ölümüm gününde, tabutum yol almaya başlayınca/Sanma ki ben bu cihanın derdiyle gidiyorum/Cenazemi gördüğünde: –Ayrılık! Ayrılık! diye feryâd etme! Benim için kavuşma   görüşme zamanıdır o zaman!)

 

Ey Azîzan, ölüm nasıl Şeb’iArûs olur? Önce inanç ilkelerinin, usûlün birincisi olan Tevhîd ve tenzih ilkesine îman etmek gerekir. Allah'ı tenzih etmeyen, tesbih etmeyen, Sübhân ve Subbûh bilmeyen, Allah'ın isimlerini ayrı ayrı ilâhlar olarak tasavvur eden, Tevhid inancına sahip değildir. İkinci inanç ilkesi de, Tevhid inancına sahip olan ve Allah'ın Rahman, Rahîm olduğuna îman eden bir kimsenin, buna bağlı olarak, Vahy'e ve Vahyi tebliğ eden sevgi elçilerine îman etmektir. (Nübüvvet). Bu sevgi elçilerinin velî ve vasîlerini sevmek de bu ikinci îman ilkesinin fer'idir. Tevhîd ilkesine imânı olan bir kimse, esasen bunun tabiî sonucu olarak diğer “usûl”e de imân eder. “Azıcık da inanmak lâzım! Yokarda bişiyler var kalba!” demek, iman değil, herze ve hezeyandır.

 

Tevhid îmanında zaafı olan, diğer inanç ilkelerinde de, fürû' ilkelerinde de zaafa ve yanılgıya düşmekten kurtulamaz.

Ey “yabancılaştırılmış”, hâl’ıgaflet'de olan Azîzan! Bana, “artık sana cevap vermek farz oldu!” kabîlinden bir mukaddimeden sonra, “ata versen at, ite versen it yemez” ıldırık   iletiler gönder- meyin! Beni sadece “münafıklar” kızdırır. Yabancılaştırılmış olanların gafleti, hele gelecek nesillerin sevgi öğretmeni olma ödevlerinin bilincinde olmaları gereken Hanımlar'da görülürse, büsbütün içimi yakıyor. Ey gözümün nûru, Fâtıma'yı unuttun mu, yoksa hiç mi tanımadın? Hüseyin Hatemi 26.12.2007

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Gönüle dayanmayan akıl yıkıcı olur

Aydınlanma dönemiyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan pozitivist akımla, akıl düşünce ve bilginin tek ve değişmez kaynağı kabul edildi.

Yirminci yüzyılda, IQ olarak bilinen matematiksel zeka, ekonomik, siyasal ve kültürel hayattaki başarının ana göstergesi haline geldi. Psikologlar insanların IQ'larını ölçmek için, değişik yöntemlerle hazırlanmış testler geliştirerek, herkesi matematiksel zekasına göre sınıflandırmaya başladılar.

 

Doksanlı yılların başında Daniel Goleman “Duygusal Zeka” isimli kitabında, EQ olarak nitelendirdiği duygusal zekanın, matematiksel zekadan daha önemli olduğunu ortaya koydu. EQ, bir insanın kendi duygularıyla birlikte başkalarının duygularını anlama, duygular arasında çatışmaya yol açmadan, onları yönetme ve geliştirme yeteneği olarak tanımlanır. Bu yüzden, insanların başarısında IQ'dan daha çok EQ etkili ve belirleyicidir.

 

EQ'su yüksek olmayan insanlar, IQ'su yüksek olsa da, başarılı olamazlar. Çünkü EQ, IQ'yü değerlendirmek için gerekli altyapıyı oluşturur. Başarılı olmak için, yeterli bir IQ'dan önce yeterli bir EQ'ya ihtiyaç vardır. Akıla giden yol gönülden geçer. Gönlü zengin olmayanların, aklı güçlü olmaz. Nasıl göz herşeyi görür de, kendisini göremezse, akıl da herşeyi bilir de, kendini bilemez. Akıl gönülle akıl olur. IQ de, EQ ile IQ olur.

 

Yirminci yüzyıl IQ'nın ağırlık kazandığı yüzyıl olduğu için, savaş yüzyılı oldu. Yirmibirinci yüzyılın barış yüzyılı olabilmesi için, EQ'nün ağırlık kazanması gerekir. IQ açısından bakıldığında bir insanın ölümü hiçbir şeydir. EQ açısından bakıldığında ise, bir insanın ölümü her şeydir. Dünyanın bütün kaynakları bir araya gelse, ölen bir insanı geri getiremez. insanın dünyanın özü olduğunun bilincine akılla değil, gönülle varılır. Bizim kuşağımız için EQ değil, IQ çok önemliydi. Bu yüzden, bizler sosyal bilimlerden daha çok teknik bilimlere yönelmek zorunda kaldık. Ben de, ailem ve çevremin etkisiyle, üniversite eğitimini teknik alanda yaptım. Altmışlı yılların sonunda, düşünce ve eylemin ustası, Nuri Pakdil'i tanıdıktan sonra teknik bilimlerin sanıldığı kadar önemli olmadığını anladım.

 

Pakdil, her fırsatta dünyanın yüz yüze olduğu sorunların çözümünün, pergel ve cetvele odaklanmış mühendislerin işi olmadığını vurgulardı. Gerçekten de, sonu gelmeyen savaşlardan küresel ısınmaya kadar bütün insanlığın karşı karşıya olduğu küresel sorunların kaynağında, tüketimi baştacı edinen teknik alanların uzmanları var.

Dünyayı bütünüyle yok edecek nükleer silahlar, EQ'sü değil, IQ'sü yüksek olanların elinde, dehşet verici boyutlara ulaşmıştır... IQ'sü yüksek olanlar silah geliştirirler, EQ'sü yüksek olanlar kitap yazarlar. Silahlar dünyayı ateşe verirken, kitaplar dünyayı yaşanır kılarlar. Kitaplar silahlardan daha etkilidir. Nazif Gürdoğan 09.01.2008

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Şeytan taşlama kültürü Şeytanı taşlama hususunda İslâm ümmetinin mesuliyeti müşterektir. Dünyanın her tarafındaki müslümanlar, insî ve cinnî şeytanları taşlamakla mükelleftirler. Mustafa ÇELİK 09.01.2008

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Dermân ver Yâ Rab!

İzmit Cezâevinde demlenirken, bir gece Rasûlullah (sav) Efendimizi görmüştüm. Cübbesinin eteğine sarılıp ağlamaya başladım, “Dermânımız bize dert oldu yâ Rasûlallah!” diye şikâyette bulundum. müslümanları uyandırması, doğru bilgilendir- mesi, bir vücûdun organları gibi birleştirmesi gerekenler onlar değil miydi? Derdimize “dermân” olması gereken lider kadrolar; sanki azmış gibi derdimize eklenmişler, hemde sonunda derdin kendisi olmuşlardı... Daracık taassub çerçevesine hapsol- muş, beyinleri küçülmüş, omuz omuza vermeyi akıl edemeyecek kadar gabîleşmiş, 'işin en kötüsü ise', beyin ve vicdânlarını dünyâ menfaati için şeytan ve yardımcılarına kirâya vermiş bir “dermân” ordusunu; ma’şerî vicdânda   günden güne büyüyen bir kanser tortusu gibi taşımaktayız.

 

Bunların adına topluca “ümerâ’isû’, ulemâ’isû’, meşâyih’ısû’, mütrefîn’ısû’ diyoruz. Ecdâdımız, “Bana ne yaparsan yap, inancıma dokunma!” diye kükreyerek zalemeye karşı dikilirken; bizim “dermân” kervanından koro hâlinde, “Bana ve menfaatime dokunma, inancıma ne yaparsan yap!” sadâsı yükseliyor. Sözde Müslüman ülkelerin hemen hepsinden dînin bütün ahkâmı kalkmış, yerlerine ise deccalin inanç sistemleri hâkim olmuş; bizim “ümerâ’isû’, ulemâ’isû’, meşâyih’ısû’, mütrefîn’ısû’ “ takımının umûrunda olmamakla berâber, BİR de kitlelerin uyanmaması      islam dairesi içerisine girmemesi   için narkozculuk yapıyorlar. Allah(cc) şerlerinden emîn eylesin; âmîn… Böyle “dermân” elbette düşman başına. Nasıl “kâr eyleyecek” ki? Bize de, Allah Rasûlü (sav) Efendimize gözyaşları içerisinde şikâyet etmek düşüyor…

 

Neyse, takvimlere göre yârın Muharrem1, Hicrî1429. Yılın birinci günü başlıyor. Ya’nî,1428 de bugün bitiyor. Yine bir fa’l’ıhayrdır ki, bu Mîlâdî 2008 içinde bir Hicrî yılbaşı daha yaşayacağız, Aralık ayının son günlerinde1430’a gireceğiz. Bu demektir ki, Hicret takvimi, Gregoryen’cilerin önüne geçecek. Tıpkı Afganistan’da mücâhidlerin öne geçmesi gibi. Zulmün erbabının defterleri dürülmeye başlanıyor. Ya’nî, bizim “dermân” ekibinin de suları ısınıyor. Karzaî’yi kimlerin ta’kíb edeceğini yaşayanlar görecek... Irak’ta 1516 yaşındaki çocukların önünde mağlûbiyyet zilletini tadanlar, Hindukuş eteklerindeki erkeklerden zâten derslerini aldılar. Bütün tecrîde rağmen Kafkas aslanlarını bitiremeyenleri artık yeni kayıplar bekliyor. Somali’ye giren Habeş kopilleri bataklığa düştüklerini yeni anladılar. Kenya’da artık biribirlerini boğazlıyorlar, kiliseye doldurup yakıyorlar. Ekonomik çarkları fenâ kilitlenmeye başladı, dolarları şimdiden cartayı çekmek üzere.

