Allah'ın selamı rahmeti alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası maneviyatın merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun.

 

Tarihi Yazanları

 

Allah’u Ekber.

Allah’ın muhteşem yaratığı, ehli vicdan sahipleri; devletlerin iki dayanağı olur; ilki halkı Allah’ın heasabına yatkın hazırlayan din adamları; ikincisi Allah’ın hesabına yatkın hazırlanmış halkı iç ve dış empeyalist düşmana karşı koruyan ordusu.

_

“deccalizim misyonu içerisinde bop eş başkanliği görevini üstlenen akp beslemesi dışişleri bakanı/başbakanı davutoğlu ile direniş cephesinin altın halkası Suriyeyi yarmak istiyordu..“

_

Allah'ın selamı rahmeti,

dünyanın emniyeti mukaddes islam'ın beli ve omurgası 'maneviyatın' merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun.

 

Deccalin takipcileri ilahlarını gölgelededikleri emperyalist güçlere, o kadar iman ediyorlardı'ki herşey onların istekleri doğrultusunda gerçekleşeceğini sanıyorlar'dı.

 

Hakikat olan ise;

Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında;

Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat ve adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

 

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.

 

Bu iki kural asla bir araya gelmez;

ve sonuçların gelişmesi sadece zaman ile ilgilidir ama Allah’ın vadi/adaleti gereği asla değişmez... açıkcası, belki ibret alırlar diye Allah (cc) bazı olaylar üzerinden alemi imtihana çeker muaviyenin/şeytanın takipcilerini bertaraf eder

 

Ehli Vicdan Sahipleri.

Süriye, insanların/ümmetin uyanması için imtihan sahasıdır. Suriye, dünyanın emniyeti ve dengesi ‘islamın merhamet ve marifet kaynağı‘ Hüseyni duruş/direniş cephesinin altın halkasıdır.

Suriye, Kudüs/filistinin güvencesidir.

Suriye, Yahudü ırkının İMHAYA uğramaması için siyonizim zülmünün önündeki engeldir.

 

Akıl Sahipleri.

Suriye, Ümmetin din’i bölücü meshep taassubundan kurtulması ‘alemlerin üzerinde rahmet ve bereket bulutlarının oluşması‘ için Hüseyni duruş/direniş cephesinin birlik meşalesi/sancağıdır.

Suriye, kuresel güçlerin arkasına gizlenen deccalin askerleri asrın muaviye ve yezitlerinin açığa çıktığı alandır.

Suriye, deccalizim misyonu içerisinde bop eş başkanlığı görevini üstlenen akp‘nin aslında; milli eğitimini dinlerarası diyalogun merkez üssü, diyanetini “sanki hiristiyan rahiplere nisbet edercesine siz doğanı günahdan arındırıyorsunuz bizde, ömür boyu Hak hakikat arınmışlık ile siyaset menfat mazlahatı,  Helal ile şüpheli haramı birbirine karıştırıp uyuttuğumuz, müslümana son dem musalla taşında helallik istiyor öleni arındırıyoruz”, kurumuna çevirmesi ile;

“dünyanın EMNİYETİ mukaddes İSLAM‘I DÖNÜŞTÜRME gayretlerinin”,

islamın en büyük düşmanı siyasi ve maddi hevesleri için şeytanın askeri ayakları altına ülkenin mukaddeslerini serecek kadar alçaklaşmış/insanların en alçağı ihvanı müslümün dini siyasallaştırmış kanadı üzerinden açığa çıktığı faliyet alanıdır.

 

Süriye, sünnet din‘in ikinci ana esası Peygamberinin hayatını harfiyen yaşamaktır; kendilerini sünnü isimlendiren aslında din/Peygamber düşmanı münafıkların yüzlerindeki islam maskesinin indiği meydandır.

Süriye, münafıkların gizli din/Ehl’i Beyt düşmanlıklarını iran/süriye arkasına gizlediği sünnü/şii perdesidir.

Süriye, islam ümmetinin yerüstü/yeraltı servetlerinin üzerine çullanmış hırsızların kan emici vampirlerin kiralık katillerin yapmış olduğu bunca zülmün kendilerine dönüp saltanatlarının yıkılması için sebeplerin hazırlandığı

mükaddes bölgedir. 

-Asrın istiklal ve hürriyet abidesi siyasi ve askeri dehası Atatürk’ün tesbiti ile siyasi ve maddi heveslerini emperyalizmin istekleri ile eşleştiren hainlerin, münafıkların kiralık katillerin din‘in düşmanlarının hesabını görmesi için, Allah’ın vermiş mühlet inşallah dolmak üzeredir.

Allah'ın selamı rahmeti hüseyni duruş ve ona manen fikren ve fiziken desdek olanların üzerine olsun.hacı bayazıt 31.12.2012

_

Hizbullah ve Suriye

1982'de Lübnan'ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin iki esas amacı vardı: Lübnan'a yerleşmiş olan Filistin mukavemetini ezmek ve Lübnan'ı bir İsrail–ABD askeri üssüne dönüştürüp Suriye'nin ulusal güvenliğini tehdit etmek.

İşgalden hemen sonra Filistin siyasi–askeri kadrosu Tunus'a taşındı. Lübnan kasabı olarak bilinen Ariel Şaron ve onunla birlikte hareket eden Lübnanlı faşist Falanjist Parti milisleri, korumasız kalan Sabra ve Şatila Filistin ““kamplarında kadın, çocuk ve yaşlılara karşı korkunç bir soykırım işledi. İsrail bu “zafer”sarhoşluğuyla askeri işgal nüfuzunu kullanarak Lübnan'a arzu ettiği politikaları dikte etti. Buna dayalı olarak:

Farklı din ve mezheplerin bir arada yaşama kültürünü yok edecek savaş çığırtkanlığı ve nifakı telkin etti.

Lübnan'da mevcut olan bütün Filistinli örgütlerin dağıtılmasını istedi.

Siyonist İsrail ile Lübnan arasında İsrail'in kuzey sınırlarını güven altına almayı taahhüt eden “barış”antlaşmasını dayattı.

İsrail “dostu”yeni bir Lübnan hükümetinin kurulmasını talep etti.

İşgal ve dayatma

İsrail tankları bu “askeri ve siyasi zaferle”tarihinde ilk kez bir Arap başkentine Beyrut'a girdi. İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında 17 Mayıs 1983'te tamamlanan antlaşmada şunlar yer aldı:

Savaş halinin son bulduğu ve İsrail'in geri çekilmesinin kabulü,

Uygulamaya konulacak antlaşma metninin maddelerini kontrol edecek ABD, İsrail ve Lübnan üçlü komisyonunun kurulması,

Askeri, siyasi, iktisadi ve istihbarat alanında sağlanacak işbirliği antlaşmasının hazırlanması,

Lübnan topraklarında İsrail'in güvenliği için geniş bir tampon bölgenin kurulmasının Lübnan tarafından kabul edilmesi.

Halen Lübnan parlamentosunun başkanlığını yapan Emel Partisi'nin lideri Nebih Berri, bu antlaşmanın Lübnan için “utanç kaynağı”ve “şerefsizlik”olduğunu ilan etti. Aynı gün, Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad, “Bu antlaşma geçersizdir ve ölü doğacaktır”demiştir. Lübnan Hizbullahı işte bu koşullarda İsrail işgaline karşı Lübnan mukavemetinin bir parçası olarak doğmuştur. Mezhepçi aptalların iddia ettiği gibi 1979'da tarih sahnesine çıkan Şii İran'ın uzantısı olarak zuhur etmemiştir. İran devriminden en az 5 sene sonra ortaya çıkmıştır.

İsrail işgalini desteklediler

Suriye, İsrail işgaline karşı Lübnan mukavemet kuvvetlerinin her anlamda omurgası olmuştur. Suriye, Hizbullah ve İran arasındaki dayanışma, uzun bir mücadeleden sonra, 2000 yılında İsrail'i Lübnan'dan tamamen söküp atmayı sağlamıştır. Lübnan'ı tekrar işgal etmek ve 2000'in acı yenilgisinin intikamını almak isteyen İsrail, 2006'da tekrar Lübnan'a saldırarak işgal etti. Bu işgal ve katliam, Suriye, Hizbullah ve İran arasında mevcut olan işbirliği ve dayanışma ruhuyla tekrar def edildi.

–Öğretici olan husus şudur: İsrail, Lübnan'ı işgal ederken, bu işgale destek verip gönüldaşlık edenler ile bugün Suriye, Hizbullah ve İran'a saldıran kuvvetler aynı güçlerdir. İsrail'in Hizbullah'a karşı başarılı olması için destek veren ABD ve Batılı müttefiklerinin yanı sıra, Lübnan “Müstakbel–Gelecek” Partisi lideri Türk Telekom'un sahibi Saad Hariri, eski Lübnan Başbakanı Fuat Senyora, Suudi hanedanı ve petro–dolar Körfez şeyhleri ile fitne fetva sahipleri İsrail'in zaferi için dua ediyorlardı. Bugün de bu şer kuvvetleri aynı görevi Suriye'ye karşı icra etmektedirler.

–Hizbullah'ın uluslararası tekfircilere karşı Suriye'nin yanında savaşa dahil olması, siyasi çözüm istemeyen İhvan örgütü ve El Kaide eliyle yürütülen kirli savaşın bertaraf edilmesi, siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele eden kuvvetlerin kalesi olan Suriye'nin yıkılmasını önlemek içindir. Lübnan–Suriye noktasında yer alan Kuseyr bölgesinin Suriye kuvvetlerinin eline geçmesi, Hizbullah'a karşı örülen ağın paramparça edilmesiydi. İsrail, ABD, Suudi hanedanı, Katar ve Erdoğan–Davutoğlu rejiminin, Suriye ve Hizbullah'a karşı her türlü komplo ve çirkef mezhepsel söylemlerde yer almalarının gerekçesi budur.

Kardeşliğin teminatı

Hizbullah ve Suriye, Sünni, Şii, Hıristiyan kardeşliğinin teminatıdır. Malula tarihi kentine saldırıp kilise ve camileri talan eden, imam ve papazları katleden zihniyete karşı savaşan Suriye ve Hizbullah'a düşmanlıkları bundandır. Düşmanlıklarının sebebi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ortadoğu temsilcisi Mihail Bogdanov'un Hasan Nasrallah ile bir araya gelmesine, Rusya'nın yeni ittifaklara girmesine karşı duydukları öfkedir. Direnen Suriye'nin, BRİCS, İran, Suriye ve Hizbullah merkezli yeni bir dünyanın kuruluşuna öncülük etmesine karşı duydukları kindir.

–İsrail, Suudi hanedanı ve Erdoğan–Davutoğlu'nun savaş çığırtkanlığında ve kafa kesen yamyamlarla aynı cephede yer almalarında ısrarlı olmasının sebebi, yenilen ABD'nin kendi başını kurtarmak için memurlarını kurban etmesine karşı duyulan orantısız tepkidir.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar,

cinayet ve harami çetelerini korumak için angajman kurallarını ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler,

Suriye, Hizbullah ve dostları bu deccalları tarihin çöplüğüne mutlaka atacaktır. Şam Stratejik Araştırmalar Müdürü Besam Abu ABDULLAH Arapçadan çeviren: Mehmet Yuva Aydınlı 20.09.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Kilisede Hz. Muhammed'siz ‘Fetullah Gülen’ ezanı !

İnternette olan bir videoya göre diyalog çalışmaları çerçevesinde Belçika–Türk Dostluk ve Diyalog Derneği, Brüksel'in en büyük kiliselerinden olan Sean Jean Baptista kilisesinde ezan okutmuş.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA– 31 Mart 2012 günü gerçekleştirilen bu olaydaki asıl gariplik, ezanda “Eşhedü enne Muhammeden resullullah”(Şehadet ederim ki Muhammet Allah'ın resulüdür) kısmı yer almıyor. Diyalogçuların yüzünü ortaya çıkaran bu video aslında şaşkınlık yapmadı. Çünkü Dinler arası diyaloğun piri konumunda olan Fetullah Gülen'in açıklamaları bu durumu getiriyordu. Gülen, Fasıldan fasıla adlı kitabında şöyle söylemektedir:

“... Herkes kelime–i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime–i tevhidin ikinci bölümünü, yani 'Muhammed Allah'ın rasûlüdür' kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır. Zira, hadislere göre, kıyamet günü Allah'ın sonsuz rahmeti öyle bir tecelli edecek ki şeytan bile umuda kapılacak ve bu rahmetten istifade edip edemeyeceğini merak edecek. Böylesine âlicenap bir merhamet karşısında, bizim cimrilik etmemiz ve bu cimriliği temsil etmemiz tasavvur edilemez. Hem sonra bunun bizimle alâkası ne? Hükümranlık O'nun, hazine O'nun, hepsi O'nun kulları... Öyleyse herkes haddi aşmaktan sakınmalıdır.”

Fethulah Gülen'in bu heva ve heveslerine dayanan yorumunun bugünkü görünümü ise Ezan'ın bile değiştirilmesine sebebiyet vermektedir. İlk ezandan bu yana hiç bir değişiklik yapmadan günümüze kadar gelen ve Peygamberimizin sünneti olan Ezan dinler arası diyalog safsatalarıyla değiştirilmeye çalışılmaktadır. İşte Klise'de okutulmaya çalışılan 'Fetullah Gülen Ezanı' abna.ir 05.06.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Nasrallah, “Suriye, Direniş’in büyük hamisi ve dayanağıdır”

Nasrallah: Araplar Gazze’ye Yiyecek Dahi Vermezken Suriye Mücahidlere Silah Gönderdi
33 Gün Savaşı’nda kazanılan zaferin altıncı yılı münasebetiyle yaptığı konuşmada üzerinden altı yıl geçmesine rağmen Siyonist rejimin yenilginin şokunu hâlâ atlatamadığını ifade eden Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, “Suriye, Direniş’in büyük hamisi ve dayanağıdır” dedi.
18 Temmuz 2012 gecesi yaptığı konuşmada 33 Gün Savaşı’nda yaşanan süreci ele alan Seyyid Nasrallah, Siyonist rejimin geçmişte benzeri olmayan yenilgisinden ve Direniş’in kazanımlarından söz etti.
Konuşmasının bir bölümünü Suriye’deki gelişmelere ayıran Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Nasrallah 33 Gün Savaşı’ndan sonra Lübnan’da yaşanan sürece de değindi.
Siyonist rejim yenilginin şokunu hâlâ atlatamadı.
Siyonist rejimin üzerinden altı yıl geçmesine rağmen yenilginin şokunu hâlâ atlatamadığını, üst üste oturumlar düzenleyerek, bir biri ardı sıra makaleler yayımlayarak, birçoğuna İsrailli yüksek makamların da katıldığı toplantılar tertipleyerek yenilgiyi enine boyuna tartıştıklarını ifade eden Seyyid Nasrallah, “Mossad Başkanı Meir Dagan’ın savaş zamanında, savaşın İsrail için bir musibet olduğunu, ağır bir darbe aldıklarını ve dönemin İsrail İstihbarat Bakanı Dan Meridor’un ise İsrail’in o güne kadar böyle bir şey görmediğini, hiç bu kadar dar boğaza girmediğini söylemiş olması bize yeter” diye konuştu.

–İsrail hâlâ yenilgi bataklığında çırpınıyor. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Nasrallah sözlerini şöyle sürdürdü: “Onlar hâlâ bataklıktalar ama buna rağmen halen bir şeyler elde etme peşindeler. Aldatmaca peşindeler, Temmuz Savaşı’nda büyük kazanımlar elde ettiklerini söylüyorlar. 14 Temmuz tarihli güvenlik zirvesinde önemli bilgilere sahip olduklarını, füze kalkanlarının Hizbullah’ın füzelerini ve İran üretimi füzeleri tanıdığını iddia ettiler. Hatta İsrail Savaş Bakanı Hizbullah’ın bütün füze sistemlerini tespit ettiklerini söylemişti. Operasyona izin verilirse savaşın hemencecik sona ereceğini, Hizbullah’ın belini bükeceklerini ileri sürmüşlerdi. Operasyonların Hizbullah’ı yenilgiye uğratacağını, Hizbullah’ın füze fırlatmaktan aciz olduğunu hayal ediyorlardı. Savaş kararının onaylanmasından bir saat sonra 40 savaşçı saldırıya geçti ve kırktan fazla nokta hedef alındı. 34 dakikada operasyonlarını gerçekleştirdiler. Sonra Halots, Olmert’i arayıp İsrail’in zafer kazandığını ve savaşın bittiğini söyledi.”
–Savaşın ikinci gününde İsrail’in aldatmacaları, Seyyid Nasrallah şöyle devam etti: “İkinci gün Şimon Peres İsrail’in savaşı kazandığını ve Hizbullah Genel Sekreteri’nin Şam’a kaçtığını duyurdu. Oysa ben Dahiye’deydim. Sonrasında İsrailli yöneticiler, kazanım elde etmek için güvenlik önlemleri aldılar, istihbarat topladılar, taktik geliştirdiler ve bütçe görüşmeleri yaptılar. Durumu 1967’dekine benzetiyorlardı. Halots, Hizbullah’ın füze kapasitesinin %60-70’ini hedef aldıklarını iddia etmişti. Bu, Siyonist rejimin bir başka aldatmacasıydı.”
–Mukavemet daima uyanıktır ve meydandadır. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri konuşmasına şöyle devam etti: “Mukavemet’in daima uyanık, bilinçli ve zinde olduğuna delalet eden olaylar şunlardır: Mukavemet’in güvenlik birimi, Siyonist düşmanın füze radarı konusundaki kışkırtmalarının farkındaydı ama ifşa etmedi. Hatta ifşa etmemekle kalmayıp kışkırtmalarına göz yumdu ve istihbarat toplamada onlara yardımcı oldu. Bu süreçte zamanı geldiğinde yetenekli yönetici Şehid Muğniye ve diğer kardeşler İsraillilere darbe indirdi. Şehid Muğniye her zaman her savaşta ilk darbe vuran tarafın Mukavemet olması gerektiği düşüncesindeydi.”
–Mukavemet’in uyanık oluşunun ilk delili, Seyyid Nasrallah şöyle konuştu: “Mukavemet’in ilk güvenlik başarısı, Siyonist rejimin füze sistemlerinin yerini bildiğinin farkında olmasıydı. İkinci başarısı ise, Siyonist rejime fark ettirmeden füzelerin yerini değiştirmesiydi. Bu yüzden Siyonist rejim füze sistemlerinin konuşlandırıldığı bölgeleri füze yağmuruna tuttu, oysa füzeler oradan başka yerlere nakledilmişti. Mukavemet, Siyonist rejimle 33 gün süren savaşına bu süreçten sonra başladı. Hatta Tel Aviv’i bile hedef almaya hazırdı.”
–Genel Sekreter Seyyid Nasrallah şöyle devam etti: “Siyonist rejimin ‘Özel Güç’ adını verdiği ve övündüğü hava operasyona biz ‘Özel Sanılan’ veya ‘Mukavemet’in Tuzağına Düşüş’ operasyonu diyoruz.  Mukavemet güçlerinin %70-80’i son güne kadar savaş meydanında mücadeleye ve direnişe hazır vaziyette varlık gösterdi.”
–Mukavemet’in uyanık oluşunun ikinci delili. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri konuşmasını şöyle sürdürdü: “Belli sayıda füzeyle yetinseydik savaş meydanında daha fazla füze ateşleyebilirdik, ama biz zaman unsurunu da dikkate aldık ve bombardımanlarımızda savaşın uzayabileceği ihtimalini göz önünde bulundurduk. Savaşın ikinci günü Siyonist rejim gerçeğin farkına varınca Halots Güvenlik Komitesi’nde komite üyelerine haftalarca sürebilecek uzun süreli bir savaşa girdiklerini söylemek zorunda kaldı. Peres bu konuda kendini savunamadı ve bir şey söyleyemedi. Gerçi hâlâ bu konuda sessiz kalmaya devam ediyor.”
–İsrail saldırdığı takdirde Hizbullah’a gafil avlanır.
Hizbullah Genel Sekreteri şöyle konuştu: “Lübnan’daki durumu incelediğimizde halkın büyük çoğunluğunun çatışmaları, savaşları ve gelişmeleri yakından takip ettiklerini gördük. Bu onların hakkıdır. Fakat emin olun bütün bu karmaşaya, hercümerce rağmen bütün kadrosuyla gece gündüz düşmanla mücadeleyi ve ülkeyi korumayı düşünen Mukavemet erleri var! Bu yolda hiçbir şey onları gafil avlayamaz. Tabii aynı zamanda düşmanın da bizim hakkımızda istihbarat topladığını, darbeyi ilk indiren taraf olmak istediğini biliyoruz; önceki savaşlarda buna şahit olduk.”
–Siyonist düşmanın vaatlerinin içi boştur. Seyyid Nasrallah konuşmasının devamında şunları kaydetti: “Siyonist düşmandan şu hususa teveccüh göstermesini istiyorum ve ona şunu söylüyorum: Sahip olduğun gücün içi boştur. Gelecekte vuku bulması muhtemel olan her türlü savaşta darbeyi ilk indiren taraf olmak istediğini biliyoruz. Ama sen ilk darbeyi indirdikten sonra Mukavemet seni gafil avlar! Siyonist rejime, onu gafil avlamayı vaat ediyoruz. Ama sizden ve bütün bölge halklarından Mukavemet’in güçlü, bilinçli ve uyanık olduğuna inanmanızı istiyoruz. Biz Lübnan’da, Arap dünyasında, İslam âleminde ve bu bölgede, beyinlere, kalplere, iradelere, azimlere ve güçlere sahibiz ve onların yardımlarıyla planlama yapabilir, projeler ortaya koyabilir, direnerek zafer kazanabiliriz. Alınyazımız, bazı Arap yazarların ve çoğu basın organının bize telkin etmeye çalıştığı gibi yenilgi ve güçsüzlük değildir. Temmuz Savaşı’nda ve sonrasındaki Gazze Şeridi Savaşı’nda verilen en önemli mesaj bizi zaferin beklediğiydi. 2000 ve 2006 yıllarında nasıl zafer kazandıysak, ileride meydana gelebilecek her türlü savaşta yine zafer kazanabiliriz.”
–33 Gün Savaşı’nda amaç Mukavemet’i ortadan kaldırmaktı. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah şöyle devam etti: “Savaş sona erdi. Şimdi ikinci bir konudan bahsetmek istiyorum. İsrailliler, Amerikalılarla bir olup savaşı değerlendirdiler ve ibret aldılar. Şimdi yeni bir sürece girdik. 33 Gün Savaşı’nı Lübnan’da Mukavemeti, bölgedeki en önemli hareketi yenilgiye uğratmak, dolayısıyla Mukavemet’in bölgedeki odak noktasını ortadan kaldırmak için başlattılar. Arap dünyasının bir kısmının bağlı kaldığı ve İran, Suriye ve Lübnan ve Filistin’deki direniş hareketlerinin odak noktası olan Filistin sorununu ve Arap topraklarının geri alınması meselesini… Ama bölgedeki birçok rejimin derdi başka. Onlar Filistinlilerin meselelerini unutmalarını istiyorlar. İstedikleri bu can alıcı meselenin unutulması ve Lübnan Mukavemeti’nin ortadan kalkmasıydı. Mukavemet Lübnan’da yenilgiye uğramış olsaydı savaş Suriye’ye sıçrardı. Çünkü Suriye mukavemetin hamisiydi. Siyonist rejimin ikinci planı Beşar rejimini devirmek ve Suriye’yi Amerika ve İsrail’e boyun eğdirip teslim almaktı.
–Mukavemet’in zaferi düşman planlarını suya düşürdü. Seyyid Nasrallah şöyle konuştu: “Ama Mukavemet’in zaferi ikinci planı suya düşürdü. İsrail savaşın son günlerinde çözüm yolu aramaya başladı ve New York’taki Arap kuruluyla görüştü. İsrail bütün şartlarından vazgeçti. 1701 anlaşmasından tek bir şey elde etti, o da Mukavemet’in mahkûm edilmesiydi. Peki,İsrail bu savaştan ne kazandı?”
–Lübnan’da Mukavemet’i arkadan vurmak isteyenler oldu
Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Nasrallah konuşmasını şöyle sürdürdü: “Lübnan’da millî birlik ve karşılıklı siyasî ilişkiler olsaydı ve eğer Lübnan’da kimilerinin elinde bulunan hançerler bizim arkamızda değil de kılıflarında durmuş olsaydı, son müzakerelerden büyük kazanımlar elde ederdik. Ama Lübnan içinde kimileri çıkmazdan kurtulması için siyasî düzeyde İsrail’i himaye ediyor.”
–Seyyid Nasrallah konuşmasının devamında şöyle dedi: “İsrail F-6’sından korkmayıp kalbi titremeden Güney’de kalan bir gencin savunma stratejisi sahihtir. Şimon Peres 1701 ateşkes anlaşmasını kabulüyle ilgili olarak, İsrail’in savaşı durdurmaktan başka çaresi yoktu, diyor. İsrail’in en büyük kazanımı işte budur.”
–Lübnan ve Gazze direnişi karşısında Siyonist rejimin kafa karışıklığı. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri şöyle devam etti: “İsrail ikinci aşamaya geçti, Gazze’ye saldırdı. Gazze için bir plan vardı ama Amerika ve İsrail’in planı suya düşmüştü; başka bir plan hazırladılar. Çünkü 33 Gün Savaşı’ndan ders almışlardı. Lübnan’da Hizbullah onlar için esaslı bir sorundu. Hava bombardımanının savaşı lehlerine sonuçlandırmayacağını anlamışlardı. Kara harekâtı da çok tehlikeliydi, maceraperestlikti. Savaş başlamadan birkaç gün önce Olmert, Lübnan topraklarına karadan girip üç kilometreden fazla ilerlemek ahmaklık olur, demişti. Şimon Peres de Winograd Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, ‘Bu savaş uzaktan yürüdüğünden milyon dolarlık F-16’larla 16 yaşındaki bir genci takip etmek mümkün değil. Sonuçta ellerinde hava savunma füzeleri var’ dedi. Peres ayrıca, ‘Merkava tanklarımızı Hizbullah’ın bütün siperlerine kadar ilerletmemiz mümkün değil’ demişti.”
–Lübnan’da herkes üzerine düşen millî görevi yerine getirmelidir. Mukavemet’in zaferinin altıncı yılı münasebetiyle Güney Lübnan’da yaptığı konuşmada 14 Mart hareketi unsurlarından bazılarının Hizbullah karşıtı çalışmalarına değinen Seyyid Nasrallah, “Lübnan’daki çatışmaların birkaç nedeni var. Basın da yangına körükle gitmekten geri kalmıyor. Onların basından faydalanma hakları konusunda diyecek sözüm yok. Fakat millî görevlerinin bilincinde olmaları ve üzerlerine düşeni yapmaları gerekir” diye konuştu.
-Lübnan halkından, bilhassa Mukavemet’i himaye edenlerden siyasî saldırılar karşısında sabırlı olmalarını isteyen Seyyid Nasrallah, “Biz çok suçlamalar duyduk. Sorun değil. Kanımızın ve çocuklarımızın kanlarının ülkemizin onuru ve istikrarı için aktığı tecrübeyle sabit olmuşken bunlar sorun teşkil etmez. Cevap vermeyin, ağzınızdan kışkırtıcı sözler çıkmasın. Sizi bir birinize düşürmek isteyenler var! Lübnan’da fitne ve kargaşa çıkarmak isteyenler var!” dedi.
–Suriye ve Lübnan’a komplo hazırlanıyor
Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bugün Suriye’de ve tabii Lübnan’da taş taş üzerinde kalsın istemiyorlar. Sizlerden sabırlı olmanızı istiyorum. Dikkatli olun! Toplumumuzu kargaşaya sürüklemek için çalışanlar var. Aramızda hizipsel, etnik ve mezhepsel çatışmalar çıkardılar. Bütün bu çatışmalar tesadüfî değildir. Bu çatışmalar, halk yoksul olduğu için veya elektrik kesintileri yüzünden çıkmış değildir. Bilakis ülkemizi kargaşaya sürüklemek için yatırım yapan, para veren insanlar var.”
–Seyyid Nasrallah, “Biz gücümüze rağmen sessizliğimizi koruyacak, huzur ilkesine bağlı kalacağız. Bizim zayıf olmadığımızı herkes biliyor, ama biz, bilhassa Şii-Sünni bağlamında, ulusal barıştan yanayız” diye konuştu.
–İran Lübnan’da güçlü bir ordu istiyor. Seyyid Hasan Nasrallah şöyle devam etti: “Ey orduyu himaye edenler! Ey Lübnan hükümeti! Güçlü bir ordu istiyorsak, güçlü bir tavrımız olmalıdır. Ancak Amerika elçisinden ve generalinden korkmadığımız zaman güçlü bir ordu kurabiliriz. Fakat silahlar Amerika’nın olursa, mühimmat Amerika’nın kontrolünde olursa bu, ordunun, bir kolluk kuvveti mesabesinde kalacağı anlamına gelir.”
–Amerika’nın İsrail’le savaşa girişmemesi için Lübnan Ordusu’na asla güçlü silahlar vermeyeceğine dikkat çeken Seyyid Nasrallah, “Biz Amerikan silahları istemiyoruz. Amerika’ya el açmayacağız. Onlar ordunun güçlenmesini istemiyor, bu yüzden de Lübnan’a silah vermiyorlar. İran ise Lübnan Ordusu’na silah hediye etmeyi veya silahları çok düşük ücretle satmayı teklif etti. O halde İran, Lübnan Ordusu’nun güçlenmesini istiyor” dedi.
–Lübnan’da hangi gücün İran’dan hediye alma kararını verme yetkisi olduğunu soran Seyyid Hasan Nasrallah “Eğer irademizi Coniley ve Clinton korkusu şekillendirecekse nasıl güçlü bir ordu kurabiliriz. Ordu donanım ister, eğitim ister ve siyasî güç ister” diye konuştu.
–İç ve dış tehditlerle mücadelenin tek yolu millî birlik ve beraberliktir. Lübnan Hizbullahı Genel Sekreteri Seyyid Nasrallah şöyle devam etti: “İç ve dış tehditlerle mücadelede Lübnan’ın tutumuna gelince; Lübnan Ordusu’nun ülkeyi savunma birimi olarak güçlendirilmesi konusunda millî görüş birliği vardır. Ordu, geçtiğimiz yıllarda, tarafsızlığını ve milliyetçi yapısını göstermiş, ulusal birliğin garantörü olduğunu ispat etmiştir.  Ordu’nun taraf tuttuğu suçlaması kendisini tehdit eden en büyük tehlikedir. Ordu’yu iç çatışmalarda veya İsrail’e karşı yalnız bırakırsak bu musibet olur. Hatta El Adise hadisesinde Ordu’nun kadrini ve önemini bilmemiz, ülkeyi ve devleti nasıl himaye ettiğini görmemiz gerekir.”
–Lübnan halkına ve güçlerine etnik ve mezhepsel fitneden uzak durma çağrısı. Lübnan halkına ve güçlerine etnik ve mezhepsel fitneden uzak durma çağrısı yapan Seyyid Hasan Nasrallah, “Herkesten bilinçli olmalarını istiyoruz. Etnik söylemler kargaşa getirir. Biz onur öğretisine bağlı kalacağız. Buna göre, ister âlim olsun ister yazar, kim olursa olsun bir Şii, bir başka mezhep veya etnik gruba karşı bir suçlamada bulunursa biz Şii âlimler ona karşı cephe alacağız. Aynı şekilde bunu bir Sünni yaparsa Sünni ulema ona karşı tavır alacak. Aynı şey Hıristiyan ve Dürzîler için de geçerli…” diye konuştu.
–Seyyid Nasrallah şöyle devam etti: “Bizim önerimiz bu ve biz bu konuda hassas davranacağız. Lübnan Şiilerinden biri kışkırtıcı bir eylemde bulunur veya bir söz söylerse biz onu susturacağız.”
14 Mart grubu ve Lübnan’daki fitneleri, Necib Mikati hükümetinin işbaşına gelmesinden bu yana 14 Mart grubunun Hizbullah karşıtı çalışmalarına değinen Seyyid Nasrallah, “Mecliste mevcut çoğunluğun işbaşına geldiği günden beri 14 Mart grubu Lübnan Devleti’nin Hizbullah devleti olduğunu ileri sürüyor. Oysa gerçeğin bu olmadığını biliyorlar. Bu yolla her şeyi Hizbullah’a yüklemek istediler.  14 Mart devlete ortak olduğu günden beri devletin Hizbullah’ın elinde olduğunu söylüyor ve böylelikle her şeyden bizi sorumlu tutmak istiyor. Biz, devletin Lübnan’ın menfaatlerini koruması için özveride bulunduk” diye konuştu.
–Mukavemeti silahsızlandırmak, Mukavemet’e galip gelmek için bir hiledir. Genel Sekreter Seyyid Hasan Nasrallah sözlerine şöyle devam etti: “Mukavemeti silahsızlandırmak isteyenler Suriye’deki muhalifleri silahlandırıyorlar. Lübnan hükümeti koalisyon hükümetidir ve hükümet içerisinde farklı görüşler dile getirilmektedir. Önemli olan ihtilaflarımızı konuşarak halletmemizdir. Biz devletin bir birimiyle yaşadığımız görüş ayrılıklarını ve koalisyon gruplarından biriyle yaşadığımız sorunları açıkça dile getirmiyoruz; bilakis diyaloğu tercih ediyoruz.”
–Lübnanlı tarafların, bilhassa çoğunluk grubunun sorunları diyalog yoluyla çözmesini ümit ettiğini ifade eden Seyyid Nasrallah, ihtilaflarda boğulmanın Lübnan’ın menfaatine olmayacağını vurguladı.
–Anlaşmalarımızı sırf beğenilerimiz uyuşmadığı için bozmayız. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri şöyle konuştu: “Müttefiklerimizle olan iyi ve sıcak stratejik ilişkilerimize öncelik veriyoruz. Çünkü Hizbullah ile Özgür Millî Hareketi karşı karşıya getirmek isteyenler var. Ama biz Hizbullah olarak Özgür Millî Hareket’in lideri Micheal Aun ile ve hareketin bütün üyeleri ile ilişkilerimizi koruyacağız. İttifakımız stratejiktir. Altı yıllık süreçte aramızda kurulan ittifak, ihtilafla veya ihtilaf olasılığıyla ya da herhangi bir talep yüzünden bozulacak değildir. İttifak kurmuş taraflar kimi konularda ihtilaf yaşayabilirler. Biri diğerine tabi değildir ya da biri diğerinin içinde erimiş değildir. Kimse Özgür Millî Hareket’in Hizbullah’a tabi olmasını istemiyor. Ya da Hizbullah’ın Özgür Millî Hareket’e tabi olması beklenmiyor. Aramızda anlaşma ve ittifak var. Bu bakımdan Hizbullah, General Aun’a ve Özgür Millî Hareket’e, ayrıca 33 Gün Savaşı’nda bizimle ittifak kurmuş bütün müttefiklerimize, kâr zarar hesabı veya siyasî hesap yapmadan, insan oluşumuzun ve ahlakımızın emrettiği şekilde yaklaşır. ”
–İran’a yaptırımlar ve psikolojik savaş ters cevap verdi / İran 30 yıl öncesinden çok daha güçlüdür. Amerika’nın İran’a uyguladığı yaptırımlara da değinen Seyyid Nasrallah, “Amerika ve Batı, İran’a karşı ellerinden geleni yaptılar. Ama bugünkü İran otuz yıl öncekinden çok daha güçlüdür ve daha da güçlenecektir” diye konuştu.
–Seyyid Nasrallah şöyle konuştu: “Onlar İran’a ambargo uyguladılar ama İran daha da güçlendi. İran büyük bir ülkedir. İnsan gücü ve maddi imkân açısından da zengindir.”
–İran karşıtı onlarca uydu kanalı faaliyette, Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah konuşmasını şöyle sürdürdü: “İsrail son yıllarda İran’ı muhasara altına alma peşinde. Komutanlara suikast düzenliyor, halka yönelik bombalı saldırılar düzenliyor. Onlarca Farsça uydu kanalı kuruldu, amaçları İran halkını yöneticilerine karşı kışkırtmak. Binlerce insanı Tahran’da sokaklara dökülmeleri için kışkırttılar. Ancak İran’da fitne çıkarmaktan aciz kaldılar.”
–Suriye, Direniş’i desteklemesinin bedelini ödüyor. Suriye’deki mevcut durumu da değerlendiren Seyyid Nasrallah, “Suriye, Filistin ve Lübnan direnişlerine verdiği desteğin bedelini ödüyor. Filistin ve Lübnan direnişleri, ürettiği silahları mücahidlere gönderen Suriye sayesinde hem Gazze’de hem de Lübnan’da başarı kazandı. Siyonist rejim bunu çok iyi biliyor” diye konuştu.
–Seyyid Nasrallah şöyle devam etti: “Arap rejimleri mal biriktirme peşindeyken Beşar Esad ile Asıf Şevket, Davut Racihe, Hasan Türkmeni gibi Suriyeli şehid komutanlar Filistin ve Lübnan direnişlerini destekliyordu.”
–Suriyeli şehid komutanların Direniş üzerinde emeği var / Ordu, düşmanların umudunu söndürecek. Suriyeli şehid komutanların Direniş üzerinde emeği olduğunu bir kez daha vurgulayan Seyyid Hasan Nasrallah, “Bu büyük kayıptan dolayı Ordu komutanlarına ve Suriye halkına başsağlığı diliyoruz. Bu saldırı sadece ve sadece düşmana hizmet etmiştir. Şehid olanlar, düşman Siyonist rejime karşı direnişin ve mücadelenin yakın dostlarıydılar.”
–Suriye Ordusu’nun saldırıda şehid olan komutanlar gibi çok sayıda büyük komutana sahip olduğunu vurgulayan Seyyid Nasrallah, “İşte bu büyük komutanlar şehid olan komutanların yerini dolduracak ve düşmanların umudunu umutsuzluğa dönüştüreceklerdir” dedi.
–Suriye, Amerika ve İsrail için büyük bir sorundur. Seyyid Hasan Nasrallah konuşmasının devamında şunları kaydetti: “Siyonistler ve Amerikalılar, Suriye’de cisimlenen büyük bir sorunla karşı karşıyaydılar. Suriye’de önceki dönemde büyük değişimlerin ve gelişmelerin olduğunu gördüler. Her şeyden önce Suriye’de yeni bir askerî strateji belirlenmiş ve hayata geçirilmişti. Bu strateji son on yılda Suriye’yi Siyonist rejimin tehditlerine karşı koyacak askerî bir güce dönüştürdü. Siyonist rejim son yıllarda Suriye’yi korku ve kaygıyla izliyordu. Suriye’nin bugünkü füze kapasitesi tartışmasız çok ileri bir düzeye ulaşmıştır.”
–Suriye’nin Mukavemet ile İran arasında irtibatın sağlandığı bir güzergâh olduğuna dikkat çeken Seyyid Nasrallah, “Ama Suriye bunun da ötesinde bir öneme sahiptir. Suriye, başta askerî boyutta olmak üzere daima Mukavemet’i desteklemiştir. Bunu ispatlayacak delillerim var. Mesela Hayfa’ya ve İsrail’in merkezine inen füzeler, Suriye savunma sanayinin üretimi olan füzelerdi.”
–Suriye Mukavemet’in dayanağıdır. Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah konuşmasını şöyle sürdürdü: “Suriye, Mukavemet’in hamisidir. Mukavemet, Suriye’nin sağladığı silahlar sayesinde Temmuz Savaşı’nda direnebildi. Temmuz Savaşı’nda kullandığımız en önemli silahlar Suriye silahlarıydı. Sadece Lübnan’da değil, Gazze’de kullanılan silahlar da Suriye’nindi.”
–Seyyid Nasrallah şöyle devam etti: “İsrail bugün Gazze şeridinden korkuyor. Gazze’nin Tel Aviv’i hedef almasından korkuyor. Bu füzeleri Gazze’ye veren Suudi rejimi ya da Mısır mı? Gazze’ye silah gönderen Arap rejimleri midir? Elbette ki hayır! Gazze’ye füze ve silah gönderen Suriye idi. Suriye, Lübnan ve Filistin direnişleri uğruna kendi çıkarlarını tehlikeye attı. Bana böyle bir şeyi göze alabilecek tek bir Arap rejimi gösterin!”
–“Sizce Arap rejimlerinin Gazze’ye yiyecek yardımı ve mali yardım yapmaya çekindikleri dönemde Suriye’nin, Hizbullah’a, Hamas’a, İslamî Cihad’a silah sağlamasının anlamı nedir?” diye soran Seyyid Nasrallah, “Suriye Gazze’ye hem yiyecek gönderdi, hem de silah. Bu uğurda tehlikeleri göze aldı. Bütün bunları yapan Suriye’dir, Beşar Esad Suriyesi’dir, şehid Asıf Şevket’in, Davut Racihe’nin ve Hasan Türkmeni’nin Suriyesi’dir” diye konuştu.
–Amerika, İsrail’in güvenliğini sağlamak için Ortadoğu’da güçlü ordu istemiyor. Seyyid Nasrallah şöyle konuştu: “Söylediklerimiz birilerinin hoşuna gitsin veya gitmesin, böyle bir günde hakkı ve hakikati söylememiz gerekir. Kimse kendini aldatmasın! Şu anda Suriye’de ‘Siyonist rejimin güvenliği için Ortadoğu’da güçlü bir ordu olmamalıdır’dan ibaret olan Amerika-Siyonist rejim planı uygulanmaktadır.  Elbette Lübnan Ordusu da güçlü bir ordudur. Ancak gerçek şu ki, ordu, ülke içinde güvenliği sağlayan kolluk kuvvetlerine dönüşmüştür. Siyonist rejim de ülke içinde güvenliği sağlayacak Amerika ile irtibatlı ordular istemektedir ve Arap ülkeleri ordularına hâkim olan durum da budur.”
–Seyyid Hasan Nasrallah konuşmasını şöyle sürdürdü: “Amerika Irak’ı işgal ettiğinde niçin ilk önce Ordu’yu lağvetti. Irak Ordusu, Kuveyt’i işgal eden, bölge ülkelerini tehdit eden ve Iraklı Şiileri, Kürtleri ve Sünnileri ezen ordu değil miydi? Onlar Amerika’ya bağımlı olmaksızın güçlü silahlara sahip bir ordu istemiyorlar. Bugün Irak’ta polis dışında silahlı bir güç mü var?”
–Genel Sekreter Seyyid Hasan Nasrallah şunları ekledi: “Bölgede eğitim ve silah açısından Amerika’ya bağımlı olmayan tek ordu Suriye Ordusu’dur. Bu yüzden bu ordunun ortadan kaldırılması için bir düzen kurulmalıydı.”
–Seyyid Nasrallah, “Amerika, Batı ve onların Arap yandaşları Suriye halkının haklı isteklerini suiistimal ettiler ve bu ülkeyi savaşa sürüklediler” diye konuştu.
Suriye’de krizinin tek çözüm yolu diyalogdur. Suriyeli muhaliflerin, hatta ülke içindeki ulusal muhalif grupların Şam hükümetiyle diyaloga geçmelerinin yasaklandığını, amacın halkı ve ordusuyla Suriye’yi yok etmek olduğunu söyleyen Seyyid Nasrallah, “Irak’ta da böyle oldu. Siyonist rejim bugün sevinmekte haklıdır. Çünkü bugün Suriye Ordusu’nun temel sütunları hedef alındı ve büyük komutanlar şehid edildi. Bu, Siyonist rejimin isteğiydi. O, Suriye’de güçlü bir ordu olmasını istemiyor. Bu yüzden biz Suriye’nin ve ordusunun korunmasını istiyoruz. Tek çözüm yolu diyalogdur ve diyalogun başlaması için bir an önce adım atılmalıdır” diye konuştu.
–Seyyid Nasrallah konuşmasının sonunda şunları söyledi: “Öfkemize hâkim olup bir an olsun Suriye’de olanları düşünmeliyiz. Mevcut durumun kimlerin, hangi tarafın çıkarına olduğunu görmemiz gerekir. Geçen gün ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton bölgedeydi. Filistin halkının durumunu araştırmaya mı gelmişti? Clinton, Siyonist rejime Mısır konusunda güvence vermek için gelmişti.”
Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah konuşmasını, Mukavemet’in önderi İmam Musa Sadr’ı, Ordu komutanlarını, askerlerini, bütün siyasî güçleri ve Mukavemet’i destekleyenleri selamlayarak ve 2006 mucizesini gerçekleştirenler ile kendisini dinlemeye gelenlere teşekkür ederek bitirdi. Medyaşafak 21.07.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Arabistan İslam alemi için ABD ve İsrail'den çok daha tehlikelidir

SHAFAQNA – Dün Mısır eski Cumhurbaşkanı Mübarek'in yardımcısı ve İstihbarat Şefi Ömer Süleyman'ın ani ve esrarengiz ölümünden söz etmiştim. ABD'de öldüğü açıklanan Süleyman'ın çok önemli meslektaşı ve kişisel dostu Suudi Arabistan İstihbarat Şefi Migrin Bin Abdülaziz dün aniden ve şaşırtıcı bir kararla görevinden alınarak yerine Bender Bin Sultan atandı. Önce bu atamanın Suudi Kraliyet aile geleneklerine aykırı olduğunu söylemek gerek. Çünkü görevden alınan Migrin kurucu Kral Abdülaziz'in oğlu ama yerine atanan Bender ise bir torundur. Süleyman'ın ani ölümü ya da öldürülmesi ile Migrin'in görevden alınması arasında kesin bir ilişki vardır.

–Bence ABD önce Suudi Arabistan'ı sonra tüm bölgeyi yeniden dizayn ediyor. Hatırlanırsa Kaddafi'nin yıkılmasında da en önemli rolü olayların başlarında İngiltere'ye kaçan İstihbarat Şefi ve yeğeni Kaddafeldem ve eski İstihbarat Şefi ve Dışişleri Bakanı Musa Kusa oynamıştı. Suudi Arabistan'ın yeni İstihbarat Şefi Bender ise bölgenin son 30 yıllık tarihinde belki de en önemli figür. Mısır'lı Ömer Süleyman ile birlikte bu İkili ABD'nin coğrafyamıza yönelik tüm planlarında CIA'ya hep yardım etmişti. Bender ise çok daha önemli. Çünkü 1983'e kadar ülkesinin İstihbarat Şefi olan Bender o yıldan sonra ülkesinin ABD'deki büyükelçisi olmuştu. Peki ne zamana kadar? 2005'e kadar... Yani 22 yıl Washington'da görev yaptı ve Beyaz Saray'a kim geldi ise hepsi ile yakın ilişki kurdu. Peki Bender neden ülkesine döndü? Çünkü ABD Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) uygulamaya karar vermişti. 2005'te ülkesine dönen Bender kendisi için kurulan Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı'na atandı ve son dönemde bu coğrafyada yaşanan tüm gelişmelerden sorumlu kılındı. Tabi CIA ile birlikte..

–İşte 'Arap Baharı' böyle bir ortamda başladı ve devam ediyor.. Belki de Bender işini çok iyi yaptığı için yeniden İstihbaratın başına getirildi. Anlaşılan Kral Abdullah, Başkan Obama'nın talimatı ile Bender'i bölgeyi yeniden dizayn etmek üzere daha yetkin ve etkin bir konuma getirdi. Hem de Suudi Arabistan'ın doğu bölgesindeki Şii ayaklanmaların hızla arttığı bir dönemde. Hem de Suriye'de önemli askeri ve istihbarat komutanlarının öldürüldüğü bir dönemde. Ben Taliban ve Kaide'nin kuruluşlarında önemli rol oynayan Bender'i hep yakından takip eder ve onunla ilgili her haber ve gelişmeyi önemserim. Bender ile ilgili son gelişmenin sonuçlarını önümüzdeki yıllarda hep birlikte göreceğiz. ABD Bender'e bir görev verdiyse coğrafyamızda önümüzdeki kısa, orta ve uzun vadede çok tehlikeli, kanlı ve karanlık gelişmeler yaşanacaktır demektir.. Çünkü Bender çok tehlikeli ve ABD'nin bu coğrafyadaki Lawrance + Brzezinski'sidir. Suudi Arabistan ise bu coğrafya yani Arap ve İslam alemi için ABD ve İsrail'den çok daha tehlikelidir. Çünkü Suudi yönetim 250 yıldır Haçlı–Siyonist İttifaka hizmet etmektedir. Hüsnü Mahalli 21.07.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Hz. Zeynep ve Hz. Rukayye türbelerine saldırı çağrıları...

“Özgür Suriye Ordusu” Emevilerin Torunları, Muaviye ve Yezid’in Takipçileridir

Suriye halkına karşı kurulan “Şimr ve Yezid” örgütlerinden sonra bir Vahhabi kanalı, terör örgütü “Özgür Suriye Ordusu”na Hz. Zeyneb’in (s.a) haremini patlatması için çağrıda bulunarak onları Ümeyye Oğullarının torunları olarak tanıttı.

İslam Mezhepleri arasında fitne ve tefrika çıkarmak ve Vahhabiliğin sapkın öğretilerini yaymak için faaliyetlerde bulunan bu kanal yayınladığı bildiride şu ifadeleri kullandı: “Ey Ümeyye Oğullarının torunları! Ey muaviye ve Yezid’in takipçileri! Ey Özgür Suriye Ordusu mensupları! Seyyide Zeyneb’in mabedini (haremini) hedef alın ve onu ortadan kaldırın!”

“Özgür Suriye Ordusu” Emevilerin Torunları ve Muaviye ve Yezid’in Takipçileridir

Abna'nın verdiği habere göre  Kuveyt, Kahire ve Riyad’da merkez büroları olan Suudi Arabistan istihbaratı tarafından kurulan Vahhabi– Selefi kanalı “Sefa”, terör örgütü “Özgür Suriye Ordusunu” “Şam’daki Ümeyye Oğullarının Torunları” olarak tanıtarak Şam’da bulunan Hz. Zeynep ve Hz. Rukayye türbelerine saldırmaya çağırdı.  
İslam Mezhepleri arasında fitne ve tefrika çıkarmak ve Vahhabiliğin sapkın öğretilerini yaymak için faaliyetlerde bulunan bu kanal, yayınladığı bildiride şunlara değindi: “Ey Ümeyye Oğullarının torunları! Ey muaviye ve Yezid’in takipçileri! Ey Özgür Suriye Ordusu mensupları! Seyyide Zeyneb’in mabedini (haremini) hedef alın ve onu ortadan kaldırın!” bu bildiride Suriyeli teröristlerden Hz. Zeynep ve Hz. Rukayye’nin haremlerine karşı yürümelerini ve tüm kabirleri yıkmaları iştendi.

Suudi Arabistan Vahhabi rejimi istihbarat servisine bağlı Sefa kanalı, her gün Suriye halkını katleden ve halka kan kusturan Özgür Suriye Ordusu adlı terör örgütünü Ehlibeytin katilleri olan Ümeyye Oğullarının torunları olarak tanıtması ne kadar da çirkef bir zihniyete sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Son günlerde Suriye’deki katliamlarda çok büyük bir etkiye sahip olan yeni kurulan terör örgütlerinin adları da oldukça ilginç. Peygamber efendimizin sevgili torunu ve Ehlibeyt İmamlarından üçüncüsü İmam Hüseyin (a.s) ve ailesinin katledilerek esir alınma emrini veren “Yezid İbni Muaviye” ve İmam Hüseyin’in Kerbela’da bizzat mübarek başını kesen “Şimr b. Zil Cevşen” adları! Nasıl bir zihniyet ki Peygamber ailesini katledenlerin adları şu anda Suriye’de mazlum halkı öldüren katil çetelere konmaktadır. Allah’ın laneti ataları Muaviye, Yezid ve Şimr’le birlikte şu anki zihniyet ve takipçilerine olsun.Rasthaber 23.07.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Tek din projesi!...

Yeni Dünya Düzeni tezgahının yeni hedefi

Küresel güçlerin dünyayı daha iyi sömürebilmek için dinleri farksızlaştırma planları hız kazandı. Şeytani tezgahın yeni bir adımı Münih’te Protestan Sankt Mathaeus Kilisesi’nde düzenlenen “Tek Tanrıya Müzik” konseriyle atıldı

Sanatla maskelendi

Önümüzdeki yüzyıllarda dünyanın kontrol ve yönetimini elinde bulundurmanın dinsel çatışmaların ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini öngören küresel güçler bu amaca yönelik eylemlerini sürdürüyor. Üç semavi dinin ilahi grupları, Almanya’da “Tek Tanrıya Müzik” konserinde buluşturuldu.

Kur’an’sız İslam

Türkİye ve AB’nin desteklediği “Tek Tanrıya Müzik” projesi için düzenlenen konserin arasında ezan okundu ve izleyicilere verilen iftarda su, hurma, sandviç  ikram edildi. “Tek Tanrıya Müzik” projesine tepki gösteren CHP’li eski müftü İhsan Özkes, “Bu tür faaliyetler, Muhammedsiz ve Kur’an’sız İslam anlamına gelir” dedi.
İLAHİYATÇI VE UZMANLARDAN TEPKİ YAĞDI
Prof. Dr. Yümni Sezen – İlahiyatçı / Sosyolog
Kesinlikle İslamiyete aykırı

Bu, Batı’nın, özellikle ABD’nin bir projesidir. İslam dünyasını kendileri için iyi bir iş arkadaşı yapmak, zararsız hale getirmek için. Daha ileri projeleri için engel teşkil etmesini önlemek bakımından bir projedir. Bizimkilerde buna bilerek, bilmeyerek uyuyorlar. Bu üç dinin bir arada olması ve bir dinmiş gibi takdim edilmesi yanlıştır. Buna makyaj lazım, süslemek lazım. Bu da müzikle, sanatla, insani bir takım etkinliklerle süslersiniz ama altta yatan gerçek çok kötüdür.

Prof. Dr. Mustafa Erdem – İlahiyatçı / MHP Milletvekili
Farzları olmayan inanç İslam’ın başkalarının da hidayete

muhtaç oldukları konusundaki daveti Hıristiyan dünyasını tedirgin etti. Özellikle AKP iktidarı döneminde Diyanet’ten de buna uygun denilebilecek sıcak mesajlar verildi. Ülkemizde misyonerlik faaliyetleri İslam ile diğer dinler arasında ortak bir nokta olduğu konusunda yoğunlaştırılmakta. Farzları ve haramları olmayan bir din oluşturulmak işteniyor. Ilımlı İslam adı altında dişleri ve tırnakları olmayan bir aslan olması işteniyor.

Aytunç Altındal – Araştırmacı yazar

İslam protestanlaştırılıyor

Kültürlerarası diyalog değil ama dinler arası diyalog adı altında yürütülen bazı girişimler var. Batı medeniyetine ait olan değerler İslam dininin uygulamasıymış gibi aktarılıyor. Türkiye’de İslam dininin protestanlaştırılması sürüyor. Avrupa da bundan yararlanıyor. İbrahim’i dinler palavrası ile batı medeniyetinin değerleriyle donatılmış İslamiyet ortaya getiriliyor. Hıristiyanlaştırma değil ancak, Hıristiyan dünyasına ait değerleri olduğu gibi Türkiye’ye aktarma var.

Emperyalist uşaklar değirmene su taşıyor!
AB tarafından desteklenen “Tek Tanrıya Müzik” projesine tepki yağdı. Eski müftü CHP’li Özkes,
“Bu tür faaliyetler, Muhammedsiz ve Kur’ansız İslam anlamına gelir” dedi

Almanya’nın Münih kentindeki Protestan Sankt Mathaeus Kilisesi’nde, üç semavi dinin ilahi müziklerinin seslendirildiği “Tek Tanrıya Müzik” adlı konserin arasında ezan okundu ve izleyicilere iftar verildi. Türkiye ve AB tarafından desteklenen “Tek Tanrıya Müzik” projesi kapsamında düzenlenen konserde davetlilere hurma, sandviç ve su ikram edildi. Münih Belediye Başkanı Christian Ude’nin ev sahipliğinde, dini cemaat ve sosyal kurum temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen konserde, Mehmet Yeşilçay yönetimindeki 35 kişiden oluşan müzik topluluğu, tek tanrılı semavi dinlerin ilahi müziklerini bin kişi kapasiteli kilise salonunda seslendirdi. Müzik topluluğu, Hafız Aziz Hardal, Francesca Lombardi Mazulli, Valer Berna–Sabatus, Bizans Korosu, Yahudi Hazan Yako Taragano, Ermeni Muganni Nisan Çalgıcıyan, Süryani Solist Sarah Ego, Cantilena Sacra Korosu ve İstanbul Tasavvuf Müziği

İslamiyet’i yok sayma

Benzer girişimler geçmişte Türkiye’de de yaşanmıştı. Butün bu faaliyetler, tek din kavramını oluşturma, peygamberleri ortadan kaldırma ve İslamiyeti yok sayma olarak yorumlandı. Türkiye’de de bir benzerinin yapıldığı konserle ilgili görüşlerini belirten eski müftü CHP İstanbul Milletvekili İhsan Özkes, inancımız gereği Müslümanların Hz. İsa’ya da, Hz. Musa’ya da inandıklarını, ancak Hıristiyanların ve Yahudilerin, ne Kuran–ı Kerim’i ne de Hz. Muhammed’i kabul etmediklerini ifade etti. Özkes şöyle dedi: “Tek ilah konusunda da net değiller. Tek ilah çatısı altında toplanmak Muhammedsiz ve Kur’ansız bir İslam anlamına gelir ki, bu da İslam olmaktan uzaklaşmaktır. İçi boşaltılmış bir din işteyenler, dış güçlerin güdümünde olanlar Atatürk düşmanlığı yapıp emperyalizme uşaklık edenler bu değirmene su taşıyor.” Projenin şu anda pek başarılı olamayacağını ama Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) tam uygulamaya geçtiği zaman tehlikeli sonuçlar doğuracağını dile getiren Özkes, “Eğer BOP’ta bir mesafe alınırsa tabii o zaman inanç açısından vahim durumlar olabilir. Bunların hepsi BOP’un bir ayağı olarak yürütülen projelerdir. Bunlar boşuna rastgele olaylar değil. Planlı programlı olaylardır” diye konuştu.

Aya İrini’de de düzenlenmişti

Dünyaca ünlü müzisyenler, Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin ilahi müziklerini bir arada seslendirmek için AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın ev sahipliğinde 24 Nisan’da İstanbul’da düzenlenen “Tek Tanrı’ya Müzik” konserinde buluşmuştu. Bağış’ın ev sahipliğinde, Türkiye’deki dini cemaatlerin temsilcilerinin katılımıyla Aya İrini Müzesi’nde “Tek Tanrı’ya Müzik” konserinin düzenleneceği bildirilirken, “Tek ilah fikri altında birleşen, daha önce emsali hiç görülmemiş bu proje, dinlerin ve uygarlıkların bir aradalığını vurgulamak, Avrupa kültür mirasına katkıda bulunmak, dünya barışına ve toplumlar arası hoşgörüye sanat üzerinden destek vermek amacı ile gerçekleştiriliyor” denilmişti. Konserde Ahmet Özhan, Bizans Korosu, Yahudi Hazan Yako Taragano ve Korosu, Ermeni Muganni Nişan Çalgıcıyan ve Korosu, Süryani Solist Sarah Ego ve İstanbul Tasavvuf Müziği Korosu bu proje için bir araya gelmişti.

Hıristiyanlık adetini Türkiye’ye taşıyorlar

Hıristiyan toplumlardaki bazı uygulamaların Türkiye’de de yapıldığını hatırlatan Araştırmacı–Yazar Aytunç Altındal, “Hıristiyanlıkta dini ilahiler ve kilise dışında bestelenmiş olan ilahiler var. Bunlar kiliselerin görüşlerini yaygınlaştırmak için halka sunulur. Halk bunları dinler ve kendini dini ilahi dinliyormuş zanneder. Bu seküler model Türkiye’de yaygınlaştı. Hıristiyanlaştırma değil ancak Hıristiyan dünyasına ait değerleri olduğu gibi Türkiye’ye aktarma var. Mesela kadınlar korosu kurulmuş. Koroda kadınlar çeşitli müzik aletleri çalıyor ve ilahiler okuyor. İslam dininde böyle bir uygulama yok. Batı medeniyetine ait olan değerler İslam dininin uygulamasıymış gibi aktarılıyor. Türkiye’de İslam dininin protestanlaştırılması sürüyor. Avrupa da bundan yararlanıyor. İbrahim’i dinler palavrası ile batı medeniyetinin değerleriyle donatılmış İslamiyet ortaya getiriliyor” dedi.

