İslam dairesi ...

Allah'ın muhteşem yaratığı ehli vicdan sahipleri; İnsanlar iki kısımdır... İlki, İslam fıtratına yatkın yaratıldığı üzere İslam olan, islama gelenler; ikincisi, islam'da açılan tahribat yolları ile İslam dairesin'den çıkartılanlar.

Akıl sahipleri. Devletler din adamı maneviyat ehlinin halkı Allah'ın hesabına hazılrlaması ile kurulur; yıkılması'da din adamlarının maneviyatı boşaltıp halkı şeytanın hesabına hazırlaması ile olur. Hacı Bayazıt

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

İnsanın Takvası

Takva: korunma, sakınma, engel... gibi anlamlara gelir. Takva, kişi ile kötü şey arasında engeldir. İmanlı, sabırlı... İnsanların en güzel özelliklerinden biridir. Yüce yara- tıcıya karşı sorumluluk duyarak her türlü günahlardan kendini korumanın niyet ve gayreti içinde olmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak için, O’nun himayesine girer- ek, emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından sakın maktır. Takva, İnsanın yaratıcısına karşı minnet ve şükran borcunu farkedip kul olduğunu sezme bilincine ermesidir. Takva, Allah’a olan kamil imanın ve ona duyulan gerçek sevgi ve saygının ifadesidir.

İnanan kişi için birinci derecede sakınılması gereken Allah’tır. Allah’tan sakınan kişi ancak O’ndan yardım ister, O’na güvenir ve O’na dayanır. Takva, İnsanı tehlikelerden korumakta ve bütün hayırları içine almaktadır. Takva, inanç ve davranışlarla, eğri ve batıldan sakınmak anlamına gelmektedir. Her şeyin kendine yakışan bir zineti vardır, mü’minin zineti de günahları terk ederek takvaya devam etmektir.90

Takvalı olan kimselere Kur’an “muttakiler” diyerek bahseder. Bu İnsanların ne gibi özelliklere sahip olduklarını anlatır. Kur’an’ın kendileri için bir hidayet rehberi olduğunu ve akibetlerinin kurtuluş olacağının müjdesini verir.

الم. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِي

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا

رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ

وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَـئِكَ

عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Elif. Lam. Mim. O kitap, (Kur’an) onda asla şüphe yoktur. O muttakiler için bir bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine vediğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler, ahiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenlerde ancak onlardır.“ 91

Kur’an’da bazı kimselerden takva sahipleri "Muttakiler“ diyerek bahsetmesi, bu İnsanlarda bulunan üstün vasfın ve davranış ayrıcalığıyla sergiledikleri meziyetlerin bir neticesindendir. Onların gayba imanı: Allah’ı görmeden O’ nun eserlerine bakarak inanmak ve her an O’nun gözetiminde olduğunun bilinciyle yaşayarak kötülük- lerden sakınmaktır. Muttakilerin Allah yolunda infakı ise, yoklukta ve darlıkta, gece, gündüz, gizli, açık sırf Allah rızası için harcamalarıdır.

Muttakilerin özelliklerinden bir diğeri, Allah’ın kitaplarana inanmalarıdır. Kur’an da bahsedilen takva sahipleri, Allah’ın rasulünü örnek alarak ibadeti ve İnsanlara hizmeti zevkle, rıza anlayışı ile yapanlardır. Takva, nefsin korkulduğundan korunağa almaktır, günahta ısrarı terketmek, farzları yerine getirmektir. İtaatla gurulanmayı bırakmak, peygambere uymaktır. Takva Allah’ın seni yasakladığı şeyde görmemesidir. Muttakiler günahların büyüğünden küçüğünde kaçınırlar. Şirkten, putlara tapmaktan kaçınan, sırf Allah rızası için ihlasla ibadet eden kişler, topluluklardır.

O kişidir ki, kendisine haram kılınan ve şüpheli şeylerden sakınır, vacip kılınan şeyleri yapar. Mü’min salih amelleri ile Allah’ın gazabından kaçınır. 92

O üstün vasıfta olan İnsanlar, imanlarında ve ibadet- lerinde, hareketlerinde mükemmellikler sergilerler. Böyle bir gayret içinde olan mü’minler, nefislerini kötü sıfatlardan arındırarak, kazandıkları ilahi ahlak ile kemal olma vasfına erişirler. Böylelikle takva sahibi kul olma seref ve değerine ve devamında da Allah’ın sevgisine ererler. Onlardaki takva ahlaki bozulmalara karşıda bir kalkandır. Bu özellikleri taşıyan üstün şahsiyetler, Allah’ın dostluğuna ve sevgisine nail olan, imanlı ve nefsini kötülüklerden arındırmış kemale ermiş kimse- lerdir. 90.Dr.H.Emin.Sert.K.İnsan Tipleri. S 205.91, Kur’an’ı Kerim.Bakara.1-5-92.İbni-Kesir,Hadiseler İbn’ı Kesir Tef- siri. C.2.S.159.161.suffe@live.nl 22.01.2008

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

Gevşemeyiniz..!

Kitab'a, Rasul(a.s.)'a sarılalım. Bir anlık gevşemenin Ka'b b. Malik'e nelere mal olduğunu hatırlayalım. Kendi ellerimizle kendimize zulmetmeyelim. Küresel hendek- lerin kazıldığı bu günlerde küresel iblislerin kazdıkları hendeklerin işçisi olmayalım. Vahye kulak verelim ve adayanlardan, adananlardan olalım. Korku ve karamsarlık putunu ellerimizle kıralım.

Rabbani yolda kalabilmek, bu yola girebilmekten daha zor. Öyle ki fıtrat üzerindeki, şeytan ve dostlarının ablukası yolda kalanlarda daha bir derinleşmekte, dava da sebat ve süreklilik zorlaşmaktadır. eytan ve dostlarının beşer fıtratını önden, arkadan, sağdan ve soldan kuşatma altına aldığını Kur'an bize bildirir.“ Her bir cephe başlı başına irdelenmesi gereken bir yazı konusu olmakla beraber inşallah bunları başka çalışmalarımıza bırakalım. Ve Adem (a.s.)'ın sınavını bir nebzecik hatırlayalım.

Derken şeytan, O'na vesvese verdi: "Ey Adem“ dedi. "Sana ebedilik ağacını ve ebedilik saltanatını göstereyim mi?“ (Taha   20) Bu vesveseyi veren Şeytan davasından vazgeçmiş değildir. Vesvese ile ebedilik ağacına her dönemde çağırmaktadır. Bizler hangi yasak ağaca çağrıldığımızışünmeliyiz. Bu gevşemişliğin, vurdum- duymazzlığın adeta el etek çekercesine köşeye çekilişler yasak ağaca kurban gidişler mi? Önümüze sunulan yasak meyvelerin kurbanı mı olduk, duyarsızlaştık? Rabbani yolda kalabilmek, rabbanilerden olmakla mümkün ki, o rabbaniler vahyin ortaya koyduğu, Rasul (a.s.)'ın pratize ettiği yola talib olanlardır. Ve onlar bu yolda sebat edenlerdir. Cahili sistemlerin dümen suyunda sele kapılıp gidenlerden olmamak için direnmeli, yönelmeli, savrulmamalı... Savruk, eğreti düşüncelere "La“ demeli. Direnişi, İntifadayı önce nefislerimizde yaşamalı, sapanlarımızdaki taşların yönünü önce nefislerimizde hissetmeliyiz. Kendi intifadasını gerçekleştirememiş bireylerin bölgesel ya da küresel intifadaya katkısı ne olabilir ki?

Allah adına aldatıcılar dün olduğu gibi bugün de boş durmamakta, şeytanın adımlarını, adamlarını takip ettirircesine yol ve yöntemler sunm aktadırlar. 

"Sen onlara yumuşaklık gösteresin de, onlar da sana yumuşaklık göstersin isterler“ şeklindeki Kur'ani ikazda ifade edilen uzlaşı, asimile arayışlarına devam etmektedirler. Çağrıldığımız "Yasak Ağ“ları idrak etmeliyiz. Hayatımızdaki yasak bölgeler neler? "Ben“lerimiz mi yoksa yasak ağaçlar? Statümüz, konumumuz, ilmimiz, liderimiz, istikbal endişelerimiz, eşlerimiz, çocuklarımız, ya da yıllarca sürdürdüğümüz mücadelemizde arpa boyu yol katedemeyiş yeisimiz mi? Hangi yasak bölgelere takılıp kaldık? Yoksa afyonvari bir din bize de mi galebe çaldı? Geleneğe direnen bizler teslim mi olduk? Geç değil asla geç değil. "Gevşemeyiniz!“ diyor. Haydi bu hitap ile silkilinelim ve hayatlarımızı bu yasak bölgelerde heder etmeyelim. Durgunluğumuzu ve duyarsızlığımızı ancak kurbansızlı-ğımızla ifade edelim ve yeniden İbrahim (a.s.) gibi İsmaillerimizi arayalım.

"Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder“ (Talak  2) "Gevşemeyiniz“ hitabı karşısında sığınağımız, Ashabı Kehf gibi mağara bile olsa meşru olsun. Yalnız Rabbimizin gösterdiği limanlara sığınalım. Şeytan ve dostlarının sunduğu düşünce ve yöntem- lerden Alemlerin Rabbi olan Allah'a hicret edelim.

Talut askerlerle beraber (Cihad için) ayrılınca: "Biliniz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecek, kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna, kim ondan içmezse bendendir“ dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi nehirden içtiler.. (Bakara   249)

Savruk ve asimile düşüncelerle Calut'a asker olmayalım. Hayatımızdaki nehirlerimizi bir bir tesbit edelim. Susamışlığımızı, susuzluğumuzu cahili yol ve yöntemlerde değil vahyin pınarında arayalım. Ve kana kana içelim o pınardan. İmtihan için verilen, bahşedilen bu ömrü dünyevileşme sularında zayi etmeyelim. Uhud Ashabı gibi, oklarımızı ve yaylarımızı bırakıp, gözlerimizi dünya sevgisi bürümesin. Korku ve karamsarlık çökmesin yüreklerimize. Zamanın Tebük'lerini oluşturup, geri kalmayalım. Oklarımızı ve yaylarımızı bıraktığımız yerden yeniden elimize alıp daha bir sıkı sarılalım. Kitab'a, Rasul(a.s.)'a sarılalım. Bir anlık gevşemenin Ka'b b. Malik'e nelere mal olduğunu hatırlayalım. Kendi ellerim- izle kendimize zulmetmeyelim. Küresel hendeklerin kazıldığı bu günlerde küresel iblislerin kazdıkları hendeklerin işçisi olmayalım. Vahye kulak verelim ve adayanlardan, adananlardan olalım. Korku ve karamsarlık putunu ellerimizle kıralım. "(Firavun): Mutlaka ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım (deyince), Onlar; Biz zaten Rabbimize döneceğiz dediler.“ (Araf 124,125)

Küresel iblislerce estirilen korku putu karşısında ye'se düşmemek, vahyin sunduğu örneklikleri gözönüne getirmek, yalnız ve yalnız ona sığınmak. Ölümü bile ayakta karşılayabilecek bir bilinci kuşanmak... Fıtrat bu bilince muhtaç. Bunun susuzluğunu çekmekte. Akan kanlar ve çığlıklar, gözyaşları, gasbedilen mukad- des mekanlar, hunharca liğme liğme edilen bedenleri ekranlarda seyrederken boğazımıza tıkanan lokmalar... Hala öze dönmeyecek miyiz? Yaradılışımızın özüne! Bizi biz yapan değerlere... O tatlı koşuşturmacaları özlemedik mi? Soğuk kış günlerinde, İnsanların sıcak evlerinden çıkamadıkaları günlerde yoğun kar altındaki yürüyüşlerimizi özlemedik mi? Gece yarısı bir kardeşimizin derdine derman olduğumuz, Kitabı tedricen tertil üzere okuduğumuz o günlere ve gecelere ne oldu? Yoksa, "Ey iman edenler, İman ediniz…“ ayetine mi takıldık? Aşamadık mı? İmanın üstünlüğü gerçeğini mi unuttuk? O halde hatırlatalım ve hatırlayalım... "Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz. Eğer gerçekten inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz.“ (Al’ı İmran139) İlim ile yoğrulup, amel ile doğrulmak duasıyla... Mükerrem Bulut 16.01.2008

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.

Rabbani Yol ve Sünnetullah.

Geçmişte helak edilen bütün kavimlerin, beklemedikleri veya kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaş- madıklarını belirtmiş- tik. Helak edilen bütün kavimler, toplumları helak eden bu Sünnetullah gerçeği ile uyarılıp ikaz edilmişlerdir.

