Allah'ın selamı rahmeti, dünyanın emniyeti islam'ın  beli ve omurgası 'maneviyatın' merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni meşrep/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun.Hacı Bayazıt

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

Hacı Bayazıt                               Wien, 18.04.2005

Alser Strasse 30/26, 1090 Wien

 

An das                               Gz. 046245Ur94/05d-1

Landesgericht für Strafsachen,

Wien Landesgerichts Strasse 11, Wien 1082

 

Bir Mahkeme Özeti.

Tarih, 26.04.2005 de olacak Mahkeme. "Olayların aydınlanıp benzeri faaliyetlerin engellenmesi için“ hukuki düzenleme’de kamu güveni ve sosyal dengenin tesisi için, önemli belge olacağına inanmaktayım. Benzeri olayların engellenmesi insanları musibet ve sıkıntıya müstehak olarak hazırlayanların bertaraf edilmesi için, Türkiyede "bu dava ile ilgli“ hapis cezası içeren iki kanun çıkartıldı.

Dava ile ilgili Sachwalter istemiyorum. "Yıl 1994 ortalarında akşam evime misafir olarak M.Cemil Şahin ile karısı Melek gelmiş.“ M.C Şahin ile yan yana oturuyorduk; ‘Oğlum Mehmet’de yedi yaşlarında idi yanımda oturuyordu’... M.C.Şahin ile konuşuyor bir taraftanda - yan göz ile - karşıdaki televizyonu seyrediyorduk; televizyonda hafif döşü açık spiker göründü.; yanımda duran oğlum,

Mehmet - hemen uzanıp eli ile gözümü kapayıp - gayri ihtiyari görmemi engelledi...

Bunu hali gören M.C.Şahin, ‘amaa ne var bunda’ bizim Melek (karısı) daha açık erotik filmleri seyreder; dedi. 

Görülecek Mahkemede Şahsımı temsilen Mahkem- enize verilmiş 26 sayfa belgeler; Tarafınızdan sorulacak soruları yanıtlayacağına inanıyorum. Hacı Bayazıt

Karar: Olayların manevi ve zahiri boyutu; Mahkeme tutanaklarında kayıt altına alınıp Süleymancılar ile Osman’ın korkutarak açtırdığı dava 29. 04. 2005 Geri çekilmiştir.

8.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

"Derin güç, hukuka ve iktidara meydan okumasını sürdürüyor.“ A. Dilipak.

Aslan Ağbey öyle gözüküyor ki "derin güç bir tarafın dengesidir.“

Yıl 2001 Austurya Wien Sultan Ahmet Camisinin kantin kısmın da duvara asmışlar; "Allah’ın Ayeti celilesinde“ "Sizleri Kavimler halinde yarattık, tanışıp koklaşasınız.“ Bu ayeti öyle tevsir etmişler’ki; - tanışıp koklaşasınız - "Allah’ın dini üzerin’de tanışıp bir araya gelip koklaşasınız.“ değilse, korunasınız; dinim islamı kendi menfaatleriniz üzerinde anlaşıp bozmayınız; bozulmayınız; anlamını... diğer insanlar ile sazlı sözlü ilahiler söylemek, ortak kültürel faaliyetlerde bulunmak; şeklinde. Bu Ayetin yanlış tefsir edildiğini Neşritat sorumlusuna söyledim... Arkadaş mahcup oldu, hemen kaldırdı.

"Yıl 2001 Almanya’da yapılacak kongere öncesi“ ‘Erbakan hoca, demek istedi’... Şu kadar, bu  kadar teşkilat kadro ile müslümanları uyumlu hale biz hazırlarız!.. (ima ediyor) Eğer Partimizin kapatılma kararını onaylamaz iseniz!.. ‘Aksi durumda faize fetva verir, bunca yıl faize bulaşmamış müslümanın itikadını bozar ‘Bankalara hucum ettirir’ sizin’de iktisadi yapınızı bozarız, demek istiyor. Hacı Bayazıt 29.05.2005 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

İhtilâf ilimle sona erer.

Eğer Müslümanlar arasında "edille-i şer'iyye“ esas olsa, herkes de gönlünde en küçük bir sıkıntı hissetmeden o hükümlere boyun eğse; aramızda ihtilâf kalır mı? 1.400 senedir bu ümmetin kısm’ı a'zamı "Kur'an, Sünnet, İcmâ ve Kıyâs“ ölçülerini tercih etmiştir. Fakat, göbeğinde yaşadığımız bu Âhirzaman günlerinde ise o "sevâd-ı a'zam“ terk edilmiş, Kaf Dağına çıkan enâniyetler birer Firavun gibi, "Bana göre“ patikaları açmışlardır. O yüzden de ümmet arasında derin ayrılıklar su yüzüne çıkmıştır.,

Birkaç yıl önce kendisini Kur'an'a vakfettiğini söyleyen bir kardeşimizle sohbet ediyorduk. Mes'ele de dinin seferilik mevzuu idi. Mezheblerin hükmünü söyledim, o kardeşimiz, "Üstâdın mutlak vârisi olan ağabeyler senin gibi söylemiyor“ dedi. Değer verdiği zâtı mezheb imamlarından daha yukarıda zanneden kişi, nasıl olacak da kendisinden daha cahillere dinin emir ve yasaklarını aktarabilecek?.. Ölçümüz şahıslar olursa, şahıslar adedince de patikalar kaçınılmaz olacaktır. Eğer ölçü olarak ilim esas alınırsa, yani "edille-i erbaa“ herkesi bağlayıcı hâle gelirse; o zaman herkesin taklit edeceği "tek“ bir şahıs olur ki, o da yalnız ve yalnız Hz. Muhammed (sav)'dir.

Cahilin dini olmaz efendiler! Enâniyetlere yol veren unsur ise cehalettir. Cehaletin sırtına binen enâniyet firavuncukları ise cadde-i kübrâ-yı Kur'ânîden ayrı patikacıklar açmayı bilir, başka şeyden anlamaz. mkaplan@vakit.com.tr 15.04.2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

Bismillahir rahmanir rahim.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Sevgili Mehmet Oruc Ağbey Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendimiz ile oniki Ehl’i Beyt İmamın vermiş olduğu mücadele; itikatda iki amalde dört İmam’ın içtihatında güç kaynağı olup, ‘takva ve ruhsat ölçüsünde dört imam’ın üçü bu uğurda, Kur’an ve sünnete dayalı din’in dairesin- den zafiyet göstermeyip şehit olmuştur... Burada inanılması gereken dört Meshep değil; "bir meshepin takva ve ruhsat ölçüsünde içtihat etmiş dört imamı’dır.“ Dört Meshep olarak inanmak islamın ruhuna aykırı.

Bir misal. Abdest, imamı Azam hazretlerine göre kadına dokunmak ile bozulmaz. İmam hazretleri halkın içerisin’de esnaf olarak bulunduğu için. İmamı Şafi hazretlerine göre bozulur. Burada ölçü kalabalık ve kırsal hayata göre; kalpte oluşan hale göre’dir.

Cin meselesini hiç bir zafiyete mehal bırakma- dan ayırt etmek gerek... Bunun vebali - insanları uyandıracak seviyede olan - her insanın üzerinde’dir. Yıl 2001, Wien’de Mahmut efendinin müridi Osman hoca’nın tezgahı, dükkanın içinde’ki ‘cin ve şeytanları’ bir ayda ekmek kırıntıları ile birlikte toplayıp temizleye bildim.

Süleymancı bir zat ilmihali kitabı yazmış. Talebe iken masalardan dökülmüş ekmek ufaklarını toparladığı için cinler rahatsız olup, gözünü kapatmış; hocaların dersini dinleyemedikleri için.

Ayet ve Nimete saygısızlık yapıp -ekmek ufaklarını kasıtlı- döküyorlar; dolayısı ile buralarda şeytan ve cin toplanıyor. Süleymancılar şeytanı bu müslüman şeytan ve cin diye taraftarlarına inandırıyor. Böylece; şeytan tezgâhlarında yetişen takipcilerini imtihan ediyor; ‘onların gözü ile bakıp dili üzerin’den’ soruyor, Bu ‘ayet önce gelmiş; buda sonra gelmiş’, değilmi, diye; bu sorunun arkasından telkin geliyor,  (Sümme Haşa) "sonra gelen ayet, öncekinin hükmünü kaldırmış’dır“ oluyor. Böylece şeytanın hesabına hazırlanma başlıyor. Bunlar gelekci Bia’ad ehli şeytanın sağ ayağı oğlan tarafı’dır. Şeytanın dişi tarafı sol ayağını ise dinin içini boşaltanlar ile siyasal islamcılar’dır...

Ortak özellikleri - hz Ali efendimiz ile Ehl’i Beyti gölgelemek için; takipcilerinin bülünç altına uydurma Ebu Hureyye hadislerini sıkıştırmak.

Ortak hastalıkları ileri derece şeker hastalığı Mahmut efendi, Fetullah Gülen, Kadir Mısırlıoğlu gibi, yaptıkları dini tahribat oranın’da kendi içleri-de tahrip oluyor.

Asırlardır insanları işledikleri günahlar ile bu şekilde uyutup dünyanın bugünkü halinin zahiri sebeplerini hazırlamışlar. ‘Din iman hırsızlarını deşifre etdirip’... insanları uyandıran Allah’a hamdü senalar olsun. 

"İmamı Azam hazretlerinin bulunduğu beldede bir koyun çalınmış.“ İmam hazretleri duymuş ki koyunun ömrü yedi sene... Yedi sene boyunca kasaptan koyun eti alıp yememiş. Haram ve şüpheliden böylesine sakınan müslümanın yanına cin’de şeytan’da gelmez. Müslüman bir hak dinin manevi ve zahiri dört hali ile  ‘islam dairesi’ içerisinde korunur ise şeytan’da cin’de kalp ve kanın dışında kalır. Yok eğer tahribat yolu ile islam dairsin’den çıkar ise hak’dan batıla şeytanslı hale döner. Hacı Bayazıt  01.08.2005 

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

Kötülüğe göz yummak ve umûmî felâket

Hz. Peygamber buyurdu ki. "İsrâil oğullarından birtakım kimseler günahlar işlemeye başlayınca âlimleri onları bu işlerden önce menettiler. Onlar vazgeçmeyince bu defa da âlimler onlarla oturup kalktılar ve yiyip içtiler. Bunun üzerine Allah Tealâ onların kalplerini birbirine kattı ve Dâvûd'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle onları lânetledi.“

Sonra bir yere yaslanmış bulunan Allah Resûlü oturduğu yerde doğrularak sözünü şöyle tamamladı: "Hayır! Canımı kudretinin elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, kötüleri kötülükten tam olarak çekip doğruya yöneltmezseniz, siz de onların akıbetinden selamette kalamazsınız.“ (İbn Mâce, Fiten 20) İsrâil oğulları âlimlerinin, kötülük işleyen kimseleri önce o fenalıktan menedip, daha sonra onlarla yiyip içmesi, düşüp kalkması, içli dışlı olması, onların da kalplerinin kararmasına sebep olmuştur.