Farzı olmayan din!

MHP Ankara Milletvekili Mustafa Erdem de, İslam dininin bir tür protestan Hıristiyanlığa benzetilmek iştendiğini ileri sürerek, “Farzları ve haramları olmayan bir din oluşturulmak işteniyor. İslam’ın başkalarının da hidayete muhtaç olma konusundaki daveti Hıristiyan dünyasını tedirgin etti. Özellikle AKP döneminde Diyanet’ten de buna uygun denilebilecek sıcak mesajlar verildi. Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerinin etkin hale getirilmesindeki gayretler İslam ile diğer dinler arasında ortak bir noktasının olduğu konusunda yoğunlaştırılmakta. Hıristiyanlık alemi hakkında sağlıklı bilgi edinmek işteyenlerin kuranı Kerime bakmaları gerekir. Ilımlı İslam adı altında dişleri ve tırnakları olmayan bir Aslan olması işteniyor” dedi.

Bir araya getirmek dine aykırıdır
“3 dinin bir dinmiş gibi algılanmasını sağlamak yani diyalog eski hızıyla devam ediyor” diyen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen de, şunları söyledi: “Dinleri bir araya getirmek ve yeni bir din ifade etmek dinimize aykırıdır. İsa’yı daha çok sevecekse Müslüman İsa demek anlamsızdır. Diyalog yapacaksan İslam’a davet edersin. Hiç de taviz vermezsin. Üç din yoktur, tek İslamiyet vardır. Yaşanan üç inanç sistemini birmiş gibi kabul etmek tamamen cehalet örneğidir ya da art niyettir. Bu batılının hümanist tavrına bir hizmettir. Zaten batının projesidir. Ilımlı İslam da onun bir parçası değil mi? Üç dinin bir arada olması ve bir dinmiş gibi takdim edilmesi yanlıştır.” yençağ 23.07.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

“Ehli Beyt’in anlaşılmasından korkuyorlar

Allah’ın adıyla

Ehli Beyt’in anlaşılmaması için Resül’ü Ekrem’den sonra tüm zamanlarda engeller koymaya çalışılmıştır. Tarihin zalimleri, Ehli Beyt’in anlaşılmasından korktukları için tüm zamanlarda anlaşılmasını engellemek için aralıksız mücadele etmişlerdir. Tarihin zalimleriyle beraber olan dini kisveli kişiler de bu konuda onlarla işbirliği yapmışlardır.

–Resulü Ekrem’den sonra Ehli Beyt İmamları şehit edildiği gibi onları sevenler de ya şehit edilmiş ya da zulme uğramışlardır. Ehli Beyt mektebi açısından tarihin diğer dönemlerinden çok farklı ve ayrıcalıklı olarak ifade edebileceğimiz bir döneme ulaşıldı. Yüzyıllardır Ehli Beyt hakikatini kitlelere duyurma fırsatını bulamayan âlimler bu dönemde İslam İnkılâbı’nın bereketiyle değişen dünya şartları içerisinde seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Ehli Beyt mektebini bu mektebe gönül verenlerin dilinden duymaya tahammül edemeyen bir çok cemaat ve tarikat önderlerini bu durum rahatsız etmiş olacak ki her taraftan saldırılarını artırmaya başladılar. İslam İnkılâbı’nı ve Hizbullah’ı mahkûm etmeye çalışanların çoğu aslında Ehli Beyt mektebine karşı saldırganlıklarını ifade etmiş oluyorlar.

–Türkiye’deki birçok İslamcı gurup ve cemaatlerdeki İslam İnkılâbı’na ya da Hizbullah’a yönelik saldırılarda dini, insani hiçbir gerekçe ortaya konulamıyor. İslam İnkılâbı ya da Hizbullah’tan hayırlı bir topluluğu hayal bile etmeye güç yetiremeyen bu çevrelerin saldırganlıklarının özel nedenleri olmalıdır.

–Bu hastalıklı yapılar, herhalde İslam ümmetinin en büyük düşmanı olan işgalci İsrail’e karşı İslam İnkılâbı ya da Hizbullah’tan daha iyi mücadele verenlerden bahsedecek durumda değillerdir. Bu kesimlerin İsrail’e atılmış bir tane taşları olmamasına karşın bu kadar Hizbullah’a saldırmalarının arka planında başka nedenler vardır. Bir nedeni burada ele alalım.

–Cemaat, tarikat ve İslamcı guruplar Ehli Beyt’in anlaşılmasından korkuyorlar. Bu korkuyla hareket edenler gerekçesiz karalamalar yapıyorlar. Bu cemaatlerin önderleri, peygamberimizin Ehli Beyt’inin anlaşılmasını kendilerini anlamsızlaştıracak bir gelişme olarak görüyorlar. Cemaatlerin önderleri kendi şahsi pozisyonları ve çıkarları açısından konuya yaklaşmaktadırlar. Ehli Beyt İmamları’nı biraz okuyan, az da olsa anlamaya çalışan akıllı ve temiz hiçbir kimsenin bunlara iltifat etmeyeceğini biliyorlar. Ehli Beyt İmamları’nı araştırıp tanıyanların onlara artık yönelmeyeceğini farkındalar.

–Cemaatlerini elde tutmaya çalışanlar, Ehli Beyt’in anlaşılmasını engellemeyi varlıklarının devamı için kaçınılmaz görüyorlar. Bunu açıkça dile getirecek durumda olmadıkları için konuyu İslami İran ve Hizbullah üzerinden konuşuyorlar.

–Bu cemaatler ve tarikatlar açısından, Ehli Beyt’in gündem edilmesi ve anlaşılmaya çalışılması çok yanlış bir tutumdur hatta fitnedir. Saldırgan üsluplar ve karalamalarla Kuran ve Peygamber’in dilinden Ehli Beyt’in öğrenilmesine engel olmaya çalışıyorlar.

–Yeri gelse bizler Şiilerden daha çok Ehli Beyt’i seviyoruz diyen bu çevreler, asla İmam Ali (as)’ı imamın kendi dilinden anlamaya razı olmuyorlar. İmam; kendi yolunu, düşmanlarını ve yollarını nasıl tanıtıyor onu öğrenerek İmam Ali gibi olaylara yaklaşalım deseniz imamı çok sevdiğini söyleyenlerin buna razı olmadıklarını görülüyor.

–İmam Ali, ilmin kapısıdır derler ama imamı basit bir ravi konumunda ele alırlar. Çoğu da imam adına uydurulmuş rivayetlerle. İlmin kapısı olan imamdan birkaç rivayetin ravisi olmanın ötesinde ilim onların ellerinde yoktur. Ellerinin boş olduklarını bile bilmiyorlar. Ehli Beyt kaynaklarıyla gelen sözlere de hiç yaklaşmadıkları için İmam Ali (as)’a ve imamlara karşı tam bir cehalet içerisindeler.

–Bu kesimler mesela İmam Hüseyin’in Kerbela kıyamını, imamın ve evlatlarının dilinden hiç okumamışlardır, hiç anlatmazlar ve anlatılmasını iştemezler. Bu konunun konuşulmasına karşı çıkarlar. Hz. Hüseyin’in anlaşılmasının doğuracağı sonuçları çok iyi hesap ederler.

–Bu cemaat grup ya da tarikatların zavallı gönüllüleri bir gün bu yapıları ve önderleri sorgulayacaklardır. Bu cemaatler körü körüne liderlerinin peşine takılacaklarına bu önderlere dönerek neden Resul’ü Ekrem’in pak Ehli Beyt’inden elinizde hiçbir söz yoktur diyecekleri gün maskeleri düşecektir. Ehli Beyt İmamları’ndan gelen ciltler dolusu bilgiden neden habersiz kaldık diyecekleri günlerden korkuyorlar. Bu cemaat ve tarikat önderlerine karşı sizlerin Resulü Ekrem’in Ehli Beyt’inden gelen bilgiye bu kadar uzak kalmanız hatta düşman olmanızı size dininiz mi yoksa aklınız mı emretti diye çıkışların yapılmasından korkuyorlar. Bu sürecin başlaması bu önderleri rahatsız ettiği için karalama kampanyalarına devam ediyorlar.

–Cemaat önderleri kendi şahsi hesaplarından dolayı Ehli Beyt’e karşı ilgisizliği ve bilgisizliği beslemelerini bir yere oturtuyoruz. Bu önderler ya bu konuda cehalet içerisindeler ya da çıkarlarının kurbanı olmuşlar. Bu konudaki cehaletleri elbette ki onlar için bir mazeret değildir. Onlar cahil kalmayı iştemişlerdir.

–Cemaat ve tarikat gönüllüleri kardeşlerimiz, sizlerin Ehli Beyt’ten uzak kalmanız konusunda ne Allaha ne de Resul’ü Ekrem’e karşı verecek cevabınız yoktur. Ahirette kaybedeceğiniz gibi dünyada da kazanamayacaksınız. Bu cemaat önderlerini çıkarları ve cehaletleriyle baş başa bırakın. Bunlardan dolayı Allah’ın rızasından uzak kalmayın. Bırakın önderlerinizin çirkin hesaplarını da Ehli Beyt’i, Kuran’dan ve Resulü Ekrem’in dilinden öğrenin. Bağlı bulunduğunuz bu önderlere bir bakın ki cennet gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyin’den bir söz sizlere aktarmamışlardır. Sizler buna şahit olduğunuz halde aklımızı kullanmamanız normal değildir. İnşallah bu cemaat önderlerine rağmen Kuran’ın emrettiği Ehli Beyt sevgisi, tüm Müslümanlar arasında yaygınlaşacaktır. Ehli Beyt’le aramızdaki engelleri kaldırmamızda Allah Teâlâ’dan yardım dileriz. Rasthaber Hüseyin TAŞ 25/07/2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

           

Muaviye’nin torunları Suriye’de isyanda…

Hz. Osman’ın evi kuşatılmıştı…

“…Halife, Hz. Ali’den, halk ile arasını bulmasını rica etti. Ancak Hz. Ali bunu bir şartla kabul etti. Buna göre halife, İmam’ın kefil olduğu her şeyle amel edecekti.
Hz. Ali ise halifenin, Allah’ın Kitabı ve Peygamberin sünneti ile amel edeceğine kefil oldu. İsyancılar, Hz. Ali’nin hatırı için onun kefilliğini kabul ettiler. Ve anlaşma imzaladılar…

Bu belgeyi (anlaşmayı) Zübeyr, Talha, Sad b. Ebu Vakkas, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Sehl b. Hanif, Ebu Eyyup (Eyüp Sultan) (r.a) gibi kimseler şahit unvanıyla imzalamıştırlar…

–Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Hz. Ali, halife ile bir kez daha konuşma yaptı ve şöyle dedi; “Halk ile konuşmalı ve onları inandırmalısın. İnkılâp dalgaları tüm İslam ülkelerini kaplamıştır. Bu yüzden halkın tekrar sana karşı ayaklanması ve senin de tekrar benden yardım iştemen mümkündür.”

Halife çıkıp halkla konuştu ve hatalarından dolayı pişman olduğunu beyan etti…

–Bu anlaşmaya binaen halifenin evini kuşatanlar Mısır’a gitmek için yola çıktılar. Yolda bir köleyle karşılaştılar. Köle, Mısır valisine bir mektup götürdüğünü itiraf etti.
Mektup halifenin mührünü taşıyordu ve heyettekilerin öldürülmesini emrediyordu. Bu olay üzerine Mısırlılar tekrar Medine’ye dönüp, halifenin evini yeniden kuşattılar. İşler iyice kızışmıştı.”

Mektubu Hz. Osman mı yazmıştı? Hayır. Ama mühür var. İşte o mühür Emevi zihniyetinin günümüze kadar gelen anlayışının mührüdür…

“…Mektubu Mervan b. Hakem yazmıştı. Halifenin mührü de Ümeyyeoğullarından Hemran b. Eban’ın elindeydi. Bu şahıs Basra’ya gidince mühür Mervan’ın eline geçmişti…”
–Mektubu yazan Mervan olduğu için Mısırlılar, halifeden Mervan’ı kendilerine teslim etmesini istiyorlardı. Ancak halife bunu kabul etmedi. Abluka gittikçe daralıyor, eve su girişine bile izin verilmiyordu. Ancak Hz. Ali, Haşimoğullarından birkaç kişi vasıtasıyla zorla içeri su gönderdi…”

“…Halife, kuşatma altında bulunduğu sırada Muaviye’ye mektup yazdı ve yardım iştedi. Fakat Muaviye, Hz. Peygamberin ashabına muhalefet edemeyeceğini söyledi…”

“Hz. Ali, daha sonraları Muaviye’ye yazdığı mektupta, onun Hz. Osman’la ilgili davranışlarını şöyle anlatıyor;
“Hangimiz Osman’a daha düşmanız ve onun öldürülmesine sebep olduk? Kendisinden yardım iştediği halde gevşek davranıp kaderi gelinceye kadar eceli ona saçan kim?

–Yardımın sana faydası varken Osman’a yardım ettin. Yardımın ona faydası varken onu faydasız bıraktın…”
“…Hz. Osman muhasara altında olduğu dönemde, Hz. Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin’i, halifenin kapısına nöbetçi olarak dikmişti. Ayrıca İbn–i Talha, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer’de yanlarındaydı.

Hz. Osman’ın şahadet haberi Ashab–ı Kiram’a ulaştırıldığında herkes mescitteydi. Hz. Ali, kendi oğullarına ve kardeşlerinin oğullarına şöyle dedi;
“Siz kapıda beklerken Osman nasıl öldürüldü?” Sonra Hz. Hasan’a bir tokat attı. Ancak Hasan zaten yaralanmıştı. Ardından Hz. Hüseyin’in göğsüne bir darbe vurdu. İbn–i Zübeyr ve Talha’yı azarladı. “Kahrolasıcalar” dedi. Ve “Allah’ım! Ben, onun kanından beriyim. Ne onu öldürdüm, ne de öldürülmesine meylettim” diye niyaz etti.” (Geniş bilgi için bak; Prof. Dr. Haydar Baş “İmam Ali” eseri Sh: 593–597

Kim bu Muaviye?

Velayet ve hilafeti bizzat Kur’an ve Hz. Peygamber tarafından tescillenmiş İmam Ali’ye başkaldıran şahıs. İmam Ali ile savaşan, binlerce Müslüman’ın katline sebep olan şahıs. İmam Ali’ye mağlup olacağını anlayınca dünyalık mal ve mevki için Kur’an’ı kullanmaya cüret eden şahıs. (Hakem olayı)

Hz. Ali’den sonra halkın biat ettiği, hak imam Hz. Hasan’a bin bir oyun oynayan, Müslümanlar arasında fitne ateşini körükleyen şahıs. Devlet başkanı İmam Hasan’ın ordu komutanlarını, askerlerini para karşılığı devşiren, satın alan şahıs. İmam Hasan ile yaptığı anlaşmayı bozan şahıs. Kerbela’da tarihin en büyük zulmünü yapacak olan Yezid’in babası olan şahıs…
İşte bu şahsın zihniyeti, anlayışı yüzyıllar sonra Suriye’de tekrar hortladı.

İsra haberin 22.02.2012 tarihinde yayınladığı habere göre; Suriye Devrimi’nin (!) sembol şahıslarından Hamalı Selefi Alim Şeyh Adnan Arur, 18 Şubat’ta Safa ve Visal başta olmak üzere Selefi çizgide yayın yapan bir çok televizyondan canlı yayınlanan konuşmasında Şam’daki gelişmeleri şöyle değerlendiriyor…

“Evet!.. Şam ehli de Muaviye’nin torunlarıdır. Başımız dik! Kur’an ve Nebevi Sünnet’in emrettiği üzere biz Muaviye’ye tabii olanlarız. Bununla da gurur duyuyoruz!”
Kim bu şahıs?

Suudi Arabistan’da yaşayan, Suriye Devrimi öncesinde Şiilere karşı verdiği mücadelesiyle tanınmaktaymış. Şeyh Arur’un bazı Suriyeli devrimcilerin yanı sıra Suriye Ordusu’na karşı silahlı eylemler düzenleyen Özgür Suriye Ordusu’nun üst düzey subayları üzerinde etkin rol oynadığı bilinmekte. Öyle ki Şeyh Arur, Suriye ordusundan ayrılan subayların rütbesini terfi ettirme yetkisini kendisinde görebilmekte…”

Haçlı planlarını uygulamak için Kur’an ve Sünneti kendilerine dayanak yapanların şerrinden bizleri ve kardeşlerimizi muhafaza eyle Ya Rabbi! (âmin) Akın Aydın 26.07.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

Esad Devrildikten Sonra “Zeynebiye” Adını “Yezid İbn Muaviye” Olarak Değiştireceğiz!

Suriye’de son yaşanan gelişmelerden sonra artık Vahhabi– Selefilerin bu ülkedeki isyan ve terörist eylemlerdeki çirkin rolü kimseye örtülü değil. Suriye’deki karışıklıkların sebeplerinden biri de kendi deyimleriyle Şii hilalinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu doğrultuda son yıllarda bazı Selefi– Vahhabiler Şiilere ve Ehlibeyt (a.s) mektebi takipçilerine karşı karalama kampanyaları başlatmış ve insanlık dışı uygulamalara girişerek katliamlar yapmışlardır... Abdullah Bin Mur'ib adlı Vahhabi şeyh,Twitter hesabından Suriye devletinin yıkılması halinde Şam’daki Zeynebiye semtinin ismi değiştirilerek yerine “Yezid İbn Muaviye” isminin konacağını yazdı! 

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA– Suriye’deki son gelişmeler Amerika, İsrail destekli selefi– vahhabi teröristlerin Irak’tan sonra Suriye’yi de kan gölüne çevirdiğinin bir kanıtı. Artık Suriye’de yaşananlar kimseye saklı değil. Gerçekler gün gibi ortada. Bir tarafta tüm fitnelere rağmen vatan ve milletini savunmak için mücadele eden Suriye devleti, öte yandan Amerika, İsrail, Batılı devletler ve Kukla Arap rejimleri tarafından her türlü destek verilen İslam ve insanlık düşmanı kan içici zamane Hariciler.

–Zamanımızın Haricileri olan Selefi Vahhabiler, her ortamda Peygamberin ailesine kin kusmakta ve onların katillerini aleni bir şekilde desteklemektedirler!

–Abdullah Bin Mur'ib adlı Vahhabi şeyhlerden biri, Twitter hesabından Suriye devletinin yıkılması halinde Şam’daki Hz. Zeyneb’in (s.a) mübarek kabrinin olduğu bölgenin adı olan Zeynebiye semtinin değiştirilerek –Peygamber efendimizin ciğer paresi olan değerli evladı imam Hüseyin ve ailesinin katili– yerine “Yezid İbn Muaviye” (lanetullahi aleyhima) isminin konacağını yazdı!  Yakındoğruhaber 26.07.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

BOP’un abdestli Kardinali ve tek din projesi!

Zaman Gazetesi haberi, “Dinlerin kardeşliği ve buluşması” diye verdi! Kastettiği, “Tek Tanrı’ya Müzik” ismindeki konserlerdi! İlki Aya İrini’de yapılıp, ikinci ve üçüncüsü Alman kiliselerinde sürdürülen bu etkinliği Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile AB finanse etti.

–Müzik–sanat ambalajı ile kamufle edilip organize edilen bu tezgah, gerçekte evanjelist–siyonist ittifakı, ya da yeni emperyalizmin tek dine erişme projesidir.

Öyle, çünkü bizim inanç sistemimizde, yani İslam’da dinlerin kardeşliği ya da buluşması diye bir şey söz konusu olamaz!

–İslam, son hak din olduğu için kendinden öncekileri iptal etmiştir.

Realite bu iken, bunun görmezden gelinmesi ve İbrahimi dinler safsatası ile üç kitaplı dinin bir potada eritilmeye çalışılması, sadece Hazreti Muhammed ve Kuran’sız bir Müslümanlığın tedavüle sokulması değil, aynı zamanda üç dinden ortak bir din yaratılmaya çalışılmasıdır!

–Bu projenin temel figürü veya dinamosu ise Fetullah Gülen’dir! Hoca efendinin “Fasıldan Fasıla” isimli eserinde, Hazreti Muhammed’i reddeden yani Kelime–i Tevhid’in ikinci bölümü olan Muhammedun Resululah kısmının kaldırılmasını teklif eden satırları ortadadır!

–F Tipi cemaatin, dinlerarası diyalog ve ılımlı İslam ambalajlı, malum faaliyetlerinde şimdi ki durak. Üç dini bir potada eritmek, yani tek dinin hazırlanılmasıdır. Galiba beklentileri de, bu dinin peygamberliğinin kendilerine verilmesidir! Hayır, aktardıklarım komplo teorisi ya da yakıştırma değil var olan tablodur!

–F Tipi güruh, küresel emperyalizme sadece yurt dışındaki okulları ve polis ile adliyedeki mensuplarıyla, TSK’yı çökertme operasyonuna omuz vermiyor. Aynı zamanda islamın, iğdiş edilip yeni bir dinin hazırlanılması bağlamında da hizmet sunuyor ki, AKP’de bu projenin merkezindedir ve iki camia arasında iş bölümü söz konusudur!

–Hedeflenen tek din projesi, tıpkı BOP misali, yeni dünya düzeninin olmazsa olmazıdır ve ikisi paralel olarak yürütülmektedir. BOP ve tek din projesinde, F Tipi güruh, abdestli kardinal, AKP ise abdestli zangoç konumundadır!

Ülke bölünürken AKP hala nasıl yüzde 50’lerde? Sahi bu tabloda bir anormallik yok mu? Türkiye, göz göre göre bölünmeye gidiyor ve toplum bunu adeta canlı yayında izliyor. Ama bu tabloyu hazırlayan AKP’ye milletten bir fatura yok. Zira anketlere göre, iktidar partisi hala yüzde 50’lerde seyrediyor! Bize göre, bu dramatik tablo şunların eseridir:

Toplum, AKP yerine oy verebileceği bir iktidar alternatifini göremiyor ve iştemese de oyunu yine ona veriyor. Tayyip Erdoğan, siyaset mühendislikleri ve iktidar gücü ile kendinden kaçacak seçmenin oy verebileceği yeni siyasi adreslerin doğuşunu türlü yollarla engelliyor. Erdoğan, iyi bir algı yönetimi ve iletişim tekniği ile dini kullanıp cepheleşmeler yaratarak tabanını diri tutuyor! Tayyip Erdoğan, ben gidersem istikrar bozulur imajını oluşturarak kitleleri yanında tutabiliyor. Toplum, geçiminin yani ekonomik durumunun dışındaki şeylere tepki vermiyor.

Güce tapınma ya da güce eğilme toplumumuzun temel dinamiği haline geldi!

Tayyip’ten Halid Meşal’a, Haçlılarla beraber ol baskısı!

Halid Meşal’i biliyorsunuz!

Hamas’ın sürgündeki lideri!

Peki, Meşal nerede mi sürgündeydi?

Suriye’de!

Yıllar yılı Şam’a sığınıp, oradan çok büyük destekler alan Meşal’a şimdi, “ABD’nin köpeği ol ve Suriye’ye ihanet et”deniliyor!

Diyen kim mi?

Tayyip Erdoğan!

Meşal, önceki akşam Türkiye’ye geldi ve Erdoğan’a iftar yemeği konuğu oldu!

MİT Müsteşarı ile Dışişleri Bakanı’nın da katıldığı yemeğin gündemi Esad’ın düşürülmesi için Suriye’deki Filistinlilerin isyan ettirilmeleri imiş!

Görüyorsunuz, Tayyip Erdoğan, kendinin Haçlı zırhını kuşanması yetmiyormuş gibi, bir de bu Haçlı orduya asker topluyor. Ömrünü İsrail ve ABD ile mücadelede geçiren birinin kıblesini değiştirmeye çalışıyor! İslam literatüründe, böyle davranana ne denir onu siz tahmin edin! Rasthaber Sabahattin Önkibar 28/07/2012
 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

“F Tipi” hastalık

“F Tipi” örgütlenmeyi herkes duymuştur, biliyordur. Devlet içinde her türlü “Sızıntı” sonucunda oluşan “Sıkıntı” bu örgütlenmelerle irtibatlandırılır. Ama artık eskide kaldı bu sızıntı filan, çünkü devlet teslim alınmış durumda. Her türlü sızıntılar sona ermiştir. Ele geçirilmiş olana neden sızılsın ki? Ben Başka bir tehlikeden bahsedeceğim, bir hastalıktan “F Tipi” hastalık…
“F Tipi” hastalık bedeni bir hastalık değil, itikadi bir hastalıktır. Bu da şu demektir; bedeni hastalıklar kişinin ahretini tehdit etmez, ancak itikadi ve manevi hastalıklar İnsanın ahretini yok eder, cehennemi boylamasına sebep olur.
“F Tipi hastalık” nasıl bulaşır?
Bu hastalık “F Tipi Cemaat” içinde olan insanlar ile arkadaşlık, dostluk neticesinde kolayca bulaşır. Ayrıca “F Tipi yayınlar” hastalığın başlıca bulaşma sebepleridir.
Bu tür neşriyatlar mikrop taşıdığından asla ellenmez. Tecrübe ile sabittir, kapı önlerine konan onlarca gazeteye bir seferinde el sürmem sonunda, arif bir insanın fırçasını afiyetle yedim, o gün bu gün tövbe bu gazeteye elimi sürmem.
“F Tipi” diziler ve haberler hastalığın en çok bulaşma şekillerindendir. Mesela izlediğiniz bir dizide bir gayrimüslimi iyilik meleği olarak görebilir, Müslüman’ı ise kalpsiz, duygusuz görerek gayrimüslim’i Cennet’e Müslüman’ı ise Cehennem’e koyabilirsiniz, çünkü izlediğiniz dizinin hedefi bu.
 Zihninize gayrimüslimin cennete girmesi gerektiği inancı yerleşmiş olur. İşte bu mikropla “F Tipi” hastalığa yakalanmış, imanınızı kaybetmiş olursunuz.
“F Tipi” haber izliyorsunuz. “Efendim Suriye’de Esat yönetimi halkına zulmediyor, Başkan Obama Esat gitmelidir dedi.” Bu haber karşısında Obama’nın ne kadar cici, Müslümanları zulümden kurtaran bir Sünni!, Esat’ın ise cami yakan, Sünni düşmanı bir Şii olduğunu düşünüyorsunuz, işte mikrobu kaptınız.
Çocuğunuz üniversiteyi kazandı, çok sevinçlisiniz. Yemedi yedirdiniz, içmedi içirdiniz ve götürüp “F Tipi Yurda” teslim ettiniz. On beş tatilde çocuğunuz geldi, size “Yahudi ve Hıristiyanlarında cennetlik” olduğunu savunuyor. Tertemiz giden evladınız mikrop kaparak eve dönmüş. Ya mikrop sizi de hasta edecek yahut çocuğunuzu karantinaya alacaksınız.
“F Tipi” hastalığın belirtileri nelerdir?
Hastalık insanın yüzünde bir solgunluk ve muhabbetsizlik bırakır. Sanki yüz derisinin altında bir karanlık ve duman söz konusudur. İmanın bıraktığı aydınlık ve duruluk gitmiş, karışık ve buruşukluk gelmiştir.
İbadetleri hafife almak, bıyıksızlığı ilke edinmek, entel dantel ayaklarına yatarak dünya kardeşliğini savunmak, Müslüman–Haçlı savaşlarında Müslüman’ı suçlamak, “aptallar, zalimler, kafasızlar” gibi laflarla münafıkça gerekçeler uydurmak.
Amerika’ya inanmak, güvenmek ve hak vermek. “Güçlü oldukları için yapılacak bir şey yoktur, kim gelse onları dinleyecek, onlarsız olmaz, büyük devlet, senin gücün nedir ki karşı çıkıyorsun?” tarzında bahanelerle gönlünü ve kafasını kiralamak bu hastalığın belirtileridir.
Ayrıca takva insanları sık, sık diline dolamak, faizciliği çağın gereği görmek, kar payı veya nema kabul etmek, ayet ve hadislere  karşı tahammülsüz olmak. Yani ayet yada hadis dinleyince adeta kudurur, İncil yazım karakterli “sözler” duyunca uyuşturucu almış gibi gevşer.
“F Tipi” hastalıktan nasıl korunur?
Bu hastalık; sağcı, solcu, dindar herkese bulaşabilir ama bu konuda en şanslı olanlar solculardır. Çünkü onlar, kapsama alanında değiller, hele Alevileri hiç etkilemez, Ali sevgisi onlarda doğal bir antikora sebep olduğundan gönülleri dirençlidir.
Mikroba karşı gelişmiş en iyi aşı, salih ameller işlemek ve salih kişilerle dostluktur. Sesli zikir bu mikrobu yakan en etkili ışın tedavisidir. Kalpte buğz ise, kalbin askerleri hükmünde olup, ruhi direnci sağlar. Ayrıca bu mikrobun kapsama alanından çıkmak, ilk yapılması gereken şeydir.
“F Tipi” hastalığın çaresi imandır. Amerikan İslam’ının değil, Hz. Peygamberin getirdiği İslam’ın imanı ve sadece İslam’ın hak din olduğu gerçeğine inanan, sağlıklı iman, bu hastalığı yok edecek tek ilaçtır.Yusuf Karaca 06/08/2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

BOP bir Deccal hareketidir

Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Ortadoğu’da, İslam ülkelerinde gerçekleştirilen işgal faaliyetleri her ne kadar görünüşte toprak ve yeraltı kaynaklarını ele geçirme hedefli olarak gözükse de gerçekte böyle değildir.
Bizzat BOP’un uygulayıcıları tarafından bu işgallerin “Haçlı seferi” olarak defalarca ilan edilmesi perde arkasında çok daha farklı niyetlerin ve hedeflerin olduğunu göstermektedir.
11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan ve Irak’ı işgale soyunan dönemin ABD Başkanı Bush bizzat bu işgale “crusade–Haçlı seferi” ifadesini kullanmıştır.
Yine Libya işgalinde ilk bombaları atan Fransa’nın o dönemki cumhurbaşkanı Sarkozy “Haçlı seferi” ifadesini kullanmıştır.
Bu ve benzeri daha birçok açıklama, kendisini modern, materyalist, laik vs tanımlarla ifade etmeye, örtmeye çalışan batının geçmişteki zihniyetinden zerre kadar bir şey kaybetmediğini göstermektedir.
Yaşanan gelişmeler Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ı bir kez daha haklı çıkarmaktadır. Sayın Baş “Harp meydanlarında her ne kadar çarpışan askerler, kılıçlar, bombalar olarak gözükse de asıl çarpışan inançlardır” tespitini sıkça yapmaktadır.
Dünyadaki bütün mücadelelerin temelinde inançlar yatmaktadır. İşin garip tarafı, BOP bir Haçlı projesi olarak gözükse de esasen o da değildir. Prof. Dr. Baş’ın “BOP, mimarı İsrail, taşeronu ABD olan bir projedir” derken bu gerçeğe işaret etmektedir. BOP, Büyük İsrail Devleti hedefi taşıyan bir projedir. Projenin gerçek sahipleri dün İngilizleri Ortadoğu, diğer bir ifadeyle arzı mevut olarak ifade edilen coğrafyaya musallat etmişlerdi, bugün ise başta ABD olmak üzere Fransa, Almanya ve diğer batılı ülkeleri… Misyon önceliğinin İngilizlerden ABD’ye geçmesinin en büyük nedeni, İngilizlerin öyle ya da böyle kendilerine ait bir duruşlarının olmasıdır. BOP planlayıcıları İngilizlere iştedikleri gibi şekil veremedikleri için, soyu soğu belli olmayan, geçmişi hırsızlık olan, kendine ait hiçbir değeri olmayan, para mukabili her şeyini satabilecek, toplama bir millet oluşturmak iştediler ve ABD doğdu.
BOP’un planlayıcıları, Allah’ın kendilerine vatan ve devlet kurma yetkisi vermediklerini iyi biliyor. Esasen BOP, Müslümanlara karşı yürütülen bir savaş gibi gözükse de asıl mücadele edilen Allah’tır.
Ve şu bir gerçek ki bu mücadele baştan kaybedilmiştir, çünkü Allah her şeye kadirdir, mutlak güç O’ndadır.
Fakat adetullah gereği, Allah nasıl şeytana da mühlet verdiyse, bunlara da mühlet vermiş ve imtihan gereği onlarla mücadele etmek için Peygamberlerini ve Eh–i Beyt’ini göndermiştir.
Ahir zamanla ilgili hadis–i şeriflere bakıldığında BOP’un bir Deccal hareketi olduğu gözükmektedir. Ve yine hadislerle ispatlanmaktadır ki, Deccal hareketini Allah adına durduracak tek bir irade vardır, o da Mehdi Aleyhisselam’dır.
O halde şu tespiti yapmak hiç de yanlış olmaz: BOP’un panzehiri Ehl–i Beyt’tir. Ehl–i Beyt’in ipine sımsıkı sarılmadan bu zulüm projesine dur diyebilmek asla mümkün değildir. Bu açıdan da bakıldığında Prof. Dr. Haydar Baş’ın gerek El–i Beyt külliyatı, gerekse ardı ardına organize dilen Ehl–i Beyt sempozyumları çözüm noktasında tarihi öneme sahiptir. Murat Çabas 11.08.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.21

 

Suriye meselesinde hergün yeni bir yazı daha kaleme alınırken, açıklamalar ve yaşananlar ibretle takip ediliyor. 

Gün geçmiyor ki Şii ve İran düşmanı Yeni Akit'ten İran'a yönelik bir saldırı gerçekleştirilmesin. Yeniakit yazarı Abdurrahman Dilipak dünkü köşesinde İran İslam Cumhuriyeti hakkında saldırgan ve karalayıcı bir yazı kaleme aldı. TAHA HABER  

 

Allah'ın selamı hakkı ile Ona kul Habibine ümmet olanların üzerine olsun.

Abdurrahman Dilpak siyasal islamcıdır; siyasal islamcıların şuraltında kendisini heran dinden çıkartacak gizli bir (Ehl–i Beyt) din düşmanlığı vardır. hacı bayazıt 12.08.2012

 

Mehmet Görmez kadir gecesi Suriyeli teröristler için dua etti

AKP hükümetinin Suriye karşıtı politikalarına Diyanet İşleri de dahil oldu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Göremez, Kadir Gecesi Kahramanmaraş'ta Abdülhamit Han Camii'nde verilen hutbede, yüzlerce kişiye Suriyeli teröristler için dua ettirdi.17 Ağustos 2012

 

Ehli Vicdan Sahipleri

devletler din adamlarının ferastei halkı Allah'ın hesabına  yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamlarının maneviyatdan uzaklaşıp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur. hacı bayazıt

 

Ey silah mal ve terörist gönderen devletler! Hüsrana uğrayacaksınız

Suriye Cumhuriyet Müftüsü Şeyh Ahmed Bedreddin Hassun tüm Ortadoğu ülkelerine birlik çağrısı yaptı. Müftü, Kürdüyle Arabıyla, Hıristiyanı ve Müslümanıyla işgalcilere karşı savaşarak kazandıkları toprakları vermeyeceklerini vurguladı.

Suriye Cumhuriyet Müftüsü Şeyh Ahmed Bedreddin Hassun, Ortadoğu'daki tüm devletlere birlik çağrısı yaptı.

“Öylediler ki hangi devlettensin ? Bilmez misiniz dedim ? Hayır dediler. Benim devletim Mekke'den Cakarta'ya ve Mekke'den Magrib'e, Tahran'dan Golan Tepeleri'ne ulaşır. Benim devletimin sınırı yoktur. (01:02– 01:29) İsa da bizim toprağımızdaydı Muhammed SAV. da bizim toprağımıza geldi. Ha keza Musa da bizim toprağımızda hidayete erdi. Şimdi kalkıp bizim devletimizin haritasını mı değiştireceksiniz!”

Suriye Cumhuriyet Müftüsü, Kürdüyle Arabıyla, Hıristiyanıyla Müslümanıyla hep birlikte savaşarak Suriye'yi işgalcilerin elinden aldıklarını anlattı.

“İşgalciler idlib'e gidelim dediler. Dediler ki: Dağdakiler insinler Humus devletini kurun. İdlib'deki Kürt ve Araplar dediler ki: Onlar dağda kartallar gibi bizi korurlar.biz de ovadan onları besleriz, siz işgalcilere karşı böyle direniriz! Ova olmadan dağ, dağ olmadan ova olmaz. Halep Hristiyan Başpiskoposu onlara dedi ki “Cumanızı kılın ve gelin, savaşa gidiyoruz! Ama birbirimiz ile değil Fransızlar ile!”Biz böyle bir ülkeyiz! Antakya'da Halep'te Humus'ta Hama'da beraber savaştık Fransız'la. Fransızlar yüzünden mescitleri kapatmak zorunda kaldık. Fakat Başpiskopos haber vererek kiliseleri cuma namazı için tahsis etti. Suriye halkı böyledir!”

Müftü Hassun, Suriye'ye silah, para ve terörist gönderen ülkelerin hüsrana uğrayacaklarını ilan etti.

“Suriye'ye ve halkına yaklaşmayın! Hadis buyuruyor kim kötülük düşünürse hüsrana uğrar! Ey silah mal ve terörist gönderen devletler hüsrana uğrayacağınız gün yakındır Allah'ın izni ile!” abna.ir 18.08.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.22

 

İmam Ali’nin İlmi Mirası

İmâm’ın (a.s) ilmî mirası “imâmet ”misyonunun “nübüvvet“in devamı olması hasebiyledir.

Bismillah...

İmâm Ali (a.s), risaletin ilk günlerinde İslâm ile müşerref olunca İlâhî buyruklara katışıksız bir teslimiyet gösterip hayatı boyunca “eylemi ve söylemi”ile asla tenakuza düşmemiş “sabit ber kadem”bir tablo çizerek  kendi çağından kıyamete kadar gelecek Müslümanlara  her haliyle “numune–i timsâl”olmuştur. Ayrıca bununla birlikte miras olarak bırakmış olduğu yetkin, kuşatıcı ve kapsamlı ilmi kıyamete kadar ümmetin yolunu aydınlatmaya devam etmektedir.

–Bilindiği üzere Allah Resulü’nün (s.a.a) ahirete irtihâlinden sonra yani “Sakife“deki eksen kaymasının akabinde İmâm (a.s) evine kapanıp uzun süre Kur’an–ı Kerim‘i nüzûl sırasına göre tertip ederek ayetlerin tevil ve tefsirini yapmakla meşgul olmuştu. Ümmetin ihtiyaç duyduğu her türlü bilgileri içeren bu “Mushaf”İmâm Hasan’a (a.s) sonrasında İmâm Hüseyin’e (a.s) ve akabinde de diğer imâmlara miras olarak bırakılmıştır. Bu nedenle vahy ve nübüvvet ilminin taşıyıcıları, Kur’an ve sünnetin muhafızları, hak ve kakikâtin gerçek varisleri Ehl–i Beyt imâmlarıdır.  

–İmâm Ali‘nin (a.s) irad etmiş olduğu hutbeler, çeşitli vesilelerle yazmış olduğu mektuplar ve sarfetmiş olduğu hikmetli sözlerinden oluşan “Nehc’ül Belağa”isimli metin çeşitli dillere tercüme edilerek ümmetin istifadesine sunulmuş bir şaheserdir.

–Nehc’ül Belağa’ya içerik olarak baktığımızda öncelikli olarak Allah Subhanehu ve Teâlâ’yı sıfatlarıyla birlikte en mükemmel şekilde bizlere tanıtmaktadır. İmâm’ın (a.s) bu konudaki açıklamaları başta “İhlâs Suresi”olmak üzere Kur’an’ın birçok ayetin tefsiri niteliğindedir.

–Yine Nehc’ül Belağa, edep, ahlâk ve adab–ı muaşeret ile ilgili hutbe ve sözlerden müteşekkil, ailevî münasebetlerden toplumsal ilişkilere kadar, Müslüman bireyin–ümmetin her bir ferdinin kişilik ve şahsiyetini şekillendirecek “yaşam ilkeleri”veya “hayat kılavuzu”olarak sunulmuş ölçüler manzumesinin adresidir. 

–Ayrıca İmâm’ın miras olarak bırakmış olduğu “es–Sahife”adlı eser diyet ve kısasların fıkha tekâbül eden hükümlerini içermektedir.  Bu eserden Buharî, Müslim ve İbn–i Hanbel rivayetlerde bulunmuşlardır. (Daha önce de ifade ettiğimiz gibi ilk iki halife işin içerisinden çıkamadıkları hususlarda İmâm Ali‘ye (a.s) müracaat etmekte idiler.  Zira “İmâm”demek aynı zamanda “fakih”demekti. Ancak ne yazık ki onlar İmâm‘ın (a.s) fakihliğini kabul etmelerine rağmen imâmetini kabul etmemişlerdi.)

–Öte yandan her Müslümanın bilmek durumunda olduğu helâl ve haramları içeren “el– Camia”adlı eser İmâm’ın (a.s) paha biçilmez mirasları arasındadır. İmâm Cafer Sadık‘tan (a.s) rivayet edildiğine göre “el–Camia”yetmiş zira uzunluğundadır. Bu değerli eser hakkında birinin derisini tırmalamanın şerî hükmüne varasıya dek, bütün ceza kanunlarını en ince ayrıntısına kadar ihtiva ettiği belirtilmiştir.

–“Müsnedü’ül–İmâm Ali”adlı eser ise Nesaî tarafından derlenip yazılmış bir kitaptır. Bu eser İmâm Ali’nin (a.s) Resulullah’tan (s.a.a) rivayet ettiği hadislerden müteşekkildir.

–“Gureru’l–Hikem ve Dureru’l–Kelim”isimli kitap ise Amidî tarafından kaleme alınmış bir eser. İçeriği ise İmâm Ali’nin (a.s) hikmetli ve özlü sözlerini ihtiva etmektedir. Ebu İshak el–Vatvat’ın “Matlub–u Kul–i Talib Min Kelâm–i Ali b. Ebî Talib”isimli eseri İmâm Ali’nin (a.s) hikmetli sözlerinden derlenmiştir. “Miet–u Kelime”(Yüz Söz) Cahiz’den nakledilmektedir.

–Bir iki örnek daha verecek olursak Mecmau’l–Beyan tefsirinin müellifi Tabersî İmâm Ali’nin (a.s) hikmetli sözlerinden oluşan “Nesru’l–Leali”isimli bir kitap yazmıştır. Nasr b. Muzahim’in “Kitabu’s–Sıffin”adlı eseri ise İmâm’ın (a.s) bazı hutbelerini ve çeşitli vesilelerle yazdığı nasihatlerini içermektedir. Son olarak “Es–Sahifetu’l–Aleviyye”isimli eser İmâm’ın (a.s) kendisinden rivayet edilen duaları kapsamaktadır.

– İmâm Ali’nin (a.s) ilmî mirasını aktaran yüzlerce eseri örnek vermek mümkündür. Sayfa kapasitemizi aşmaması bakımından biz bukadarıyla yetinmiş olduk. Sadece şukadarını söylemiş olalım: İmâm’ın (a.s) ilmî mirası “imâmet ”misyonunun “nübüvvet“in devamı olması hasebiyledir.

 “Ali benim vasimdir.”(Hadis)

“Ben, öğrendiğim her şeyi, mutlaka Ali’ye öğrettim; o, benim ilim şehrimin kapısıdır.“(Hadis)

İmâm Ali (a.s) buyuruyor ki: “Ben Allah Resulün’den (s.a.a) duyduğum her şeyi mutlaka ezberler ve asla unutmazdım.“

İmâm Muhammed Bakır’dan (a.s) şöyle nakledilmiştir: “İmâm Ali’ye (a.s) Resullah’ın (s.a.a) ilmi hakkında sorduklarında şöyle buyurdu: ‘Peygamber’in (s.a.a) ilmi, bütün peygamberlerin ilmidir; geçmişte olanların ve kıyâmet gününe kadar olacakların ilmidir.‘ Sonra şöyle devam etti: ‘Nefsimi elinde tutan Allah’a andolsun ki hiç şüphesiz ben de Resulullah’ın (s.a.a) bildiğini biliyorum; geçmişte olanların ve benimle kıyâmet arasında olup biteceklerin hepsini biliyorum.“

–İmâm Cafer–i Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Resulullah (s.a.a), İmâm Ali’ye(a.s) bin kelime ve bin bab vasiyet etti  ve her bab bin kelime ve bin kapıyı açmaktaydı.”

–Aziz İmâm’ın (a.s) ilmî mirasından söz ederken ayrıca herkesin pek bilmediği “Cifr”ilmine de bu vesile ile vurgu yapmış olalım.  Zira İmâm’ın (a.s) ilmî mirası arasında “Cifr”isimli eseri önemli bir yer tutmaktadır. Bu kitap önceki peygamberlerle ilgili haberleri ve onların şeriatlarıyla ilgili hükümleri ihtiva etmekle birlikte gelecekteki hadiseleri, kıyamet alâmetleri ile ilgili bilgileri de içermektedir. İmâm’ın (a.s) lâhutî ilmi ile ilgili yukarıda aktarmış olduğumuz hadisler bu bağlamda  da değerlendirilmelidir.

–İmâm Ali’nin (a.s) ilmî yüceliği, ilâhî buyruklara olan vukufiyeti, engin hikmet anlayışı, hak ile batılı kesin çizgilerle birbirinden ayırma yetisi, hayatı ve olayları irfanî bakışaçısıyla yorumlaması, enfüsî  ve afakî bilgilerle donatılmış olması onun velâyet makamına olan liyâkatini ortaya koymaktadır. İmâm’ın (a.s) ümmet nezdindeki konumu ve yüce makamı bilen için zaten izahtan varestedir.

–Kısacası ve sonuç olarak diyeceğimiz o ki, İmâm Ali‘nin (a.s) biz Müslümanlara miras olarak bırakmış olduğu ilim henüz İslâm ümmeti tarfından sağlıklı bir zeminde tetkik edilip gereği gibi istifade edildiği kanaatinde değiliz! Bir buçuk milyarı aşan ve coğrafî olarak 57 parçaya bölünmüş olan İslâm âlemi içerisinde gerçek Ehl–i Beyt dostları diyebileceğimiz bir tek devlet (ki o da İran İslâm Cumhuriyeti’dir) ve değişik bölgelerdeki irili ufaklı birkaç cemaati müstesna sayarsak bu iddiamızın haklılığı ortaya çıkar kanısındayız. Sağduyu sahibi her mü’min zaten bu acı gerçeği itirâf etmektedir.

–İçimizi dilhûn eden bir başka acı gerçeği serdetme babında yine itirâf etmiş olalım ki, bu ümmetin en büyük eksikliği Ehl–i Beyt imâmlarını tanımaması ve Ehl–i Beyt misyonunu bilmemesidir. Katışıksız öz Muhammedî İslâm’a ulaşmanın yolu onları tanımaktan, haklarını teslim etmekten ve onların ilmî mirasından faydalanmaktan geçer. Aksi halde Emevî zihniyeti ile bulandırılmış din anlayışı bu ümmeti asla özlenen ve beklenen gerçek İslâm medeniyetine ulaştırmayacaktır.

–Allah Subhanehu ve Teâlâ, Tâhâ suresinin 124’ncü ayetinde “Benim zikrimden yüz çeviren topluluklara yeryüzünde istikrarsızlık vereceğim”diye buyurmuyor mu? Kur’an Yüce Allah’ın zikri olduğu gibi başta İmâm Ali (a.s) olmak üzere Ehl–i Beyt imâmları da “yaşayan zikir”dir.

–Yine Yüce Allah, Şura suresinin 23’ncü ayetinde “Ey Resulüm de ki; bu tebliğime karşı sizden bir ücret iştemiyorum, ancak buna karşılık Ehl–i Beyt’ime meveddet göstermenizi istiyorum”diye buyurmuyor mu? İhtiram ve meveddet sadece kuru bir sevgi değildir. “Meveddet göstermek“, Ehl–i Beyt imâmlarınn velâyetlerini, rehberliklerini kabul edip ilimlerinden faydalanmayı zorunlu kılmaktadır. Konum ve makamlarına göre onlara değer vermek, bu değerin gereğini yerine getirmekle mümkündür. Hazım Koral / rasthaber 18.08.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.23

 

Suriye’den Evrensel Devrime Doğru

Allah’ın adıyla

Ortadoğu’ya şekil vermek için sürekli çalışma içerisinde olan egemen dünya siztemi, Suriye üzerinden başlattığı yeni hareketle önemli bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Dünya istikbarı, bölgede aleyhine olan gelişmeleri bertaraf edebileceğini düşündüğü büyük bir operasyona Suriye üzerinden başladı. Bu operasyon; belki son şansları olacağı için dünyadaki tüm yardımcı ve yardakçılarını da harekete geçirdi. Suriye savaşı, aynı zamanda dünya istikbarının bölgedeki işbirlikçileri açısından da hayati önem taşımaktadır.

Büyük Şeytan’ın başkanlığında başlatılan bu harekette maddi ve manevi olarak büyük bir güç ortaya kondu. Bu güç yeterli olmaz diye İslamcılardan çok büyük bir kesimi de cihada davet etti. İslamcıların kendi yanlarında cihatları olmadan Büyük Şeytan’ın planlarının gerçekleşmeyeceğinin hesabı yapıldığı için işin içerisine dini hesaplar da sokulmuş oldu. Aynı zamanda Büyük Şeytan kendi yanında yer alan İslamcı kesimin de gücünü test etmiş oluyor.

ABD, bölgede tehlikeye düşen geleceğini kurtarma adına işe Suriye’den başlaması gerektiğinin hesabını yaptığını açıkça ifade ediyor. Aynı zamanda Suriye’den başlattığı mücadeleye bazı İslamcıları da katarak –İslami direniş cephesine– İslami açıdan da darbe vuracağını hesap etti. İslamcılardan büyük bir bölüm, Büyük Şeytan’la aynı safta mücadele etmede mahsur görmediler. Böylece bölgeye düzenleme çeken istikbar, İslamcıların desteğini almanın rahatlığı içerisindedir.

–Büyük Şeytan’ın hesapları her zaman tutmuyor. Görünen o ki bu hesabı da kendi aleyhine sonuçlar doğuracaktır. Suriye üzerinden direnişi bitirmeye çalışan ABD, dünya çapında devrimci bir dalgayla karşı karşıya gelecek. Suriye üzerinden evrensel çapta gelişen ve gelişecek olan devrimci dalganın alacağı şekil konusunda şunlar söylenebilir:

1–Büyük Şeytan ve dostlarının o kadar da güçlü olmadıkları açığa çıkacaktır. Tüm dünyadaki yandaşlarının desteğinin de o kadar işe yaramadığı anlaşılmış olacak. Bu durum Büyük Şeytan cephesinde ciddi olarak psikolojik sarsıntı meydana getirecektir. Bu psikolojik sarsıntıyla “Suriye dostlarının(!)” birbirlerine düşeceklerini göreceğiz. Mesela Katar, büyük çapta harcamalarının karşılığını alamadığı için dostlarıyla arası açılabilir.

2–Büyük Şeytan’la aynı safta duran dünyadaki İslamcı kesimin çöküş süreci hızlanacaktır. Mesela; Türkiye’deki İslamcı kesim, hiçbir zaman düşünen ve temiz vicdan sahiplerine kendilerini affettiremeyeceklerdir. Artık bu İslamcı kesim kahrolsun Amerika ve kahrolsun İsrail diyemeyeceklerdir. Deseler de ağızlarına yakışmayacaktır. Bu kesimler, grup ya da kuruluş olarak varlıklarını sürdürerek İslam’dan bahsetmeleri zor olduğu gibi grup kimliklerini muhafaza ederek bu yanlıştan tövbeleri de olamayacaktır.

Büyük Şeytan’la aynı safta olan bu kesimlerin İslam adına yaptıkları ve yapacakları dini programlar da bu safta oluşun gölgesinden kurtulamayacaktır. Artık tefsir, hadis vb. derslerine Amerikancılık gölgesi düşecektir. Bu bir kara lekedir. Bu lekeden dünyada kurtuluş yolu, içerisinde bulundukları gruplardan ya da kuruluşlardan beri olmaktır. Sizler beri olmazsanız, temiz vicdanlar sizlerden beri olacaklardır. Büyük Şeytan’la aynı safta olanların kendini temize çıkarma şansları yoktur.

ABD ile aynı safta durarak Suriye’deki değişimden yararlanmayı düşünen İslamcılar için belki Amerika’nın artıklarından başkası da yoktur. Bu kesimler, herhalde Suriye’de Büyük Şeytan ve işbirlikçi devletlere rağmen başka beklentileri de yoktur. Zavallı İslamcı yazarlar, eğer Suriye’de büyük şeytanın iştediği değişiklik olursa artık kimse sizlerin ne fikrini sorar ne de sizleri adam yerine koyacaktır. Ama şunu da söyleyeyim ki, Büyük Şeytan da hedefine ulaşamayacaktır.

3–Suriye meselesi, dünya çapında İslam’ın doğru anlaşılmasına ve İslam’a yönelişe hizmet edecektir. Artık dünya insanlığı İslam ama hangi İslam sorusunu soracaklardır. Dünya halkları şunu gördü ki tüm Müslümanlar aynı safta ve anlayışta değiller. Bunlardan Amerikan emperyalizmiyle birlikte olanlar olduğu gibi, Amerikan emperyalizmine karşı olanlar da vardır. Hangi İslam sorusunu dünya insanlığına sordurtmak ancak dünyada büyük hadiselerle olabilirdi. Suriye meselesi, bu büyük meselelerdendir. Özellikle İslam dünyasındaki, genelde tüm dünyadaki sol çevrelerin İslam’a yönelişleri artacaktır. Emperyalizme karşı ve özgürlük yanlısı olan dünya halkları, bu mücadelede İslam İnkılâbı ve direniş cephesinin önemini kavramış olacaklardır.

Özgürlük yanlısı ve sömürüye karşı olan solcular, bir zamanlar emperyalizme karşı mücadele bayrağı açan Marksizm’in yanında yer aldılar. Artık bu çevreler dünyadaki sömürüye ve ABD’ye karşı mücadelede adresin Amerika karşısında direnen İslam’ın olduğunu anlayacaklardır. Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez’in dediği gibi, dünyadaki tüm devrimcilerin öğretmeni ve rehberi İmam Hamaney’dir. Bunun açığa çıkmasında Suriye üzerinden hesaplaşmanın büyük katkısı olacaktır. Artık emperyalizme karşı olan tüm çevreler açısından kimlerle beraber olacakları belirginleşmiştir.

Dünya insanlığında emperyalizme karşı olan nefret ve mücadele işteği kendini İslam’la ifade edecektir. Tüm dünya devrimcileri açısından İmam Hamaney’in açıklamaları yol gösterici olacaktır. Dünyayı sömürenlere karşı mücadelede, dünya devrimcileri İslam’a ve Rehber Hamaney’e yöneleceklerdir.

4–Hastalıklı İslamcı kesimlerden Müslüman halkların kurtulmasına da vesile olacaktır. Suriye olaylarından dolayı bu kesimler İslam İnkılâbı’na ve direniş cephesine günübirlik saldırılarda bulunuyorlar. Aslında içlerinde olan bu rahatsızlığı Suriye meselesi açığa çıkardı. Onlar her zaman İslam İnkılâbı’na karşı sorunluydular. Suriye, içlerindeki hastalığı açığa çıkardı. Böylece tanınmış oldular. Bu kesimlerin İslam’ın hak cephesine karşı ne kadar cahil ve düşman oldukları da açığa çıktı. Bu çevrelerin ne kadar İslam’a ve dünya olaylarına yabancı olduklarını da herkesin görme imkânı oluştu. Bu hastalıklı kesim, İslam’ın anlaşılmasının önünde engeldiler. Suriye meselesinden dolayı artık bu kesimler de tedavülden kalkacaktır. Yakın zamanda buna şahit olacağız. Belki en hayırlı gelişmelerden biri de bu olacaktır.

5–Dünyadaki Şii Müslümanlar, Suriye üzerinden dünyayı tanıma konusundan siyaset dersi alıyorlar. Özellikle; Türkiye’deki Şii Müslümanlar, Suriye imtihanını başarıyla verdiler. Pratik olaylar üzerinden siyaset dersi almaları geleceğe hazırlık noktasında çok büyük anlam ifade ediyor. Şii Müslümanlar, Amerikan karşıtı tüm halklardan teveccüh topluyorlar. Büyük şeytan, ne yaparsa yapsın Şiileri oyuna getirememektedir. En güzel örnek, Irak’taki durumdur. Irak’ı İşgal eden Amerika, İran’la iyi ilişkiler halinde olan bir Irak’la yüz yüze olmanın rahatsızlığını üzerinden atamamaktadır.

6–Özellikle; Suriye toplumu, direniş cephesiyle yalnızca siyasi bağlamda değil, aynı zamanda ideolojik anlamda da yakınlaşacaktır. Suriye’de akan kanın tüm vebalinin oluşturulmuş Suriye muhalefetini destekleyenler de olduğunu bildikleri için asla onlara iltifat etmeyeceklerdir. Suriye halkı, bu bölgede özgür ve şerefli yaşamanın direnişle dayanışmadan geçtiğini de iyice anlamış bulunuyor. En büyük düşmanlarının isyancıları destekleyenler olduklarının farkındalar. En sağlıklı İslamlaşma, belki de Suriye toplumunda oluşacaktır.

7–Belki başka bir gelişme de dünyada Ehli Beyt mektebine yönelişi beraberinde getirecektir. Dünya müstekbirliğine ve zulme karşı oluşla, Şiilik birlikte anılıyor. Suriye olayı maalesef Sünniliğin Amerikancılık olarak anlaşılıp anılmasına sebep olmuştur. Bu gelişmelerden sonra dünyada Ehli Beyt’e yönelik büyük bir ilginin artacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda Sünniliğin sorgulanma süreci olacaktır. Büyük şeytan, birçok hesap yaptı. Bu hesaplar tutmayacaktır. Şer güçlerin tuzakları varsa, Allah’ın da kurduğu bir tuzak vardır. Görelim Mevlam neyler, Neylerse güzel eyler. Hüseyin Taş 23/08/2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.24

 

Mısır Müftüsü: ‘Selefiler zamanın haricileri ve cehennem köpekleridir’

Afrika kıtasındaki en ünlü imam zadelerinden ve İmam Hasan’ın (a.s) torunlarından olan Abdusselam El Esmer’in türbesinin Vahabi selefilerce yerle bir edilmesinin ardından bir çok Mısırlı önde gelen alim ve önder Vahabilerin bu çirkin saldırısını kınayan açıklamalar yayınladı.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA– Libya’da bulunan halkın değer verdiği kutsal mekanların ve özellikle imam zade Abdusselam El Esmer’in türbesinin Selefilerce tahrip edilmesi Sünni olsun Şia olsun dünya Müslümanlarını ayağa kaldırdı.

–Mısır Baş müftüsü Doktor Ali Cuma, ağır bir dille kaleme aldığı bir bildiri yayınladı. Bildiride selefilerin eylemini kınayarak şunları belirtti: Selefiler zamanın Haricileri ve cehennemin köpekleridir. Allah’ın evlerini ve Müslümanların kutsallarını yıkarak yeryüzünde fesat çıkarmaktadırlar.

–Onlar, İslami temeddünü yıkarak Libya halkı arasında mezhep fitnesi çıkarmak ve halkı iç savaşlarla meşgul etmek için çaba sarf etmektedirler.”

–Mısır Müftüsü, Libya’da yaşanan son gelişmeleri cahiliyet dönemine benzeterek şunları kaydetti: “Her Müslüman söz ve eylemiyle bu tür girişimlerin karşısında durmalıdır. Ayrıca Libyalı yetkililerde bu durum karşında tepki göstermelidir.”