 

Yâ Rab! Yeni giren yılın hürmetine, ümmet’ı Muhammed (asm)’ın takozları olan “ümerâ’isû’, ulemâ’isû’, meşâyih’ısû’, mütrefîn’ısû’” ekibini artık “dermân” mevkıinden azleyle, bize gerçek “dermân” olacakları gönder ki derdimize  “kâr eylesin”! Mustafa KAPLAN10.01.2008

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Allah’ın selamı üzerinize olsun

Sayın Özsoy kardeşim, lütfen F.Gülen efendiye dakılmayın, aksi takdirde her iki alemde faydalı ilminiz olmaz. F.Gülen efendi önünüz kapatır; yani onunla birlikde şeytan önünüzü kapatır nefsiniz uyanmaz kalbi manevi ilimler gelmez; dünya ve ahiret için islam dairesi içerisinde size faydası olacak birşey elde edemezsiniz... -Nefs’en sarhoşların “durup dururken” bir fizikek sarhoş Dinç Bilgin yakalayıp onun üzerinden 28 şubat teraneleri karıştırması; sakın aklınızı karıştırmasın...

 

Sarhoş siyasal islamcılar, yani, mukaddes din'i idioleji haline çevirmek isteyen şeytanın yardımcıları; kendilerinden önce, tahribat yalu açmış birilerinin izinde giderken, şeytan ile uyumlu hale geliyorlar; şeytan bunlara telkin ediyor; “HHI ben senin yardımcınım, şimdi öbür tarafın”, Yani, devletin veya diğer ayağın üstüne git; işte böyle melun iki ayak üzerinde ipleri ele alıyor; bir, “bir tarafı”, sonra, “öbür tarafı”, tahrik ederek müsübet ve kaosun sepeplerini hazırlatıyor.

Nefis’en sarhoşlar, 28 şubat öncesi, karar ruhlu kara cübbeli din’i tahrib eden karanlık adamlar; refah partisine güvenerek, dediki. Tamam şimdi, “hocalarımız falan profesörün işini bitirdi”, falanı’da “ele aldı, üfürmeye başladı...” O günleri, “bunların şeytana, üfürüklerine güvenerek meydan okumalarını, hürriyet gazetesi basın yolu ile duyurdu.

Karanlık herifler, 28 şubat'da dünya felaketin, cehennemin kenar- ından döndü... Hala düşünmeyecekmisiniz!

 

Siyasal islamcılar, din'in içini boşaltanlar, hertürlü bitad haram ve şüpheli ile, din'in içini ve kendi içlerini’de boşaltıyor; boşalan yere şeytanı alıyor; yanlarındaki, diğer insanların görmediği şeytan ile insanların itikad’ını imanını, cüzdanın boşaltıyorlar; sonrada, bir haç ziyareti ile işi kapatırız, Allah(cc) affeder diyor- lar... Hala düşünmeyecekmisiniz!

Allah(cc) dilemedi müsübetin şartları meydana gelmedi de devletmi yaptı 28 şubatı. Milligörüşün süvari beylerinden, Şevki Yılmaz bey yıl 2001 olabilir Wien'de bir cami de itiraf etdi... Maneviyat olmadan hiçbirşey olmuyormuş diye; yani, müsübete müstahak olunduğunu.

 

Sarhoş herifler, hala 28 şubat diye ortalığı karıştırıp insanları bölüp tahrik ederek iç huzuru bozmaya devletin dengesi/asker ile ahenk içerisinde olan hükümet üzerinden menfatlanmak için dalevere yapacakmısınız!

 

Utanın utanın, ABD nin eski başkanı Regan dahi biz şanslı bir nesiliz kıyamet nesli olduğumuz için diyor... Hükmü kaldırılmış bir din'in temsil- cisi, ‘kıyamet nesli olmakla kendisini şanslı sayıyor’da, “Gögküpbeyi üzerinde tutan, Kur'an ve onun gölgesindeki müslüman”, Olası/anlaması/yaşaması maneviyat ve adalet ile din'in dairesi, ‘Kur'an'ın gölgesi altına sığınması gerekenler’, halen olandan bitenden Regan kadar dahi hisse çıkartmayıp; siyaset ve menfat ile şeytanın gölgesine sığınıp, onun telkinleri ile insanları  bölmeye tahrike devam ediyorlar. Unutmayınız, herşeyi bildiğiniz veya anlamak istemediğiniz halde, karanlığa tahrike insanları bölmeye devam ederseniz, her iki cihan/mahkeme’de elinizdeki kalemler boynunuzda kılıç olarak asılı olur.

Allah’ın ümmedi muhammet ve insanların üzerindeki gaflet perdelerini kaldırması, ümmedi muhammet ve insanların tepesine çöreklenmiş bir avuç şeytan ve yardımcılarını def etmesi dileği ile Allah(cc)emanet olunuz. Hacı Bayazıt.12.01.2008  

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

YÜREKSİZLER
Yürek sınavının en korkunç sonucu, kalbin beşeri korkulara düşüp, devre dışı kalmasıdır. Kalp gidince geri­ye esaret, zillet ve hüsran kalır... Kalbi tevhid, takva ve haş­yet ile korumaya almayanların kalp geleceği karanlıktır. Kor­kular, kuşkular, kaygılar kalbi kuşatır. Artık kalp tağuti kor­kuların, dünyevi endişelerin, şeytani vesveselerin cirit attığı bir alana dönüşür... Yüreksizliğin diğer adı ödleklik değil miydi? İşte korkakların mesleğidir ödleklik... Kalbin bittiği yerde kullukta biter... Kulluk sorumluluğunu sürdürebilmek metin ve selim yürek işidir... Kalp metaneti olmaksızın, zor­luklar karşısında direnmek, duygulara yenilmemek, batıl karşısında geri adım atmamak, ne kadar mümkün?

 

Kalbe vehim, zan, şüphe, nifak ve vesvese hakimse bu kalp çelişkilerden, çarpıklıklardan, çaresizliklerden kurtul­mayacak, sürekli zikzaklar çizecektir... Bu hal, kalp hasta­lılarının en ilerlemiş halidir... insanın paranoyasıdır.

 

Kalblerinde maraz olanların özelliklerinden biriside ge­rçekten kaygı duyma durumudur.

Bu duygularla İslam'ın zayıflamasından, müslümanların güçsüz hale gelmesinden endişe ettikleri için kâfirlerden kendilerine zarar gelmemesi için küfürle işbirliğine giderler... Akılları sıra geleceklerini güvence altına almak, geçim kapılarını açık tutmak hesapla­rı vardır... islamı vakar, onur artık ayakaltıdır. Küfrün nezdinde izzet ve emniyet arayışı başlatmıştır, yüreksizler.

 

Rabbimiz böylesi ikiyüzlülere karşı uyarıyor:

“Kalblerinde hastalık bulunanların: 'Başımıza bir felake­tin gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden do­layı pişman olacaklardır.” (Maide: 52)

İslam safları arasında felaket tellallığı yapıp, dünyada güvenin adresi olarak küfrün hakimiyetini gösteren satılık uşaklara dikkat... Tüm korkuları, tasaları, hesapları dünya rahatına yöneliktir... Kalp atışları, nabızları hep dünya metaı için atar... Araziye uymada ise üstlerine yoktur...

 

Kur'an onların iç dünyalarındaki hafakanları şöyle tasvir ediyor: “Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılındığı zaman, içlerinden bir gurup hemen Al­lah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da 'Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet sava­şı farz kılmasan) olmaz mıydı?' dediler. Onlara deki: 'Dün­ya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için Ahiret da­ha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” (Nisa–77)

Henüz cihad meydanlarına çıkmadan ruh dünyaların­da başlayan savaşta yenik düşenler... Allah'ın korumasın­dan kopup, zorbaların korkusu ile yatıp kalkanlar, nereden bilecekler Allah dilemedikçe hiç kimsenin ne fayda ne de zarar veremeyeceğini ?  Yine Allah’ın vermek istediği bir menfaat ya da musibete de hiçbir beşeri gücün karşı koyamayacağını? Mücadele önce yürekte kaybediliyor... Çözülmenin başladığı mevzi ilk orasıdır... Öncesinde yüksek perdeden atıp tutanların, samimiyet ve sadakatlerini bıçak kemiğe da­yandığında seyretmek lazım... Nice bir ödlek oldukları o sı­ra anlaşılır...

 

İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sure indiril­miş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalblerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görür­sün. Onlara yakışan da budur!” (Muhammed: 20)

Kalblere oturan korku ile aptallaşanlardan bahsediyor Kitabı’mız... Yüreksizlere yakışan da budur... İmanın onuru­nu, ruhun özgürlüğünü taşımaktan aciz zavallılar... Söy­lemleri ile eylemleri arasındaki tutarsızlık işte o sıra ortaya çıkıyor... Yürek bitkin ise bilek ne yapsın? Ne yapabilir ki? Kalbin pes ettiği yerde kılıcın ne hükmü kalır ki?