Buna göre bir kimse kötülük işleyip, diğeri de onu bundan vazgeçirmeye çalışsa, daha sonra kötülüğü bırakmayan o kişiyle ilişkiyi kesmeyip hiçbir şey yapmamış gibi işi oluruna bıraksa, her ikisi de Allah'ın gazabını hak eder. Bu durumda yapılması gereken, işin peşini bırakmamak, elden hiçbir şey gelmiyorsa bile pasif direniş göstermek, kalben buğzetmektir. Hadişâret edilen âyette (Kur'ân: 5/78) belirtildiği gibi, böyle davranan İsrâil oğulları gerek Hz. Dâvûd ve gerekse Hz. İsa'nın diliyle Allah'ın gazabına uğramaları için bedduaya hedef olmuşlardır.

Resûl’i Ekrem, bu buyruğu yaslanmış durumda iken söylemiş ve Müslümanlara ait olan talimatı vereceği zaman ise, doğrulmakla işin önemini belirtmek istemiştir. Talimatın verdiği mesaj şudur: Müslümanlar haksızlık edenlere dur!“ demeli, onların hakkı kabul etmelerine çalışmalı, mazlumların haklarını iade etmeye gayret göstermelidirler. Bu, onların görevidir. Bu yükümlülüklerini yerine getirmezlerse sorumluluktan kurtulamaz ve İsrâil oğullarıyla aynı akıbete uğramak kaçınılmaz olur. 

"Benden önce de Allah'ın bir ümmete gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki, o Peygamberin ümmetin- den havar(yakın yardımcıları, fedakâr dostları) ve sünnetine uyan, emrini yerine getiren has arkadaşları olmasın. Sonra onların ardından, yapmadık- larını söyleyip, kendilerinden istenmeyeni de yapan kötü nesiller türer. Kim bunlarla eliyle mücâdele ederse o mü'mindir. Kim bunlarla diliyle mücâdele ederse o da mü'mindir. Kim de bunlarla kalbiyle mücâdele ederse o da mü'mindir. Bunun gerisinde artık zerre kadar imân yoktur“ (Müslim, İmân 80)

Ümmet kelimesi, bir peygamberin tabileri demektir. Bazen daha genel olarak peygamberin dine davet ettiği kemseler için de kullanılır. Mü'minlere "ümmet’i icabet“, yani çağrıya uyan ümmet; kafirlere ise, "ümmet’i davet“, yani dine davet edildiği halde çağrıya uymayanlar denir. Ancak ümmet denince genellikle birinci mâna kastedilir. Hadmü'min sayılabilmek için kötülüğe var gücümüzle engel olmamızı emretmektedir. Buna göre, o kötü nesillerden olmamak için, bir kötülüğü gördüğümüzde gücümüz yetiyorsa bizzat elimizle, yoksa dilimizle, bu da olmazsa pasif direniş ve nefretle kalben karşı koymamız gerekir. Bunun dışındaki bir davranış imânla asla bağdaşmaz. Doç. Abdulaziz HATİP 07.08.2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

İslâm'ın diktiği elbise

kimin üzerine uymuyorsa, o kendisini düzeltmelidir.

Evet, dinin doğrularını ortaya koymak elbette vazife- mizdir. Ortaya koyduğumuz doğrular, bazı muhterem- lere ters düşüyorsa; o doğruyu söylemekten vazgeçecek değiliz ya! İslâm'ın diktiği elbise kimin üzerine uymuyorsa, o kendisini düzeltmelidir. İnsanların hatırı için hakkı söylemekten yüz çevirmek olur mu? Boyunca bid'ata dalmış İnsanlar gocunacak diye, o bid'atın bid'at olduğunu söylemeyecek miyiz?

Yeter ki elimizdeki ölçü, "Kur'an, Sünnet, sahabe-i kirâmın icmâı, müctehidîn’i izâmın kıyâsı“ olsun. İnsanları ve hadiseleri değerlendirirken nefsimiz ve tâbi olduğumuz lider kadroları ölçü olursa, işte o zaman bu kaosun içinde biz de yer alırız. Kalem kullanmaktaki mahâretini takdir ettiğim bir yazarın şu sözleri de üzerinde düşünülmeye değer sanırım. "Müslümanlar arasında dünyevîlik alâmetleri yeniden yükseliş hâlindedir. Dünyevîliği yorumlamak ve 'Din' kapsamında lâyık olduğu yerde tutmak, kuvvetli bir 'İlm?i Hâl' birikimine ilâveten kültür, görgü, şimdiki zamanın ve dünya ahvâlinin bilgisini de gerektirir.

Ebu Zer'in takvâsı ile Emevîlerin dünyevîlik yorumları arasındaki mesafeyi, şimdiki zamana taşıyabilecek zihnî 'cehd'de bulunmak, sabî sıbyânın kafasını harcıhalem 'cihad' propagandası ile doldurmaktan daha ağır bir din görevidir. Bu görevin lâyıkıyla ifâ edilip edilmediğine bakalım bir; 'Mağdur'u oynamaktan vazgeçelim. Meselelerimize el koyacak cesareti gösterelim ve neticelerine göğüs gerelim.“ (A.Turan Alkan, Zaman, 3 Ağustos 05)

Bu ise, gerçekten ciddî ilimle mümkündür. Cihanşümûl İslâm dininin her mes'ele için vaz ettiği hükümleri ana kaynaklarından öğrenip aktarmaya, dünyanın hâl ve gidişini yakından bilmeye, kişi ve grupların saptıkları noktaları bilmeye ihtiyaç var. (!) Bunlar tamamsa, dedikoduları ve lüzumsuz tenkidleri terk edip hakkı tebliğde yoğunlaşma zamanıdır.

Dinin emir ve yasaklarını söyleyelim, ama kimsenin tenkidini esas almadan sırf Allah rızası için söyleyelim. İslâm âleminin içine düştüğü rezil ve zelil hâl meydanda iken, Kur'an ve Sünnet etrafında kenetlenme zamanı değil midir? Mustafa Kaplan. 04.07.2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

Ruhun gıdası: İbadet

Sözlük anlamı ‘kulluk etmek, boyun eğmek’ olan ibadetin terim anlamı ise ‘Allah’a saygı ile boyun eğmek ve emirlerine itaat etmek’, diğer bir ifadeyle ‘iyi niyetle yapılan veya yapılması ile sevap kazanılan herhangi bir iştir’ diye tarif edilmiştir. En güzel bir biçimde yaratılan ve hiçbir canlıda olmayan niteliklerle donatılan İnsanoğlu, kendisine bu güzellikleri bahşeden yüce yaratıcısına karşı kulluk vazifesini yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur. Bu görev de ancak ibadet etmekle mümkün olur. Tarifinden anlaşılacağı üzere, Allah rızası gözetilerek yapılan bütün meşru hal ve hareketler birer ibadettir. İbadet İnsan ruhunun şükran hislerini yaratıcıya arz etmesi ve Allah’ı anarak ruhunu tazelemesidir.  Allah’ı anmak, ibadetin temelidir.

İbadet, Kuran-ı Kerim’e göre İnsan kalbini temizlemenin ve İnsanı her türlü sapıklıktan korumanın en belli başlı vasıtasıdır.

Kuran der ki: ‘Namaz, İnsanı her kötülükten, her fenalıktan uzak tutar. Allah’ı anmak her şeyden büyüktür.’ Onun için İslamiyet, İnsanın manevi yükselişini sağlayan bir vasıta olması dolayısıyla namazı emreder. Bu manevi yükselişin gaye ve hedefi ise Allah rızasını kazanmak, Allah sevgisini derinden duymaktır. Fakat namaz kılmak, yalnız oturup kalkmak, alnını yere koymak, tekbir getirmek değildir. Bütün bunları tam samimiyetle, tam bir duyuş ile yapmak ve böylece gayeyi gerçekleştirmektir. Yoksa namaz kuru bir gösterişten ibaret kalır. Kuran-ı Kerim, namazları kuru bir gösterişten ibaret olanları kınayarak der ki:

‘Onlar namaza istemeye istemeye dururlar, zaten maksatları da başkalarına gösteriştir.’ ‘Yazık o namaz kılanlara, kıldıkları namazdan habersizdirler.’

Çünkü böyle bir namaz İnsanı yola getirmeye, İnsanın ruhunu beslemeye yardım etmez.

Halbuki Müslüman için namaz, ruhun en büyük gıdasıdır. Bu gıda ile beslenebilmek, bu gıdanın özünü ruha sindirmek ancak o gıdayı layıkıyla almakla gerçekleşir.

Yunus Emre, ‘Aşıklar arasında Cibril dahi hicaptır’ der. Bu halin en güzel ifadesi, Mevlana tarafından ‘Fihi ma fih’te verilmiştir: ‘Biri, ‘Tanrı’ya namazdan daha yakın olan bir şey var mıdır?’ diye sordu. O da namazdır; ama Namaz yanlız bu surettan ibaret değildir. Bu, namazın kalıbıdır.

Çünkü namazın başı sonu bellidir ve vardır.