Şanı yüce Rabbimiz hiçbir ülkeyi, hiçbir halkı gafil bir halde iken helak etmemiştir. Çünkü bu konuda da Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti vardır. Biz hangi ülkeyi helak ettikse, muhakkak o ülke halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz. 26 Şuara 208.209

Bunun sebebi, Rabbinin ülkeler halkını gafil haldeler iken onları zulüm ile helak edici olmadığındandır. 6 En'am131 

Ayet’ı kerimelere dikkat edilirse, şanı yüce Rabbimiz gafil olan bir ülkenin helak edilmesini 'zulüm' olarak ifade etmektedir. "Biz zulmetmiş değiliz“ veya "Rabbin zulüm ile helak edici değildir“ buyruğu ile ülkelerin gafil haldelerken helak edilmedikleri, edilmeyecekleri bildirilme ktedir.

Meselenin bu noktasında bir ülkede yaşayan Firavunların ve Firavunları destekleyen mustazafların topyekün helak edilmesi ile ahiret azabını birbirinden ayrı değerlendirmemiz gerekir. Dünyevi helak ile ahiret azabı birbirinden ayrı şeylerdir. Ahiret azabında helak yoktur. Cehennem azabına müstehak olan müşrikler ve kâfirler, cehennem azabının şiddeti karşısında helak olabilmek için Rabbimizin onları helak etmesi için feryat edecekler, fakat bu istekleri kabul edilmeyecektir. Birçok ayet’ıkerimede beyan edildiği gibi dünyevi helak ile ahiret azabı birbirinden ayrı, birbiri- nden farklı şeylerdir.

Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı ve böylece kendilerine hiç ummadıkları yönden azap geliverdi. Allah onlara dünya hayatında zilleti tattırdı. Ahiret azabı elbette daha büyüktür. Bunu bilselerdi. 39 Zümer 25.26

Hiçbir ülkeyi gafil halde iken dünyevi helak ile azaplandırmayacağını beyan eden Rabbimiz, helakini veya kurtuluşunu murad ettiği kavimlere mutlaka ve mutlaka uyarıcılar göndermiştir. Söz konusu ülke halkına emirlerini ve bu emirlere karşı gelirlerse sünneti ile helak olacaklarını bildirmiştir.

Senin Rabbin, ana merkezlerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe ülkeleri yıkıma uğratıcı değil- dir. Biz ancak halkı zulmetmekte olan ülkeleri helak ederiz. 28 Kasas 58.59 

"Biz bir ülkeyi yıkıma uğratmak istediğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emirler- imizi bildiririz“.... Onlar ise onda (emirlerimizde) bozgu-nculuk yaparlar. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helak ederiz.17 İsra 16

Sünnetullah'la ilgili bu gerçek kavrandığı zaman, peygamberlerin, gönderiliş gayesi daha iyi anlaşılacaktır. Peygamberler kavim- lerini İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmişler ve bu daveti kabul etmezlerse Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti ile helak olacaklarını bildirmişlerdir. Hepimizin bildiği gibi Resulullah (s.a. v.) son peygamberdir. Ancak Resulullah (s.a.v.) 'in son peygamber olması ve Rabbimizin başka peygamber göndermeyeceği gerçeği, Resulullah (s.a.v.)'in vefatından sonraki İnsanların, toplumların, ülkelerin peygamber mesajından mahrum kalacakları anlamına gelmez. Çünkü Resulullah (s.a.v.)in tebliğ ettiği Rabbani mesajı yani Kur'an'ı Kerim'i kıyamete kadar muhafaza edeceğini beyan eden Rabbimiz, bu "Peygamber mesajını“, "Kıyamete kadar yaş-ayacak İnsanlara“, "toplumlara ve ülkelere tebliğ etme görevini“, Resulullah (s.a.v.)'e ümmet olan dünya Müslümanlarına, ve bu "Müslümanların arasında bulunan seçkin alimlere yüklemektedir.“

Peygamberlerin bizatihi olmadığı bu dönemlerde, peygamber mesajını dünya İnsanlarına bu kutlu Müslümanlar götüreceklerdir. Çünkü Resulullah (s.a.v.)'in daveti, Resulullah (s.a.v.)'in vefatıyla son bulan bir davet değildir.

Bu Davet, peygamberlere ümmet olma şuurundaki seçkin Müslümanlar tarafından, ‘kıyamete kadar’ gündeme gelecektir. Cahiliyenin yerleştiği bir toplumda tevhidi mücadele ile görevlendirilen Resulullah (s.a.v.) İnsanları nasıl ki İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmiş ve Sünnetullah gerçeği ile uyarıp ikaz etmişse; günümüz Müslümanları da dünya İnsanlarını İlahi hükümlerle Allah'a ve kulluğa davet edecekler ve Sünnetullah gerçeği ile uyarıp ikaz edeceklerdir... Çünkü dünya İnsanları, Kur'an'ı Kerim'e inansalar da, inan- masalar da, "akıbetleri bu yüce Kitap'taki hükümlere, ve bu ‘yüce Kitap'taki kanunlara’ göre olacaktır“... Ne yaparlarsa ne ile karşılaşacakları, bu yüce Kitap'ta açıkça bildirilmiştir.Yerçekimi kanununu inkar eden bir İnsan, yerçekimi kanunundan kurtulmayacağı gibi, İlahi kanunları inkâr eden İnsanlar, toplumlar veya ülkeler de, inkâr ettikleri bu kanunlardan kurtulamay- acaklardır... İsteseler de, İstemeseler de akıbetleri kendilerine bildirilen bu Kitap'a göre olacaktır… 

Biz hiçbir ülkeyi bilinen bir kitabı (yazısı hükmü) olmaksızın helak etmedik.15 Hicr 4

Günümüzdeki dünya müstekbirleri ve bu müstekbirleri destekleyen dünya mustazafları da, "Allah'ın hükümleri ile karşı karşıya getirilecekler“, ve bu "hükümleri yalanladıkları zaman Rabbimizin kesin ve değişmeyen sünneti ile helak olacakları“, kendilerine bildirilecektir. Beşeri anlayışlar ve değerlendirmeler ile müstek birlere veya mustazaflara öğüt vermenin fayda sağlamayacağı zannına kapılınsa bile, "bu delilsiz ve mesnetsiz zan“, dünya Müslümanlarını İlahi davetten alıkoymamalıdır… Kur'an'ı Kerim'de, bu şekilde düşünen ve davetten umudsuz olan İnsanlar açık bir şekilde uyarılmaktadır.

Aralarından bir topluluk; "Allah'ın (dünyada) helak edeceği veya (ahirette) şiddetli azaba uğratacağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?“ dediler. Öğüt verenler; "Rabbinize karşı bir özür için ve umulur ki sakınırlar“ dediler. Kendilerine hatırlatılanı unuttukların- da ise, Biz kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulme sapanları da yapmakta oldukları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azapla yakalayıverdik. 7 A'raf 164.165

Bu İlahi buyruk ile Rabbani davetin neden ve niçin yapılacağı beyan edilmektedir. Tebliğin faydasız olacağı zannı ile öğüt vermekten içtinap eden kimselere verilen cevap açıktır; "Rabbinize karşı bir özür için ve umulur ki sakınırlar.“ İlk neden özürdür. Bu özrü hem kendi açımızdan, hem de onların açısından değerlendirmeliyiz. Rabbimizin emrettiği İlahi daveti gündeme getirmekle, İnsanları İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet etmekle ve bu daveti kabul etmezlerse karşılaşabilecekleri akıbeti onlara bildirmekle, bizler üzerimize düşen görevi yerine getirmiş oluyoruz. Bu görevi yerine getirdiğimiz zaman şanı yüce Rabbimize karşı "Ya Rabbi azaba müstahak olan bu İnsanların durumundan bizler sorumlu değiliz. Çünkü emrettiğin hükümleri, gücümüz nispetince onlara bildirdik.. " diyerek, mazur olduğumuzu ifade edebiliriz. Bu Rabbani görevi yerine getirdiğimiz zaman bizlerin beyan edeceği bir özrü olurken, daveti reddeden kimselerin de hiçbir özürleri olmayacaktır. İlahi daveti reddeden kimseler "Ya Rabbi bilmiyorduk, bizlere bildirilmemişti.. " diyerek bir özür ileri süremeyecek-lerdir. Tabi ki İlahi daveti bu İnsanlara iletmesek, bu sefer bizim Rabbimize karşı beyan edeceğimiz bir özürümüz olmayacak ve kötülük yapanların uğrayacağı azap bizlere de dokunacaktır.

Oysaki Rabbimiz, bildiğimizi bildirmemizi ve bize bildirilen İlahi hükümlerle bu İnsanlarııkça uyarmamızı emretmektedir. Bu İnsanlar açıkça uyarılmalı ki, Rabbimize karşı beyan edecekleri bir özürleri, bir mazeretleri olmasın. Ülkeleriyle, saraylarıyla, askerleriyle birlikte helak edildikleri zaman, gafil oldukları ve kendilerine bildirilmeyen bir helakla karşılaşmış olmasınlar. Eğer biz onları daha evvel (uyarmazdan önce) azap ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: "Rabbimiz bize bir elçi gönderseydin de şu zillete ve rüsvaylığa uğramadan önce Senin ayetlerine tabi olsaydık..“  20 Taha134

Dünya Müslümanlarının bu İlahi hükümleri idrak etmeleri ve eylemlerine bu idrak ile yön vermeleri gerekir. Rabbani davete muhatap olan dünya İnsanlarına mutlaka ve mutlaka bu davet götürülecektir. Haktan ve hakikatten habersiz olan İnsanları, toplumları, devletleri gizli faaliyetlerle helak etmeye çalışmak, Müslümanlara emredilen Rabbani bir davranış değildir. Bu gibi faaliyetleri yürüten kimselerin, Rabbimizden yardım istemeye de hakları yoktur. Çünkü Rabbimizin emrettiği davranış, emrettiği yol bu değildir.

Dünya İnsanlarıık, apaçık ayetlerle cennete davet edilecekler, bu daveti reddettikleri ve küfürlerinde ısrar ettikleri zaman cehenneme terk edileceklerdir. Hiçbir peygamber, kavmini cennete davet etmeden cehenneme terk etmemiştir. Peygamber varisi alimlerin ve bu alimlere tabi olan Müslümanların da bu sünnete dikkat etmeleri gerekir.

İlahi davetin gündeme getirilişindeki ilk nedenin özür olduğunu belirtmiştik. Aynı ayet’ı kerimede ikinci neden de zikredilmek- tedir; "Umulur ki sakınırlar!“ İlahi davetin gündeme getirilişindeki ikinci neden, onların kurtuluşunu arzu ve umud ettiğimiz içindir. Belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar, belki firavunluktan ve firavunlara kulluktan vazgeçerler, belki hakkı bilip, batıldan içtinap ederler, belki kurtuluş bulurlar, belki.

Sünnetullah'ın Tecellisine Ait Örnekler. Kur'an'ı Kerim'in birçok yerinde toplumların akibeti ile ilgili Sünnetullah meselesi üzerinde önemle durulmakta ve bu Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin birçok örnekler zikredilmektedir. Nuh, Ad, Semud, Lut ve firavun kavimleri, bu konuya verilen açık örnekler- dendir. Peygamberleri vasıtasıyla İlahi hükümlerle Allah'a kulluğa davet edilen ve Sünnetullah ile uyarılan bu kavimler, İlahi daveti reddettikleri için Sünnetullah'ın gereği olan azapla helak edilmişle-rdir. Bu kavimlerin durumlarına ve akıbetlerine ilişkin verilen örnekler, Kur'an'ı Kerim'in muhtelif yerlerinde zikredilmektedir. Kur'an'ı Kerim'i okumaya ve anlamaya çalışan her kardeşimiz, bu örnekleri açık bir şekilde müşahade edeceklerdir. Bu örneklerden sadece bir tanesi olan Nuh kavmini ve bu kavmin akibetini, bu konuda verilen haberlerden bir kısmını zikrederek verebiliriz; Hiç şüphesiz biz Nuh'u: "Onlara acıklı bir azap gelmezden evvel, kavmini uyarıp korkut“ diye kendi kavmine gönderdik.

Dedi ki: "Ey kavmim, gerçek şu ki, ben size (gön derilmiş) apaçık bir uyarıcı   korkutucuyum. Allah'a kulluk edin, O'ndan korkup sakının ve bana itaat edin. Günahlarınızı mağfiret etsin ve sizi belli bir ecele (ölümünüze) kadar ertelesin. Muhakkak ki, Allah'ın takdir ettiği ecel (iman etmezseniz mukadder olan helak) gelince ertelenmez, eğer bilseydiniz. 71 Nuh1...4

Andolsun biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara) "Ben sizin için apaçık bir uyarıc   korkutucuyum. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım“ (dedi). Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşıları (önderleri): "Biz seni kendimiz gibi bir İnsandan başka (birşey) olarak görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz“ dedi(ler).11 Hud 25..27

Onlar: "Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit edip durduğun (azab)ı haydi getir“ dediler. Dedi ki: "Dilerse onu size ancak Allah getirir ve siz (Allah'ı) aciz bırakabilecek değilsiniz. Eğer Allah sizi helak etmeyi dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürülece- ksiniz.“ 11 Hud 32... 34

Nuh'a şöyle vahyedildi: "Kavminden (daha önce) iman edenlerden başka hiçbir kimse iman etmeyecek. O halde yaptıkları şeyler- den dolayı kederlenme. Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Zulme sapanlar konusunda da Bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaktır.“ 11 Hud 36.37

Sonunda Rabbine dua etti: "Gerçekten ben yenik düşş duru-mdayım. Artık Sen intikam al.“ Biz de boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık. Böylece (her iki) su takdir edilmiş bir emr üzerinde (hükmümüzü gerçekleştirmek için) birleşti.