–Doktor Ali Cuma, Vahabilerin bu eylemini mücrimce sayarak Libya’lı yetkililerden eylemi gerçekleştirenlerin Muharebe Haddiyle cezalandırılmasını iştedi. Çünkü onlar sapkın ve Müslümanları tekfir eden tebliğlerde bulunmaktadırlar. Dilleriyle mezhep fitnesini körüklemektedirler ifadesini kullandı.

–Hatırlanacağı üzere Mısır’da yaşanan halk devriminin ardından ülkede yaşayan selefiler de Mısır’da bulunan bazı kutsal mekanları yakmış ve hatta “Makam–ı Resü’l Hüseyin (a.s)”e saldırarak yakmaya kalkmış, ancak halkın direnmesiyle ve Ali Cuma ve El Ezher Şeyhi Ahmet Tayyib’in tepki göstermesiyle geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Abna.ir 28.08.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.25

 

Ehli Vicdan Sahipleri

Alemdeki olaylar din ahlak maneviyat dairesinde Iki kural bağlamında gelişir; yani, insanlar ya maneviyat ve adalet ile hz Ali efendimiz meşrebi üzerinden hz İbrahim, hz Musa, hz İsa, hz Hasan, hz Hüseyin efendimiz donanımı ile mücadelesini yaşayarak Peygamberinin izine düşüp Allah'ın hesabına yatkın hazırlanır veya ilk engelden siyaset ve menfat ile dönerek muaviye meşrebi üzerinden şeytanın hesabına yatkın hazırlanır... ancak şeytanın hesabına yatkın hazırlananlar dünyada ve ahiretde Allah'ın hesabı gereği kaybedenlerden olur.

Akıl Sahipleri Suriye direniş cephesi/Hüseyni duruşun altın halkasıdır; bir diğer ifade ile Süriye üzerinden deccalizmin müridleri ve kiralık katillerine karşı verilen kalbi fikri ve fiziki mücadele din'in neslin ve dünyanın güvencesidir... değilse siyasi ve maddi menfatleri uğruna ülkenin mukaddeslerini şeytanın askeri ayakları altına serecek kadar alçalcaklaşmış insanların en alçağı;

din'in içini boşaltıp siyasallaştıran siyasal islamcılık yaygınlaşır, direniş (filistin) cephesi çöker; direniş cephesinin çökmesi ile siyonizim zülmünün önündeki engel yıkılır. Allah'ın selamı rahmeti islam'ın rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi üzerine ve onlara kalbi fikri gönül verenlere ile fizikien desdek olanların üzerine olsun. Hacı Bayazıt 29.08.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.26

 

Akp’nin İran’la Gizli Savaşı

Bismillah

Emperyalizmin bir sonucu olarak dünyada peydahlanan senaryoların hayata geçirilmesi için seçilen oyuncular farkındaysanız hep Müslümanlar oluyor veya emperyalist güçlerin dininden olmayan diğer halklar oyuncu olarak seçiliyorlar. Emperyalizmin ana vatanı olan batılı ülkeler kendi refahları için kendilerinden olmayan insanlara her türlü zulmü, zorluğu ve işkenceyi reva görmektedirler. Onlara göre New York’un yaşanabilir bir yer olması için diğer insanların ülkelerini cehenneme çevirmek huzur verici bir olaydır. Osmanlı devletinin gücünü yitirmeye başlayıp diğer toplumların güçlenmeye başladığı günden beri sürekli olarak zulüm altında olan İslam ülkeleri ve Afrika coğrafyasında bulunan ülkeler emperyalistler için tepside sunulan bir nimet gibi görmektedirler ve bu ülkelerle beslenmektedirler.

–Ortadoğu da etkin bir sömürü düzeni kuran batılı güçler buradaki hâkimiyeti kaybetmemek için yapay bir ülke tohumu atarak onu besleyip büyütmüşlerdir. Bu büyüttükleri fitne tohumu İsrail batılı güçlerin orta doğudaki can damarı konumundadır. Siyonist İsrail bulunduğu Müslüman coğrafyasına getirildiği günden beri katliamlarına hız kesmeden devam etmektedir. Özellikle gaspettiği Filistin topraklarında Filistin halkına adeta bir soykırım gerçekleştirmektedir fakat; İran,Hizbullah ve Suriye dışında hiçbir İslam ülkesi bu soykırıma müdahale etmemektedir. Bu soykırım neticesinde İsrail’in yaptığı katliamlara karşı çıkan ülkeleri ortadan kaldırmak işteyen güçler planlarını gerçekleştirmek için çeşitli senaryolar uydurarak amaçlarına ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu kurgulanan oyunlar içerisinde yönetmenlerin batılı güçler olduğunu herkes bilmektedir ama yardımcı yönetmenlerin kim olduğuna kısaca değinmek gerekmektedir.

–Türkiye Cumhuriyeti başbakanı sayın Recep Tayip Erdoğan yönetime geldiği ilk günden beri Alevi ve Şiiler üzerine çeşitli açılımlar yapmaktadır. Akp hükümeti her fırsatta yeni ve etkileyici fikirlerle Alevi ve Caferi toplumunu kendi yanına çekmeye çalışarak onlarla aynı safta olduğu izlenimini oluşturmaya çalışmaktadır. Çalıştay adı altında kanaat önderlerini kendi safına almak için çeşitli adımlar atmış ve bu adımlarında azda olsa meyvesini almış durumdadır. Geçtiğimiz yıllarda sayın Erdoğan bazı ataklar yaparak Şii toplumu için önem arz eden kutsal mekanları ziyaret etmiş ve Şii Toplumu için önemli bir İslam önderi olan Ayetullah Sistani’yi makamında ziyaret etmiştir. Daha sonrasında İran’ da görüşmelere devam eden başbakan Rehber Ayetullah Hamaney’le Görüşmeler gerçekleştirerek Şii nüfusun dikkatini üzerine çekmeye çalışmıştır. Türkiye’de düzenlenen Aşura Merasimlerinin yapıldığı Halkalıda programa katılmış onbinlere hitaben yaptı konuşmayla Şiilerin sempatisini üzerine çekmeyi başarmıştır. Geçmişe baktığımızda bunlar bizi sevindirmişti ama daha sonra yaptıkları Sayın Erdoğanın bunları samimi olarak yapmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

–Şiiler için önemli bir ülke olan İran 1979 da İmam Humeyni (ra) önderliğinde gerçekleştirilen İran İslam İnklabıyla tüm dünyada İslamın yeniden diriliş sembolü haline gelmiştir. İslam devrimiyle beraber emperyalist ve siyonist güçlere büyük bir ders veren İmam Humeyni önderliğindeki İran halkı dünya kamu oyunda büyük bir başarı elde etmiş ve herkes tarafından hem Şii hemde Sünni gruplar tarafından büyük bir sevgiye dönüşmüştür. 1979 yılından beri emperyalizme meydan okuyan İran İslam Cumhuriyeti , Ahmedinejat’ın başkanlığında emperyalizim ve siyonizimle mücadelesiyle tüm dünyada büyük bir sempati toplamıştır. Batılı güçler bu sevgi selinin önüne geçmek için ve bu büyük tehlikeyi zayıflatmak için Ahmedinejat’ın karşısında yeni bir Ahmedinejat oluşturmaya çalışmışlardır. Bu projelerini gerçekleştirmek için seçmiş oldukları Sayın Erdoğan görevini çok iyi yapmış ve Türkiye’de Caferi alim ve aydınların beğenisini alarak kendisi hakkında övgü dolu sözler söylemesine ve övgü yazılarının yazılmasına sebep olmuştur. Birçok yazarımız Erdoğan’ın bu tutumu karşısında samimiyetine inanmış ve her ortamda Erdoğan’a övgülerde bulunarak toplum içerisinde de sempati duyulmasına sebep olmuşlardır. Bu emperyalist planın o an farkına varamayan insanlar şu an büyük bir pişmanlık içerisine girmişlerdir. Bu emperyalist plan karşısında İran’ın Ortadoğu bölgesindeki etkisini azaltmaya çalışan dış güçler Erdoğan’ın da başarılı oyunculuğu sayesinde büyük bir yol katletmişlerdir. Ahmedinejat sevgisini ikiye bölmek için planlanan bu muaviye tarzı planla sayın R.T.Erdoğan tüm Ortadoğu bölgesinde büyük bir sempatiye ulaşmıştır. Maalesef bu plan yapmacık olduğundan dolayı fazla uzun sürmemiştir.

–Komşularla sıfır problem düşüncesiyle yola çıktıpları bu yolda kardeşim dediği, elini sıktığı ve yanına aldığı tüm ülkeleri bir anda karşısına alarak bu ülkelere emperyalist güçlerin müdahale etmesine izin vermiş, ayrıca Suriye devletine bizzat müdahale ederek emperyalizmin bir parçası olduğunun sinyallerini vermekten çekinmemiştir. Suriye’yi kendisine tehdit olarak gören İsrail ve Amerika bu ülkeyi zayıflatmak ve yönetimi değişmek için planladıkları senaryoyu devreye koymak için AKP Hükümetini , kendi deyimiyle Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olan Sayın Erdoğan’ı başrol oyuncusu olarak seçmişlerdir. Amerika’nın Suriye’ye kendisinin müdahale etmemesinin sebebiyse ; daha önce müdahale ettiği diğer Ortadoğu ülkelerinde büyük kayıplar verdiği için ve bu ülkelerde başarısız olduğu için bizzat kendisinin müdahalesini gündeme getirmemiştir. Zaten BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) Başkanı Sayın Erdoğan’ı bugünler için desteklemişlerdi. Türkiye’de yaşayan Şii vatandaşların bu olaya sessiz kalması için ve İran’ın Türkiye’de yaşayan Şii halk arasındaki etkisini azaltmak adına yaptıkları açılımların tüm sebebi Ortadoğuda kurulacak büyük İsrail devletinin oluşumunu hızlandırmak içindir. Büyük Ortadoğu Projesi diye adlandırılan bu proje aslında Tevrat’ta geçen ve İsrail devletinin büyük bir ümitle çalıştığı BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ projesidir. Arz–ı Mevud diye adlandırılan, vaat edilen topraklarda kurulacak İsrail Devletini oluşturmak adına İsrail’in önündeki bütün engellerin kaldırılmaya çalışıldığı bir projedir bu. Bu Projeye başkanlık eden de kendisinin de ifade ettiği üzere Recep Tayip Erdoğan’dır. Bu projede önlerinde engel teşkil eden asıl tehlike Suriye veya diğer ülkeler değil İRAN’ dır.

–İran 30 yıla aşkındır Emperyalizm’e ve Siyonizm’e savaş açmış bir ülke konumundadır. Bu yüzden yıllardır yıpratmaya çalıştıkları İran davasından ve ilkelerinden ödün vermeden çizgisine devam ederek ilerlediği bu yolda sömürgeci güçleri iyice rahatsız etmeye başlamıştır. İran üzerine her noktadan her konumdan saldıran dış tehditler İran’ı Ortadoğuda yalnızlaştırmak adına İran’ın safında yer alan ülkeleri hedef almaya başlamıştır. Suriye bu ülkelerden biridir. Birçok bahaneyle saldırdıkları Suriye planladıkları gibi çabuk teslim olmamış haklılığını tüm dünyaya duyurmak için mücadelesini sürdürmektedir. Çeşitli senaryolar yazdıkları Suriye’yi iç karışıklığa sürükleyen AKP Hükümeti kendisinin kölesi olduğu ABD ‘nin istediklerini yerine getirmek için eline silah verdiği terörist grupları Suriyeye göndererek ve oradaki muhalifleri de destekleyerek masum insanları katletmeleri için emir vermiştir. İslam ülkelerini yanına almak adına İsrail’e one minute (van minut) diyen Erdoğan bu girişimle Davos Fatihi olmuş İsrail Düşmanı Ülkeleri yanına almayı bir nebzede olsa başarmıştı. Mavi Marmara olayıyla beraber 8 vatandaşımızı katleden İsrail’e sadece sözle karşılık veren ve yine sözle yani Bir ÖZÜR ile karşılık beklemektedir. İsrail’in yaptığı bu zulme seyirci kalan AKP yönetimi yapay bir düşmanlık güttüğü katil İsrail’e hiçbir dayatmada bulunmadığı gibi ekonomistlerin bildirdiği verilere göre ticaret hacmini de arttırmıştır. Sayın Erdoğan bu tutumuyla gerçekte neye hizmet ettiğini göstermektedir. Asıl hedefinin İslam olmadığı açıkça belli olan AKP hükümeti İslam ülkelerine karşı başlattığı bu savaşla asıl amacının orta doğuda kurulacak Büyük İsrail’e hizmet olduğunu ve emperyalist güçlerin bir oyuncusu olduğunu aleni bir şekilde ortaya koymuştur.

–Medya gücünü baskı ve tehditlerle ve emperyalist güçlerin desteğiyle elinde bulunduran AKP Yönetimi Suriye’nin ardından Asıl HEDEF İRAN’A yönlerini şimdiden çevirmeye başlamıştır. Sözde İslami Yazar ve Medya Grupları İran’ı karalamaya başlamış durumda. Libya Yönetimi değiştikten sonra ABD’nin talimatıyla İrandan petrol alımını azaltıp Amerikanın kontrolünde olan Libya ile yeni petrol anlaşması yaparak iran ile ticareti zayıflatmaya çalışmıştır. Batılı güçlerin yıllardır irana uyguladığı ambargonun yetmediği gibi sözde İSLAMCI AKP yüzünü yavaş yavaş İSLAMİ İRAN’a dönmeye başlamıştır. İranı Suriye yönetimine destek vermekle suçlayan AKP, İran’ın emperyalizme ve Siyonizm’e savaş açan tüm ülkelerin yanında olduğunun frkında değil midir?

–Amerika’nın beyaz sarayından çıkmayan AKP hükümetinden zaten İran’ı ve Suriye’yi haklı görmesi beklenemezdi. İran tutumuyla emperyalist ve Siyonist güçlerin hedefindeyken AKP hükümeti de yaptıklarıyla onların safında olduğunu aleni bir şekilde ortaya koymaktadır. Diyanet işleri başkanının yapmış olduğu açıklama ”Caferi vatandaşlarımızın çocuklarını eğitim için İRAN’a göndermeleri kabul edilemez” AKP zihniyetinin İran’la açık gizli bir savaş içerisinde olduğunun açık bir göstergesidir. Bu anlamda başlattıkları çalışmalarla Din Alimlerini Diyanetin Bünyesine almak için uğraşmaktadırlar. İran’la Ortadoğudaki Şiilerin daha doğrusu Müslümanların irtibatını ve ilişkilerini kopararak bir yalnızlaştırma politikası gütmektedirler.

–Daha öncede bahsettiğimiz medya gücü sayesinde bu yalnızlaştırma ve insanların zihnindeki İran’ı karalama çalışmalarına hız kesmeden başlamış durumda. Hakkâri’deki PKK olaylarını İran’a mal etmek için uğraşan medya yalan haberlerle Türkiye’deki halkı İran’a karşı doldurmaya çalışmaktadır. Yakın zamanda Iğdır da İranlı Turistleri ve Depremden dolayı Iğdır’a gelen İran vatandaşlarını ve bunlarla ilgilenen Caferi vatandaşları İran’a ajanlık yaptıkları iddiasıyla soruşturma başlattıkları haberini yayarak gizli savaşlarını uygulamaya koymuşlardır.

–ABD nin çizgisinde bulunan TC. Hükümeti Malatya’ya kurduğu füze kalkanıyla beraber yine Emperyalist ve Siyonist güçlerin orta doğudaki üssü olduğunu ortaya koymuştur. Bu kalkanı kurmasının birçok sebebi olsa bile asıl sebebi İran füzelerine karşı İsrail’i korumaktan başka bir şey değildir. Her fırsatta İran’a saldırıda bulunan Abd ve Müttefikleri İran için planladıkları oyunlardan bir tanesi de Güney Azerbaycan diye bilinen Azeri kökenli vatandaşların yoğun olarak yaşadığı coğrafyada milliyetçilik duygularını körükleyerek ülkeyi iç savaşa sürüklemek. Güney Azerbaycan’da peydahladıkları GAMOH (Güney Azerbaycan Milli Oyanış Harekatı) diye bir örgüt oluşturmaya çalışmışlardır. Bu örgüt sayesinde İran’da yaşayan Türkleri yönetime başkaldırmaya yönlendirmeye çalışacaklardır. İsrail ve ABD ajanları burada planladıkları senaryoları gerçekleştirmek için uydurdukları görüşleri halka empoze etmek için yoğun bir çalışma başlatmıştır. Bu ajanlar orada yaşayan halkın arasına sızarak Siz Türksünüz Farslar size zulmediyor, Siz neden zulme sesiz kalıyorsunuz diye söylemlerle milliyetçilik duygularını tahrik ediyorlar. ABD ve müttefikleri İran’da İslam birliği olduğunu ve bu birliği bölmenin zor olduğunu bildiği için ırkçılığı hortlatmayı seçmiştir. Bu yolla İran’ı zayıflatmaya çalışacak olan dış güçler unutmamalıdır ki İran da Devrimi sadece Farslar veya Türkler değil tüm İran halkı gerçekleştirmiştir. Bu birlikteliği bölmek onlar için kolay olmayacaktır.

–Bu bağlamda Biz akıl ve vicdan sahibi insanların üzerine düşense emperyalist ve Siyonist güçlerin planladıkları bu senaryolara oyuncu olmamak ve bu senaryoları bertaraf ederek kendi üzerlerine çevirmektir. Yaptıklarıyla emperyalist ve Siyonistlere bilerek veya bilmeyerek hizmet eden AKP hükümetini de buradan uyarıyoruz: Yolunuz doğru yol değildir. En kısa zamanda uşaklığını yaptığınız ABD’nin baskısından kurtularak hakka hizmet eden samimi kullar arasında yer almanızdır. Türkiye de yaşayan Şiiler olarak Sayın Erdoğan’a şunu söylemek işteriz; bizler Kerbela Çocuklarıyız, bizi Yezitler ölümle korkutamazlar. Önder edindiğimiz İmam Hüseyin bize şunu öğretmiştir: ”Zilletle yaşamaktansa İzzetle ölüm daha şereflidir” biz ölene kadar emperyalistlerle ve Siyonistlerle savaşacağız, biz sadece Türkiyeli Şiiler değiliz biz Velayeti Fakihin arkasında olan vahdet sevdalısı Şiileriz. Hani Sayın Beşar Esada demiştiniz ya” Men Dakka Dukka” bizde size diyoruz MEN DAKKA DUKKA Sayın Erdoğan. Murat Mutlu 30.08.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.27

 

Allah'ın selamı rahmeti hakkı ile ona kul Habibine ümmet olanların üzerine olsun

Ehli Vicdan Sahipleri halife Osman'ın hilafet süresi ümmetin Ehl'i Beyt ile imtihanı için iki devredir. İlk devresi maneviyat adalet ile hz Ali efendimiz meşrepli, ikinci devresi siyaset enfat ile muaviye meşreplidir; yani insan kalbi ya maneviyat ve adalete dönük veya siyaset ve menfate dönükdür. Kalbi maneviyat ve adalet dönük olanlar halife Osman'ın hilafet devresinin ilk kısmını ölçü alıp çeşitli engellerden sonra mutlaka hz Ali efendimiz meşrebi ile hz İbrahim meşrebi, yani asrın nemrutları, hz Musa meşrebi asrın firavunları, hz İsa meşrebi asrın hz isa düşmanları, hz hasan meşrebi asrın muaviyeleri, hz Hüseyin meşrebi asrın yezitleri ile mücadele eder Peygamberinin izine düşer. Kalbi siyaset ve menfate dönük olanları ise 'ilk engel, hz İbrahim meşrebine gelmeden' şeytan şur altına sünni/şii takıntısı ile ırkı duyguları yerleştirip dönderir VEYA islam dairesinden tahribat yolları çıkıp şeytaslı hale gelmiş bir guruba/cemate tarikata dahil eder; YANİ, İbrahimi meşrebine gelen insan/din adamı hz İbahim gibi yalnız, Yaradanına değil, islam‘dan çıkmış bir gurup veya güç adaklarına sığınır, gizliden İLAH edinir. halife Osman'ın hilefet devresinin üstüde örtüldüğü için bilmeden veya bilerek asrın muaviye ve yezit'inin taraftarı olup şeytanın hesabına yatkın olur. Her din adamı manevi fikri ve fiziki yolda mutlaka bu engeller ile karşılaşır... eğer karşılaşmamış ise biryerlere, engellere takılıp kalmıştır.

–Akıl sahipleri islam'ın meshepi biri amelde imamı dört ikatda imamı ikidir; Ehl'i Beyt imamları ise meshepin imamlarının güç kaynağı manevi rehberi Peygamberi ile arasındaki sevgi sadakat köprüsü rahmet ve marifet kaynağı din'in beli ve omurgasıdır.

–Ehli vicdan sahipleri İran‘ın imamın masum olması “günahdan korunması” inancından dolayı kendilerini sünni isimlendiren aslında sünnet düşmanı “yani, sünni olmak Peygamberin hayatını harfiyen yaşamaktır”, kesim öteliyor; siz günahdan arınmış olunabineleceğine inanıyorsunuz biz inanmıyoruz eğer biz günah işlemez isek Allah(cc) günah işleyecek insan yaratır, diye... “böylece insanların günah işlemesini teşvik edip bölerek bulundukları bölgeyi müsebet ve sıkıntıya müstehak hale hazırlıyorlar.” İran'da bu hali kabullenmek zorunda kalıyor; ayrıca iran‘ın kurmuş olduğu meshepleri birleştirme bakanlığı vardır.

–Suriye ise direniş cephesinde olması sebebi ile dünyanın sonun getirmek işteyen 'emperyalizimle perdelenmiş' deccalin takiplerince hedef alınmıştır... direniş cephesi diğer adı ile Hüsüyni duruş din'in, neslin ve dünyanın emniyetidir... yani dünyanın varlık sebebi islam'dır; Hüseyni duruş ise müslümanın onur ve izzeti ahlak ve fazileti 'var oluş, insan olmanın mücadelesi' islamın beli ve omurgasıdır.

–Akıl sahipleri Mısır ihvanı islam‘a masonlardan daha büyük zarar vermiştir; yani Mısır ihavının bir kanadı şeytanın telkinleri ile devlet/ranta ortak olmak amacı ile iktidarı bölüşüp yıllarca filistin ve kendi halkına olan zülme, dolaylı olarak yardımcı olmuştur… Şimdi ise biz‘de Hüsnü Mübarek gibi devleti idare edebiliriz hesabı ile gizli İlah edindikleri güçler yardımı ile gizli anlaşamlar yapıp müslümanı/din‘i menfatlerine araç edinmişlerdir. Din‘i siyasallaştırıp siyaset ve menfatlerine uyduranlar İnsan Oğlunun en büyük düşmanıdır… Çünkü alemdeki herşey din ahlak maneviyat dairesinde iki kural bağlamı üzerinden gerçekleşir; işte alemlerin varlık sebebi islam‘ın içini boşaltıp siyası ve menfati doğrultusunda insanlara uydurup siyasallaştıranlar, bulunduğu bölgeyi çökertip alemlerin üzerinden rahmet ve bereketin kaldırılmasına kaos ve anarşiye zemin hazırlıyor. ama Allah'ın vadi gereği din'ini tahrip edenler deşifre edilip bertaraf edilecek insanlar maneviyat ve adalet burcuna yönelecek Allah'ın adaleti hakim olacak. Allah'ın selamı bu kutlu yol üzerindekilere olsun. Hacı Bayazıt 02.09.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.28

 

Ayetullah Mekarim: İlim havzaları her zaman devletlerden bağımsız olmuştur

Ayetullah Mekarim Şirazi, ilim havzalarının tarih boyunca daima devletlerden, hatta onların yönetimi İslami olduğu zamanlarda bile bağımsız olduğunu belirtti ve ekledi: Eğer ilim havzaları devletlere bağımlı olursa doğru ve isabetli söz söyleyemezler. Bu durumda devletler tarafından alınmış kararlar ilim havzasına hakim olur ve bu, ilim havzası için bir eksikliktir.

Büyük taklit mercilerinden biri olan Ayetullah Nasır Mekarim Şirazi bu sabah ilim havzalarındaki ders yılının başlaması münasebetiyle yaptığı konuşmada ilim havzalarının günümüzde çok güçlü bilim merkezlerine dönüşmüş olduğunu ifade etti ve şöyle konuştu: Talebeler ve âlimler bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmelidirler ve bu ilahi hediyeye şükretmek ancak onu amacına uygun şekilde kullanmakla gerçekleşir.

–Ayetullah Mekarim Şirazi sözlerini şöyle sürdürdü: Bugün ilim havzalarına hakim olan feza her açıdan öğrencilerin kendilerini geliştirmeleri için münasiptir ve eğer talebe ders okumaz, tembellik ederse nimete nankörlük etmiş olur. Bazıları zannediyorlar ki nimete nankörlük etmek sadece o nimetin kaybolmasına yol açar. Halbuki nimete nankörlük etmek sadece o nimetin kaybına neden olmaz, aynı zamanda ilahi nimeti doğru ve amacına uygun kullanmayan kişiye ilahi azabın ulaşmasına yol açar.

–Kum ilim havzasının büyük fıkıh ve usul üstatlarından olan bu büyük taklit mercii sözlerine şöyle devam etti: Allah’a karşı sorumluluk hissi, gelişim ve ilerleme, iman ve Allah’a tevekkül etme, istiklal ve özgüven müminlerin özelliklerindendir. Biz, geçmişlerimizden büyük bir miras almış bulunmaktayız. Onu sadece korumakla değil, aynı zamanda artırmakla yükümlüyüz. İslam İnkılabı Rehberinin de buyurduğu gibi ilim havzası ilim üretmelidir. İlim üretmek bilgi toplamak değildir. İhtiyaçlara ve yeni gündeme gelen konulara cevap vermektir. Peygamberler kendi zamanlarına uygun bir dil kullandıkları gibi ilim havzaları da bugüne uygun bir dil kullanmalı, zamanın ihtiyaçlarını iyi tespit edip onlara uygun cevaplar üretmelidirler.

–Ayetullah Şirazi sözlerinin devamında şöyle konuştu: İlim havzalarına, üniversite sistemi hakim olmamalıdır. İlim havzası kendini geliştirirken geleneksel hüviyetini kaybetmemeli, ilahi hedefleri ilerletmek öncelikli hedefi olmalıdır.

–Ayetullah Şirazi, ilim havzalarının zamanın talepleri karşısında direnmemeleri gerektiğinden söz ettiği konuşmasını şöyle sürdürdü: İlim havzaları uluslararası bilimsel platformlarda İslam ve Ehlibeyt mektebinin sözünü herkese duyurmalıdır. Bugün iletişim çağındayız ve ilim havzaları bu fırsatı, İslam’ın hedeflerini ilerletmek ve dini tebliğ etmek için en iyi şekilde kullanmalıdır. Bugün biz yabancı bir ülkenin bilim adamıyla karşı karşıya gelip mütercime ihtiyaç duymadan sohbet edebilmeli ve değerlerimizi anlatabilmeliyiz.

–İlim havzalarının bağımsız olmasının gerektiğinin de altını çizen Ayetullah Şirazi şöyle konuştu: İlim havzaları eskiden beri hep devletlerden bağımsız olmuştur. Hatta bu devletler İslami olsa bile… Eğer ilim havzaları devletlere bağımlı olursa doğru ve isabetli söz söyleyemezler. Bu durumda devletler tarafından alınmış kararlar ilim havzasına hakim olur ve bu, ilim havzası için bir eksikliktir.abna.ir 09.09.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.29

 

“Sünnet” Muhammedi duruştur, “Sünnilik” de o duruşu izlemektir

Hiç düşündünüz mü?
“Rahmet ve şefaat Nebisi” Hazret–i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) bugün yaşıyor olsaydı nasıl bir tavır takınırdı?
Yahut soruyu şu şekilde sorayım.
Bugünküne benzer olaylar karşısında o gün nasıl bir duruş sergilemişlerdi?
Şunu kesin bir dille söylemek mümkündür ki, bugün kendilerini Sünni diye takdim eden kişilerin sergilediği ehl–i salip/haçlı tarafgirliğini asla sergilemezdi.
Tam aksine haçlının karşısında Müslüman ile aynı safta dururdu.
Zaten O, getirdiği her şeyle ehl–i salibe/haçlıya muhalefeti ortaya koymamış mıydı?
Bu Nebevi duruş, O’nun, ehl–i salip/haçlı muhalefeti, öyle bir raddeye/dereceye çıkmıştı ki, şunu söylemek zorunda kalmıştı dönemin ehl–i salip/haçlı güruhu: “Muhammed bize muhalefet etmedik hiçbir şey bırakmadı.”
Ehl–i salibe ilk muhalefet, “Kelime–i Tevhid’dir” aslında.
Yani, Allah’a izafe edilmek iştenen aykırı unsurları reddetmektir.
İslam, önce yabancı unsurları, uygun düşmeyenleri, her türlü kiri–pası reddettiğini ilan etmeyi işter imana talip bireyden.
Kelime–i Tevhidin ilk cümlesi olan, “lâ ilâhe/hiçbir ilah yoktur” bu demektir.
Kalbinde, zihninde, fikrinde uluhiyet kırıntısı, kalıntısı varsa, zerre kadar bile olsa, önce onları silip atacaksın ki, “illellah” diyebilesin, deme hakkın olsun.
Ehl–i kitap, Arap müşriklerinden bu konuda daha büyük bir çıkmazın içindeydiler.
Bu yüzden olsa gerek ki, Kur’an’da Arap müşriklerinden çok ehl–i kitabı ikaz eden, azarlayan, tekfir ve telin eden ayetler hayli fazladır.
Çünkü onlar, Allah’ın gönderdiği bir peygamberi kendi heva ve heveslerine uygun tanıtmaya, yine Allah’ın gönderdiği vahyi kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaya kalkıştılar ve yorumladılar da.
Allah son elçisini bütün bunların yanlış olduğunu ilan etmek ve tek doğruya insanlığı davet için gönderdi.
Allah’a atılacak en büyük iftiradır; “baba–oğul–kutsal ruh” üçlemesi.
İşte bu teslis/üçleme inancını yıkan cümleye Kelime–i Tevhid denir ki, İslam’ın giriş kapısıdır o.
Bugünün gayretleri tekrar başa sarmak içindir.
“Papa VI. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.” (M. Fetullah Gülen’in Papa’ya sunduğu mektuptan) cümlesiyle başlayan İslam dünyasının, haçlı dünyasına göre yeniden dizayn edilme/şekillenme sürecini yaşadığımız şu günlerde, burnunun dibindeki bir batman pislikten koku alamayanların, ya da bu kokuyu “nisbet kokusu” diye millete yutturmaya çalışanların “Sünnilikle” uzaktan yakından hiçbir ilgi ve alakası olamaz.
Buna Sünnilik denirse, Hazret–i Muhammed’in sarsılmaz duruşuna hakaret olur.
Topyekun İslam dünyasını, tarihinin en içler acısı haline sokan haçlıya, yine o talihsiz mektupta geçen; “bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunma için size geldik” cümlesinde ikrar edilen “en mütevazi yardımları” sunanlar mı Sünni oluyorlar?
Bugün İslam dünyası tam manasıyla bir haçlı işgali altındadır. Geçmişten bir farkla ki, artık kendi insanını kullanmıyor bu işgalde haçlı.
Irak işgali özel sebeplerden bir istisnadır. İç karışıklıkla aynı neticeye ulaşmak mümkün olmadığı için istisna tutuldu diye düşünüyorum.
Mustafa Kemal’in sanki bugünü anlatan o meşhur cümleciğinde ifade ettiği gibi “dahili/iç ve harici/dış bedhahlar/kötü niyetlilerle” bu işgali ve değişimi temin ediyor haçlı.
Bu işgale elinden geldiğince, dili döndüğünce, hasbel beşer karşı çıkanlar da gayr–i Sünnilik, yani Sünni karşıtı, Şii ilan ediliyor.
Haçlının İngilizce söylediğini Sünni zat Türkçe savunuyor.
Hani nerede o ehl–i salibe/haçlıya Nebevî muhalefet?
Ne yaman çelişkidir bu böyle Allah’ım.
Hazret–i Fatıma neslinden Hazret–i Mehdi’nin ayak seslerini duyar gibi oluyor insan. Yeter ki kulaklar çan sesiyle yorgun düşmemiş olsun. Müslim Karabacak 13.09.2012   

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.30

 

Ayetullah Kulpayigani: Mehdeviyete yönelmek adalet ve akılcılığa yöneliştir

SHAFAQNA–Ayetullah el–Uzma Safi Kulpayigani üniversite öğrencileri tarafından düzenlenen Mehdeviyet konulu “Ferec Yolcuları” isimli sempozyuma gönderdiği mesajında, Mehdeviyet inancına yönelişin, aslında adalet, akılcılık ve faziletin hüküm sürdüğü bir döneme yönelmek olduğunu kaydetti.

Şafak ajansının ilim havzası haber merkezinden naklettiği habere göre Kaşan üniversitesinde düzenlenen ve üç gün sürecek olan bu sempozyuma Ayetullah Kulpayigani şu mesajı gönderdi:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Selam olsun yeryüzünü cehalet, haksızlık ve zulümle dolmasının ardından ilim ve adaletle dolduracak olan efendimiz Hz. Mehdi’ye!

Selam olsun Mehdeviyet sempozyumunu düzenleyen aziz üniversite öğrencilerine ki Hz. Mehdi hakkındaki bilgileri ortaya çıkaracak bir hareketi başlatmışlardır. Bu vesileyle öğrencilerin Hz. Mehdi hakkındaki malumat ve bilgilerinin derinleşmesinin yolunu açmışlar, mevlamızın kalbini tertemiz bir inanca sahip samimi müminler olan üniversiteli öğrencilerden hoşnut etmişlerdir.

Değerli hazirun, entelektüeller, ilim talipleri ve kıymetli üstatlar!

Muasır dünya tüm zahiri cilve ve şatafatlarıyla beşerin terakki ve gelişimini teknoloji ve sanattaki gelişime bağlamış olsa da şu bir gerçektir ki maddi ve fiziki anlamdaki tüm gelişmelerle birlikte maneviyatta gerileme yaşanmaktadır; ruhsal sorunlar ve psikolojik baskılar insanoğlunu endişelendirmektedir.

Beşer kalp huzurunu, manevi değerlerini, geleceğe ve hatta yaşadığı zamana ümidini yitirmiştir. Yaşama dair kafasında doğru bir izah yoktur. Şu maddi medeniyet için de doğru–dürüst bir mana bulamamaktadır. Dolayısıyla bugünün dünyasında ikinci cahiliye dönemi zuhur etmiştir.

İnsanların çoğu insani konular ve onun hayvandan olan farkları hususuna kayıtsızdırlar. Onların üzerinde yarışmalar düzenledikleri, ödüller aldıkları ve onur duydukları şeyler gerçek değerler sahasında asla onları tatmin etmemektedir. Sadece geçici bir süre onları içine düşmüş oldukları girdaplardaki gafletlerini artırmakta ve bu anlamsız yaşamdan ümitlerini yitirmelerini önlemektedir.

–İnsana ümit veren ve onu içinde bulunduğu bu düşüşten kurtaracak tek bir şey vardır. O da manevi değerlere ve gayba iman etmesi, mektebi değerlere ve kurtarıcı vaadlere ve müjdelere yönelmesidir.

–Mehdeviyete yönelmek, adalet, akılcılık ve fazilet asrına yönelmek demektir. Mehdeviyet ve âlemde bir kurtarıcının zuhur edeceği inancıyla yapılan bir tefsir tüm kaygıları giderir ve şaşkınlıkları ortadan kaldırır.

–Âlemin yaratılışı beyhude değildir. İnsan hayatı, bunca programları görmesi, kâinatın sırlarına dair bilgi kazanması… bunların tümü onun terakki ve gelişimi içindir.

İnişler ve düşüşler kınanmıştır. Beşerin geleceği, anne rahmindeki bir ceninin geleceği gibidir. Nitekim anne rahmindeki bir cenin o küçük, karanlık ve daracık yerden çıkmakta ve yerküre, gökyüzü, kehkeşanlar, okyanuslar, dağlar, bağlar, güller, çiçekler ve milyarlarca insanın bulunduğu geniş bir cihana adım atmaktadır…

–Mehdeviyet, adaletin zulme, ilmin cehalete ve aydınlığın karanlığa galip gelmesini öngörmektir. İşte bu mana beşeri razı etmekte, ona neşe ve güç vermektedir. Kurân’ın müjdeleri de bu yöndedir: “Andolsun ki biz, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık: Şüphe yok ki yeryüzü, temiz kullarıma miras kalır.” (Enbiya 105) “Ve bizse yeryüzünde zayıf bir hale getirilmesi iştenenlere lutfetmeyi ve onları, halka rehber kılmayı ve yeryüzüne, onları miras bırakmayı dilemedeydik.” (Kasas 5) “Allah, sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara, onlardan önce gelip geçenleri nasıl yeryüzüne sahip ve hakim kıldıysa onları da mutlaka yeryüzüne sahip ve hakim kılmayı ve onlara, razı ve hoşnut oldukları dini nasip edip o dini, bütün dinlerden üstün etmeyi, korkularını emniyete tebdil eylemeyi vadetmiştir.” (Nur 55). Ve daha nice ayetler ve yüzlerce rivayetler hep böyle bir müjdeyi vermektedir.

–Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer dünyadan sadece bir gün kalmış olsa bile Yüce Allah o günü uzatacak; ta ki bizim Kaim’imiz (kıyam edicimiz) çıkıp orayı zulüm ve haksızlıkla dolmasının ardından adalet ve hakkaniyetle doldursun.” (Bihar’ul–Envar c. 36, bab.41, hadis.201).

–Hz. Mehdi’nin ahir zamanda zuhur edeceğine inanmak tüm uyuşuklukları, hareketsizlikleri, ilgisizlikleri ve gafletleri ortadan kaldırır. Islaha yönelik çağrı, barış ve hayrın hâkim olduğu sağlam bir düzene doğru davet etmek demektir. Böyle bir mektebi kutlamak gerekir.

–Hz. Mehdi’nin zuhuruna olan inanç sayesinde tüm zafiyetleri bertaraf edeceğiz, ülkemizi kalkındıracağız, yolsuzlukların önüne geçeceğiz, emr–i maruf ve nehy–i münker farizasını yerine getireceğiz. Bu tür sempozyumlarla cihanşümul olan Mehdeviyet inancını tebliğ edeceğiz.

–Mehdeviyet konusunu derinlemesine ele alan bu hareketin İslam kelimesini yüceltme yolunda ve zuhuru bekleyenlerin İslami değerlere sarılmalarını sağlama yönünde atılmış güzel bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda programın organizasyonunda emeği olan tüm öğrencilere ve üstatlara teşekkür ediyor ve Yüce Allah’tan hepsi için başarılar diliyorum.

Allah’ım, velinin ferecini çabuklaştır; ona güçlü bir yardımla yardım et. Bizleri onun yardımcılarından ve yarenlerinden kıl. Doğrusu sen duayı işitensin.

Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatüh www.shafaqna.com/turkish 03.10.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.31

 

Allah'ın selami Ona Hakki ile kul Resülüne ümmet olanlarin üzerine olsun

Siyonizim deccalizim projesi degildir. Deccalizim projesi dinin ikinci ana esasi Peygamberini perdeleyen; peygaberi seytan olan yeni bir din, dinler arasi diyalog misyonudur. siyonizim'de deccalizim misyonu icerisinde konumlanmis bir idiolejidir. İnsan kalbi maneviyat ve adalete veya siyaset ve menfate yatkindir. Kalbi siyaset ve menfate yatkın olanlar akli öne Vahyi arakaya alıp bilerek veya bilmeden muaviye mesrebi ile seytanin hizmetine girer insanları şaşırtıp Peygamberinin izinden çıkartıp seytanın izine düşürüp cehenneme sürükler. Deccalizim misyonu müslüman kılıklı din düsmanlarınca yapılır. Din adamı kılığına giren münafik din düsmanlari Vahyi akıllarınca siyasi ve menfatine uygun algıladığı telkinler ile tefsir ederek “ümmetin elinden Kur'an'ı yaşam biçimini alıp” bir tevsir/kendi kitabini vererek gizliden müsümani dinden çıkartıp, yoğun faliyetde olduğu bölgeyi çökertir... işte siyonizim veya benzeri güçlerde islam düşmanı bu grupların açık ve gizli faliyetleri ile çöken tarafin üzerine gelir... misal Saidi Nursi din'ler arasi diyalog misyonuna yol açan'dır. Saidi Nursi manevi yolda ilerlerken islam dairesinden çıkıp cehenneme kapı aralamış şeytanslı tarikatlar önüne geçiyor; Saidi Nursi kendi beyanı ile bu gurupları geçmek için, harmanlıyor... şeytan Saidi Nursiye 'ilmi siyaseti, haber taşımayı' telkin ediyor, aldatıyor, 'yanina' kız cini katıp dönderiyor. Saidi Nursi'nin abd'ye methiyeler düzmesi bundandır; yani bir müddet sonra şeytan kalbini dönderiyor itakatını bozuyor, yardımı Allah dan değil abd den bekler hale dönüşüyor; vefatından kısa süre önce (siyaset'den) pişmanlığı bu halden'dir. Allah'u alem. Fetullah Gülen'de bu yolu takip ediyor. Şeytan onuda Vatikana gönderiyor; Gülen Papa'ya isteklerini sunduğunda, Papa'nın yardımcısı, bu Oğlan diğerleri gibi degil bazı şeylere vetva veriyor, dedi... yani Fetullah Güleni Vatikana sürün şeytan F.Güleni Papaya hoş gösteriyor; bu Oglan öbürleri gibi degil, derken; Mahmut efendi, Erbakan hoca gibi değil diyor. Şeytan bunların birkısmını radikal gösterip, diger kısmını hoş gösterip içeri atarak çökertdiği bölgenin üzerine getiriyor. Olayların manen, fikren ve fiziken üç aşama ile gelişdiği bu alanda din'in, neslin ve insanların en büyük düşmanı bu guruplar insi şeytan görevini üstleniyor.

–Bu bakımdan alemlerin varlık sebebi son din islam'ın omurga ve beli maneviyatın rahmet ve marifet kaynağı, insan olmanın var oluş mücadelesi hüseyni duruş/direniş cephesine karşı saldıran, asrın muaviye ve yezit'lerinin takipcileri Mustafa Özcan, A.Dilipak, Özgürder ve Fetullah Gülen gurubu gibilerin, açık ve gizli direniş cephesinin altın halkası Suriye ve ana üssü İran'a düşmanlık yapmalarının sebebi, 'boyunlarında zincir vardır' ucu şeytanın elinde olan. Bu halin hakikat olan kısmı ise, Hizbullah/direniş cephesi bölgedeki Yahudi halkına; onlara dost görünen bu münafık taifeden daha faydalıdır... yani öteyandan bir güç gelse İsraili yiksa bu munafık taife İsrail'in malına namusuna ganimet diye musallat olur... Hizbullah/direniş cephesi ise komşuluk hakkı diye bölgedeki Yahudi halkın malına'da namusuna'da sahip çıkar. Ehli Vicdan Sahipler kalbi menfat ve adalete dönük olanlar hz Ali efendimiz meşrepli'dir. Onlar ilk engel hz İbrahimi meşrebine gelince hz İbrahim gibi yalnız Allah'a sığınır. Allah'ın yardımı ile nemrutun engelini geçenler sırası ile diğer engelleri'de geçer halkı Peygamberinin izine düsürüp Allah'ın hesabına yatkın hazırlar. Allah'ın selamı rahmeti alemlerin varlık sebebi islam'ı tahrip ederek bölgeyi çökertenler ile mücadele eden din'in beli ve omurgası hüseyni duruş/direniş cephesi ile onlara manen fikren ve fiziken desdek olanlarin üzerine olsun. Haci bayazit 08.10.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.32

 

Peygamberimize hakaret ediyorlar, çünkü İslam dayatmalara boyun eğmiyor

SHAFAQNA – İslam inkılâbı rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamenei, batının İran'a yönelik yaptırımlarının asıl sebebinin İran milletinin onurluluğu ve bağımsızlık ruhuna sahip olması olduğunu belirtti.

–Ayetullah Hamenei, bugün İran'ın kuzey doğusundaki Kuzey Horasan eyaleti halkına hitaben konuşmasında yaptırımların yeni bir konu olmadığı geçen 33 yılda sürekli yaptırımlarla karşı karşıya bulunduğumuzu belirterek Amerika ile Avrupa'nın yaptırımları İran nükleer faaliyetlerine bağladıkları oysa doğru söylemedikleri zira İran milletine yönelik yaptırımların daha nükleer faaliyetlerde bulunmadan önce uygulanmaya başladıklarını belirtti.

–Konuşmasında yaptırımların mantıksız yere ve düşmanların kininden kaynaklandığını belirten İslam inkılâbı rehberi, yaptırım uygulayanların nükleer faaliyetler durdurulursa yaptırımların kalkacağı konusunda yalan söylediklerini belirtti.

–Ayetullah Hamenei, batıyı öfkelendiren konunun İran halkının İslam ve kuran'ı kerim bereketinden kazandığı bağımsızlık ve direniş ruhu ile onurluluğu olduğu bu nedenle de İslam'a karşı oldukları ve yüce İslam peygamberine hakaret ettikleri zira İslam'ın etkili olduğu milletlerin bağımsızlık ruhu kazanarak dayatmalara boyun eğmediğini söyledi.

–Batının İran'daki bazı ekonomik sorunlardan mutluluğunu belirtmesine de değinen İslam inkılâbı rehberi onların diplomasi usullerine riayet etmeksizin İran'daki ekonomik sorunlardan sevinçlerini gösterdikleri oysa geçen bir yılda birçok Avrupa ülkesinin halkın gece gündüz protestolarına tanık oldukları ve sorunlarının daha karmaşık olup yok olmaya yüz tutmuş ekonomiye sahip olduklarını belirtti.

–Ayetullah Hamenei, İran İslam cumhuriyetinin halk ve yetkililerin bilinçli hareketiyle sorunları aşarak bölge tarihini değiştirdiği gibi dünya tarihini de değiştireceğini belirtti.

–Avrupa'nın İran ile düşmanlık hususunda Amerika'ya uymasını akıllı bir hareket olmadığını belirten Ayetullah Hamenei, İran milletinin bazı Avrupa ülkelerinden kötü hatırası bulunmadığını bazıların Amerika'ya ayak uydurarak kendilerini Amerika'ya feda edip İran milletinin nefretini kazandığını belirtti.

–İslam'ın kalkınma ile ilgili tarifinin batının maddi kalkınma mantığından farklı olduğunun altını çizen Ayetullah Hamenei, batı mantığının kalkınmaya sırf maddi yönden ve tek boyutlu olarak baktığı ve bunun servet, teknoloji ve askeri alanda gelişmek anlamına geldiğini söyledi.

–İslam inkılabı rehberi İslam'ın kalkınma tarifini açıklarken İslam mantığında kalkınmanın çok sayıda boyutu bulunduğu, ilim, ahlak, adalet, genel refah, ekonomi, uluslar arası iktidar ve siyasi bağımsızlık gibi konuları içinde barındırdığı gibi yüce Allah'a yakınlık ve ubudiyet gibi kavramların da İslam'da kalkınma kavramı içinde yer aldığını bildirdi.

İslam inkılâbı rehberi konuşmasının devamında kalkınmanın hem dünya ve hem ahireti içine alan kavramının İran İslam inkılâbında nihaii hedef olduğunu belirtti.Irna 11.10.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.33

 

Direniş ve Değişen Sınırlar

“Fecr–i Sadık yakındır, evrene adalet güneşi doğacak”

Adeta ‘‘Irak–İran savaşı‘‘nın bir benzeri Suriye‘de yaşanıyor. Adeta: Çünkü Irak’ın İran’a dayattığı zorunlu  savaşta, Irak‘ın uluslararası resmi  devlet olmak gibi bir özelliği vardı.

Suriye’de ise resmi olmayan; ancak Irak–İran savaşında, uluslararası güçlerin, Irak‘a verdiği desteğin tekrarı var. Suriye’ye karşı savaşan teröristlere verilen destek ürkütücü boyutlarda ve hiçte adil değil. Öyle ki Irak–İran savaşında batılıların Irak‘a verdiği örtülü destek bu kadar deşifre olmamıştı.

ABD–İsrail ikilisinin, 11 Eylül 2001 olayından sonra işgal ettiği Irak’tan, aldığı yenilgiyi zafere dönüştürmenin yollarını, Temmuz 2006‘da Siyonist İsrail ile İslami direnişin Hizbullah kanadı ile yaptığı savaştan da aldığı yenilgi ile sonuçlanmasının acısını, bu kez de 2009 Gazze savaşı ile giderebileceğini düşünmüştü. Hamas‘ın gösterdiği sabır, verdiği azimli mukavemet ve savaştan zaferle çıkması, artık ABD–İsrail ikizleri için küresel korsanlığın sonuna gelindiğinin habercisi oldu. Diğer yandan ABD, Afganistan’da da yenilmişti.

–ABD–İsrail savaşla elde edemeyeceği başarının alternatifi olarak, ılımlı İslam öncülerine biçilen rolden faydalanmayı da terkisinde tutmayı ihmal etmiyordu. Türkiye gibi ‘‘Seküler İslam anlayışı‘‘nın hakim olduğu bir ülke, direnişin çekirdeği olan İran‘a karşı, İslam dünyasının liderliğine aday gösterilmeliydi. Elbette bu düşünce yeni oluşmuş da değildi. Söz konusu Plan‘ın kaynağı olan ılımlı–seküler İslam’ın düşünce temellerinin, 1980’li yıllara kadar gittiğini görmek mümkündü…

–İkinci dünya savaşından sonra bölgede Siyonist İsrail‘in varlığının meşrulaştırılmaya çalışılması ile oluşturduğu soruna çözüm arayışları, İslam dünyasının BM’den Filistin sorununa çözüm getiremeyeceğinin anlaşılması ve İslam devrimi  ile birlikte halk direnişlerinin ivme kazanması…

–Batı tarafından Arap baharı olarak adlandırılan; fakat İslami uyanış olan dalgalarının etkisi ile değişime uğrayan bölgede, Türkiye’ye biçilen rolün sahneye konularak oynaması zamanının geldiğini,  böylece bölge halkının aleyhine sonuçlanacak yapılanma ile İslami direnişin altın halkası olan Suriye‘yi ABD eksenine ekleyerek, ‘‘direnişin çekirdeği İran‘‘ı etkisiz kılarak, İsrail‘i yaşatmak hedeflenmişti…

–Avrupa’daki ekonomik buhranlar ve kendi iç sorunları, Avrupa‘yı hem İran eksenli direnişe, hem de ABD eksenli siyasi dönüşümlere karşı tavır takınmasına, farklı görüşlere sahip ve kendine has siyaset üretmesine neden oluyor. Avrupa: yeniden şekillenen küresel dengelerde, mümkün oldukça, ABD–İsrail ekseninde olmamayı düşünüyor olabilir. Hatta direnişin çekirdeği olan İran’la ilişkilerini fazla germekte iştemiyor da olabilir. Ancak ABD–İsrail ikilisine açıktan tavır takınarak, cephe almak iştemediği de biliniyor. Değişen dünyada kendine yeni roller arayan, bunun için 2001 yılında Avrupa’nın ortak para birimi olan ‘‘Euro‘’ya geçişi, bu yöndeki siyasi–sosyo–ekonomik düşüncesinin ipuçları olarak vermişti…

Ve…

Buraya kadar düştüğümüz anekdotlar, 7 Ekim 2012 günü Filistin‘in İşgal topraklarındaki bir İHA’nın siyonist güçler tarafından düşürülmesi ile oluşan yeni bir dönemin daha anlaşılır olması içindi.

Lübnan Direniş komutanı Nasrullah’ın; ‘‘Bu eylem ilk olmadığı gibi son da olmayacak. Bizim gücümüz, planladığımız her noktaya ulaşmaya yeter. ‘‘Keza‘‘ Bu operasyonu üstlenmenin bedelinin büyük olacağını da biliyoruz.‘‘ beyanı ile direniş açısından yeni bir döneme giridiğinin sinyallerini veriyordu.

ABD’nin geliştirdiği savaş ve savunma teknolojisini, diğer ülkelerden önce İsrail’e transfer ettiğini,  İsrail’in süper diye övündüğü, Demir Kubbe adında bir hava savunma sistemi geliştirdiğini, öte yandan ‘‘Kürecik radar üssü‘‘ gibi destek üslere rağmen!

Hasan Nasrullah’ın; Hizbullah‘a ait olduğunu açıkladığı İHA, İsrail‘in övgü ile bahsettiği savunma bariyerlerini aşarak,hem de İsrail’in Negev çölünde Akdeniz yönünden gelebilecek tehlikelere karşı  sözde dünyanın en büyük istihbarat merkezine sahip olduğu üssüne rağmen!..

Esas konu:

Başta ABD–İsrail ikilisi ile Türkiye, Suud, Katar, Fransa ve diğer ülkelerin Suriye’de teröre verdiği desteğin, 19 ay gibi uzun bir süreye rağmen başarıya ulaşamaması ile başta İran, Rusya, Çin, Irak ve diğer ülkelerin, Suriye’de iç savaşın sona erdirilmesi gerektiği; fakat teröre destek veren ülkelerin ısrarcı davranışlarının devam etmesi halinde, bölgesel sıcak savaşın artık kaçınılmaz olduğunu, bu durumda ilk hedefin İsrail olacağını teyid ediyor.

Hizbullah‘ın verdiği mesaj: ABD–İsrail ikilisinin keskin bir gerileme sürecine girdiğini, ya Suriye’ye karşı teröre verdiği desteğin sonlandırılması ve ya artık sabrın sınırlarının zorlandığını, akıtılan haksız kana tahammülün kalmadığını iyi anlamış olmaları gerektiğidir. Bu durumda çıkan sıcak savaşta ilk etapta İsrail‘in haritadan silineceği netlik kazanıyor. Öte taraftan bölgesel sıcak savaş olmaksızın, terörün sonlanması ile de yeni bir döneme girileceği görülüyor, zira bu saaten sonra ne İsrail, ne de ABD bölgede kalamayacaktır. Bahreyn ve Suudi direnişlerinin zafer sesleri de kulakları çınlatmaya başladı bile.  

Keza Ürdün halkı da kıyamın hazırlıklarını tamamladı! Elbette buraya aktardıklarımız hatırlatma mahiyetinde…

Sonuç olarak: Ortadoğu‘da sınırlar değişecek. Değişen bu sınırların içinde batının gayri–meşru çocuğu olarak kurulan ve hiçbir meşruiyeti olmayan korsan İsrail‘in adı olmayacak.

On üç yüzyıl boyunca: onlarca kıyamlar, verilen mücadeleler, fedakar emeklere rağmen, bir şekilde zafere ulaşamayan ve ancak İran İslam devriminden sonra oluşan ‘‘Çekirdek eksenli direniş hattı‘‘, bugün Afganistan‘dan Mısır‘a kadar uzandı. Bu hat dünyadaki kara parçalarının kalbini temsil ediyor. Bu hat üzerinde barış, huzur, adalet ve özgürlüğün önündeki tek engel, ortadaki kanser tümörü görevini gören, Siyonist çetelerin korsan İsrailidir. Hizbullah‘ın son başarılı İHA operasyonu, Siyonist İsrail‘in güvenliğinin iksirini bir kez daha bozdu. Sanıldığı gibi İsrail‘in güçlü olmadığı, sadece psikolojik olarak kendini İslam dünyasına üstün göstermeye çalıştığını, psikoloji sınırının da çöktüğü, bundan sonra varlığının sona ereceğine engel olunamayacağının delilidir.

İsrail‘in zevali ile birlikte, bölgedeki yerli diktatörlerin kurdukları sulta’nın da sonlanacağını, sadece Müslüman halklar değil, dünyanın bütün ezilmiş halkları da biliyor.