Başı ve sonu olan şey ise kalıptır. Tekbir namazın başı, selam ise onun sonudur. Bunun gibi şahadet de yalnız dilleriyle söyledikleri şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. Sesle, sözle söylenebilir. Sonu ve başı olan her şey suret ve kalıptan ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve sonsuzdur, başı sonu yoktur. Bu namazı nebiler kılmışlardır. Ve bunu ortaya çıkaran nebi ‘Benim Tanrı ile bazı vakitlerim olur ki o zaman oraya ne bir Tanrı tarafından gönderilmiş peygamber ve ne de Tanrı’ya en yakın bulunan bir melek sığar’ buyuruyor. O halde namazın ruhu yalnız suretinden ibaret olmayıp, belki istiğrak, kendinden geçiş olduğunu bilmektir. Çünkü bütün suretler dışarıda kalır, oraya sığmazlar. Sırf mana olan Cebrail bile oraya sığamaz.’

Bu bakımdan Peygamberimizin (SAS), ‘İslam dini beş temel üzerine bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan orucunu tutmak ve hacca gitmek’ şeklinde ifade ettiği ibadetlerin tamamının özünde bireysel ve toplumsal mutluluk ve dayanışma hedeflenmiştir. Ruhun gıdası ve manevi hastalıkların ilacı olan ibadetler aynı zamanda İnsanın, yaratıcısı, çevresi, ailesi, devleti, milleti ve kendisiyle barışık yaşamasını sağlar. Hayatında bu yolla mutlu olmuş İnsanlardan meydana gelen toplumlar da mutlu ve huzurlu olurlar.İnsanlar hangi teknik ve maddi imkanlara kavuşurlarsa kavuşsunlar, ibadet etmeye muhtaçtırlar. Kuran’da ve sünnette ibadet etmenin ölçüsü, önemi ve şekli bildirilmiştir. Peygamberimiz (SAS) en güzel bir biçimde uygulayarak bizlere örnek olmuştur. Kısacası, bizler de peygamberimizi örnek alarak ibadetlerimizi eksiksiz yerine getirmeye gayret etmeli, çocuklarımızı da ibadete teşvik etmeli ve huzurlu bir toplum oluşmasında bize düşen görevi yerine getirmeliyiz. Sözlerimi şu ayetle noktalıyorum:

‘Ey Muhammed, de ki: İbadetleriniz olmasa Rabbim size ne diye değer versin?’ M.Nuri YILMAZ 26.08.2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

Tasavvuf

İslam tasavvufunun sosyolojik bir filtre olduğunun farkındayız. Bu, toplumun ve İslam doğasının metafi- ziğe aralı penceresidir… Nitekim bu pencerenin kilit- lendiği yerde R-2, YOGA VB.. İnsanın ruhi tekamülünde pas oluşturacak, bize yabancı itikatlar boy vermiştir. Ne hazin... Kandiliniz hayırlı olsun. mehtapyılmaz@tercu- man.com.tr 01.09.2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

Kimseye Karışılmamalı‘mı?

Kimseye karışmamak, iki şekilde anlatılmaktadır. Birincisi, İnsanın kendi vazifelerini yerine getirmesi, başkalarının haklarına riayet etmesi, onların işlerine, hallerine karışmaması, dedikodularını yapmaması şeklindedir… İkincisi ise, imanı, itikadı, ameli bozuk olup felaket yoluna sapanlara karışmamak şeklindedir… Birinci şekli dinimiz tavsiye ve emrediyor. Fakat ikinci şeklin ise, doğru olmadığını bildiriyor. Çünkü dinimizde, "Ben kurtuldum, başkası ne olursa olsun ve kimsenin işine karışmam, yanarsa yansın“ diye bir hüküm, bir emir hatta bir tavsiye yoktur. Hatta dinimiz, her Müslüman’ın; "Hiç kimse yanmasın, helak olmasın“ düşüncesinde olmasını tavsiye ve emrediyor. Zira İmrân sûresinin 110. âyetinde meâlen; (Siz, İnsanlar için hayırlı ümmetsiniz! İyi şeyleri emreder. Fenâ şeyleri menedersiniz) duyurulmaktadır.

Peygamber efendimiz de; (Ortalık karışır, yalanlar yazılır. Âdetler, ibâdetlere karıştırılır ve eshâbıma dil uzatılırsa, doğruyu bilenler, herkese bildirsin! Allahü Tealanın ve Meleklerin ve Bütün İnsanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde, bildirmeyenlere olsun! Allahü Teala, böyle alimlerin ne Farzlarını, ne de başka İbadetlerini kabül etmez) buyurmaktadır. "Ey îmân eden kullarım!“ Bazı kimseler; Mâide sûresinin 108. âyet’i kerîmesini ki meâlen; (Ey îmân eden kullarım! Kendinize dikkat ediniz! Doğru yolu bulursanız, başkasının sapıtması size zarar vermez) duyurulduğunu ileri sürerek, burada, kimseye karışmamalı deniyor diyorlar. Halbuki İslâm âlimleri, müfessirler bu âyet’i kerimeyi açıklarken; "Buradaki doğru yolu bulmak için, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkeri de yapmak lâzımdır. Yani âyet’i kerîmede meâlen; (Ey mümin kullarım! Emrettiğim işleri, ibâdetleri yapar ve emr-i ma’rûf ve nehy-i münker eder iseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez) buyurulmaktadır. Bu âyet’i kerîmenin, ne zamân ve ne için geldiği ve bundan sonra emr-i ma’rûf ve nehy-i münker hakkında, nice âyet’i kerîme ve hadîs’i şerîfler emir buyurulduğu, kitâblarda yazılıdır“ buyurmak- tadırlar.

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri; "Bir kimse, bir günâh işleyeni görüp de menedince, kendine zarar gelmek ihtimâli bulunduğu zamân, acabâ menetmesi câiz olur mu? Bize kalırsa olur.

Hattâ çok kıymetli olur.

Allahü teâlâ için kâfirlerle cihâd etmek gibi sevâb verilir. Hele zâlimlerin elinden mazlûmu kurtarmak ve memleketi kâfirlik kapladığı bir zamânda îmânı izhâr için olunca, böyle zamânlarda, nehy-i münker yapılmasını ulemâ da söylüyor“ buyurmaktadır.

Peygamber efendimiz başta olmak üzere bütün Peygamberler, Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Selef-i sâlihînin hepsi, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmış ve bu uğurda çok uğraşmışlar, sıkıntılara, eziyetlere, cefâlara katlanmışlardır. Kimseye karışmamak, dînimizde iyi olsaydı, kalbin bir günâhı inkâr etmesi, îmânın alâmeti buyurulmazdı. Emr-i ma’rûf yapmamak iyi olsaydı, günâh işleyen bir kavim helâk olurken, bunlara emr-i ma’rûf yapmayan âbid de, birlikte helâk olmazdı. Nitekim, bir hadîs’i şerîfte; (Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma, ‘filân şehri yerin dibine geçir’ diye emretti. Cebrâîl, ‘yâ Rabbî! Bu şehirdeki filânca kulun sana bir ân isyân etmedi. Hep itâat ve ibâdet ediyor’ deyince, onu da berâber geçir! Zîrâ günâh işleyenleri görünce, bir kerecik yüzünü değiştirmedi) buyuruldu. Her ne olursa olsun, İslâmiyeti bildirmek, gençlere öğretmek, faydalarını açıklamak, din düşmanlarının yalanlarını, iftirâlarını cevaplandırmak elbette lâzımdır… Bilenler, bildirmezlerse, cezâdan, azâbdan kurtulamaya- caklardır... Bu vazîfeyi yaparken, fitne çıkarmamaya, dikkat etmelidir. Dikkat ile çalışırken, kendine bir sıkıntı gelirse, bunu nimet bilmelidir. Peygamberler, Allahü teâlânın emirlerini bildirirlerken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri işkenceler kalmamıştı.

Emr-i ma’rûf yapmak... Emr-i ma’rûf yani Allahü teâlânın emirlerini İnsanlara bildirmek, iki sûrette yapılır. Birincisi, söz, yazı ve her çeşit yayın vâsıtası iledir. Bunu yaparken, bilgi az ise ve şahsa, âdetlere, kanûnlara dikkat ve riâyet edilmezse, fitneye sebep olunabilir. İkinci yol, hâl ile İslâm’ın güzel ahlâkına uyarak, nümûne olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanûnlara uymak, kul haklarını ödemek, en tesîrli, en faydalı nasîhat yapmak olur. Bunun içindir ki: "lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır“ demişlerdir. Yani hal ile, yaşayarak göstermek, öğretmek, söz ile anlatmaktan üstündür. Görülüyor ki, İslâm’ın güzel ahlâkına uygun yaşamak ve doğru yazılmış kitapları İnsanlara vermek, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmanın yani İslâmiy- yeti anlatmanın en güzel yoludur. O.Ünlü 04.09. 2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

Tasavvuf içten bir arınma yöntemidir

Kitap ve sünnet çerçevesindeki tasavvuf da içsel bir arınma yöntemidir. Gazali'ler, Mevlânâ'lar, Yunus'lar, Hacı Bektaş-ı Veli'ler bu yolla yetişmişlerdir. Tasavvufu kaldırıp atarsanız dini ruhundan soyutlamış olursunuz. Tasavvuf, menfaat toplama, çıkar sağlama, kral gibi yaşama yolu değil, kişinin egosunu, çıkar duygularını öldürmesi, ruhunu her türlü kötü düşüncelerden, menfaat duygusundan arındırması yöntemidir. Süleyman Ateş  05.09.2005

9.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

Ayetler birbirini neshetmiş midir?

Cevap: Kur'ân âyetlerinin hiçbiri belli bir zamana mahsus değil, tüm zamanlar için indirilmiştir. Her âyetin hükmü geçerlidir. Ayetler arasında çelişki ve aykırılık bulunmadığı için önce gelmiş olan bazı âyetlerin, sonra gelen âyetlerle neshedildiği, yani yürürlükten kaldırıldığı görüşü, Kur'ân'a ters, tutarsız bir görüştür. Bu görüş, Kur'ân'ı bütünüyle kavrayamamış, rivayetleri Kur'ân'ın üstüne çıkarmış olan dar görüşlülerin düşüncesidir, bir fantezidir. Zira Kur'ân'a göre "Allah'ın kelimeleri değiştirilemez.“, "Allah katında söz değiştirilmez.“, "Kur'ân âyetleri arasında bir çelişki ve aykırılık yoktur.“ Allah katında söz değiştirilemeyeceğine, Allah'ın sözleri değiştirilemeyeceğine ve Kur'ân sözleri arasında bir çelişki, birbirine aykırılık bulunmadığına göre nesih (birbirini hükümsüz kılma) olgusu da yoktur. Çünkü nesih, ancak ihtilaflı, çelişkili sözler arasında olur.