Onu (inananlarla birlikte Nuh'u) ise perçinlenmiş levhalardan yapılmış (gemi) üzerinde taşıdık. Kendisine nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükâfat olmak üzere (gemi) gözetimimiz altında akıp gitmekteydi. Andolsun biz bunu bir ayet olarak bıraktık. O halde düşünüp ibret alan var mı? Ki uyarılarım ve azabım nasılmış? 54 Kamer 10.16

Sadece bir kısmını zikredebildiğimiz bu haberler, Sünnetullah'ın tecellisine ilişkin bir örnek niteliğindedir. Kur'an'ı Kerim'in muh- telif yerlerinde toplumların helakıyla ilgili genel kanun zikredil- mekte, bu kanunun veya bu sünnetin tecellisine ait örnekler veril- mekte, yaşayan müstekbirlerin ve müstekbirlere destek olan mustazafların bu örneklerden ibret almaları istenmek- tedir. Andolsun biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. O halde (bu örneklerden) ibret alıp düşünen var mı? 54 Kamer 51

Bu uyarılardan ve beyan edilen bu örneklerden sonra helak edilen veya helak edilecek olan kavimlerin, Rabbimize karşı ileri sürecekleri herhangi bir mazeretleri kalmamaktadır. Çünkü Allah (c.c.)'ın hükümleri ile Allah'a kulluğa davet edilmişler, bu adaveti kabul etme-zlerse Sünnetullah'ın gereği olan helak ile uyarılmışlar ayrıca geçmiş kavimlerden örnekler verilerek davetin ve uyarılarının hak olduğu kendilerine bildirilmiştir. Bu durumda kendilerini mazur gösterebilecekleri herhangi bir mazeretleri kalmam- aktadır. Siz, kendi nefislerine zulmetmiş olanların diyarlarına yerleştiniz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size (apaçık) örnekler de vermiştik. 14 İbrahim 45 Sayfa; 108 16/01/2008

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

Nesh

a)Giriş. Müslümanların öncelikli görevi Kur'ani doğruları hayatta pratize edebilmeleridir; ama Kur'an'ın gereğince okunmadığı, buna bağlı olarak da yeterince anlaşılamadığı bir toplumda yaşıyoruz. Bunun sebepleri de çeşitli olmakla ve uzun bir tarih sürecine dayanmakla birlikte, bugün artık Kur'an'a bakışıları olumlu anlamda yavaş yavaş değişmektedir. Bu değişimi hızlandırmak içinse, Müslümanların her şeyden çok Kur’an okumaları ve O'na şekilsel ta'zim göstererek sorumluluktan kurtulamayacaklarını anlamaları gerek- mektedir. Kur'an'ı hayata geçirmek için O'nu iyi tanımakla, iyi tanımak da O'na doğru ve önyargısız yaklaşmakla gerçekleşebilir.

Kafamızdaki bir takım bilgilere Kur'an'dan delil aramak yerine, Kur'an'ı kalkış noktası edinerek bilgilenmek ve böylelikle bir bakışısı kazanmak zorundayız. Çünkü; "Gerçekten bu Kur'an (İnsanı) en doğru yola iletir.“ (17/9); "işte o kitap; kendisinde şüphe olmayan, müttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır.“ (2/2)

Bu yaklaşım tarzıyla Kur'an'ı incelemeye başladığımızda ise bize 'mutlak doğru' diye aktarılan pek çok anlayışın Kur'an doğrularıyla örtüşmediğini görürüz, işte bu konulardan biri de Kur'an bünyesinde nesh olup olmaması meselesidir.

Bütün bir İslam tarihi boyunca alimler (yazıda geçen "alim“ kavramını, geleneksel ifadesiyle "araştırmacı, uzman“ anlamında kullanıyoruz) arasında bir ittifak sağlanamasa da tartışılmış bulunan nesh konusunun bugün genç beyinlerin kafasına takılması ve sorgulanmaya başlanması, yukarıda vurgulamak istediğimiz Kur'an'a bakışılarının değiştiğinin bir ispatı olsa gerek. Çünkü nesh, Kur'an'ı hükümlerin hayata geçirilme çabası ile aynı zamanda akide ile ilgili bir meseledir. Ve Kur'an'ın hükümlerini yaşama azmi taşıyan herkesin bu konu ile yüz yüze gelmesi kaçınılmazdır.

Genelde; Kur'an'da bir ayetin hükmünü diğer bir ayetin iptal etmesi şeklinde yaygın kabul gören nesh anlayışının gerek tanımında, gerekse kapsamı hususunda alimlerin ittifak sağlayamamış olmaları ve yine konunun Kur'an'ın ebediyete kadar hükmü geçerli olma özelliği ile çelişiyor olması meselenin önemini ve doğru tahlilini zorunlu kılmaktadır.

Nesh; lügatta bir şeyi iptal etmek ve onun yerine başka bir şeyi ikame etmek, yer değiştirmek, nakletmek, gidermek (izale etmek), yazdırmak manalarına gelir.1 Hac, 22; Casiye, 28 29 ve Nahl,101. ayetlerdeki kullanımları bu şekildedir.

Istılahta ise nesh; şer'i bir hükmün yürürlüğe konmasından sonra, gelen diğer bir şer'i hükümle kaldırılması, iptal edilmesi demektir.2 Hükmü kaldıran ayete nasih, hükmü kaldırılan ayete de mensuh denir. Mensuh ayet ile amel edilemez.

Klasik görüşte nesh genel olarak bu şekilde anlaşılmakla birlikte, bazı alimler, bu kavramı başka anlamlarda kullanmışlardır. Mesela; İbn Mesud'a göre müteşabih ayetler mensuh, muhkem ayetler nasih olarak isimlendirilmiştir. Zerkeşi ise Kur'an'ın Levh’I Mahfuz'dan indirilişini nesh olarak tanımlamıştır.3 İbn Hazm ise beyan ve istisnanın nesh olduğu konusunda ısrar etmiştir. Tercümanü'l  Kur'an diye adlandırılan ve Kur'an'da bilmediğim hiçbir ayet yoktur“ diyen İbn Abbas muhkem ve müteşabihi nesh saydığı gibi bazı rivayetlerde istisnayı bile nesh saymıştır. Hz. Aişe ve Abdullah b. Zübeyr'in nesh anlayışları da bunun gibidir.4 Bunları iktibas etmemizin sebebi, nesh kavramı üzerinde bile tam bir ittifakın olmadığını vurgulamaktır. Ama Kur'an'ın çelişkisizliği açısından akidevi bir boyut taşımakta ve şer'i hükümlerin sürekliliği bakımından hayati öneme haiz bulunmaktadır.

Nesh konusunda Somali'deki hükümetin 1970 'lerdeki uygula- ması ibret vericidir. Somali'deki mevcut tağuti iktidar, geleneksel tefsir usulünün yargılarından kalkarak Kur'an'ın bazı ayetlerinin nesh edildiğini iddia etmiş ve geleneksel ulemanın bu iddiasına dayanak Kur'an'ın bazı muhkem ayetleriyle çelişen kanunlar çıkartmıştır. Bu iddialara karşı çıkan bazı Müslümanlar ise idam edilmiştir. Bu olay karşısında Ezher Üniversitesi'ne bağlı İslami Araştırmalar Akademisi Şubat 1975’te bir toplantı düzenleyip idamları kınamış ve konuyu tartışmıştır.

b)Nesh Konusuyla İlgili Ayetlerin Değerlendirilmesi. Şimdi Kur'an bünyesinde neshin varlığını savunanların delil olarak getirdikleri ayetleri inceleyelim:

1) Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde ki Allah neyi indirdiğini gayet iyi bilmektedir, 'Sen yalnızca uyduruyorsun,' dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler. (16/101)

Bu ayet hakkında ilk dikkate alınacak husus, ayetin Mekkî oluşudur. Emir ve nehiy bildiren ayetler ise genellikle medenidir. Dolayısıyla bunların yer değiştirmesi söz konusu olamaz. Nesh meselesini Kur'an'a dayandırmak isteyenlerin bu ayeti delil getirmeleri bu yüzden geçerli değildir.

Nitekim bu ayetler, İslam' dan önce gönderilen şeriatların neshinden ve İslam'ın onların yerine gelmesinden bahsetmektedir.

Ayetin indiği sıralarda Yahudi ve Hıristiyanlar kendi dönemlerinin ve büyük oranda tahrif edilmiş bulunan dinlerinin son bulmasını kabullenemedikleri için Hz. Peygamber'e karşı çıkıyorlar ve çeşitli ithamlarda bulunuyorlardı. Yine bütün bunlarla ilgili olarak da Hz. Muhammed (s)'in işte böyle bir ortamda Allah (c) "Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde...“ buyurarak onların şeriatlerinin yerine artık Hz. Muhammed'in şeriatinin geldiğini ve O'nun geçerli olduğunu bildirmiştir.

"Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da ayet“ kelimesinin kullanılmasıdır. Ayet kelimesi Kur'an'da tekil sigayla kullanıldığında delalet, hüccet, mucize, işaret ve geçmiş risaletler anlamı kastedilir.6 Yukarıdaki ayette de bu kelime geçmiş risaletler anlamında kullanılmıştır. Nitekim İbn Abbas'ın talebesi Mücahid buradaki ayetin şeriat anlamında olduğunu söyler.7 Buradan da ayetteki değiştirmenin önceki risaletlere işaret ettiğini rahatlıkla anlayabiliriz. Kısacası, söz konusu ayet Kur'an'daki ayetlerin birbirini iptal etmesi anlamında Nesh'e delil olamaz. Konuyla ilgili olarak gündeme getirilen bir başka ayet de şudur:

"Biz daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe bir ayeti neshetmez veya unutturmayız.“ (2/106)

Burada nesh, 'daha iyisini veya benzerini getirme' şartına bağlanıyor.

Daha iyisi veya benzeri getirilince zaten o ayetin iptali söz konusu olmaz, aksine sağlamlaştırılması söz konusu olur. Dolayısıyla buradaki nesh bizim anladığımız şekilde ıstılahi manadaki nesh değildir.

O halde burada neyin neshi anlatılıyor? Ayeti siyak ve sibakıyla ele alır, nüzul ortamını da göz önünde bulundurursak buradaki neshin de daha önceki ayette olduğu gibi geçmiş risaletlerin iptali anlamında olduğunu kolaylıkla anlarız.

Şöyle ki ayet, yine Yahudiler'in durumlarının anlatıldığı bir ortamda geçiyor. Kendi şeriatlerinin geçerliliğinin kaldırılmasına, Peygamberin kendi soylarından gelmemesini bir türlü hazmedemeyen Yahudiler, çeşitli şekilde itham ve itirazlarda bulunuyorlardı. Allah yaptığını bozar mı? indirdiğini iptal eder mi? Öğretilerinin unutulması mümkün mü? şeklinde karşı çıkıyorlardı.

Kıblenin değiştirilmesi olayını da ağızlarına dolamışlar, Muhammed ashabına bir şey emrediyor, yarın ondan vaz geçiyor diyorlardı. Rabbimiz bu ayetle onların şeriatlerinin son bulduğunu, onun yerine gönderdiği Hz. Muhammed'in şeriatine uymaları gerektiğini emir buyurmuştur, İslam'dan önceki şeriatin sembolü olan Kudüs'ün kıbleliğinin neshedilmesi, değiştiril- mesi de bunun bir işaretidir.

Ayrıca bir önceki ayette "Kitap ehlinden olan kafirler ise, Rabbinizden hiç bir hayır indirilmesini arzu etmezler. Allah ise dilediğine rahmetini tahsis eder. Allah büyük fazl sahibidir.“ Duyuruluyor. er  Razi buradaki 'rahmet' kelimesinden vahiy olduğunu söylüyor ve Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? (Zuhruf, 32) ayetini de buna delil getiriyor.8 Yani Yahudiler kendi soylarından olmayan birine rahmet'in indirilmesini kıskanıyorlar, Allah ise rahmetini dilediğine tahsis edeceğini haber veriyor. Zaten ayetin siyak ve sibakı da bunları tamamlayıcı bir seyir çiziyor.