Hendek savaşında da benzer şeyler yaşanmadı mı? Hendek sınavının yürek boyutu nice ibret sahneleri ile do­lu... Kur'an bu sahnelerle bizi yüzleştiriyor: “Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vadi­nin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdük- leri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman; İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şid­detli bir sarsıntıya uğratılmış- lardı. Ve o zaman münafıklar ile kalblerinde hastalık (imanzayı flığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Resulü bize sadece ku­ru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı.” (Ahzab:10  12)

Ölüm korkusu, dünya sevgisi insanı ne hallere düşürü­yor? İnsan nasılda küçülüyor? Bu küçülme önce yürekte başlıyor... Çünkü yürek parçalı... Birçok korkular taşıyor. Her korku ayrı bir yönden yüreği yaralıyor... Yürek, teslim’ı silah edince, direnmenin de bir anlamı kalmıyor... Korkula­rımızı atabildiğimiz oranda kalbimiz büyüyecektir... Büyük yürekler karşısında düşman küçülecektir... Allah'ın yardımı gerçekleşir ve düşmanların kalbine korku salar:

 

“Hani Rabbin meleklere: 'Muhakkak ben sizinle bera­berim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kafirlerin yüre­ğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bü­tün parmaklarına! diye vahy ediyordu.” (Enfal 12)

Müminlerin sebat ve metaneti ne tür müjdelere gebe? Hangi güzelliklere zemin hazırladığı ortaya çıkıyor... İna­nanlar ölüm korkusunu aşıp ölümsüzlüğü öne alınca Al­lah'ın yardımı tecelli ediyor... Bu yardım tarzı; kâfirlerin kalbinde bir korku olarak beliriyor... Dünyanın en gelişmiş silahlarına ve ordularına sahip olsalar da, iman gücünden yoksun oldukları için hep korku ve kaygı içindedirler... Yü­reğinde Allah korkusu dışında bir şey olmayandan herkes korkuyordu işte... İsterse tekerlekli sandalyeye mahkûm bir felçli pir’ıfani olsun... İsterse sapan taşından başka silahı ol­mayan bir çocuk olsun... Dün Bedir'e, Hayber'e yürüyen yürekler bugün intifada olup geri dönüyorlardı... Çünkü kalbleri metindir...
“Onlar (Ashabı Kehfjın kalblerini metin kıldık. O yiğit­ler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilah demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş olu­ruz.” (Kehf–14)

Kalbler Allah ile irtibatlı... Kalbin raptı demek, gönül­den kork- unun giderilmesi, ona istikrar verilmesi demektir. Yine müminlerin kalbine “sekine” verilmesi, Allah tarafından kalbi yatıştırmak, ona güven ve huzur vermek için sunulan bir lütuftur. “İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalbleri ne sekine (güven) indiren O'dur...” (Fetih   4) Kalbler takva ile O'na yönelince karşılık buluyorlar.

Yüreğinde Allah korkusu yerine servet ve makam kay­betme korkusu olanlardan da kimse ne korkuyor, ne çekini­yordu... Çünkü para hırsı onların rüzgârını götürdü... Hey­betini söndürdü... Daha da beteri kalblerini yitirdiler... İşte en ciddi açma­zımız... Müslüman lar olarak icraatlarımızda, eylemlerimiz­de sosyal, siyasal, düşünsel etkinliklerimizde akıl, bilgi, beceri, birikim var ancak çoğu zaman kalp yok... Ruh yok... Aşk yok... Mücadeledeki monotonluğu nasıl anlamak la­zım? Müslüman'ı müsteşriklerden ayıran kalbi değil midir?

 

Kalbin devre dışı kaldığı yerde boşluğu yaptırımlarla, ya­salarla, dayatmalarla, hiyerarşi ile ne kadar doldurabilirsiniz? Kalbin bittiği yerde kardeşlik de biter... Uhuvveti önce kalbteki ülfet üzerine inşa etmek durumundayız... “Rasyonel olan budur” deseniz de, ma'kulu yakalasanız da, “gönül” onaylamıyorsa, kalbin iştiraki gerçekleşmiyorsa o işte hayır beklemeyin... Günümüzde modern dünyanın arayışı nedir? Profan bir hayatın, seküler donukluğunda insanlık kalbini arıyor, vic­danını arıyor... Toplumsal depresyonun boyutları “ruh ve yürek” yitimine işaret etmiyor mu? Bilgi çağının en büyük nakısası “kalbsiz” bir çağ olma­sıdır... Çağdaş uygarlık insanlığa ne sundu? Nagazaki, Hiro­şima, Serebre- nitsa, Halepçe, Hama, Sabra, Şatilla... “Kalb­siz” uygarlığın insan- lığa armağanı değil midir? Bu ruhsuz Çağın siz yeni sürprizlerini bekleye durun! Nükleer teknolojinin marifeti; dünyada kişi başına dü­sen patlayıcı miktarı 5 ton… “Kalbini” katleden dünyada her bir saatte açlıktan ölenlerin sayısı; yirmi dört bin insan... Vicdanların sukut ettiği, ruhun tutsak kılındığı, “Güç“e tapınmanın sınır tanımadığı bir çağda, “güç”ün karşısında küçülen değil büyüyen bir yürek olabiliyor muyuz? Ramazan KAYAN 02/01/2008

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Allah'ım! Senden başkası, bu destanı yazamaz

İslam, o insanlığın kurtuluş ve saadet nüshası, rahmet elçisinin bin bir çileyle büyüttüğü o şecere’itayyibe, aynı büyüyüp geliştiği hızla, saptırılmaya ve hatta ortadan kalkmaya yüz tutmuştu. Zira değil İslam, insanlıktan bile haberi olmayan, heveslerinin oyuncağı, alçak ve şahsiyetsiz bir fasık, geniş bir coğrafyaya açılmış olan İslam dünyasının kalbi, yani halifesi olmuştu.

 

Müslüman halk, korku, fesat ve dünyevileşmenin pençesinde halsiz, ruhsuz ve ihsassızca olan biteni seyrediyordu. İslam dünyası böylesine fasit bir kalple müslüman olarak asla yaşayamazdı. Rahmet elçisinin sevgili torunu Hüseyin Bin Ali (a), bu durum karşısında teslim olmanın mümkün olmadığını biliyor ve Yezit gibi birisi İslam ümmetinin başına geldiyse, İslamla vedalaşmak gerekir diye buyuruyordu.

 

Batıl ve cahiliyet bütün çıplaklığıyla İslam'ın karşısına dikilmiş- ken tek çare ümmeti uyandıracak bir feryattı. Öyle bir feryat ki, ümmeti uykusundan uyandırıp, din’ine sahip çıkma gayretine düşü- rsün ve zalimlerin çirkin çehresini en güzel şekilde açığa vursun. Ancak bu feryat kutsal ve tertemiz bir hancereden yükselmeli- ydi; Allah'ın arındırdığı ve tertemiz kıldığı bir hanedandan işitilmeliydi. Hüseyin (a), babası Ali, annesi Fatıma ve kadeşi Hasan gibi, hakkın sesi olmak ve ceddinin dini uğrunda varlığını adamak için harekete geçti. Gün cihat günüydü ve Allah'ın rızası uğrunda can, mal ve evlat feda etmenin fırsatıydı.

 

Allah(c.c.), habibi Muhammet Musatafa'nın benzersiz çilelerle insanlığa anlattığı, öğrettiği kutsal dinin böylesine heba edilmesine rıza vermeyecekti elbet. Allahu Taala, İslam ümmetine yine rahmet ve inayet eliyle bir uyarı ve uyanış mesajı verecekti, ümmetin ruhunu tazeleyecekti. Bu amaçla Allah(c.c), bir sahne hazırladı. Öyle bir sahne ki, hiç bir insan ona kayıtsız bakamayacak ve hiçbir başka sahneyle kıyaslayamayacaktı. Bu bir uyarma, uyandırma ve diriltme sahnesi olacaktı.

 

Bu yüzdendi ki Allah Hüseyin'e (a) cihat meydanına sadece askerleriyle değil ailesi ve çocuklarıyla gelmesini ilham etti. Gerçekleşecek olan olay sadece bir cihat olayı değil, daha çok bir ibret ve ikaz vakası; ilahî bir mesajdı. Allah, bir destan yazmak istiyordu, kendi yüce sanatınnın şanında bir destan, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir destan. Evet, Allah Kerbela'da Hüseyin'in (a) kanıyla öyle bir dram yazdı ki düşünceye, akla ve hissiyata en etkili biçimde hitap etmekte ve insan olan herkesi derinden etkilemekte. Her şey yerli yerine dizildi, insanların en iyileri en kötüleri karşsında yer aldı. En merhametliler ve en acımasızlar; en temizler ve en kirliler; en yüceler ve en alçaklar... Hak cephesi feda edilebilecek her şeyini ortaya koydu; can, mal evlat ve dünyevi bağların hepsi mertçe ortaya konularak şükür ve rıza ile Allah yoluna takdim edildi. Şikayetsiz ve kalp rahatlığı ile. Baba yavrusunun gözü önünde kanlara bulandı, yiğitler analarının hasret bakışlarıyla ölüme uğurlandı, bacılar kardeş acısını iliklerine kadar hissetti... Büyükler çocuklarının su... su... feryadını günlerce dinledi; çocuklar babalırını kanlar içinde can verirken seyretti. Vedaların en hazini, ayrılıkların en umutsuzcası, çilelerin en ağırı... Kerbela'nın adı bile seçilmiş bir ad. Kerbela; yani hüzün ve bela çölü. Kerbela'da en huşulu namazlar kılındı, en içten münacaatlar edildi... Kerbela'da iffet dersi, namaz dersi, sabır dersi, izzet dersi, zulme itiraz dersi, Allah sevgisi dersi, kardeşlik dersi, Kuran okuma dersi, şehadet dersi, fedakarlık dersi, tövbe dersi, şecaat dersi, mertlik dersi, yakin ve huzur dersi...