Kur'ân'da nesih olgusundan söz edilir ama bu, Kur'ân âyetleri arasında vuku bulan bir şey değildir. Sadece daha önceki dinlerde bulunan bazı ağır hükümleri Kur'ân kaldırmıştır. Kur'ân kendinden önceki Kitapları doğrular. Ancak onlara İnsan yorumuyla sokulmuş bulunan bazı ağır hükümleri kaldırır. Daha önceki kitapların bazı hükümlerini Müslümanlar için tadil eder. İşte Kur'ân'da anlatılan nesih budur. Zaten nesihten söz eden âyetler de bu bağlamda bulunmaktadır. Bunun dışında Kur'ân'da bulunan âyetler arasında nesih söz konusu değildir. Bu konuda ne Kur'ân'da, ne de Peygamber'in sözlerinde en ufak bir kanıt vardır. Bu ayrıntı için Kur'ân'da Nesh Meslesi adlı eserimizi, yahut Kur'ân Ansiklopedisi adlı eserimizin "Nesih“ maddesini okuyunuz. Eski Diyanet işleri Başkanı, Süleyman Ateş  20.09.2005

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

Allah(cc) için bu feryada kulak verin.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Din’in üçüncü ana esasını teşkil eden icma, Alimler heyetinin haline göre, kurum ve kuruluşlar hiçbir zorlamaya mahal olmadan vücut bulur. Neden, Yök dünya'daki 500 Üniversite arasında yok? Çünkü Türkiye’de din  adamları saltanatlarını, itibarlarını, menfaatlerini korumak için, nefse hoş gelen bidat’ler ile din’i müzikler ve çalgı aletleri icad etmişler.

Alemlerin Rahmet kaynağı Peygamber efendimizin doğumu kutlu doğum haftasını’da dini tasavvuf müziği ile kutluyorlar. Gizli’den müslüman ile Peygamberi arasına ‘din’i müzik ile şeytanı indirip’, sineğin kanadı, evcil yılan, duvar dipleri, kapı giriş çıkışı, pencere altı, mutfak çöplük, kulak çınlaması, göz serimesi, dolgu dişlerden gelen ses ile; "müzik, dişi ve oğlan“ olarak üç usul ile şeytanı yaklaştırıp telkinlerini allmaya müsait hale hazırlayıp ‘bu haller ile aralarında hiyarşik durumu sağlayarak’, menfaatleri için insanları müsübet ve kaosa müstehak hale hazırlıyorlar. Bu hali’de şüpheli, haram ve milliyetçilik ile örtüyorlar.

Allah(cc) sizleri hazırlayıp münafık, deccal ve avenesini bertaraf eylesin. Hacı Bayazıt 08.04.2006

10.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

Dava Adamı

"Nerde o yiğitler ki gür, Sesi dünyayı bürür, Dur dese kalpler durur, Yürü dese dağlar yürür“ İnsan hayatına sığmayacak işler yapan insanlar var... Eski bir binanın taş duvarında, taşların arasından bir filiz çıkıyor Ve çiçek açıyor. Bu çiçek, içinde bulunduğu şartları hiçe sayıyor. "Bu duvarda toprak yok, su yok, güneş, rüzgâr beni hırpalar“ demiyor. Çiçek, şartlara meydan okuyarak yeşeriyor. Lisan’ıhal ile diyor ki: "Allah bana ‘yeşer’ dedi, ben de yeşerdim. Sonuç ve şartlar ne olursa olsun...“ İşte dava adamı budur! "Daha kaç yıl bekleyeyim senin kapında, Ayağımda zincir, boynum- da kement, Beni de piştiğin hicran kabında, O kadar kaynat ki, buhara benzet.“ Birkaç damla su, buharlaşır. O buhar bulutlara yükselir, bulutlarla bütünleşir. Güneş, rutubetli havaya vurunca, gök- kuşağı meydana gelir. Ve güneşin yedi rengi gökku- şağında açıkça görünür. Sonra yağmur yağar... Göklerle yer evlenir. Bin bir çeşit rızıklar, yeryüzüne bir halı gibi serilir. Canlıların yüzü güler.

İnsanın iki yönü vardır. Biyolojik yön ve ilmî yön. Bir kısım insanlarda biyolojik yön uzunken, bazı   insanlarda ilmî yön uzundur. İstanbul müftüsü, daha sonra da Diyanet İşleri Başkanı olan Ömer Nasuhi   Bilmen Hoca’yı ziyarete gitmiştim. Büyük bir oda ve yerde bir yatak; yatağın içinde Müftü Efendi oturmuş, yorganı da sırtına almış, belli ki üşüyor... Tefsir yazıyordu. Dedi ki: "Şu tefsiri bitireyim de öyle öleyim. Allah’tan duam budur.“ Ömer Nasuhi Bilmen Hoca 90 yaşına kadar yaşamışsa, yazdığı eserlerin ömrü belki 300, belki 500 senedir.

"İslama köle olan“, "her türlü esaretten kurtulmuştur.“ Taş duvarların arasında olan mahkûm, iman ile şükreder, hayal ile dünyayı dolaşır. Sabır ile hakkına razı olur. İnancını yerine getiremiyen İnsan, her yerde mahkumdur. Davalar bazen hapishanelerde, bazen mezarlıklarda yükselir. Dava adamları. Çokları bu dünyadan gitti. Fakat iz bıraktılar. Medeniyet onların elinde parladı. İnsaniyet, onların hayatından ilham aldı. Dava Adamı ufka yürür. Konaklanacak her yeri geçer. O, ufku yakalamk için yürür. Merak edenler, âlimlerin, sanatkârların ne kadar yaşadıklarını ve yaptığı işleri liste halinde çıkarsınlar. İnsanın ömrü yıllarla değil, yaptığı işlerle ölçülmelidir. Şinasi lise mezunu. Namık Kemal ortaokul mezunu. Üniversiteye giden pek çok ilim adamı vardır. Fakat onların pek azı eser bırakmıştır.

Nihal Atsız, dava adamını şöyle tarif ediyor: "Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar. Senin büyük derdin’den başkaları ne anlar. Vicdanını Paris’e Londıra’ya satanlar Küfür diye bakarlar senin duaları- na.“ Kedi, aslangiller familyasındandır. Ama 40 tane kedi bir araya gelse, bir tane aslan etmez. İşte dava adamı bu demektir. Hekimoğlu İsmail 01.07.2006

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

‘Dinde ihtilaf ayrılık yapar’...

Hz Peygamberin "Ümmetimin ihtilafı rahmettir, dediği kaynaklarda vardır. Fakat bu rivayetin uydurma olduğu görüşü ağırlıklıdır.“ Zaten uydurmalığı; Kur’an'a ters düşmesiyle anlaşılır. "Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtilaf edip durmaktadırlar. Yalnız Rabbinin acıdıkları (bu ihtilafın dışında kalmışlardır). Zaten (Allah) ondan bunun için yaratmıştır. Rabbinin, Andolsun, ben cehennemi hep cinlerden ve insanlar’dan bir kısmıyla dolduracağım' sözü tam yerine gelmiştir.“ (Hûd:118 - 119).

Ayette buyrulduğu üzere Allah dileseydi, insanların hepsini bir tek millet yapardı. Onlan bir tek düşünce ve inançta birleştirirdi. Fakat bunu dilemedi, insanlar serbest bıraktı. İnsanlar ayrılığa düştüler. Düşünce farklılıktan, inançlarda da ayrılığa sebep oldu. Yalnız Allah'ın acıdığı kimseler ayrılıktan uzak, dinin özüne sadık kaldılar. Tevhit çizgisinde kalıp birliği korudular. İnsanların ihtilafı (düşünce ayrılığı) doğaldır. Düşünce ayrılığı, düşünsel gelişmeye, aydınlanmaya kalkınmaya yardım eder ama "dinin özünde fikir ayrılığına düşmek bölücülüğe“, çeşitli mezheplerin türemesine ve ileri boyutlara vardığında kavgalara neden olur. imam Fahreddin Razi, "İnsanların ihtilafı, birbirleriyle vuruş- malarına neden olmuştur. Kavga, savaş dinde ihtilaf yüzünden doğar“ demiştir. Bölünmelere, kavgalara yol açtığı için dinde ihtilaf değil; birlik aranır.    

A'râf: 168-169, Meryem: 37, Zuhruf: 65. ayetlerde dinde ayrılığa düşenler kınanmakta, Müminun 51-56. Ayetlerde’de insanlar Peygamberlerin getirdiği tevhit çizgisinde birliğe çağrılmaktadır. -Kuran, ihtilafı bu denli kınarken- Hz. Peygamberin; ümmetimin ihtilafı rahmettir demesi "Kur’an’a uygun düşmez.“

Dördüncü Halife İmam Ali ile ona karşı çıkan Muaviye arasındaki ihtilafın; ‘müslümanlara rahmet değil acı getirdiği’ hâlâ birçok müslümanı yüreğinden yaralayan olaylara neden olduğu herkesçe bilinmektedir. Söz konusu rivayetin uydurma olduğunu belirtmiştik. ‘Kaldı ki eğer gerçekten Peygamber sözü ise bundan kasıt’, ‘dinin özünde ayrılık değil’, yeni olaylar karşısında fikir belirtme özgürlüğüdür. Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, müslümanların birliğini bozmak elbette doğru değildir. Fakat bu ayetler içtihat yapmaya engel değildir. Çünkü içtihat, ‘müslümanları bölmek için değil, hükmü açık olmayan sorunlarda’, dinin hükmünü ortaya çıkarmak için yapılır. Kişisel kaprisle değil, kitap ve sünnetin özünden sapmamak şartıyla çaba harcanarak yapılan içtihat, ümmet için rahmettir. Prof.Dr.Süleyman ATEŞ  29.07.2006

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

Allah(cc) için, masum ve mazlumların hakkı için, 'yazamadıklarınızı' okuyunuz ve okutunuz.