Kısacası bu ayette de Kur'an bünyesindeki nesh değil, geçmiş şeriatlerin neshi ve unutturulması anlatılmaktadır. Nitekim En'am Suresi'nin 146. ayetinde Yahudilere tırnaklı her hayvanın, sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç iç yağlarının haram kılınmasından bahsedilir. Bu hükümler Hz. Muhammed'in risaletiyle neshedil- miştir ve bu yiyecekler Müslümanlara helal kılınmıştır. Ayetin Medine dönemi başlarında, yani neshe konu olacak ayet-lerin henüz inmediği bir ortamda, inzal edilmesi de bu görüşü kesinleş- tirmektedir.

Kur'an'da klasik anlamda neshin olduğunu ileri sürenlerin delillerinden (!) biri de; "Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ümmü'ı  Kitap onun katındadır. (13/39) ayetidir.

Bu ayete geçmeden, bir önceki ayeti de okumamız yerinde olur:“ "Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (hüküm, son) vardır.“ Burada yine Allah’u Teala tespit edilmiş bir sürenin sonundan haber veriyor. Yani yine Kur'an'ın vahyedilmesine itiraz eden Ehl’I Kitab'a dönemlerinin son bulduğu ve Allah'ın dilediğini silip, dilediğini bırakacağı haber veriliyor. Ayetin Mekki oluşu da üzerinde durduğumuz neshe delil olamayacağı konusunu belirlemektedir.

c)Nesh Konusunda İcma Delili. Neshi savunanların diğer delilleri de bu konuda icmanın oluşudur. Halbuki neshin tanımı konusunda ve hatta icmanın tanımı konusunda bile icma yoktur. Mesela İbn Hatim'e göre 'indirilmeyen' demek olan nesh; Ibn Abbas'a göre 'müteşabih' anlamındadır, işte asıl önemli olan konu bu şekilde tarih boyunca alimlerin ıstilahi anlamda neshi farklı anlamaları, ona göre varlığını veya yokluğunu dile getirmeleridir. Yani bir alim nesh vardır derken, bizim yukarıda verdiğimiz "bir ayetin bir ayeti iptal etmesi“ anlamını kasdetmemiştir. Dehlevi de nesh konusunun tefsirinde zorlanma nedeni olarak selef ve sonraki alimlerin neshe fıkhi istilahi anlamlar vermesini göstermiştir. İbn Kayyum Selefin çoğu nasih mensuh derken âmmın tahsisi, mutlakın takyidi, zahir bir emrin tefsirini kasdederler. Hatta istisna şart ve sıfatını nesh sayarlar. demiştir.

Nesh konusunda icmanın olmadığı diğer bir husus, mensuh ayetlerin sayısı konusudur. Bazı alimler Kur'an'da ikiyüz ayetin nesh olunduğunu söylerken, Suyuti el îtkan'da bunun yirmi tane olduğunu söylemiş ve mensuh ayetlerin sayısının çoğaltılmasını uygun görmemiştir. Dehlevi ise bu ayetleri beşe kadar indirmiştir.9 isfehani ise bu anlamdaki neshi sistemli olarak reddetmiştir.

-    Şüphesiz ki Allah (c) kitabının hangi ayetinin geçerli, hangisinin geçersiz olduğunu kullarının içtihadına bırakmamıştır.  O'nun kitabının tümü, Ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. (11/1 2). O'nun kitabı içinde hiç bir eğrilik (18/1), şüphe (2/2) olmayan ve içine batılın karışmadığı (41/42), eşsiz (41/41) bir kitaptır.

Şurasııktır ki alimlerin ayet üzerinde tartışma- ları, ihtilaf etmeleri, hükmü kalkmış kalkmamış gibi görüş bildirmeleri Kur’an’ı Kerim ayetleri üzerinde herhangi bir değiştirme ve tesir gücüne sahip değildir.

Tüm İslam alimleri bir ayete mensuh deseler, onu Kur'an'dan çıkarma yetkisine sahip olamazlar. Bu hükmün böyle olduğu konusunda itikat ve amelde tüm mezhep imamları ittifak halindedir.10 Elbette Kur'an'da herhangi bir ayetin çıkarılması söz konusu bile olamaz. Ancak bu ayetin hükmü kaldırılmış, fakat gözlere şifa olması için Kur'an'da vardır demenin de hiç bir anlamı yoktur.

Kaldı ki Kur'an'da herhangi bir ayetin hükmünü kaldırma yetkisi Hz. Peygamber'e bile verilmem- iştir. "Rasulullahtan bize ulaşan haberlerde şu ayet şunu neshetmiştir“ şeklinde tek bir Hadis’i Şerif nakledilmemiştir. Bunun aksine Rasulullah, bir ayet hakkında tartışan bir cemaatin yanına gelmiş ve Size ne oluyor? Sizden evvelki milletler böyle davranmakla ve peygamberlerine muhalefet etmekle ve kitabın bir kısmını bir kısmıyla çarpıştırmakla helak oldu. Muhakkak ki Kur'an bir kısmı bir kısmını yalanlar olarak inmedi. Aksine birbirini doğrular olarak indi. Ondan anladığınızla amel edin ve bilmediğinizi bilene havale edin. buyurmuştur.11 Bu konuda Hz. Peygamber, ashabının bir ayet hakkında hasıl olan anlaşma- zlığı diğer bir ayet’ıkerime ile gidermiş olduğunu kasdetmiştir.12

d)Kur'an'da  Nesh İddiasına Örnekler. Bu açıklamalar- dan sonra nesh edildiği söylenen ayetler üzerinde durmak gerekecektir. Tabii bunlar bu yazıya sığmayacak kadar çoktur. Ancak hemen ilk akla gelen ayetleri kısaca özetleyebiliriz, içki ayetleri bunun en açık örneklerin- dendir.

Bildiğimiz gibi içkinin yasaklanması dört safhada olmuştur. Bu konuda ilk inen (16/67) "Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerinden hem sarhoşluk veren içki, hem de güzel rızık elde edersiniz.“ ikinci inen (2/129) "Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki: 'O ikisinde de büyük günah vardır, İnsanlara bazı faydaları varsa da günahları faydalarından büyüktür.“ ayetleridir. Üçüncü inen ayet (4/43) "Ey inananlar! Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Yaklaşmayın ki, ne dediğinizi bilesiniz.“ Ve son olarak da (5/90 91) "Ey inananlar! içki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi pisliklerdir. Öyle ise bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Gerçekten şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan alı koymak ister. Artık vaz geçtiniz değil mi?“ ayetidir. Burada içkinin yasaklanması konusunda uygulanan tedrici metod, çok açık bir şekilde görülmektedir, ilk ayette Allah Teala içkiyi diğer güzel rızıklardan ayırarak, onun güzel rızık olmadığı noktasına dikkat çekiyor, ikinci inen ayette zararının faydasından daha büyük olduğunu bildirerek inananların içkiden uzaklaşmaları konusunda ikinci adım atılıyor. Daha sonra Allah, kullarının içkili olarak namaza durmalarını, ne dediklerini bilmeleri gerektiğini emrediyor. Allah'a ibadetten men edilme olayının İnsanların psikolojileri üzerindeki etkisi, içkiye bakışılarının değişmesi yönündeki etkisi elbette büyüktür. Ve bundan sonra Allah Teala bedenen ve ruhen içkiyi terketmeye hazırlanmış kullarına içkiyi yasaklıyor. "Artık bundan vaz geçtiniz değil mi?“ ayetiyle bu kademeli yasaklamanın son bulduğunu anlıyoruz. Elbette ilk ayet indiği sırada da içki Allah katında necis ve haramdı. Ancak kullarının içki gibi bağımlılık yapan bir maddeyi bir çırpıda bırakamayacaklarını bilen merhamet sahibi Allah bu tedricilikle onların içkiyi terk etmelerini sağladı. Çünkü "Allah hiç kimseye güç yetireceğin   den başkasını yüklemez.“ (2/286).

Özet olarak İslam'ın tedrice riayet etmesi, gayesini gerçekleştirmede kullandığı bir yöntemdir, İslam o günün toplumunu, bir sosyal vakıa olarak olduğu gibi kabullenmesi manasında gerçekçi, aynı toplumdan ideal bir ümmet oluşturma amacı güden gayeci bir dindir.13 Bu mükemmelliğini, şirk bataklığındaki Arap toplumunu tüm İnsanlığa örnek teşkil edecek bir toplum yapmadaki başarısıyla ispatlamıştır. Bu metodun başarısı herkes tarafından kabul edilmektedir. Fakat üzerinde durulması gereken nokta nesh taraftarlarının son inen ayet ile ilk ayetlerin yürürlülüğünün tamamen kalkmış olduğunu iddia etmeleridir. Yani aynı metodun bundan sonra uygulana mayacağını savunmalarıdır. Şöyle ki İslam'ın ilk indiği yıllarda İnsanlara kademeli olarak içki terkettiriliyor, fakat sonraki nesillerde Müslüman olan topluluklardan onu bir çırpıda terketmeleri bekleniyor. Bu adeta İslam'ın tedricilik ve gayeciliğine uymaz. Aynı metod her zaman uygulanabilir ve mutlak başarı sağlanabilmesi için uygulanmalıdır da. Ancak bundan ilk inen ayetler yürürlükteyse ki o ayetlerde içki haram kılınmamıştı o halde içki içilebilir gibi bir sonuç kesinlikle çıkartılamaz. Bu olayı örtmek olur. Kur'an içki içenlere içmeye devam edin dememiş, bilakis içki bağımlısı bir topluluğun bu illetten nasıl kurtulacaklarının yolunu göstermiştir. Sonuç olarak bu metodu oluşturan ayetlerin hükmü ebediyyen kaldırılmamıştır. Aynı şartlar oluştuğunda bu metod devreye girer ve uygulanır. Bu, bütün zamanlar ve nesiller için geçerlidir. Bu konuya örnek verilebilecek diğer bir ayet ise Tevbe Suresi'nin 5. ayetidir. Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın, muhasara edin ve her gözetleme yerinde onları bekleyin. "Neshi savunanlar, bu ayetle pek çok ayetin neshe dildiğini iddia ederler. Şimdi sen ne ile emrolunuyorsun. Onu apaçık bildir, müşriklere aldırış etme.“ (Hicr, 94); Allah'ın elçisi üzerine tebliğden başka (vazife) yoktur. (Maide, 99); "Kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan rabbinden sana vahyedilene uy. Ondan başka ilah yoktur. Ve müşriklerden de yüz çevir.“ (En'am,106;. "Sizin dininiz size, benim dinim banadır.“ (Kafirun, 6) gibi ayetlerin ve buna benzer (tebliğ etme, onlara iyi davranma, Allah yoluna hikmetle çağırma, eziyetlerine sabretme anlamlarında olan) pek çok ayetin Tevbe Suresi'nin 5. ayetiyle neshedildiğini iddia ederler.14 Hatta bu ayette neshedilen ayetlerin sayısını114'e çıkaranlar dahi vardır. 

Kur'an'ın tebliğ ve mücadele metodundaki tedriciliğin bütüncül olarak iyi kavranamamasndan doğan hatalarla bu sayıyı daha da artıranlar vardır. Ancak bildiğimiz gibi Kur'an 22 yıl boyunca indirildi. Rasulullah vahyin inişinden itibaren bu ayetlerin kendisine çizdiği yol doğrultusunda müşriklerle çeşitli ilişkilerde bulundu, ilk vahiyle birlikte onlara tebliğe başlamış, onların alay ve eziyetlerine sabretmiş ve onlarla savaşmıştı. Müslümanlar artıp kafirlerle savaş başlayınca onlarla savaşmış, anlaşmalar yapmıştı. Devlet olduktan sonra da farklı uygulamalarla ilişkiler sürdürülmüştü. Ayetler de bu olayların seyri boyunca inmiş, onlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda yol göstermişti. Son takınılan tavrın, ilk zamankilerin aynısı olmaması, ilk hareketin artık tamamen uygulanamaya- cağı ve iptali anlamına gelmez...

Çünkü Kur'an kıyamete kadar geçerli hükümleri uygulanacak bir kitaptır.