Allahım!

Senden başkası, bu destanı yazamaz, senden başkası bu tabloyu çizemez! habervakti Ersan Baydemir18.01.2008

 

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

KUR'AN ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla Yazmak büyük sorumluluk gerektiren bir faaliyet biçimidir. Hele bir de ALLAH(cc) adına yazmak; aldatmak için değil de ALLAH için yazmak... Söz söylemekle ilgili olarak Hz. Ali'nin (r.a) veciz bir sözünü nakletmek istiyorum ve öğüt içeren bu söz üzerinde tefekkür edilmesi gerektiğini düşünüyorum: “Bir sözü söyleyene kadar o söz sizin esirinizdir. Söyledikten sonra ise siz o sözün esirisiniz.” Yani söyleyeceğimiz her cümle bizi sorumlu kılar, bu nedenle rastgele söz söylemememiz gerekir, ortaya koymadığımız bir düşünce için hiç kimse bizi sorumlu tutamaz, oysa söylediğimiz her sözden sorumluyuz... Buradan hareketle yazı yazmak daha da fazla önem arz etmektedir. Zira söz bağlayıcı olmasına rağmen      ki söz sadece o an dinleyenler tarafından duyulduğu halde daha sonra kısa sürede unutulur   yazıyla bir değildir, çünkü yazı muhafaza edildiği sürece varlığını sürdürür, dolayısıyla yazarını sorumlu kılan, sahibini bağlayıcı bir delil niteliğindedir.

 
Yazı, meşhur olmak, makam ve mevkii sahibi olmak ya da para kazanmak için de yazılabilir ancak bu ALLAH(cc) adına yazmak hususunda geçerli değildir. Zira ALLAH(cc) adına yazmak, sorumluluğu ağır olan bir eylemdir. Kişi için kıyamet günü delil niteliğinde karşısına çıkar ve kişi o gün yazdıklarından sorumlu tutulur. Bu nedenle sadece yazmış olmak için yazmak gerçekten de çok tehlikeli. Çünkü rastgele yazmak hem kişiyi hem de toplumu helak eder.

 

Günümüzde korkunç boyutlarda bir bilgi kirliliği var. Bu cenderede şeytani oyunlara gelerek hem kendini hem de toplumunu saptıran yönlendirmeler insanımızı allak bullak etmiş vaziyette. Çoğu kez bu yanlış yönlendirmeler nedeniyle aynı kirliliği dini bilgi alanında da görmekteyiz. Maalesef buna kendilerini topluma araştırmacı olarak lanse eden birtakım karıştırmacılar ön ayak olmakta. Kendilerini ALLAH(cc) adına yazma konusunda etkili ve de yetkili gören bazı zat’ımuhteremler bilerek ya da bilmeyerek bu bilgi kirliliğinin, yanlış yönlendirmelerin ve saptırmaların bir aracı haline geliyorlar. Bu durum ise insanımızın doğru bilgiye ulaşmas- ının önünde engel teşkil ediyor.

 

Bu noktada önemli bir soruyu gündeme getirmekte yarar var: Bu tablo içerisinde neye, nasıl inanacağız? insanlar dünyevi geçimlerini sürdürebilmek için yaptıkları işlerde bile enine boyuna araştırmalar yaparak zarar etmemek için her türlü tedbiri alıyorlar değil mi? Oysa ahireti ilgilendiren ve bir daha asla telafisi mümkün olmayan dini bilgi konusunda hiç de titiz davranılmıyor. Bu durumun iki türlü izahı olabilir.

1–Gerçekte Ahiret'e sağlam bir imanın olmaması:

Gelenekçi bir  yaklaşımla, “Eğer varsa”, gibi bir düşünceyle ahireti hafife alan bir eğilim... Bu çok tehlikeli olmasına rağmen anlaşılabilir bir durum’dur.

2–insanların halk tarafından sevilen, güvenilen, itibar edilen, topluma din adamı/ilahiyatçı/evliya/şeyh/hoca efendi/İslamcı yazar ‘ya da’ araştırmacı olarak sunulan şahıslar, “kendilerini teslim ederek” ahiretlerini tehlikeye atmaları... Bu durum çok daha tehlikelidir. Zira bu şeytani bir kuşatmadır!

 

Şimdi bu konuda Yüce Rabbimizin indirdiği Rehbere/Kur'an’ı Kerim'e bakalım... Kitabımız, bid'atçı, hurafeci ve müşrik din anlayışının, ‘toplum içerisinde nasıl yerleştiğini’, çok açık bir biçimde anlatmaktadır. “Doğrusu şu bizim beyinsiz/düşük akıllı (din adamlarımız) Allah’a karşı gerçek dışı bir sürü saçma şeyler uydurup söylemiş (ler). Oysa biz insanların ve cinlerin Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanıyorduk.” (Cin suresi, 4   5)

 

“Kim Allah’ın zikrini/Kur'an'ı görmezden gelirse biz ona bir şeytanı musallat ederiz, artık o, onun yakın bir dostu olur. Gerçekte bunlar (bu şeytanlar) onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin gerçekten hidayet üzere olduklarını zannederler. Sonunda bize geldiği zaman der ki, “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, meğer sen ne kötü bir yakın dostmuşsun.” (Zuhruf Suresi, 36  38)

 

Rabbimiz bu ayetlerde bizi ALLAH(cc)la aldatanlara karşı çok net olarak uyarmakta. Cinlerin buradaki söylemleri aslında bizim durumumuzu çok net bir biçimde açıklamaya yetiyor. Ayetlerdeki ifadelere dikkat edildiğinde sözü edilen beyinsizler tarafından, Allah hakkında bir   üç ya da beş değil bir sürü saçma söz icad edilmiş. Bu da demek oluyor ki, Allah’a karşı bir sürü asılsız söz uydurulmuş ve din diye insanlara yutturulmuş. Dolayısıyla bugün gerçek hidayet rehberi olan Kur’an’ı Kerim az bir değer karşılığında satılmış bulunuyor... Peki, Kur'an bugün az bir değer karşılığında nasıl satılıyor, kitapçılarda kitap olarak mı? TABİİ Kİ HAYIR; kitapçılarda satılan bir kitap olarak değil, dünyevi menfaatler uğruna içeriğinin tahrif edilmesi suretiyle satılıyor, yani anlamı çarpıtılıyor...

 

Kur'an az bir değer karşılığında nasıl satılır ? Bildirdiği gerçek- lerin üstü örtülerek ve anlaşılması engellenerek... Mesela; “Ey ahali! Siz bu Kur'an'ı anlayamazsınız, bir ayetin bin bir manası var, bu nedenledir ki, onu ancak biz alimler anlayabiliriz” gibi söylem- lerle, gerçek hidayet rehberinin önüne setler çekiliyor.

-Yani Kur'an'ın okunmasını engellemek için her türlü oyuna başvuruluyor. Burada “Kur'an'ın okunması” ifadesiyle, anlayarak okumayı kasdediyorum, Yani RUHANİ bir biçimde, sadece sevap almak ümidiyle, mevlitlerde, kabirlerde ya da Cuma akşamları yanık sesle Yasin okuyup ardından üç İhlas, bir Fatiha okuyarak sevabını bütün bir ecdadınıza, ölülerinize, geçmişlerin- izin ruhuna postalamak suretiyle ya da kişinin “şifa” diye okuduktan sonra kendi üzerine üfleyerek sonlandırdığı bir okumadan değil. Zira bu tür okumalardan hiç kimse rahatsız olmuyor.

 

Bu konuda her türlü oyuna başvuranlar aslında bir bakıma da haklılar (!), öyle ya, yıllardır gerçekten de ruhani okumalar şeytan ve dostları tarafından zararlı görülmemiş, hatta sürekli olarak teşvik edilmiş.

 

ŞİMDİ BİRAZ DÜŞÜNELİM; 'Kur'an bülbülleri' ifadesi bugün ne anlam ifade ediyor?.. Tıpkı bir konser gibi, musiki eşliğinde yapılan törenlerde okunan Kur'an'dan hiç kimsenin rahatsız olduğunu gördünüz ya da duydunuz mu?.. Tabii ki göremezsiniz. Kur'an bülbüllerini çevrelerinde barındıran din baronları, bu konservari törenlerde boy gösterip daha sonra da şeytani iftiralarını Allah’ın dini diye yutturmaya çalışıyorlar!.. Dolayısıyla burada müthiş bir tuzak var... Eğer bu zevatı eleştirecek olursanız sizi Kur'an'a karşı çıkmakla suçlarlar ve “Biz burada ne güzel kıraatle Kur'an okuyoruz, ne diye ortalığa fesad yayıyorsunuz?” diye feryat ederler... “Birçok kişi de böylesine ağır bir suçlamaya muhatap olmamak için sesini çıkarmaz; Yazar   çizer takımı da bu gerçekleri bildiği halde sırf menfaatlerine zeval gelmesin diye bu gerçeği açıklamaktan kaçınırlar. Birebir konuşmalarda ise Evet, bunlar yanlıştır demelerine karşın ne yazılarında ne de konuşmalarında asla buna değinmezler ve bu davranış biçimine bazen ‘siyaset’, bazen de ‘maslahat’ adını verirler.”