'Yeni bir Ortadoğu'ya gerçekten ihtiyaç var; Rice'ın arzuladığı değil, Türkiye'nin önderlik edeceği bir 'Yeni Ortadoğu'ya. Fehmi Koru 06.08.2006

Allah’ın selamı üzerinize olsun.

Sevgili müslümanlar, Fehmi Koru bey yeni Ortadoğu’ya ihtiyaç olduğunun farkına varıyor. Yani, bölgede 20 den fazla devletin rejimi ve sınırlarının değişeceğini anlıyor; şundan dolayı. Osmanlı devletinin son zamanı ile başlayan yozlaşma ve bölünme dini bölücülük süreci 28. Şubat 1997 son buldu. "Böylece geçtiğimiz asır“ şeytanın iki ayağı; aklın öne Vahy’in geriye alınması ile dinîn siyasete aleti; Allah’ın iradesi ‘idare etmeye ortak koşma’, gizli şirk ve madde, din’in meslek haline getirilip menfaate aleti; Allah’ın ‘gücünü sahiplenme’, "halbuki, Allah(cc) Onu kulları arasında dolaştırıyor“ asrının sonu oldu.

Bundan dolayı, ABD bölgede olacak değişimi takip ettiği, bunun önüne geçmek veya ‘değişim surecinde’ menfaatlerini korumak için BOP planı hazırladı... ama girdiğimiz asır maneviyat ve adalet asrı olduğu için her şey din ahlak maneviyat dairesinde gelişiyor. Düşünün, İsrail Lübnanı bombalıyor, böylece Hizbullah dünyada masum ve mazlumların nazarında öne çıkarken; İsrailin bombalarından BM, İKÖ,  BOP, Diyolokçular, etkileniyor itibarları sıfırlanıyor!..

Ey Ehli vicdan sahipleri. Allah(cc) sizleri, şeytanın sol ayağı dişi tarafı Erbakancıların, sağ ayağı oğlan tarafı Süleymancıların, "bu iki ayak üzerinde içli dışlı yedi gurup var“ eli, bölücülerin, milliyetçilerin, ırkçıların her türlü musibetinden korusun; kalbinizi onların nefesleri ile gelen şeytanın telkinin’den uzak eylesin.

Melun şeytan sol ve sağ ayak ile dini tahrip ederek bölgeyi yamultunca ‘hazırlamış olduğu musibetin taşınması için’ eli, muhafazakarları, milliyetçileri öne sürüyor; yani Abd veya İsrailin koltuğunun altına sürüyor; - telkin ediyor - bunlar ile biraz güçlen, sonra bir çelme ile düşürsün... ama melun ‘önce’ Abd,  İsrail veya başka bölgesel gücün, yanına yerleştirdiği, yardımcısını düşürüyor; böylece diğer güçte yardımcı- sının üzerine düşüyor.

Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi. Abd’li yetkililerde hata yaptıklarını yanıltıldıklarını söyledi. Fehmi Koru beyin gördüğü gibi bölgeyi, yamulan tarafı ayağa kaldıracak, 'manevi, fikri ve fiziki, kanında ve kalbinde haram ve şüpheliden bir nesne bulunmayan Irki ve milli duygularını İslam dairesin’de eritmiş mimarlar gerek. Hacı Bayazıt  08.08.2006  

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

İnsan ve din

Kutsal bir değer olan din, insanla doğmuş ve tarih boyunca onunla yaşamıştır. İnsan, fert olarak da toplum olarak da dine muhtaçtır. İlkel insandan tutun da bugünkü teknolojik gelişmeleri gerçekleştiren insana varıncaya kadar tarih öncesi ve sonrası hiçbir devirde, din duygusu taşımayan topluluğa rastlanma- mıştır. Din, akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle en iyiye, en doğruya ve en güzele ulaştıran ilahi bir kanundur. Dinin gayesi, insanları dünya ve ahirette mutlu kılmaktır. Dinin kurucusu Allah, muhatabı akıl sahipleri, anlatıcısı da peygamberlerdir. İslam bilginlerinin din tarifleri ile "Batılı  Hıristiyan bilginlerin "Din“ anlamında kullandı- kları "Religion“ terimleri arasında kapsam ve ihata açısından bazı farklılıklar vardır.

İslam bilginlerinin "Din“ tarifinde, fert ve toplum için hayat felsefesinin özünü teşkil eden bütüncül ve tevhitçi özellikler yer alırken, Batılıların "Religion“ anlayışlarında sadece metafizik inançlara sahip olmayı ve teolojiyi çağrıştıran dar bir yorum biçimi ağırlık kazanmaktadır.

Din öncelikle bireyi ön planda tutar ve onun mutluluğunu hedefler. Bireyi esas alan dinimizin ana gayesi, mutlu ve huzurlu toplum- ların meydana gelmesidir. Zira insanlar toplu halde yaşarlar, bu onların yaratılışında var olan özelliktir. Bir arada yaşamak durumunda olan insanların birbirlerine karşı birtakım görev, hak ve sorumlulukları vardır. Bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmesiyle ancak huzur sağlanır.

Baş döndürücü bir hızla gelişen ve değişen dünyada, toplumsal huzurun ve düzenin sağlanmasında, her geçen gün dinin önem ve anlamı artmakta ve din yükselen bir değer olarak dünya sahnesinde yerini almaktadır. Arnold Toynbee "İnsanın elindeki maddi kudret ne kadar fazlalaşırsa, insanının kendisiyle ve diğer insanlarla ilişkilerinde Allah’ın rehberliğine ve yardımına ihtiyacı o derece büyük olur. Böylece tekniğin gelişmesiyle din, insan için daha az değil, daha çok ehemmiyet kazanır. Diğer insanlarla mücadele ihtiyacını bir tarafa bırakırsak, insanın tabiata karşı yegâne savunma imkânının teknikten ibaret olduğunu görürüz. Hâlbuki insanın bizzat insana karşı yegâne savunma vasıtası, ahlaki ve vicdani setler kurmak suretiyle, sadece dindir“ demektedir.

İnsanoğlu bugün kendi dışında kalan canlı veya cansız bütün yaratıklara üstünlüğünü ve hâkimiyetini ilan etmiş bulunmaktadır. Yani artık aslan, kaplan, kurt, köpek, çakal gibi yırtıcı hayvanların saldırısından korkmuyor. İnsanlık bugün kendinden korkuyor. Bugün süper güçlerin insanlığı inim inim inleten mezalimi, canavarları utandıracak vahşette değil midir? Sonuç olarak toplum halinde yaşamak zorunda bulunan insanların dinin getirdiği yüksek ahlaki prensiplere harfiyen uymaları gerekmektedir. Kutsallık ve maneviyat fikri esas alınmadıkça, iyiliğe mükâfat, her türlü kötülüğe ise ceza verecek bir Allah’a, mutlak adaletin tecelli edeceği bir güne, sorumluluğa ve ebedi hayata inanılmadıkça fazilet ve ahlak için dayanılacak bir nokta, bir merkez yok demektir. Artık o topluluğun kıyameti de kopmuştur. Prof.Dr Mehmet N.Yılmaz 11.08.2006

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 Tasavvuf ve tarikat

"Kendinden (bütün nefsi arzularından) kurtulup da bir zindenin (mürşid’i kâmilin) gönlüne ülfet peyda eden kimselere ne mutlu!“ Hz. Mevlâna Tasavvuf ve tarikat "ruhanî bir talimdir“. Aynı manaya gelen bu iki kelime, insanın manevî dünyasını yoğurur. Beden, yani madde belli, herkes tarafından biliniyor. Maneviyat ise o kadar belli değil. Ruh, bizim maneviyatımızdır. Fakat onun hakkında yeterli bilgimiz yoktur. Tarikatın özü, zikirden zevk almaktır. Tarikata giren insana denebilir ki, "Salâvat çek, tövbe istiğfar ve zikirle meşgul ol.“ Aynı şeyi, yani aynı zikri iki kişi yapar; birine yaptığı zikirden bıkkınlık gelir, diğeri şevk ve heyecan içinde zikre devam eder.

Zikri herkes çekebilir amma, zevk alma meselesi başkadır. Adamın işi yorucudur. Eve geldiğinde yorgundur. Açtır. Uykusuzdur. Yatsı namazından sonra abdestini alır, kıbleye döner, namazda oturur gibi oturur. ‘Allah’ demeye başlar. Yorgunluğunu, açlığını, uykusuzluğunu unutur. Zikirle meşgul olur. Bu hali yakalamaya çalışmak, tarikattır.

Tarikat, yol/sebep manevi, fikri, fiziki mücadelenin kurumlaş- ması demektir. Manevî derya/yolu... Kalp ayağıyla tekâmül etmek, kalbin ayağıyla yürümek... Tarikatın ruhu zevktir. O zevk, insanı yakalar, zikir dünyasının içine çeker. Adam çalışırken, gezerken, uyurken o zikir âleminin içindedir. Bir nevi rüya âlemindedir. Tarikat hakkında yazılmış çok kitaplar vardır. Bu kitaplar konunun teknik yönünü anlatır. Bu kitapları okuyarak, tarikat hakkında bilgi ediniriz. Fakat bal kavanozunu yalayarak, içindeki balın tadını anlamaya çalışmak nasıl mümkün değilse, böyle kitapları okuyarak da tarikatın tadını almak mümkün değildir. Tarikat öğretilmez, öğrenilir. Tarikat bilgi değildir, ruh halidir. Onu, yaşayan bilir... Bir zaman- lar, tarikatlar, zikirler yasak edildi. Sonuç değişmedi. Rusya’da komünizm ilan edilince dinî faaliyetlere şiddetle yasak getirildi. Tarikattan, tasavvuftan nasibi olanlar, birbirlerine dilini oynatmadan "Allah“ demesini öğütledi. "Allah“ kelimesi kadar tekrarlanan başka bir kelime yok. Allah dedikçe insanın daha çok ‘Allah’ diyesi geliyor... Bu isimde öyle bir sır var ki, anlatılamaz... Bu ismin kerametleri, mucizeleri anlatılamaz.

Bir noktayı belirtmekte zaruret var; haramlar zikre mani olur... Herhangi bir haramı işleyen ve işlemeye devam eden, zikirden zevk alamaz. Nasıl ki göz, insanın dünyaya açılan penceresidir, nasıl ki ağzımız gıdaların kapısıdır; gözünü kapayan dünyayı göremez, ağzını kapayan gıda alamaz... Haramlar da maneviyat kapılarını kapar, o şahıs zikirden zevk alamaz.