Rasulullah'ın ilk zamanlardaki tavrı, bugün de aynı ortam oluştuğunda takınılması gereken tavırdır. Bu yüzden müşriklerle olan ilişkileri düzenleyen bu metodun bir kısmının iptal edildiğini, amel edilemeyeceğini söylemek gerçekçi ve Kur'ani bir yaklaşım değildir. Çünkü İslam, her hal ve durumda ortama itibar etmiş, gerçekçi bir yaklaşımla hüküm vaazında bulunmuş bir dindir.15

"Ayrıca müşrikleri öldürün“ ayetiyle diğer tebliğ ayetlerinin neshedildiğini iddia edenlere, bugün niçin ellerine geçen müşrikleri öldürmedikleri sorulabilir. Yaşayan hayat bile bunun aksini söylemektedir. Eğer gerçekten önceki ayetler neshedildi ise, bugün tüm Müslümanların ellerinde silah, müşrik öldürmekle meşgul olmaları gerekirdi. Bunu yapmak, örneğin, bizim ortamımızda ve mücadele safhasında nasıl İslami değilse, kafirlerle savaş haline girildiğinde de onları güzel bir öğütle dine davet etmek, onları hoş görmek o derece gayri İslamidir. Mesele zaman ve zemin meselesidir. Tebliğ ortamında olanların durumu, nasıl savaş ile ilgili ayetleri belli bir süre yaşanmaz kılıyorsa; savaş ortamı da tebliğ ile ilgili ayetleri bir süre yaşanmaz kılar. Ancak bu süre belirli ve geçicidir. Ebediyete kadar aynı şekilde sürecek değildir. Savaş ve barış durumlarının ebediyete kadar sürmediği gibi...

Kısacası bu ayetlerin neshedildiğini söylemek, Kur'an'i bir yaklaşım değildir. Neshedildiği söylenen ayetler Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde incelendiğinde her birinin geçerliliği ortaya çıkacaktır. Mesela Celaleddin es Suyuti neshedildiği söylenen ayetleri belli bir tetkike tabi tutmuş ve sayılarını 20'ye indirmiştir.16 Daha sonra gelen Hindistanlı alim Şah Veliyyullah Dehlevi, Suyuti'nin mensuh saydığı ayetleri incelemiş ve sayılarını 5'e indirmiştir.17

Kur'an'da hükmü kalktığı iddia edilen ayetler (mensuh) hakkındaki tezi 5 ayete kadar indiren Ehl’ı Sünnet akımı içinde Islahatçı çabalar göstermiş olan Şah Veliyullah Dehlevi'nin iddialarını gözden geçirmemiz, konuyu daha çok aydınlatacaktır.

e:Dehlevi'nin 5 Mensubu. Ömer Rıza Doğrul, Dehlevi'nin bu 5 mensuh ayetini tetkik ederek mensuh olmadığını ispatlamıştır.

Şimdi bu kısmı alıntılamak istiyoruz:

1-Bakara180. ayet: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.

Neshi kabul edenler miras ayetinin bu ayeti neshetmiş olduğunu söylerlerse de Kadı Beydavi ile İbn Cerir bu fikirde değildirler. Beydavi der ki: Miras ayeti bu ayete zıt değildir. Belki onu destekler. Çünkü vasiyeti mutlak surette tekide delalet etmektedir... Filhakika miras ayetinin bu ayeti neshetmesi için hiç bir sebep yoktur. Bu ayet’ıkerimede miras da hak sahibi olanların hakları anlatılır ve bunların hepsinin yapılan vasiyeti yerine getirilmesinden ve bırakılan borcun edasından sonra yapılacağını bildirir. Böylece Bakara Suresi'ndeki 180. ayetinde bahis mevzuu olan vasiyetin yapılmakta olduğunu açıklar.“

(Maalesef ki Kur'an'ın hadisle de nesh olunacağını iddia eden bazı muhaddisler, bu ayetin Hanbel'in Müsnedi'nde geçen Varisçiye (mirasçı) vasiyet yoktur.18 hadisiyle neshedildiğini iddia edebilme gafletinde bulunmuşlardır.19)

2-Bakara 240. ayet: "içinizden ölüp de (geride) eşler bırakacak olanlar (evlerinden) çıkarılmaksızın senesine kadar yararlanmaları için bir vasiyet bırakırlar. Bu ayetin mensuh olduğu iddia edilmekte fakat, Sahih’iBuhari'de Mücahid gibi yetkili bir şahsiyet bu ayetin mensuh olmadığını bildirmektedir. Mücahid diyor ki: Cenah’ı Hak kadına, tam sene veriyor. Bunun yedi ay yirmi günü vasiyet ile ihtiyarıdır. Kadın isterse kocasının evinden ayrılır ve yeniden evlenir. Çünkü Kur’an’ı Kerim Kendi isteği ile çıkarsa size bir vebal yoktur.“ diyor. O halde 243. ayet nakzetmiyor. Sonra bu ayetin 243. ayetten sonra nazil olduğunu gösteren deliller vardır. Bu yüzden onun tarafından neshedilmiş olmasına imkan yoktur.

3-Enfal 65. ayet: "Eğer sizden sabreden yirmi kişi bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup ederler. Ve eğer içinizden yüz (sabreden kişi) bulunursa kafirlerden binini yener.“

Bu ayetten sonra gelen imdi Allah yükünüzü hafifletti ve siz de zaaf bulunduğunu bildi, onun için sizden yüz kişi sabırlı olursa iki yüze galip gelirler.“ ayeti ilkini nesh etmiştir, deniliyor. Halbuki ikinci ayette (şimdi) kelimesiyle başlayarak halden, yani Müslümanların zayıf oldukları, silahları bulunmadığı ve harbe alışık olmadıkları, genç ihtiyar hep bir arada yola çıkmağa mecbur kaldıkları sıradan bahsediyor. Daha evvelki bir ayet ise İslam ordularının tam teçhizatlandığı ve teşkilatlandığı sıralara aittir.

4-Ahzab 52. ayet: "(Ya Muhammed), bundan sonra kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek güzellikleri senin hoşuna gitse bile sana helal olmaz.“

Bu ayetin de neshine delil (!) gösterilen "Ey Peygamber! Gerçekten biz sana ücretlerini verdiğin zevcelerini... sana helal kaldık.“ ayeti; ele aldığımız ayetten daha önce inmiştir. Dolayısıyla daha önce inmiş bir ayetin daha sonra gelen bir ayeti nesh etmesi bahis mevzuu olamaz. Vaziyetin şu merkezde olduğu anlaşılıyor. Nisa 3. ayeti nazil olarak zevcelerin sayısını 4'le tahdit etmiş, Ahzab Suresi'nin 50. ayeti de bunu teyid etmiştir. Aynı şekilde Hz. Peygamber'e de Ahzab 52. ayetle başka bir kadın almaması bildirilmiştir. Görülüyor ki burada da nesh söz konusu değildir.

5-Mücadele12: "Ey iman edenler! Peygamber ile danışacağınız, gizli konuşacağınız zaman, konuşmadan önce bir sadaka verin, bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Bulamazsanız şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyicidir.“ Diğer ayet; "Gizli konuşmadan önce bir sadaka vermekten mi telaş ettiniz? Çünkü yapmadınız. Allah sizin tövbelerinizi kabul etti.“ Bu ikinci ayetin birincisini neshetmesine katiyyen lüzum yoktur. Çünkü ikincisi sadaka vermenin zaruri değil, ihtiyari olduğunu; farz olan sadakanın zekat olduğunu anlatıyor..20

f)İki Yaklaşım: Hamidullah ve Ateş. Muhammed Hamidullah bu meseleyi tahkik ederken konuya bir soru ile giriyor: Hz. Peygamberin devri saadetlerinde Kur'an’ı Kerim'in herhangi bir parçası nesh veya tebdil edilmiş midir? Kur’an’ı Kerim bundan iki defa bahsediyor. II. surenin106. ayeti ve XVI. surenin101. ayeti. Bu neyi ifade eder? Hz. Peygamber bir ayet yerine başka bir ayet mi koymuştur? Ve devam ediyor: Bu meselenin büyük mütehassısı el   Cessas bunu kabul etmiyor ve diyor ki; bahis mevzuu olan, eskiden vahyedilmiş kanunların eski peygamberlerin kitaplarının yerini Kur'an'ın almasıdır, bizzat Kur'an'dan bir şeyin yeri alınmamıştır. Diğer alimler ise; Hz. Muhammed'in hayatı boyunca nesh imkanını kabul ediyorlar ve delil olarak vazıh olmayan bir iki hadise zikrediyorlar. En meşhuru şudur: Hz. Ömer naklediyor: İlahi kanunda zina edenlerin recm edilmesine dair emri okuyorduk; Hz. Peygamber'e bunun Kur'an'a dahil edilmesinin icap edip etmediğini sordular, fakat o istemedi. (ibn Kesir, III, 261). Bazıları buradaki "ilahi kanun“ tabirini Ve başka birinin karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir. (Kitap. Allah) Kitab’ı Mukaddes (Levililer, XIX,1014) olarak izah etmektedirler. Tevrat'taki bu kanunu Hz. Muhammed'in tatbik etmiş olduğuna inanmakta hiç bir mahzur yoktur. Zira Kur'an’ı Kerim (VI, 90) ayetinde eskiden bildirilmiş ilahi kanunların, onlar Kur'an tarafından nesh edilmedikçe yürürlükte olduğunu kabul etmiştir. Bununla beraber bu kanunlar Kur'an'a dahil edilmez. Kur'an’ı Kerim'in ayetlerinden nesh edilenler olmuş mudur? Şayet evet ise, bunlar şimdi Kur’an’ı Kerim 'in dışında mıdır? Yoksa her zaman içinde mi kalmıştır? Fazla dikkatli olmayan yazarlardan gelen bazı rivayetlerde bazı mensuh ayetlerin çıkarılmış ve şimdi unutulmuş olduğu bildiriliyor. Burada ravilerin yanlış anladıklarınışünüyoruz, behemehal, rivayetler şüphelidir, zira verilen misallerdeki parçaların üslubu zayıf ve Kur'an'ınkine müsavi değildir. Bunların, Kur'an'ın bazı parçalarının Hz. Peygamber tarafından yapılan tefsirler olması ve Hz. Peygamberin konuşmasının başında bulunmayanların, bunları Kur'an zannetmeleri muhtemeldir. Her zaman Kur'an’ı Kerim'de bulunan ve muhtevasının neshedildiği bildirilen ayetlere gelince, bunların çoğunun durumu nesh kelimesine verilen manaya bağlıdır. Bazen Kur'an "yeni emre kadar bunu yapınız.“ der. Bunun arkasından yeni emir gelir: Şayet bu durum nesh olarak kabul edilirse, Kur'an'da böyle bir kaç misal vardır; fakat bu neshten ziyade tamamlamadır. Ben Kur'an’ı Kerim'de bir defa a'yı yapınız ve diğer bir defa Ayı yapmayınız şeklinde mutlaka bir neshe misal teşkil eden halleri katiyyen bilmiyorum.“21

Günümüz müfessirlerinden Süleyman Ateş ise neshin Hz. Peygamber'e indirilen fakat Kur'an'a geçirilmeden unutturulan ayetler üzerinde olduğunu iddia etmektedir. Bu yaklaşım izzet Derveze'nin de benimsediği görüştür. Kur'an'ın bünyesinde mensuh ayetin olmadığını vurgulamakta, fakat Kur'an'a geçirilmeden neshedilmiş az sayıda ayetin varlığına işaret etmektedir.22 Ateş, yoruma kaynak olarak A'lâ Suresi 6. ve 7. ayetleri göstermiştir:

"Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna. Çünkü O, açığı da, gizleneni de bilir.“

Seyyid Kutub bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor: Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın. Bu, Kur'an'ı korumak hususundaki meşakkati kaldırarak ve Hz. Peygamberin omuzundan büyük bir yükü alarak başlıyor, istisna ise, ilahi iradenin erginliğini belirtmekte ve Peygambere gelen ayetlerin unutturulmayacağım bildiren sadık vaadden varit olmaktadır. Ta ki mesele ilahi iradenin geniş çerçeveleri dahilinde kalsın. Ve daima vaad olunanlar içerisinde Allah'ın sınırsız iradesi gözetilsin. Ve böylece ilahi iradeye bağlanan kalpler devamlı bir uyanıklık içerisinde kalsın. "Çünkü O, açığı da gizleneni de bilir.“ Bu ifade de bölümde geçen korunma ve istisnası ile ilgili hükmün sebebi mahiyetindedir.23 Mevdudi de buradaki istisnanın Şayet dilersem bu Kur'an'ı hafızandan silerim. şeklinde Allah'ın Rasulullah'a verdiği bir tenbih ve tavsiye olduğunu söylüyor.24

Sonuç olarak ilahi iradenin genişliğini vurgulayan Allah'ın, bir takım ayetleri indirip sonra Hz. Peygamber'e unutturduğu sonucuna gitmek vakıasız bir iddia olur. Kaldı ki bu ayetlerin az sayıda olduğu Kur'an'a geçirilmediği şeklinde kesin yargılara varmak da Kur'an'ın yakin ve kesinlik ifade eden vakıası karşısında delilsiz iddialardır, vehimdir.

g) Sonuç. Konuyu toparlayacak olursak; nesh kavramı Kur'an'da vardır ve geçmiş şeriatlerin iptali, yenisiyle değiştirilmesi anlamında kullanılmıştır. Kur'an'ın kendi bünyesi içinde bir ayetin diğerini iptal etmesi ve o ayetin hükmünü ebediyyen yürürlükten kaldırılması söz konusu değildir.