 

Yukarıda zikrettiğimiz Zuhruf Suresi 36–38. ayetlerdeki uyarı gereğince, Kur'an'ı hesaba katmadan geliştirilecek bir din anlayışı ve buna istinaden ortaya konan pratikler bir başka ifadeyle Kur'an'ın dışında hidayet aramak ancak din adına birilerinin tuzağına düşülmesiyle son bulacaktır. Bu bazen bir evliya, bazen bir şeyh, bazen bir parti veya bir cemaat lideri ya da herhangi bir hocaefendi kılığına girmiş bir şeytan olarak insanların karşısına çıkar ve o kendisine uyan kişi ya da kitleyi sapık bir yola götürür... Söz konusu kişi ya da kitleler ise hala kendilerinin hidayette olduğunu zannederler, ancak kıyamet günü gerçek ortaya çıkar ve o vakit iş işten geçmiş olur. Artık geriye dönme ve hatayı düzeltme imkanı yoktur. Bu ise kişiyi ateşe götürür!..

 

“Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var zulmedenler de... İşte o müslümanlar ki, onlar gerçeği ve doğruyu araştırıp bulanlardır, hidayete erenler de bunlardır.” Cin,14

Bu ayet ışığında Müslüman'ın taklit yoluyla değil, bizzat araştırıp akletmek yoluyla, tefekkürle gerçek hidayete ulaşması gerekir... Elde edilen bilgi özümsenmeli ve hayata yansıtılmalıdır. Öyle ki, herkesin istifade edebileceği bir rehber olarak algılanması nedeniyle, vahyin nazil olduğu ilk dönemde/asr’ısaadette yeni ayetlerin nüzuluyla birlikte bütün sahabeler söz konusu ayetleri pratiğe geçirirler ve bu konuda birbirlerine tavsiyelerde bulunur- lardı. Okumayı ve anlamayı teşvik eden ayetler bu konuya yeter- ince ışık tutmuştur. Dolayısıyla aracısız, ilk elden/dinin gerçek sahibinden, yani Allah’ın bizzat kendi öğretisinden ki, O'ndan başkasının din konusunda hiçbir yetkisi olmadığı, doğru yolun sahibinin bizatihi ALLAH olduğu apaçık bir şekilde bildirilmiş- tir, beslenmek suretiyle ancak gerçek hidayete ulaşılabilir.

 

Tek kurtuluşumuz yeniden ana kaynağa/Kur'an'a müracaat ederek kendimizi murakabe etmekte; Ayrıca hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, tavrımızı, duruşumuzu ve gündemimizi Kur'an ekseninde yeniden belirlemek zorundayız. Zira ancak bu takdirde özgür bir düşünceye sahip olabiliriz... Şeytani güçlerin oluşturduğu suni gündemin malzemesi olmaksızın gerçek gündem- imizi ancak bu şekilde belirleyebiliriz. Bu da ancak doğru bir rehberlik/hidayet bilgisiyle mümkün olabilir. Öze yani Kur'an'a dönmek suretiyle... Bu vesile ile çevremizde nelerin olup bittiğini, ne oyunların tezgâhlandığını daha iyi anlamaya başlarız ve hiç kimse bizi din adına kandıramaz... Yeter ki, aklımızı kullanarak anlamaya gayret gösterelim. Geleneğin ve toplumun içine düştüğü karanlık zindanların bize vurmaya çalıştığı zincirleri kıralım ve sürü psikolojisinden kurtulalım. “Ki onlar sözü dinler ve en güzeline uyar lar işte onlar Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar temiz akıl sahipleridir.” Zümer,18

“ALLAH(cc) müteşabih/benzeşen/ikişerli manalar ifade eden bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların ondan derileri ürperir, sonra tenleri ve kalpleri ALLAH'ın zikrine karşı yumuşar/yatışır. İşte bu Allah’ın yol göstermesidir onunla dileyeni hidayete erdirir.” Zümer 23

Hal böyle iken sözün en güzeli olan, öğüt, yol gösterici/rehber ve Furkan olan Kur'an'ın aslına aykırı olarak, geleneksel defin merasimlerinde, mevlitlerde, Kur'an okuma yarışmaların da, hatim törenlerinde, bayramlarda kabir başlarında, üfürükçülerin ve muskacıların alay edici okumalarından rahatsızlık duymalıyız, yüreğimiz sızlamalı! ... Peki, o halde neden tepki göstermiyoruz?..

Salman Rüştü olayını hatırlarsınız, hakkında ölüm fetvası verilmişti. Sebebi neydi? Salman Rüştü Peygamber'in (S) özel yaşantısıyla ilgili bazı alçakça iftiralarda bulunmuştu. Bu ve benzeri iftiraları kabul etmek mümkün değilken içimizde “Müslümanım” diyen nice kendini bilmez müşrik, din adına hadis adı altında yıllardır peygamberimize (S) binlerce iftira atmadı mı? Bununla da kalınmayıp Allah’a karşı iftira içeren onlarca söylem gündeme getirilmedi mi? Dikkat edin! Bütün bunlar din adına yapıldı ve hala bu iftiralar devam etmekte. Peki, neden bu duruma tepki gösterilmiyor? Niçin Kur'an'a reva görülen bu çirkin iftira ve davranışlara karşı sessiz kalıyoruz?.. Kitabullah'ın musiki gibi okunuşuna ses çıkarmıyoruz?.. Kur'an bülbüllerinin (!) şov niteliğindeki okuma biçimlerinden niçin rahatsızlık duymuyoruz?.. Hatta müezzinlerin anlamından yoksun bir biçimde, türlü makam- larda ezan okumaları niçin bizi rahatsız etmiyor?..

Sormak lazım, Salman Rüştü'ye ölüm fetvası verildiğinde bu fetvayı destekleyenler şimdi nerede?.. Korunmakta olan gerçekte Allah’ın din’i mi, yoksa geleneksel, hurafe ve bid'at dolu sonradan uydurulmuş bir din anlayışı mı?.. Aslında korunmak istenen statükodan başkası değil. Zira statüko yüz yıllardır egemenliği elinde bulundururken aynı zamanda dindar gözükmeyi de ihmal etmemiştir. Egemen güçler, dindar gözükerek iktidarlarını pekiştirmektedir. Dolayısıyla geleneksel dini korumak, mevcut egemen güçlerin iktidarının devamı anlamına gelir ve sadece bir memur maaşı karşılığında imamları kendilerine bağlayan yönetimler istedikleri türden din’i (!) bilgiyi empoze ederek menfaatlerine uygun bir din anlayışını dayatırlar.

Şimdi başımızı iki elimizin arasına alıp iyiden iyiye düşünmek zamanıdır. Ne yapıyoruz, nelere tepki gösteriyoruz, neler karşısında suskun kalıyoruz? Son zamanlarda suni bir başörtüsü meselesi gündeme oturtuldu, yarın bu yasağı bitirirlerse acaba tüm sorunlar bitmiş mi olacak? Toplumun geleceğini tehdit eden ahlaksızlık, fuhuş, madde bağımlılığı vb sorunlar sona mı erecek? Kişiliksiz yetişen yeni nesil kişilik mi kazanacak? İşlenen cinayetlerin önü mü alınacak? Hırsızlıklar, İftiralar, tecavüzler sona mı erecek? Çocukların beynine kazınan putperestlik, toplumu kuşatan cehalet ortadan mı kalkacak? Herkes rahatça, özgürce din’ini mi yaşayacak?

 

Sonuç olarak İslam adına gündeme taşınan hadiseleri tekrar değerlendirmeye tabi tutmak durumundayız. Gerçek manada İslam’i bir bakış açısıyla yeniden kendi gündemimizi oluşturmak zorundayız. Statükonun değil, Kur'an'ın bize öğrettiği şekilde, Resul'ün (S) pratikte yaşadığı örnekliğiyle sahih sünneti yeniden hayata taşımalıyız... Şüphesiz Allah en doğruya iletir. Selam aklını kullanarak gerçek hidayete tabi olanlara. Ramazan KOYUNCU 21/01/2008

-

Bizlere manevi fikri ve fiziki mücadele gücü, irade ve azmi verip olayların geliştiği iki kuraldan ilki 'kalbin maneviyat ve adalete meyletmesi' ile

insanları uyarıp

şeytani hal muaviye'nin takipcilerini bertaraf eden Allah(cc)'a Hamd'ü Sena'lar olsun.

-

Allah'ın selamı rahmeti, dünyanın emniyeti islam'ın beli ve omurgası 'maneviyatın' merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun.