İmam Humeyni’nin söylediği  gibi ‘‘Dünyadaki bütün özgürlükçülerin elini sıkarız‘‘ Muhammed CAN / Taha Haber 12.10.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Allah'ın selamı Hakkı ile Ona kul Habibine ümmet olanların üzerine olsun

Emekli Paşa Türker Ertürk Bey savaş halinde İsrail'e atılacak füzelerin başarısız olacağını gelen füzeleri İsrailin füze kalkanı ile havada karşılayıp sonuçsuz bırakacağını, zan ediyor:

Sevgili Türker Ertürk bey, bu alemde herkim/devlet ne yapar ise mutlaka karşılığını bulur yaptığı ihayır veya şer peşini bırakmaz, kendine döner... bu bakımdan abd/israil veya başka şer odaklarının yaptıkları zülümler kendine dönerken onların bunu karşılaması, savuşturma gayretleri boş/beyhude bir uğraştır... füze savunma siztemi hedef ülkeye gelen füzeyi O/hedef ülke üzerinde yak–al–ayabiliyor yere inmeden çarpışma ile yukarda imha oluyor. BU OLASILIKDAN DOLAYI hedefe atılacak ilk füzelere değişik başlık takılılır, böylece muhtemelen vuracağı hedefe yakın biryerde yukarda vurulunca taşımış olduğu başlığın işlevi, O Bölgenin yeraltı/yerüstü kaynağı/askeri tesislerini imha edecek şekilde tasarlanmış olur; yani bir olasılık ile ilk vurulacak füzeler gideceğii bölgenin yakındaki bütün iletişim ağlarını felc/devre dışı bırakılacak şekilde tasarlanmış olur... ilk füzelerin arkasından ikinci gönderilen füzeler esas başlığı taşır;

–yani Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar; kötüler şer odakları yaptıklarından kurtulamaz yaptıkları birşekilde kendilerini bulur ve onları ilah edinleri–de onlardan daha büyük bir ceza yakalar... onların azıtmasına, emperyalist isteklerinde ümütlenmesine zemin hazırladıkları için. Alemleri güç odakları idare etmez; alemdeki bütün olaylar iki kural içerisinde gelişir. Birisi Rahmanı kalbin maneviyat ve adalete hayra meyletmesi sonucu, ikincisi şeytani kalbin siyaset ve menfate şerre meyletmesi sonucu gelişir... yalnız şerre kötülüğe meyledenler Allah'a savaş açmış olur... Allah'a savaş açanlar ise yeryüzünün en zalimi/kendi sonunu hazırlamış topluluğudur. haci bayazit 28.10.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Dünya, Zulümle Savaşmak İçin İmam Hüseyin’in (a.s) Yolunu İzlemeli

“Burada, Lübnan’daki insanların bir kısmı İmam Hüseyin’in mesajını aldı ve İsrail 1982’de Lübnan’ı işgal ettiği zaman bazı insanlar, Amerika tarafından desteklenen İsrail saldırganlığına karşı durdu. Aynı şey Gazze için de geçerli. Lübnan tecrübesi gerçekte Kerbela tecrübesine dayanıyor.“

Dünya, zulümle savaşmak için İmam Hüseyin’in yolunu izlemeli
Bir siyasal analist Press TV’ye, İmam Hüseyin’in öğretisinin bize doğru olan için savaşmayı ve Lübnan’da veya Gazze’de İsraillilere karşı veya dünyanın herhangi bir yerinde zulme karşı ayağa kalkmayı öğrettiğini anlattı.
Press TV, konuyu daha fazla tartışmak için siyasal analist Kamil Wazne ile bir röportaj yaptı. Aşağıda bu röportajın yaklaşık bir çözümlemesi sunulmaktadır. 
Press TV: Her yıl milyonlarca Müslüman’ın Aşura’yı andığını, İmam Hüseyin’i ve miladi 680 yılındaki şehadetini ve yalnızca kuşaktan kuşağa değil, İslam içindeki birçok mezhepte ve hatta başka inanç topluluklarında yankısını bulan mesajını hatırladığını görüyoruz. İmam Hüseyin’de insanlara bu şekilde güç veren şey nedir? 
Wazne: Kanaatimce bu denli hatırlanmasını sağlayan şey, İmam Hüseyin’in tutkusu, Allah’la olan rabıtası ve İslam aşkıdır. Onun kendini feda etmesi ve o özel dönemdeki duruşu, onu sembol haline getirmiştir. 
Zulme boyun eğmek ile haklı olan dava için savaşmak ve Hazreti Muhammed’in (s.a.a), İslam’ın ve Kuran’ın öğretisini korumak arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında tutku ve aşkla kendini feda etmek işteyen bir insan bulmanız kolay değildir. İmam Hüseyin, Allah aşkı ve tutkusuyla ve İslami ilkelere bağlı kalarak savaşmaya karar vermiştir ve bunun dünya çapında devrimlere ilham veren savaş olduğu düşünülür. 
Her gün, Müslüman ve Sünni olup yahut bunlardan ikisi de olmayıp İmam Hüseyin’in öğretisini ve tecrübesini izleyen insanlar görüyoruz. Yeryüzünün farklı köşelerinde, İmam Hüseyin’i bir örnek olarak kullanan pek çok araştırmacı duyduk. 
–Gandi de, devrime liderlik etmede ondan ilham aldığını söylemiştir. Dünyanın dört bir tarafında, İmam Hüseyin’in Allah’a duyduğu büyük aşktan ve İslam’ı korumak ve İslam öğretisini uygulamak için kendisini feda etmesinden bahseden insanlar vardır ki bu öğreti bugün, insanlık için adalet, hürriyet ve eşitlik iştemektir. 
–O zulmü reddetti, zulümle savaştı, zulme boyun eğmeyi kabul edemezdi; işte İmam Hüseyin’in öğretisi budur ve İmam Hüseyin bu nedenle bu kadar büyüktür. Zira bir şeyi sevdiğiniz zaman onun için fedakârlık yapmanız gerekir ve bunu sözle değil, amelinizle yapmanız gerekir; İmam Hüseyin de kendisini ve beraberindekileri feda etmiştir, oğulları, ailesi, Allah ve İslam aşkı için feda olmuştur. Yerküre çapında zulmün egemen olduğu, kendi iradelerini dünyaya zorla kabul ettirmeye çalışan emperyalist rejimlerin olduğu bir dönemde İmam Hüseyin’e çok ihtiyaç duyuyoruz.
–Bugün İmam Hüseyin’i içimizde taşıdığımız için Lübnan’da veya Gazze’de İsrail’e karşı durabiliyoruz veya dünya çapında, gücü ve ekonomiyi elinde bulunduranlara karşı durabiliyoruz. İmam Hüseyin bize, doğru olan için savaşmayı ve kendimizi feda etmemiz gerektiğini de öğretmiştir.  
Press TV: Sayın Wazne, İmam Hüseyin’in büyük bir baskı ve zulüm döneminde zulme karşı insanlık ve ahlak için ayağa kalkma mesajı, sizin de söylediğiniz gibi tarih boyunca, farklı kuşaklar ve farklı mezhepler arasında yankısını buldu. 
–Özel olarak bugün Gazze’de insanların zulme karşı durduğunu, bölge çapında İslam uyanışıyla halkların kendi yazgılarını ellerine aldığını ve baskıya, zulme yeter dediklerini görüyoruz. İmam Hüseyin’in mesajının bölge çapında, büyük değişimin işareti olarak yorumlanmasını nasıl görüyorsunuz?
Wazne: İmam Hüseyin’in öğretisinin veya felsefesinin çok büyük olduğunu düşünüyorum, çünkü o, karşı tarafın kaç kişi olduğuna bakmamıştı. O, doğru olanın, adil olanın ne olduğuna baktı, karşısında kimilerine göre 15 bin, kimilerine göre 30 bin kişiden oluşan dev bir ordu vardı ve İmam Hüseyin’in beraberindekilerin sayısı ancak 40’tan biraz fazla (72) idi. 
–Ve söylediğimiz gibi, İmam Hüseyin düşmanların sayısına bakmadı, doğru olanın, adil olanın, iyi olanın ne olduğuna baktı. İnsanlığa baktı. İnsanlık, zulme karşı adalet için savaşmaktır.
Burada, Lübnan’daki insanların bir kısmı İmam Hüseyin’in mesajını aldı ve İsrail 1982’de Lübnan’ı işgal ettiği zaman bazı insanlar, Amerika tarafından desteklenen İsrail saldırganlığına karşı durdu. Aynı şey Gazze için de geçerli. Lübnan tecrübesi gerçekte Kerbela tecrübesine dayanıyor, çünkü Lübnan’da ve dünyanın her yanında olan biten her şey aslında Kerbela’nın ve bunun karşısında İmam Hüseyin’in duyduğu İslam aşkının ve tutkusunun bir devamı.
–Bu aşk sizi güçlü kılar ve hiçbir zaman dünyanın en güçlü ordusuna bakmazsınız. Doğru olandan yana durmanız gerektiğine inanırsınız ve eğer bu, yaşamınızı feda etmenizi gerektiriyorsa, sizden önce de yaşamını feda etmiş olan İmam Hüseyin vardır. 
–İmam Hüseyin tarih boyunca bir lider, bir kahraman, bir şehid ve gözlerin kendisine dikildiği bir kişi olarak kalmıştır. Ölümüyle, öğretisiyle, kendisine karşı savaşan insanlardan daha fazla yaşamıştır. Onunla savaşan kişiler ellerinde büyük bir gücü bulundurmalarına rağmen alçalmışlardır, Lübnan’da da İmam Hüseyin’den öğrendiğimiz bu olmuştur. 
Press TV: Kesinlikle. İran gibi bir ülkede bile, Sayın Wazne, Şah’ın baskıcı iktidarını ortadan kaldıran İslam Devrimi’ne baktığınız zaman bunun İmam’ın bir sembolü olduğunu, Devrim’in pek çok liderinin söylediği gibi İmam Hüseyin’in mesajının, baskı ve zulme karşı durma mesajının, onurla ölmenin baskı ve alçalmayla yaşamaktan iyi olduğu mesajının bir devamı olduğunu görüyoruz. 
–Bugün dünyada güvenliğin ne kadar büyük bir sorun olduğu konusundaki fikirlerinizi de bizimle paylaşabilir misiniz? Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde kafilelerin aşırıcı unsurlar tarafından saldırıya uğradığını görüyoruz. İnsanların İmam Hüseyin’in mesajını hatırlamak üzere bir araya gelmesinden bu denli korkmalarının nedeni nedir?
Wazne: Evet, durumun pozitif tarafına bakmamız gerekiyor. Aşura’yı anmak ve İmam Hüseyin’in hikâyesini yaşamak için yas tutanları hedef alan araç bombalamalarının yapıldığı Irak’ta olsun, Pakistan’da olsun, bu tür saldırılara rağmen dünya çapındaki Müslümanların bu anmayı yaptığı, büyük bir tarihsel andayız. 
–Dün Güney Lübnan’daki Nebatiye’de de birkaç kişi tutuklandı. Bu kişilerin Nebatiye’de yapılacak yas törenine geleceklere karşı bomba yerleştirdikleri iddia ediliyor. 
–Doğru olana, yani adalete, özgürlüğe, kurtuluş yoluna duyulan bu nefret de, ilhamını, İmam Hüseyin’i hiçbir zaman doğru anlamamış olan insanlardan alıyor. 
–Eğer kalplerini ve zihinlerini açıp İmam Hüseyin’in tecrübesine bakarlar ve onu incelerlerse, onu benimsemeseler bile en azından, İmam Hüseyin’i ve öğretisini seven ve ona saygı duyan diğer tarafa saygı duymaya açık hale geleceklerdir. medyaşafak 25.11.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

İslam Birliği'nin En Büyük Engeli: Mezhepçilik

İran İslâmî ve Kültürel İşler Bakanı Muhammed Bagher Hurremşad'ı kabul eden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, İslam dünyasındaki kardeşliği ve birliği bozacak en kötü yolun mezhepçilik fitnesi olduğunu söyledi.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA– İran İslâmî ve Kültürel İşler Bakanı Muhammed Bagher Hurremşad, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'i makamında ziyaret etti.

–Diyanet İşleri Başkanı Görmez, karşılıklı ziyaretlerin iki ülke arasındaki ilişkilere katkıda bulunduğuna işaret ederek, “Bu ziyaretin Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri daha ileri bir seviyeye götüreceğine inanıyorum.“dedi.

–İslâm dünyasının son derece önemli bir süreçten geçtiğini kaydeden Görmez, bu sürecin üstesinden ancak birlik ve kardeşlikle gelinebileceğini vurguladı. Başkan Görmez, şöyle devam etti:

“İslâm dünyası yeter ki birliğini, kardeşliğini bozacak teşebbüslere kaymasın. Bunun da en kötü yolu, mezhepçilik fitnesi yayarak,Müslümanları birbirine düşürmektir. Çünkü hepimizin en büyük mensubiyeti, İslâm'a olan mensubiyetimizdir. Bu mensubiyet, bizi kardeş kılan mensubiyettir. Bu mensubiyete gölge düşürecek her türlü fitneden, fesattan uzak durmak ve Müslümanları da uzak tutmak için fikir ve düşünce insanlarına, dini kurumlara,din âlimlerine büyük görevler düşüyor. Onun için bu ziyaretlerinizin bu kardeşliğe önemli katkılarının olacağını düşünüyorum. Bu konuyu sadece diplomatik seviyede birkaç kelime ve cümleyle geçiştirmeyi düşünmüyorum. Fikir ve düşünce temellerini sizinle daha derinlemesine konuşmak istiyorum.“

–İran İslamî ve Kültürel İşler Bakanı Hurremşad da, Diyanet İşleri Başkanı Görmez'in sözlerine katıldığını belirterek, şöyle konuştu: “Söylediğiniz gibi bu konuda Türkiye ve İran'a büyük görevler düşmektedir.“

“Tefrika fitnesi hakkında yapılması gerekenlere ilişkin ortak bir nokta üzerinde anlaşıp uygulamamız gerekiyor.”diyen Hurremşad, İran İslâm Cumhuriyeti'nin Türkiye ile kültürel ve dini alanlarda yapılacak işbirliklerine de hazır olduğunu söyledi.

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Prof. Dr. Mehmet Paçacı'nın da eşlik ettiği ziyaretin sonunda Diyanet İşleri Başkanı Görmez, İranlı Bakan'a Kur'an–ı Kerim hediye etti.(İlkha)abna.ir 04.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Muhaliflerin Doha’da imzaladığı ihanet anlaşması

TAHA HABER 

Kim Takar İhanet Belgesini

ABD ve bazı Batılı iktidarların siyasi, AKP’nin ev sahipliği ve her türlü desteği, Katar ve Suudi şeyhlerin maddi–manevi yardımları ve Ihvan hareketi ile el–Kaide’nin nüfüzu altında olan Suriye Ulusal Konseyi, ABD, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar arasında 3–11 Kasım tarihleri arasında yapılan “yeniden yapılanma”toplantısında gizli bir anlaşma yapıldığı haberi Arap kamuoyunda infiala sebebiyet verirken, bu antlaşmanın altında imzası olan Hariciye Nazırı sayın Davutoğlu görmedim, duymadım, bilmiyorum havasında. Küveytli parlamenter el–Hamd’ın gelişmelerden kaygılı olan Suriyeli muhalefetten elde ettiğini iddia ettiği ve basına sızdırılan antlaşma metni tam bir ihanet belgesi. Davutoğlunun bu ıhanet belgesinden haberi varmı? Bu ihanet belgesinin altında imzası varmı? Bu sorulara acilen açıklık kazandırmaladır.
–Anlaşmanın Doha'daki konferansa katılan birçok muhaliften gizlendiğini ifade eden Küveyt Meclis el–Umma (Halk meclisi) milletvekili El–Hamd, anlaşmayı “ihanet anlaşması ve tüm Müslümanları kapsayan bir komplo”olarak niteledi. Suriye Ulusal Koalisyonu'nun “Amerikan Projesi”olduğunu belirten El–Hamd, projenin yürümesi için de anlaşmaya imza atan ülkelerin planın içinde olduğunu söyledi.
–El–Hamd, konferansa katıldıktan sonra konferanstan çekilen güvenilir kaynaklardan elde ettiğini açıkladığı 12 maddelik gizli anlaşmanın içeriğini şöyle sıraladı:
* “Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu'nun sayısı 50 bine düşürülecek ve ordu savunma ordusuna dönüştürülecek”.

Emperyalist devletler ile İsrail’in en önemli amaçlarından birisi bölgemizde güçlü, etkin ve caydırıcı milli orduların olmamasını sağlamaktır. Emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerin “milli” olan herşeye saldırmaları ve demokratikleşme palavralarıyla milli orduları tasfiye faaliyetleri bundandır. Ülkenin bütün renklerini bir çatı altında toplayan ve milli egemenliğin sigortası olan orduların bu kadar çirkef ve ahlaksız saldırılara maruz kalmalarının sebebi budur. Irak ordusunun dağıtılması, Libyada milli bir ordunun kurulmasının engellenmesi, Tunusta, Mısırda, Türkiye’de milli orduların hedef tahtasına konulması, Suriye milli ordusunun bir iç savaşla yıpratılması projeleri bu amaca hizmet içindir. Çünkü, milli ordu yaratılmak iştenen Sünni–Şii çatışmasının, etnik bölünmenin önündeki en önemli engeldir.
* “Suriye Golan'dan sadece siyasi yollarla hak talep edebilir. İsrail'le Suriye arasındaki barış görüşmeleri, Amerika ve Katar'ın gözetiminde gerçekleştirilecek.”
Gizli antlaşmanın İsrail’in güvenlik maslahatlarını ve haksızca işgal ettiği toprakların bir oldu bitti ile talan edilmesini hedeflediği aşikar. “Suriye devleti 45 senedir işgal altındaki Golan topraklarını kurtarmak için hiç bir şey yapmamaktadır. İsrail Gazzeye saldirarak Suriye meselesini gündemden düşürmek istiyor. Aslında İsrail Suriyedeki rejimin değişmesini arzulamıyor. İsrail Müslüman Kardeşler Örgütünün iktidarından korkuyor” suçlamalarını yapanlar utansınlar. Ama ar damarı çatlamış, refaransları ABD ve Muaviye–Yezid olanlardan bunu beklemiyoruz.
* Amerika'nın gözetiminde Suriye'deki kimyasal ve biyolojik silahlar ve tüm füzeler Ürdün'e nakledilecek.
* “Suriye, İskenderun vilayeti (Hatay) hakkından vazgeçecek ve Halep ile İdlip şehirlerindeki bazı Türk köylerini, Türkiye'ye bırakacak”.
Bakar mısınız, “Kürdistan”nın kurulmasından Türkiye rahatsız olmamalıdır, Türkiye küçülmemek için büyümelidir diyenler, parçalamaya çalıştıkları Suriyeden toprak işgal etme peşindeler. Al sana bazı Türk köylerini ama Suriye’yi böl parçala. Davutoğlu’nun Orta–Doğu’yu yeniden dizayn eden zavallı derin stratejisine bakarmısınız.
* PKK'nin tüm mensupları Suriye'den dışlanacak, iştenen PKK'liler teslim edilecek, PKK 'terör' örgütü liştesine konulacak.
* Rus ve Çin şirketleriyle şimdiye kadar imzalanan tüm silah ve yer altı zenginliklerinin araştırılması anlaşmaları iptal edilecek.
* Katar'ın doğalgaz boru hatlarının, Suriye ve Türkiye üzerinden AB ülkelerine aktarmasına müsaade edilecek.
* “Türkiye'nin Atatürk Barajı'ndan su boru hatlarıyla Suriye üzerinden İsrail'e su ulaştırmasına müsaade edilecek”.
“One Minute”, “İsrail terörist devlet”, “2012 2008 değildir” şatafatlı sözlerle sırt sıvazlıyanlar, duygu sömürüsü yapanlara bakar mısınız. Suriye’ye gıcık olmalarının ona hayasızca saldırmalarının, Suriye’nin yanında yer alanları tehdit etmelerinin bir gerekçesine bakarmısınız. Suriye halledilecek ve Türkiyeden İsraile Suriye üzerinden rahatlıkla su aktarılacak. İsrail ile ticari ilişkilerini daim kıl, İsrail’in maslahatları için Türkiye’yi NATO toprağı yap, su ihtiyacını karşılamak için engel olarak duran Suriye devletine saldır, sonra Filistin ve İslam edebiyatı parçala.
* Savaş sırasında Suriye'de yıkıma uğrayan binalar, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından imar edilecek. Katar, BAE ve Amerika her türlü imar ve keşif imtiyazına sahip olacak.
* İran, Rusya ve Çin'le ilişkiler sınırlandırılacak, Filistin direniş hareketleriyle ilişkiler kesilecek.
* Suriye'de yeni kurulacak rejim, Liberal İslam esaslarına uygun olacak.
* Bu anlaşma, Suriye muhalefetinin yönetimi devralmasıyla yürürlüğe girecektir.
Bu anlaşma tarihe bir ihanet belgesi olarak geçecektir ve her ihanetin bir bedeli vardır.Prof. Dr. Mehmet YUVA 05.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İran: ABD bizimle çarpışacak güçte değil

İran Devrim Muhafızları Komutanlarından Tuğgeneral Hüseyin Selami ABD uçağının ele geçirilmesini değerlendirdi…

Tuğgeneral Hüseyin Selami bugün yaptığı açıklamada, ABD'ye ait insansız hava aracının ele geçirilmesinin ABD'nin İran karşısında zayıflığını gösterdiğini vurgulayarak, “ABD hükümetinin dünyanın siyasal düzeni üzerinde yüksek askeri ve ekonomik güç hâkimiyetine rağmen, İslami İran ile çarpışacak güçte değildir”ifadelerini kullandı.

İranlı General açıklamasının devamında, “İran İslam Cumhuriyetinin uygulanan sert yaptırımlara rağmen düşmanını mağlup ettiğini”kaydetti.

Salami, “Eğer ABD'ye bu yaptırımlar uygulanmış olsaydı bir günde çökerlerdi”diye ekledi. tevhid haber 05.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

“Sizi izliyoruz”hem de ibretle…

Yirmi yıla aşkın bir zamandır, Müslüman Türk milletini değiştirme ve dönüştürme görevinizi tüm uyarılara rağmen nasıl yürüttüğünüzü görmüş ve kardeşlik vazifesini ifa için, sizleri mektup ve yazılarıyla uyaran insanlara ise nasıl muamele ettiğinizi… izlemiştik.
Dinler arası diyalog faaliyetleri ile hak ve batılı nasıl karıştırdığınızı, “Allah katında din İslam’dır” ayetini hiçe sayarak, tevhidi teslis ile nasıl eşitlediğinizi… izlemiştik.
Müslüman bir hanımın, gayrimüslim bir erkek ile evlendirilmesi ayet ile haram olduğu halde, Urfa’da papaz, haham ve imam şahitliğinde kıydığınız nikâhı, gazetenizde “Diyalogdan düğüne” manşetiyle vererek nasıl çamlar devirdiğinizi… izlemiştik.
Papaz ve hahamlarla iftar adını verdiğiniz yemekli toplantılarda Yahudi ve Hıristiyanlığı da hak din olarak gördüğünüzü her yıl tekrarlayarak izledik. “Küresel barışa doğru” adlı eserinizden, “Kuran’da Yahudilerle ilgili kötüleyici beyanlar vardır. Bunlar o günkü Yahudiler için geçerlidir” diyerek bu ayetlerin geçersizliğini iddia ettiğinizi… izlemiştik.
Bir başka makalenizde ise “Allah’ı kabul iman, Resulü kabul kemal’dir” diyerek peygamberi kabul etmeyenleri de imanlı kabul ettiğinizi deklere etmiştiniz. Hâlbuki peygamberlerden bir tanesini dahi inkâr küfür iken ve hoca olan birinin bunu bilmemesi de mümkün değilken, bunları söyleyerek peygambersiz İslam’ı vazettiğinizi… izlemiştik.
“Kelime–i Tevhidin ikinci kısmını, yani Muhammet Allah’ın Resulüdür kısmını söylemeksizin, sadece birinci kısmını söyleyenlere karşı bakışımızı değiştirip şefkat ve merhamet nazarıyla bakmamız gerekiyor” diyerek Allah’ın dini İslam’ı nasıl tahrip ettiğinizi izlemiştik.
Faiz haram olduğu halde, faizciliği banka kurarak caiz gösteren ve bunu da katılım ortağı ve kar ortağı adları altında takdim ederek, “hizmet” kılıfı ile haramı nasıl helal gösterdiğinizi izlemiştik.
Ekranlarınızda sunduğunuz dizi ve filmlerle Yahudi ve Hıristiyanları nasıl cennetlik yaptığınızı izlemiştik. (Hâlbuki İslam inanç ve akaidine göre Yahudi ve Hıristiyanların ancak dinlerini terk edip, İslam’a girdikten sonra cennete girebilirler.)
Kanalınızda gösterime giren dizi ve filmlerde, gayrimüslim olduğu halde yaptığı bir iyilik neticesinde cennete girdiği rolleri paylaşılmaktadır. Bu ithal, inanç ve akaidi sinsice yılan zehri gibi nasıl topluma zerk ettiğinizi… izlemiştik.
Haçı ve Haçlıyı sevdirme faaliyetlerini; gözyaşı ve ağlama yoluyla nasıl millete yutturduğunuzu, “Himmet ve Hizmet” kılıfı ile insanımızı nasıl soyduğunuzu, sizlerle olan insanların kalbini ve cebini boşalttıktan sonra, boyunlarına Haçı nasıl taktığınızı… izlemiştik.
Siyasetin dışında kaldığınızı iddia ederek ve Müslümanların siyaset dışı kalması gerektiğini de sürekli vaaz ederek, söz konusu Amerika ve İsrail’in çıkarları olduğunda ise siyasetin tam ortasında olduğunuzu… izlemiştik.
İsrail’in uluslararası sularda öldürdüğü dokuz vatandaşımızın daha kanları yerde iken “İsrail haklı” diyerek, Yahudi aşkınızın boyutunu… izlemiştik.
Irak işgalinde kimlerin yanın saf tuttuğunuzu, kime destek olduğunuzu ve ”Arap Baharı” adı ile batının İslam dünyasını karıştırma amaçlı çıkardığı isyan hareketlerinde kimlerin sözcüsü olduğunuzu… izlemiştik.
Yahudi ve Hıristiyanların önlerinde koşuşturarak, onlara karşı sevgi ve hoşgörü musluklarını sonuna kadar açıp, Müslüman’a karşı ise nasıl hoşgörüsüz ve katı olduğunuzu… izlemiştik.
Şahin yazarlarınızın “Hıristiyanlarla amentüde ittifak” etmelerine karşı, Müslümanları ise, Şii–Sünni diye ayırarak Haçlı adına nasıl hedef yaptıklarını… izlemiştik.
Suriye yönetimini devirmek işteyen Haçlı için, kanalınızda ne gibi yalanlara yer verdiğinizi, Esat’a karşı nasıl fesat içinde olduğunuzu… izliyoruz. Esat bahane Haçlı birliği şahane…
Kısaca “sizleri izliyoruz” hem de ibretle… Yusuf Karaca 07.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Mel’n Yezid’e rahmet okutan Şeyhülislam taslağı

80’li yılların Türkiye’sinin ulema takımının hocası Yusuf El–Kardavi sahne aldı.
Mısır’ın cübbelisi bu…
Amerika’nın Mısır’da işbaşına getirdiği Müslüman Kardeşler’in ve Mürsî’nin din mercii…  
Türkiye’deki Ilımlı İslamcı ve dinlerarası diyalogcuların akıl hocası Kardavi!
Amerika’nın BOP eşbaşkanlığını yürüten AKP hükümetine yağdanlık yapan, Suriye’de Müslümanların birbirlerini kırmaları için çabalayan ve hatta Türkiye’nin bu Haçlı oyununda Suriye’ye karşı savaşması için seferber olan zavallı ilahiyatçıların ve allame takımının hocası bu!
Katar’daki kaşanesinden Suriye’deki Müslümanların öldürülmesine fetva yağdırıyor.
El–Cezire’deki soru–cevap programında Müslümanların üstüne ölüm kusuyor, kan kusuyor. Kardavi, Haçlı Seferleri’nde Müslümanların öldürülmesini teşvik eden papazların misyonuna soyundu.
Amerika’yı ilah edinmişler bunlar.
İlahlarına kurban sunuyorlar.
Kadın–erkek, çoluk–çocuk ne kadar masum ve sivil varsa, hepsinin öldürülmesine fetva veriyorlar.
Dünün Ebussuud’u da böyle yapmıştı.
Diyor ki Kardavi: “Öldürün, Esad’ın yanında yer alan kim varsa, asker, ulema, siviller hepsinin öldürülmesi vaciptir. Eğer masum iseler, zaten öldükten sonra, Allah onların hakkını öder, nasıl olsa Allah onları affeder.”
Mel’un Yezid dahi böyle bir ifadeyi kullanmamıştı.
Hatta Hitler bile bu kadar ileri gitmemişti.
Yezid ve Hitler’i solladı bunlar!
Bırakın Müslüman’ın Müslüman ile olan ihtilafında masumların öldürülmesinin haram olması…Bir Müslüman’ın vatanını ve namusunu müdafaa ettiği kâfir ile olan cihadında bile eli silah tutmayan insanlara, kadınlara, çocuklara, din bilginlerine ve hatta ağaçlara dokunulmaz.
Yezid bile olamazlar bunlar.
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş beyin, 10–15 gün önce altını çizdiği gibi, Yezid bile olamazlar bunlar!
Mel’un Yezid kendi saltanat ve koltuğu için masumları katletmişti.
Bunlar, işgalci Amerika’nın İslam coğrafyasına dilediği gibi çöreklenmesi ve iktidarı için kadın–erkek bütün Müslümanların katledilmesini istiyorlar.
Bunların Allah ile hiçbir bağları kalmamıştır.
Allah böyle beyan buyuruyor.
Bunlar, Mü’minlere sırtlarını döndüler. İnkarcıların, gayr–i Müslimlerin, işgalci Amerika ve Haçlıların ölüm kusan ve kan kusturan demokrasileri safında yer aldılar. Böylelerinin Allah ile bağı olmaz. Fetvaları da ona göre olur.
Kur’an–ı Kerim’de “Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz” (Al–i İmran, 28).
Allah ile ilişiği kalmayanın vereceği fetva da, çoluk–çocuk, kadın–erkek topyekun Müslümanların katledilmesidir.
Hz. Peygamberin beyanı ile “ahir zamanda dinin afetidir” bunlar (Gümüşhanevî, Ramuz, I/13; Feyz’ul–Kadir, 1/52).
Hz. Peygamberin ahir zamana dair ikazlarını yaşıyoruz. Buyuruyor ki: “Ahir zamanda, bazı adam (zannedilen) kimseler çıkacaktır. Dinlerini satarak dünyalık elde edecekler. Güya yumuşaklıkta adeta kuzu postuna bürünmüşlerdir, dilleri baldan tatlıdır. Fakat kalpleri vahşi kurtların kalbi gibidir. Allah onlara şöyle hitap buyurur: … Bunlara öyle bir azab göndereceğim ki, halkın en halim ve garipleri bile, onların başına yağan azaptan hayrete düşeceklerdir” (Tirmizi, Sünen, Zühd 60, Hn. 2404, 2405).
Hz. Peygamber, bunların adını Deccallar olarak beyan eder (Müslim, İmaret 170/1920; Ebu Davud, Fiten, 1/4252; Rudanî, 9811, 5/342).
Bunların oyununu bozan bir Türk evladı var, o da Prof. Dr. Haydar Baş bey… Dolayısıyla bunların şerrinden nefsimizi, neslimizi, milletimizi, Ümmet–i Muhammed’i ve insanlığı korumak için, Prof. Dr. Baş’ı can kulağıyla dinlememiz gerekiyor. Mehmet Emin Koç 21.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

MUKADDESATÇI (Adnan Menderes)

Emekli Kurmay Pilot Albay Hüseyin Avni Güler anlatıyor; 1958’de Lübnan’da Müslüman Araplarla Hıristiyan Araplar arasında savaş çıkmıştı. Ben Ankara Etimesgut 12. Hava Üs Komutanlığı’nda Yüzbaşı olarak görevliydim. Bu üsten C–47 Dakota uçakları ile Lübnan’a yedi sefer uçtum.

Her uçuştan önce uçaklarımıza sandıklar yükleniyordu. Kapalı ve büyük sandıklardaki yükümüzün ne olduğunun farkında değildik, çünkü bilgilendirilmiyorduk. İlk yüklemelerde o zamanki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu meydana geliyor ve uçağın yüklenişine bizzat nezaret ediyordu.

O yıllarda Kıbrıs İngilizlerin elindeydi. Uçaklarımız önce Kıbrıs’a doğru uçuyor burada İngiliz jetlerine parola veriliyor daha sonra Lübnan istikametine dönülüyor ve Beyrut’a iniyorduk. İnişten sonra sandıklar boşaltılıyor, uçuç ekibine birer sandviç ve kola veriliyor, yakıt ikmali yaptıktan sonra da o gece Türkiye’ye geri dönüyorduk.
Bu arada bir uçağımız yanlışlıkla Beyrut Havaalanı Müslüman Arapların eline geçtiği sırada indi, uçağımıza el konuldu ve uçuş ekibi tutuklandı. Bu personelimiz diplomatik girişimlerden sonra ancak ülkemize getirilebildi.

Lübnan’daki Hıristiyanlara Türkiye’den 85 uçak dolusu silah ve cephane gönderildi. Bizler de bilmeden Menderes’in günahına ve suçuna alet olduğumuzu sonradan öğrendik. O silahları ve mermileri kullanan Hıristiyanlar belki de binlerce Müslümanı öldürmüşlerdi.
Beni bu pis, kalleş ve emperyalist işbirlikçisi oyunlarına alet edenleri şimdi lanetliyorum. Bugün Anıtmezarda yatan o kimsenin ne mal olduğunu milletimin bilgisine arz ediyorum.“

Menderes Lübnan’a silah gönderiyordu!

Sayın Güler’in anlattıklarında eksik var fazla yok. O gün emperyalizmin emri ve çıkarları gereğinceMenderes sadece hava yolu ile değil, deniz yolu ile de Hıristiyanlara Müslüman öldürmesi için silah ve cephane göndermişti. Çünkü ondan öyle yapılması işteniyordu.
Menderes’in emperyalist işbirlikçiliğine örnek çoktur! 1957’de emperyalizm iştedi diye Suriye’yi işgal etmek iştedi. Hani şimdi Erdoğan ve Davutoğlu Suriye’ye müdahale edebilmek için BAAS’ı ve Beşar Esad’ı bahane olarak gösteriyorlar ya! O zaman ne BAAS var, ne Beşar var, ne babası Hafız Esad var. Hatta PKK ve ona verilen destekte yok.

Aynı Menderes 1958’de Cezayir’de emperyalist, işgalci ve katliamcı Fransızlara karşı bağımsızlık mücadelesi veren Müslümanları değil Fransa’yı destekledi. Ki o Fransa, Cezayir’i Osmanlı toprağı iken 1830’da haksız yere işgal etmişti. Cezayir 132 yıl Fransız işgalinde kaldı ve bu süre içinde çok Müslüman öldürüldü. Sadece 1952–1962 arasında öldürülen Müslüman sayısı 1,5 milyondur. Cezayir bunun bir soykırım olduğunu iddia etmektedir.

Kim bu Menderes? 1955’de Demokrat Parti ( DP ) Meclis grubunda “Siz öyle güçlüsünüz ki, hilafeti bile getirebilirsiniz “diyen, 1956’de Konya’da”ortaokullara din dersi konulacağını “açıklayan, 1957’de genel seçimler öncesinde”İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni ikinci bir Kabe yapacağız ”sözü veren ve yine aynı yıl Kayseri’de “DP’nin iktidarda olduğu 7 yıl içinde 15 bin Camii inşa edildiğini”söyleyen.

Evet, Menderes mukaddesatçı görünüm altında, din üzerinden siyaset yapmıştır. Hızlı Müslüman gözükmesine ve halkı bu şekilde kandırmasına rağmen hep emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmiş ve son tahlilde Müslüman’dan ve mazlumdan yana hiç olmamıştır.

Başbakan Erdoğan daha şimdiden her bakımdan Menderes’i sollamıştır bile! Erdoğan konuşmalarında Menderes’i yere göğe koyamamakta, onun başına gelenler nedeniyle kendi beyaz gömleğinin de hazır olduğunu söylemekte ve onun gerçek halefi olduğunu iddia etmektedir.

Erdoğan’da Suriye’ye silah gönderiyor!

Bakalım Erdoğan Müslümanlar için neler yapmış? Müslüman Irak’ın istilası için ABD ile “at pazarlığı”yaptırmış ve karşılığında para iştemiştir. Irak’ta 1,5 milyon Müslüman öldüren ABD askerine hizmetleri için teşekkür etmiştir. Libya’da Müslümanların kafasına bomba atılması içinABD ile işbirliği yaptırmış ve Libya’yı denizden kuşatan İtalyan Amiral emrine 6 savaş gemisi göndermiştir. İsrail’i koruyacak ve Müslüman İran’a karşı saldırganlık yapılmasını sağlayacak ABD radarını topraklarımızda konuşlandırmıştır. Suriye’de Müslümanlar öldürülsün ve bu ülke karışsın diye teröristlere kucak açmıştır. Ama günahını almayalım bir yandan da Camii inşaatlarına hız vermiştir.

Bugün El Kaide militanları Suriye’de emperyalizmin ve İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek şekildeMüslümanları katletmektedir. Erdoğan yönetiminde Türkiye bu pis savaşın pisliğine yarı beline kadar batmıştır. Türkiye Suriyeli Müslümanlar için terör üssüdür. Suriyeli Müslümanlarıöldüren ve katleden silah ve cephane Türkiye’den taşınmaktadır.

Dün Albay Güler ve arkadaşları Lübnan’a ne taşıdıklarını bilmiyorlardı! O zaman bu işler daha gizli kapaklı yapılıyordu. Ama bugün Türkiye’den Suriye’ye ne taşındığını bilmeyen yok. BugününYüzbaşısı, Albayı, General ve Amirali bu suçun altından kalkamaz. Siz bu günaha ve suça bilerek alet oluyorsunuz.

Menderes zamanında ve şimdi işlenen bu suçlar ve günahlar mukaddesatçılık görüntüsü altında yapıldı ve yapılıyor, halk din ile kandırıldı ve kandırılıyor. Eğer birisi din üzerinden siyaset ve ticaret yapmaya çalışıyor ve size dince kutsal şeyler üzerinden yaklaşıyorsa, oyunuza, malınıza, mülkünüze, paranıza ve ırzınıza sahip çıkın. Saygılar sunarım ilkkurşun Türker ERTÜRK 22.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Cemaat mi, Gladyo mu?

GLADYO’NUN SİVİL KANADI
Bir önceki yazımızda geçmişteki Gladyo’nun daha çok askeri kanadından bahsederek bu gizli yapılanmadaki dönüşümü ortaya koymaya çalışmıştık. Geçmişteki Gladyo, Soğuk Savaşın dengelerinden faydalanılarak, komünizm karşıtı bir görüntüyle Türkiye’yi ABD güdümünde tutmak maksadıyla sol, sağ fark etmeksizin, Amerikan karşıtı olan tüm oluşumlarla mücadele etmiş, aleyhte bir yönetimin iktidara gelmemesi için adam öldürmek dâhil her türlü yönteme başvurmuştur. 
–Acaba bir ülkeyi yönetecek iktidarları şekillendirmek ve kendi kontrolünüzde tutmak asker, polis, istihbarat gibi birimlerde silahlı gruplar kurarak beş–on aydını öldürmekle mümkün müdür? 
–Hedef ülkedeki siyaseti şekillendirmek için Gladyo’nun başta sermaye çevreleri olmak üzere, medya, yargı, aydınlar (sözde), üniversiteler ve bürokrasi gibi her alanda örgütlenmesi gerekir. Daha da önemlisi, bu yapı siyasetten destek almadan varlığını sürdüremez. Bu sebepten, tek bir partiye odaklanmaktan ziyade, siyaset sahnesindeki önemli partilerin tamamının içinde yer alır. Peki, bu kadar geniş bir kadrolaşmaya ihtiyaç duyan Gladyo’yu gizli tutmak mümkün müdür? Bu sorunun cevabı da hayırdır. O halde Gladyo herkesin tahmin ettiği gibi gözle görülür elle tutulur bir yapı değildir. Gladyo bir anlamda zihinlerin içindedir. Mekanizmayı tarif etmeye çalışalım.
GLADYO NASIL İNŞA EDİLİR?
Önce insanların önüne mücadele edecekleri bir ideal konur; sonra kilit görevlere gelmesi beklenen seçilmiş kişiler, ABD’de, onun sistemine hayran kalacak şekilde yetiştirilir. Bu eğitim, seçilmişlere ülkedeki emsallerine göre avantaj sağlar. Sonraki aşamada seçilmişler, birbirlerini destekleyerek toplum içerisinde ilerlemelerini sağlayan bir mekanizma çerçevesinde dernek, cemiyet (mason, rotaryan, cemaat) vb gibi yapılarda örgütlenir. İşte bu yapı farkında olmadan kendisini tasarlayan merkeze hizmet etmeye başlar. Hedef ülkede işler yolunda gitmemeye başladığında, gerçekleri gören ve çevresindekileri uyandıran beş–on aydın, Gladyo’nun silahlı kanadı tarafından öldürülerek tren rayına oturtulmaya çalışılır. Eğer durum çok daha kötüyse silahlı kanat kullanılarak darbe yaptırılır. Yukarıda açıkladığımız sivil kanadın desteği ve uluslararası onay olmadan askeri bir darbe yapmak da neredeyse imkânsızdır.
YENİ GLADYO
Soğuk Savaş bitince, eski Gladyo’yu bir arada tutan “komünizmle mücadele” paravanı da geçerliliğini yitirmiştir. Bu manada eski Gladyo’yu başka bir mekanizma ile yeniden inşa etme ihtiyacı doğmuştur. Bu kapsamda CIA, yeni Gladyo yapılanmasını dine dayalı tarikatlar üzerine bina etmeyi planlamıştır. Bu çerçevede Türkiye’de yeni Gladyo adayı olabileceği tespit edilen The Cemaat büyük desteklerle gerekli dönüşüme tabi tutulmuştur. Süreç şu şekilde ilerlemiştir:
1. Cemaatin önüne, “Allah’ın kelamını yayma”, “bütün İslam ülkelerine Cemaatin hâkim olması” veya benzeri, uğrunda mücadele edilecek çok yüksek bir ideal konmuştur. 
2. Yukarıda ideale ulaşmak için öncelikle devletin ele geçirilmesi gerekmektedir. Devleti ele geçirmek için eğitimli kadrolara ihtiyaç vardır.
3. Cemaat mensuplarına başta ABD olmak üzere yurt dışında eğitim imkânları sağlanarak, ABD’nin büyüklüğü ve yenilmezliği genç beyinlere kazınmış, onunla mücadele etmektense gücünden faydalanma fikrine inandırılmışlardır. Aynı zamanda bu gençler, Türkiye’ye döndüklerinde daha iyi mevkilerde iş bulma imkânına kavuşturulmuştur.
4. Cemaatin Türkiye ve dünyada örgütlenmesi desteklenmiş, 100’ün üzerinde ülkede binlerce okul açması sağlanmıştır. Gelecekte Cemaatin Türkiye’de yaptıklarını o okullarda yetişen gençler kendi ülkelerinde yapacaktır.
5. Cemaatin sermayesini oluşturmak için iş adamları desteklenmiş, uluslararası ortamda fırsatlar yaratılarak milyarlarca Dolara hükmeden bir sermaye oluşturulmuştur.
6. Cemaat mensupları birbirlerini destekleyerek ve rakiplerini gammazlayarak sosyal sistemin üst basamaklarına hızla tırmanmış ve bütün kurumlarda önemli bir güce sahip olunmuştur.
7. Cemaatin eğitim sistemi ile insanlar, biat kültüründe, düşünmeden, yukarıdan gelen emirlere itaat edecek şekilde yetiştirilmiştir. Böylece CIA, sınırlı sayıda insanı kontrol ederek koskoca bir gruba hükmedebilmektedir. Aynı zamanda bu kültür sistemin deşifre olmaması ve Gladyo’nun çözülmemesi için de şarttır.
8. Cemaat mensuplarının tamamı, sahip oldukları her şeyi ABD’ye borçlu olduklarına inanmakta, CIA’nın desteğini çekmesi durumunda bütün kazanımlarını kaybedeceklerini bilmektedir. Bir cemaat mensubuna ABD’yi sorduğunuzda onu kendi ülkesinden daha fazla savunacaktır. Çünkü ABD çok büyüktür ve yenidünya düzeninde İslam dünyasına hâkimiyet ancak onun desteğiyle sağlanabilecektir. Arzu edilen güce ulaşılınca Amerika’nın da icabına bakılacaktır. 
9. The Cemaat mensupları 1. maddedeki hedeflerin ulaşmak için canla başla çalışmakta, bu uğurda gerektiğinde bilerek ve işteyerek adalet, vicdan ve ahlaka sığmayan her türlü kötülüğü gözlerini kırpmadan yapabilmektedir.
–İşte CIA’nın keşfettiği bu mekanizma, Allah yolunda çalıştığını zanneden, devletin tüm kademelerinde örgütlenmiş Cemaat mensuplarını Amerika’nın hizmetindeki Gladyo’nun birer elemanı haline getirmiştir. Örneğin; Balyoz davasında acımasızca karar veren hâkimler, Amerikan Gladyo’sunun bir tetikçisi olduklarının farkında bile değillerdir. 
DEVLET İÇİNDE DEVLET OLMAZ, BUNA İZİN VEREN DEVLET AYAKTA KALAMAZ
Türkiye’yi ABD ekseninde tutmak ve BOP coğrafyasının şekillendirilmesinde bir araç olarak kullanmak için tasarlanmış bu yeni Gladyo, ülkenin bekasını tehlikeye atmaktadır. Eski Gladyo’nun önüne konan hedef “ülkeyi korumak ve kurtarmak”tı. Ancak yeni Gladyo’nun önüne konan hedef, Türkiye’nin ötesinde küresel hedeflerdir; “yeniden Osmanlı olmak”tır. “Dünyayı yönetmek”tir. Böyle olduğu için gerektiğinde memleketin çıkarlarının göz ardı edilebileceğine inandırılmıştır. Suriye’de iç savaş çıkartmaya çalışan teröristlerin desteklenmesi böyle bir görevdir. Yeni Gladyo, söylemde bile milli değildir. 
–Şuan yeni Gladyo, devleti tamamen ele geçirme mücadelesi vermektedir. MİT ve TSK’daki kadrolaşmasını tamamladıktan sonra, bir daha onu kimse durduramaz. Milletvekillerinin yatak odasındaki kameralar, Genelkurmayın çok gizili harekât planları dâhil, bütün evraklarının dışarı çıkarılması, Başbakan Erdoğan’ın makam odasında böcek bulunması bu kötü gidişatın habercisidir. Arkasında CIA’nın olduğu bu yeni Gladyo ile Başbakan Erdoğan’ın tek başına mücadele etmesi mümkün değildir. Türkiye’yi yıkıma götürecek bu sorunla ancak siyasi partilerin tamamının işbirliğiyle mücadele edilebilir. Ekonomi, anayasa, terör vs bir yana, bugün Türkiye’nin önündeki en büyük sorun budur. Bütün aydınların, Hükümeti ve siyasi partileri bu sorunla mücadeleye durmaksızın teşvik etmesi gerekmektedir. Vakit kaybetmeden Gladyo ile mücadeleye başlanmalıdır. Öncelikle yargı içerisindeki bu gizli yapı temizlenmeli, sonra polis, MİT ve TSK içindeki elemanları tasfiye edilmelidir. Bunlar yapılmadığı takdirde bundan sonra her hangi bir parti %70 oy oranıyla dahi Meclise girse iktidar olamaz. Hatta gün gelir Başbakan gözünü açtığında bir de bakmış İmralı’da… YURT GAZETESİ Mehmet Borİ 25.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Allah'ın selamı ona hakkı ile kul habibine ümmet olanların üzerinine olsun.

Deccalin avaneleri ilahlarına/küresel güçlere o kadar itimat/iman ediyorlar'ki, herşey onların istekleri doğrultusunda gerçekleşeceğini sanıyorlar… Gerçek olan ise, ‘alemdeki herşey din ahlak maneviyat dairesinde‘ iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi ile Allah(cc) aradan çekilir; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.

Ehli Vicdan Sahipleri… Süriye, insanların/ümmetin uyanması için imtihan sahasıdır… Suriye, dünyanın emniyeti ve dengesi ‘islamın rahmet ve marifet kaynağı‘ Hüseyni duruş/direniş cephesinin altın halkasıdır… Suriye, Kudüs/filistinin güvencesidir...

Suriye, Yahudü ırkının İMHAYA uğramaması için siyonizim zülmünün önündeki engeldir…

–Akıl Sahipleri din’in adamı manevi yolda ilerlerken şeytan sünnü/şii takıntısı ile bilinç altına ırkı duyguları yerleştirip dönderir; eğer din adamı dönmeden bu engeli aşarsa şeytan gelenekci/oğlancı tarafdan iki kişi öne sürer; bunlar iki kişi sende bu kız/dinin siyasete aleti ‘içinin boşaltılması/insanlara uydurulması‘ ile birlikde ol biraz güçlen; der, dönderir… eğer din’in adamı maneviyat yolunda bu engelide manen fikren ve fiziken aşar ise maneviyat ve adalete meyletmiş kalp ile hz Ali efendimizin meşrebi hayat nizamı olup asrın nemrutları, fravunları, ebucehilleri, muaviye ve yezitleri bertaraf edilir/deşifre olur; yani hz İbrahim gibi yalnız Allah(cc) sığınıp aile efradında ona ısmarlayıp islam dairesinden çıkıp cehenneme kapı açmış bir guruba dahil olmamak gerekir… artık bu halden sonra geriye dönüş olmaz; insi ve cinni şeytanlar açık ve gizli din düşmanları dostlarını/askerlerini sünnü/şii perdesi ile gölgeleyip durmadan saldırır; ancak manen fikren ve fiziken donanımlı olmak/korunmak şartı ile onların gücü örümcek ağından daha zayıftır...

Akıl Sahipleri. Suriye, Ümmetin din’i bölücü meshep taassubundan kurtulması ‘alemlerin üzerinde rahmet ve bereket bulutlarının oluşması‘ için hüseyni duruş/direniş cephesinin birlik meşalesi/sancağıdır.

Suriye, kuresel güçlerin arkasına gizlenen deccalin askerleri asrın muaviye ve yezitlerinin açığa çıktığı alandır.

Suriye, deccalizim misyonu içerisinde bop eş başkanlığı görevini üstlenen akp‘nin aslında; millieğitimini dinlerarası diyalogun merkez üssü, diyanetini “sanki hiristiyan rahiplere nisbet edercesine siz doğanı günahdan arındırıyorsunuz, bizde ‘ömür boyu uyuttuğumuz‘, müslümana son dem musalla taşında helallik istiyor öleni arındırıyoruz”, kurumuna çevirmesi ile; “dünyanın SİGORTASI mukaddes İSLAM‘I DÖNÜŞTÜRME gayretlerinin”, islam'ın en büyük düşmanı siyasi ve maddi hevesleri için şeytanın askeri ayakları altına ülkenin mukaddeslerini serecek kadar alçaklaşmış insanların en alçağı ihvanı müslümün dini siyasallaştırmış kanadı üzerinden açığa çıktığı faliyet alanıdır.

Süriye, sünnet din‘in ikinci ana esası Peygamberinin hayatını harfiyen yaşamaktır; kendilerini sünnü isimlendiren aslında din/Peygamber düşmanı münafıkların yüzlerindeki islam maskesinin indiği meydandır.

Süriye, münafıkların gizli din/Ehl’i Beyt düşmanlıklarını iran/süriye arkasına gizlediği sünnü/şii perdesidir.

Süriye, islam ümmetinin yerüstü/yeraltı servetlerinin üzerine çullanmış hırsızların kan emici vampirlerin kiralık katillerin yapmış olduğu bunca zülmün kendilerine dönüp saltanatlarının yıkılması için sebeplerin hazırlandığı mükaddes bölgedir

–Asrın istiklal ve hürriyet abidesi siyasi ve askeri dehası Atatürk’ün tesbiti ile siyasi ve maddi heveslerini emperyalizmin istekleri ile eşleştiren hainlerin, münafıkların kiralık katillerin din‘in düşmanlarının hesabını görmesi için, Allah’ın vermiş mühlet inşallah dolmak üzeredir. Allah'ın selamı rahmeti hüseyni duruş ve ona manen fikren ve fiziken desdek olanların üzerine olsun.hacı bayazıt 31.12.2012

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Gizli müttefik, gizli silah!

Amerika’nın Müslüman Kardeşler örgütünü kullanması, 1950 yılında, Nasır suikast–ı ile başlar.
Aşağıda İngilizce metin olarak duran paragraf, CIA ait belgelerin elli yıl sonra açıklamasından alınmıştır.(Globol Reaserch)
CIA’nin eski örtülü operasyon uzmanı Robert Bear’e göre, bu işbirliği, kirli küçük gizlilik olarak başladı.
Washington, Müslüman Kardeşleri gizli müttefik olarak belirledi.
Gizli müttefik, gizli silah.
Böylece, bir örtülü operasyon,1950 de, Dulles Brother ismini alacak ve yoluna koyulacaktı.
Suudi Arabistan’ın mali desteği onaylaması, CIA’dan Allen ve Devlet Bakanlığından Foster’ın onaylaması ile operasyon yürürlüğe girer.
Operasyonun başındaki Bear, Eğer Allah bizim tarafımızda olursa, Allah siyasi suikast yapmamıza izin verirse, bu iş olur, oky.”
Diye Müslüman Kardeşlerin jargonu ile işbirliğini dillendiriyordu.
Özetlersek; Nasıra karşı operasyonun finansörü(mali destekçisi) Suudi Arabistan, operasyonun yöneticisi CIA, operasyonda kullanılanlar Müslüman Kardeşlerdi.
Aynı operasyon, altmış yılı aşkın süredir, aynı şekilde organize ediliyor ve uygulanıyor.
Müslüman ülkelerde halkından yana yöneticiler, aynı oyunla alaşağı edilmektedir.
Amerika o ülkedeki denetimini sürdürülebilir kılmak için, kendi ihtiyacına göre, ya Müslüman Kardeşleri kullanıyor, ya da karşıtlarını…
Operasyonlar süresince tabi rejimlerde değişiyor. Bazen sınırlarda…
Tabii rejimi değiştirilip, ABD’nin denetimine girecek ülke halkı, operasyonlar sürecinde, psikolojik manipülasyonlara maruz kalıyor. Ve dönüştürülüyor.
Şimdi geriye dönüp kendi yakın tarihimize bakarsak; 1945’li yıllarda, Türkiye’de Müslüman Kardeşler örgütlemesini kotarmak, Kemalizm’in yoğun etkisi sebebiyle imkânsız görünüyor.
Bu sebepten, daha kestirme yoldan, Türkiye’yi denetim altına almak için, Amerika Orduya el atıyor.
Soğuk Savaşın psikolojik ortamını da kullanarak, Missiuri Uçak Gemisini Türkiye’ye getiriyor.
Geliş o geliş…
Yani anladığımız şu ki; Mısır’da Müslüman Kardeşlerin kullanıma sokulduğu tarihlerde, Türkiye’de de, CIA çalışmaları başlıyor.
İl ve ilçelerde Komünizmle mücadele dernekleri, İlim Yayma Cemiyetleri neva buluyor.
Küçük Amerika olacağız sürecine ve ABD’nin Türkiye içindeki ilerlemesine tepki olarak, 1960 Devrimi gerçekleşiyor.
Ancak Amerika’nın sadece bir A planı yok. A planına uygun B planı, yani Müslüman Kardeşleri örgütleme işi paralel olarak devam ediyor.
1980 Amerikan Darbesi bu iki planın bileşkesi olarak karşımıza çıkıyor.
Yani Müslüman Kardeşler ve Ordu içindeki Kemalistlerin tasfiyesi…
Çünkü Amerika denetleyeceği ülkede, sadece Müslüman Kardeşleri veya sadece Orduyu denetlemesi yetmiyor.
Her ikisinin birden denetimde olması, Amerikan çıkarlarını tam denetlenmesi anlamına geliyor.
Müslüman Kardeşler olunca, piyasa ekonomisi de garanti altına zaten alınmış oluyor.
Amerika şimdi bu momenti(fırsat anını) yakalamış görünüyor.
Bir ama–sı var.
Amerika eski gücünü yitirmiş, dünya genelinde itibar(siyaset) kaybetmiş, işgal ettiği ülkelerde iştediği sonucu alamamış vaziyette.
Rusya ve Çin çok güçlenmiş ve ABD’ye karşı birlik olmuş.
Özetle eski oyunları oynarken bir tek Türkiye’de rahat.
Suriye’de eskiden Suudi desteği ile yaptıklarını, (bizim) Müslüman Kardeşler ile yapmaya çabalıyor.
Bu oyunun sonuna gelindiğine dair belirtiler var.
Batı diyor ki, Esad’ı Batı destekli terör ile zayıflattık. Şimdi müdahalenin zamanıdır.
Önce, Kürt Koridorunu inşa edelim.
Rusya olmaz diyor.
Gerekirse savaşırım diyor.(Tam teçhizatlı tatbikatlar bu kararlılığın işaretidir.)
Bakalım Bizim Müslüman Kardeşler ve ABD ne yapacak?
“According to Robert Baer, a former CIA covert operations specialist, the CIA endorsed the idea of using the Muslim Brotherhood against Nasser in Egypt . In “Sleeping With the Devil,” Baer outlines the tactics of a top–secret U.S. effort: ‘At the bottom of it all was this dirty little secret in Washington : the White House looked on the Muslim Brotherhood as a secret ally, a secret weapon. This covert action started in the 1950’s with the Dulles brothers – Allen at the CIA and John Foster at the State Department when they approved Saudi Arabia’s funding of Egypt’s Muslim Brotherhood against Nasser.
–‘If Allah agreed to fight on our side, fine.’ according to Baer, ‘If Allah decided political assassination was permissible, that was fine, too, as long as no one talked about it in polite company. Like any other truly effective covert action, this one was strictly off the books. There was no CIA finding, no memorandum notification to Congress. Not a penny came out of the Treasury to fund it. In other words, no record. All the White House had to do was give a wink and a nod to countries harboring the Muslim Brotherhood, like Saudi Arabia and Jordan .’” (Robert Dreyfuss, “How the United States Helped to Unleash Fundamentalist Islam”) Ulusal kanal Bülent Esinoğlu 03.01.2013

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Suriye müftüsünden Erdoğan’a acı bir mesaj
Batılı emperyal güçlerin ve bu güçlerin uzantısı olan sahte cihat özenticilerinin kana buladığı Suriye’den çok dokunaklı bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun.
Yol TV’den Fuat Ateş, Lübnan üzerinden Suriye’ye giderek, burada yaşadıklarını ilginç bir belgesel halinde yayınladı. Kendisini kutluyorum. Suriye Müftüsü Ahmet Bedreddin Hassun ile de görüşen muhabir yaptığı mülakatı yayınladı.
Bugünkü yazımda Suriye Müftüsü Hassun’un konuşmasından bir kesit aktarmak istiyorum. Müftü Hassun’un oğlu Sariye Ahmed Bedreddin, Şam’da hain bir saldırı sonucu öldürülmüştü. Bakın neler diyor Suriye baş müftüsü:
“Erdoğan’a şunu hatırlatmak istiyorum. Kendisiyle iki defa toplantıya katıldım. İlk olarak İstanbul Belediye Başkanı iken Hz. Muhammed’in kabri başında. Daha sonra da bundan 3 yıl önce başbakanken Ankara’daki Kocatepe Camisi’nde birlikte namaz kıldık. O zaman çok uzun bir süre de görüşme imkânı olmuştu. Kendisi Beşar Esad ve ailesiyle ilgili birçok iltifatta bulunmuştu. Ve bana dönerek şunu söylemişti:
“Arap Baharı denilen bu dalgalar nedeniyle Suriye için çok korkuyorum.”
Bu uyarısı için kendisine teşekkür ettim. Özellikle Suriye’ye gösterdiği ilgi ve ziyaretler için tekrar kendisine şükranlarımı sundum. Suriye’ye döndükten sonra Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz konuşmayı Beşar Esad’a da ilettim. Bugün Türkiye Başbakanı Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na şunu söylüyorum:
Kıyamet günü Allah’ın huzuruna hep birlikte çıkacağız. Orada ben şunu söyleyeceğim. “Senin ülkenden gelen teröristler benim çocuğumu ve kırk bin masum Suriye vatandaşını katlederek senin yanına döndüler. Neden tüm bu olaylara izin verdiniz? Biliyorsunuz ki Peygamberimiz “komşunuza iyi davranın” diye buyurdu.
Suriye’de bu ateşi yakanlar bilsin ki bu ateşin korları onları da yakacaktır.”
Müftü Hassun daha sonra gözyaşları içinde konuşmasına şöyle devam etti:
“Benim çocuğumu neden katlettiklerini de açıklayayım. Benden Suriye’den ayrılmam iştendi. Ülkemden ayrılıp mevcut siyasi sisteme karşı olduğumu beyan etmemi iştediler. Özellikle Ürdün ve Suudi Arabistan’dan bazı isimler beni arayıp bir an önce ülkeyi terk etmem gerektiğini söylediler. Ben de onlara ülkeyi terk etmek yerine yöneticilerle muhalifler arasında köprü görevi görmem konusunda yardımcı olmayı önerdim. Fakat onlar benim bu tavrımı sistem yanlısı olmak şeklinde ilan ettiler. Ve buna cevap olarak da çocuğumu katlettiler. Ardından insanlara çocuğumu Suriye devletinin katlettiğini anlattılar. Bütün bunlar olurken çocuğumun katili olan iki kişi yakalandı. Ve ben bir toplantıda onlarla birlikte oldum. Sadece benim çocuğumu değil o saldırıda 15 insanımızı da katlettiler. Onlara “neden yaptınız bu işi?” diye sordum. “Bize dışardan böyle bir emir geldi” dediler. Ben kendi adıma onları affettim. Türkiye’deki kardeşlerime lütfen anlatın; Suriye’de işte bunlar yaşanıyor.”
Suriye Müftüsü vatanına, milletine, bayrağına, dinine, imanına sahip çıkarak tarihe bir kahraman olarak geçecek. Gelen baskılara direnerek ülkesinde kalan bir müftü olarak, gelen baskılara hiç direnmeden “Suriye’yi satan” Türk Başbakan’a çok önemli bir mesaj gönderdi. Ülkesinin emperyal çizmeler altında çiğnenmemesi için evladını şehit verdi. Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a güvenmenin bedelini çok acı ödedi.
“Erdoğan’la Kıyamet Günü Allah’ın (c.c.) huzurunda hesaplaşacağız” diye haykırıyor.
Ankara’da aynı safta namaz kıldığı Başbakan’ı “oğlunu katledenlere kucak açmakla” suçluyor.
Haçlının “aferinini” almak uğruna böylesine ağır bir günahla Allah’ın huzuruna gitmeye değer mi be Başbakan!
Ben Suriye müftüsü Ahmet Hassun’un yaralı yüreğinin feryadını aynen aktardım. Gerisi başbakanın bileceği şey.
Muharrem Bayraktar 07.01.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

NATO: Hizbullah’a hiç kimse karşı koyamaz

Nato, Lübnan Hizbullah’ına karşı koyacak güçleri olmadığını itiraf etti.

FHA'nın bildirdiğine göre Nato, yaptığı araştırmalardan edindiği bilgilere göre, Hizbullah’ın 15 bin profesyonel ve 50 bin yarı profesyonel askerlerden oluşan bir ordusun olduğunu ve hiçbir gücün bu orduyla savaşacak gücü olmadığını açıkladı.

Nato’lu yetkili sözlerinin devamında şöyle dedi:

”Hizbullah’a bağlı sivil güçlerde o kadar büyük iman ve yakın var ki, bu iman ve yakin onları profesyonel kadar güçlü kılıyor.

Suriye ile savaşa başlanırsa, Lübnan müdahale edecektir. Irak ve Ürdün’de bulunan Şialar patlamaya hazır bomba gibi savaşmak için Suriye’ye akın edecekler.