Zikir, manevi nimettir. Manevi gıdadır. Helal kapılar- dan girer, harama yaklaşmaz. Zikirden zevk almanın diğer bir yolu da, tıka basa yemek yememek, mümkün olduğunca açken zikir yapmaktır. Beden kuvvet kazandıkça ruh zayıflar, ruh kuvvet kazandıkça beden incelir... Bu yazıları yazarken, "tarikattan uzak kalmanın acısını çekiyorum.“ Hiç kimseye yardımcı olamayacağımı bilmenin azabı içinde daha fazlasını yazmaktan, başka sözler söylemek- ten vazgeçiyorum. Hekimoğlu İsmail 12.08.2006

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

Hizbullah ne diyor?

Beyrut'ta Sefer Turan'ın sorularını yanıtlayan Fadlallah, 'Müslüman Türk ordusunun barış gücü çatısı altında Lübnan'a gelmesini teşvik ediyoruz.' dedi. Lübnan'ın ve İslam dünyasının en önemli din adamlarından biri. 'Ayetullah uzma' olduğu için aynı zamanda taklid mercii. Yani İslam dünyasında onun mukallidleri var. Bu savaşla birlikte kimileri Sünni Şii kavgasını gündeme getirdiler. Böyle bir şey söz konusu mu sizce? "Bana göre Lübnan'da Sünnilerle ‘Şiiler arasında fitneye neden olabilecek bir ortam söz konusu değil.“

"Çünkü ‘İslam Dünyasın’da fitneyi’, genelde din adamları, çıkarırlar...“

Lübnan'da ise, Şii ve Sünni din adamları, siyasiler sık sık bir araya gelirler, birlik mesajı verirler. Şunu da söylemek gerekir... Çoğunluğunu 'Şiilerin' oluşturduğu bu direnişin elde ettiği zafer, ‘tekfircilerin, fanatiklerin’ İslam dünyasında ki hamlelerini boşa çıkardı. Nitekim İslam dünyası alimleri, Suudi Arabistanlı, bazı alim- lerin Şiileri, din dışı gören fetvalarının karşısında durdu. Suudlu bazı alimler, Müslümanlardan Hizbullah için dua etmeme- lerini istediler. "Bunun karşısında İslam dünyasının alimleri İsrail'e direnen Hizbullah'a açık destek verdi.“ Çünkü Hizbullah, Arap, İsrail savaşında sürekli yenen taraf olan İsrail'i hezimete uğrattı. Bundan dolayı bana göre bu savaş aslında Müslümanlar arasında Sünni, Şii kavgası çıkarmaya çalışanların tüm çabalarını boşa çıkardı.

Son soru: Türkiye sizin için neyi ifade ediyor? Türkiye İslam tarihinin müspet ve menfi yönleriyle birlikte aynı çatı altında yaşadıklarını hatırlatır. Bundan dolayı Osmanlı Halifeliğinin kimi uygulamalarına çekincel- erimizi koymakla birlikte Müslüman Türk halkının taşıdığı yeni ruha vurgu yapıyoruz. Müslüman Türk halkının, Müslüman halklarla birlikte yeni İslami ufuklara açılmasını temenni ediyoruz. Sefer Turan 03.09.2006

11.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

Hazreti Ali’nin Ali’ce sözleri

Kitabın tamamı Hz. Ali’nin hutbe, mektup ve vecizelerini içeren "Nehcül   Belaga“ ve "Gurret   ul   Hikem“ adlı eserlerden özenle seçilmiş 1555 hikmetli sözden ibarettir.

Ben bugün de güncelliğini koruyan bu kitaptan Hz. Ali’nin Mısır’a vali olarak atadığı Malik el’Ejder’e yazdığı talimatın önemli bir bölümünü aşağıda vermeye çalışacağım. (Bu mektup Mehmed Akif tarafından daha önce dilimize çevrilmiştir.) Umarım ki bugünkü yöneticiler bundan dersler alırlar.

"Halk iki sınıftır: Birincisi, dinde senin kardeşindir; ikincisi, yaratılışta senin eşindir, hepsine adaletli davran. Nefis kötülüğü emreder. Güzel amel, senin en sevdiğin zahiren (gerektiğinde kullanılmak üzere saklanan tahıl) olsun. Arzu ve isteklerini kontrol altına al. Kalbinde, halka karşı şefkat ve sevgi hissi uyandır, onlara iyi davran. Allah’ın seni nasıl bağışlamasını istiyorsan, sen de halkı bağışla. Bağışlayınca pişman olma, cezalandırınca sevinme. Öfkelenip ceza vermede acele davranma. Cimriye danışma, senin faziletine leke sürer; korkak birisine danışma, yapacağın işlerden seni alıkoyar; açgözlü kişiye de danışma, zulmü senin gözünde güzel göstermeye çalışır. "

Takva sahibi ve doğru sözlü insanlara yakınlık göster. Aşırı övgü, kibre yol açar ve yüceliğe gölge düşürür. İyilik edenle kötülük edeni aynı kefeye koyma. Haksız yere kan dökmekten sakın. Kendini beğenmekten, kendini beğenmene neden olan şeylere güvenmekten ve aşırı övülmeyi istemekten sakın. Halka iyilik yaptığında, onları minnet altında bırakma. Her dileyen bulmaz, her az isteyen de mahrum kalmaz.

Başkalarına Kulluk Etme Allah Seni Özgür Yaratmıştır. Kötülükle elde edilen iyilik, iyilik değildir. Güçlükle sağlanan kolaylık ise kolaylık sayılmaz. Elinde bulunanı koruman, başkalarının elindekini istemenden daha hayırlıdır. Ümitsizlik acısı, insanlardan bir şey istemekten daha hayırlıdır. Kişinin namusuyla çalışıp yoksulluk içinde yaşaması, insanlara kötülük ederek zengin olmasından iyidir. Herkes kendi sırrını daha iyi korur. Çok konuşan hata eder. Düşünen basiret sahibi olur.

Haramı yemek, çok kötüdür. En kötü zülüm, Güçsüzlere yapılan zülümdür. Bazen dermanlar, derde; dertler ise dermana dönüşür. Sana öğüt veren tecrübe, en güzel tecrübedir. Her isteyen, elde etmez; her giden, geri dönmez. Her şeyin bir sonu vardır. Nasıl takdir edildiyse, öyle gelir. Bazen az, çoktan daha bereketli olabilir. "…Dostunun düşmanını dost edinme“, yoksa dostuna düşmanlık etmiş olursun. Öfkeni yen. Söz verdiğinde, sözünden cayma. Doğru olmadığını bildiğin işlere girişme. Doğru olduğundan emin olduğun işlerde ise yavaş davranma. Elinden geldiğince insanların ayıplarını ört.

Ordu, Halkın Kalesidir. Ancak ülke kalkınınca vergi toplanabilir. Bir ülkenin harap olması, o ülke halkının yoksulluğun- dan ileri gelir. Alışveriş, güzel bir şekilde adalete uygun olarak yapılmalı; fiyatlar, ne alıcıyı ne de satıcıyı mağdur etmelidir. İşleri gününde yap. Düşmana karşı tedbirli ol. "Eline ve diline hakim ol.

Bugün ülkemiz aydınlarının bir kısmı, kendi özkaynaklarından ve kültür köklerinden habersizdir. İslamiyet hakkında yetersiz bilgiye sahip oldukları için maalesef yanlış değerlendirme ve yargılara varmaktad- ırlar. Bu eksik dolayısıyla karşılaşılan maddi ve manevi problemlerin çözümünü, kendi milli ve dini değerlerimiz yerine hep Batı dünyasında aramakta- dırlar.

"Eğer bütün yönetimler, Hz. Ali’nin Malik el’Ejder’e yazdığı emirler doğrultusunda hareket etseler, bütün ülkelerin barış ve huzur içerisinde yaşayacakları bir gerçektir.“ Prof.Dr.Mehmet Nuri Yılmaz 08.09.2006

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

"Onlar Allaha itaatten zevk alırlar!“

Resûlullah efendimiz bir nasihatlerinde Hz.Üsâme’ye buyurdular ki: Âlim ve müttekîler, halk arasına girdikleri zaman varlıkları, kayboldukları zaman yoklukları bilinmez. "Çünkü aranmazlar. Yerin genişliği, onları kuşatır.“, "İnsanlar hep dünya nimetinden zevk alırken, onlar Allaha itaatten zevk alırlar.“ İnsanlar, Peygamberin sünnet ve ahlâkını kaybettikleri zaman, onlar onu muhafaza ederler. Onlardan biri öldüğü zaman, yeryüzü onlar için ağlar. "Bunlardan bulunmayan bir belde halkına, Allahü teâlâ gazab eder.“  

Bu âlimler, köpeklerin leşe hücum ettikleri gibi dünyaya hücûm etmezler. Yemeğin azını yer, insanların rağbet ettiği şeylere kıymet vermezler. Bazıları bunların delirip, akıllarını kaybettiklerini sanırlar. Hâlbuki akılları başlarındadır. Onlar gözleri ile Allahın emirlerine bakıp, dünya sevgisini içlerinden attılar. Dünya adamları nazarında onlar, akılsız olarak dünyada dolaşmakta iseler de, hakîkat şu ki; "insanlar akıllarını kaybedip, hayretlere düşecekleri zaman, onların akılları başlarında olacaktır.“ Âhiret şerefi onlar içindir.

Yâ Usâme, onları hangi memlekette görürsen bil ki, onlar o belde halkının emânıdır, kurtuluşdur. Onların bulundukları memlekete Allahü teâlâ azâb etmez. Yeryüzü onlarla ferahlanır. Cebbâr olan Allahü Teâlâ onlardan râzı olur. Onlarla kardeşlik edin ki, onların sayesinde kurtulmuş olasın! Şayet gücün yeterse, aç ve susuz ölmeye gayret et! Açlık ve susuzluk sayesinde şerefli mevkilere ulaşır, Peygamberlerle birleşirsin. Bedeninden ayrılan ruhun ile melekler sevinir ve Cebbâr olan Allahü Teâlâ sana rahmet eder.