 

Deccalin takipcileri ilahlarını gölgelededikleri emperyalist güçlere, o kadar iman ediyorlardı'ki herşey onların istekleri doğrultusunda gerçekleşeceğini inanıyorlar'dı...

 

Hakikat olan ise;

Alemde‘ki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında;

Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat ve adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

 

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak, insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah(cc) ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenler‘den olur.

 

Bu iki kural asla bir araya gelmez; ve sonuçların gelişmesi sadece zaman ile ilgilidir, ama Allah’ın vadi/adaleti gereği asla değişmez... açıkcası, belki ibret alırlar diye Allah (cc) bazı olaylar (Ehl’i Beyt) üzerinden alemi imtihana çeker muaviye‘nin/şeytanın takipcilerini bertaraf eder. Hacı Bayazıt

-

Dr. Hermine MOLLIK-KREUZWIRT             

Fachara für Psychiatrie und Neurologie      

Psychotherapeutin und Lehrtherapeutin

Beeidete und gerichtlich zertifizierte. Sachverständige

Gugitzgasse 15/7

A-1190 Wien

 

An das                           AZ. 1 P 28/13 h

Bozirksgericht Hemals

Kalvarienberggasse 31

I170 Wien             Wien,03.09.2015

 

Betrifft: Sachwalterschaftssatbe

BAYAZIT Haci

geb. am: 20.03.1957

Gschwandnergasse 45/4

1170 Wien

        

Psychiatrisches und neurologisehes Sachverständigengutachtsn

 

Aufgrund des Beschlusses des Bezirksgerichtes Hernals vorn 12.08.2015, unterzeichnet von Herrn Dr. Michael Stich, ist Befund und Gutachten über folgende Thernen zu erstatten:

 

>ob die betroffene Person noch an einer psychischen K.rankheit leidet oder geistig behindert ist und aus diesem Grund ihre Angelegenheiten oder einen bestimmten Kreis hievon nicht ohne Gefahr eines Nachteils für sich

 

selbst zu besorgen vermag?

>Ob sie noch testierfähig ist?

>ob ihre Anwesenheit in der verhandlung über die Bestellung eines Sachwalters ihrem Wohle abträglich wäre?

 

Das Gutachten stützt sieh auf:

1. Einbiick in den gegensrändlichen Akt

2. Einblick in die Krankengeschichte

3. Persönliche lJntersuchung und Befundung

 

Aus.dem Akt

 

Die Bettoffene ist seit 2001 besachwaltert.

 

Dr. Georg. Pakesch erstattete am 02.02.2002 ein psychiatrisches Sachverständigengutachten  Zusammenfassung:

Beim Betroffenen findet sich aus psychiatrischer Sicht diagnostisch eine sogenannte wahnhafte Störung. Beim Betroffenen handelt es sich um einen paranoiden Wahn, der polarisiert und systematisiert ist.

Mit Beschluss vom 30.10,2001 wurde RA Dr. Christian Burghardt zum einstweiligen Sachwalter bestellt bzw. mit Beschluss erweitert bzw. dieser mit

Beschluss vom 12.03.2002 als SW enthoben und RA Dr. Wolfgang Blaschitz bestellt bzw. dieser Beschluss seines Amtes enthoben und RA Mag, Rainer Mauritz mit Beschluss vqm 28.01.2014 zum SW besrellt:

 

Ĝ  Vertretung vor Behörden und Sozialversicherungsträgern

 

Dr. Kurt Meszaros erstattete am 12.01.2007 ein psychiatnsches Sachverständigengutachten. Zusammenfassung: Anhaltende wahnhafte Störung

Dr. Johann Schneider erstattete am 24-08.2011 ein psyhiatrisches Sachverständigengutachten. Zusammenfassung: Chronisch wahnhafte Störung.

 

Aufliegend im Akt zahlreiche Rekurse des Betroffenen, die sich auf Entseheidungen des Gerichtes wie Abweisung des Antrages auf Aufhebung bzw. Abänderung der Sachwalterschaft richteten.

 

Mit Schreiben vom 18.06.2015 brachte der SW vor, dass die SW aufgehoben werden könne da einerseits keine Angelegenheiten zu erledigen wären und andererseits subsidiäre Hilfestellung vorhanden wäre. Der Betroffene habe nunmehr einen aufrechten Aufenthaltstitel für Österreich. Der Betroffene habe sich mit seinen Söhnen selbstständig gemacht und betreibe ein Letensmittelgeschäft.

 

Der Betroffene brachte mit Protokoll vom 23,06.2015 vor:

Der SW behindere seine zivilrechtliehen Angelegenheiten, sodass er keine Klagen einbringen könne. Er habe eine Rechtsanwältin beauftragt bzw. ermächtigt, Klagen in seinem Namen einzubringen.

 

Die SW wurde sodann eingeschränkt auf:

Ĝ  Vertretung vor Gerichten

 

Einblick in die Krankengeschichte

 

Keine aufliegend.

 

Persönliche Untersuchung und Befundung

 

l. Ort und Umstände der Untersuchung;

31.08.2015 ohne Beisein eines Dolmetschers in der Ordination der SV.

Aufgrund der doch nicht ausreichenden Deutschkenntnisse des Betroffenen wurde ein neuer Termin für den 03.09.2015 unter Hinzuziehung eines Dolmetsch für Türkisch vereinbart. Das Sprachverständnis für die deutsche Sprache ist beim Betreffenen zwar ausreichend, jedoch die V'erstädlichmachung seines Anliegens auf Deutsch weist doch einen deutlichen Mangel auf, wodurch es zu Schwierigkeiten kommt, dem Betroffenen in seinem Gesagten inhaltlich folgen zu können.

 

2, Mit anwesend:

Am 03.ü9.2015: Der Dolmetscher Mag, Hasan Aytekin.

 

3. Exploration;

31.08.20 I 5 (ohnu Beisein des Dolmetschers Mag. Aytekin).

Die SV stellt sich vor und erklärt ihm den Grund der heutigen Untersuchung. Mit einer solchen ist er einverstanden.

Auf Frage der SV: "Die SW ist ein Fehler. Ich bin türkischer Staatsbürger. Ich verstehe ganzgut Deutsch".

Auf Frage der SV: "Ieh lebe seit 33 Jahren in Österreich. Ich bin mit 26 Jahren gekommen. Ich habe auf der Baustelle gearbeitet, in der Papierfabrik. Jetzt bin ich selbstständig, ich habe eine Firma gehabt. Ieh habe fünf  Kinder, wir haben gemeinsam die Firma gehabt. Ich habe von der Türkei cirka EUR 65,000,-- geliehen. Ich habe nicht die österreichische Staatsbürgerschaft. Ich habe eine Bäckerei, jetzt ist das Lokal zu. Wir haben eine GesmbH gegründet. Wir haben noch ein Problem wegen dem Hauseigentümer mit der Bäckerei. Die EUR 65.000,-- stammen aus sinem Grundverkauf in der Türkei. Ich habe Bäcker gelernt und war früher auch selbstständig".

Auf Frage der SV: "Jch bin geschieden, lebe alleine".

Auf Frage der SV: "Vom BG Innere Stadt Wien bin ich verurteilt worden wegen Drogen. Ich habe eine unbedingte Haftstrafe bekommen, ich habe 4 Jahre und 4 Monate bekommen".

Auf Frage der SV zeigt er vor einen Aufenthaltstitel bis 19.05.2016

Auf Frage der SV: "Ich will keinen SW haben. Ich habe den SW seit 13 Jahren".

Auf Frage der SV: "Ich bin nicht krank".

Auf Frage der SV: "Ich fühle mich nicht bedroht".

Auf Frage der SV; "Bis letztes Jahr habe ich vom AMS gelebt, jetzt bin ich GF yon "Bereinigte Halal Nahrungsmittel Bayazit GrnbH", ich verdiene ca. EUR 1.10O,--, ich arbeite seit cirka I Jahr dort".

Auf Frage der SV: "Ich habe keine 'richtigen' Schulden".

Auf Frage der SV: "Ich brauche keinen SW. Mag. Mauritz ist mein SW"

Aber ich habe einen eigenen RA, ich brauche keinen SW".

Auf Frage der SV: "Ich war nicht im Psychiatrischen KH.

Auf Frage der SV: "lch kaan lesen, schreiben und rechnen"

 

03.09.2015 in der Ordination der SV in Anwesenheit des

Dolmetschers Mag., Aytekin;

Die SV erklärt ihm neuerlich den Grund der heutigen Untersuchung.

Auf Frage der SV: "Es gab im Jahr 2002 ein GA vom BG Hernals, der Richter Dr. Stich fragte mich, ob ich einen SW möchte, ieh sagte, dass ich diese Hilfe 'Sachwalter' benötige und verlange. lch gebe jedoch an, dass ich damals nicht wusste, was ein SW tut oder macht".

Auf Frage der SV: "Ich hatte gegen Mehmet Cemil Sahin und seine Ehefiau eine Klage beim BG Leopoldstadt 2001 eingebracht. Der Türke Mehmet Cemil Sahin hatte eine Männergruppe damit beauftragt, meinen Sohn Saltuk tätlich anzugreifen und ihn zu verletzen. Mein Sohn wurde verletzt. Weiters gebe ich an, dass ich aufgrund der Behauptungen und diverser 'organisierten' Sachverhalte sogar im Gefängnis war. Ich musste nämlich 4 Jahre und 4 Monate absitzen wegen Suchtmittel. Die Haftzeit war ab November 1994".