Musa Carullah, konuyu veciz şekilde özetlemiştir: Şeriatlarda neshin zorunluluğu, fakat Kur'an’ı Kerim'de onun yokluğu. 25 Her ayet kendi ortamı tahakkuk ettiğinde yaşanır. Kur'an'ın her çağda yaşanır olabilmesi de zaten bunun sonucudur. Kaldı ki Kur'an'da birbirini iptal etmeyi gerektirecek çelişkili ayet yoktur. "Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde bir çok ayrılıklar (çelişkiler) bulacaklardı.“ (4/82) 

Kur'an'ın bir konuyla ilgili farklı bakışısı kazandıran ayetlerin olması onun yaşanan ortamı gözetmesinin ve tedriciliğinin doğal bir sonucudur. Bu ayetlerin çelişmesi ve birbirini iptali anlamına asla gelmez. Bu ayetlerin tedriciliği yanında birbirini tahsis, takyid, tefsir etmesinden söz edilebilir.

Allah, ayetlerini hükmedilsin diye indirmiştir.

O'nun ayetlerinin hükmünün kaldırıldığını iddia edebilmek için katiyyet ve yakin ifade eden muhkem bir nass gerekir. Yoksa İnsanların zanna dayanan içtihadlarıyla veya içinde zan barındıran haberlerle, hükmü ve vakıası kesin olan herhangi bir Kur'an ayeti iptal edilmez. Kur'an'da ıstılahı manadaki neshe delil olabilecek bir ayetin olmadığı gibi bu konuda bizlere Rasulullah'tan bir haber de ulaşmamıştır. Bizatihi Kur'an'daki ayetlere yönelik bir neshin olmadığı hakkında bir hadis rivayetine de yukarıda yer verdik. Bu Kur'an'a ve akla uygun bir hadistir. Alimler de tarih boyunca nesh kavramı ve mensuh ayet sayısı konusunda ittifak edememişlerdir. 

Nesh bize göre akideyi ilgilendiren bir mevzudur, ihtilaf kabul etmez. Ve "Din artık kemale erdirilmiştir.“ (5/3). Eksilme ve artma söz konusu değildir. "...Bize sadece, görüş ve düşüncelerimizin sağlamasını Kur’an'la yapmak, O'na sımsıkı sarılmak, Rasulullah'ın örnekliğin de O'nu hayatın her anında yaşanır kılmak düşmek- tedir.“ Fatma Candan Günaydın

Notlar: 1: İbn Munzır, Lisanu'l Arab, cilt 3, Kum1363. /2:Ragıp el lsfehani, el Müfredat, s. 509, Mısır1324. /3:M. Said Şimşek, Kur'an'ın Anlaşılmasında iki Mesele, s. 94, İstanbul 1991./4: Mehmet Yolcu, Kur'an'da Nesh, s.120, Selçuk Univ. llahiya Fak. Bitirme Tezi,1983. /5:Ezher Dergisi, 48/3, s. 265  268, Mısır 1975. /6:Şimşek, a. g. e; s.103. /7:Yolcu, a. g. e; s.122. /8:Fahreddin Razi, Tefsirdi  Kebir, c. III, s. 295, istanbul 1988. /9:ismail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.127, Ankara 1989. /10:Yolcu, a. g. e; s.119. /11:Ahmed Ibn Hanbel, Müsned,11/181, Mısır1313. /12:Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul  1980. /13: Mehmed Erdoğan, İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, s.149, İstanbul  1991. /14:Ahmed Gürkan, Kur'an'ın Nasih ve Mensuh Ayetleri, Ankara  1980. /15:Erdoğan, a. g. e; s.153. /16:Celaleddin es Suyuti, el ltkan fi Ulumi'l Kur'an. s. 60 62, İstanbul  1987. /17:Şah Veliyullah Dehlevi, el Fevzu'l Kebir Fi Usulit Tefsir, s. 35, İstanbul 1980. /18 Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV/186, 238, Mısır1313. /19:İbn Kuteybe, (Te'villû Muhtelifi'i Hadis) Hadis Müdafaası, s. 256, İstanbul 1979. /20:Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul  1980 /21:Muhammed Hamidullah, Nasih Mensuh Meselesi, Hilal Dergisi, s. 40, İstanbul  1963. /22:Süleyman Ateş, Kalem Dergisi, Cilt 2, Ankara  1989. /23: Seyyid Kutub, Fizilalil Kur'an, c.16, s.164, İstanbul  1973. /24: Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, c. 7, s. 92, İstanbul 1986. /25:Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, s.129, İstanbul 197519/ 11/2007

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

Sevgi hoşgörü kadar bu’z kin de mukaddestir

Sevgi ve nefret, hoşgörü ve kin, hubb ve bu’z, bir bünyede aynı konuda aynı anda cemolmayan derunî iki zıt haldir. Biraz daha açarsak; din ve iman konusunda hubb (iki be ile) ve bu’z aynı anda aynı gönülde bulunmaz, bulunamaz. İmanın söz konusu olduğu yerde ne derece hubb/sevgi mukaddesse, inkarın, küfrün söz konusu olduğu yerde de bu’z/kin de aynı ölçüde, hatta daha da fazla mukaddestir, kutsaldır. Birbiriyle çelişik gibi görünse de her iki hal de mümin olmanın bir gereğidir. Yani, imanın vazgeçilmezi olan hubb/sevgi kadar, yine aynı imanın bir başka vazgeçilmezi bu’z/kindir. Bu, birbirinden tamamen farklı iki halin bağlandığı ölçü ise tektir; "Lillah/Allah için“ olmak. Yani, sevgide esas olan "lillah“ (Allah için) ölçüsü, kaydı, önşartı, bu’z/kin için de aynen olmalıdır, bulunmalıdır ki, hak olsun, karşılığında sevap olsun. Bünyesinde "lillah/Allah için“ kaydı bulunmayan ne sevgi ve de kin ‘rızâ-yı ilahi’ye uygun değildir.

 Ebu Zer-i Gifarî hazretleri (ra), Resulullah’ın (as) söyle buyurduğu haber vermiştir: "Amellerin en üstünü, Allah için sevmek, Allah için kin tutmaktır.“ Her Müslüman için değişmez kural olan bir Muhammedî ölçüyü ortaya koyan bu hadis-i şerifi muhtelif sahabiler rivayet etmişlerdir. Hazret’i Ebu Zer’in (ra) rivayeti daha geniş malumat vermektedir. Şöyle buyurur Ebu Zer hazretleri; Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve "Allah katında hangi amel daha sevimlidir, bilir misiniz?“ buyurdu. "Namaz“dir, "zekat“tir, "cihad“dir diyenler oldu. Resulullah (s.a.) ise; "Allah katında en sevimli amel, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, kin tutmaktır“ buyurdu.“

 Abdullah ibni Abbas’tan (ra) gelen rivayette ise, Hz. Peygamber (as) meseleyi daha netleştirir; manın en güçlü belirtisi /tezahuru, Allah için dostluk, Allah için sevmek, Allah için kin tutmaktır.“ Mümini diğerlerinden ayırt eden en önemli ölçü işte budur. Dostluğu ve düşmanlığı "Allah için“ kaydıyla yapmak.

 Sevdiğini Allah için sevmeyen, sevmediğine de yine aynı niyetle kin tutmayanın hareket noktası iman değildir. "Herkesin memnun olduğu İnsan münafıktır“ prensibinden yola çıkarsak şuraya varırız. Her müminin mutlaka Allah için edindiği dostları olacağı gibi, yine yanı sebepten düşmanları da olacaktır. Bir yerde bu niyetten dolayı dostluk varsa, o dostluk ölçülerine uymayanlar peşinen düşman olacaklar demektir. Değişmez ölçüyü bir daha tekrar edersek, bu duruşta mutlaka "Allah için“ kaydı gerekir. Münkere ilk tepki el ile olmalıdır. Bu mümkün olmazsa dil ile müdahale gerekir. İlk ikisi mümkün değilse üçüncü yol ise kalben tepkidir, bu’zdur, kin tutmaktır. Ama bu üçüncü şık en cılız imanın tercih edeceği yoldur. Muhammedî ölçü budur.

 “Sizden biri bir münkeri görürse onu eliyle maruf hale getirsin…“ şeklinde başlayan hadis-i şerif meşhurdur. Münker marufun zıddıdır. Maruf; hak ve hakikattır. Maruf; Allah’ın yapın dediği şeylerdir. Maruf; yapılması Allah’ın hoşnut ve rızasını kazandıran herşeydir. Münker de bunların dışında kalanlardır. Allah’ı sevdiğini iddia edenin, aynı anda Allah’ı sevenleri de sevmesi gerekir. Gerekir ki, sevgisinde samimi olduğu anlaşılsın. Aynı şekle, Allah’ı sevdiğini iddia edenin Allah’a düşmanlık yapanlara düşmanlık yapması gerekir ki, Allah sevgisinde samimi olabilsin. Özellikle son yıllarda organize bazı çalışmaların Müslüman’ı bu imanî ölçüden uzaklaştırdığını üzülerek müşahede ediyoruz. Allah’a ve O’nun Nebi’sine düşmanlığı prensip haline getirenlere Müslümanların sevgisini sağlamaya çalışanların hiçbir haklı mazeretleri olamaz.

Yukarıda geçen hadis-i şerifleri en iyi anlayan ve hayatına en samimi uygulayanların başında gelenlerden büyük veli Hz. Mevlana’yı; "mümin-kafir fark etmez, o herkese hoşgörüyle yaklaşmıştır“ şeklinde tarife kalkışmak ona yapılacak en büyük bühtandır, iftiradır. Ne Hz. Mevlana, ne de bir başkası, bu Muhammedî ölçünün dışına çıkması asla mümkün değildir. Çıktığı an bu değişmez ölçünün sahibiyle çelişkiye düşer ki, Hz. Muham- med’le (as) çelişenden veli/Allah dostu şöyle dursun sıradan bir mümin bile olmaz. Kur’an’da bu konuda değişik haberler ve ölçüler var. İşte onlardan biri. Müslim Karabacak 31.01.2008

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

Sadıklarla beraber olma mesuliyeti

Biz Müslümanlar için dinen Allahû Teâla’ya verdiğimiz ahde sadakat gösterip sadıklarla beraber olma, sadıklardan yana tavır koyma mesuliyetimiz vardır.

Rabbimiz buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve sadık olanlarla/doğrularla beraber olunuz.“ (Tevbe Sûresi/19) Kur’an’ı Kerîm çerçevesinde genel bir değerlendirmeye tabi tutuldukları zaman Allah’ın elçileri ve İnsanlığın hidâyet önderleri olan peygamberlerin, gerçekten dikkat çekici birtakım nitelik ve özelliklere sahip oldukları görülmektedir. Meselâ Kur’an’ıKerim’de anlatılanlar, anlatılma- yanlar; Hz. Harun, İbrahim ve İsa aleyhimüsselâm gibi cemâlî, Hz. Nuh ve Musâ aleyhimasselâm gibi celâlî yapıda olanlar; Ulü’l   azm peygamberler, komuta yetkisi olanlar, komuta yetkisi bulun- mayanlar, sonuç almış olanlar, alamamış olanlar, hatta öldürü- lenler, Nuh ve Lut aleyhimesselâm gibi hanımları kendilerine inan- mayanlar, kitap sahibi olanlar, olmayanlar… Bu ve benzeri farklı- lıklara sahip bulunan peygamberlerin hiç şüphesiz ortak oldukları özellikleri de bulunmaktadır. Allah’a kulluk ve Tâğut’tan uzak kalma temel görevleri; "Allah’a karşı saygılı olun ve bana uyun!“ çağrıları; "Ben Allah’ın size gönderdiği güvenilir elçisiyim, buna karşı sizden herhangi bir şey de istemiyorum“ diye kendilerini takdimleri; nefsin/bireyin terbiyesi, ümmetin/toplumun yönetimi gibi meşguliyet alanları, ilahlık iddiası ve Allah adına yalan söyle- mek gibi yetkisiz oldukları konular, onların ortak niteliklerinin başında gelir. Peygamberlerin ortak sünnetlerinden birisi de, inan- anlardan yana tavır takınıp sadıklarla beraber olmaktır.

İnananlara sahip çıkmak, Müslümanların da kıyamete kadar devam eden müştereklerindendir. Kur’ân’ı Kerîm’ den öğrendiğ- imize göre hemen bütün peygamberler, görev yerleri ve sürelerinde en büyük mukâvemeti/karşı koymayı o toplumların genellikle yönetici/önde gelen kesiminden görmüşlerdir. Kur’an’ıKerîm’in "mele“ diye tanımladığı bu takım, peygamberlere inanmakta fazla bir problem yaşamayan sade İnsanları küçük görmüş ve peygamber lerden bu İnsanları çevrelerinden uzaklaştır- malarını, kendileriyle görüşmemeyi ön şartı olarak istemişlerdir. Peygamberler de genel bir uygulama olarak inananlardan yana tavır alıp onlara kol   kanat germişler, mü’minlerle beraber olmayı tercih etmişlerdir.