Hizbullah’ın 65 binlik ordusuyla hiçbir gücün savaşamayacağını Nato çok iyi biliyor. Lübnan’a girmek, ateş üstüne benzin dökmeye benzer. Bu yapılırsa, Suriye, Irak, Filistin Lübnan, Ürdün ve…sonu meçhul bir kargaşa başlayacaktır. Rast Haber 15.01.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Anafor Önce 'Hainleri' Yutar!..

1991’den sonra ki 20 yıllık süreçte Türkiye; AB ‘adayı ülke’ olarak tüm kurumlarıyla ele geçirilmiştir!.. Güneydoğu’nun Barzanistan’la birleştirilmesi projesine yol verilmiştir.

AB ‘adayı olma’ gerekçesiyle, Türkiye’ye konuşlandırılan Öcalan’ın asılması engellenmiştir. Tüm siyasi parti, STK ve medya ile Türk milletine ‘SÜRECİ’ kabul ettirme operasyonu yapılmıştır.

Türkiye 2003’de İKİZ YASALAR denilen BÖLÜCÜ yasanın altına imza atmıştır.

2005’de Batı RtoP Koruma yasası ile ‘bir ülke kendi vatandaşlarını koruyamıyorsa diğer ülkelerin müdahale hakkı var’ yasasını çıkarmış, Libya’da bunu uygulamıştır.

2007’den itibaren Türkiye’deki MİLLİ güçlere Mc Carthy operasyonu uygulanmış, başta Batıya mesafeli, Türk Ordu mensupları olmak üzere susturulmuş, öldürülmüş, tutsak edilmişlerdir.

2011'de başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ ‘bahar’ harekâtı, ABD’nin 2001’de öngördüğü gibi sınırları değiştirmiş, ülkeleri bölmüş, küresel şebekelerin paylaşım savaşında ileri bir adım atmıştır.

‘Bahar’ Türkiye sınırına dayanmıştır!..

2012 itibariyle Türkiye’nin Suriye sınırı ve Ege’den açık işgal başlamıştır!..

NATO/ABD askerleri Türkiye’deki 40 noktada yerleşiktir. 1600 kişilik ön birlik 2013’de gelecektir.

Ankara’daki bakanlıklarda Amerikalı ‘uzmanlar’ konuşlanmıştır. Kaymakamlar, valiler, savcılar, hâkimler, eğitim kurumlarının başındakiler ve belediye başkanları Amerika’da ‘eğitime’ tabii tutulmaktadır.

Küresel sermaye elindeki basın yayın organlarıyla halkı olan bitenden 'HABERSİZ' tutmaktadır.

Yakında “Kürdistan SÜREǓini yerinden yönlendirmek üzere önemli bir ‘uzman’ sömürge valisi daha Türkiye’nin kalbine yerleşecek, gölge  “Başbakan“ımız olacaktır...

Brooking Enstitüsünün Soner Çağaptay’ı söylüyor.

Gizli ‘elçi’ Cengiz Çandar da ‘sürecin’ yasal bazda neredeyse tamamlandığını ama Türk milletinin ‘ psikolojik operasyonu’nda yeterince yol katedilemediğini Akşam’a anlatıyor: ‘İktidardaki ‘Sağcı – Sünni İslamcı’ partiye karşı ‘Solcu ve Alevi’ olanları cepheleştirmekten bahsediyor...
Daha önce Odatv’de yayınlanan ‘APO Solun Doğal Lideri!’ önerisini tekrarlıyor:

“Solcu Alevi’lerin başına getirilecek Öcalan, PKK’nın panzehiridir... PKK uluslararası aktörlerin elindedir, Öcalan Türkiyelidir!”diyor!

Bu arada sahneye çeşitli siyasi partilerden PKK’lılar fırlıyor. CHP’de Hüseyin Aygün, AKP’de Galip Ensarioğlu gibi isimler sahnede yerlerini aldı. Türk milletine ‘Kürtçülerin sadece BDP ile sınırlı olmadığı’ duygusunu yayma senaryosunu oynuyor!.. ‘Onlar her yerde her partideler. Kürtler güneydoğuyla sınırlı değil;  Türkiye’nin her yerindeler.’

Geniş çaplı bir Kürt Türk federasyonu için, hatta Bosna örneğinde olduğu gibi Bosna Cumhuriyeti içi birden fazla ‘cumhuriyetçikler’ için zemin yoklamaları yapılıyor. Her adımdan sonra yabancı anketörler Türkiye’yi baştan aşağı tarıyor!

Dünyanın en kızışmış bölgesinde 'ÇIKARLARI ÇATIŞAN' uluslararası güç odakları ‘temizlik süreci’ başlattı!.. PKK’nın narko dolarları hakkında fazlaca bilgili olanlar Paris’te ‘temizlenirken’ Diyarbakır da BDP binasına bomba atıldı. Dün Mesud Barzani’ye başarısız bir suikast girişiminde bulunulduğu sırada Moskova’da PKK’nın üst düzey isimlerinden biri ortadan kaldırıldı. Bu süreç daha da hızlanacak gibi...

... Ve görülen her konumdaki aktörün anafora sürükleneceği!..

Bütün bu karmaşayı bu millet 100 yıl önce misliyle yaşadı. Çıkış yolu buldu, “ZAFER“i yakaladı.

Ey sahiplerinin sesleri!

Batının elinde kıvranan solucanlar!

Kendi milletine ihanetin derin çukurlarında yaşayan sıçanlar!

Sizi; bu milletten önce,  sizi kullananlar ortadan kaldıracak...

Kural bu!..

Yakın ve uzak tarihe bakın. Son günlerde Batı medyasını tarayın. ‘Dost ve müttefik ülke ’ Türkiye ve ‘yönetimi’ hakkında ağzına ne gelirse söyleyen ağababalarınızla karşılaşacaksınız!..

İmralı katili, Barzani ve “Türk Milleti”arasına sıkışmış, “Türkiye Cumhuriyeti“nin tepesinde oturanlar!

Size bu geçiş döneminde, Silahın ‘susturucusu ’ görevi verildi! Suikast tamamlandığında ‘deliğe’, ‘denize,’ ‘kafese’, bir yere atılacaksınız!..

Türk milleti ise binlerce yıldır burada...

Nice fırtına, nice kasırga gördü...

Rüzgârın önünde uçuşanları seyredecek bir süre...

Sonra kısacak gözlerini, delici bir yumruk atacak dağa bayıra, çayır çimene!..

Aslında bu Türk milletine TARİHİN EMRİ!

O; iştese de iştemese de tarihin gidişatında bu bölgenin lideri!

Üstüne düşeni bir kez daha layığıyla yerine getirecektir!

Tarih geriye doğru akmaz! 'İLERİ' gidecektir!

Acırım halinize!.. güncelmeydan.com Banu AVAR 18.01.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Kur’an’ın “salyalı it” dediği alim taslağı

Kur’an– Kerim, Ar’af suresinde “dünyaya saplanıp kalmış ve nefsine uymuş din alimi taslağı”nı “salyalı it” diye tanımlayarak evrensel bir ilahî tahlil ortaya koyar (Araf 7/175–176).
İşte bu mucize beyan, bu ayet–i kerime şöyle:
“Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat… O, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur… Şimdi onlara bu olayları anlat ki, düşünsünler” (Araf, 7/175–176).
Yüce Peygamber, “kuzu postuna bürünmüş kurtlar” şeklinde tarif ettiği bu “it cinsi”nin ahir zamanda çoğalacağını, hadisi–i şeriflerinde haber veriyor (Tirmizi, Sünen, Kitab’uz–Zühd 60 – 2404, 2405).
Bunlar Müslüman görünecekler; ama gayr–ı müslimlerin safından Müslümanlara saldıracaklar.
İslam alimi görünecekler; fakat ceplerine harçlık, önlerine kemik atan Haçlıların, Hıristiyanların, Yahudiler ve onlara özel hizmet veren münafıkların yanından gerçek mü’minlere karşı salyalarını akıtacaklar.
Hz. Peygamberin kılığına bürünecekler; lakin Hz. Peygamberi safdışı bırakanların cephesinde saf tutarak Hz. Peygamber’i ve Ehl–i Beyt’i seven Müslümanları, Hak dostlarını dillerine dolamaya kalkışacaklardır.
Kur’an–ı Kerim, “it” dediği bu “İslam alimi taslağı” cinsinin üç temel karakterine dikkat çekiyor:
– Kur’an ve Sünnet ibarelerini çok iyi bilecek, takır takır sayacak; fakat ölçülerinden sıyrılmış olacak, şeytanın peşine takılacak, şeytana hizmet edecek. Hakk’ın safında ve istikamete üzere değil, şeytanın ve gayr–ı Müslimlerin safında yer alacak!
– Dünyaya saplanıp kalacak. Dünyasını düze çıkartmak için, Allah’ı, Rasulullah’ı, onun dostlarını ve mü’minleri satacak. Korkutulacak, satacak ve iltifata kapılacak satacak… Her iki halde de İslam’ı ve Müslümanı hedef alacak.
– Nefsine ve hevasına kapılacak, uçkurundan sürüklenecek.
30–35 seneden beri bizzat gözlemlediğim hakikat şu:
Kur’an–ı Kerim’in “salyalı it” diye nitelendirdiği bu cinsler, İslam alimi kılığında cübbeler, Tecavüzcü Coşkun’a taş çıkartacak tipten züppeler, Amerika ve Haçlılar tarafından beyinleri iğdiş edilmiş habbeler, konjonktür elverdiği nispette kesintisiz olarak Prof. Dr. Haydar Baş beye karşı ürüdüler, ürüyorlar.
Niye mi ona…?! Çünkü ilmiyle, imanıyla, irfanıyla, inandığı değerleri yaşayışıyla, milli duruşuyla, bağımsızlık karakteriyle, Milli Ekonomi modeliyle ve sosyal devlet projeleriyle Türk medeniyetinin ve İslam imanının “marka”sıdır, Prof. Dr. Baş.
Bu sebeple Amerika, Vatikan ve Haçlı dünyası adına Türk devleti ve milletini ortadan kaldırmak işteyenler, İslam medeniyetini ve coğrafyasını hedef alanlar, işe Prof. Dr. Baş’a iftira, bühtan ve yaygarayla başlıyorlar.
Hacı–hoca geçineni, sarıklısı–cübbelisi, Prof. Dr. Baş’a ve onun kutlu kervanına karşı Kur’an’ın tabiriyle “dillerini sarkıtıp soluyorlar, salyalarını akıtıyorlar”. Fakat o, daima Hak yolda, hak bildiği yolda, Allah’ın, Rasulu’nun, Ehl–i Beyt’in, bu milleti İslam ve Türk yapan Horasan erenleri ve Hacı Bektaş Velilerin istikametinde oldu. Hep mü’minlerin safında yer aldı. Sapmadı, saptırmadı. Sapmaya müsaade etmedi. Amerika’nın ve Haçlıların safına, papaz ve hahamların kapısına sürüklenmedi. Sürüklenenlere geçit vermedi, vermiyor.
“Pavlov’un köpekleri” deneyini, lise yıllarındaki psikoloji derslerinden hatırlarsınız… Prof. Dr. Baş, İslam medeniyeti ve Türk milleti ile öyle özdeşleşti ki; devlet ve milletin birliğini duyan, Ehl–i Beyt sevdasının yükselen değer olduğunu fark eden, İslam coğrafyası ve Anadolu’muzdaki Haçlı ve Amerikan oyunlarının bozulmaya başladığını fark eden panik ataklar, hemen Prof. Dr. Baş’ı hatırlıyor, ona karşı ürümeye başlıyor.
Onu kimisi Amerikancı diye yaftalıyor, kimisi Rus yanlısı diye. Kimisi sen evliyasın diye hapse atıyor, kimisi senin kırmızı kravatın var senden evliya olmaz diye laf atıyor. Kimisi askerin adamıdır diyor, kimisi derin devleti işaret ediyor. Derin devletçiler de “darbe halinde ilk tutuklanacaklar liştesinin başına” onu koyuyor… Herkes Prof. Dr. Haydar Baş aynasında kendini görüyor, kendini seyrediyor. O ise Hakk ve halk adamı olmanın asaleti, azim ve kararlılığıyla yoluna devam etti, ediyor. Kur’an’in “it” dediği cinsler ürüyor, kutlu kervan yürüyor.
Prof. Dr. Baş, kadrosu ve ona kulak veren yüce Türk milleti, Anadolu’muzun birliğini temin eden ve bu mübarek vatanı bizlere emanet eden Ehl–i Beyt evlatları ve Milli kahramanlarımızın imanı ve ruhaniyetiyle hak yolda hizmetine tüm hızıyla devam ediyor.
Herkes kendi kıratınca iş görüyor.
Kur’an’ın “salyalı it” dediği alim taslağı da ürüyor, kutlu kervan ise yürüyor!
Mehmet Emin Koç 19.01.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Şii Sünni İhtilafı, Şeytanın İşi

Ahmedinejad, son zamanlarda gündeme getirilen Şii Sünni ihtilafı, şeytan tarafından kurulan bir kumpas olduğunu vurguladı.

Taha Haber  – Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İran silahlı kuvvetleri Kur'an–ı Kerim yarışmasının kapanış törenine katıldı. 

Korsan İsrail'in yalan ve hilekarlıkla müslümanların topraklarından bir bölümüne musallat olduğunu belirten Ahmedinejad, müslümanların bu tür durumlarda kendilerini savunmakta anlaşmazlık yaşadığını ifade etti. 
İslam Peygamberi –s– hiç bir müslümana başka müslümanı katletmeye müsaade etmediğini hatırlatan Ahmedinejad, son zamanlarda gündeme getirilen Şii Sünni ihtilafı, şeytan tarafından kurulan bir kumpas olduğunu vurguladı. 
Ahmedinejad, İslam Peygamberi –s– bütün beşeriyete ait olduğunu ve sırf müslümanlara ait olmadığını belirterek, Allah Resulü –s– hristiyanlar ve yahudilerin yanı sıra hatta budistlere ait olduğunu beyan etti.Fha 25.01.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

İmam Hamaney: “Şia ve Sünni bahaneleri ile vahdeti baltalayanlar İslam düşmanıdır”

İmam Seyyid Ali Hamaney, dünya Müslümanlarının vahdetinin gerekliliğine değinerek tarihi fetvasını verdi: “Şia ve Sünni bahaneleri ile vahdeti baltalayanlar düşmanların uşağı ve İslam’a düşmandırlar. Selefi Vahabilere göre “Şialar” ve “Ehlibeyti seven ehli sünnet” dünyanın neresinde olursa olsunlar kafirdirler. Vahabiler, kardeş olan Müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak için görevlendirilmiştir.”
“Herkes biliyor ki bizler İslam Devrimini sırf Şii, yahut milliyetçi ve İranlı devrimi olarak bilmedik ve asla bilmeyeceğiz. Bu otuz yıllık dönemde her ne kadar harcama yapıldıysa ve tehdit edildiysek; İslamcılık, ümmetçilik, mezhepler arası vahdet ve yakınlaşma şiarı ve doğu Asya’dan, Afrika’nın derinliğine ve Avrupa’ya kadar tüm Müslüman kardeşlerin özgürlüğü ve izzeti sebebiyledir.”

 –İran İslam inkılabı lideri imam Seyyid Ali Hamaney, Nisan 2009 yılında İran’ın Kürdistan bölgesinde bulunan Senendec kentine yaptığı ziyaret sırasında halka yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Şia ve Sünni bahaneleri ile vahdeti baltalayanlar, düşmanların uşağı ve İslam’a düşmanlık yapmıştır.”

–Veliyi Emri Müslim’in İmam Hamaney, düşmanlara uşaklık yapanların bazılarının bundan habersiz olduklarına değinerek şunları söyledi: “Irak, Afganistan ve Pakistan’da terörist eylemlerde bulunan bir çok Vahabi – Selefi unsurları, uşak ve kukla olduklarının farkında değillerdir. Aynı şekilde ehli sünnetin mukaddesatına dil uzatan Şia birisi yaptığının farkında olmasa bile düşmanın uşağıdır.”

–Ayetullah Seyyid Ali Hamaney konuşmasına şöyle devam etti: “Selefi ve Vahabi cemaate göre “Şialar”, “Ehlibeyti seven ehli sünnet” ve “Kadiri tarikatına bağlı ehli sünnet” dünyanın neresinde olursa olsunlar kafirdirler. Ancak gerçek, bu uğursuz düşüncenin (vahabiliğin) Müslüman kardeşler arasında ihtilaf çıkarmak için memur olduklarıdır. Aynı şekilde bir Şia cehaletinden veya önyargılarından dolayı ehli sünnetin kutsallarına hakaret ederse, ihtilaf çıkarmak için görevlidir. Dolayısıyla her iki grubun davranışı haram ve yasalara aykırıdır.”islamiaktuel 31 Ocak 2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İslami Cihad : Türkiye, (akp) bölge direnişini hedef almıştır

Filistin İslami Cihad Hareketi Tahran temsilcisi Ebuşerif, Türkiye'nin bölge direnişini hedef aldığını vurguladı.

FHA– Tahran'da düzenlenen “Direnişin haşmeti, Filistin'den Bahreyn'e”başlıklı bir basın toplantısında konuşan Ebuşerif, bugün İslam dünyasının en büyük meselesinin, vahdet olduğunu belirtti. 
Türkiye'nin bölgede ifa ettiği role değinen Ebuşerif, Türkiye bölgenin önemli bir ülkesi olduğunu, İran, Irak, Türkiye'den oluşan üçgenin bölgenin korunmasında önemli olduğunu kaydetti.
 
Ebuşerif, ancak Türkiye izlediği yolda sapmaya maruz kaldığını, Türkiye İran ile ortak bir yol izleyebileceğini, ancak Suriye'nin parçalanmasını amaçlayan bir yol izlemeye başladığını, bu da korsan İsrail'in yararına olduğunu vurguladı.rasthaber 05.02.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Nasrallah’tan Abbas Musavi’ye

Şehid Abbas Musavi’den ve Onun bıraktığı yerden devam eden Hasan Nasrallah’tan bahsedeceğiz.

TAHA HABER – Bir önceki yazımızda olduğu gibi içinde bulunduğumuz ay dolayısıyla yine yüce bir Şehidden ve ondan sonra onun hatırasını yaşatan yol arkadaşından bahsedeceğiz. Şehid Abbas Musavi’den ve Onun bıraktığı yerden devam eden Hasan Nasrallah’tan bahsedeceğiz. Malumunuz bir önceki yazımda Hasan Nasrallah’ın oğlu Şehid Hadi Nasrallah’ın vasiyetini sizlerle paylaşmıştım.

–Bu gün ise Hasan Nasrallah’ın İslami Direnişin Seyyidüşühedası olan Şehid Abbas Musavi’yi uğurlama töreninde yaptığı konuşmayı paylaşacağım.

Önce kısaca Abbas Musavi bir iki kelam etmek işterim. 1952 Yılında Lübnan’da dünyaya gelen Şehid, 8 yıl kaldığı Irak’ın Necef Kenti’nde ilim okuyarak medrese eğitimini tamamlamıştır. Burada iken görüştüğü İmam Humeyni’nin tedrisatından geçen Şehid 1978 Yılında Lübnan’a dönerek Hizbullah’ın kuruluşunda yer alır. 1983–85 Yılları arasında Hizbullah’ın Özel Güvenlik Birimi’nin başında bulunan Abbas Musavi, bu görevdeyken Siyonistlere karşı yürütülen birçok gizli operasyonu başarıyla sonuçlandırır. Alim olmasını yanı sıra aynı zamanda kahraman bir komutan da olan Şehidimiz, 1985–88 Yılları arasında Hizbullah’ın Askeri Kuvvetler Komutanlığını yaptıktan sonra Hizbullah’ın Liderliğine getirilir.

Şehid Abbas Musavi, 16 Şubat 1992’de Hizbullah Önderlerinden Şehid Ragıb Harb’ı anma programından dönerken Terörist Siyonistlerin Apaçi Helikopteriyle düzenlediği saldırı sonucu eşi ve Hüseyn ismindeki oğluyla beraber şehid olur.

“Gidin İsraillilere deyin, biz Muhammed’in Ordusu’yuz. Geri döndük ve Kudüs Yolunda ilerliyoruz” diyen Şehid, kanıyla İslam’ın Aziz savaşçılarına bir kez daha örnek olmuştu.

–Şimdi sözü, Ondan sonra Hizbullahi Rehberlik Makamı’na gelen Hasan Nasrallah’a bırakalım.

“Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrullah'ın, İslami direnişin seyyid'uşşuhedası Şehid Seyyid Abbas Musevi'nin teşyii münasebetiyle, doğum yeri Nebi Şit'teki konuşması:

“O, Kerbela için doğmuştu, gönlünde Hüseyin'in adı ve anısı vardı ve damarlarındaki kan hışım ve inkılapla kaynıyorken gözlerinde toplanan yetimlerin ve kimsesizlerin gözyaşları idi. Mehdi'nin cesur adamlarıyla birlikte gerçekleştireceği zafere dikmişti gözünü.

Soyu Muhammed (s)'e ulaşan ve yüksek makamlı, değerli babalar ve tahir anneler sülalesinden gelen, Resulullah (s)'ın torunu Ebu Yasir'di bu. O; zahit bir düşünür, ilmiyle amel eden bir alim ve mücahit bir kıyamcıydı. Yoksul bir evden çıkmıştı ve bu özelliği değişmemişti; geriye ne ev ne mülk bıraktı, borçlarının ödenmesi için bile yeterli gelmeyen, yılların kullanılmış ve aşınmış hale getirdiği bir miktar sade eşyadan başka mirası yoktu. İşinde asla yapmacıklık bulunmayan mütevazı bir insandı, kimsesizleri sever ve fakirlere yakınlaşırdı. Mücahit ve şehitlere aşk duyar, şevk beslerdi. Yetimlere gözleriyle hizmet eder ve yaralara şifa bahşederdi. Esaret altındaki aziz mücahitler hep aklındaydı; o, öncüydü ve her zaman en ön safta duran bir liderdi. Hiçbir şeyi sadece kendisi için iştemezken, zamanın zorlukları karşısındaysa başkalarıyla yoldaşlık etmeye çekinmezdi.

O, Kerbela için doğdu ve oraya sefer etti, ceddi Hüseyin (as) gibi eşi ve çocuğuyla birlikte üstelik. Şehadet bir ümmetin azamet ve büyüklüğünü yaratan yüce bir kavramdır, bir milleti tek parça haline getirmek için yanan ve kül olan bir vücuttur; ümidi taşıyan ah ve üzüntüdür, tüm kinleri yıkayarak muhabbet ve dostluk meydana getiren bir gözyaşıdır. Burada azamet, birlik, ümit, muhabbet ve cihat bir araya gelerek kanın kılıç karşısındaki zaferini armağan olarak getirirler.

–Büyük şehidimiz, 1982 yılında varlığını ilan eden ve en temel hedefi, yeryüzünün ve insanın özgürleştirilmesi ve saldırgan Siyonistlerle mücadele etmenin yanı sıra halkımız için barış ve huzurun sağlanması olan bir cihat hareketinin genel sekreteriydi. Elbette bu hareket, hiçbir zaman başkasının övgüsünü ve maddi yardımını talep etmemiştir ve en iyi gençlerinden oluşan yüzlercesini – ve hatta kendi rehberini– de bu yolda şehit olarak sunarak “istişhadi operasyonlar” dönemini açmış ve cihat ve fedakârlık ruhunu ihya etmiştir. Diğer temiz yaratılışlı silahşorlarla birlikte düşmana birçok insani ve maddi kaybın eşlik ettiği tarihi yenilgiler tattırabilmiş ve onları hiçbir kayıt ve şart öne sürmeden Lübnan'da işgal ettiği topraklardan geri çekilmeye mecbur bırakmıştır. Bu geri çekilmenin nedeni uluslararası baskılar değildi kesinlikle. Bu zillet yüklü geri çekilme, Emin Cemil'in hükümetinin gölgesinde imzalanan ve ihanet dolu 17 Mayıs anlaşması dışında hiçbir getirisi olmayan barış müzakereleri ve diyaloglarının sonucunda da gerçekleşmiş de değildi

–Bu hareket, hiçbir zaman seçtiği yolun doğruluğu ile ilgili olarak en küçük bir şüphe ve tereddüt duymamıştır ve tüm İslam ümmetinin yakın bir gelecekte, bu mantıklı ve kader belirleyici seçimin etrafında toplanacağına olan inancı tamdır.

–Şüphesiz, şehit mücahit Seyyid Abbas Musevi'nin faziletli, savaşçı ve düşünür eşinin (Ümmü Yasir) ve masum çocuklarının İsrail tarafından suikaste uğratılması, Siyonist terör örgütlerinin kutsal Filistin topraklarına yürüdüğü ilk günden beri işledikleri seri cinayetler liştesine eklenmiştir. Bu terör mangaları; çocukların öldürülüp göğüslerinin yarılmasının; kadınlara ve kızlara saldırılıp erkeklerin katliama uğratılmasının ve evlerin yakılıp toprakların kanuni sahiplerinin elinden zorla alınmasının öncüsü olmuşlardır hep.

–Tüm bu suç ve cinayetler, dünyanın büyük kuvvetlerinin doğrudan gözetimi altında ve destekleri sayesinde gerçekleşiyordu. Elbette onlar bu cinayetleri, Lübnan halkının direnişine veya Filistin halkının intifadasına cevap mahiyetinde gerçekleştirmiyorlardı yalnızca, esas hedefledikleri şey bölgenin esas halkını topraklarından sürmek ve ekilebilir araziyi, suyu ve diğer doğal kaynakları önceden hazırladıkları bir plan doğrultusunda ele geçirmekti. Tüm bunlar aslında, Amerikalıların desteği ve yardımı, silahı ve BM Güvenlik Konseyindeki veto hakları kullanılarak gerçekleştirilen bir devlet terörüdür. Bu, aynı zamanda dünyanın en büyük terörist devletinin Amerika, onun ardından da kendi eliyle bölgeye yerleştirdiği İsrail olduğunu göstermektedir.

–Acaba bizim şöyle bir soru yöneltme hakkımız da mı yok? Saldırgan ve işgalci askerleri  öldürmeyi “terörizm” olarak adlandıranların, kadın, çocuk ve sivillerin katledilmeleri karşısındaki suskunluklarının sebepleri nelerdir? Bu, ölçütlerin mustazaf halkların lehine değil de büyük güçlerin istekleri doğrultusunda belirlenmiş olduğu anlamına gelmemekte midir?

–Şüphesiz, Siyonistlerin güçsüz oldukları dönemlerde bile asla vazgeçmeye yanaşmayacakları plan ve emelleri vardır, öyleyse nasıl oluyor da bazıları safça, kudretli oldukları bir dönemde bunlardan vazgeçmelerini mümkün görüyor? İsrail yalnızca Lübnan'ın güneyini değil tümünü ve bütün Arap ve İslam dünyasını tehdit etmektedir. Hırs ve tamahları sınır tanımamaktadır çünkü ve Talmud  kitabına dayandırdıkları planlarıysa vazgeçilmezdir. Onlar hem Müslümanlara, hem de Hıristiyanlara saldırmaktalar ve bizim inancımıza göre bazı Lübnan Hıristiyanları, liderlerinin İsrail'e gönül bağlama tecrübesinin kendilerine getirdiği vahim sonuçlardan ibret almalılar. İsrail uşaklarına ve satılmışlara gelince, onlara ihtiyacı kalmadığı an hepsini bir kenara fırlatıp atacaktır.

–Lübnan milleti ve hükümeti, partileri, hareket ve şahsiyetleri; yani Seyyid ve ailesinin suikaste uğratılmaları suçunu tek bir yürek ve dille kınayanlar, İsrail'e yanaşmayı ve onun varlığının meşruluğunu kabul etmeyi de reddetmek ve  işbirlikçi hainlerin dışlanması yönünde adım atmakla görevlidirler. Direniş projesinin devlet ve halk tarafından desteklenmesi ve güçlendirilmesi; yeryüzünün özgürleştirilmesi ve izzetli ve sağlam temellere dayalı bir barışın gerçekleşmesiyle sonuçlanacaktır. Direniş, istikrar ve sebat için birçok fırsat hazırlayarak “iç birliğin” oluşturulması için de gerçek bir mihver olmaktadır. Zira, düşmanla işbirliği yaparak ona ümit bağlamış insanlar var olduğu sürece, her türden “iç birlik” darbeye açık ve geçici olmaya mahkumdur. İşte bu yüzden, Lübnan iç savaşının bitmesinin en önemli şartı; İsrail'e uşak olma utancından uzak durmak ve özgürlük projesini kabul ederek Arap ve İslam ülkelerine karşı Amerika'nın ve Batı ülkelerinin yardımını iştememektir.

–Bölgedeki savaş ve şiddetin gerçek sorumlusu, İsrail'in Arap ve İslam dünyasının kalbindeki saldırgan varlığından başka bir şey değildir kesinlikle ve en belirgin özelliği saldırı, haddini aşma ve kan dökmek olan bir rejim barış için hiçbir iş yapamaz. Bilakis kendisini yeni savaşlara hazırlamak için sloganlar ortaya atacak ve anlaşmaların sorumluluğundan kaçmasını sağlayacak fırsatların peşinden koşacaktır. Onlar hatta, Allah ve Resulü ile olan ahit ve sözlerini bile tutmamaları ile meşhur olmuş bir kavimdirler.

–Eğer dünya, gerçekten de bölgede daimi bir barışı arzuluyorsa eğer bunun tek bir yolu var ve o da şudur: işgalci Yahudiler geldikleri ülkelere, Filistin halkı da kendi yurduna dönsünler. Uzlaşma, geri çekilme ve hayali bir barışı elde etmek için düşmana taviz vermek; azgın ve tamahkar düşmanı, saldırı ve işgal yolunu sürdürmesi için teşvik etmeye yarayacaktır sadece.

–Lübnan bugün İsrail ile savaşanları destekleyen bir ülke değildir yalnızca; düşman karşısında verilen büyük bir savaşı bizzat tecrübe ederek en büyük kahramanlık destanlarına da imza atmaktadır. Elbette hepimiz biliyoruz ki Lübnan'da, “belki bir gün Arap dünyası hareket eder ve bir şey yapar” düşüncesiyle oturup beklemeye davet eden bir mantık mevcuttur. Bizim mantığımızsa bize diyor ki Lübnan'da direniş ve cihadı sürdürelim ve her zaman için direnişin destekçisi olmuş Suriye'nin yanında yer alalım. Biz, işgal altındaki Filistin'deki milletimizin intifadasının yanında yer aldık sürekli olarak; Filistin'in Müslüman halkı, bölge halklarına, tüm Arap ve İslam dünyasına açık bir örneklik sunarak İsrail karşısında durulabileceğini ve zaferin  kazanılmasının mümkün olduğunu ispatlamaktalar. Tüm bunlar bu halkların kıyam ederek ümit ve mücadele ruhunu canlı tutabilmelerine imkan bahşedecektir. Bu sayede direniş, tüm İslam ümmetinin asli kültürü ve büyük projesi olacak ve o gün geldiğinde de bu ümmetin İsrail'den ve onun dünyadaki tüm destekçilerinden daha güçlü olduğu anlaşılacaktır.

–Düşmanın vahşice cinayetleri ve ondan sonraki olaylar, Allah–u Teala'nın Kuran–ı Kerim'de buyurduğu sözünün yeni bir doğrulayıcısıdır: “Onlar tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Direnişi ortadan kaldırmak istiyorlardı ama tam tersi gerçekleşti; bu hareket büyüyerek halkın bireylerinin içine ve vicdanına nüfuz etti. Onlar bizim için zayıflık ve aşağılık dilediler,  Allah ise bizim için kuvvet ve kudret irade etti. Seyyidimizi eşi ve çocuğu ile birlikte katlederek bir aileyi toptan ortadan kaldırdılar, bunun karşılığındaysa bütün bir ümmet ayaklandı. Ondan kurtulmak amacıyla suikast düzenlediler ama şehadetiyle belki de hayatından da büyük bir azamet kazandı.

–Şüphesiz, Seyyid ve ailesinin şehadeti kıyam ve hareket doğurmak için öyle büyük bir kudrete sahip ki, direnişin imza attığı cihat operasyonlarının toplamı bile onunla eşit olamaz.  Biz onun şehadetinde, düşmanın bizi uğratmak iştediği ve beklentisinde olduğu o yenilginin dehşetinden defalarca kat daha yüksek ve daha büyük zaferlere tanık olduk.

–Bizler, düşman liderleri ve komutanlarına, bizi yok etmekle tehdit eden ve bunun hesabını yapanlara diyoruz ki: “Biz böylesi hesaplaşmalar için hazırız ve inşallah savaşı kazanacağız. Siz ümmetimiz içersindeki bir takım zelil adamlara bakmayın, aksine düşman için bazı özel hesapları olan ve zaferi kendilerine ait kılacak olan şehitlere ve kahramanlara bakın.”

–Biz İran'a, İslam inkılâbına, Lübnanlı ve Filistinli İslami ve ulusal kuvvetlere diyoruz ki: “Hizbullah sizin yanınızdadır, aynı siperde kalacak, cihat ve istikamete dayalı aynı konumunu muhafaza edecektir ve asla uzlaşma ve yumuşaklık göstermeyerek hiçbir zaman geri adım atmayacaktır.”Çünkü bizim bu yolumuz kanımıza işlemiş ve ruhumuzun derinliklerine kök salmıştır. Bu savaşı birlikte sonuna ulaştıracağız ve hiç şüphesiz aramızdan bazılarını da şehid vereceğiz; bu savaş ve cihadın doğasıdır ama her halukarda galip gelecek olanlar bizler olacağız.

–Biz sizinle ahitleşiyoruz ve söz veriyoruz ki bu misyona, bu ümmete ve güney Lübnan ile Aziz Kudüs'e; Şehit Seyyid Abbas Musevi ve onun vefalı eşi ve küçük Hüseyin'e vefakar kalacağız.

Seyyid'in kendi pak kanıyla meydana getirdiği bu görkemli ve yüce yolda hareket edeceğimizin sözünü veriyoruz size! Ve son olarak ben, Hizbullah'ın komutanı ve önderi olarak ve şehidin ailesi ve İslami direniş hareketinin şerefli evlatları adına, bu şehadet düğününe  katılan herkese teşekkür ediyorum.

Biz hep birlikte ve birbirimizin yanında kalacağız, eğer şehitlerin düğün törenlerinde birbirimizi görmesek de her halükarda direniş siperlerinde omuz omuza vereceğiz. Her biriniz için zafer arzulamaktayız -inşallah- ve Allah'tan size izzet ve büyüklük inayet etmesini diliyoruz.” Zülküf Er/Hürseda 21.02.13

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Türkiye (akp) Modeli, Fitne Modelidir

Tahran Cuma namazı hatiplerinden Ayetullah Ahmet Hatemi, Türkiye’deki İslamcılık modelini fitne modeli olarak tanımladı.. Tahran Cuma namazı hatiplerinden Ayetullah Ahmet Hatemi, Türkiye'deki İslamcılık modelini fitne modeli olarak tanımladı. Tahran Cuma namazı hatiplerinden Ayetullah Ahmet Hatemi, fitne akımları Türkiye modelini kullanarak İslam'a darbe indirmek istediklerini vurguladı. Şehit aileleri ile görüşmesinde konuşan Ayetullah Hatemi, Suriye krizine değinerek, İran ta baştan bu krizin ancak diyalogla çözümleneceğini söylediğini belirtti. 
Ayetullah Hatemi, şimdi ise iki yılın ardından Amerika ve AB komplolarında başarısız olduğunu ve Suriye krizinin diyalogla çözümleneceğini itiraf ettiklerini kaydetti. 
Fitne akımlarına da değinen Ayetullah Hatemi, bu akımların Türkiye modelini kullanarak İslam'a darbe indirmek ve İran'da yeni fitne çıkarmak istediklerini ifade etti.FHA 24.02.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8


Lübnanlı Alimler mezhepçlik fitnesine karşı harekete geçti
Lübnan Baş Müftüsü Şeyh Muhammed Raşid Kabbani ve Lübnan Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Abdul Emir Kabalan, Pazartesi günü telefonla görüşerek ülkede mezhep çatışmalarının yaşanmaması için fikir alışverişinde bulundular. 
Kudüs Haber'in bildirdiği habere göreLübnan Baş Müftüsü Şeyh Muhammed Raşid Kabbani ve Lübnan Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Abdul Emir Kabalan, Pazartesi günü telefonla görüşerek ülkede mezhep çatışmalarının yaşanmaması için fikir alışverişinde bulundular.
–Lübnan Fetva Konseyi tarafından yayınlanan resmi bildiride “Şeyh Kabalan, Şeyh Kabbani’yi telefonla arayarak; halk arasında ihtilaflı meseleler üzerinden yaygınlaşması muhtemel olan sloganik söylemlerin çatışma ortamına dönüşmesini engellemek için görüş alış verişinde bulundu” ifadesi yer alıyor.
–Lübnan’da seçim yasası ile ilgili olarak devam eden tartışmalar hakkında da fikirlerin görüşüldüğü telefon konuşmasında “Lübnan parlamentosundaki milletvekillerinin yeni seçim yasasını (kabul etmesi) sonrasında Lübnan’daki güvenlik ve istikrarın sarsılmaması için ne tür önlemler alınacağı”nın konuşulduğu belirtildi. Bu hususta öne çıkan en somut çözüm yolunun halka sunulacak bir yasa taslağı olduğu konusunda görüş birliğine varıldı. Neticede yeni yasanın halkın her kesimini memnun edecek şekilde hazırlandığı ve kendilerini memnun edecek yasanın ana hatlarının bilinmesiyle birlikte halkın asılsız söylentilere kulak asmayacağı belirtildi.
–Lübnanlı alimlerin özellikle son günlerde hem Sayda kentindeki hem de Suriye–Lübnan sınırındaki Şiiler ile Sünniler arasında yaşanan çatışmalardan sonra gerçekleştirdikleri bu önemli görüşmenin önümüzdeki süreçte Lübnan’da yaşanması muhtemel olan sıcak çatışmalara su serpeceği tahmin ediliyor.
Rast Haber 09.03.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Suriyeli Ünlü Alim El Buti, teröristlere karşı cihat fetvası verdi

Suriyeli dünyaca ünlü alim Muhammed Ramazan El Buti, Şam Emevi Camisinde verdiği hutbesinde şunları söyledi:

“Suriye’nin bulunduğu bu koşullar altında cihat artık “kifayi cihat” değildir. Artık Suriye’deki cihat “Farz–ı Ayn’dır” ve her kimin gücü yetiyorsa “satılmış kuklalar” karşısında orduya yardım etmesi farzdır.

–Ünlü Suriyeli alim şeyh Muhammed Ramazan Said el Buti, Dimeşk Emevi Camisinde, cihadın önemi ve İslam topraklarının savunulması konusunda uyarılarda bulunarak insanları cihada çağırdı.

–Şeyh Ramazan El Buti şunları söyledi: “İçinde bulunduğumuz koşullar; şehir, ev ve barınağımıza kadar varan saldırılar karşısında cihat ve savunma farz–ı ayndır. Herkes kendi gücü oranında “satılmış kuklalar”ı bertaraf etmek için Suriye Ordusuna yardım etmekle mükelleftir.
–Ünlü alim Ramazan el Buti, “Suriye’nin bulunduğu bu koşullar altında cihat artık “kifayi cihat” değildir. Artık Suriye’deki cihat “Farz–ı Ayn’dır” ve her kimin gücü yetiyorsa “satılmış kuklalar” karşısında orduya yardım etmesi farzdır” dedi. 
RAST HABER / AJANSLAR 11.03.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

İsrail'de “Şia–Sünni ayrılığı”konferansı

İsrail, Tel Aviv'de, Şia–Sünni ayrılığı konferansı düzenledi.
Siyonist rejim, dün, Tel Aviv Üniversitesi'nde “Şia –Sünni ayrılığı”adlı konferans düzenledi.
Konferansın amacı; Arabistan, Mısır ve Ürdün'de bulunan Selefileri, dünyadaki Şia Müslümanlar aleyhine kışkırtarak, savaşmalarını sağlamak.
Siyonistler, en büyük düşmanı olan Müslümanları etkisiz hale getirmek için, yıllardır dolaylı yollardan, Şia ve Sünni Müslümanları bir birine düşman etme faaliyetlerini sürdürüyordu. Artık kardeşi kardeşe öldürme projesini doğrudan yürütüyor.
RAST HABER 11.03.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Devrim Muhafızlarının ABD ve Müttefiklerine Cevabı: 'Siyah Savaş'

Bu yazı, Amerika, İsrail veya batı bloğunun hep birlikte İran’a saldırması halinde İran’ın bu saldırıya vereceği muhtemel cevabı konu etmektedir. Bu yazının başlığından da anlaşılacağı gibi Devrim Muhafızlarının Amerika ve müttefiklerine vereceği cevap dünyayı en az bir on yıl karanlığa gömecektir.
–Devrim Muhafızları Komutanları en son yaptıkları görüşmelerinde, İsrail’e karşı saldırı plan ve projeleri hazırladıklarını beyan ettiler. Komutanlar, beyaz sarayın “İran’a karşı askeri seçenek masadadır ve kaldırmamıştır” sözüne karşılık “Bizler de bu seçeneğe karşı vereceğimiz cevabı hazır bekletiyoruz” yanıtını verdiler.
–Bu yazıda İran Devrim Muhafızlarının vereceği muhtemel cevabın ne veya neler olacağına dair bazı öngörülerde bulunulmuştur.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA– Bir an İran İslam Cumhuriyetinin üst düzey yetkilileri ile askeri komutanlarının bir araya geldiğini ve batıyla girişilecek bir nihai savaş hakkında strateji belirlediklerini düşünün. Bu savaşın ölüm kalım savaşı olacağını doğal olarak çok iyi bilmektedirler. Şöyle ki bu büyük savaş eğer kaybedilirse artık geriye ne İslam Cumhuriyetinden, ne İslam’dan ve ne de nizamın yöneticilerinden geriye bir eserin kalmayacağı çok açıktır.    

Bu varsayıma göre bu yazının okuyucuları nihai savaş için belirlenen stratejinin ne olacağını çok rahat bir şekilde tahmin edebilirler. Evet, tahminleriniz doğrudur. Eğer İran İslam Cumhuriyetinin olmaması kararı alınmışsa, başkaları da olmamalı! Eğer İran’ın kuyuya düşürülmesi kararı alınmışsa, onların yakasından tutularak kuyunun dibine doğru onlar da çekilmelidir.

İran’ın askeri stratejisitleri ve analistleri, ikinci dünya savaşından bu yana Amerika ve İsrail’in bugüne kadar yaptıkları tüm askeri operasyon ve savaşları incelemişlerdir. Onlar, şu ana kadar uygulanan taktik ve yöntemleri çok iyi bilmektedirler. Özellikle balkan, Afganistan, Irak… savaşlarında kullanılan teçhizatları yeteri kadar incelemişlerdir. Onlar çok iyi bilmektedirler ki batının tüm askeri kudreti şöyle özetlenmektedir: “Karşı tarafa yeniden yapılanma ve savunma fırsatı vermeden kısa bir sürede  kapsamlı ve derin bir saldırıdırı.”

Onlar, üstün bir askeri taktikte elektronik ve radar savunma sistemlerinin her şeyden önce ortadan kaldırılması gerektiğini çok iyi bilmektedirler. 

Onlar, krizin başlamasıyla birlikte iletişim ve medya seçeneklerinden hiçbiri üzerinde küçük bir hesabın bile açılamayacağını çok iyi bilmektedirler.

Onlar, bir yıkım için en temel operasyonun önceden hazırlanmış, satılmış gruplar tarafından yapılması gerektiğini çok iyi bilmektedirler.

… ve daha bir çok şeyi İran askeri yetkilileri çok iyi bilmektedir. Ve tabiidir ki verecekleri cevapta bunların hepsi hesaba katılmıştır.

Ancak burada verilecek “Siyah Cevap” üzerinde durmak istiyor ve savaş hakkında bilinen genel şeylerin üzerinde durmak iştemiyoruz.

Çünkü şu anda dünya medyasının neredeyse tamamı, tam anlamıyla tek taraflı olarak batının yapmak iştediği yönde analiz ve tahliller yapmakta ve İran’ın buna karşı vereceği yanıt üzerinde durulmamakta ve sessizliğe bürünmektedirler.

Elbette bu sessizliğin nedeni açıktır. Çünkü onlar dünya kamuoyunun İran’a karşı girişilecek bir askeri operasyonun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini bilmelerini iştememektedirler. Askeri saldırı durumundaki bir sessizlik kesinlikle facianın boyut ve hacmini örtecektir.    

SİYAH CEVAP

1. Savaşın başlamasıyla birlikte otomatik olarak İran İslam Cumhuriyetinin politik ve görülen liderleri geçici olarak ülke hakkında alınacak kararlar konusunda geri plana itilecek ve her şey, çok önceden hazırlanarak görev ve sorumlulukları belirlenmiş olan siyah devletin (askeri devlet) eline geçecektir. Dolayısıyla bu liderlerden her hangi birinin savaşın başında veya daha sonra ortadan kaldırılması savaşın kaderine ve gidişatına her hangi bir etki bırakmayacaktır.

2. Büyük bir ihtimalle önceden görevler taksimi yapılmıştır. Ülke sınırlarını koruma görevi İran İslam Cumhuriyeti ordusuna ve Besiçe (gönüllü birlikler) bırakılmış, İran sınırları dışında kalan dünya genelindeki  karşı saldırı ve savunma görevini Devrim Muhafızları Ordusu, Devrim Muhafızları Ordusu karşı istihbarat birimleri ve üçüncü orduya (Avrupa ve Amerika’daki Devrim Muhafızları Ordusunun çekirdek operasyonel timleri) bırakılmıştır.

3. Savaş başlar başlamaz, ‘tüm klasik savaşlarda askeri kuvvetler bir komutanlıktan komuta edilir’ stratejisinin aksine İran’ın üç ordusu tam olarak karar alma ve uygulamada bağımsız olarak hareket edeceklerdir.   

4. Düşmana verilecek tüm operasyonların yanıtı muhtemelen iki aşamaya bölünmüş olacak. Birinci aşamada caydırıcılık ve mat etmek, ikinci aşamada ise saldırgan güçleri yok etmek olacaktır.

5. Bağımsız güçlerin savaş meydanında bağımsız hareket etmesini dikkate aldığımızda karşı taraftan komuta alınmayacaktır, bilakis bu komuta otomatik olacağından düşmanın saldırısından en fazla kırk beş dakika sonra tüm savaş birlikleri çeşitli savaş cephelerindeki yerini alarak sıfır noktasına yerleşeceklerdir.

6. İran, savaş başlar başlamaz (İran’a saldırması için) batılı ülkelerin askeri birliklerini barındıran askeri üsleri bulunan başkentlere saldıracağını duyuracaktır.

7. Büyük bir ihtimalle savaş başlar başlamaz kırk sekiz saat içinde Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İran tarafından işgal edilme planı yürürlüğe konulacaktır. Savaşın ikinci merhalesinin icrasında ise bu ülkelerin işgal edilmesi hayati öneme sahip olacaktır. Devrim Muhafızları Ordusu kara birlikleri ve saklı yedek birliklerle bu operasyonda ana rolü oynayacaktır.   

8. Caydırıcılık merhalesi başladığında saldırgan güçlerle, destek birlikleri ve tedarik birliklerinin irtibatının koparılması için çalışılacaktır.

9. (İran taarruz birliklerinin odaklanacakları) öncelikli hedefleri şunlar olacaktır: Fars Körfezi, Umman Denizi ve Hint Okyanusunda bulunan Amerika, İngiltere, Fransa… uçak gemileri; Afganistan’da bulunan NATO komutası, Irak’ta bulunan Amerika ve İngiltere’ye ait Merkez Komutanlıkları; İsrail nükleer santralleri; İsrail’in askeri ve mühimmat depoları, havaalanları, su ve elektrik üretim tesisleri ve ekonomik olarak önemli sanat kuruluşlarına ve büyük bir ihtimalle şimdiden 2000 kilometrelik menzile giren Amerikan müttefiklerine ait nükleer santraller Şahap–3 Füzeleri tarafından hedef alınmış durumdadır.

10. Büyük bir ihtimalle, İran’ın taarruz birlikleri Batılı askeri birliklere ve İsrail’e saldırmasıyla birlikte Suriye, Lübnan, Irak ve Afganistan cepheleri genişleyecek ve İran’a gönül vermiş güçler Devrim Muhafızları kara birlikleri mesabesinde savaşa katılacaktır. Lübnan Hizbullah’ının savaşa girmesiyle birlikte Hamas, İslami Cihat… gibi güçlerin İsrail topraklarına gireceği bu planda öngörülmüştür.

11. İran’ın savaş sırasında tüm askeri gücünü düşmanın silah beslenme ana merkezlerine vereceği öngörülmektedir. Bu doğrultuda şöyle bir düşünmek yeterlidir: Amerika ve müttefiklerine ait savaş gemilerinin İran’ın bombardıman ve intihar uçakları ile yer altı ve karadan denize füzelerle yok edilmiş… bu durumda Fars Körfezi’nin ne kadar büyük bir ateşin içinde olduğunu düşünün. Artık Hürmüz boğazından petrol sevkiyatının yapılması en az on yıl gerçekleşmeyecektir. İsrail’de artık nükleer tesislerinin yok edilmesiyle konuşacak bir sözü kalmayacaktır. Ve muhtemelen İsrail batılılar için tatlı bir hatıra olarak tarihteki sayfasında yer alacaktır. 

12. Büyük bir ihtimalle, İran’a ait saldırı uçakları, aynı anda Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerine) ait petrol ihracat merkezleri ve kuyularını ve aynı şekilde bu ülkelere ait rafinerileri bombardımana tutacak ve bu merkezlerin tamamen ortadan kaldırılması için çalışacaktır. Fars Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi açıklarında bulunan bu ülkelere ait petrol gemileri de Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri tarafından saldırıya uğrayacaktır. Bu saldırılar büyük bir ihtimalle savaşın başlamasıyla 24 saat içinde gerçekleştirilecektir.

13. (Muhtemelen savaş başlar başlamaz İran sınırları Pakistan ve Afganistanlı gönüllü savaşçılar için açılacak) ve Irak’taki Amerikan ve İngiltere’ye ait güçler bunlar tarafından ortadan kaldırılacaktır. Bu doğrultuda Taklit Mercilerin fetvalarıyla Irak’taki savaşçı Şiiler bu gruplarla işbirliği yapacaklardır.

14. İran’ın üçüncü ordusu (İran’ın Amerika ve Avrupa’da bulunan özel birlikleri) savaş başlar başlamaz Devrim Muhafızlarının saldırgan düşmana karşı operasyonunun başlamasıyla birlikte buradaki birlikler de İran’a karşı savaşta Amerika’yla birlikte hareket eden ülkelere ait enerji kaynakları, elektrik ve su tesisleri, ana sanayi, havayolları, köprüler, yollar… imha edilecektir. Büyük bir ihtimalle Batılı ülkelere ait kimyasal, biyolojik ve nükleer silah üretim tesisleri bu imha saldırısında öncelikli hedef olarak belirlenecektir.

15. Ülke sınırları ve şehirler arası savunmayı İran Ordusu uhdesine alacak ve şehirlerin ve yerleşim alanlarının savunmasını ise Devrim Muhafızlarına ait üç milyonluk seferberlik güçleri sağlayacaktır.

Bir milyonluk Besiç güçleri ihtiyaç halinde Devrim Muhafızlarına destek güçleri olarak devreye sokulacaktır. Diğer askeri birlikler büyük bir ihtimalle Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’i ele geçiren taarruz birliklerinin yerine sevk edilecektir.

16. İran’a saldırıya karşı tüm operasyonlar sınır dışında ve muhtemelen en fazla on gün içinde gerçekleştirilecek ve operasyon sonrası tüm Ortadoğu saldırgan düşman birliklerinden temizlenecektir.

17. Büyük bir ihtimalle, savaş başlar başlamaz İran tüm uluslar arası anlaşmaları askıya aldığını açıklayacaktır.

18. Eğer düşman birlikleri İran’a nükleer silahlarla saldırıda bulunursa Devrim Muhafızlarının da Avrupa ülkelerinin başkentlerine biyolojik silahlarla saldırıda bulunma hakkı doğacaktır!

–Şayet okuyucular bu yazında ele alınanların bir fanteziden ibaret olduğunu sanabilirler, ancak bu bir hakikattir ki eğer İran’la Batı arasında tam ölçekli bir savaş olacaksa Batılı ülkeler bilmelidir ki eğer İran’ın ortadan kaldırılması düşünülüyorsa İran onlar için bir kukla olmayacak ve batılılar için acıma duygularını yitireceklerdir!

–Batılılar bilmelidir ki muhtemel bir savaşta İran halkı İran İslam Cumhuriyetinin arkasında yer alacaktır. Bunu karinesi ise çok basittir. Çünkü Batılı ülkelerin İran’a saldırısı, İran halkına, varlığına, ilke ve değerlerine bir saldırıdır. Dolayısıyla ülkelerini savunan güçlerle birlikte kendi varlıklarını ve değerlerini savunmak için düşmanın karşısına çıkacaklardır. Allahumme Accil liveliyyikel ferec… inşallah.ABNA.İR 2012/03/26/24.03.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Sıfır sorun

Kaddafi, başbakanımıza ödül verdi, Kaddafi’yi linç ettiler.

Mübarek, cumhurbaşkanımızla kucaklaştı, Mübarek’i kafese koydular. Suriye’yle kardeş olduk, o günden beri birbirlerini vuruyorlar. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi sabah Lübnan işgal edildi. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, bakanlarımızla birlikte Yemen Türküsü’nü söyleyip ağladılar, Yemen’de içsavaş çıktı. Başbakanımız İsrail başbakanıyla el sıkıştı, o gece Gazze’yi vurdular. Ürdün başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti. Gürcistan’la yakınlaştık, başbakanımız Saakaşvili’ye sarıldı, ertesi gün, Rusya Gürcistan’a girdi. Suudi Kralı cumhurbaşkanımızla başbakanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu, aylarca ABD’de hastanede yattı, zor düzelttiler. Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili... El Beşir’e Çankaya Köşkü’nde yemek yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü. Arjantin devlet başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı. Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, 50 sene sonra ilk defa Kuzey Kore’den füze fırlattılar. Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken meclis basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü. Yunanistan başbakanı kış olimpiyatlarımıza geldi, halk ayaklanması çıktı, hükümeti düştü. 2010’u Japon Yılı ilan ettik, 2011’de tsunamiyle dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı. Romanya başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti. İspanya başbakanıyla medeniyetler ittifakı kurduk, adam siyaseti bıraktı. Silvio yargılanıyor. Portekiz başbakanı cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti, kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu. Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna başbakanı tutuklandı. Polonya’yla irtibat kurduk, Polonya devlet başkanının uçağı çakıldı, rahmetli oldu. Başbakanımızın Kosova’ya gideceği açıklandı, Kosova sokaklarına hoş geldiniz pankartları asıldı, gitmeden 12 saat önce Kosova hükümeti düştü. Cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya gideceği açıklandı, Hollanda prensi çığ altında kaldı, Cumhurbaşkanımız Hollanda’ya gitti, Hollanda hükümeti istifa etti, prens bir senedir bitkisel hayatta...
Başbakanımızın ABD’ye gideceği açıklandı, Obama beyzbol sopası çıkardı, gezi iptal oldu.
Cumhurbaşkanımız İsveç’e gitti, külkedisi olarak tanınan İsveç prensesi öldü, cumhurbaşkanımızı korumakla görevli İsveçli polislerden biri motoruyla kanala uçtu, o da öldü.
Başbakanımızın El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları çözmek için Filistin’e gideceği açıklandı. Dün ortaya çıktı ki... Filistin yönetimi, sakın gelmesin açıklaması yapmış.Hürriyet Yılmaz ÖZDİL 29.03.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun

Ehli Vicdan Sahipleri, devletler maneviyat ehlinin feraseti halkı Allah’ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamlarının maneviyatdan uzaklaşıp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur. Irakın küzeyine kıyametin alametlerini döşemek için Özalın kulağına şeytanın sol ayağı dişi tarafından Fetulahcılar sağ ayağı oğlan tarafından Süleymancılar, Türkiye’nin himayesinde bir kürt devleti kurmayı üflüyorlar;

daha soğraki gelişen süreçde Özal’ın, bu planı zihnen ve fikren sürükleyeceği ortamı ‘müsait’ yani, bölücü/terörü levye olarak kullanamadı, yapamadığı için;

Ben hem Umremi yaparım hemde viskimi içerim diyen Karısı,

Üzerine sürdüğü alkol karıştırılmış kozmetik,  yemiş olduğu haram ve şüpheli ile dışa vuran nefesi ve teri aracılığı/sebebi ile zehirlenmesine, bağırsak düğümlenmesine, yarılmış göbek/mide kasında atılamayan toksitlerin birikmesine zemin hazırlıyor;

yani, karısı üzerinden Özalın himayesinde gelişip kulağına üfleyenler ‘zehirlenmesine’ zemin hazırlıyor; benzeri olaylar bu şekilde oluyor;

herkimki Allah’ın din’ini tahrip eder,

“tahrip edene yardım eder, kollar gözetir sessiz kalır ise, tahrip edenlerin ateşi onlarıda sarar”, İlahi Hükmü gerçekleşiyor... Kalbi maneviyat ve adalete dönük direniş cephesinde olan her İnsan bunu anlayabilir korunabilir.

Tekrar aynı amaç için, benzer olayın yapılması ile; yani Başbakanın burnuna dibine kadar sokulan avanelerine güvenen malum cemat/fetullah suç terör tasarım örgütü açık ve imalı olarak Tayyip Erdoğan’ı tehdit etmiş ve ediyorlar... mesela, nefes mesafesine kadar yaklaşan bağımlıları veya Eğemen Bağış gibi hayranları ile iletişim sağlayıp duyu yollarından sinir uçlarına dokunup ani başdönmesi göz kararması, yenilen içilen birşeye sinen nefesleri ile hazımsızlık, bağırsak düğümlenmesi yapabilirler;

veya yenmiş ama henüz atılmamış “midede kalan bir parça üzerinde” ‘vucudun korunaksız bir anında’ mail, mesaj ve telefon ile iletişim sağlayıp bütün vucudu kaplayacak derecede soğukluk verip bir anda vucudun bütün ısısını düşürüp yaşamsal öneme sahip, vucut ısısı ile yağları yakan organların işlevini engelleyebilirler.

Allah’a yemin ederimki ‘insanlık alemi, deccalizmle mücadele asrında olduğunu anlayacak’ ve insanları islam diresinden çıkartan bu cematlerin önderlerinin,  sürücü ve taşıyıcı bağımlılarının Resimleri  dahi Hastane ve Sağlık Ocaklarına asılıp, özellikle hasta İnsanlar ‘zayıf anında, son nefes’de İtikat ve İmanını koruması için uyarılacak.

Korunmanın çaresi; haram ve şüpheliden manen, fikren ve mümkün olduğunca fiziken uzak durup euzu besmele ile, İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun okuyup ‘islam dairesi’nin tahribinden geçinen sağlı sollu şeytanın iki ayağı üzerinde toplanmış bu gurupların hertürlü müsübetinden  Allah’a sığınıp, en azından imanın en zayıfı ile onlara karşı Buğz etmek... ancak bu şekilde Allah’ın yardımı ile İbrahim (as)ın nemrutun ateşinden korunduğu gibi korunulur. 