Auf Frage der SV: "Ich möchte zu den Verletzungen meines Sohnes noch vorbringen: Mehmet C. und die beauftragten Leute verletzten meinen Sohn deshalb, weil ich damals angegeben hatte, was Mehmet behauptet hat und dass diese Behauptungen lauter Lügen sind. Ich beantragte im Jahre 2002 deshalb beim BG Hernals einen SW, weil ich wollte, dass der SW meine Rechte verteidigt. Wegen dern Mehrnet habe ich nämlich die Haftstrafe beksmmen. Er hat etwas Falsches ausgesagt".

Auf Frage der SV: "lch wurde im Jahre 2002 von dem Arzt, SV, begutachtet, Dr. Pakesch".

Auf Frage der SV: "Ja, dabei bleibe ich auch, dass das so ist, dass Mehmet unter dem Einfluss des Teufels steht. Dies meine ich nicht sinnbildlich, sondern dass er einfach böse ist.

Dr. Pakesch sagte mir, dass mein SW allein aufgrund des von ihm erstatteten Gutachtens eine Zivilklage könnte gegen Mehmet und seine Leute einbringen könne. Und ich habe Dr. Pakesch geglaubt. Der SW hat dann aber meinen Antrag abgelehnt, eine Klage betreffend die Hendverletzung meines Sohnes einzubringen".

Auf Frage der SV: "Der SW hat nicht die Klage eingebraeht".

Auf Frage der SV: "Ich will und brauch keinen SW. lch kann mir selbst einen Anwalt nehmen''.

Auf Frage der SV: "Der SW hat bis jetzt für mich keinen richtigen Schritt gesetez, ich lehne ihn daher ab. Ich habe eine Rechtsanwältin, die macht alles für rnich, sobald ich keinen SW mehr habe".

Auf Frage der SV: "Die Eingaben bei Gericht verfasse ich auf Türkisch und jemand übersetzt sie mir dann ins Deutsche".

Auf Frage der SV: "Meirie Rechtsanwältin soll das erledigen. Es läuft im Moment beim LG ZRS Wien ein Zivilprozess (20 Cg 19/01 p)".

Auf Frage der SV: "Mehmet hat andere Leute damit beauftragt, gegen meinen Sohn vorzugehen und ihn zu verletzen. Er hat eine 'schwache' Hand jetzt. Der Vorfall war 1998. Mein Sohn war damals 4 Jahre alt".

Auf Frage der SV: "Ich will nur, dass Mehmet mir die EUR 50.000,-- bezahlt, Ich hatte eine Bäckerei, ich bevollmächtigte Mehmet, er hat das Geschäft jedoch auf eigenen Namen angemeldet und dann verkauft, ohne mir einen Cent zu bezahlen. Ich verlange dafür von ihm das Geld".

Auf Frage der SV: "EUR 50.000,--, die mir zustanden, hat er kassiert. Ich war im Gefüngnis, ich habe ihn bevollmächtigt, die Bäekerei von mir weiterzuführen. Er hat dann das Geschäft auf seinen eigenen Namen angemeldet und dann verkauft. Er schrieb dann Briefe an mich in der Haft, die von der StA kontrolliert wurden, die Inhalte der Biriefe waren für mich strafrechtlich sehr nachteilhaft".

Auf Frage der SV: "Es schuldeten rnir türkische Landsleute ATS 700'000,--. Ich bevollmächtigte Mehmet, dass er das Geld in meinem Namen entgegennirnmt. Er hat dann das Geld kassiert, aber mir nichts gegeben. Außerdem hat er meine 10 %'ige Geschäftsteilnahme an der Bäckerei mir nicht ausgezahlt".

Auf Frage der SV: "Ieh will den SW nicht haben er macht für mich nichts. Ich habe eine Rechtsanwältin, die meine Rechte verfolgt".

Auf Frage der SV: "Das Asylverfahren ist positiv beendet. Es wurde mir ein befristetes Visum gewährt und außerdem auch die Rechte hinsiehtlich der Rechte der österreichischen Staatsbürgerschaft. Die weiteren Schritte bei der MA erfolgen im Februar 2016".

Auf Frage der SV: "Ich habe eine eigene Wohnung".

Auf Frage der SV: "Ich bin seit 1998 gesehieden".

Auf Frage der SV: "Ich habe Kontakt zu den Kindern".

Auf Frage der SV: "Ich habe EUR 1100,-- netto Einkonrmen als

Geschäftsführer".

Auf Frage der SV: "Verhandlung Juni 20I 5? Der SW ist von sich aus zum AsyJamt gekonrmen. Ieh hätte das auch alleine erledigen könne".

Auf Frage der SV: "Beide SW haben für mich nichts getan".

Auf Frage der SV: "Ja, meine Rechtanwältin soll die Klagen einbringen".

Auf Frage der SV: "Jch akzeptiere die früher erstatteten Gutachten nicht".

Auf Frage der SV zeigt er imrner wieder diverse Schriftstücke. Immer wieder perseverierend, dass er keinen SW benötige. "Ich war auch früher nicht krank und jetzt bin ich es aush nieht".

Auf Frage der SV: "Obwohl ich nicht krank war, haben mich die Gutachter für krank erklärt".

Auf Frage der SV: "Die Gutachten entsprachen nicht meinern Zustand".

Die SV sagt ihm, dass er ja auch auf der Psychiatrie war. Er verneint es. "Die Polizei wollte mich aus Österreich abschieben, die Polizei hat mich dann ins OWS gebracht".

Auf Frage der SV: "EUR 750,-- zahle ich Miete, aber ein Zimmer habe ich vernietet".

Auf Frage der SV: "Ich möchte schon noch mein Geld von Mehmet haben. Ich gehe da bis zum Europäischen Gerichtshof".

 

Psychopathologischer Status

 

Außeres Erscheinungsbild: guter Allgemeinzustand.

Noopsychische Funktionen :

Bewusstsein: wach, klar.

Orientierung zeitlich: gegeben.

ortlich: gegeben.

situativ: soweit gegeben.

zur Person: gegeben.

Sensorium: wirkt frei,

Gedächtnis: Merkfähigkeit; wirkt unbeeinträchtigt.

Frischgedächtnis: gegeben.

Altgedächtnis; soweit gegeben.

Denken: Konzentration: etwas defizitär.

Tempo: gesteigdert.

Ablauf: sehr umständlich, es muss immer wiederum nachgefragt werden, um auf ein konkrete Frage eine konkrete Antwort zu erhalten, auch perseverierend.

inhaltlich: sich ungerecht behandelt zu fühlen.

 

Kritikfähigkeit: etwas defizitär.

Urteilsfähigkeit: etwas defizitär.

Überblicksgewinnung : gegeben,

 

Thvmsopsychische Funktionen :

 

Stimmung: wird subjektiv als gut angegeben

Befindlichkeit : keine wesentliche Abweichung vom Normbereich.

Affizierbarkeit: eher im negativen Skalenbereich gegeben.

Affekt: wirkt labil.

Antrieb: ohne wesentliche Auffälligkeit.

Psychomotorik: etwas unruhig.

 

Zusammenfassung und Gutachten

 

Die Betroffene ist seit 2001.besachwaltert.

 

Mit Beschluss vom 30.10.2001 wurde RA Dr. Christian Burghardt zum einstweiligen Sachwalter bestellt bzw. mit Beschluss erweitert bzw. dieser mit Beschluss vom 12.03.2002 als SW enthoben und RA Dr. Wolfgang Blaschitz bestellt bzw. dieser Besehluss seines Amtes enthoben und RA Mag. Rainer Mauritz mit Beschluss vom 28.01.2014 zum SW bestellt:

 

Ĝ  Vertretung vor Behörden und Sozialversicherungsträgern

 

Mit Sehreiben vom 18.06.2015 brachte der SW vor, dass die SW aufgehoben werden könne, da einerseits keine Angelegenheiten zu erledigen wären und andererseits subsidiäre Hilfestellung vorhanden wäre. Der Betroffene habe nunmehr einen aufrechten Aufenthaltstitel für Östereich. Der Betroffene habe sich mit seinen Söhnen selbstständig gemacht und betreibe ein Lebensmittelgeschäft"

 

Der Betroffene brachte mit Protokoll vom 23.06.2015 vor:

Der SW behindere seine zivilrechtlichen Angelegenheiten, sodass er keine Klagen einbringen könne. Er habe eine Rechtsanwältin beauftragt bzw. ermächtigt, Klagen in seinem Namen einzubringen.