Hz. Usame anlatır: Yoksul bir kimse vefat etmişti. Bununla ilgili Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Bu kimse, Kıyamet günü, yüzü ayın ondördü gibi parlak olarak mahşer yerine gelecektir. Bunun bir hasleti vardır. Eğer o hasleti de olmasa, kuşluk güneşi gibi yüzü parlak olduğu hâlde mahşer yerine gelirdi. "Bu haslet nedir?“ diye soruldu. Buyurdular ki: Bu kimse devamlı olarak gece namaz kılar, gündüz oruç tutar ve Allahü teâlâyı çok zikrederdi. Ancak tûl’ıemel sahibi olup kış geldiği zaman yaz elbisesini, yaz geldiği zaman, kış elbisesini saklardı. Size en az verilen, yakin ve sabır azimetidir. Mehmet Oruç  23.09.2006

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

Yozlaşma ve tasavvufun gerekliliği

Yozlaşmayı kökten kopuş, özden uzaklaşma olarak tarif etmemiz mümkündür herhalde. Kök deyince; Orta Asya güçlü bir kültür, akınlar, Ahmet Yesevi, Horasan Erenleri, İslamlaşma, sonra Alparslan, Malazgirt Zaferi, Anadolu’ya yerleşme, sonraları bir cihan imparatorluğu haline gelme aklımıza geliyor. Ve bizler genç Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olarak yozlaşma hakkında ne düşünüyoruz? Dahası, bu konuyu üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak değerlendiriyor muyuz? "Bütün insanlar hayatlarının bir döneminde akılla çözülemeyecek sorunlarla karşılaşmışlardır.“ Peki böyle sorunların çözümünü Kur’an’ı Kerim ayetlerinde, Hz. Peygamberin sünnetinde, hadislerinde, kendi öz kültürümüzde, Yunus’ta, Mevlana’da, İbrahim Hakkı hazretlerinin beyitlerinde aramayı düşünür müyüz? Günlük koşuşturmalarımız içinde çözümün özümüzde saklı olduğunu, varlık perdesini aşabilmek için aslımıza dönüşün bir şart olduğunu gönlüyle ve aklıyla bulmaya çalışanların sayısı az değildir.

Özümüz, köklerimiz deyince nedense bizim aklımıza tasavvuf ilmi geldi. Büyüklerimiz tasavvufa farklı tanımlar getirmişler. Bunlardan bir "İçinde bulun- duğumuz zaman içinde yapılması gereken en uygun işi yapmaktır.“ Peki, biz o zaman için neyin en uygun olduğunu nereden bileceğiz?

Allah’ın hidayet ettiği yani hakikati bildirdiği kullar var; onların hidayetine uyacağız. İstersek yüksek okullarda okumuş olalım, istersek çok güvendiğimiz bir akla sahip olalım. İnsan ruhunun Rabbine kavuşması, vuslatı mutlaka bir vesile ile oluyor. O vesileler Allah’ın veli kullarıdır. Özümüze dönüşümüz o veli kullara dönüşümüzle ilgili. "Dini bütün tazeliği ile ayakta tutanlar işte Allah’ın bu veli kullarıdır.“

Bir hadis’i şerifte "Her asırda Benim ümmetimden öncüler vardır“ buyruluyor. Bugün bizim özümüzden, kökümüzden uzaklaşmış olmamız acaba aslımızı merak etmeyişimizden mi kaynaklanıyor? Yoksa biz teknolojik gelişmelerle hayatımıza yön verirken değerlerimizi kaybetmenin en büyük kayıplardan biri olduğunu un- utur mu olduk? Ne dersiniz? Kevser Doyurum 25.09.06

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

Anlamadan Kur’an okumak

Sual: İslamcı yazarlardan birisi, (Mukabele okumak ve dinlemek uygun değildir. Kur’anı okuyanın ve dinleyenin anlaması şarttır. Papağan gibi okumak fayda yerine zarar verir) diyor. Kur’anı herkesin anlaması mümkün olmadığına göre, her milletten Müslüman olanlar var. Arapça bilmeyenlerin Kur’an okuması günah mıdır?

Cevap: Kur’an’ı kerimi, lisanı Arapça olanlar bile anlayamaz. Hatta evliyanın ve ulemanın en büyükleri olan Eshab’ıkiram bile, âyetlerin manalarını Resulullaha sual ederlerdi.

Bir hadis’işerif meali: (Kur’an’ı kerim Allahü teâlânın metin [sağlam] ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz. Çok okumak ve dinlemekle eskimez.) [İbni Mace]

Kur’an’ı kerimin, çok veciz olup, bitmez tükenmez manalarının bulunduğu, bütün manaları bildirilse bile, yazmak için kâğıt ve mürekkep bulunamayacağı bizzat Kur’an’ı kerimde bildirilmektedir.

Mealen buyruluyor ki: (De ki, Rabbimin [İlmini, hikmetini bildiren, hayrete düşüren] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf109   Beydavi] "Demek ki, her Arapça bilen“, Kur’an’ı kerimi anlayamaz. İmam’ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (İmam’ı Ahmed bin Hanbel, Cenab’ı Hakkın, (Anlayarak da anlamayarak da Kur’an’ı kerim okuyan, benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirmektedir.) [İhya] İslam âlimlerinin en büyük- lerinden, Hanbelî mezhebinin reisi imam’ı Ahmed hazretleri böyle buyururken, hâlâ herkesin Kur’an’ı kerimi anlayarak okuması gerektiğini söylemek ne büyük gaflettir. Mehmet Ali Demirbaş 26.09.2006

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

Din istismarı

Efendimiz aleyhisselamın sevgili torunu Hz. Hüseyin, alışveriş yaparken bir satıcıyla pazarlık yapar. Satıcı Hz. Hüseyin'i tanımaz. Hz. Hüseyin'i tanıyan biri gelir pazarcıya muhatabının kim olduğunu hatırlatır. Bunun üzerine pazarcı sevinir ve yüreğindeki peygamber sevgisiyle malını ücretsiz olarak vermek ister. Hz. Hüseyin ise her müslümana örnek olacak bir tavır sergileyerek, peygambere yakınlığını menfaat temini için asla kullanmayacağını söyler ve satıcıya aldığı malın parasını öder. Mukaddesatın istismar edilmemesi konusundaki bu örnek davranışa herkesin riayet ettiğini söylemek tabiî ki mümkün değil. Dini duyguları istismar ederek insanları aldatan, sömüren ve dolandıran nasipsizler az değil.

İslam'ın "kamil ahlakını“ topluma hakim kılma kurumu olan gerçek tasavvuf yolunu tutanlara asla sözümüz olmaz. "Ama Tarikat adı altında Bin bir türlü hurafeyi Din diyerek çevreisndekiler yutturup onları sömüren ve   kimi ahlaksızlıkları meşru kılan Din tacirlerinin ’dinimize verdikleri zararı’, haçlılar bile vermemiştir, veremez.“

"Bir Hz. Hüseyin efendimizin tavrını düşünün“, "bir de çeşitli hurafelerle çevresine topladığı insanları kendi menfaatine alet kılan şeyh bozuntularını düşünün.“

İslam'ın çağlar üstü ilkelerini hayata geçirecek yerde kendi menfaatlerinin temini için İslam'ı ayak altına alan ve tüm dünyaya İslam'ı çirkin gösteren bu sahtekarlar güruhuyla asıl mücadele etmesi gerekenler dindarlardır. Bugün din istismarıyla mücadele ettiğini iddia edenlerin çoğu maalesef gerçek İslam'a (din’in beli ve omurgası maneviyata) karşı savaş açmış  gerekçe olarak da bu din istismarcılarını göstermişler /göstermekteler… Bunun sonucu olarak da bir bütün olarak İslam ve tüm Müslümanlar zarar görmektedir. Din istismarıyla mücadeleyi gerçek dindarlar yapmalıdır

İslami esaslar yerine hurafeleri anlatarak İnsanları İrşad etdiğini zannedenlere karşı gerçek dindarlar tavır almalıdır. Sattığı malın ya da reklamını yaptığı kurumun kalitesi yerine, dini duyguları öne çıkararak anlatan ve kah mal satarak kah hisse satarak menfaat toplayanlara karşı, din’darlar uyanık olmalı ve ciddi tavır almalıdırlar.

Bu tavrı dindarlar almadıkları takdirde, İnsanları sömüren, müridine çorabını koklatan bilmem neresini öptüren ve Müridesini yatağına atan şeyhlik iddia eden ahlaksızlar toplumdan eksik olmayacaktır.

"İslam'daki zühd, takva, tevazu, tevekkül“, "öfkeye hakim olmak“, "sabır, müsamaha, Allah için sevmek, büyüğe saygı küçüğe şefkat gibi“ ‘insanı meleklerden üstün düzeye çıkaracak’ sayısız hasletleri yeni nesillere öğretmediğimiz ve onları İslami terbiye ile eğitmediğimiz sürece toplumdan din istismarı eksik olmayacaktır.

Din istismarının en etkili ilacı sağlıklı dini eğitim ve istismara karşı tavizsiz mücadeledir bunu yapmak zorundayız. Aksi takdirde politik bir söylem olan irtica kelimesinin arkasına saklanan İslam karşıtları, namaz kılanları bile istismarcı kabul edip cezalandırmaya devam edeceklerdir.

İslam en son ve en mükemmel dindir. Onun kaynakları olan Kuran ve Peygamber sünneti ‘çağlar üstü mesaj içeren’ kaynaklardır ve birilerinin zannettiği gibi asla doğma değildir. Bilim ve akıl ile çelişmez aksine bilimi ve aklı öne çıkarır.(ışık tutar)

15 senedir okullarda ders kitabı olması gerektiğini yazıyorum söylüyorum. Yirminci yüzyılın en önemli iki tefsirinden biri bana göre birincisi olan Hak Dini Kuran Dili Tefsiri bizzat Atatürk'ün emriyle Hamdi Yazır merhum tarafından kaleme alınmış ve yine Gazi'nin emriyle devlet parasıyla basılmıştır. Kur’an’ın ve dinin gerçeğini öğrenmek isteyenlere bu kitabı tavsiye ediyorum. Ailecek okuyun, çocuğunuza okutun, siz okuyun. Özellikle irtica söylemiyle Atatürkçülüğün arkasına sığınarak Müslümanları rencide edenlere de neyin İslam neyin irtica olduğunu öğrenmek istiyorlarsa Atatürk'ün yazdırdığı onaylayıp bastırdığı bu kitabı okumalarını tavsiye ederim. Resul Tosun 27.09.2006

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

Allah’ı tanımanın sırrı O’nu zikretmekte yatar

Allah’ı seven insan, İbrahim Hakkı Hazretleri gibi: "Hoştur bana Senden gelen / Ya hil’atu yahut kefen / Ya gonca gül yahut diken / Lütfun da hoş kahrın da hoş“ demeye başlıyor. Bunu deyince de, manasını bilmediğin ayetlere baktığın, okunduğu zaman onu adeta hisseder gibi oluyorsun.