Hz. Nuh’un şu sözleri, hem bu tür istekleri hem de peygamber lerin bu istekler karşısında takındıkları tavrı ve inananlardan yana duruşlarının gerekçe- lerini yansıtmaktadır:

"Ey kavmim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfâtım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhil bir topluluk olarak görüyorum. Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah’ın azabından kim korur? Düşünmüyor musunuz? Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zâlimlerden olurum!“ (Hud Sûresi/, 29 31)

Peygamberler, kendi dâvâlarını İnsanlara takdim ederlerken hep şeffaf davranmışlardır. İnsanlara sadeliği ve samimiyeti tavsiye etmişlerdir. Zalimlerin, zorbaların, maddeperestlerin hatırı için inananları terk etmemişl- erdir. Bakınız Rabbimiz örnek ve önderimiz Hz. Muhammed (sav)’e şu talimat verilmiştir: "Sabah   akşam Rablerine O’nun hoşnutluğunu dileyerek dua/ibadet edenlerle birlikte ol, bunda sebât et.. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme! Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına esir olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme! (el   Kehf Sûresi/ 28) "’minlere karşı alçak gönüllü ol!“ (el   Hıcr Sûresi/ 88) "Sana tabi olan mü’minlere merhamet kanadını indir!“ (eş Şuara Sûresi/ 215)

Dikkat edilirse Rasûlüllah (sav) de mü’minlerden yana tavır takınmakla emrolunmuştur. Hiçbir güç ve kuvvet bizi din kardeşlerimizden ayıramaz. Her yerde ve her zaman tercih hakkımızı sadakat sahibi sadık mü’minlerden yana kullanmakla mükellefiz. İnanan İnsanlara kuşku ile bakan ve onları küçük gören, tabiatıyla kendilerini de o toplumun söz sahipleri, ekâbirleri diye tanımlayan elitlerin ve egemenlerin hemen her devirde aynı tutum içinde oldukları tarihî ve sosyal bir gerçektir. Bu kaba tutumlarına "çağdaşlık, modernlik“ gibi gerekçelerle kılıf uydurmaya çalışmaları ise, egemen ve inançsız sınıfların beyin ve idrak sefâletlerini örtmeye asla yetmemiş ve yetmeyecektir.

Tarihte Firavunların, Nemrudların, Ebu Cehillerin bir vasfı olan özellikle tercih noktalarında hep kendileri gibi düşünen ve yaşa- yanları öncelemeleri, inananları ise ötelemeye çalışmaları ve kendileri için tehlike odağı görmeleri ne yazık ki günümüzün de çağdaş Firavunlarının, Nemrudl- arının, Ebu Cehillerinin en büyük modernlik saplantısı olarak gözükmektedir. Asırlar ve nesiller değişiyor ama küfrün mantığı değişmiyor. Dinî değerleri dışlamak için modernitenin ya da monarklaşan resmi ideolojinin kimi ilkeleri gerekçe olarak ileri sürülmesi, inananlara yönelik tarihî tavrın güne yansıyan boyutunu oluşturmaktadır. Yani Firavunluğun, Nemrud- luğun mantık olarak hâlâ devam ettiğini göstermektedir.

Geçmişte böylesi ortamlar, peygamberlerin inananlara sahip çıkmaları, onlardan yana tavır koymaları ile düzeltildiği gibi bugün de aynı şekilde, inananların tercih sorumluluklarını inananlardan yana kullanma- larından başka düzelme ve düzeltme yolu olmadığııktır. Sadıklardan yana tavır takınmak, hainlerin saltanatına nokta koymaktır. Yani hainlerini saltanatını sona erdirmenin çaresi, Müslümanların yardımlaşması, dayanışması ve her hâlükârda mü’minlerden yana tavır takınmasıdır. Mustafa Çelik 06.02.2008

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

Tesettür adet değil, ibadettir.

Soytarıların sosyolog kabul edildikleri bir ülkede sosyal problem- lerin çözümünü sosyologlara havale etmek; sadıklarla beraber olma mesuliyetine ihanet etmektir... Sadık olanlar, mü’min olan- lardır... Mü’minlerin kardeş oldukları da nass’ı Kur’an ile sabittir. Allahû Teâla buyuruyor: "Müminler ancak kardeştirler. öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirge- nesiniz.“ (Hucurat Sûresi/10) Müminler birbirlerinin kardeşleri oldukları için her zaman birbirlerini desteklerler, korurlar, birbirle-rinin aralarını Allah’ın dinine göre düzeltirler. Birbirlerini düşmana teslim etmezler ve birbirlerini dışlamazlar. Firavuni engelleri hep beraber dayanışma halinde aşarlar. Sahih iman ve Sâlih amel kavgasını veren sadıklar, birçok eziyetlere, baskılara, hakaretlere, işkencelere, hapislere, asmalara ve kesmelere rağmen, hiç taviz vermeden gayelerine ulaşıncaya kadar, yılmadan, korkmadan kötüleyenlerin kötülemesine, kınayanların kınamasına aldırmadan çalışmalarına devam eden kimselerdir.

Dünyada sadıklar kervanı Allah'ın bir nurudur, istemeyenler bu nuru ilahiyi söndüremeyeceklerdir. Allah(cc) şöyle buyuruyor: "Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.“ (Saf Sûresi/ 8) çağdaş Firavunların, Nemrutların bütün plan ve projelerini sakatlayıp ortadan kaldıran şey, sadıkların sadakatidir. Firavun- ların, Nemrutların izinde giden itler ürüyecek ama Hz. Muhammed (sav)’in izinde giden sadıklar kervanı yılmadan yoluna devam edecek... Kâfirler, münkir ve müşrikler istemese de Allah’ın emrettiği hükümler Müslümanların hayatlarında geçerli olacaktır. çünkü Allah’ın hükümleri müminlerin hayatlarını düzenlemek ve onların hayatlarında geçerli olmak için gelmişlerdir... "...Buna karşı çıkanlar yorulduklarıyla ve kazandıkları günahlarıyla baş başa kalacaklardır...“ Yalanlarla, yasalarla, yasaklarla Allah’ın hükümlerine tahdid getirenler veya onları hayatın taşrasında tutmaya çalışanlar, bulutlara karşı havlayan köpekleri andırırlar. Şu bir hakikattir ki; köpeklerin havlaması, bulutlara zarar vermez!.. 

Yeryüzünde Firavunluğa, Nemrutluğa oynayan bütün sosyal ve siyasal güçler, kuvvetler, keyfî, küfrî ve cebrî idareler, Allahû Teâla ile savaşmaktadırlar... Böyle güçlerden yana tavır koyanlar, Firavunların, Nemrutların kölelerini çoğaltanlardır. Altını çizerek diyoruz ki; zorla ve İnsanları aldatarak idareleri ele geçirip İnsanlara zulmeden zalim idarecilerden korkarak, onların zulmün- den kurtulmak için, onların tarafını tutup, onlara meyletmek, "... doğrudan doğruya İslâm dininden istifa etmektir.“ ‘Allah korkus- uyla bütün korkuları yenemeyenler’, kullara kul olmaktan   kurtulamazlar.’ Allahû Teâla buyuruyor: nsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah(cc)'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin tâ kendileridir.“ (Maide Sûresi/ 44)

Biz mü’minler için Allah korkusu, yeryüzünün en büyük emniyet kanunudur. Yürekleri Allah korkusunu kuşanmış olanlar, sadıkları yalnız bırakmazlar. çağdaş Firavunların, Nemrutların tehditleri, korkutmaları karşısında İlahi emanete karşı sadakatini ortaya koymuş olan sadıklarla beraber olmayanlar, kullara kul ve köle olanlardır. Meselâ günümüzde genelde İslâm coğrafyasında özelde ise ülkemizde Allahû Teâla’nın tesettür emrine karşı sadakatini ortaya koymuş’min kızların ve kadınların tesettürünü yasal yalanlarla kamusal alanda yasakla- maya kalkışanlardan yana tavır koyanlar, büyük bir yanlışın içindedirler.. Altını çizerek diyoruz ki; mü’mine kız ve kadınların tesettürü siyasetin değil, imanın sem- bolüdür. Tesettürü yasaklayanlar, imanı yasaklamak- tadırlar. Dolayısı- yla tesettür meselesinde sadakatini ortaya koymuş tesettürlü kadın-lardan yana tavır takınmak, sadıklarla beraber olma mesuliyetimiz- dendir... Müslüman olarak bu mesuliyetimizi yerine getirirken M. âkif Ersoy’un şu dizesini göz önünde bulundurmalıyız. "Kızımın iffeti batıyor rezilin gözüne Acırım tükürüğe billâh, tükürsem yüzüne!“

Yüzüne bile tükürmeye değmez zorbalara aldırmadan sadıklarla beraber olmaya devam etmeliyiz. Şunu bilelim ki; sadıkların dayanışması, çağdaş Firavunların engelle-melerini sone erdirecektir... Mustafa Çelik

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

Gerçek Takva Sahipleri

Takva: Allah’tan korkmak, Kur'an'la amel etmek, aza razı olmak ve Ahiret Günü’ne hazırlanmaktır. (Ali b.Ebî Talip r.a) Bakara suresinde ise Allah (c.c) takva sahiplerinin özelliklerini şu şekilde açıklıyor; 177 Yüzlerinizi Doğu ya da Batı tarafına çevirmeniz iyilik demek değildir. Asıl iyilik Allah'a, Ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan; akrabalara, yetimlere, yoksullara, yarı yolda kalanlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunanlara (kölelere, tutsaklara) mallarını sevmelerine rağmen yardım edenle- rin; namazı kılanların, zekâtı verenlerin, antlaşma yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmaları yerine getirenlerin; zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğrular (sözlerinin erleri) onlardır, takva sahipleri de onlardır.

Yukarıdaki ayetlerde Müslümanların kıble değişikliği mese- lesinde Yahudilerin anlamsız tartışma ve itirazlarına cevaben açık- lamalar yapılıyor. Yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirm- eniz iyilik değildir deniliyor. "Çünkü tarif edilen takva içi boş, hayata etkisi olmayan bir ibadet şekli değildir. Oluşan duygu ve düşüncelerin ve pek tabii eylemlerin (amel) bütününü oluşturan bir davranış biçimidir.“ Yani toplum içerisinde etkisini gösteren somut bir davranış biçimidir. Dikkat ederseniz ayette takvanın taşıdığı manaya yapılan vurgu, inançlarımızın, yaşadığımız topluluk içerisinde somut bir şekilde yaşanmasıyla alakalıdır.  Yüzümüzü sadece doğuya ya da batıya döndürdüğümüz şekilsel bir ibadetten ziyade, mallarımızı sevmemize rağmen yoksullara dağıt- mamızdan, zekât veriyor ve namaz kılıyor olmamızdan, antlaşmalarımıza sadık kal- mamızdan, savaşta, zorda ve darda sabredip davamızdan vazgeçm- ememizden, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman etmemizden bahsedilmiş. Doğru sözlü olmamız ve takva sahibi olmamız da bu şartları yerine getirmemize bağlanmıştır. Bunların hiç birini yapmıyor iken doğru sözlü olduğumuzu söyle- mek kendimizi kandırmaktan öteye gitmeyecektir. İşte Rabbimiz pratik hayatta uygulaması olmayan bu kuru ibadet şeklini kabul etmiyor. Bu şekilde Kur'an'ın bizlere yol göstermesi de beklene- mez. Çünkü; "Doğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.“ (Bakara-2) Peki neden takva sahipleri için hidayet kaynağıdır ? "Çünkü onlar, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.“ (Bakara-4)

Japon araştırmacı Dr. Toshihiko İzutsu’da 'Kur’an’da Allah ve İnsan' adlı eserinde takva kavramı üzerinde de durmuş ve yukarıdaki ayette de geçtiği üzere takvanın ahiret günü düşüncesiyle yakından ilgisine dikkatleri çekerek şöyle demiştir: "Bu meselenin mihveri, Allah’ın her şeyin tek ve mutlak hakimi olduğu, bütün İnsanların Allah’ın huzurunda başları eğik olarak sessiz duracağı uhrevi hüküm günü kavramıdır. Böyle bir günün düşüncesi, devamlı olarak İnsanların gözleri önünde tutulmalıdır ki, bu inanç İnsanları hayatta hafiflik ve dikkatsizlik yerine, tam bir istekle hareket etmeye sevk etsin. İşte İslam zühdüne hakim olan fikir budur. Kur’an’ı okuyan herkes, özellikle Mekke devri ayetlerinde, gelecek hüküm günü [yani ahiret] şuurunun çok kuvvetli olduğunu görür. İşte bu şuura orijinal anlamıyla takva denir.“

Görüldüğü üzere takva, hüküm günü yani ahiretle ilgili bir kavramdır. O halde iki türlü bir hayat biçimi üzerinde olmaktan vazgeçmeliyiz. Zaten bu durum gerçek manada mümkün değildir. Çünkü "Her tercih bir vazgeçiştir.“

Üstelik hidayete ve kurtuluşa ermemiz takvalı olmamızla direkt ilişkili olan bir meseledir. Yoksa öteki dünya ile ilgili kuşkularımızın olduğu ve bu kuşkuları- mızdan dolayı tavizkar bir İslam'ı yaşadığımız bir süreçte Kur’an bizler için hidayet kaynağı olmayacaktır.