Allah’ın selamı bereketi, dünyanın emniyeti mukaddes islam’ın beli ve omurgası ‘maneviyat’ın rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile manen fikren ve fiziken desdek olanların üzerine olsun. Hacı Bayazıt 01.04.2013    

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Bunların Allah yolu dediği şeytan yolu
Arkasında Amerika ve İsrail'in olduğu âlim müsveddeleri, âlim değil ancak zalim olabilir. Düşünün 'Şöyle mübarek, böyle mübarek bir adam?' peki nerede? Ecnebi kucağında?
Mübarekliği kucakta olmasından!
Bu yüzden Müslümanları suçluyor, Haçlı işgallerinin yanında saf tutmayı, ehvenişer olarak niteliyor ve 'Amerikasız olmaz' diyor. Her şeyin bir bedeli var. Baba evladını kucağına almıyor bu zamanda!
Sevgili Peygamberimiz on dört asır önce, Deccal hadisinde?
Ümmetim hakkında en çok korktuğum Deccala uymalarıdır. Onun bir elinde ateş, bir elinde su olacaktır. Bilmiş olun ki; size su diye gösterdiği ateş, ateş diye gösterdiği ise sudur. Deccal ümmetim içerisinde çıkacaktır. Müslümanlar ona uyarak okun yaydan çıktığı gibi, dinden çıkacaklar. Ama dinden çıktıklarının farkında olmayacaklar. Mescitler dolup taşacak, içerisinde bir tane iman ehli ya bulunacak, ya bulunmayacak buyuruyor.
Şimdi bu günleri yaşıyoruz. Deccal'a uyan çoğunluk, hakkı sayı çokluğu, demokrasiyi ise, iman göstermekte.
Hem de, Amerikan demokrasisini? Bazıları bir zamanlar demokrasi bizim için araç... demişlerdi. Onlar için demokrasi şimdi de araç? İmanı ve İslamı boğma aracı? Hakkı, batıla karıştırma ve Tevhit ile teslisi barıştırma aracı? Ya da ılımlı İslam'ı, devlet eliyle dayatma aracı?
Geçenlerde tartıştığım bir okurum, bir tek siz çoğunluğa muhalefet ediyorsunuz. Bütün cemaatler ve Müslümanlar yanlışta da siz mi doğrudasınız? diyor.
Ona peygamberimizin 'Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir tanesi hak üzere bulunacak, yetmiş ikisi ise batılda ittifak edecektir' hadisini hatırlatarak Allah'a şükrettim.
Her şey ortada?
NATO ve BOP yoluna dinlerini çok az bir bedele satan sözde âlim bozuntuları Allah yolu deseler bu neyi değiştirir. Haçlı yolunda ilahi ve marş okuyarak, şiir söyleyerek 'durmak yok yola devam' diyerek yürümek, bu yolu Allah yolu yapar mı? Elbette yapmaz. Suriye'de isyancılar tarafından şehit edilen büyük İslam âlimi Ramazan el Buti Hazretlerinin şehit olduğu görüntüler yayınlandı.
Şehit Ramazan el Buti, Amerika'nın kendisine teklif ettiği Amerika'da lüks içinde yaşama ve FBI polislerince çiftlikte korunma imkânlarını tereddütsüz geri çevirmiş.
İslam âlimi ve Allah adamı böyle olur işte. Eğer Şehit Buti, Amerika, İsrail ve AKP'nin arkasında olduğu isyancı teröristlerin safına geçseydi, Esat yönetimi düşmüştü?
O, dinini az bir bedele satmadı. Kolaylıklarla çevrili olan cehennem yerine, zorluklarla, tehditlerle ve şantajlarla çevrili olan cenneti tercih etti. Esat'ın yanında Amerika ve İsrail'in karşısında durdu. Bir de AKP'nin durumu?
Ne mutlu ona ki, şahadet şerbetini içti? Bizim nasipsizlerde Esat zalim 'diyen, Deccal politikalarının peşinden giderek, kızılcık şerbeti ve baldıran zehri içiyorlar. Esat, Haçlı koalisyonuna rağmen, teröristlere boyun eğmezken, bizim geldiğimiz nokta ortada?
Arkasında Amerika başta olmak üzere küresel güçlerin olduğu siyasi ve dini kişilikler mutlaka Müslüman için büyük kötülük kaynağıdır. 'Siz onlardan olmadıkça sizi asla desteklemezler' ilahi ölçüsü her şeyi anlatıyor.
Bunların hak dediği batıl, batıl dediği haktır. Âlim dedikleri zalim, zalim dedikleri âlimdir. Kardeş dedikleri kalleş, kalleş dedikleri emin olun, kardeştir.
Bunların Allah yolu dedikleri şeytan yolu.
Yusuf Karaca 13.04.2013?

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

“Kutlu oyun” haftası!

Ülkenin milli bütünlüğünü hedef alan Haçlı oyunları, dini bütünlüğümüze yönelik peygambersiz İslam'ı devreye sokmuş ve yerli ajanlarını görevlendirmişlerdi. Hem de onlarca yıl önce?
'Papa'ya mektup'la ortaya çıkan “Dinler arası diyalog”süreci İnsanımızı “imansız Müslüman”tipi yetiştirmeyi amaçlamıştır. Bugün, bu amaçlarına büyük ölçüde kavuşmuş görünüyorlar.
Bunların tezgâhında geçen veya kucağına düşen insanlar “Allah'ı kabul iman, peygamberi kabul kemal”öğretisiyle imansız olmaya ilk adımı atmış oluyorlar. Ne acıdır ki bunun farkında bile olmadan?
Farkında olanlar ise, bu işi kan davasına dönüştürerek, peygambersiz İslam'ı “nur yolu”diye yutturmakta ve her platformda İslam'dan intikam almaktalar. Yahudi ve Hıristiyanları alenen dost edinmekte ve Allah'ın bu konudaki ayetlerini hiçe saymaktalar.
“Yahudiler hakkında Kuran'da kötüleyici beyanlar var. Bunlar o günkü Yahudiler hakkında geçerlidir. Şimdikileri bağlamaz?”diye kitaplar yazdılar. Abant konsilinde “Akıl ile vahiy çatışırsa akıl tercih edilmeli”diye kararlar aldılar.
“Allah katında din İslam'dır”ayetini hutbelerde okunmasını, kucağında oturdukları efendilerin nüfusunu kullanarak yasaklattılar. Ellerindeki basın yayın kuruluşlarıyla “ilahi dinler, İbrahim'i dinler”veya “üç büyük din”isimleri ile yeni bir din icat ettiler. Üç dinin karışımı olan 'ılımlı İslam'ı?
İnsanımız bunlar sayesinde İman ve İslam'ın kırmızıçizgisinden şüpheye düşmüş ve itikadı sarsılmıştır. 'Görevli' İslamcı yazarın rahibe kıyafetiyle kilisede mum yakıp dua etmesi, planın parçası olarak kiliseye “Allah'ın evi”tartışmalarını beraberinde getirmişti.
Hıristiyanlarca kutsal olabilir ve ancak onları bağlar. Müslümanların ibadethanesi ancak ve ancak “takva temelli mescitler”ve camilerdir. Dini bütünlüğümüzü hedefleyen tüm faaliyetleri burada yazmamız mümkün değil.
Ancak tüm bu ihanetlere “hizmet”diye sarılan nursuzların “Kutlu–doğum Haftası”etkinliklerine dikkat çekmek istiyorum. Peygamberi imanın ve İslam'ın şartından çıkaran “nasipsizler”bu özel hafta da boş durmayarak, sureti–haktan görünmeye çalışıyorlar.
“Kutlu doğum”haftasını adeta “Kutlu oyun”haftasına çevirdiler. Kandiller düzenliyor, ilahi söyleyip, Kur'an okuyorlar. Sonra da peygamberimiz için övgüler?
“O öyle büyük bir insan ve sonsuz nur ki? O gönül sarayımızın öyle eşsiz bir sultanı ki, o Kelime–i Tevhid'in birinci kısmını söyleyip, ikinci kısmını söylemeyenleri de affedecek, şefaat edecek ve cennete koyacak”diyorlar. Akıttıkları şu zehri, görebiliyor musunuz?
Bütün sıkıntıları Kelime–i Tevhid'in ikinci kısmı, yani “Muhammet Allah'ın kulu ve Resulü”ibaresi?
“Allah onları kahretsin, gerçeği bildikleri halde nasılda saklıyorlar?”
Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinden bir de, tek kişilik bir şovdan bahsetmek istiyorum:
Bu mübarekte tek başına oynuyor!
Sürekli ellerini kullanarak adeta hipnoz ediyor dinleyenleri. Anlattıklarında İslam'ı ara ki, bulasın? Mümkün değil? Orada ne İslam var, ne de İslam'ın peygamberi? Medya gücüyle üşüşen kalabalıklar ellerinde mendil ağlıyorlar. Eski Türk filmi izleyicileri gibi.
İyi bir insanoğlu ve hatipoğlu olduğunu biliyorum. Ama doğrusu merak ediyorum, anlattığı dinin içinde İslam ve O'nun peygamberi neden yok
Varsa, ülkenin parçalanmasına diyecek bir şeyleri, neden olmuyor? Yoksa dinimiz de mi parçalanmamızı istiyor!
“Ey Allah'ın kulları kardeş olun”ikazı, neden tek kişilik şovun hiç konusu değil?
“Müslüman'ı, Müslüman'a kışkırtan bizden değildir”hadisini o yalancıktan ağlayan gözler neden görmez?
“İslam'dan başka Hak din var”diyenlere söylenecek hiç mi bir sözü yok?
İslam'ın ve imanın şartlarından çıkartılan peygamberi savunmak, müdafaa etmek, “Onsuz Müslüman olmak ve cennete girmek asla mümkün değil”demek, Kutlu Doğum Haftası'nda olmazsa ne zaman olacak?
Birileri kurum ve kuruluşlarıyla peygamberi imanın ve İslam'ın dışına çıkarıyor. Bu şovmen de hayatın dışına itiyor.
Etliye, sütlüye karışmayan, küresel oyunlara karşı gelmeyen “Dişe göre bir peygamber“?
Susan, konuşmayan, gülmeyip hep ağlayan, ticaret yapmayan, evlenmeyen, yemeyen, içmeyen, savaşmayan, tavır almayan, haksızlık ve talanlara dur demeyen, bir peygamber? İslam'ın böyle bir peygamberi yoktur.
Yusuf Karaca 18.04.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

“Hakk– batıl savaşı kıyamete kadar devam edecek, herkes safını belirlesin”

Berlin İmam Rıza İslam Merkezi İmamı Şeyh Sabahattin son Cuma hutbesinde ülke ve bölgesel gelişimelere değinerek hakk–batıl mücadelesine dikkat çekti.

Muhabirimizin Berlin'den gönderdiği habere göre; İnsanoğlu var olduğu günden beri hakk–batıl savaşının var olduğuna değinen İmam Rıza İslam merkezi Cuma İmamı şöyle dedi:”İnsan ve İblis var olduğu müddetce hakk– batıl savaşı var olacaktır. Hak ve batıl var olduğu gibi bu yolların takip edenleri, temsilcisi ve önderi de vardır.”

–Batıl cephenin hakka karşı açtığı savaşlarda mubhem olan bir nokta olmadığına değinen Şeyh Sabahattin şöyle dedi:“Hakk asıl, batıl ayrıntıdır. Batıl hakkın önünde  engel oluşturmaktadır. Peygamberler hakk nurunu yaymak için yapmış oldukları mücadelede batılın çıkardığı engelleri büyük bir azimle aşmış ve kendilerine inanan muvahhidlere sırat–ı mustakimi göstermişlerdir. Peygamberler döneminde hakk ve batılı tanımada şimdiki kadar sorun yoktu. Batıl net bir şekilde ortada, hakk da çok net bir şekilde ortadaydı, insanların yapacakları iş sadece tercih ikisi arasında tercih yapmaktı.”

–“Muvahhidler için Hz. İbrahim– Nemrut mücadelesinde gizli bir nokta, anlaşılmayan mubhem bir durum yoktu. Hz. Musa– Firavun savaşında anlaşılmayan bir mesele yoktu, insanlar gayet iyi anlıyorlardı. Yani hakkı ve batılı teşhis etmede bir sorun yoktu. Saflar belliydi. Hz.İbrahim ve Hz. Musa’nın yanında yer alan muvahhidlerin tağutun yanında yer alması mümkün değildi.”

–“Resulullah(sav) zamanında da aynı şekildeydi; Peygambere iman edenlerin Ehu Cehil’in yanında yer alması, Mekke müşriklerinin yanında olmaları imkansızdı. Yani Peygamberin müşriklerle savaşında müslümanlar ve müminler için hak ve batılı ayırt etmekte anlaşılmayan, gizli kalan bir nokta yoktu, inananların ve inanmayanların safı belliydi, herkes  kimin yanında yer alması gerektiğini gayet iyi biliyordu.”

–Ama sıra hakk– batıl savaşı müslümanlar arasında ortaya çıkınca sorunlar da ortaya çıkmaya başaladı. Hz. Ali–Muaviye arasındaki hakk–batıl savaşında müslümanlar arasında sorunlar başladı.

–Hz. Ali'nin en büyük sorunu müslümanların arasından hakk temsilcisine karşı çıkılmasıydı; Cemel savaşında İmam cehalet ehliyle savaşıyordu; peygamberın hanımı ve sahabeden Talha ve Zübeyr gibilerle. Sıffeyn'de hile ile savaşıyordu; Muaviye ve hilenin başı Amr ibn Ass gibilerle. Nehrivanda ise fitne ile; aklı gözünde bağnaz, mürteci İslam anlayışına sahip haricilerle savaşıyordu.”

–Günümüzde safların belirlenmesinin önemine değinen Sabahattin hoca şöyle devam etti: “Günümüzde en büyük sorun hakk ve batıl cehpesinin saflarının belirlenmesidir. Herkes safını belirlemeli; Ya Muaviye’nin safı, Ya Ali’nin safı. Üçüncü halife öldürüldükten sonra Ebu Sufyan, oğlu Muaviye’ye bir tavsiyede bulunuyor: “Oğlum, şunu unutma ki Haşimilerle, Emevilerin savaşı kıyamete kadar devam edecek”

–Günümüzde Emevilerin temsilcileri/takipcileri kimlerdir? Haşimilerin temsilcileri/ takipcileri kimlerdir? Tanımak zor değildir. Emevi İslamı'nı savunun herkes Emevidir, Haşimi İslamı'nı savunan herkes de Haşimidir. Bu gün Velayet–i Fakih ve Taklid merciler Haşimilerin, Hz. Ali’nin temsilcileri ve takipcilerdir, bunların kaşısında olan ise Muaviyeci ve Emevi zihniyetin takipcileridirler.

–Herkes safını belirlemelidir; Nemrut, hz.İbrahimi ateşe atmak için büyük bir ateş yakıyor, bir karınca da ağzına su almış ateşi söndürmeye gidiyor, soruyorlar nereye gidiyorsun, diyor İbrahimi ateşe atacaklar o ateşi söndürmeye gidiyorum. Senin bu suyun ne yapar ki o ateşe karşı dediklerinde karınca küçük, naçiz cüssesiyle insanlık tarihine ders olacak büyük bir cevap veriyor; “Ben safımı belirliyorum, , ya İbrahim! seni seviyorum.  Ben, senin safındayım”.

–Ey Müminler! İşte bugün saf belirleme günüdür; İlahi sen şahid ol biz hz. Ali’nin yolunu takip eden velayetin yolundayız. Velayetin dışındakiler Emevilerin takipcileridir. Ali takipcilerinin kalbinde Muaviyecilerin sevgisi olamaz. Birgün Ali yarenlerinden biri hz. Ali’ye şöyle diyor: “Ya Ali! ben seni çok seviyorum”, hz. Ali birşey söylemiyor, o adam: “Ya Ali! Falancayı da ( Hazretin muhaliflerinden birinin ismini diyerek) seviyorum”. Hz. Ali buyuruyor: ”Benim sevgim ile muhalifimin sevgisi bir kalpde olmaz.”

–Değerli müminler! Velayet sevgisi ve Ali sevgisi olan bir kalpte, Muaviye sevgisi, tağutların sevgisi, fasıkların sevgisi barınmaz. Saflarımızı belirlememiz gerekir.” Vesselamu Aleykum verahmetullahi ve berekatuh. Rasthaber/ Berlin 21.04.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Hüseyni direniş

Allah’ın adıyla

Bilindiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barak Obama kısa süre önce İsrail ziyaretinde Müslüman ülkelerini İsrail ile olan ilişkilerini düzeltmeleri çağrısında bulunmuş ve İsrail’in güvenliğinin Amerika’nın sorumluluğu olduğunun altını çizmişti. Türkiye, İsrail devletinin kuruluşunu ilk tanıyan Müslüman ülke olma “şerefini” nasılki tarihte kimseye kaptırmamıştı, İsrail’in basit bir telefon görüşmesiyle Türkiye’den alelusul yaptığı özürü adeta kapılarda bekliyormuşcasına kabul ederek Obama’nın yaptığı bu çağrıya ilk önce icabet eden Müslüman ülke olma “birinciliğini” de yine kimseye kaptırmamış oldu.

–Müslüman bir isme sahip Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Hüseyin Barak Obama ile başlayan Amerika’nın yeni Ortadoğu stratejisi elbette birgün bir gecelik planlardan oluşan tesadüfler zincirinden ibaret değildir. 11 Eylül ile start düğmesine basılan Yeni Ortadoğu işgal politikasını ve stratejisini yeni taktik ve yöntemlerle Hüseyin Barak Obama’dan sonra geliştirmeyi planlayan Amerika, artık bundan sonraki yıllarda Ortadoğu’yu Müslüman silahından çıkan kurşunlarla ve füzelerle ele geçirip elini kana bulamadan lejyon Müslüman ordusuyla başarıya ulaşmayı hedeflemektedir. Hüseyin Barak ise bu hedefe Müslüman kökenli bir aileden gelmesi hasebiyle değişen yüzüyle Ortadoğu projesine organik olarak en çok uyum sağlayacak olan Amerikan başkanıdır.

–Amerika’nın Müslümanlara gerçek yüzünü en acı şekilde gösterdiği baba ve oğul Bush döneminden sonra Amerikan Müslüman oylarının çoğunu alarak hükümeti teslim alan Hüseyin Obama, Amerika’nın Müslüman dünyasında sekteye uğramış diplomasisine bypass yapmak için Müslüman alemine ilk konuşmasını “Sünni” aleminin merkezi olan Mısır’dan (Kahire Üniversitesi) yapmıştı. Ne tesadüf ki, Arap Baharı’ndan aslan payını alarak Sünni Müslüman aleminin başına geçen Müslüman Kardeşlerin çıkış noktası da Mısır’dır. 2009 yılında Amerika’nın İslam alemine seslenişi, aslında yeni politikasını ve stratejisini aynı zamanda ilgili mercilere resmi olarak duyuruşuydu.

–İçimizden bir yerden, Sünni Arap Müslüman dünyasının merkezi Mısır’dan yapılan bu sesleniş, Amerikan’ın bundan sonraki yapacağı değişimi; içimizden, en köklü radikal dini geleneğe sahip olduğu “düşünülen” Müslüman Kardeşler’in doğduğu ve İslam alemine yayıldığı nokta olan Mısır’dan seslenerek, bu değişimin kesinlikle Müslüman eliyle bundan sonra gerçekleştirileceğinin sinyalini vermişti.

–Hüseyin Obama, Mısır’daki seslenişinde bu tespiti ilgilendiren sözleriyle şöyle demişti: “Ben Hristiyanım ama Kenyalı Müslüman bir aileden gelmekteyim. Müslüman bir ülke olan Endenozya’da küçükken birkaç sene kaldım ve ezan seslerini dinledim. 11 Eylül olayı Amerika’da  büyük bir öfkeyi ve korkuyu da beraberinde getirdi. Ben buraya Amerika’nın İslam alemiyle olan ortak payda ve ilkesini ortaya çıkarmak için geldim ki bu hoşgörü, ilerleme, adalet ve saygınlık ilkesinde buluşmaktadır. Biz Amerikalılar kendimizi her zaman savunacağız ve bu savunmayı Müslüman toplumlarıyla ortaklaşa yapacağız. İsrail her zaman varolacaktır, artık bunu anlamış olan Müslümanların herkes tarafından bilinen birtakım gerçeklere dayalı icraatları alması gerekmektedir. İran gibi nükleer silaha sahip olmak işteyen  ülkelerin karşısında olacağımızı buradan duyurur, uluslararası düzenin bu bölgede de bozulmaması için elimizden geleni yapacağımızın altını çizeriz.” !!!

–Yıl 2013…Arap Baharı adı altında Sünni Kışı’nın Müslüman dünyasını sarstığı bir dönemdeyiz. Hüseyin Obama’nın Amerikan ve İsrail çıkarlarını korumak için artık içimizden birilerinin desteğini alarak yola devam edeceğini duyurduğu günle homojen bir yapı ve organik bir bağ oluşturulduğu utanç dolu yılların şahitleriyiz. Türkiye ve Mısır’ın başını çektiği, Körfez ülkelerinin zaten bir asırı aşkındır Amerika–İsrail çıkarlarını korumak ve kollamak için bitişik nizam olarak saf tuttuğu müttefik ülkelerin vatandaşlarıyız ama kesinlikle biline ki biz onlardan berîyiz!

–Amerika’nın yeni stratejisine bütün misafirperverliğini sergileyerek ev sahipliği yapan Sünni alemine son 1 haftanın gelişmeleriyle göz attığımızda bu gelişmelerle ulaşılması hedeflenen tek amacın, Amerika–İsrail çıkarlarının önününde kurulduğu günden beridir tek başına Hüseynî direnişe sahip çıkan İran İslam Cumhuriyeti’ni ve onun askerlerini ortadan kaldırmak olduğunu görmekteyiz.

1–Amerika savunma bakanı Chuck Hagel, bir hafta sürecek Ortadoğu gezisi için dün ABD’den ayrıldı. İlk olarak İsrail’i ziyaret edecek olan bakan, bölgedeki emniyetinin sağlanması için uzun süredir İsrail’in Amerika’dan talep ettiği ileri teknolojiye sahip 10 milyar dolarlık silahların satışı için görüşmelerini başlatacak. İsrail’den sonra sırasıyla Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirliklerini ziyaret ederek, vaadettiği silah satışını bu ülkelerde de hayata geçirecek. Amerika’dan Savunma radarlarına yakalanmayan füzeleri, radar sistemini, yakıt tanklı uçakları, ileri teknolojiyle donatılmış onlarca savaş füzeleri ve uçakları temin edecek olan İsrail’in Amerika’dan sonra dünyanın en donanımlı ileri teknolojisine sahip ülke ünvanına sahip olacağı iddia ediliyor.

2–Hizbullah’ı ne pahasına olursa olsun Suriye savaşının içine çekmek işteyen Amerika, Arap medyası aracılığı ile Hizbullah ve İran aleyhine kirli propagandasını sürdürmeye devam ediyor. Özellikle de elJazeera kanalı bu propagandada ilk sıralarda yer alan medya kuruluşudur. Hemen hemen her saat başı Hizbullah ve İran aleyhinde Arap kamuoyunu oluşturmak için büyük çaba sarfeden bu kanalın yayınladığı bugünkü haberlerde sıklıkla Hizbullah’ın Suriye ordusuyla birlikte dün İdlib’teki bir okulu bombaladıklarını iddia etti. Kasdi bir şekilde Lübnan sınırına kaydırılan Suriye savaşı, bir haftadır Kuseyr şehrinde şiddetini arttırdı. Hizbullah’ın bu şehri bombaladığını iddia eden haberler, Arap medyasında 2 gündür sıkça dillendiriliyor.

3–Dün ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin İstanbul’dan yaptığı açıklamaya göre ise, Özgür Suriye ordusuna Amerika’nın yapacağı yardım ve desteğin mahiyeti ilerleyen günlerde açıklık kazanacak. Muhtemelen bu açıklama Savunma Bakanı’nın bölgeyi ziyaretinden sonra şekillenecek.  Amerika’yı ve İsrail’i arkasına alan Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu Başkanı Muaz el–Hatip, dün İstanbul’dan “İran’ı uyarıyorum, derhal elini Suriye’den çeksin, muhtemel bir savaşta ilk kaybeden o olacak”diye bir açıklama yaptı.

4–The Sunday Times gazetesi,bugün yayınladığı bir haberde de İran’ın İsrail’e düzenleyeceği potansiyel saldırılarına karşı İsrail’in Türkiye topraklarından uçurmayı planladığı füzelerine yönelik ikili anlaşmayı görüşmek için önümüzdeki hafta Türkiye’ye geleceğini duyurmuş.

5–Amerikan Dış İşleri Bakanı John Kerry Filistin başkanı Mahmud Abbas ile bir süredir sürdürdüğü İsrail–Filistin barış müzakerelerini İstanbul’da devam ettireceğini dün basına duyurdu.

6–Dün Jazeera kanalında seyrettiğim Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ile yapılan özel röportajda Mursi kendisine yöneltilen “İsrail geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Mısırla İsrail güvenliği açısından yapılan işbirliği şimdiye kadar bulunduğu en iyi konumdadır ifadesini kullanmıştır. Bunun hakkında ne söylemek iştersiniz?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: ”Bu işbirliği 30 yılı aşkındır devam etmektedir. Biz bu güvenliğin sağlanması için çabalarımızı sürdürmekteyiz. Biz hiç bir zaman savaş iştemiyoruz, iştediğimiz sadece her iki tarafın selametidir” .

“Neyin karşılığında” diye soruyu yeniden kendisine yönelten muhabire Mursi ”Her iki tarafın çıkarı sağlanması karşılığında” cevabını verdi.

7–Bugün Müslüman dünyası, Filistinli bir çocuğun İsrail–Filistin çatışmasında İsrailli askerler tarafından kalkan olarak kullanılması haberiyle sarsıldı..ağladı.. 

–İsrail ile askeri anlaşmaların eşiğinde olan Türkiye bu son haberi bırakın yayınlamayı, İsrail’in yapıp yapmadığı belli bile olmayan basit bir telefon görüşmesinin içine sıkıştırılmış özürünü büyük bir acelecilikle ve kapılarda bekleyen tavrıyla kabul eden başbakan Erdoğan, acaba bu özürden ne bekliyordu ki gerçekleştiğinde neyi almış oldu? Acaba İsrail’in bu özürü Filistinli çocukların kalkan olarak kullanılmasını engelleyecekmi? Gazze ablukasını kaldıracak mı? İsrail zindanlarında yıllardır türlü işkence ve tecavüze maruz olan binlerce Filistinli ve Lübnanlı esiri kurtaracak mı? Özür neyi değiştirdi ki arkasına sığınılan ucuz tazminat neyi değiştirecek?  

–Hüseyin adını kullanarak Müslüman alemini kendi silahıyla vurmayı hedefleyen Obama hükümetine, İran İslam Cumhuriyeti ve şanlı Arap ordusu Hizbullah Hüseynî Cevabı vermekte gecikmeyecektir. Düşman bu kadar düzenli ve istikrarlı hazırlığını münafık ordusuyla yaparken, Yüce Mevla’da elbet bir hazırlık içindedir…Kim bu hazırlığın karşısında ya da içindedir acaba..

Ne korkunç ve bedbaht bir hazırlıktır bu Allah’a karşı açılan..

Ne mutlu bir Hüseynî direniştir bu küffara karşı yapılan..

İçindeyiz Yarab bu direnişin..

Şahit ol Ya Rabb!

Şahit ol Ya Rabb!

Şahit ol Ya Rabb!

Betül HANZALA 21.04.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Suudilerin Ödeyeceği Ağır Bedel

Seyyid Nasrallah’ın bu konuşması, bazı İslamcılar tarafından istihza ile karşılanarak, “Hizbullah’ın türbe korumaktan başka işi yok mu?” şeklinde ifadeleri sıkça kullanır oldular.

TAHA HABER – Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrullah’ın El Menar’da yayınlanan son konuşmasında dile getirdiği bazı hususlar birtakım fasitlerin içlerindeki çirkin yaklaşımları da ortaya çıkarmış oldu... 

Seyyid Nasrallah konuşmasında, rejim muhalifi silahlı grupların Hz. Zeyneb’in türbesinden sadece birkaç yüz metre uzakta olmaları, bazı tekfirci grupların internet üzerinden Hz. Zeyneb’in türbesini yıkma tehdidinde bulunmaları, Irak’ta Ehl–i Beyt imamlarının türbelerinin bombalanması gibi, Hz. Zeyneb’in türbesinin de aynı olayla karşılaşabileceği ihtimali dolayısıyla, Hizbullah mensuplarının Şam’daki Hz. Zeyneb’in türbesini koruduklarını söylemişti..
–Seyyid Nasrallah konuşmasında
 “biz Sünnileri kesinlikle suçlamıyoruz; bizim sorunumuz tekfircilerle. Herkes bunun karşısında durmalı, bu türbenin yıkılmasına fırsat vermemelidir”demişti.
–Seyyid Nasrallah’ın bu konuşması, bazı İslamcılar tarafından istihza ile karşılanarak,
 “Hizbullah’ın türbe korumaktan başka işi yok mu?” şeklinde ifadeleri sıkça kullanır oldular.
–Eğer birileri
 “Vehhabi”ise, bu tepkilerini anlamak mümkün. Zira Suud vehhabileri, kuruluşlarından bu yana Mekke ve Medine’de sahabelerin kabirlerini tamamen yıktıkları gibi, Hz. Resulüllah’ın kabrini yıkma planları, Osmanlı’nın müdahalesiyle durdurulmuştu.
–Sözüm ona
 “tevhid” şiarını kullanan bu sapkın haydutların Hz. Resulüllah’ın hürmetine hiçbir saygılarının olmadığını bütün hareketlerinden biliyoruz. Zira şimdiki Suud kralı Abdullah’n emriyle, Harem–i Şerif’in genişletilmesi gerekçesiyle Mekke’de asr–ı saadetten kalma bütün eserler yıktırıldı. Nitekim aynı plan Medine’de de uygulanarak Hz. Resulüllah ve ashabından günümüze hiçbir eser ve iz bırakılmadı.
–İngiliz emperyalizminin kıdemli casuslarının marifetiyle icad edilen bu vehhabilik sapkınlığı Osmanlı’nın yumruğu ile durdurulmamış olsaydı, bugün Hz. Resul–i Ekrem'in kabri de çoktan yıkılmış olacaktı.
–Neticede, Hz. Resulüllah’n kabrini bile yıkmaya kalkan bir sapkınlığın, Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine karşı alabildiğince cüretkar olmalarını anlayabiliyoruz.
–Ancak, işter Şii işterse Sünni bütün Müslümanlar, ehl–i beyt’e hürmeti vacip bilirler. Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine yapılacak bir saygısızlığa Şii veya Sünni hiç bir müslümanın zerre miktarı tahammülü olmaz. Şiiler bir kenara, Sünni müslümanlar, Ehl–i Sünnet müçtehitlerinden ve ulemasından aldıkları terbiye ile Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine hürmeti İslam’ın temel prensiplerinden kabul ederler.
–Ehl–i beytin konumu veya makamı hakkında Şii ve Sünni müslümanlar arasında bazı ihtilaflar olsa da, onlara hürket noktasında en küçük bir ihtilaf yoktur; Resulüllah'ın ehl–i beytine hürmet noktasında bütün Şii ve Sünni müslümanlar tek yürektirler.   
–Hz. Resul–i Ekrem’in ehl–i beytine hürmet konusunda o kadar çok ilahi hüküm vardır ki, bu hükümlerden bir tanesini bile bilen bir Müslüman, Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine saygısızlığın ne büyük bir delalet ve zulüm olduğunu kolaylıkla anlar.
–Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın kızı olan Hz. Zeyneb–i Kübra (selamullahi aleyha) Kerbela’ya Hz. İmam Hüseyin ile birlikte gitmiş, Kerbela katliamından sonra Peygamber ehl–i beytinden geri sağ kalanlarla birlikte ellerine zincirler vurularak Kufe ve Şam’a götürülmüş bir ehl–i beyt hanımıdır.
–Hz. Zeyneb–i Kübra’nın hürmet ve değeri, sadece Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın bir kızı olmaktan kaynaklanmıyor. Zira Hz. Zeyneb, Kerbela kıyamının mesajını tüm çağlara ve nesillere ulaştıran, Hüseyni kıyamın bayraktarlığını yapan ve zalimler karşısındaki feryadıyla tüm zamanlarda Muhammedi İslam’ın onurunu en yükseklerde tutan bir öğretmendir.
–Bu öğretmen sadece Şiilerin veya Sünnilerin değil, yeryüzünün tüm özgür vicdanlarının ve adalet savunucularının bir öğretmenidir. O İslam’ın ve insaniyetin sönmeyen bir meşalesidir.
–Ama bu alçak oğlu alçak Suudiler öylesine bir fitne ortaya çıkardılar ki, öylesine ihanet ve kalleşliklere imza attılar ki, İslam dünyasında Müslümanların kudsiyet ve hürmetlerinin tamamına karşı topyekün bir saldırı sürdürdüler. Şimdi de bu namert rejimin saray mollarının fetvaları ve istihbarat şeflerinin talimatlarıyla hareket eden birtakım kiralık güçler, aynı saldırganlığı Hz. Zeyneb’in türbesi için de gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
–Hz. İmam Hüseyin’in bir tepsiye konulan kesik başına elindeki sopa ile vurmaya kalkan Yezid ibn–i Muaviye, büyük zafer coşkusu ile
 “keşke şimdi atalarım yaşamış olsalardı da, bugünü görselerdi”demişti.
–Evet bu melun Yezid, Bedr’in intikamını aldığını söylüyordu. Zira onların ataları Bedir’de Hamza Bin Abdulmuttalib ile Ali bin Ebu Talib tarafından öldürülmüşlerdi. Hz. Hamza’nın ciğerlerini çiğneyen bu caniler, içlerinde sakladıkları kini Kerbela’da bir daha gösterdiler, Ali Bin Ebu Talib’in oğlu Hüseyn’in başını bedeninden ayırarak Bedr’in intikamını aldılar.
–Onlar Allah’ın arslanı Hz. Hamza bin Abdulmuttalib’in ciğerlerini söküp çiğnediler ama kinlerini bitmedi. Onlar Hüseyin bin Ali’nin başını bedeninden ayırdılar, Hüseyn’in altı aylık oğlu Asgar’ı kollarında okladılar, kinleri yine bitmedi. Hüseyn’in bayrağını omuzlayan Hz. Zeyneb’i tekmelediler, kırbaçladılar, hicabını üzerinden çekip aldılar, ellerine zincir vurup şehir şehir dolaştırdılar, kinleri yine bitmedi.
Şimdi de onun kabrini yıktırmaktan söz ediyorlar...
–Bu Suud zalimleri ve canileri şunu çok iyi bilsinler ki, eğer Hz. Zeyneb’in hürmetini böylesine çiğnettirmeye kalkarlarsa, bilsinler ki bu hayat onlar için dünyanın her yanında cehenneme dönecektir; bu ümmetin salihleri bunun bedelini kendilerine öylesine ağır ödettirecektir ki, o kirli saltanatlarının yerinde yeller esecek, bu zalim rejimin tüm unsurları ve uzantıları ilahi adaletin pençeleriyle parçalanıp yok olacaktır...
–Biz bütün muhlis ve sadık Müslümanlara, bütün gayretli ve şerefli kardeşlerimize şunu söylüyoruz: Bu Suud zalimlerinin üzerinden gözlerinizi ayırmayın; dünyanın her neresinde olurlarsa olsunlar, bu zalimlerin zorbalıklarının, küstahlık ve alçaklıklarının hesabını sormaktan bir an olsun geri durmayın…!
Biz yarın ruz–i mahşerde Hz. Resullüllah ile buluştuğumuzda,
 “Ya Resulüllah! Sen bize “benim ehl–i beyt’ime düşmanlık bana düşmanlıktır. Bana düşmanlık ise Allah’a düşmanlıktır” buyurmuştun. Biz de Senin ehl–i beyt’inin azgın düşmanlarının karşısında dik durduk ve onlara hadlerini bildirdik” diyebilirsek, Hz. Resulüllah’ın o mihriban ellerini omuzlarımızda hissederiz...
O halde şimdilik şunu diyoruz:
Ellerin kurusun ey al–i Suud! Ellerin kırılsın ey al–i Suud! Ve o ellerin kırılacaktır ey al–i Suud! Hangi gücün arkasına gizlenseniz de, hangi deliğe gir. Gün saymaya başla, zira o gün, pek yakında seni bulacaktır! Nurettin Şirin – velfecr 2013.05.03

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Muâviye’nin Küstahlığı

Bismillah
İmâm Hasan (a.s), yapmış olduğu mütâreke ile asıl muhafaza edilmesi gereken değerlerin güvenliğini teminat altına almayı başarmış ve en azından bu meyanda Muâviye’nin menfûr planına engel olmuştu. Muâviye ise saltanat sınırlarını genişletmiş olmanın mağrurluğu içerisinde kendisini İlâhî değerler karşısında daha da müstağni görerek küstahça ve ekâbirce bir tutum içerisinde Kufe halkına bir konuşma yapmıştı.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Konuşmasına son derece amiyane ve tehditkâr sözlerle başlayan Muâviye, fütursuzca bir tavır içerisinde mütâreke şartlarına asla riayet etmeyeceğini şu sözlerle ilan ediyordu: “Ey Irak halkı! Benden hoşlanmadığınızı biliyorum. Beni buraya siz davet etmediniz. Ben savaşarak ve kendime özgü siyasetimle buraya gelmiş bulunmaktayım. Şunu bilin ki, ben sizinle namaz, oruç, zekât ve hac için savaşmadım. Sizinle savaşım, sadece başınıza geçip size hükmetmek içindi ve siz hoşlanmasanız da, bu iktidar bundan böyle Emevî hanesine aittir. İyi bilin ki, Hasan bin Ali’ye verdiğim bütün sözler ve yaptığım andlaşma ayaklarımın altındadır. Asla bu mütârekeye bağlı kalmayacağım.” 

–(Oysa İbn–i Kesir ve İbn–i Ebi’l–Hadid gibi bazı tarihçilerin kaydettiğine göre Muâviye mütarekeden önce İmâm Hasan‘a (a.s) yazdığı mektupların birinde şöyle taahhütte bulunuyor: “Senin şöyle bir ayrıcalığın olacak: Kimse sana buyrukta bulunmayacak, aksine senden habersiz hiçbir işe girişilmeyecek ve hiçbir işte senin görüşüne muhalefet edilmeyecek.”İbn–i Kesir Tarihi, c 6. S. 220. İbn–i Ebi’l–Hadid, c.4, s.13)

–Bir başka tarihçi İbn–i Kuteybe ise bu hususta şöyle yazıyor: “…Muâviye’nin elçisi Abdullah b. Amir, İmâm Hasan’ın (a.s) şartlarını olduğu gibi Muâviye’ye yazıp gönderdi. Muâviye hepsini tasdik ederek, kendi el yazısıyla bir sayfaya yazıp mühürledi. Sağlam taahhüt ve yeminlerle anlaşmayı tekit etti. Şam ileri gelenlerinin tümünü şahit gösterdi ve tekrar elçisi Abdullah’a yazmış olduğu metni gönderdi, o da İmâm Hasan’a (a.s) teslim etti.”(El İmâmet–u ve’s Siyase, s. 200)

–Muâviye, zafer sarhoşluğu triplerine girip fütursuzca ve küstahça  Kufe halkına yönelik yapmış olduğu konuşmasında yeminini ve daha önce verdiği sözleri ayaklar altına almakla melun ve kahpelere özgü  tıynetini izhar edip İslâm’a olan düşmanlığını da alenen ifşa etmiş oluyordu. Çok açık bir biçimde Muâviye’nin yüzündeki maske düşmüştü. Zaten tehdit içerikli söylediği sözler yapacağı zulümlerin ve melanetin de habercisiydi.

–(Nitekim çok geçmeden Muâviye bütün şehirlerin valilerine talimatnâmeler gönderip Ehl–i Beyt taraftarlarına sadece ekonomik ambargolar uygulamakla kalınmamasını, bunun ötesinde“İmâm Ali (a.s) ve soyunu sevdiği tespit edilen kişilerin öldürülmelerini”emretmişti. Kısacası o dönemde Ehl–i Beyt taraftarı olan herkes “katli vacip”olarak görülüyordu. Sadece Irak halkı değil, Ehl–i Beyt dostlarının meskûn bulunduğu bütün beldeler Muâviye’nin ve akabinde Yezid’in zulümlerine ve despotça baskılarına maruz kalmıştı. Başta Irak, Hicaz, Yemen ve Mısır olmak üzere nübüvvet hanesine velâyet bağı ile bağlı olan insanların yoğunlukta olduğu bölgeler zulüm ve mahrumiyetlerden maada katliamlara da düçar oluyordu.) 

–Muâviye‘nin halka hitabından sonra Kufe’nin üzerine adeta kara bulutlar çökmüş ve insanlarda matem havası hasıl omuştu. Halkın sukût–î hayal içerisinde kedere gark olduğu görülüyordu. Başlar öne eğilmiş, suratlar asılmış adeta ağızlara pranga vurulmuştu. İmâm (a.s) örselenmiş ruh haliyle çevresindeki dostlarına acı acı nazar edip, bakışlarıyla “Ben size bu melunun mütâreke şartlarına sadık kalmayacağını söylememiş miydim?”diyordu adeta..

–Nitekim İmâm Hasan (a.s), daha önceleri de savaşa gösterilen gevşeklik ve eringenlikten dolayı Kûfe halkını şu ibretâmiz sözlerle defâatle uyarmıştı: “Allah’a andolsun, eğer sizin vefasızlığınız ve gevşekliğiniz yüzünden yönetim işini Muâviye’ye bırakmak zorunda kalırsam, emin olunuz ki; Emevîoğulları hükümetinin bayrağı altında, hiçbir zaman iyi gün yüzü ve huzur görmeyecek, türlü eziyet ve acılara maruz kalacaksınız.“

–“Şimdi, sanki gözlerimle görüyorum; yarın sizin oğullarınız, onların kapıları önünde boyunlarını bükerek durmuş ekmek ve su iştemekteler. Allah’ın sizin oğullarınıza bahşettiği o ekmek ve suyu (yani kendi haklarını) iştemekteler ama, Emevîoğulları, onları kendi haklarından mahrum ederek evlerinin kapısından kovacaklar..“

–“Allah’a yemin ederim ki, İslâm ümmetinin yönetim işi Emevîoğullarının elinde olduğu sürece Müslümanlar refah yüzü görmeyecek, huzur bulamayacaklar..”(Şerh–i Nehcü’l Belağa, İbn–i Ebi’l Hadid, Kahire Baskısı 1961 M. c.16. s.28)

–“Eğer Allah’ın düşmanları ile savaşmak için yeterli miktarda  yardımcılarım olsaydı, hiçbir zaman hilafeti Muâviye’ye bırakmazdım. Çünkü hilafet Emevîoğullarına haramdır.”(Celaü’l Ûyun, Seyyid Abdullah Şübber c.1, s.345,396)

–Tefrikaya ve fitneye düştüler, dağılıp ayrıldılar. Sonları hüsran oldu. Elbette ki, dinlemeyenlerin, itaat etmeyenlerin akibetleri zillete düçar olmaktan başkası değildir!

–Muâviye, söz konusu ettiğimiz acı gerçeği Kûfe halkına yönelik yapmış olduğu konuşmasının bir bölümünde sürç–ü lisan ederek ortaya koyuyordu: “…Bütün bunların akabinde diyeceğim o ki; hiç şüphesiz Peygamber’inden sonra ayrılık ve tefrikaya düşen her ümmette batıl hakka galip olmuştur!”Muâviye alel acele ağzından kaçırdığı bu lafı kendi aleyhinde söylediğini fark edip, “Bir tek bu ümmet hariç ki, bu ümmette hak batıla galip geldi”diyerek işi kotarmaya çalışmıştır. (Tarih–i Takubî, c.2, s.192)

–Oysa Muâviye normal koşullarda ve kendi dostlarıyla başbaşa kaldığında hiçbir zaman hakkı temsil ettiğini iddia etmemiştir. Bir keresinde oğlu Yezid’e çıkışarak,“Ey oğlum şunu bilmiş ol ki, ümmeti yönetme hakkı Ehl–i beyt’indir”demiştir.

–Ancak ne var ki, Muâviye Ehl–i Beyt’in hakkını asla teslim etmeye niyetli değildi. Ölünceye kadar uğraş ve çabası oğlu Yezid’i ümmetin başına musallat etmekti. Bu uğurda her türlü entrika ve düzenbâzlığa tavessül ediyordu.

–Takvası ve abidliği ile tanınan ve aynı zamanda tabiînden olan Ebu İshak es Sebiî Muâviye hakkında şu sözü sarfettiği tarihî kitaplarda geçmektedir: “Allah’a andolsun ki, Muâviye hilekâr ve düzenbaz biri idi.”Elbette ki, erdem ve feraset sahibi herkes Muâviye’nin hilekâr ve düzenbâz olduğuna tanıklık eder. Yine elbette ki, Muâviye sadece hilekârlığı ve entrikaları ile değil, zalimliği ile, yani yapmış olduğu katliamlarla temâyüz etmiş biridir.

–Muâviye, İmâm Ali’nin (a.s) ve İmâm Hasan’ın (a.s)  dostlarını sürek avı gibi takibata alıyor ve şüphelendiği kişileri tutuklatıp zindanlara attırıyordu. Muâviye bununla da yetinmeyip zindanlara attırdığı velâyet hattının yılmaz savunucusu mü’minleri bazen tek tek, bazen topluca idam ediyordu. Muâviye’nin yapmış olduğu bu toplu katliamlarından sadece bir tane örnek verecek olursak, Hucr b. Adiyy el–Kindî ve 11 arkadaşını hunharca katletmesi olayıdır.

–Hucr b. Adiyy Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) genç, fetâ, mümtaz, zahit ve dindar bir sahabesi olduğu tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir. Şam ve Kadisiyye’yi fetheden orduda yer almış. Cemel Savaşı’nda da İmâm Ali’nin (a.s) safında bulunmuş. Sıffin Savaşı’ında Kinde kabilesinin, Nehrevan Savaşı’nda ise ordunun sol kanat komutanlığını üstlenmiş. Kısacası Hucr, İmâm Ali (a.s) ve İmâm Hasan (a.s) zamanlarında büyük yararlılıklar göstermiş bir şahsiyettir.

–Mütârekeden sonra Kûfe’de kalmış ve orada vuku bulan olumsuzluklara tanık oldukça ufak çaplı tepkilerde bulunurmuş. Ayrıca Muğiyre ve Ziyad’ın İmâm Ali’ye (a,s) yönelik bühtan ve çirkin sözleri karşısında tepki verip, şu sözlerle İmâm Ali’yi (s) savunurmuş: “Ben şehadet ederim ki, yerdiğiniz ve hakkında çirkince sözler sarf ettiğiniz kişi yerilmeye değil, övülmeye layıktır. Hakkında övücü sözler söylediğiniz Muâviye ise tahkir edilmeye daha müstahaktır.”Hucr’un sözlerinden rahatsız olan Kûfe valisi, onu ve onun gibi düşünen dostlarını tutuklayıp zindana attırıyor. Ve tek suçları (!) Ehl– Beyt’i savunmak olan bu mazlum insanlar bir müddet sonra idam edilmek üzere Şam’a götürülüyorlar..   

–Hucr, idam edilmeden önce iki rekât namaz kılıyor ve şu sözleri söylüyor: “Benim zincirlerimi açmayın ve bedenimdeki kanları silmeyin. Mahşer günü Muâviye ile hesaplaşmak için Allah’ın huzuruna bu vaziyette çıkmak istiyorum.“

–Uzun yıllar sonra da olsa, Muâviye’nin yapmış olduğu melânet ve katliamlardan haberdar olan nice yönetici ve iktidar sahipleri bile tepkilerde bulunup tarihe not düşmüşlerdir. Bunlardan biri de Abbasî halifesi Mu’tezid, hicrî 284 yılında, Muâviye’nin yapmış olduğu melânetleri ve işlemiş olduğu cinayetleri tetkik ettirip araştırıyor ve ulaştığı kaynak ve rivayetlerden yola çıkarak bir fermanla Muâviye’ye lânet etmeyi bütün Müslümanlara ferman buyuruyor. (Taberî Tarihi, c. 1, s.355)

–Öte yandan, Ebu Hanife Nu’man b. Sabit, Muâviye’nin böylesine zalim biri olduğunu bildiği için, onu “Savaşılması vacip bir zalim”olarak niteliyordu. Ancak Ebu Hanife’nin Muhammed ve Yusuf adındaki iki talebesi ve âlim diye geçinen bazı zevat verdikleri fetvalarla halkı zalim sultanlara itaate davet etmişlerdir. Ne yazık ki, zalim sultanların saraylarında devşirilen bu fetvalar İslâm ümmetinin bir kesiminde makes (karşılık) bulmuş ve bu nedenle yüzyıllarca din adına, İslâm adına zalim sultanlara itaat edilmiş. Günümüzde bile ümmetin bir kesimi zalim sultanların başı olan Muâviye’yi meşru bir halife olarak görmekte ve kendisini rahmetle anmaktadırlar.

–Bazıları ise Muâviye’nin şeytanî zekâsıyla yapmış olduğu entrika, düzenbâzlık ve hileleri gayet müspet değerlendirip, “Muâviye siyasî bir dehadır”diyebilmekte. Gözlerini dünya metası bürüyen, sadakatsiz ve gaflet içerisinde olan insanlardan faydalanıp üç günlük dünya hayatı için ele geçirmiş olduğu iktidardan dolayı ona “siyasî deha”denebilir mi? Bakınız Üstad Razi Âl–i Yasin Muâviye düzenbâzı için ne diyor: “Eğer uyanıklık, iş bitiricilik ve deha olmak, insanın kendisini sonsuza dek haysiyetsiz ve müflis yapması ise, Muâviye, insanların en uyanığı ve en dahisidir.”(Üstad Razi Âl–i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı s.372)

–Diyeceğimiz o ki, feraset sahibi her Müslümanın, Muâviye dendiğinde hafızasında–belleğinde oluşan izdüşüm; açgözlülük, makam hırsı, entrika, rüşvet, ulûfe, hile, fitne,fısk, fücûr, sözünde durmama, yalan, ihanet, kalleşlik, çetecilik, asilik, küstahlık, cehalet, azgınlık, eşkiyalık, savaş, çapulculuk, talan, zulüm ve cinayetten başkası değildir. Yani Muâviye’nin kişiliğini oluşturan sıfatlarda insanî erdemlerden yana bir olguya rastlamak mümkün değildir.

–Bir de Allah Resulü’nün (s.a.a) varisleri olan İmâmların (a.s) vasıflarına bakalım: Şefkat, merhamet, tevazu, hayâ, edep, yüce ahlâk, hilim, alçak gönüllülük, özveri, cömertlik, ahde vefa, ilim, hikmet ve adalet olguları..Yani insanî erdem ve faziletten yana ne varsa onların kişilik ve şahsiyetlerinde mevcut. Zaten Müslümanlar için “üsvet’un hasene”olmalarının anlamı bu..

–Yüce Rabbimiz, biz imân edenlere, buyruğunu çok açık ve net bir şekilde bildirmiş: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan ulû’l emr‘e itaat edin.”(Nisa:59)

 “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.”

(Hûd:113) “Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin.”(Şuarâ:151)

Ne yazık ki, pek çokları “Ulû’l Emr’e”itaat yerine, Muâviye hainine ve ardıllarına itaat edip boyun eğdiler…Hazım Koral 03.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Ne siz seviyorsunuz bizi, ne biz; sizin gibileri

Allah’ın adıyla
İşte böyle olur.
Din dersiniz, diyanet derseniz, “İslam” sizden başkasının anlamadığı “ters giydirilmiş bir gömlek” olur.

Siz, Lat gibi, Uzza gibi, Menat gibi putlarınızı birer makama, imtiyaza dönüştürerek karnınız/egonuz acıktıkça yer; yerine yeni bir put inşa edersiniz. Çark döner ama çarık eskimez…

Siz ki, Ali(as)’yi “kuyulara dost” kılmış bir geleneğin takipçilerisiniz.

Ki, siz; “Ciğer pareyi” kafası mızraklar ucunda şehir be şehir dolaştıranları “gökteki yıldızlardır onlar…” diyerek vaftiz edip, güya bizi “masumiyet” üzerinden vurmaya çalışanlardansınız.

Ne dostunuzun yanında durdunuz mertçe, ne de düşmanınızın karşısında. O gün de aynıydınız bu gün de. Düşman sizi bulmakta hiç zorlanmadı hiç yeise düşmedi.

Bakın nasıl da kalkıyor örtüler şimdi, nasıl da aşikâr saflar...

Hucr b. Adiyy’in mezarı talan edilirken gözlerinizi kapamanızdan anladık; siz nere, sahabe nere?

Belki de Muaviye’nin olsaydı üstü açılan toprak, her biriniz bir “allame” kesilip “açık mektuplar” yazmaya başlayacaktınız. Tüm çağların en büyük Muhammed(saa) dostu Ali(as) ve ona dayatılan üç savaşında da yanında olduğundan mıdır bu kesintisiz hazımsızlık, bu nefret, bu mezarda bile rahat bırakmama hali…

Yüzyıllar yetmemiş hesabın kapanmasına, bugün bile “sembolik değerine atıfla” açtırdınız o mezarı.

Açanlara da dedirttiniz: “Zeyneb’e de, Ali’ye de, Huseyn’e de yapacağız aynısını… “

Şimdi Hucr b. Adiyy için “sahabe imiş…” diye cümleler kuruyorsunuz ya; batıya yalvararak, izzetinizi onların ayakları altına sererek aldığınız silahlarla Suriye’de kan denizini büyütüp onun üzerinden AKP’nin sandalyesini, belediyelerinin danışmanlığını, sivil toplum örgütlerinin yöneticiliklerini kapmak için iğrenç, ahlaksız, eğreti hallerinizle Katar kadar çukur, Kardavi kadar kölesiniz.

Hayırdır, Ali’ye(as), Huseyn’e(as) dayatılan savaşlardan ne zaman konu açılsa “orta oyunu” oynamışken Suriye’de birden bire nasıl mazlumu teşhis ettiniz. Siz ne de mahirmişsiniz!

Batı mı yaptı, içinizdeki yüzyıllardır var olan “gerçek haliniz” mi sağladı bilmiyorum ama nasıl da aşikâr oldu Amr ibn–i As‘ın yolunun yolcuları olduğunuz.

Yıllardır mezhep eksenli ötekileştirme ateşini büyütüp durdunuz; arada bir de “Bütün Şiileri demiyoruz” diyerek yalanın alasını koydunuz ortaya. Sahteler, sahtekârlar…

Her gün kin kusan analizlerinizi okumaktan, yandaşlığınızın hürmetine eğilip büzülmelerinizden, gömlek değiştirmelerinizden, oturduğunuz sofraların rengini almanızdan iğrenir olduk.

Son günlerde İsrail’in Suriye’ye saldırması üzerinden kurduğunuz cümlelerden “İsrail saldırsa bile Suriye’den yana olmayacağınız” anlaşılıyor.

Olmayın aman ha. Bari bu sözünüzde tutarlılık olsun.

Elinizi çekin Ortadoğu’nun direniş blokunun asil evlatlarından. Muğniye’den, Şikaki’den, Şallah’dan…

Meş’al, sizin olsun. Kardavi, dünyada da yanınızda olsun, ahirette de.

Bırakın işgalin fiili olanının da psikolojik olanının da karşısında olanların yanında Chavez’in ülkesi olsun; Hamas’lı Katar’ınızla, Suud’unuzla “mesut ve bahtiyar olun.”

Bırakın Hizbullah ve İran, ABD ve İsrail’le savaşırken yanında sizin gibi pis niyetliler kirletmesin o mukaddes mücadeleyi.

Ağzınızı açmayın, kaleminizi oynatmayın. Hatta ABD/AB/İsrail ekseninde mermi toplayın, top ateşleyin. Onların yaralarını sarın.

Beyrut’un, Şam’ın, Tahran’ın, Bağdat’ın tam kalbine saplamadık hançerleriniz kaldıysa eğer onu da alın yanınıza.

En büyüğünüz Kardavi gibi teşekkürü borç bilin Bağdat’ın gelinlerini camilerde kirleten ABD’ye, onun askerlerine.

Nasıl olsa aramızdaki gönül pencereleri kırık artık. Ne siz seviyorsunuz bizi, ne biz; sizin gibileri. Siz yolunuza biz yolumuza. MUHAMMED AK 11.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Suriye’de Hizbullah direnişi şekillenmiştir

İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı, Suriye’de Lübnan’daki Hizbullah direnişi türünden bir direnişin şekillendiğini ifade etti.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Suriye krizini değrelendiren İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Seyyid Hasan Firuzabadi, Suriye halkının sağduyusu ve Beşşar Esad’ın cesurluğu ve önderliğinde şirk, emperyalist ve aşırı vehabilere karşı zafer elde edildiğini ifade etti. 

Kör saldırganların işteği ilk baştan Beşar Esad’a tehdit oluşturmak olduğunu dile getiren Tümgeneral Firuzabadi, ABD ve İngiltere emperyalistin Suriye sahnesinde yenilgiye uğrayanların sözünü tekrarladıklarını belirtti. 

Tümgenerl Füruzabadi, bir tek Beşar Esad bu ülke halkının işteğini karşılayarak toprak bütünlüğünü koruyabileceğinin altını çizerek, Suriye’de Lübnan’daki Hizbullah direnişi cinsinden bir direniş şekillendiğini ifade etti. 

Suriye’deki savaş sona erdiğini ve aleyhindeki emperyalistin tutumuna artık yer kalmadığını söyleyen İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı, düşmanların bundan daha fazla Suriye’nin içişlerine karışmamaları gerektiğini kaydetti.abna.ir 11.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Utanmaz Adam

Allah'ın adıyla
Bizim kuşak bilir, Oğuz Aral’ın Gırgır’a kazandırdığı, her türlü dalaverenin içinde yer alan, her maceradan sıyrılmasını bilen, herkesle tokalaşıp herkese tezgâh açabilen, her şeye rağmen sempatik görünmeyi beceren, gerektiğinde gözlük takıp tıpkı bir akademisyen gibi kürsüden hitap eden, siyah saçlı, kısa boylu, kuvvetle muhtemel Konyalı bir tiptir, Utanmaz Adam. Aral’ın “Utanmaz Adam”ı nihai tahlilde, bu maceralar ile verir mesajını bizlere; kimseye gerçek bir zarar vermeksizin gönlünce dolanır durur mizah âleminde. Oğuz Aral “Utanmaz Adam”ın bir gün ete kemiğe bürünmekle kalmayıp kurnazlıktan şeytanlığa terfi edeceğini ve Türkiye’yi beladan belaya sürükleyeceğini hiç tasavvur etmiş midir? Sanmıyorum…

–Son on yıldır Türk dış politikası Utanmaz Adam’ın maceralarını çağrıştırır tezgâhlarda dokunuyor. Güce tapan bir anlayış Müslüman halklara karşı mütekebbir, Batı karşısında ise itaatkâr bir tavırla kendisine gelecek arıyor. Bunun sebebi hakkında bir çıkarımda bulunan İsrael Shamir Türk dış politikasının görünürdeki mimarı Ahmet Davuoğlu’nun “Türklerin yeniden başarmak için yapmaları gereken nedir?”, sorusuna 20 yıl evvel kaleme aldığı bir makalede cevap verdiğini anlatır. Shamir’e göre, Suriye’deki Türk müdahalesinin baş destekçisi Ahmet Davutoğlu, “Eğer ihtiyacımız varsa şeytanla bir anlaşma yapabiliriz ve yapmalıyız”, diyordu.  Davutoğlu’nun sözlerini ve ruh halini yansıtan Shamir şöyle devam eder: “Onun (Davutoğlu’nun) bakış açısıyla, Yavuz Sultan Selim’in yönetimi altındaki İmparatorlukta uygulanan Sünni İslam sadece doğru inanç değil, müspet sonuçların garantisi olan bir demir yastıktır. Onun yönlendirdiği bir devlet yanlış yapmaz. Böyle bir devlette şeytanca işler bile Her şeye Kadir Olan tarafından müspet sonuçlara çevrilecektir. Bu sebeple, İmparatorluk 600 yıl yaşadı ve başardı. Genç Davutoğlu partnerlerin iyi veya kötü olmasına bakmaksızın, İslamcı Türkiye’nin güçlü partnerlerle kurulacağını bunun için yazdı. Bu, inancımız ve Kadir–i Mutlak’ın yardımıyla kazanacağımız zafer için Şeytanla bile bir anlaşma (Faust Paktı) yapabiliriz, anlamına gelir. Amerika birçok Müslüman için olduğu kadar Davutoğlu için de bir şeytandır ama onun belirsiz felsefesiyle silahlanmakla o, Türkiye’nin gelecekteki zaferi için şeytana katılmaya hazırlanıyor. Sonra onun belirsiz teolojisini belirsiz politikasına dönüştürme vakti geldi. Amerika ondan militanları Suriye’ye getirmesini iştedi ve o da böyle yaptı. Türk arkadaşlarım Erdoğan’ın kişisel olarak böyle teolojik inançları olmadığını ama pratik kabulleri takip ettiğini söylediler. Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ile ittifak meselesi Erdoğan ile onun bir zamanlar hocası olan Necmettin Erbakan’ı ayırdı. Erbakan buna karşıydı; Erdoğan bunu kabul edilebilir buldu. Erdoğan bir günde Erbakan’ın takipçilerini reformist oluşum Ak Parti’ye taşıdı ve on yıl önce iktidara geldi ve genel olarak başarılı oldu. Azınlık, mevcut etkisini sürdürse de seçimlerde başarılı olamayan Saadet Partisi, muhalefet oldu.” Shamir, Davutoğlu’nun saptığı bu yanlış yolu şöyle yorumlar:

“Geleneksel inançlara sahip insanlar biliyorlar ki, her kim Şeytan ile anlaşırsa er ya da geç kahrolur; onunla birlikte içmek için yeteri kadar uzun bir kaşık yoktur.”