Kur’an’ın ruhuna vâkıf olmak, ancak Allah’a kulluk ve  zikrullah ile mümkündür. Hiç bir şey anlamazsın manasından ama   seversin onu. Okursun ve halin öyle olur ki, Allah’ın bütün ayetlerinin emr- ettiklerini yaparsın, nehyettiklerinden kaçarsın. Yani senin hâlin de Kur’an’dan bir numune olur. Her zaman; "Allah’ın Sevgilinin sünneti canlı Kur’an’dır“ diyorduk ya, o sünnetin bir misli de senin hâlin olur. Teslimiyet odur. "Sünnete ne gerek var“ diyen alim geçinen cahilleredir bu sözüm. Yeni mesaj.com 30.09.2006

12.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

Ramazanın aydınlığında

Mümünler için af, mağfiret, rahmet, bereket, sosyal dayanışma ve yardımlaşma mevsimi olan ramazan ayına bir kez daha ulaşmış olmanın şükrünü ve mutluluğunu yaşıyoruz. Dini ve kültürel hayatımızda bu ayın çok müstesna bir yeri ve önemi vardır. Çünkü dalalet, atalet ve zulmet bulutlarının kararttığı insanlığın ufkunu, ilim, ahlak ve fazilet nurlarıyla aydınlatmaya başlayan yüce kitabımız Kur’an’ı Kerim’ bu ayda gönderilmeye baş- lanmıştır. Ramazanın kutsiyetlerinden birisi de budur. Bu mutlu olayı bir bakıma oruç tutarak karşılamış olmaktayız. Bir nevi O'na tazim ve saygı göstermek için bu ibadeti yerine getiriyoruz.

Dünyaya bir imtihan ve mücadele için geldik. İnsan, iç âleminde birbiriyle dövüşen, silah silaha çarpışan iki varlık gibidir. Bir tarafta kötü sıfatlar, diğer tarafta iyi sıfatlar vardır. Kötü sıfatları şeytan temsil eder.

Mevlâna Celaleddin’ı Rumi diyor ki: "Şeytan Müslüman olursa Cibril olur.“ Yine Peygamberimiz bir sohbetinde buyuruyor ki: "Her insanın bir şeytanı vardır.“ Soruyorlar kendisine: "Ey Allah'ın Resulü, sizin de şeytanınız var mı?“ "Evet“ cevabını veriyor ve ilave ediyor: "Ama ben şeytanımı Müslüman ettim.“

İşte, esas olan nefsi Müslüman etmektir. Kuranda orucun hikmeti tek bir cümleyle ifade edilmiştir: "Sakınasınız diye.“ Bütün manalar bu tek cümlede saklıdır. "Günahtan, kötü huydan, Allah'tan başka her şeyden sakınmak, yani takva ehli olmak için oruç tutmak.“ Bu sakınma sözü, insanın erişeceği en yüksek merhaledir. Bunun içinde sabır, cömertlik, şefkat, merhamet, ilahi emirlere itaat gibi yüksek meziyetler vardır. Oruç vasıtasız bir eğitim, bir ruh disiplini, aynı zamanda iradeyi güçlendirme vasıtasıdır. Prof.Dr Mehmet Nuri Yılmaz  29.09.2006

Allah'u Ekber…

Allah’ın merhameti üzerinize olsun.

Sayın M.Nuri Yılmaz Bey, inanıyorum ki yukarıdaki cümleleri, acı su ile tatlı suyun birbirinden ayrıldığı gibi, hak ile batılın birbirinden ayırt edilmesi için yazdınız

>    Alemleri muntazam şekilde ‘dua ve doğruluk üzerinde yaratan ve idare eden Zatı Zülcelal, muhteşem olarak yaratmış olduğu kulunu "belirli bir irade dışında kendi haline bırakmaz; yani insanlar belirli bir hal ile süre dışına çıktıkları zaman iyi ve kötü haller-i Allah'ın yaratması ile zahire ‘kendilerine‘ döner.

Dünya hayatı insanlar için, kat etmesi gereken yol ve bu yol üzerinde aşması gereken engeller ile mücadele için’dir.

Yaratılan her insan islama yatkın olarak doğar. İnsanlar kötülüğe meyilli değildir... İnsanları kötülüğe şeytan ve yardımcıları telkin eder.  Hz Mevlana bir akşam misafir olduğ yerde, yemek yer; yediği yemek’de şüpheli ve haram bulunmalı’ki; ‘akşam bir yerde yemek yedik’... Allah(cc) ile aramızdaki bağ koptu; der.

İşte şeytanın yardımcıları Mevlanaya bunun için düşmanlık yapıp iftira ederler!..

>    Mevlana hazretlerinin yakıştırılan "şeytan müslüman olursa, Cibril olur“ iftira’dır. Allah’u alem yakıştırılan söz şu şekilde olabilir... İnsan şeytanı ümitlendiren kötü huyladan kurtulursa "nefs kemale erer“, Cibril olur. Allah’ın evi kalb ‘şeytanın telkinlerine kapalı olur’, ‘feraset ve ilhama’ açılır. Zira şeytan, insanın islama aykırı kötü amellerinden beslenir, ‘yanında’ bulunur. İslam dairesine şeytan giremez.

>    Peygamber efendimiz sonrası Kur’an’ın bir kısmını görmezden gelerek Ümmetin Ehl’i Beyt üzerinden imtihanını gizleyip dinin ‘ucunu açıp şişirenler’ geliştirilen parelel dinin zemini için ‘Peygamber efendimize’ iftira etmişler... Allah(cc) ve Peygamber düşmanları.

>    Belli’ki şeytanın yardımcıları - Peygamber efendimizin bazı sözlerini – geliştirdikleri dine uygun olarak değiştirmiş.

>    Allah’u alem; "Her insanın yanına şeytan yaklaşır nefsani istekler ile Peygamberin yolundan çıkartıp kendi izine düşürüp cehenneme sürmek için“ hali sözü; ‘Her insanın bir şeytanı vardır’... şeklin’de uydurmuşlar, Allah(cc) ve Peygamberin düşmanı şeytanın yardımcıları.

>    Peygamber efendimizin "İnsan’da şeytanın telkinine meyilli nefsani istekler vardır;  Ben nefsimi Allah’ın iradesi Kur’an-a uygun kontrol altına aldım“, ‘şeytanın telkinine meyletmez’... sözü. ‘Ben şeytanı müslüman ettim’... şeklin‘de uydurmuş Peygamber düşmanı, şeytanın yardımcıları.

>    Allah’ın Resülü Allah’ın huzurundan kovduğu şeytanı yanına alır mı? Peygamberlerin görevi insanları uyarıp ‘şeytanın tuzaklarını deşifre ederek’ kurtuluş yoluna Allah’ın emrettiği şekilde hazırlamak’... şeytanın doğası, amacı "insanları aldatıp sapıtarak Peygamberi izinden çıkartıp“ kendi izine düşürerek Allah(cc) ile arasındaki bağı kopartıp ateşe cehenneme sürmek.

Hacı Bayazıt 01.10.2006 

Allah'ın selamı rahmeti alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası 'maneviyatın' merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni meşrep/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun...

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar 14 senelik mücadele ile dini tarihi ve güncel olayları "insanların uyanmaması için" gölgeleyen gizliğinin açığa çıkıp berteraf edilmesi sonucu 'manevi fikri ve fiziki', halimiz deliller ile anlaşılır olup "önceki hazırlanmış Gutachten (Rapor) düzeltilip" Hak ve Hukuku'muzu' engelleyen Sachwalterin kaldırılmasına hukuken zemin hazırlanmıştır... Bu sebep ile ilk baskısı 2007 yayınlanmış olan bu eser tekrar düzenlenip ikinci baskı için hazırlanmıştır.   

 

İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.

 

B i s m i l l a h i r  r a h m a n i r  r a h i m

Bizlere bu çalışmaları nasib eden Allah’a Hamd’ü sena’lar olsun. Dost’larına, Veli’lerine, İmam’larına, Erlerine selam olsun.

Allah’ın izni yardımı, sevdiklerinin ve sevenlerinin, manevi himmeti ve desteği ile insanların manen ve zahiren korunmuş olduğu islam dairesini kemer ve köprüler ile muafaza eden tarikatın hak aydınlık tarafının; islam dairesini tahrip eden karanlık şeytanslı tarafına karşı hukuku meşruiyet alanı içerisinde gerekli mücadele ile mahkemeler üzerinden insanların uyarılması ve kamuoyuna duyurulması, insanların maneviyat ve adalet asrına yönelmesi Allah’ın yardımı ile yapılmıştır.

Varlık sebebimiz insanların uyarılıp alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası maneviyatın merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş direniş cephesi ile alemin Allah’dan rahmet ve bereket gerektirecek hale hazırlanması'dır.

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar manevi fikri ve fiziki üç yakin ilmi ile dört aşamada 12 bölüm halinde hazırlanmış bu kitap okuyucusunun kalbi ilimler (Kalbin şüpheli ve haramdan korunması Allah(cc) yönelmesi) ile kendisini bilmesine zemin olarak hazırlanmıştır. Mücadelemiz aynı amaç ile İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan. Ölçülerinde Bölüm 13 de devam etmekte olup İnşallah kırk bölüm de tamamlanacaktır. Allah(cc) yar ve yardımcımız olsun: Hacı Bayazıt E Post: haci.Bayazıt@chello.at  - www.islamdairesi.com

 

Mücadelemiz link "yazılar 2" Bölüm 13 devam etmektedir.