Günümüzde ise takvaya yüklenen mana oldukça basite indirgenmiştir. Hatta gerçek manasından saptırı- lmıştır. Takva kavramı daha çok ahiretle ilgisi dışında dindarlık manasını almıştır. Hal böyle olunca iman ve takvanın olaylara müdahale eden eylemsel şekli kaybolmuştur. Giyim tarzımız, yemeği sağ elle yememiz, misvak kullanmamız, sakalımızı kaç santim uzataca- ğımız hatta gümüş yüzük takmak gibi birtakım konular takva olarak algılanır- ken Allah yolunda tavizsiz bir yaşantıyı tercih etmemize, inancı- mızı yaşantımıza yansıtmamıza bozgunculuk (fesad) manası yüklenmeye çalışılmıştır. Tabii bu toplumumuzun güç algısıyla da ilgili bir hadisedir. Hâlbuki takva iki hayat arasındaki tercihtir. Yani yukarıda anlaşıldığı üzere bu yaşamın bitiminde başlayan diğer hayata kalpten inanmamızdır. Takva konusunu en sağlıklı biçimde anlayabilmemiz Kur'an'da takva sahipleriyle ilgili kıssalara müracaat etmekle mümkündür.

İşte Kur'an'dan bir sahne :Ta ha suresinde korkunç bir tartışma yaşanıyor. Çağın Firavunu’nun tehdit dolu sözlerine şahit oluyoruz. Kendisine danışılmadan Musa’nın Rabbine iman eden sihirbazların topunu asmakla tehdit ediyor.

(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz öyle mi? (Taha-71) Sihirbazlar Musa’nın Rabbine iman etmişler. Artık Rabb (hüküm koyucu) olarak Hz. Musa’nın Rabbine tabi olacaklarını ilan ediyorlar. Tabii bu çok basit bir tercih değil. Ve arkasından Firavun’un tehdit dolu sözleri geliyor;

"Andolsun sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, topunuzu asacağım.“ (Taha-71) Bu ölüm tehdidi sihirbazlarda pek de korkuya sebebiyet vermemiş gibi görünüyor. "Çünkü onlar, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.(Bakara-4)

 Burada takva kavramının ahiretle ilişkisi çok güzel bir örnekle ortaya konulmuş. Sihirbazlar öteki dünyanın varlığına tam bir teslimiyetle inandıkları için Firavun’un tehditleri sihirbazlar üzeri-nde pek bir etki göstermiyor. Onlar daha çok öteki dünyadaki sonları ile ilgili bir endişe taşıyorlar. Yani Allah'tan asıl Rablerine inananların ilki oldukları için kendilerini affetmesini diliyorlar. Bu noktada Firavun'a da bir çift sözleri var, diyorlar ki; Sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir. (Taha-72-73)

Firavun'a hükmünün dünya hayatı için geçerli olduğunu söylüyorlar ve kendilerine yöneltilen tehditlerden korkmayarak yapmaları gereken davranışı da sergiliyorlar. Rablerinin karşısında sorguya çekilecekleri güne hazırlık yapıyorlar, zira o günün varlığına ölümü göze alma pahasına kalpten inanmışlar. Yaşanılan dönem itibari ile bu takva sahibi müminler Peygamberleri olan Hz. Musa’ya böyle bağlılık göstermişler ve onun Rabbine iman etmişler. Hz. Musa’nın iman ettiği Allah’ı yegâne Rabb (Hüküm koyucu) olarak kabul etmişlerdir. Peki, biz Müslümanlar karşılaştığımız bu ve benzeri olaylar karşısında Hz. Muhammed (S)’e aynı bağlılığı gösterebiliyor muyuz ? Onun inandığı Allah’ı yegane Rabb (Hüküm koyucu) olarak kabul ediyor muyuz ? Kabul ettiğimize dair birtakım işaretler hayatımızda müşahede edilebiliyor mu ? Bu soruları kendilerini gayet iyi tanıyan kardeşlerimiz cevapla- sınlar. Ama genel itibari ile şu anda bizlerin yaptığı şey, Mekke' de’ki Hanifler gibi sadece törensel bir din algılayışını hayata yansıtmamızdır. Öyle ki, mevcut otoriteye/sisteme/yönetime karşı gelen bir din anlayışına sahip değiliz. Şu bir gerçek ki, mevcut beşeri sistemler için kendi kendimize yerine getirdiğimiz gündelik ibadetler herhangi bir tehlike oluşturmuyor. Aynı şekilde Mekke’ deki Hanifler için de müşriklerin putlarına tapmamalarına rağmen böyle bir tehlike söz konusu değildi. Çünkü mevcut sisteme karşı herhangi bir itirazları yoktu. Eğer Rabbimiz Haniflerin bu davranışını onaylamış olsaydı Peygamber Efendimizi (S) bu topluluğa uyarıcı olarak göndermezdi. Fakat Rabbimiz böyle bir din anla- yışını kabul etmemiştir. Ve bizler için yaşam içerisinde tehlike oluştumayann bu yüzdelikli din anlayışını da Rabbimiz kabul etmeyecektir. Peki, bu korkularımız, dünyaya bağlılığımız bizleri nasıl bir İslami anlayışın savunucuları konumuna dönüştürdü?

Bir takım çabalar gösteriyoruz ama bu çabalarımız kendi kimliğimizi yansıtan çabalar olmaktan epeyce uzak. Ötekilerin rahatsızlıkları karşısında yanlış anlaşıldığımızışünerek sürekli açıklamalarda bulunuyoruz. Üstelik onların doğru anladıkları konularda bile "siz bizi yanlış anladınız“ gibi çok yakışıksız sözler sarf ediyoruz. Dilerseniz bu konuyu Hz. Şuayb Peygambere danışalım. Bakalım Hz. Şuayb Peygamber nasıl cevaplar veriyor:

Soydaşları dedi ki; "Ey Şuayb, atalarımızın taptıkları ilahlara tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimiz tasarru- fları yapmaktan kaçınmamızı emreden, empoze eden faktör, şu kıldığın namaz mıdır? Aslında sen yumuşak huylu, uslu ve aklı başında bir adamsın.“ (Hud 97)

Ayette geçtiği üzere aslında müşrikler Hz. Şuayb’ı çok doğru algılamışlar. Bu durumda da herhangi bir gariplik görünmüyor. Fakat yukarıdaki ayette müşriklerin sorduğu soruya Hz. Şuayb’ın verdiği cevap bizim verdiğimiz cevaplarla büyük farklılık arz etmektedir. Üstelik verdiğimiz cevaplardan öyle anlaşılıyor ki, kıldığımız namazın ötekileri rahatsız eden bir yanı da yok. Acaba böyle bir soru sorulmuş olsa nasıl bir cevap verirdik ? Ayrıca bu yaptığınız şey sistem için bir tehdit olarak görünmüş ise "Siz beni yanlış anlamışsınız“, "aslında ben öyle demek istememiştim“ mi derdik? İyi de İnsanlar, gerçekten hep yanlış anlaşıldığımızı söylediğimiz, İslam'ın net   açık mesajını ortaya koyamadığımız bir ortamda İslam'la nasıl tanışacaklar? "Hz. Şuayb Peygamber de namazın anlamını, işlevini doğru algılayan düşmanlarına,“  "yok canım, siz beni yanlış anlıyorsunuz“ mu demeliydi ? (M.Durmuş) Rabbimiz açık bir şekilde Hz. Şuayb’ın diliyle bizlere müşrikler- den ayrışmamız gerektiğini, onlarla aynı şekilde düşünemeye- ceğimizi ve ibadetlerimizin onları rahatsız eden bir yanının olması gerektiğini bildiriyor. Yani bizzat kendi söz ve eylemlerimiz doğ- rultusunda müşriklerin bizleri yanlış (!) anlamalarını istiyor. Bizim ismimiz (Müslüman), ibadetlerimiz onları rahatsız etmeli ve biz bu sebeple inancımızı gizlememeliyiz. Zaten Hz. Şuayb da öyle yapıyor. "Evet, benim kıldığım bu namaz sizin kurulu küfür düzenlerinizi yıkmamı emrediyor“ diyor; "Bunlar takva sahipler- inin batıl karşısında vermiş oldukları mücadeleyi ortaya koyan örneklerdir.“ Dışarıda bir kavga var ve iman iddiasındaki bizlerin mutlaka bu kavgada taraf olmamız gerekir. (particilik bağlamında değil).

Çünkü,

Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol! İster namaza dur, ister içki sofrasına otur; ne fark eder ! (Ali Şerati)

Şunu hiçbir zaman aklımızda çıkarmayalım ki, her ne yapacak olursak olalım bunu bu dünyada iken, iş işten geçmeden yapma- lıyız. Eğer bir günah bataklığında isek şu an hala sağ olmamız tüm bu çirkin hayatımızı değiştirmek için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Gerçek manada iman ve takva sahipleri olalım. Güç algımızı Allah’tan yana kullanarak korkularımızı yenelim. Bizi bu dünyaya bağımlı hale getiren ayartıcılara karşı direnç gösterelim. Unutmayalım ki; "Kim bu dünyada (hakikate karşı) kör ise; o ahirette de kördür. Yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.“ (isra:72) Selam ve Dua ile. Hikmet Ertürk. 01.04.2008

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

Papa, 3 bin kişilik şeytan çıkarma ordusu kuruyor

İnanılması güç bir projeye imza atan Vatikan, 3 bin kadrolu şeytan çıkarmada uzman papaz atayacağınııkladı. Yapılan açıklamada her piskoposluğa birer adet olmak üzere 3000 yeni Exorcist atayacağını ilan etti. Bunun üzerine Roma'daki Papazlık Üniversitesi Regina Apostulorum'da düzenlenen Exorcism kurslarına talepler arttı.

Son yıllarda inançsızlığın artış göstermesiyle birlikte şeytanla başı belaya girenlerin de çoğaldığını ve kendilerine bu tür şikayet- lerle gelenlerin sayısında büyük artış gözlendiğini belirten İsviçreli Papaz Domherr Christoph Casetti, meselenin uluslararası bir önem arzettiğini ifade etti. Exorcism'in geçmişi Avrupa'da 1614 yılına kadar uzanıyor. Şeytan çıkarma ritualinde papaz mağdur İnsanı Hristiyanlık inanışı gereği kutsal su ve dua yardımıyla şeytanın esaretinden kurtarmaya çalışıyor.19.03.2008 Vatikan Yenisafak

13.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

From: haci bayazit

To: protokol@diyanet.gov.tr

Sent: Monday, May12, 200810:54 PM

Subject: SElam

Kimden: Personel D. Bsk.

mailto:personel@diyanet.gov.tr]

Gönderilmiş: Çar 14.05.2008 16:16

Kime:Disiplin
Konu: Fw: Selam

Aşağıdaki mail ilgisi nedeniyle Dairenizce değerlen- dirilmek ve sonucundan müştekiye bilgi verilmek üzere Biriminize yönlendirilmiştir. Arz ederiz.

Disiplin ve Değerlendirme Şubei Müdürlüğü 

Müftülüğün Vâizeler Korosu ’Kutlu Doğum’ Konseri Vermiş! İstanbul Müftülüğü Türk Tasavvuf Musikisi Kadınlar Korosu, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle özel bir konser vermiş. Koro elli kişilikmiş.

Peygamber sevgisini ilahî ve kasidelerle anlatan kadın korosu izleyenler tarafından büyük ilgi görmüş. Konserde duygulu anlar yaşayan İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, başörtülü bayanların konser vermesinin medya tarafından eleştirilmesinin çok yanlış olduğunu söylemiş.

Çağrıcı, "Dininin buyruğu olarak giyinmiş başörtülü kadınların konser verdikleri için eleştirilmeleri çok büyük haksızlık...“ diye konuşmuş. Müftülük kadınlar korosu, sınavla alınmış ve özel olarak yetiştirilmiş 50 vaize ve Kur’an öğreticisi kadından oluşuyormuş.

Müftü Mustafa Çağrıcı, din ile sanatın ikiz kardeş gibi kabul edilmesi gerektiğini beyan etmiş. İstanbul’un ilk ve tek bayan müftü yardımcısı Kadriye Erdemli, müziğin İslâm’ın her alanında var olduğunu belirtmiş, Kadriye Erdemli, "Ezan zaten kendi başı