–Stratejik Derinlik isimli çer çöp tezin sahibi Davutoğlu “Büyük Şeytan”a karşı mücadele etmek yerine, “Büyük Şeytan”la birlikte, onun gayrı meşru yönetimler üzerindeki gücünü kullanarak, Türklere (Müslümanlara değil) tarihte yeni bir sayfa açmak üzere halklara karşı bir mücadeleyi tavsiye etti. 400 yılı aşkın bir süredir gerilemeye devam eden İslam Dünyası için o, yabancı işgallerin her türünü meşrulaştıracak bir yol önerdi. Ne rasyonel ne de ahlaki olan bu rol Türk kavmiyetçiliği ile malul İslamcı eskisi çevreler ile muhafazakârlar tarafından severek kabullenildi. Davutoğlu’nun fantezilerine eklemlenen, Davutoğlu tarafından bürokrasinin çeşitli kademelerine taşınarak doğrudan ve dolaylı olarak istihbarat servislerine ve Amerikan menfaatlerine eklemlenen unsurlar hakikati gölgelemede en az Davutoğlu kadar arzulu oldular. Böyle bile olsa, hakikat tümüyle karartılamayacak bir nurdur. Ağızlarıyla bu nuru söndürme çabasında olanlar, halklarına yalan söyleyenler, halklarını batıl davalarının peşinde sürükleme gayretinde olanlar hakikat nurunun onları da faş edeceğini bilmenin korkusunu yaşamaktadırlar.

–Hakikat çok ama çok açıktır. Davutoğlu İslam’a, Müslümanlara itibar etmemektedir. O güce tapmaktadır. Obama’ya Clinton’a, Kerry’e kulak verip İmam Hamanei’ye, Salihi’ye burun kıvırmak ve hatta köpeklerini onların üzerine salmak ne İslami ne de ahlakidir.  Türkiye Davutoğlu’nun ayakları yere basmayan, bu sebeple bir proje değil bir fantezi olan, Müslüman halkların aleyhine işleyen politikasının kurbanıdır. Türkiye’yi kurbanlık koyun haline getiren bu zat maalesef siyasi ahlaktan da yoksundur. Asgari medeni ve siyasi ahlaka sahip bir kişinin öngörülerinin yanlış çıkması halinde yapması gerekeni, istifa etmeyi düşünmek yerine hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı tercih etmek Oğuz Aral’ın “Utanmaz Adam”ının bile yüzünü kızartacak bir davranıştır.

–Davutoğlu, senden bıktık. Senin halkımızı aldatmandan, senin halkların düşmanı şeytanlarla kol kola fotoğraflarını görmekten, senin Müslümanlara karşı mütekebbir dilinden, senin ülkemizi kana boyayan, bizleri katillere çeviren politikalarından, senin “Utanmaz Adam”ı bile utandıran pişkinliğinden gerçekten bıktık.

–Davutoğlu! Bir karikatürist gelip “Utanmaz Adam”ın yeni versiyonunda seni figür olarak kullanmayı düşünmeden evvel istifa etmek gibi hazırlayıcı bir fikir üretmeyi becer ve düş milletin yakasından.

Not: Reyhanlı’da hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve halkımıza sabır, yaralılarımıza şifalar diliyorum. Bizi bu noktaya taşıyan Davutoğlu ve Erdoğan’ı da şiddetle kınıyor, Kahhar olan Allah’a havale ediyorum.Gürkan BİÇEN 13.05.2012

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Haci BAYAZIT

Doğum tarih 20.03.1957

Gschwandnergasse 45/4

1170 Wien                                                                                                  Wien, am 13.05.2013

 

An die

Landesgericht Eisenstadt

7000 Eisenstadt, Wiener Straße 9

Tel. Nr. 02682/701 –FaxNr. 

02682/701 – 444

 

Konu: Temyiz için 7 Hv 6/95, Vr   1120/94

 

Temyiz eden taraf: Haci Bayazit, 20.03.1957

                              Gschwandnergasse 45/4 1170 Wien

 

Konu:   İadei itibar için düzeltme!

 Dr. Wolfgang Blaschitz‘in tarih 19.04.2010 Verfassungsgerichof‘a benim için vermiş olduğu gözlem; 15 seneden beri “§§ 12 Abs. 1SGG u.a.” yatmış olduğu  uyuşturucu dava ile ilgili ağzından bir kelime çıkmadı: Bilinçaltım’da insanların zararına olacak yaptığım veya yapacağım hiçbirşey olmaz; eğer olsa idi mutlaka      birşekilde çıkardı.

 

                        Temyize giden gerekçe

İnsanların yaptıkları hayır yada şer peşlerini bırakmaz mutlaka birşekilde karşılarına çıkar; aksi takdirde insan ve toplum hayatının direnci çöker.

 

                                   Temyiz edilecek karar

Tarih 22.09.1995 Landesgericht Eisenstadt da, tarih 24.11.1994 Nickelsdorf da, diğer 4 kişi ile buluşup gümrükden uyuşturucu geçirdim şüphesiyle bana 4 sene hapis ilave iki kısımdan 10 ay da gümrük için ceza verildi.

 

                                   Temyiz delili

Dosya da ismi geçen 4 kişi Nickelsdorf da tarih 24.11.1994 tutuklanmış. Narkotik Polisi tutukladığı kişiler den 4 gün sonra; tarih 28.11.1994 gözaltına almış beni.

 

Ben bu kişileri tanımam ve ilgim olmamıştır; ben hiç bir şey bilmiyordum evim de Çocuklarım ile beraberdim! bu delil ile ceza almama dayanak oluşturan  nedene itirazımı Büyük Sazburg Gümrüğü kabul etti 4 seneye ilave 6 aylık hapis cezasını kaldırdı. Belge. “Tarih. 22 Austos 1997 ZH:Hv 6/95 Urteil des Landesgericht Eisenstadt V . 22.9.95 …” Bundan dolayı, Wien Norkotik Polisinin üzerimden almış olduğu Öş 23150 Landesgericht Eisenstadt iade etti.  

 

                                   Temyiz kararı için zemin hazırlayan doğal sebepler

Bir çok defa Landesgericht Eisenstadt’a dosyanın temyiz edilmesi için dilekçe verdim; herhalde Landesgericht Eisenstadt ceza dosyasının maddi dayanağı kalktığı, fakat manevi ve fikri tarafı aydınlanmadığı için dosyayı temyiz etmedi.

 

İnsanlar hapsaneye ya zulmeder girer veya zulme uğrar girer; böylece zulme uğrayıp hapse girenlerin hapsanede hazırlanması ile zulmedenlerin düzeni yıkılır; işte bu onları takip eden peşlerindeki yaptıklarıdır.

 

Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.

 

Eisenstadt Landesgerich’de ilk aylar soruşturma süresinde bir mesele için Sosyalamta gitmiştim; odada bekler iken iki sosyal amat görevlisi bayan kendi aralarında benim için “eğer biz olmasak imiş kendinden habersiz gelip geçecekmiş”diye konuştular. Yaşamış olduğum olayları Mahkemeler üzerinden konuşup yazmamış olsa idim; sosyal amt görevlisi bayanların söğlediği gibi,  dış alemin iç bünyesini tahrip eden ‘müslüman maskeli münafık‘ insan düşmanlarından habersiz gelip geçmiş olacaktım.   

 

(Osman) Mehmet Cemil Şahin 27.01.1995 tarihinde Landesgericht Eisenstadt da fırınla (ortaklarımdan alacağım Öş 700–000) ilgi işlerimi takip edecği vadi ile vekalet aldıkdan sonra; Savcı Kolonovits beni çağırdı... Arkadaşın çok iddalı konuştu seni bunalıma sokup odada asacaklarmış; dedi/uyardı.

 

Allah(cc) tuzak kuranların tuzaklarını tersine çevirir. Austos 1994 ilk aylar Polislere, beni tutuklaması için telefon etmişler. Tutuklamaya gelen Polisler Çocuklarımı görünce, benim kendilerine gelmemi söğleyip gitmişler. Polise gittiğimde, Bacılarım isminde birilerin telefon edip tutuklanmamı iştediğini dikkat etmemi, söğlediler. Bu olayı takiben Romanya’da bulunan M.Demirbilek orda bulan yiyenim Kenan ile tanışıp Wien’de bulunan diğer yiyenim Sinan ile  telefonda konuşmuş; M.Demirbilek’den dolayı İtalyanlar ismi konuşma esnasında işyerimin telefonuna takılmış. Bilgim dışında.

 

24.11.1994 diğer insanları tutuklayan Polisler 4 gün sonra 28.11.1994 beni tutukluyorlar  “tutuklanma nedeni maddenin olmadığından dolayı” Süleymancı ortaklarım hocaları içeri alıyorlar... yani Agustos 1994 ilk haftalar Polislere Bacılarım ismi ile ihbar eden Süleymancılar, hazırlamış oldukları tuzaklarına (kuyuya) düşüyor. Polisler Süleymancı hocaları içeri alınca; hocalar bu adam içeri girdi ‘uyanacak’ hazırlanacak ama biz engelleyeceğiz; diyorlar. Böylece insanlar/gayri müslümler gözlerini günahdan korumazlar ise dini gelenek haline getiren ve şeytanın sağ ayağı oğlan tarafını teşkil eden süleymancıların önlerinde fiziken görünmeyen sürücü insi şeytan oldukları açığa çıkıyor.

 

Süleymancılar ile samimi olunmuyor, sanki eşcincel gibi görünüyorlar; yani  toplumu islah edici gibi görünerek  dini menfatlerine uydurdukları, görünmeyen yanları ve yedikleri yasakları ile dış alemin iç bünyesini tahrip ederek toplumda bölgede “devletlerin ikinci dayanağı ordu içerisinde” cinsel (hastalık) bozuklukların hissi sebebini virüs gibi hazırladıkları için Ülkeleri çökertecek Allah’ın gazabını çekecek olaylara zemin hazırlıyorlar; ancak “yaratılışdan doğan haya/utanma duygusu muafaza edilince”, onlar/süleymancılar ile şeytan yaklaşamıyor; bundan dolayı yıllardır beklenen bu olayların meydana çıkmasını yazılıp söğlenmesini engellemek için Wien’de bulananların da işteği üzerine 1988 de Türkiye’den özel olarak gelip, ‘evime kadar sokulan’ (Osman)M.Cemil Şahin ile evlenen ‘şeytanslı hale dönmüş cemat mensubu dişi insi şeytan’ Melek gelmiş.  

 

Yıl 1997 ilk aylar 3 de bir ceza affı ile tahliye kararı belirdi; ama ben kabul etmedim... yani suçu kabul etmedim; bunun üzerine Melek kadın telkinler ile oda arkadaşıma ağır spor yaptırdı sol bileğinin ağrımasını sağladı; arkadaşda ağrıyan bileği için babasından hameyli getirtip sol bileğine taktı böylece tuvalet ve diğer hallerde arkadaş muska/ayete eziyet etmiş oldu; arkadaşın ayete eziyeti ile şeytan kadın/melek güçlendi odanın içerisinde eteğini savurup durdu; bir gün öğle namazında çırılçıplak anadan doğma seccademin üzerine uzandı yattı; beni namaz’dan çıkartıp şehevi haller ile dikkat çekip özel olarak hazırlandığını algılatmak için avret mahalini yeni traş edip üç siyah nokta yapmış ikisi aşağıda birisi yukarda. (Osman)M.C.Şahin Karısı şeytanı oluşturacağı korku ve zafiyetler ile, önce manen itikadımı bozup sonra fikren yanımda tutarak fizikende kalbime atabilse idi; direnç hücrelerimi tahrip ederek bunalıma sokup odada asacak idi. Bunun için Savcı Kolonovits uyardı.

 

                                   Temyiz dilekçesi

Tarih 22.09.1995 Landesgericht Eisenstadt da, tarih 24.11.1994 Nickelsdorf’ da diğer 4 kişi ile buluşup gümrükden uyuşturucu geçirdim şüphesiyle, bana verilen 4 sene 4 ay cezanın kaldırılıp hak ve hukukumun iadesini talep ediyorum.

 

Temyiz eden taraf: Haci Bayazit, 20.03.1957

                              Gschwandner gasse 45/4

                              1170 Wien

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Erdoğan Esad'a “Filistin'e desteği kes Golan'ı al”dedi

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Komutanlık lideri Ahmed Cibril, Al Mayadeen Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Gassan Bin Ciddo'nun konuğu oldu.

İsrail'in Suriye muhaliflerine yardım ettiğini söyleyen Cibril, “Şu anda da Golan sınırında yaşananları görüyoruz. İsrail ile bu silahlılar arasındaki işbirliği –lojistik, güvenlik ve iletişim gibi bir çok konuda– ortada. Biz görüşmelerini izliyoruz. Golan sınırında ''gözlerimiz'' var. Günlük olarak devam eden ilişkileri görüyoruz. Yemek yardımına kadar varan alışverişleri var. Hatta, aradaki iletişimi sağlamak için, donanımlı subaylar da iştediler. Silahlılar, sınır tellerine sadece 20 metre uzaklıkta bulunan Breka adlı bir köydeler. İsrail devriyeleri önlerinden geçip gidiyor. Birbirleriyle dostmuş gibi selamlaşıyorlar.”dedi.

ERDOĞAN “FİLİSTİN'E DESTEĞİ KESİN”DEDİ

Cibril Erdoğan hakkında ise şu ifadeleri kullandı: “Amerikalılar, Suriye'nin bu duruşundan sonra, Suriye'yi ya ele geçirip kontrol etmeye çalışacağız ya da tahrip edeceğiz dediler. Öncelikle Suriye'yi dizginlemeye çalıştılar. Bu Hamad var ya Hamad, Katar'ın Şeyhi, Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye başladığında Şam'a sürekli geliş gidişlerini görmeye başladık. Ben Cumhurbaşkanı Beşşar'a bu konu hakkındaki düşüncelerimi açıkça söyledim. Bu adam sevgisinden dolayı gelmiyor, bu adam Amerikan'ın mesaj taşıyıcısı dedim. Hamad sana, Lübnan'daki Hizbullah'tan ve İran'dan uzaklaş ve dile bizden ne dilersen diyecek dedim. Katar Emirliğinin Şeyhi Hamad başarısız olunca aynı görevi üstlenen Erdoğan oldu. Erdoğan geldi ve Beşşar Esad ile görüştü. Ben de bu konuyu Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile görüştüm. Ona, 'Size gelenlerden Golan'ı işteyin. Önce Golan konusunda yardım etsinler sonra da taleplerinize bakarız' deyin dedim. Muallim de bana, şu an ki taktiğimiz tamamen budur, cevabını verdi. Erdoğan bu konu görüşülürken, elini göğsüne vurup, 'Ben size Golan konusunda yardım edeceğim ama İran İslam Cumhuriyetinden uzaklaşmanız ve Filistin ve Lübnan Mukavemetine desteğinizi kesmeniz şartıyla' demişti.“

–Sunucunun “Bu talepleri Erdoğan mı dillendirdi?”diye sorması üzerine Cibril “Evet bu konuları açıkça konuşuyorlardı. Beşşar Esad 'Önce Golan'ı istiyorum' dedi. Erdoğan da 'Peki müzakerelere hazır mısınız?' diye sorunca Esad, 'Biz müzakerelere hazırız ama aracılarla' diye yanıtladı. Ardından dolaylı yollarla İstanbul ve Ankara'da görüşmeler oldu ve gerisini biliyorsunuz.“

–Sunucunun ısrarla “Siz şimdi, bir Suriyeli yetkiliden, Esad mı başkası mı bilmiyorum ama, Erdoğan'ın Suriyelilere Mukavemet'ten ve İran'dan uzaklaşmaları karşılığında Golan'ı önerdiğini işittiğinizi mi söylüyorsunuz?”diye sorması üzerine Cibril şu yanıtı verdi:

–“Sadece bu da değil. Birleşik Arap Emirlikleri'nin dışişleri bakanını da gönderdiler. Bakan Suriyelilere harfiyen 'Güvenliği sağlamak adına Bahreyn ve Umman'ın her birine, Körfez İşbirliği Fonundan 2 milyar dolar gönderdik.  Sizin Suriye'de milyarlarca dolara ihtiyacınız var. Biz 20 milyar dolar ödemeye hazırız' dedi. Bunun karşılığında da 'İran'dan, Hizbullah'dan ve Filistin direnişinden uzaklaşın' diyordu. Cumhurbaşkanı Esad'ın cesur duruşu ve bütün önerileri reddedişi, Suriye'ye kurulan komplo operasyonlarının başlangıç noktasını oluşturdu. Tabi daha önceden Hariri'nin öldürülmesi ve diğer hazırlıklar vardı.“

HAMAS YANLIŞ YOLDA

Cibril Hamas'ı ise şöyle eleştirdi: “Hamas'taki kardeşler maalesef yanlış bir yoldalar. Vaktimiz olsaydı geniş bir şekilde anlatmak işterdim. Hamas  Mürşidi Muhammed Bedii; Kahire'deki buluşmadan sonra bizi, Müslüman Kardeşler'in bütün liderlerini topladığı bir görüşmeye davet etti. Ben onlara harfiyen 'Hamas'taki kardeşler, sizi, Müslüman Kardeşler hareketi olarak yanlarına çekip öne çıkardılar. Sizden ricam, siz onları yanınıza çekmeyin' dedim. Halid Meşal Suriye'den çıkmadan önce, Müslüman Kardeşler Hamas'ı yanına çekmeye çalışırken 'Burası Mukavemetin son kalesi' diyemedi. Ben Halid Meşal ve diğerlerine de, 'Filistin'in, Gazze'den başlayarak kurtuluşunu nasıl sağlayacağız' diye sordum. 'Korku dengesini kurduk ve Filistin'in kurtuluşu ancak Arap karakterli büyük bir eşdeğer güç ile olabilir' dedim.

 –Halid Meşal Suriye'den çıkmadan önce onunla tarihi sayılabilecek bir görüşme yaptım ve ona sen Doha'ya, Amerika'nın üslerinin bulunduğu yere gidiyorsun. Filistin'i, Doha'dan mı kurtarmak istiyorsun yoksa Amman'dan mı? Senin korkuların varsa , Müslüman Kardeşler sana baskı yapıyorsa Lübnan'a git, Hizbullah'ın yanına git orada güvende olursun. Mursi'nin yanına git, İhvan cemaati orada, ama Doha'ya gidip, Filistin'in yolu Doha'dan geçer diyemezsin dedim.

–Hamas'ın içinde, bu iki sene içinde yaşananları kabul etmeyen üst düzey liderlerin olduğunu söyleyebilirim. Biz onlarla iletişimi sürdürüyoruz. Doha'daki son toplantıda da Halid Meşal'e, biz ne zamana kadar burada kalacağız diye sordular. Dolayısı ile İhvan hareketi, Suriye rejiminin bir kaç ay içinde düşeceği yalanıyla Hamas'ı yanlarına çekmeyi başarabildi. Geri dönüp hesaplarına tekrar bakmalarını diliyorum. Suriyeliler bu olay karşısında çok üzgünler. Halid Meşal Ürdün'den kovulduktan sonra onu Suriye kabul etti ve 13 yıldır bu ülkedeydi. İstediği özgürlükte hareket edip, bize, Genel Komutanlığa sağlanmayan yardımlar onlara sağlanıyordu. Askeri eğitim merkezleri, uzmanlar ve daha bir çok konuda Halide Meşal'e sağlananlar karşısında Meşal, vefalı davranabilirdi.“Odatv.com 07.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Siyonist Müslümanları tanıyalım

İsrail uçakları Suriye'de bazı hedefleri bombaladı. Bu hedeflerden biri de Şam'daki Bilimsel Araştırmalar Merkezi. İsrail ülkesinin güvenliği açısından bu saldırıyı yaptığını itiraf ediyor. Obama, İsrail'in kendini savunmaya hakkı var diye açıklama yapıyor.
Oysa şu anda Suriye'den İsrail'e yönelik açık bir tehdit yok. Zira Suriye kendi ülkesindeki iç savaşı bastırmak gayretinde.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Bunun için de komşularından yakın destek almaya devam ediyor.

Hizbullah Lideri Nasrallah, Esad'a yönelik açık desteğini şu sözlerle ifade etmişti: Suriye, topraklarının ABD, İsrail ve tekfircilerin eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.
Peki, İsrail neden bu saldırıyı yaptı?

Suriye'deki iç savaşı yakından ve günü gününe takip eden bir gazeteci olarak açık söyleyeyim: İsyancılar her geçen gün daha büyük darbeler alıyorlar. Suriye ordusu çatışmaların ilk aylarındaki şaşkınlığını çoktan üzerinden atmış durumda. Başta Şam olmak üzere Halep, Humus ve Hama'da nokta operasyonlar yapılıyor ve muhalifler ellerindeki mevzileri teker teker kaybediyor.
Son olarak Şam'dan gelen haberler muhaliflerin teslim bayrağı çekmek üzere olduğunu gösteriyor. World Tribune, Suriyeli muhalif kaynaklara dayandırdığı haberinde muhaliflerin de Suriye ordusunun Şam'da düzenlediği son operasyonlarda ağır bir yenilgi aldıklarını itiraf ettiklerini duyurdu.

Suriye ordusunun Şam kırsalını aşamalı olarak kontrol altına almayı sürdürdüğünün dile getirildiği haberde ordunun stratejik öneme sahip Uteybe'ye yaptığı operasyon sonucu silahlı grupların buradan çekilmek zorunda kaldığı belirtiliyor.
Konuyla ilgili açıklamada bulunan muhalif kaynaklar, isyancı grupların Uteybe'de ağır bir yenilgi aldıklarını belirterek Ürdün'den gelen tüm silahların toplandığı ve dağıtıldığı yer olan Uteybe'nin önemine dikkat çektiler.

Ürdün ve Lübnan sınırında da ağır yenilgilerin beklediğini ifade ediyorlar.
Tarafsız ve batılı haber ajansları Şam'da silahlı grupların Uteybe'deki mevzilerini ve güçlerini korumak için büyük çaba sarf ettiklerini, bu bölgenin kaybedilmesiyle Şam civarındaki tüm bölgelerde yenilgi yaşayacaklarını söylüyorlar.

Siz gazetecilik değil ajanlık yapan, CIA'nın önlerinde koyduğu uydurma haberleri Türk halkına aktaran sahtekâr Babıâli haberlerini okumayı bırakın. Bunlar defalarca Esad öldü, Esad'ın eşi kaçtı haberlerini verirler, bunların yalan olduğunu bile bile manşete çekerler, ülkenin Müslüman halkını kandırırlar, sonra gider bu hizmetin karşılığı olan maaşlarını bankadan keyifle çekerler.
Tarafsız Batılı haber ajansları ise muhaliflerin Şam'da, Ürdün ve Lübnan sınırında bütün mevzileri kaybetmelerinin an meselesi olduğunu yazacak kadar namuslu.

İşte tüm olup biten karşısında isyancılara İsrail'den bombalı destek geldi! Şam'ın bombalanması Obama'nın emriyle İsrail'e verilen mutat bir görevden ibaret. İsrail, Türkiye'den özür dilerken Suriye konusundaki gelişmelerin bunu mecbur kıldığını açıkça itiraf etmişti.

İsrail'in açık ve yakın dostu olan Müslüman Türkiye siyasetçileri Şam'ın bombalanmasından büyük bir zevk almış durumdalar. Bunlar her zaman İsrail'in ve Siyonizmin tezgâhtarı olmuş durumdadırlar.
İsrail'in Müslüman Suriye'ye yönelik saldırılarına en büyük desteği veren kesim bu Siyonist tezgâhtarlarıdır. Böylece ülkede yeni bir kavramı rahatlıkla kullanmaya başlayabiliriz:
Siyonist Müslümanlar, boyunlarındaki Yahudi Üstün Cesaret madalyası ile bu savaşın asıl kan dökücüleridir. Mevki ve makam uğruna, siyasi ikbal uğruna böylesine soysuzlaşanların sonunun ne olduğuna dair Kuran–ı Kerim'de pek çok örnek vardır. 
Muharrem Bayraktar 07.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Bölge direnişin zaferine şahit olacaktır

İran İslam Cumhuriyeti genelkurmay başkanlığı ikinci komutanı bölgenin yakında direnişin işgalci Siyonist rejime karşı zaferine şahit olacağını belirtti.

İran İslam cumhuriyeti genelkurmay başkanlığı ikinci komutanı tuğgeneral Seyyid Mesud Cezairi dün El–Menar TV kanalına verdiği demetçe Siyonist rejimin işgalinde bulunan Suriye’nin Golan tepelerinin işgalden kurtarılmasının mümkün olduğunu açıklarken, bölgede yakında yaşanacak büyük değişikliklerin bir kısmının Suriye’deki Golan tepelerinde yaşanacağını belirtti.

Yeni Suriye’den neyi kastettiğini açıklayan Tuğgeneral Cezairi “yeni Suriye’nin yeni bir direnişi başlatacak olan ve bölge milletlerin direnişi için mesajı olan bir Suriye olacağını söyledi.Suriye gerçekleri 18 Mayıs 2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

İsrail'in safındaki Amerikan uşağı İslamcılar

Fransız Le Figaro açıkladı:
Suriye'de Fransız, İngiliz, Alman, Danimarkalı, İrlandalı vs. Haçlı cihadistler el–Kaide ve en–Nusra grubu içinde Esad yönetimine karşı çarpışıyor, Müslümanları katletmeye devam ediyorlar.
ABD'nin FOX televizyonu, Suriye'de Esad güçleriyle çatışan İsrail askerlerinin geri dönüşlerine ilişkin görüntüleri yayınlıyor

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– İsrailli General Benny Gantz ise Suriye'ye gönderdikleri İsrailli komandoların Esad yönetimine karşı savaştıklarını açıklıyor.

Vaziyete bakın Haçlı leşkerleri, İsrail askerleri, eli kanlı ihtilalci isyancılar ve Türkiyeli İslamcılar, cüppelisi, hacısı, hocası aynı safta Müslüman Suriye'de katliama devam ediyor.

Suriyeli Müslümanlara, aşağıdan İsrail vuruyor, yukarıdan Türkiyeli İslamcılar vuruyor, içten kanlı ihtilalciler vuruyor, kürsüden cüppelisi vuruyor, ekrandan AKP beslemeleri vuruyor.

Nice âma olan insanlar bu vahşeti, bu Haçlı tezgahını görüyor; ancak kalbi kör olanlar bu vahşeti göremez, göremiyor?

Böyle bir vahşete zerre kadar imanı olan, zerre kadar iz'anı ortak olabilir mi?

Türkiyeli İslamcılar, cüppeliler, şalvarlılar, hacılar, hocalar bu vahşet kalplerinizi de kabirlerinizi de ateş çukuruna çevirmeye yeter!

Hz. Peygamber, velayetin şahı İmam Ali'yyül–Murteza'ya 'kötü ve bedbaht insanı' şöyle tarif buyurur:

“Ya Ali, en kötü insan, ahiretini dünyasına satandır; bundan da daha kötüsü, ahiretini başkasının dünyası için satandır”(Mekarim–ül Ahlak, s.433–445)

Zavallı bile değil bunlar!

–Amerika fetvayı nesh etmiş

Amerika'ya uçuncaya kadar 'Esad'a ölüm, başka yolu yok; Suriye ile savaş' naraları atan Başbakan R. T. Erdoğan, Rusya'nın planını kabul etmek zorunda kalan Beyazsaray'dan dersini aldı.

Kırık plak gibi 'savaş, savaş' diyen Erdoğan, ansızın 'Cenevre, Cenevre' demeye başladı.

Erdoğan madara oldu.

Suriyeli Müslümanlara savaş fetvalar veren cüppelisi, şalvarlısı, ilahiyatçısı maskara oldu.

Rusya'nın ağırlığını koymasıyla Moskova'ya teslim olmak zorunda kalan Obama yönetimi, ray değiştirdi.

Bizimkiler ayazda kaldı, açığa düştü.

Amerika fetvalarını nesh etmiş oldu? 

Hey Türkiyeli İslamcılar, cüppelisi, şalvarlısı, sizin naslarınızı, hüküm ve fetvalarınızı Amerika mı nesh ediyor?!

Dininizi, fetvanızı ve hükümlerinizi Amerika'ya göre değiştirmek, imanınıza sığıyor mu şimdi?

Türk milleti ayıkmadığı için Yüce Allah, başına taş yağdıracaksa; sizin yüzünüzden yağdıracaktır!

–Amerikan uşaklığı?

Son bir şey daha not düşeyim.

AKP'nin eski tüfek radikali, yeni dönem hızlı Kürtçü vekili Mehmet Metiner, bir TV kanalında, Suriye konusunu konuşuyor. BM askerlerinin sınır bölgemize acilen yerleşmesini istiyor.

Erdoğan, NATO askerini davet etmişti. Kimse yüzüne bakmamıştı.

Hatırlayın, geçmiş dönemde Kuzey Irak'ta oluşturulan tampon bölgeye Çekiç Güç yerleştirmişti. PKK, oradan türetilerek başımıza bela edildi, ardından Bölge Kürdistan'ına döndürüldü.

AKP'li vekil, tampon bölge istiyor.

Bu arada kimyasal silah meselesi açılıyor. Spiker devre giriyor, ne diyor biliyor musunuz:

Esad'ın değil, ÖSO'nun kimyasal silah kullandığı tartışılıyor, konuşuluyor, raporlar açıklanıyor.

Ya hu sen, Esad'ın yandaşı mısın, diye köpürüyor vekil?!

Spiker oturtuyor taşı gediğine:

Amerika'nın uşağı olacağıma, İsrail'in uşağı olacağıma Müslüman Esad'ın yanında yer alırım!

AKP'li Metiner çırpınıyor:'

Dengeni bozma, uslûbunu bozma, Amerikan uşağı diye suçladığın hükümet ise, biz isek; sözünü geri al.

İzleyin AKP'lileri ve yandaşlarını tanıyın derim (http://www.youtube.com/watch?v=1zBGAHEBGYM ).

Kulak asmayın bunlara, dinlemeyin artık? Bu Amerikancılara acımayın, kendinize acıyın? Seçimde de tamamını sandığa gömün Allah aşkına!

Türkiye kurtulsun, İslam âlemi kurtulsun; Türk milleti huzur bulsun...Mehmet Emin Koç 24.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Geleceğin Al–i Muhammed'e ait olduğunu müjdeliyorum

Ehlibeyt'e yönelik zulüm ne zaman son bulacak? (Röportaj)

Kum İlim Havzası’nda Mehdilik konusunda ders veren Ayetullah Tabesî, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Hz. Ali (a.s) hakkındaki müjdelerine işaretle, “Zuhur zamanında İmam Ali sevgisi bütün dünyayı saracak; öyle ki Ehlibeyt düşmanları tahkir edilecekler” diye konuştu.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Fars Haber Ajansı'na röportaj veren Kum İlim Havzası müderrisi Ayetullah Necmeddin Tabesî, Hz. Peygamber'in İslam sancağını defalarca Hz. Ali'ye emanet ettiğini hatırlatarak, “Şeyh Tusî Emali'sinde İbn Ebi Leyla'nın babasından şöyle naklettiğini yazar: “Hz. Peygamber Hayber Günü sancağı Hz. Ali'ye tevdi etti. Hayber'de Müslümanlar iki veya üç operasyonun ardından yenilgiye uğramışlardı. Hz. Peygamber sancağı Hz. Ali'ye verdi. Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki Allah onun eliyle fethi gerçekleştirecektir, buyurdu. Ertesi gün Hz. Ali muzaffer oldu. Gadir–i Hum Günü'nde de Hz. Peygamber Hz. Ali'nin elini havaya kaldırmıştı” dedi.

Hz. Peygamber Gadir–i Hum Günü'nde niçin ağladı?

Ayetullah Tabesî şunları kaydetti: “'Ey insanlar bilin ki!' Hz. Peygamber'in Gadir–i Hum Günü'nde herkesin bilmesini iştediği bir şey vardı: ‘Şüphesiz Ali bütün mümin erkeklerin ve kadınları mevlasıdır.' Kadınların ve erkeklerin üzerinde velayeti vardır. ‘Sonra Hz. Peygamber ağladı.' Çünkü Hz. Peygamber sözlerinin bir artçı etkisi yaratacağını biliyordu. Herkesin bu sözleri kabullenmesi, buna tahammül göstermesi beklenemezdi. Çünkü herkesin İslam'ı gerçek İslam değildi; kimileri belli hedefler peşindeydiler ve Hz. Peygamber onların gerçek yüzünü biliyordu.”

Hz. Peygamber'in Hz. Ali hakkındaki beşareti

Hz. Peygamber'in Hz. Ali hakkındaki müjdelere değinen Ayetullah Tabesî, “Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Cebrail bana haber verdi, dedi ki Ali'ye zulmedecekler ve hakkın haklıya ulaşmasına engel olacaklar. Çocuklarını öldürecekler ve oğullarına zulmedecekler'” dedi.

Ehlibeyt'e yönelik zulüm ne zaman son bulacak?

Ayetullah Tabesî konuşmasını şöyle sürdürdü: “'Cebrail Allah'tan bana şöyle bir haber getirdi: Zulüm Mehdi kıyam edene dek devam edecek. Mehdi'nin kıyam edeceği zaman, Allah'ın yüce olduğunun ve Ehlibeyt'in gündeme geldiği zamandır. İşte o zaman zulüm ortadan kalkacak. Herkes Ehlibeyt muhabbeti üzerinde ittifak edecek.' Ben size yakın geleceğin Al–i Muhammed'e (a.s) ait olduğunu müjdeliyorum!”

Bir Suudi Arabistanlı'nın bir Şii âlime verdiği sır / Arabistan'da Şiiliğin günden güne yayılışı

Mehdilik konusunda uzman olan Ayetullah Tabesî bir Suudi Arabistanlı ile yaptığı görüşmeye değinerek, “Bir Suudi bana filanca imamın Kuba Mescidi'nde Şii olduğunu söyledi. Ayrıca falanca bölgenin kadısının ve bir üniversite hocasının da Şiiliği seçtiğinden bahsetti. Başka birisinin ifadesi aynen şöyleydi: ‘Suudi Arabistan'da içerisinde bir veya iki müteşeyyinin (sonradan Şii olan) bulunmadığı bir ev bulamazsınız'” diye konuştu.

Selefilerin Şiileşmesi nasıl oluyor?

Müslümanlar arasında Hz. Ali sevgisinin yayıldığına dikkat çeken Ayetullah Tabesî şöyle konuştu: “Yemen ulemasından bir zat geçenlerde Kum'a gelmişti. Bana, ‘Ben sizin kitabınızı –on altı yıl önce üstadım Ayetullah Vahid Horasani'nin yardımıyla yazdığım kitaptan söz ediyordu– okudum, fakat kabul etmedim, inkâr ettim. Kendisine söz ettiği kitabın Sakaleyn Hadisi hakkında olduğunu söyledim. Bana, ‘Ben o zaman Selefiydim, şimdi Şii oldum. Sizi temin ederim Selefi gençler arasında Şiilik hızla yayılıyor, dedi.”

Selefilerin Şiileşmesinin nedenleri üzerinde duran Ayetullah Tabesî, “Yemenli âlimin anlattığına göre Selefiler dört Sünni mezhebe karşı soğukluk hissettiklerinden Vahhabiliğe meylediyorlar. Daha sonra Vahhabiliğin zahirde Yahudilikten farklı olmadığını, Vahhabilerin sürekli tartışma peşinde olduklarını, durmadan altına imza atacakları bir manifesto imal ettiklerini gördüklerinde ise Şiiliğin gerçekte ne olduğunu merak ediyor ve netice itibariyle yitirdiklerini Şiilikte buluyorlar” diye konuştu.

Yemenli âlim: Vahhabilik çok kısa sürede tarihin çöplüğüne terk edilecek

Yemenli Şii âlimin sözlerini nakleden Ayetullah Tabesî şunları ekledi: “Ben Yemenli bir âlimden işittiğim, bizzat şahit olduğum şeyi size söyleyeyim: Selefiler bölük bölük Şiileşiyorlar. Çok yakında sayısal üstünlüğün tersine döneceğini göreceksiniz ve Vahhabilik tarihin çöplüğüne terk edilecek. Bu, Hz. Peygamber'in müjdelediği bir durumdur. Nitekim Hz. Peygamber, ‘Ümmetin kalbi Ali sevgisiyle dolup taşacak' buyurmuştur.”

Hz. Ali aşığının Muaviye karşısındaki üzüntüsü

Hz. Ali sevgisini tarihten bir örnekle açıklayan Ayetullah Tabesî şöyle konuştu: “Müminlerin Emiri (a.s) zamanında İslam yolunda iki oğlunu şehid veren birine Muaviye, ‘Kalbinde hâlâ Ali sevgisi var mı?' diye sordu. Adam, ‘Kalbim Ali sevgisiyle dopdolu' deyince Muaviye, ‘Neden? Oysa Ali sana insaflı davranmadı; iki oğlunun ölmesine sebep oldu, kendi oğulları ise hayatta kaldı' dedi. Bunun üzerine adam: ‘Hayır! Ali'ye insaflı davranmayan benim; o şehid oldu, ben ise hayattayım' diye cevap verdi.”

Hz. Ali sevgisinin bütün dünyayı saracağına değinen Kum İlim Havzası müderrisi Ayetullah Tabesî Hz. Peygamber'in Hz. Ali hakkındaki beşaretini hatırlatarak konuşmasını tamamladı: “Hz. Mehdi'nin zuhuru zamanında Ehlibeyt düşmanları azalacak. Düşmanların şanı azalırken zilletleri çoğalacak ve onlar tahkir edilecekler.”medyasafak.com 25.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

NATO'cu, Amerikancı Münafıklara atfen:

İsrail'i bozguna uğratan ümmetin iftiharı Evlad–ı Resul Nasrallah'ın Konuşmasından kareler,

Safımızı belirledik;

“İsrail ve ABD tarafında olanlardan olmayacağız“

Nasrallah: ''Sünnileri savunmak için Bosna Hersek'te savaştık!.. Hizbullah'ın mezhepçilikle suçlanmasına tepki gösteren Nasrallah, “Biz, Bosna Hersek'te Sünnileri savunmak için savaşmıştık”dedi. Lübnan İslami Direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, “Biz, Sünnileri savunmak için Bosna Hersek'te savaşmıştık”diyerek, son dönemde Hizbullah'ı hedef alan mezhepçilik suçlamalarına tepki gösterdi.
Nasrallah'ın konuşmasının geniş özetini sunuyoruz:
Sizlerin zafer bayramınızı, işgalden kurtuluş bayramınızı kutluyorum. Şuan, tüm şehitleri, kurbanları, ailelerini, yaralıları, fedakarlıkları, özgürlüğüne kavuşan esirleri, halkımızı, topraklarında direnen ailelerimizi, ordu, halk ve direnişten kurbanlar verenleri, Filistinlilerden ve Suriyelilerden kurbanlar verenleri saygıyla anıyoruz.
Bu yıl kutlamalara ev sahipliği yapan Batı Beka ehlini özellikle de selamlıyorum. Bu güzel toprakların halkı, büyük şehitler verdiler, büyük fedakarlıklarda bulundular.
25 Mayıs 2000, Allah'ın günlerinden bir gündür, Allah'ın rahmetinin, bereketinin, yardımının, desteğinin direnen halkımız üzerinde tecelli ettiği bir gündür. Allah'ın öfkesinin Siyonist işgalciler üzerinde tecelli ettiği bir gündür.
Böylesine bir gün, direniş ve kurtuluş bayramı oldu. Bu gün bizim zihinlerimizde canlı kalmalı ve gelecek nesillere de aktarılmalıdır. Çünkü bugünde derin bir ulusal tecrübe, büyük fedakarlıklar, dersler, ibretler, acılar, umutlar vardır. Çünkü bugün, şerefli aziz bir geleceğe acılan yoldur.
Böylesine bir günde, Filistin direnişinin gücüyle İsrail'in Gazze'den çıkışı ve Irak direnişinin gücüyle de Amerika'nın Irak'tan çıkışı gibi asrımızda olan olayları da hatırlamamız gerekiyor. Bu günler, Amerika–Siyonist proje tarafından hedef alınan tüm ümmetin bayramına dönüşmelidir.
Nekbe ve Nekse gibi acı günleri de unutmamamız gerekiyor. Muasır tarihimizde, Nekbe de Nekse de zaferler de var. 1948'deki Nekbe sadece Filistin'in değil tüm Arap ve Müslümanların, bölgedeki tüm Hristiyan ve Müslümanların Nekbe'sidir. Sadece bir halkı ilgilendiriyormuşçasına yaklaşmak hatadır.
Ders çıkarmak için Nekse gibi acı olayları hatırlamamız gerekiyor. Bazıları bu tür olayları unutmamızı istiyor. Çünkü bizlerin hatırasız, tarihsiz ve davasız kalmamızı istiyorlar.
Biz bu yıl direniş ve kurtuluş bayramını kutlarken bazı tehlikelerle karşı karşıyayız. Bu tehlikelerin başlıca iki tanesi şunlardır. Birincisi İsrail'dir, İsrail'in amaçları ve projeler.. İkincisi ise Suriye'de meydana gelen olaylar, evlerimizin kapılarımızın önünde tekfirci hareketlerin ortaya çıkmasıdır.
Kuzeye ve güneye bakmak zorunda kaldığımız günleri yaşıyoruz. Güneye bakmamız gerekiyor çünkü İsrail, projelerine devam ediyor. 2006 savaşından itibaren kendisini yeni savaş için eğitiyor, hazırlıyor. 2006 Temmuz savaşından sonra İsrail, 1., 2., 3., 4. dönüm noktası .. tatbikatları yaptı. İç cephe düzeyinde yapılan bu tatbikatlara herkes katıldı.
İsrail, Pazar günü yine iç cephe tatbikatı yapacak. Ama bu defa, tatbikatı “Dönüm Noktası 7”yerine “Sağlam Cephe 1”tatbikatı olarak adlandırdılar. Bununla savaşa hazır olduklarını kastediyor.İSrail, her gün Lübnan'ı tehdit ediyor, her gün hazırlıklarını üst düzey derecede tutuyor, Suriye'ye saldırıyor ve tehdit ediyor.
Bugün, açıkça konuşacağım. Çünkü vakit, başları toprağa gömme zamanı değil. Vakit, başları dik tutma ve fırtınalara karşı mücadele etme zamanıdır. İsrail, 2006 Temmuz'undan beri iç cephesini güçlendirir ve savaş için hazırlık yaparken bizler ne yaptık? Devlet ne yaptı? Halk ne yaptı? Hepimiz, güçlü ve kadir bir ordu istiyoruz. Fakat ordunun hazırlığında, silahlandırılmasında nereye geldik? 
Biz bu soruları sorunca, ya cevap alamıyoruz ya da Amerika'nın ordunun silahlandırılmasına veto uyguladığını söylüyorlar. Bu doğru. Ordunun silahlandırılması yasak. Suriye'nin de S–300'e sahip olması yasak. Çünkü Arap devletlerine stratejik silahların satılması durumunda, dengeler değişecek. Lübnan ordusunu silahlandırmıyorlar. Çünkü ordumuz, milli bir ordudur. Silaha sahip olması halinde direniş gibi savaşacaktır. Çünkü ordudaki asker ve subaylar, bu vatanın evlatlarıdır. Lübnan İç Cephe Sorumlusu kim?Lübnan'da düşmanın saldırısına karşı hazırlık kesinlikle yok! Ne sığınaklar ne güvenlikli odalar var. 
İsrailliler, Lübnan sınırında yerleşim merkezleri inşa ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen Yahudiler, hazırlıyor ve eğitiyor. Çünkü onların rolü, sınır şeridinin güvenliğidir. Bizde ise sınırda yüzyıllardır var olan köyler var. Devletten beklenen, burada yaşayanları korumasıdır.
Bir kaç hafta önce İsrail, Golan'daki yerleşimcilerin silahlandırılmasını konuşuyor. Bizim sınırdaki halkımızın elinde ise silahları var. Bizdeki siyasiler ise sınırdaki köylerimizdeki halkın elinde bulunan silahların yasadışı olduğunu söylüyor ve toplanması çağrısı yapıyor. Sorun, Lübnan devletinin İsrail'e düşman muamelesinde bulunmamasıdır.
Bugün Lübnan, İsrail'i Güney Lübnan'dan çıkarabilecek ve 2006 Temmuz'unda olduğu gibi mücadele edebilecek güce sahiptir. Direniş, 2006'dan beri silahlanmaya devam ediyor, savaşa hazırlanıyor. İsrail'i Lübnan'a baktığında korkutan da direniştir. Lübnan'da çok sayıda kişinin direnişten nasıl kurtulabileceğini düşünüyor olmasına rağmen.
Direnişin silahını toplamayı düşünenler, bunu asla başaramayacaklar. Çünkü İsrail'e karşı savaşan direnişe, halk kucak açmaktadır. Devlet, şuan direnişin yaptığı görevi yerine getirinceye kadar silah bırakmayacağız. Çünkü şuanda devlet, Sayda'daki şehidin cenazesini bile koruyamayacak güçtedir.
Güçlü ve adil bir devletin kurulması halinde o devletin emri altında savaşacağız. Burada gerçek bir tehdit var, İsrail hazırlığını sürdürüyor ve gelişmeleri takip ediyor.
Direnişteki sorumluluklarımızı yerine getirmeye devam edeceğiz. Baskılar ve karalama kampanyaları bizi yıldıramaz. Direniş, ülkesini savunmaya devam edecek, başı dik olarak kalacaktır. Devletin varlığı, herhangi bir boşluk ve kaostan efdaldir. Devlette boşluk iştemediğimizin delili, milletvekili seçimi için adaylarımızı 60 Kanun'a göre sunmamızdır.  Lübnan'ı Suriye'deki kanlı çatışmalardan uzak tutalım. Eğer biz, Suriye'de savaşmak işteseydik savaşırdık.                                                
Trablus'taki çatışmalar durmalıdır. Bu çatışmalarda ufuk gözükmüyor. Ordunun Trablus'ta hakimiyetini sağlaması gerekiyor.
Suriye'de yaşanan olaylar gerçekten de çok önemli. Suriye liderliği, en başında diyalogu kabul etti fakat muhalefet, yanlış verilere dayanarak hareket ettiği için diyalogu reddetti. Suriye'nin maruz kaldığı saldırıda karar sahibi olan Amerika'dır, destekçisi de İsrail'dir. El–Kaide'de buna dahil oldu.
Suriye'ye karşı uluslararası bir savaş sürüyor. Hizbullah'tan çok az bir grubun Suriye'de bulunması, Suriye Dostlarını rahatsız etti. Fakat Suriye'de bulunan binlerce silahlı, Suriye Dostları'nı rahatsız etmiyor. Krizin çözümü için kabul edilebilir öneriler gündeme geldi, Suriye liderliği bu önerileri kabul etti fakat bölge ülkeleri reddetti.
Suriye'deki silahlı gruplara önderlik eden, tekfirci akımlardır. Bazı Arap devletleri, hem Suriye rejiminden kurtulmak hem de tekfircilerden kurtulmak için tekfircilerin kendi topraklarından Suriye'ye geçişini kolaylaştırıyor. Tekfirci cemaatlerin, Lübnan'a sınır olan şehirlerde kontrolü ele geçirmesi, tüm Lübnanlılar için tehlike oluşturmaktadır.
Suriye'de savaşanlar, Tekfirci Irak İslam Devleti'nin uzantılarıdır.
Suriye, direnişin sırtıdır, destekçisi olmuştur. Direniş, sırtına vurulan darbe karşısında elleri kolları bağlı durmayacaktır. Eğer Suriye düşerse, Filistin gider.
Hizbullah'ın, Amerika, İsrail ve tekfircilerin bulunduğu cephede durması mümkün değildir. Biz bu duruşumuzla, Lübnan'ı, Filistin'i ve Suriye'yi savunuyoruz. Hakkımızdaki karalama kampanyaları, Suriye'ye müdahalede bulunsak da bulunmasak da durmayacaktır.AB'nin bizi, terör liştesine alma tehdidi, bizi ilgilendirmiyor. Bosna Hersek'te Müslümanları savunmak için savaştık. Orada Şiiler yoktu Sünniler vardı.
Biz şuan yeni bir merhaledeyiz. Biz, yolu sürdüreceğiz ve her şeye katlanacağız. Size her zaman zaferler vaadettiğim gibi yine yeniden zaferler vaadediyorum. İSRA 26.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

“Hizbullah’ın saygınlığı nereden geliyor?”

Solcuların gözünden: Direniş örgütü Hizbullah

Suriye’de emperyalizm destekli terörle savaştığı için AKP tarafından ‘Hizbuşeytan’ ilan edilen Hizbullah’ın zaferlerle dolu bir tarihi var. Ortadoğu’daki saygınlığı buradan geliyor.
Hizbullah savaşçılarının geçen hafta Suriye'de stratejik öneme sahip Kuseyr kasabasındaki savaşa açıkça katılması, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın Suriye’ye destek mesajı üzerine, başta AKP hükümeti olmak üzere Suriye karşıtı savaşın müttefikleri Hizbullah’a karşı psikolojik savaşa girişti.

Bunlar içinde en ileri giden Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ oldu. Bozdağ,  “Bunlar adlarını (Hizbullah/ Allah’ın Partisi) değiştirsin Hizbuşeytan (Şeytan’ın Partisi) yapsın” dedi. Müslüman Kardeşler de “Hizbullah İsrail’e karşı direnerek kazandığı itibarını kaybetti” açıklamasında bulundu. Oysa Hizbullah Ortadoğu’da halen en prestijli direniş örgütü konumunda. Peki, Hizbullah’ın bu saygınlığı nereden geliyor. İşte bir direniş örgütünün kısa tarihi…

ABD’Yİ LÜBNAN’DAN KOVDU

Hizbullah, Güney Lübnan’daki İsrail işgaline son vermek için 1982’de kuruluyor. Lübnan’daki Şiiler arasında örgütlenen Hizbullah’ın en önemli esin kaynağını da 1979 İran İslam Devrimi oluşturuyor. Ayetullah Humeyni’nin öğretilerini izleyen Lübnan’daki Şiileri tek bir çatı altında birleştiren Hizbullah, İsrail’e karşı gösterdiği kahramanca direnişle, sadece Şiilerin değil tüm Lübnan halkının sempatisini kazanıyor.

İsrail’i ciddi askeri yenilgilere uğratan Hizbullah daha sonraki yıllarda baş gösteren Lübnan İç Savaşı boyunca da, Lübnanlı Hıristiyanları hedef alan diğer İslamcı örgütlerin aksine, ABD ve Avrupa askerlerinin Lübnan’dan atılmasına yoğunlaştı. Hizbullah bu yıllarda özellikle Amerikan kışlalarına yönelik saldırılarla özdeşleşti. Örgüt, 1983’te 241 Amerikan askerini öldüren saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırılar sonucunda ABD, bütün askerlerini Lübnan’dan çekmek zorunda kaldı.

İSRAİL’İ YENİLGİYE UĞRATTI

1990’da Lübnan'da imzalanan Taif anlaşmasıyla iç savaş son buldu. Ancak Taif antlaşmasında Lübnan'daki bütün silahlı grupların silahlarını bırakması öngörülmesine rağmen Hizbullah silahları bırakmadı. Güney Lübnan ordusu ve İsrail'e karşı gerilla savaşını sürdürdü. Bu savaşta sürekli kayıp veren İsrail, 15 Mayıs 2000’de Lübnan'dan tamamen çekilmek zorunda kaldı.
Hizbullah’ın hem yenilmez gibi görünen İsrail Ordusu’nu yenilgiye uğratması, hem de ABD Ordusu’nu Lübnan’dan çıkartmayı başarması örgütü bütün Ortadoğu halklarının gözünde kahraman yaptı.  Hizbullah sadece bir askeri örgüt olmakla kalmadı. Hizbullah’ın sivil kanadı, seçimlere giren yasal bir parti haline geldi. Yoksul Lübnanlılara yardım amacıyla da birçok kurum oluşturdu. Halen Hizbullah’ın kurduğu dört hastane, 12 klinik, 12 okul ve iki tarım yardım derneği Lübnan halkına hizmet veriyor.

LÜBNAN’DA HÜKÜMET ORTAĞI

Mayıs 2005'te yapılan seçimlerde oylarını artıran Hizbullah bu tarihten beri  hükümet ortaklarından biri durumunda. Hizbullah, ayrıca eyaletlerden oluşan Lübnan’da iki güney, iki de kuzey eyaletini kontrol altında tutuyor. Emperyalist metropoller dışında yasal bir direniş örgütü olarak kabul edilen Hizbullah, ABD, Kanada, İsrail ve Avustralya tarafından terörist ilan ediliyor. Avrupa Konseyi ise bu konuda kesin bir tutum almamayı tercih ediyor.

LÜBNAN ŞAHİNİ HASAN NASRALLAH

Hizbullah’a 31 Ağustos 1960 Güney Beyrut doğumlu Hasan Nasrallah önderlik ediyor. Nasrallah, 1992’de beri örgütün genel sekreterliği görevini yürütüyor. 

Nasrallah 15 yaşında Birinci Lübnan İç Savaşı sırasında o dönemin Şii örgütü olan Emel’e katıldı. 1982’deki İsrail işgali üzerine direniş çağrısı yapan Hizbullah’a katıldı. Hayatını İsrail’i Lübnan’dan atmaya adayan Nasrallah, 1992’de Abbas El–Musavi’nin İsrail tarafından öldürülmesiyle ‘Genel Sekreter’ seçildi.

14 Temmuz 2006’da Nasrallah'ın birkaç saat önce ziyaret ettiği büro İsrail'in attığı bombalarla imha edildi. Ancak Nasrallah sağ olarak kurtulmayı başardı. 2008’de Mossad tarafından zehirlendiği iddia edildi ama İran’da tedavi gördükten sonra görevinin başına döndü.

Hizbullah'ın, Eylül 1997'de Güney Lübnan'daki Cebelu'r Refi bölgesinde İsrail ordusunun mevzilerine yönelik saldırısında iki Hizbullah savaşçısı hayatını kaybetti ve cenazeleri İsraillilerin eline düştü. İsrail televizyonu bu iki kişinin kimliğini bilmeden kanlı resimlerini yayınladı.

İsrail televizyonunda yayınlanan görüntüler görülen kişilerden birinin Hasan Nasrallah'ın oğlu Seyyid Hadi olduğu anlaşıldı.  Nasrallah haberi canlı yayında bir konuşma yaparken aldı. Çok sakindi, “Beraber savaşıyoruz, beraber şehit düşüyoruz”dedi. Bu görüntü Nasrallah'ı bir idol haline getirdi.

2006 yılındaki İsrail'le yaşanan savaşın ardından yapılan esir takası anlaşmasında İsrail, oğlunun naaşını vermeyi teklif etti. Ama Nasrallah, İsrail hapishanelerinde “esirlerin lideri” olarak bilinen  1979'dan beri tutuklu Lübnanlı savaşçı Semir Kuntar'ı liştenin başına koydu ve kabul ettirdi.

Esir takasında İsrail'in Hizbullah'a teslim ettiği cenazelerden birisi Filistinli kadın direnişçi Zelal Mugrabi'ye ait. Mugrabi, 30 yıl önce, bugünün İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak tarafından öldürülmüştü.  Filistinli kadın direnişçi Zelal Mugrabi, 19 yaşındayken İsrail'e düzenlediği saldırı sırasında öldürüldü.

Nasrallah’ın lakabı ‘Lübnan Şahini’ ve hakkında yazılan pek çok halk türküsü bulunuyor. Bunlardan, ‘Yalla Ya Nasrallah’ sadece Lübnan’da değil, Filistin ve tüm Arap dünyasında popüler.Yurt gazetesi 28.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

Hizbullah Kim ? Hizbuşşeytan Kim?

Bismillah,
Siyonist İsrail’in güvenliğini sağlamak için Suriye’de başlatılan kargaşa ve terör eylemleri nedeniyle teröristler tarafından tahrik ve tehdit edilen Lübnan İslami Direniş hareketi Hizbullah hakkında yerli ve yabancı medyada sürekli olarak makaleler, kitaplar, yalanlar, sloganlar, iftiralar ve doğru olmayan haberler yayınlanmaktadır. Son günlerde ise özellikle Başbakan Erdoğan’ın ABD başkanı Obama ile görüşmesinin hemen akabinde Hizbullah’ı hedef göstermesiyle başlayan karalama ve şeytanlaştırma(!) hareketi dışişleri bakanı Davutoğlu ile başbakan yardımcısı Bozdağ, yandaş medya köşe yazarları ve onların uzantıları olan bir kısım sözde STK’lar tarafından bütün hızıyla devam etmektir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Suriye’de hedefledikleri amaçlara ulaşamayan direniş karşıtı cephe şu anda ABD’nin çizdiği proje gereği küresel ölçekte Hizbullah ve İran’ı hedeflerine yerleştirmiş bulunmaktadırlar. Avrupa ülkeleri Hizbullah’ı terör örgütü liştesine almaya çalışırken, ABD‘nin maşası dikta Bahreyn krallığı Hizbullah’ı terörist ilan etmekten geri durmamaktadır. Hakeza mürteci Arap rejimleri ve Kardavi gibi Nato alimleri minberlerde Hizbullah’a yönelik çirkin saldırılarının dozajını artırarak itibarsızlaştırma kampanyasına devam ediyorlar.

  Bu noktada Hizbullah ve Hizbuşşeytan kelimelerini gündeme taşıyan bu güruha cevap olsun diye bu iki kelimenin içerik olarak karşılığının ne olduğunu dikkatlerinize sunuyorum:

Hizbullah Kimdir?

–Hizbullah “Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki (O) onları sever, onlar da O'nu severler. Mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar’’Buyruğu yüce Ku’ran ayetinin tefsiri olan topluluğun adıdır.

–Hizbullah ; Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri kendine dost, İslam ve Müslümanların düşmanlarını kendisine düşman gören topluluğun adıdır.

–Hizbullah, bu ümmetin medarı iftiharıdır. Ümmet–i Muhammedin, mazlumların, mustazafların Siyonistler tarafından kirlenen namusunu temizleyen, onların gönlüne sürur veren bir hareketin adıdır.

–Hizbullah, Hendek savaşında kafir Amr b. Abdived’in savaşmak için Muhammed ümmetine meydan okuduğu ve Hz.Ali ‘den başka bir yiğidin meydana çıkmaya cesaret edemediği gibi küresel Siyonizmin İslam ümmetine meydan okuduğu, ümmetin başının aşağıda olduğu bir dönemde Ali soyundan Seyyid Hasan Nasralah’ın meydana çıkarak Siyonist güçlerin burnunu yere sürdüğü hareketin adıdır.

–Hizbullah,  Lübnan, Filistin, Bosna Hersek ve diğer bölgelerde mezhepçilik–meşrepçilik yapmadan Müslüman ve mazlum hakların imdadına koşan hareketin adıdır.