 

Die SW wurde sodann eingeschränkt auf:

Ĝ  Vertretung vor Gerichten

 

Die Fragen von Seiten des Gerichtes werden yon der unterfertigenden SV wie

folgt beantwortet:

 

§  Ob die betroffene Persan noch an eitner psyehiscehen Krankheit leidet oder geistig behindert ist und aus dieserm Grund ihre Angelegenheiten oder einen bestimmten Kreis hievon nicht ohne Gefahr eines Nachteils für sich selbst zu besorgen vermag:

 

Zum Zeitpunkt der Untersuchung durch die Sachverständige zeigten sich zwar

Hinweise auf ein leicht labiles Affektgeschehen - dies vor allem im Zusammenhang stehend mit stattgehabten Ereignissen (Grund für seine Verurteilung aufgrund einer Falschaussage eines anderen, Ersatzansprüche gogenüber einem "Mehmet" zu haben, dies im Zusammenhang mit einer Bäckerei stehen), wobei aus psychiatrischer Sicht eine stattgehabte wahnhafte Erlebnisverarbeitung nicht ausschließbar erscheint - zum Zeitpunkt der Untersuchung zeigen aber keine so fassbaren Hinweise auf eine krankheitswertige Abweichung in der Noopsyche und lntelligenzdefizites oder Hinweis auf ein hirnorganisches Psvchosvndrom. Es scheint jedoch schon so zu sein, dass er bezüglich diverser stattgehabter Ereignisse eine "festgefahrene",  teilweise auch unkorrigierbare (?) Haltung hat.

 

Sein Rechtsempfinden scheint wenig mit der österreichischen Gesetzeslage korrespondierend zu sein und es liegt eine gewisse Beratungsresistenz bezüglich dieser vor. Dieses Empfinden wird  jedoch auch im subjektiven Empfrnden des Betroffenen verstärkt dadurch, dass er vermeint, sein Sachwalter wolle etwaige seinem Empfinden nach zu Recht bestehende Klagen nicht einbringen, weshalb er sich einen eigenen Rechtsanwalt nehmen wolle.

 

Eine Herabsetzung der Fähigkeiten, die notwerdig sind, um eine Vollmaoht, zB an einen Rechtsvertreter seiner Wahl, auszustellen bzw. diese auch kontrollieren zu können, liegt jedoch aus Sicht der unterfertigenden SV nicht vor. Es liegt in der Aufgabe eines frei gewählten Rechtsvertreters, seinem Mandanten die dem jeweiligen Problem zugrunde liegende Rechtslage näher zu bringen bzw, Verstiändiich zu rnachen. Dies vermag zwar gerade beim Betroffenen ein schwierigeres Unterfangen sein, auch noch verstärkt durch

sprachliche Probleme, gepaart mit einer gewisseen Beharrlichkeit und einer gewissen Beratungsresistenz.

 

Aus fachärztlieher psychiatrischer Sicht kann zum jetzigen Zeitpunkt dem Betroffenen keine fassbare psychische Erkrankung oder geistige Behinderung testiert werden, wobei sich gewisse Zeichen einer Affektlabilität zeigen, die vor allem im Zusammenhang mit stattgehabten Ereignissen stehen. Es besteht das subjektive Empfinden, sehr missverstanden worden zu sein bzw. ungerecht behandelt worden zu sein und auch das Bestreben, subjektiv empfundenes Recht zu bekommen. Insgesamt scheint er, soweit dies beurteilt werden kann, einen ausreichenden Überblick über seine Situation und Angelegenheiten zu haben.

 

Die Sachwalterschaft wurde zuletzt auch eingeschränkt auf

"Vertretung gegenüber Gerichten".

Der SW gab an, dass keine Angelegenheiten, welche im Rahmen einer Sachwalterschaft erledigt werden könnten, derzeit offen seien. Der Betroffene hat derzeit einen aufrechten Aufenthaltstitel, wobei der Betroffene aus Sicht der SV zum jetzigen Zeitpunkt auch fähig ist, eine Verlängerung von diesern selbst zu beantragen bzw. ist er fähig, sich subsidiäre Hilfestellung zu organisieren.

 

Wie im psychiatrischen Status beschrieben, war der Betroffene bei der Begutachtung örtlich, zeitlich und situativ orientiert.

 

Der Sprach- und Gedankengang soweit kohärent, teilweise etwas wiederholend, auch in einer gewissen "Umständlichkeit''. Die SV musste sieh auch unter Beiziehung eines Türkisch-Dolmetsch viel Zeit für den Betroffenen nehmen, um sein Anliegen in halbwegs geordnete Bahnen zu lenken und er immer wieder dazu angehalten werden musste, konkret auf Fragen zu antworten.

 

In der Gesamtheit kann jedoch nicht von einem krankheitswertigen paranoiden bzw. wahnhaften Geschehen ausgegangen werden.

 

Sein Verhalten mag schon ein "Handicap"' sein bzw. sich als eine gewisse Defizienz darstellen, vor allem, was den Umgang mit Gerichten anbelangt bzw. in den angestrebten Gerichtsverfahren, zumal er auch der deutschen Sprache nicht in so ausreichendem Maße mächtig ist, um seine Anliegen chronologisch und verständlich nachvollziehbar darzustellen.

 

Es zeigen sich sicherlich Persönlichkeitsstrukturen, eine gewisse Rigidität und einem gewissen Eigensinn, der teilweise sehwer zu durchbrechen ist bzw. ist er herabgesetzt fähig, Korrekturen, die von Seiten anderer kommen,  zu akzeptieren. Es besteht streckenweise auch eine gewisse Beharrlichkeit.

 

Die mnestischen Leistungen betreffend Langzeit-, Mittel- und Kurzzeitgedächtnis waren entsprechend sowie auch die Konzentrationsfähigkeit und die Aufmerksamkeitsbelastung.

 

Es. bestehen keine fassbaren Anhaltspunkte für ein krankhaft psychisches Ceschehen, das es dem Betroffenen unmöglich mächt, sich, urn seine Angelegenheiten nicht selbstständig kümmern zu können.

 

Er scheint, soweit beurteilbar, ausreichend Ressourcen zu besitzen und seine Angelegenheiten ohne die Gefahr eines Nachteils selbstständig besorgen zu können.

 

Es liegen zurzeit keine fassbaren Anhaltspunkte vor, dass bei dem Betroffenen eine psychische Erkrankung bzw. geistige Behinderung besteht.

 

Er ist aus Sicht der SV auch - wie schon beschrieben - fähig, Grund und Zweck einer Vollmacht bzw. eines Widerrufes zu begreifen und gegebenenfalls auch

Prozessvollmacht zu erteilen. Er ist auch fähig, mit entsprechender Einsicht und Urteilsfähigkeit, Hilfeleistung zur eventuellen Unterstützung eigenen Handelns

verstehend Gebrauch zu machen.

Es ist daher aus medizinischer Sicht eine Sachwalterschaft aufgrund einer derzeit nicht den Kriterien des § 268 ABGB entsprechenden bestehenden

psychischen Erkrankuns bzw. geistigen Behinderune als n i c h t notwendig anzusehen.

 

§  Ob sie noch testierfähig ist:

 

Die Testierfähigkeit ist als nicht eingeschränkt anzusehen.

 

§  Ab ihre Anwesenheit in der Verhandlutng über die

Bestellung eines Sachwalters ihrern Wohle abträglich wäre:

 

Das Beisein bei der Verhandlung ist dem Betroffunen als nicht abträglich

anzusehen.

 

Dr. Hermine Mollik-Kreuzwirt

-

Allah'ın selamı rahmeti alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası 'maneviyatın' merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni meşrep/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun...

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar 14 senelik mücadele ile dini tarihi ve güncel olayları "insanların uyanmaması için" gölgeleyen gizliğinin açığa çıkıp berteraf edilmesi sonucu 'manevi fikri ve fiziki', halimiz deliller ile anlaşılır olup "önceki hazırlanmış Gutachten (Rapor) düzeltilip" Hak ve Hukuku'muzu' engelleyen Sachwalterin kaldırılmasına hukuken zemin hazırlanmıştır... Bu sebep ile ilk baskısı 2007 yayınlanmış olan bu eser tekrar düzenlenip ikinci baskı için hazırlanmıştır.   

 

İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.

 

B i s m i l l a h i r  r a h m a n i r  r a h i m

Bizlere bu çalışmaları nasib eden Allah’a Hamd’ü sena’lar olsun. Dost’larına, Veli’lerine, İmam’larına, Erlerine selam olsun.

 

Allah’ın izni yardımı, sevdiklerinin ve sevenlerinin, manevi himmeti ve desteği ile insanların manen ve zahiren korunmuş olduğu islam dairesini kemer ve köprüler ile muafaza eden tarikatın hak aydınlık tarafının; islam dairesini tahrip eden karanlık şeytanslı tarafına karşı hukuku meşruiyet alanı içerisinde gerekli mücadele ile mahkemeler üzerinden insanların uyarılması ve kamuoyuna duyurulması, insanların maneviyat ve adalet asrına yönelmesi Allah’ın yardımı ile yapılmıştır.

 

Varlık sebebimiz insanların uyarılıp alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası maneviyatın merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş direniş cephesi ile alemin Allah’dan rahmet ve bereket gerektirecek hale hazırlanması'dır.

 

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar manevi fikri ve fiziki üç yakin ilmi ile dört aşamada 12 bölüm halinde hazırlanmış bu kitap okuyucusunun kalbi ilimler (Kalbin şüpheli ve haramdan korunması Allah(cc) yönelmesi) ile kendisini bilmesine zemin olarak hazırlanmıştır. Mücadelemiz aynı amaç ile İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan. Ölçülerinde Bölüm 13 de devam etmekte olup İnşallah kırk bölüm de tamamlanacaktır. Allah(cc) yar ve yardımcımız olsun: Hacı Bayazıt E Post: haci.Bayazıt@chello.at  - www.islamdairesi.com

 

Çalışmalarımız link "yazılar 2" Bölüm 13 devam etmektedir.