–Hizbullah, vefalı,cesur, sözüne inanılan, emperyalist ve Siyonist düşmana karşı kerrar olan bütün varlığını Siyonizme karşı mücadeleye adamış ve onların oyunlarını, entrikalarını alt üst eden bir hareketin adıdır.

–Hizbullah, kuşatma ve komplolar karşısında bekler vaziyette durmayan, basiret ve  sorumlu  akıl ile hareket eden, tamamen sorumluca davranan hareketin adıdır.

–Hizbullah, sorumluluğu göğüsleyerek ve her türlü fedakarlığa katlanması neticesinde ilahi yardımların ve zaferlerin üzerlerine sağanak gibi yağdığı hareketin adıdır.

–Hizbullah, ABD, İsrail ,işbirlikçi bölge rejimleri, kabirleri deşen, baş kesen, göğüs yaran tekfircilerle aynı cephede yer almayan direniş cephesinde en önde yer alan topluluğun adıdır.

–Hizbullah, kurtuluşu, özgürlüğü, onuru, izzeti Nato’dan, ABD’den, Siyonistlerden ve topyekun Batılılardan gelecek yardımdan beklemeyen sadece yardımcı olarak Allah’ı ve onun taraftarlarını gören hareketin adıdır.

Hizbuşşeytan Kimdir?

–Hizbuşşeytan, ABD ve yandaşları ile Siyonistlere karşı alabildiğince mülayim, affedici ve alçakgönüllü davranırken küfür cephesinin düşmanlarına karşı gayet sert ve düşmanca davrananların adıdır.

–Hizbuşşeytan, kendi nefsini ilah edinmiş , makam ve mevkiperestlerin lakabıdır.

–Hizbuşşeytan, ABD, Siyonizm ve emperyalizmin zulüm değirmenine bilerek veya bilmeyerek su taşıyanların ortak adıdır.

–Hizbuşşeytan, Müslüman ve mazlum demeden kendi gibi düşünmeyen insanları tekbirlerle boğazlayan, ölü ciğeri yiyen, kabir soyguncularının adıdır.

–Hizbuşşeytan, başını ABD’nin çektiği müstekbir güçlerle samimi dostluk kurarak onlarla beraber sözde zulmün karşısında duran yerli işbirlikçilerin adıdır.

–Hizbuşşeytan, Washington’da  ADL’den, AIPAC’tan, SABAN’dan takdirname, madalya alıp boynuna şerefle  takanların adıdır.

–Hizbuşşeytan, Amerika ve İsrail’in davulunu vurma şaklabanlığıyla dünyalık mevki ve makam umudunu yeşertenlerin adıdır.

–Hizbuşşeytan, emperyalizm kontrolünde fitne hareketini başlatıp bunu maddi ve manevi bütün imkanlarıyla destekleyip  mazlum halkların yaşamını zindana, cehenneme çevirenlerin adıdır.

 –Hizbuşşeytan, ABD ve topyekun Batı tarafından  çok yönlü desteklenen, finanse edilen, direniş blokuna karşı “vekâlet savaşı”  sürdürerek iktidar için çırpınan ve Müslümanların kanına susayan vahşiler topluluğunun adıdır.

–Hizbuşşeytan, Emperyalist işgalcilerle stratejik müttefiklik kuran, hakeza onlarla çak–şak yapıp ülkesini bu büyük şeytanın hizmetine veren ve mezhepçilik siyasetleriyle bölgede bunlara jandarmalık yapanların adıdır.

–Hizbuşşeytan, bölgesel hesapları ve çıkarları için Filistin’in mazlum halkının kurtuluşu için canlarını feda edenlerin pak kanlarını dolarlara satanların adıdır.

 Hizbullah’a karşı  küresel ölçekte  alçakça sürdürülen bu psikolojik saldırı gayet normal olup, devamı iftiralarla dolu bir şekilde şiddetli olarak gelecektir. ABD, Siyonistler, AB ülkeleri, NATO alimleri, işbirlikçi bölge rejimleri ve tekfirciler hep birden koro halinde Hizbullah’a saldırmaktadırlar. Bu saldırın sebebi direnişin kalesi olan  Hizbullah’ın küresel ölçekte dengeleri değiştirecek gücü taşıması ve küfür cephesi ile onların yerli işbirlikçilerin korkulu rüyası olmasıdır.

Bizler Amerika, NATO, İsrail, kabirleri deşen, baş kesen ve göğüs yaran tekfircilerin yer aldığı cephe olan Hizbuşşeytan’ın cephesinde yer almaktan haya ederiz. Bizler bu ümmetin iftiharı, İsrail terör devletine tarihinde ilk kez yenilgiyi tattıran komutanı Seyyid Hasan Nasrallah olan  direniş cephesinin sağlam kalesi Hizbullah’ın yanında yer almaktan iftihar ederiz…MEHMET YETKİN 28.05.2013

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

Hz. Ali’nin İlk Üç Halifeyi Düzeltmesi

Bu durum açıkça Hz. Ali’nin ümmet içinde Kitap, sünnet, usul, furu ve siyasi konulara en alim şahıs olduğunu göstermektedir.

Peygamber’in (s.a.v), ashabı huzurunda Hz. Ali hakkında söylediği sözler, Peygamber’in ölümünden sonra Hz. Ali'nin ümmetin fikri ve ilmi mercii olarak tanınmasına sebep oldu. Hatta Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’yi hilafet sahnesinden uzaklaştıranlar bile ilmi, dini ve siyasi problemlerle karşılaştıklarında hemen İmam’a koşuyorlar ve ondan yardım istiyorlardı. Halifelerin İmam’dan (a.s) yardım iştemeleri pek çok güvenilir belge ile, tarihin kesin ve mutlak meselelerinden biridir ve bunu adaletli olan hiç kimse inkar edemez. Bu durum açıkça Hz. Ali'nin ümmet içinde Kitap, sünnet, usul, furu ve siyasi konulara en alim şahıs olduğunu göstermektedir. 

Hz. Ali (a.s) ve Ebu Bekir’in İlmi ve Siyasi Müşkülatları

Tarihin şahitliğine göre 1. Halife siyasi mesellerde ve maarif, akaid, Kur’an tefsiri ve İslam ahkamı gibi konularda Hz. Aliye başvuruyor ve onun yardımlarından faydalanıyordu.Şimdi bunun bir örneğini zikrediyoruz.

Rumlar ile Savaş

Yeni kurulmuş İslam devletinin en azılı düşmanlarından biri olan Rum İmparatorluğu sürekli İslam hükümetinin merkezini kuzeyden tehdit ediyordu. Yüce Peygamber (s.a.v) ömrünün son anlarında bile Rum tehlikesinden gafil olmamıştır. Hicretin yedinci yılında Peygamber (s.a.v) başlarında Cafer İbn–i Ebu Talib’in bulunduğu bir orduyu Şam’ın sınırlarına göndermişti, fakat İslam ordusu bir netice alamadan aynı zamanda üç büyük komutanını da orada kaybederek Medine’ye dönmüştü. Peygamber (s.a.v) bu yenilgiyi telafi etmek için hicretin dokuzuncu yılında Tebük’e doğru askeriyle hareket etti fakat düşman ordularıyla çarpışmadan Medine’ye döndü Bu seferin parlak ve olumlu neticeleri tarihte mezkurdur. Buna rağmen yine de Rum tehlikesi her zaman için Peygamber’in (s.a.v) zihnini meşgul ediyordu. Bu yüzden o Hazret ömrünün son anlarında, hasta yatağında iken Muhacir ve Ensar’dan oluşan bir ordu teşkil edip, onları Şam’ın sınırlarına gönderdi, fakat bu ordu bazı sebeplerden Medine’yi terk etmedi ve Peygamber (s.a.v)vefat ettiğinde İslam ordusu Medine’nin birkaç kilometre yakınlarında ordugah kurmuştu.Peygamber’in ölümünden ve Ebu Bekir’in halife seçilmesinden sonra, Ebu Bekir Rumlarla savaşılması için Peygamber’in (s.a.v) verdiği emir karşısında mütereddit idi. Zira o, sahabeden olan bazı kimseler ile meşveret etmiş ve onların her birinden değişik fikirler çıkmıştı. Bu yüzden halife ne yapacağını şaşırdı ve sonunda Hz. Ali’ye danıştı. İmam (a.s) ise Peygamber’in (s.a.v) verdiği emri icra etmesi için onu teşvik etti ve ona eğer Rumlarla savaşırsa muzaffer olacağını müjdeledi. Halife İmam’ın teşvikinden hoşnut oldu ve ona şöyle dedi: “Bana gelecekten iyi haberler verdin ve beni hayır ile müjdeledin.”[1]

Yahudilerin Büyük Alimleri ile Münazara

Peygamber’in ölümünden sonra Hıristiyan ve Yahudilerin büyük alimleri Müslümanların ruhiyelerini zayıflatmak için akın akın İslam’ın merkezine geliyor ve suallerde bulunuyorlardı. Örneğin, Yahudilerin büyük alimleri Medine’ye gelip halifeden şöyle bir soru sordular: “Biz Tevrat’ta şöyle okuyoruz. Peygamberlerin halifeleri ve vekilleri onların ümmetlerinin en alim kimseleridir. Şimdi ise Peygamber’in halifesi sensin öyle ise şuna cevap ver: Allah nerededir? O yerde midir yoksa gökyüzünde mi?” Ebu Bekir buna cevap verdi. Fakat Yahudi alimleri bu cevap ile kani olmadılar. O Allah’ın gökyüzündeki tabakalarda olduğunu söyleyince, Yahudi alimlerinin eleştirileri ile karşı karşıya kaldı ve bir Yahudi alimi bunun üzerine şöyle dedi: “O halde yeryüzünde Allah yok!”

İşte böylesine hassas bir durumda Hz. Ali İslam’ın feryadına yetişti ve İslam camiasının şerefini ve arını korudu. O Hazret şöyle buyurdu:

“Mekanları Allah yarattı, hiçbir mekan o’nu kapsayamaz ve O bundan yücedir. Allah her yerdedir. Fakat asla onun yaratıklar ile teması ve mücavirliği yoktur. O’nun ilmi her şeyi kapsar ve hiçbir şey onun ilmi dışında değildir”[2] İmam (a.s) bu cevabıyla, Allah’ın bir mekan ile çevrili olmadığını ve onun bundan yüce olduğunu açıkça göstermiş oldu. Yahudi alim İmam’dan (a.s) duyduğu sözünün hakkaniyetini ve onun hilafet makamına olan liyakatini itiraf etti. İmam (a.s) ilk sözünde 1Mekanları Allah yarattı” diyerek tevhid kanıtından istifade etti ve cihanda Allah’tan  başka bizahiti ezeli bir varlığın olmaması ve onun dışındaki her şeyin onun mahluku olması hükmü ile Allah’ın bir mekanı olmadığını açıkladı. Zira eğer Allah’ın bir mekanı olsaydı, bu mekanın önceden onunla birlikte olması gerekirdi. Oysa ki cihanda olan her şey onun mahlukudur, tüm mekanlar da buna dahildir. Bu yüzden hiçbir şey o’nun zatı ile birlikte olamaz. Daha açık bir tabir ile: Eğer Allah’ın bir mekanı olduğu farz edilse, bu mekanın ya tıpkı Allah’ın zatı gibi kadim olması ya da onun mahluku olması gerekmektedir. Bu mekanın Allah’ın zatı gibi kadim olması farzı, tevhid ve Allah’tan başka bir kadimin bulunmaması delili ile yanlıştır ve mekanın Allah’ın mahluku olması ise o’nun hiçbir mekana ihtiyacı olmadığını gösterir. Zira Allah vardı, fakat mekan yoktu ve sonra Allah mekanı yarattı.

İmam (a.s) ikinci cümlesinde ise (Asla onun yaratıklar ile temas ve mücavirliği yoktur) Allah’ın bir sıfatını açıklamıştır. Bu sıfat ise şudur: Allah’ın varlığı sınırlı değildir ve bu sınırsızlık içinde o’nun her yerde olması ve her şey hakkında ilmi bulunması gerekmektedir. Allah’ın cisim olmaması sebebiyle de onun yaratıklar ile yüzeysel bir teması yoktur ve o’nun hiçbir şeye mücavirliği (yani yakınlığı) yoktur. Bu kısa ve anlamlı sözler Hz. Ali (a.s.)’ın ilminin genişliğinin ve onun ilahi ilimden nasibli olduğunun nişanesi değil midir? Hz. Ali sadece yukarıda zikredilen hadisede değil, tüm halifeler ve kendi halifelik döneminde de pek çok defa Yahudi ve Hıristiyan alimleri ile Allah’ın sıfatları hakkında münazara yapmıştır. Ebu Naim İsfehani İmam (a.s)’ın 40 Yahudi alimi ile yaptığı müzakereyi nakletmiştir; fakat bunu nakletmemiz için ayrı bir kitaba ihtiyaç vardır. Hz. Ali (a.s.)’ın münazara tarzı, münazara yaptığı insanların ilim ve malumatlarına göre idi. O bazen çok dakik ve hassas delilleri öne sürüyor, bazen de bazı benzetmeler ile konuya açıklık getiriyordu.

Hıristiyan Alimlerine İkna Edici bir Cevap

Salman diyor ki:

“Peygamber’in ölümünden sonra başlarında piskoposun olduğu bir Hıristiyan grubu Medine’ye geldiler ve halifeden sorularının cevaplarını iştediler. Halife ise onları Hz. Ali (a.s.)’ın yanına gönderdi. Onların İmam (a.s) (a.s) sordukları sorulardan biri de “Allah nerededir?” Sorusu idi. İmam (a.s) önce bir ateş yaktı ve sonar onlardan sordu: “Bu ateşin yüzü neresidir?” Hıristiyan alimleri şöyle dediler: “Onun her tarafı ateşin yüzü sayılır ve asla ateşin önü ve arkası olmaz” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah’ın bir mahluku olan ateşin yüzü yoksa, nasıl olur da ateşin yaratıcısının önü ve arkası olabilir.O bundan yücedir. Doğu ve batı Allah’a aittir ve nereye bakarsanız o taraf Allah’ın yüzüdür ve hiçbir şey ondan gizli değildir.”[3]

İmam (a.s) sadece fikri ve dini meselelerde İslam ve Müslümanlara neticede halifeye yardım etmekle kalmıyor, halifeler Kur’an’daki kelimeler ve tefsirleri hakkında aciz kalınca İmam hemen onların feryadına yetişiyordu. Mesela bir şahıs Ebu Bekir’den Abese Suresi’nin 31. Ve 32. Ayetindeki “Ebbe” kelimesinin manasını sorunca o hayretle şöyle demişti: “Allah’ın kelamını bu konuda bilgim olmadan nasıl tefsir edebilirim” Bu haber Hz. Ali’ye yetişince o şöyle buyurdu: “Ebbe kelimesinin maksadı saman ve otlaktır.” Arapçada Ebbe kelimesi ot ve saman anlamındadır. Bu ayet de bunun en açık delilidir. Zira ayette “meyveler ve otlaklar” buyurulduktan sonra, hemen “sizin ve hayvanlarınızın faydası için” denilmiştir. İnsanlar için faydası olan şey meyveler olduğuna göre, hayvanlar için de “Ebbe”yani ot ve otlaklar yaratılmış olacaktır.

Hz. Ali (a.s.)’ın İçkici bir adam Hakkındaki Hakemliği

Birinci halife sadece Kur’an’ın mefahimi hakkında bilgi sahibi olmak için değil, furu–i din ve ahkam meseleleri hakkında da Hz. Ali (a.s)dan yardım istiyordu.

Halife’nin memurları şarap içmiş olan bir adam hakkında hüküm vermesi için halifenin yanına gittiler. O adam, o ana dek şarabın haram olduğunu bilmediğini iddia ediyor ve şarabı helal bilen kimselerin içinde büyüdüğünü söylüyordu. Halife bu durumda ne yapacağını şaşırınca, hemen İmam (a.s)’ın yanına bir şahısı gönderip ondan bu müşkülü halletmesini iştedi. Hz. Ali ise şöyle buyurdu:

“Güvenilir olan iki şahıs, bu adamın elinden tutup onu Muhacir ve Ensar’ın meclislerine götürsünler ve oradakilerden şimdiye kadar o adama şarabın haram olduğu ayetini okuyup okumadıklarını sorsunlar. Eğer onlar bu ayeti o adama okuduklarını söylerlerse onun hakkında gerekli olan ceza verilsin, ama bunun tam tersini söylerlerse bu içkici adam tevbe ettirilsin ve hayatının sonuna dek şaraba ağzını sürmeyeceği hakkında ondan söz alınsın ve sonra da serbest bırakılsın.”Halife İmam’ın sözüne uydu ve sonunda da o adam serbest bırakıldı[4]

Halifeler zamanında İmam Ali (a.s) sükut etmiş ve hiçbir mesuliyeti kabul etmemiştir, ama İslam ve Müslümanların maslahatları için hiçbir fedakarlıktan da kaçınmamıştır. Ra’sul–Calut (Yahudilerin rehberi) Ebu Bekir’den aşağıda zikredilecek şeyler hakkında kur’an’ın görüşünün ne olduğunu sormuşu.

1–Hayatın ve canlıların aslı nedir?

2–Bir şekilde konuşmuş olan cansız kimdir?

3–Sürekli azalıp çoğalma halinde bulunan şey nedir?

İmam!A bu haber yetişince o şöyle buyurdu:

“Kur’an’ın nazarında hayatın aslı şudur: “O inkar edenler görmüyorlar mı k, göklerle yer birbirine bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık[5].[6].[7]. Bu ayetten de aşikar olduğu gibi İmam (a.s) sözünü ispat etmek için genelde Kur’an’dan ayetler  getiriyordu ve bu onun sözünü daha da sağlamlaştırıyordu.”[8]

Hz. Ali ve İkinci Halifenin Siyasi Müşavereleri

İslam’ın yayılması ve Müslümanların korunması Hz. Ali (a.s.)’ın büyük hedefi idi. Gerçi İmam (a.s) kendisini açık ve kesin dini hükümler gereğince Peygamber’in veli ve vasii olarak biliyordu ve onun liyakat ve üstünlüğü herkes için çok aşikardı. Buna rağmen o, ne zaman hilafet makamı bir sorunla karşılaşsa sahip olduğu geniş ilim ve nafiz fikri ile bu sorunları hallediyordu. Bu nedenle ikinci halife zamanında da Hz. Ali (a.s.)’ın pek çok siyasi, toplumsal ve ilmi meselelerde hilafet makamına yardım ettiğini görmekteyiz. Şimdi bunun bazı örneklerini zikrediyoruz:

İran’ın Fethindeki Meşveret

Hicretin on dördüncü yılında Kadisiye toprakları üzerinde İslam ve İran orduları arasında büyük bir savaş oldu. Ve bu savaş Müslümanların galibiyeti ile sonuçlandı. Aynı zamanda İran’daki tüm kuvvetlerin Rüstem Ferahzad ve onun askerlerinin pek çoğu da bu savaşta öldürüldü. Irak toprakları baştan başa Müslümanların siyasi ve nizami müdahalesine maruz kaldı ve Sasani şahlarının devletlerine ait olan şehirler Müslümanların eline geçti. Bunun üzerine İran ordusunun kumandanları da ülkenin içine doğru geri çekildiler. İran’ın nizami kuvvetlerinin başındakiler ve müşavirler Müslümanların yavaş yavaş ilerleyerek tüm ülkeye sahip olmalarından endişe ettiler. Böylesine tehlikeli bir saldırıya mukabele edebilmek içinde İran padişahı 3. Yezdgerd, başlarında Firuzan’ın bulunduğu yüz elli bin kişilik ordu teşkil etti. Bu ordu her türlü saldırının önünü almak ve ortam müsait olduğunda da Müslümanlara karşı hücumda bulunmakla görevlenmişti.

Tüm İslam kuvvetlerinin kumandanı olan Saad b. Ebi Vakkas (Bir rivayete göre Ammar Yasir), Kufe’nin valisiydi ve bu durumu ikinci halifeye yazıp onu bundan haberdar etti ve Kufe askerlerinin savaşa hazır olduğunu ve düşman onlara saldırmadan Müslümanların (düşmanı korkutmak için) savaşı başlatmaları gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine halife mescide gitti ve sahabenin büyüklerini toplayarak onları Mekke’yi terk edip Basra ve Kufe arasındaki bir yere gitmek ve orada İslam ordusunun rehberliğini eline almak iştediğinden haberdar etti. Bu sırada Talha ayağa kalktı ve halifeyi bu işe teşvik eden konuşmalar yaptı. Osman ise halifeyi Medine’yi terk etmekle teşvik etmekle kalmayarak şunları da ekledi: “Şam ve Yemen’deki askerlere yaz ki onlar da sana katılsınlar, böylece sen kalabalık bir ordu ile düşman ordusunun karşısına çıkasın.” Bunun üzerine Hz. Ali ayağa kalktı ve o ikisinin görüşlerini eleştirerek şöyle buyurdu: “Bu işte kazanmanın veya kaybetmenin azlıkla ve çoklukla hiçbir ilgisi yoktur. Bu din, Allah’ın ortaya koyduğu dini; bu ordu da onu hazırlayıp yardım ettiği ordusudur. Böylece varacağı yere varmış, doğduğu yerden doğmuştur. Biz Allah’ın vaadine güvenmekteyiz; Allah vaadini yerine getirir, ordusuna yardım eder. Halifenin konumu boncuk dizilen ipin konumu gibidir; boncuklar ona dizilir ve boncukları da ip bir araya getirir. İp koparsa düzen bozulur, boncuklar dağılır gider, hiçbir zaman aslına uygun olarak dizilemezler. Araplar bugün azıklıktır ama, İslam’ın kuvveti, birbirini destekleme ve birlik olmadaki üstünlükleri onları güçlü kılmaktadır. Sen kutup ol, değirmeni Araplar vasıtasıyla döndür ve onları savaş ateşine sok. Ama senin gitmen doğru değildir. Eğer sen bu topraklardan çıkarsan, etraftaki Araplar ahdini bozar, böylece ardına attığın şey önündekinden daha önemli olur.

Acemler yarın seni görünce; “bu Arabın aslı, onu kestiğiniz zaman rahata erersiniz” derler. Bu düşünce, sana en şiddetli saldıranların yapılmasına, seni ortadan kaldırma arzusuyla hareket etmelerine sebep olur. Müslümanların üzerine gelmelerini işitemezsin, onların böyle yapmalarını noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah daha çok iştemez. İstemediğini değiştirmeye en çok muktedir olan da o’dur sayılarının çokluğunu söylemene gelince, biz geçmişte çoklukla savaşmadık. Aksine, Allah’ın nusretine, yardımına güvenerek savaşırdık.”[9] Halife Hz. Ali (a.s.)’ın sözlerini duyduktan sonra bizzat savaşa katılmaktan vazgeçti ve şöyle dedi: “Fikir, Ali (a.s.)’ın fikridir, ben onun görüşüne uymayı tercih ediyorum.[10]

Beyt’ül–Mukaddesin Fethindeki Meşveret

Beytü’l–Mukaddes’in fethinde de Ömer Hz. Ali ile meşverette bulundu ve onun görüşüne göre amel etti. Müslümanlar Şam’ı fethedeli bir ay olmuştu ve onlar şimdi de Beytü’l–Mukaddes’e doğru hareket etme arzusundaydılar. İslam kuvvetlerin kumandaları ise Ebu Ubeyde Cerrah ve Muaz İbn–i Cebel idi. Muaz, Ebu Ubeyde’ye şöyle dedi:

“Halifeye bir mektup yaz ve ondan Beytü’l–Mukaddes’e hareket etmemiz hakkında bilgi al.” Ebu ubeyde Muaz’ın kendisine söylediğiyle amel etti. Bu mektup halifenin eline geçince o buna Müslümanlara okudu ve onların bu konudaki fikrini sordu. Hz. Ali (a.s) Ömer’i ordunun kumandanına bir mektup yazıp, onlara beytü’l–Mukaddes’e doğru ilerlemelerini, orayı fethettikten sonra da Kayser’e girmelerini ve Peygamber’in önceden müjdelediği gibi kesinlikle muzaffer olacaktır. Bunun üzerine halife hemen bir kalem ve kağıt iştedi ve Ebu Ubeyde’ye bir mektup yazdı. O bu mektubunda Ebu Ubeyde’ye bir mektup yazdı. O bu mektubunda Ebu Ubeyde’den savaşa devam ederek Beytü’l–Mukaddes’e doğru hareket etmesini iştedi ve şunu ekledi: “Peygamber’in (s.a.v) amcasının oğlu, Beyt’ül–Mukaddes’in senin tarafından fethedileceği hakkında bizi müjdeledi.”[11]

İslam Tarihinin Başlangıcının Tayini

Her asil milletin tarihinin bir başlangıcı vardır ki o milletin tüm hadise ve vakaları bu tarihe göre karşılaştırılır. Mesela Hıristiyan millet için tarihin başlangıcı Hz. İsa’nın doğumudur ve İslam’dan önce Araplar için ise tarih başlangıcı Ammu’l–Fil olayı sayılıyordu. Bazı milletlerin umumi tarih başlangıçları vardır ve bazı milletlerin umumi tarih başlangıçları vardır ve bazı milletler ise hadiseleri, göz alıcı ve önemli olaylar ile karşılaştırırlar; örneğin kıtlık yılı, savaş yılı ve ... Ömer’in hilafetinin üçüncü yılına kadar, Müslümanların mektupları, anlaşmaları ve devlet belgeleri tarihlendirebilecekleri bir tarih başlangıçları yoktu. Bu yüzden askeri kuvvetlerin kumandalarına yazılan mektuplar da sadece o mektubun yazıldığı ay belirtiliyor ve yıl hakkında bir şey o mektubun yazıldığı ay belirtiliyor ve yıl hakkında bir şey yazılmıyordu. Bu durum İslam’ın düzeninde bir noksanlık yaratmakla kalmayıp mektubu alanlar için de bir takım sorunlar icad ediyordu. Zira bir kumandanın veya hakimin eline geçen iki mütenakız mektubun hangisi önce yazıldığı belli olmuyordu. Yolun uzun olması ve tarihin kaydedilmemiş olması ise işte böyle sorunlar ortaya çıkarıyordu. Bunun üzerine halife İslam tarihinin başlangıcının tayin edilmesi için Peygamber’in (s.a.v) sahabesini topladı. Fakat onların her birinin değişik bir görüşü vardı. Bazıları tarihin başlangıcını Peygamber  (s.a.v)’in doğum günü olarak belirlemek işterken bazıları da tarihin  başlangıcının Hz. Muhammed’in Peygamber (s.a.v)olarak görevlendirildiği gün olması teklifinde bulunuyorlardı.Hz. Ali ise Peygamber’in müşrik topraklarını terk edip İslam topraklarına ayak bastığı günün tarihin başlangıcı olarak alınması teklifinde bulundu. Ömer İmam’ın görüşünü diğerlerine oranla daha çok beğendi ve Peygamber’in hicretinin tarihin başlangıcı olarak belirledi. O günden sonra tüm mektuplar, belgeler ve devlet senetleri hicri yıla göre yazışı.[12]

Elbette ki Peygamber’in doğduğu gün ve o hazretin Peygamber (s.a.v)olduğu gün büyük hadiselerdendir. Fakat o günlerde İslam’ın göz alıcı bir parlaklığı yoktu. Zira o Peygamber’in doğum gününde henüz İslam dini diye bir şey mevcut değildi ve o hazretin Peygamber (s.a.v)olarak gönderildiği günde ise İslam’ın bir hükümeti ve nizamı bulunmuyordu. Ancak hicret günü İslam’ın küfre karşı başarısının başlangıcıydı ve o gün İslam hükümetinin temellerinin atıldığı ilk günde. O günde aziz Peygamber (s.a.v)(S9 müşriklerin topraklarını terk ederek Müslümanlar için islami bir düzen kurdu.

Ali (a.s) İkinci Halife Zamanında Yegane Fetva Mercii İdi.

Peygamber’in ölümünden sonra İslam’ın değişik milletler ve kavimler arasında yayılmasıyla Müslümanlar yeni hadisler ile karşı karşıya kaldılar ki, bu hadislerin hükmü ne Kur’an’da ne de Peygamber’in hadislerinde belirtilmemişti. Zira furu’ ve ahkam ile ilgili olan ayetler sınırlıdır ve haramlar ve farzlar hakkında Müslümanların elinde bulunan hadisler ise dört yüz hadisi geçmemekte idi.[13]

Bu yüzden Müslümanlar hakkında Kur’an’da ayet ve Peygamber (s.a.v)’den hadis bulunmayan meselelerin halledilmesinde büyük zorluklar ile karşı karşıya kalıyorlardı. Bu tür meseleleri bazı kimseler akıl ve kendi görüşlerine dayanarak halletme yoluna gittiler ve sahih olmayan ölçüler ile hadiseye hüküm getirme girişiminde bulundular. Böyle kimselere tarihte “Ashab–ı Rey” deniliyordu. Onlar kitap ve sünnetten istifade edecekleri yerde konuları mefasid ya da mesalih olmalarıyla değerlendiriyor ve zan ve tahmin üzerine Allah’ın hükmünü tayin ederek fetva veriyorlardı. Halife bazı konularda hakkında açık hüküm bulunmasına rağmen kendi görüşüne göre amel ediyorduysa da, o Ahbaba–ı Rey hakkında şöyle demiştir: “Ashab–ı Rey Peygamber’in sünnetlerini ezberleyemedikleri için kendi görüşleri ile fetva vermişlerdir. Onlar gafil olmuşlar ve gaflete düşmüşlerdir. Bilin ki biz takip ediyoruz, yeniden başlamıyoruz. Tabiiyiz ve bid’at etmiyoruz. Biz Peygamber’in (s.a.v) hadislerine sarılacak ve gafil olmayacağız.

Önceden de zikrettiğimiz gibi ikinci halife, hakkında açık hüküm bulunan bazı konulardan kendi görüşüne göre amel edip, delil olmaması sebebiyle bazı mesellerde kendisinden fetva vermesine rağmen pek çok konuda O Peygamber’in (s.a.v) ilim kapısı olan Hz. Ali’ye danışıyordu. Emir’el–Mü’minin, Peygamber’in (s.a.v) deyimiyle nebi ilminin hazinesi, ilahi ahkamın varisi ve ümmetin ahiret gününe dek muhtaç olduğu her şeyin alimi idi. Ümmet arasında ondan daha bilgili olduğu her şeyin alimi idi. Ümmet arasında ondan daha bilgili olan bir şahıs yoktu. Bu yüzden tarihte kaydedilmiş olduğu gibi 2. Halife pek çok konuda İmam ‘ın (a.s) ilminden istifade etmiş ve onun hakkında şöyle demişti: “Kadınlar asla Ali gibi bir şahsı dünyaya getiremezler, “Allah’ım, Ebu Talib oğlu olmadan beni bir müşkül ile karşı karşıya getirme.”

Şimdi halifenin İmam’a danıştığı konulardan bazılarını zikrediyoruz:

1–Bir adam Ömer’in yanına gelerek ona karısını şikayet eti ve evliliklerinin üzerinden altı ay geçmişken karısının doğum yaptığını söyledi. Kadın ise bunu doğruluyor fakat önceden kimse ile bir ilişkisi olmadığını izhar ediyordu. Bunun üzerine halife zina ettiği gerekçesiyle o kadının öldürülmesi hükmünü verdi. Fakat İmam bu hükmün yürürlüğe konmasına engel oldu ve şöyle söyledi: “Kur’an’a göre kadın altı aylık iken bile çok dünyaya getirebilir. Zira Kur’an’da hamilelik ve süt verme dönemi dokuz ay olarak muayyen edilmiştir.”[14] Diğer bir ayette ise süt verme dönemi iki yol olarak zikredilmiştir.”[15]

Eğer iki yılı otuz aydan çıkarırsak doğum için geriye kalan müddet altı ay olur. Ömer İmam (a.s)’ın sözünü duyunca şöyle dedi: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.”[16]

2–Halifenin adli makamında beş kişinin iffetsizlik günahına bulaştıkları ispat edildi. Halife ise onların hepsi hakkında aynı hükmü verdi. Fakat İmam (a.s) onun kararını doğru bulmadı ve onların her birinin durumunun araştırılmasını iştedi. Eğer onların durumları birbirlerinden farklıysa onlar hakkında verilecek olan Allah’ın hükmü de farklı olacaktı. Bu araştırmadan sonra İmam şöyle buyurdu: “Onlardan birincisinin başı kesilsin, ikinci recmedilsin, üçüncüsüne yüz kırbaç vurulsun, dördüncüsüne elli kırbaç vurulsun, beşincisi ise terbiye edilsin.”Halife İmam’ın bu hükmüne çok şaşırdı ve İmam’dan (a.s) bunun sebebini sordu. Hz. Ali ise şöyle buyurdu: “Onlardan birincisi zımmi kafir idi. Zımmi kafirler zimmet ahkamıyla amel etmedikleri takdirde öldürülürler. İkinci şahıs evliyken zina yaptığı için İslam’ın hükmüne göre recmedilmelidir. Üçüncü şahıs ise bekar olup zinada bulunduğu için ona yüz kırbaç vurulmalıdır. Dördüncü şahıs bir köledir. Kölelerin cezası azatların cezasının yarısı kadardır. Beşinci şahıs ise delidir ve onun terbiye edilmesi gerekir.” (Ali ve halifeler)

Bunun üzerine halife şöyle dedi:

“Aralarında sen Ebu’l–Hasan’ın olmadığı bir grupta olmak iştemem.”

3–Bir köle ayağında zincir olmasına rağmen yolda yürüyordu. Bunu gören iki kişi o zincirin ağırlığı konusunda görüş ayrılığına düştüler ve onların her ikisi de eğer tahminleri yanlış olursa karılarını boşayacaklarını söylediler. Bunun üzerine o iki kişi kölenin sahibinin yanına gidip ondan kölenin ayağındaki zinciri çıkarmasını iştediler ki zincirleri tartıp kimin tahminin doğru olduğu bulabilsinler. Fakat kölenin sahibi onlara şöyle söyledi: “ben zincirlerin ağırlığı hakkında bir bilgiye sahip değilim. Ancak önceden eğer bu zincirleri açarsam onun ağırlığı kadar sadaka vereceğimi nezrettim.” Bunun üzerine onlar halifenin yanına gidip bu hadiseyi ona anlattılar. Halife ise şöyle dedi: “Kölenin sahibi zincirleri açmakta mazeretli olduğu için o iki şahıs karılarını boşasınlar!!” Onlar halifeden bu davayı Hz. Ali (a.s)dan de bir sormasını rica ettiler. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “O zincirin ağırlığını saptamanın başka bir yolu daha var.” Sonra İmam bir leğen getirilmesini ve kölenin bu leğen içinde ayakta durmasını iştedi. Bunlar yapıldıktan sonra İmam zinciri iyice aşağı indirdi ve bu zincire bir ip bağladıktan sonra leğenin içini su ile doldurdu. Sonra bu ip sayesinde zinciri sudan çıkarıncaya dek yukarı çekti ve yanındakilerden leğendeki ilk su miktarına gelinceye kadar leğenin içinin demir parçaları ile doldurmalarını iştedi. Sonra İmam parçaların ağırlığının kölenin ayağındaki zincirin ağırlığı kadar olduğunu söyledi. Böylece o kimselerin meseleleri halledilmiş oldu. [17]

4–Bir kadın çölde şiddetli susuzluk ile karşı karşıya kaldı ve orada rastladığı bir çobandan çaresizlikle su iştedi. Fakat çoban, kadına kendi isteklerine teslim olması halinde ona su verebileceğini söyledi. Halife bu hadiseye hüküm yerebilmek için Hz. Ali’ye danıştı. İmam ise şöyle buyurdu: “Kadın çaresizce ve mecbur olarak bu işe bulaşmıştır. Bu durumda ona bir vebal yoktur” [18]

Nakledilen bunun benzeri hadiseler bize Kur’an ve hadislerde açıklanmış olmasına rağmen halifenin gafil olduğu İslam kanunlarına Hz. Ali (a.s.)’ın aşinalığını göstermektedir.

5–Deli bir kadın iffetsizlik günahına bulaşmıştı. Halife bu kadını mahkum edince İmam (a.s) Peygamber’den naklettiği bir hadis ile bu mahkumiyeti kaldırdı. Hadis şöyle idi: “Üç topluluk mükellef değildir. Bu gruptan birisi de delilerdir.” [19]

6–Hamile bir kadın zina ettiğini itiraf etti. Halife ise onun hemen recmedilmesi emrini verdi. Fakat İmam bu cezanın icra edilmesine izin vermeyerek şöyle buyurdu: “Sen bu hükmü sadece o kadına verebilirsin, onun karnında olan çocuğa değil.” [20] 

7–Bir kadın kendi çocuğunu kabul etmeyerek onun annesi olduğunu inkar ediyor ve henüz bekar olduğunu söylüyordu. Buna rağmen o genç, onun annesi olduğu konusunda ısrar ediyordu. Halife ise o gencin böyle bir iftirada bulunduğu için dövülmesi emrini verdi. İmam (a.s) bu olayı duyunca bahsedilen kadından ve onu ailesinden kadını iştediği bir kimse ile evlendirme izni aldı, onlar da bu konuda İmam’ı vekil tayin ettiler. Sonra İmam o gence dönerek şöyle dedi: “Ben bu kadını sana nikahlıyorum ve onun mihriyesi ise 480 dirhemdir.” Sonra İmam içinde 480 dirhem olan bir keseyi o kadına verdi ve gence şöyle dedi: “Bu kadının elinden tutup git ve evlilik seni düzene sokmayıncaya dek benim yanıma gelme.” Kadın bu sözü duyunca şöyle dedi: “Allah’a sığınırım, Allah’a sığınırım bu işin sonu ateş olur. Allah şahit olsun ki bu benim oğlumdur” sonra kadın bu inkarının sebebini açıkladı. [21]

Osman ve Muaviye’nin İlmi Meselelerinin Halledilmesi

İmam (a.s)’ın fikri ve ilmi yardımları sadece Ebu Bekir ve Ömer’in hilafet dönemine özgü değildi. O tüm halifelerin hilafet dönemlerinde İslam’ın müşfiki, rehberi ve yardımcısı ünvanıyla İslam ve Müslümanların siyasi ve ilmi müşkülatlarını bertaraf ediyordu. Örneğin 3. Halifelerin de pek çok konuda İmam’ın dahiyane ve yüce yol göstericiliğinden faydalanması acayip ve tuhaf değildir. Ama İmam’a karşı kalbinde buğz ve düşmanlık taşıyan Muaviye’nin ilmi ve fikri meselelerinin çözümlenmesinde İmam’a koşması ve bazı kimseleri İmam’ın huzuruna gönderip ondan meselelerin cevabını iştemesi çok tuhaftır. Örneğin bazen Rum hükümdarı bir takım sorular soruyor ve kendisini Müslümanların halifesi diye ilan eden Muaviye’den bu sorulara cevap vermesini istiyordu. Muaviye ise itibarını koruyabilmek için bazı kimseleri Hz. Ali (a.s.)’ın yanına gönderiyor ve onları, bir yolla bu soruların cevaplarını İmam’dan öğrenip kendisine ulaştırmakla görevlendiriyordu.

Şimdi Osman ve Muaviye’nin İmam’a danıştıkları bazı meseleleri zikrediyoruz:

1–İslam kanunlarında bir adam karısını boşar ve karısının iddet süresini tamamlamadan önce ölürse, o kadın kocasından miras alabilir. Zira kadının iddet süresi tamamlanıncaya kadar evlilik bağı devam eder.

Osman’ın hilafet döneminde bir şahsın, biri Ensar’dan diğeri de Beni Haşim’den olan iki karısı vardı. Bu şahıs Ensar’dan olan karısını boşadı ve kısa bir müddet sonda da öldü. O kadın ise halifenin yanına giderek şöyle dedi: “Benim iddet sürem henüz dolmadı, bu yüzden ben hakkım olan mirası istiyorum.. “Halife bu hadiseye bir çözüm getiremeyince olayı Hz. Ali’ye ulaştırdı. İmam (a.s) ise şöyle buyurdu: “Eğer Ensar’dan olan kadın kocasının ölümünden sonra üç defa hayız olmadığına yemin ederse kocasından miras alabilir.” Osman Beni Haşim’den olan kadına şöyle dedi: “Bu hüküm halanın oğlu Ali (a.s.)’ın vermiş olduğu bir hükümdür, ben bu konuda bir karar almadım.” Kadın ise şöyle dedi: “Ben Ali (a.s.)’ın hükmüne razı oldum. O, yemin ederek miras alabilir.” Bu hadiseyi Ehl–i Sünnet alimleri, Şii fakihlerinin fetvalarına uymayan değişik şekillerde nakletmişlerdi.[22]

2–Hac ya da umre farizesini yerine getirmek için ihram giymiş olan bir şahıs karada yaşayan hayvanları avlayamaz. Kur’an–ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor: “***”[23] Ancak ihram giymemiş olan bir şahıs bir hayvanı avlarsa, ihram giyinmiş olan kimse bu hayvanın etinden yiyebilir mi? İşte halife de bu sorunun cevabını alabilmek için İmam’a (a.s) danıştı. Ama bundan önce halife ihram giymemiş olan kimsenin avladığı hayvanı ihram giymiş olan şahsın yiyebileceği görüşüne sahipti. Zira tesadüfen halife de muhrim idi ve o, kendisini bu tür yemekleri yemek için çağıran kimselerin davetini kabul etmek istiyordu. Fakat halife İmam’ın bu konudaki muhalefeti ile karşı karşıya kalınca bu hadise ile halifeyi kani etti. Bu hadise şöyle idi: Peygamber (s.a.v) muhrim iken ona böyle bir yemek getirildi. O Hazret ise şöyle buyurdu: “Biz muhrimiz. Bu yemeği siz, ihram giymemiş olan kimselere götürün.”

Hz. Ali bu hadiseyi anlattıktan sonra on iki kişi de İmam’ın bu naklini teyid ettiler. Sonra imam şunu ekledi: “Resulullah sadece bizi bu tür hayvanların etini yemekten menetmekle kalmayarak, avlamış olan kuşların yumurtalarını bile yemekten bizi menetti.”[24]

3–İslam’ın kesin hükümlerinden biri de kafirin ölümden sonra azaba düçar olacağıdır. Osman’ın hilafeti döneminde bir şahıs bu hükme itiraz ünvanıyla bir kafirin kafatasında kabirden çıkarıp halifenin yanına götürdü ve ona şöyle dedi: “Eğer kafir ölümden sonra ateşe yanacaksa bu kafatasının sıcak olması gerekir. Oysa ki ben bu kafatasına dokunuyorum, ama bir sıcaklık hissetmiyorum.” Halife bu soruya cevap getirmekte aciz kalınca hemen İmam’a (a.s) danıştı. İmam ise o şahsın itirazına münasib bir cevap getirdi. O hazret bir çakmaktaşı ve tutuşturucu getirilmesini iştedi. Sonra İmam (a.s) bu ikisini ateş kıvılcımı çıkıncaya dek birbirine sürdü ve şöye4l buyurdu: “Çakmaktaşı ve tutuşturucuya dokunduğumuzda bir sıcaklık hissetmiyoruz. Ama bu ikisi öyle bir sıcaklığa sahip ki biz bunu ancak bazı şartlar altında hissedebiliriz. O halde kafirin kabir azabının da böyle olmasının ne sakıncası var? İmam’ın verdiği bu cevap üzerine halife şöyle dedi: “Eğer ali olmasaydı Osman helak olurdu.”[25] Şimdi Muaviye’nin İmam’a (a.s) danıştığı meseleleri zikrediyoruz:

İslam tarihinde Muaviye’nin İmam’a el açtığı ve İmam’ın ilmi sayesinde utanç ve cahilliğini bertaraf ettiği yedi hadise zikredilmiştir:

Uzeyne diyor ki: “Bir şahıs Muaviye’ye bir soru yöneltti. Muaviye ise onun bu soruyu Hz. Ali (a.s)dan sormasını iştedi. O şahıs dedi: “Ben bu soruyu Hz. Ali’ye sormak iştemiyorum, istiyorum ki bu surumu sen cevaplayasın.” Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi: “Neden Peygamber’in “Ali (a.s.)’ın bana olan menzili Harun’un Musa’ya olan menzili gibidir. Ancak benden sonra Peygamber (s.a.v)yok” derken kastettiği kişiden bu sorunun cevabını almak iştemiyorsun? Ömer de müşkülatlarını onun sayesinde hallediyordu.”[26]

İmam (a.s)’ın şahadet haberi Muaviye’ye ulaştığı zaman o şöyle dedi: “Fıkıh ve ilim öldü.” Muaviye’nin kardeşi bu sözü ondan duyunca şöyle dedi: “Sakın Şam ehli senin bu sözünü duymasınlar.”[27]

Şimdi Muaviye’nin Hz. Ali’ye danıştığı konuları zikrediyoruz:

1–Kabirleri açıp ölüler üzerindeki kefenleri çalan kişinin hükmü.

2–Bir şahsı öldürmüş olan ve öldürdüğü şahsı karısıyla zina ederken yakalandığını iddia eden bir kişinin hükmü.

3–İki kişi bir elbise hakkında ihtilaf ettiler. Onlardan birisi elbisenin kendi malı olduğunu ispat etmek için iki şahit getirdi. Diğeri ise bu elbiseyi tanımadığı bir kimseden aldığını iddia ediyordu.

4–Bir adam bir kızla evlenmişti. Ama gelinin babası onun yerine başka bir kızını o adamın yanına göndermişti.

5–Rum imparatoru samanyolu, gökkuşağı v. Hakkında Muaviye’ye sorular yöneltince o, meçhul bir kişiyi bu surların cevabını öğrenmesi için Hz. Ali (a.s.)’ın yanına Irak’a gönderdi.

6–Rum imparatoru önceden zikredilmiş sorulan benzerlerini yeniden Muaviye’den sordu ve vergileri bu sorulardan alacağı sahih cevaplara göre ayarlayacağını şart koştu.

7–Üçüncü kez Rum hükümdarlarından soru yöneltildi. Amr ibn–i As ise sahtekarlık ile bu sorunun cevabını İmam’dan aldı.[28]

Ayetullah uzma Cafer Subhani. ABNA 04.06.2012

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

Şehadeti münasebeti ile…

İmam Musa Kazım'ın Münazara ve İlmî Tartışmaları

Yüce Ehlibeyt İmamları (a.s) ilahî ilimleriyle kendilerinden sorulan her soruya doğru, tam ve soran kişinin anlayacağı şekilde cevap verirlerdi. Onlarla ilmi tartışmaya giren herkes, düşmanları da dâhil onların karşısında kendi acizliklerini, o yüce kişilerin ise geniş, kapsamlı ve üstün ilimlerini itiraf etmek zorunda kalırlardı.
Harun Reşid, İmam'ı (a.s) Medine'den Bağdat'a getirerek onunla tartışmaya oturdu:
Harun:
–Size, bir süredir zihnimde dolaşıp duran ve şimdiye kadar hiç kimseye sormadığım bazı soruları sormak istiyorum; bana, sizin hiçbir zaman yalan söylemediğinizi söylediler; o halde bana doğru cevap verin!
İmam (a.s):
–Eğer açıklama konusunda serbest isem, sorunuzu bildiğim kadarıyla sizi aydınlatırım.

Harun:

–Görüşünüzü açıklama konusunda serbestsiniz. İstediğiniz şeyi söyleyebilirsiniz. Benim ilk sorum şu: Biz ve siz bir ağacın gövdesinden olduğumuz halde neden siz ve diğer insanlar, Ebutalib Oğulları'nın, Abbas Oğulları'ndan üstün olduğuna inanıyorsunuz? Abbas ve Ebutalib ikisi de Peygamber'in amcalarıydı ve Peygamber'le akrabalık açısında aralarında hiçbir fark yoktu.

İmam (a.s):

–Biz Peygamber'e sizden daha yakınız.

Harun:

–Nasıl?

İmam (a.s):

–Çünkü babamız Ebutalib Resul–i Ekrem'in (s.a.a) babasıyla bir anne ve babadandılar; fakat Abbas Peygamberin babasının üvey kardeşiydi; (sadece anne tarafından kardeşlerdi).

Harun:

–Diğer bir sorum ise şudur: Neden siz Peygamberden miras aldığınızı iddia ediyorsunuz? Oysa Resulullah (s.a.a) vefat edince amcası Abbas (bizim babamız) hayattaydı; fakat diğer amcası olan Ebutalib (Sizin babanız) ölmüştü ve açıktır ki, amca hayatta oldukça miras amcaoğluna ulaşmaz?

İmam (a.s):

–Görüşümü açıklamada serbest miyim?

Harun:

–Konuşmamızın başında serbestsiniz demiştim.

İmam (a.s):

–İmam Ali b. Ebutalib şöyle buyuruyor: Çocuk olduğu zaman anne, baba, karı ve kocadan başkası miras almaz; insanın çocuğu olduğu zaman Kur'ân'da da ve rivayetlerde de amcanın miras aldığı belirtilmemiştir. O halde amcayı baba gibi bilenler bunu kendilerinden söylüyorlar ve sözlerinin bir dayanağı yoktur (Dolayısıyla Resulullah'ın kızı Zehra oldukça amcası Abbas miras alamaz.)

Ayrıca, Resulullah'ın Ali hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ali sizin en üstün hüküm veren kadınızdır.”ve yine Ömer b. Hattab'tan şöyle nakledilmiştir: “Ali hüküm verenlerin en üstünüdür.“

Ve bu cümle Ali için ispatlanmış olan kapsamlı bir sözdür; çünkü Resulullah'ın, ashabını kendileriyle övdüğü Kur'ân ilmi, ahkâm ilmi, mutlak ilim gibi ilimlerin tümü, hükümler, İslâm yargısının manası ve mefhumunda bir araya toplanmıştır. Dolayısıyla, “Ali hüküm vermede herkesten üstündür.”dediğimiz zaman, onun bütün ilimlerde diğerlerinden üstün olduğunu kastetmiş oluyoruz.

O halde, Ali'nin: “Kişinin çocuğu olduğu zaman amcası ondan miras alamaz.”şeklindeki buyruğu bir delildir. Onu kabul etmemiz gerekir. Ali: “Amca, baba hükmündedir.”dememiştir; zira Resulullah'ın (s.a.a) buyruğu gereğince Ali din hükümlerini diğerlerinden daha iyi biliyor.

Harun:

–Diğer sorum da şudur: Neden halkın sizi Resulullah'a nispet vererek, size, “Resulullah'ın çocukları”demelerine izin veriyorsunuz; hâlbuki sizler Ali'nin çocuklarısınız; çünkü herkes kendi babasına tabidir (annesine değil); Resulullah ise sizin annenizin babasıdır.

İmam (a.s):

–Eğer Resulullah hayatta olsaydı ve senin kızını işteseydi, kızını ona verir miydin?

Harun:

–Subhanallah! Neden vermeyeyim; hatta bu durumda bütün Araplara, Acemlere ve Kureyş'e karşı övünürdüm bile.

İmam (a.s):

–Fakat Peygamber dirilseydi, benim kızımı iştemezdi ve ben de kızımı ona veremezdim.

Harun:

Neden?

İmam (a.s):

–Çünkü (anne tarafından olsa bile) o benim babamdır; fakat senin baban değildir. (Öyleyse ben Resulullah'ın çocuğu olduğumu söyleyebilirim.)

Harun:

–O halde neden siz kendinizi Resulullah'ın zürriyeti (soyu) sayıyorsunuz? Hâlbuki zürriyet kızdan değil, oğuldan sürer gider.

İmam (a.s):

–Beni bu soruyu cevaplamaktan muaf tut.

Harun:

–Hayır; cevap vermek ve Kur'ân'dan da delil getirmek zorundasınız.

İmam (a.s):

“…Ve onun soyundan Dâvûd'a, Süleyman'a, Eyyûb'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. Zekeriya'ya, Yahya'ya, İsa'ya ve İlyas'a da (yol göstermiştik).“[1]

Şimdi bu soruma cevap verin: Bu ayette İsa, İbrahim'in soyu sayılmıştır. Acaba İsa baba tarafından mı İbrahim'e mensuptur anne tarafından mı?

Harun:

–Kur'ân'ın apaçık nassında da vurgulandığı gibi İsa'nın babası yoktu.

İmam (a.s):

–O, annesi tarafından onun soyundan sayılmıştır; biz de annemiz Fatıma tarafından Peygamber'in soyundan olduğumuzu söylemekteyiz. Bu konuda başka bir ayet de okuyayım mı?

Harun:

–Okuyun!

İmam (a.s):

–Mubahale (lanetleşme) ayetini okuyacağım: “Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden lanetleşelim de, Allah'ın lanetini yalancıların üzerine dileyelim!“[2]

Hiç kimse Resulullah'ın Necran Hıristiyanlarıyla mubahale etmeye giderken kendisiyle birlikte Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'den başkasını götürdüğünü iddia etmemiştir. O halde bu ayette “oğullarımızı”kelimesinden maksat Hasan ve Hüseyin'dir. Oysa onların nesepleri anne tarafından Peygambere ulaşmaktaydı ve Resulullah'ın kızının çocuklarıydılar.

Harun:

–Bizden bir şey iştemiyor musunuz?

İmam (a.s):

–Hayır, evime dönmek istiyorum.

Harun:

–Bu konuda düşünmem gerek…[3]

İMAM KÂZIM'IN ŞAHADETİ

İmam Musa Kâzım (a.s), hicrî kamerî 183 yılı recep ayının yirmi beşinde, Bağdat'ta, Sindi ibn Şahik'in zindanında zehirlenip şahadete ulaştı.

İmam Musa'nın (a.s) pak kabri, Bağdat'ın “Kureyş Ka–birleri”bölgesine (şimdiki Kazimeyn) bulunmaktadır. Hâlihazırda Şiî ve Ehlisünnet Müslümanlar bu ziyaretgâhı ziyaret etmektedirler.

Hatib “Tarih–u Bağdad”adlı eserinde Ali ibn Hallal'dan şöyle nakletmektedir:

Allah şimdiye kadar, İmam Musa Kâzım'ın (a.s) kabrine tevessül ederek bertaraf edilmeyen hiçbir belayı bana vermemiştir. Bir belaya duçar olduğumda ne zaman bu İmam'a tevessül etsem, Allah ya o belayı üzerimden kaldırmış veya ona katlanmayı bana kolaylaştırmıştır.

İMAM KÂZIM'IN VECİZ SÖZLERİ

1–   Alçakgönüllülük insanların sana nasıl davranmasını istiyorsan onlara öyle davranmaktadır.

2–   Allah'a yaklaşmanın en iyi vesilesi, O'nu tanıdıktan sonra namaz kılmak, ana–babaya iyilikte bulunmak, kıs–kançlığı, kendini beğenmişliği, başkalarına karşı övünmeyi bırakmaktır.

3–   Kim ihanet eder de bir şeyin kusurunu bir Müslü–man'dan gizlerse veya başka bir yolla onu aldatır ve hile yaparsa Allah'ın lanetini hak etmiş olur.

4–   Allah'ın en kötü kulu ikiyüzlü ve iki dilli olan kim–sedir. Din kardeşinin karşısında onu öven, ondan uzaklaştığı zaman ise onun hakkında kötü şeyler söyleyen veya Müslüman kardeşine bir nimet verildiğinde onu kıskanan, bir sıkıntıya düştüğünde ise ona yardım etmeyen kimse–dir.

5–   Kim dünyaya âşık olursa, kalbinden ahiret korkusu çıkar.

6–   İşlerin en iyisi, orta halli olanıdır.

7–Mallarınızı zekât vererek koruyunuz.

Allah'ın selamı o hak imamın üzerine olsun; o, önderlik, ilahî özelliklerde insanların en üstünüydü. Yeryüzünde insanlar var olduğu sürece şehitlerin ve özgür insanların dilinden ona selam olsun.

ABNA.İR 05.06.2013

[1]– En'âm Suresi, 84.

[2]– Âl–i İmrân Suresi, 61.

[3]– Uyun–u Ahbari'r–Rıza, c.1, s.81, Kum basımı; İhticac, Tabersî, Necef, Taş baskısı, s.211–213; Biharu'l–Envar, c.48, s.125–129.

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.21

 

Bakın Hizbullah’tan Nasıl Korkmuşlar

Nusra Cephesi Komutanı: Hizbullah savaşçıları meydana indiklerinde bölgedeki kontrolü kaybettik.

Taha Haber–El Alem televizyonu haber portalının bildirdiğine gore Nusra Cephesi komutanlarından biri Kuseyr şehrinde Hizbullah  savaşçıları ile karşılaşmaları konusunda  şu itirafta bulundu.

“Ben Afanistan ve Irak’ta birçok büyük kompleks operasyona katıldım. Libya’da Kaddafi ile savaştım, ama El–Kuseyr’de bizimle savaşan adamlarda gördüğüm azim ve iradeye sahip korkusuz adamalara ömrümde rastlamadım.  Onlar ölüm konusunda bizden daha  üstündürler. Şöyle ki bu adamlarla karşılaşınca Nusra Cephesi savaşçıları daha ilk darbeyi aldıklarında Kuseyr’den kaçtılar.”

Aynı  Nusra Cephesi komutanı   açıklamasının devamında şöyle dedi:

“Hizbullah savaşçıları meydana indiklerinde  bölgedeki kontrolü kaybettik. Onlar hakkında  bazı şeyler duymuştuk, ama  bu duyumlara dikkat etmemiştik, ama (Kuseyr’de)bu gerçekleri gözlerimle gördüm. Rasthaber 05.06.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Zorbalara karşı çıkmayanlar mümin olamaz!

Zorbalığa ve zorbalara tepki vermeyerek onlara itaati meşrulaştıran, hele bir de bunu dinleş–tirenlerin Allah’ın düşmanı olduklarını bize öğreten tek kitap Kur’an’dır. İslam ümmetine ve Anadolu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından gösterilen bu gerçeğin ayrıntılarını, yeni çıkan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden lütfen okuyun.
Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54–56. ayetleri gör–mekteyiz:
“Firavun, toplumunu küçümseyip horladı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yol–dan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yap–tık.”
Bu ayetleri, tefsir kurallarını (semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak değerlen–dirdiğimizde şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor:
1.Firavunların yani diktatörlerin horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı.
2.Firavunların horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Tanrı’yı öfkelendirir; Tanrı bunun üzerine o itaatçı kitleden intikam alır.
Bu Kur’ansal gerçekler, zulme ve şirke karşı çıkışın ölümsüz önderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir:
“Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükûmetin mesuliyetine ortak sayılır.”
Kur’an, bir kitlenin içinden birileri zalimlerle işbirliği yapmadıkça o kitlenin zulüm ve istilaya yenik düşmeyeceğini bildirmektedir. Kur’an, Zühruf 54. ayette kullandığı sözcüğü kullana–rak kendisini tebliğ eden Peygamber’e şu emri vermektedir:
“Gerçeği hakkıyla göremiyor olanlar seni asla küçümsemesin/ezip horlamasın!” (Rum, 60)
HZ. MUHAMMED NEYİN SEMBOLÜ?
Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanıma–mamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni ‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi.
–Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler, İmamı Âzam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’ kurmakla, ‘ümmeti kana ve kılıca bulaştırmak’la suçladılar. İmamı Âzam, Hz. Peygam–ber’i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın bedelini şahadetiyle ödedi. Ve İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü hâlâ da o zihniyetle yürümektedir.
–Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.” Pey–gamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye sorulmak–tadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor: Zulüm karşısında pasif kalarak zalim–lere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine rahatsız ol–maktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.
Despotlara itaat, Allah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı zorbaların emrine uymak’ şeklinde tanımlıyor. Yaşar Nuri Öztürk 11.06.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Gülen ve Graham Fuller

Amerikan petrol politikalarını anlatan A Century of War (Savaş Yüzyılı) kitabının yazarı Frederick William Engdahl, geçen günlerde çok önemli bir makale kaleme aldı. Türk basınında çok fazla kendisine yer bulamayan bu makaleden bazı cümleleri sizlerle paylaşmak iştedim. Çünkü Gülen grubunun Türkçe Olimpiyatları yaptığı bu günlerde son derece önemli tespitlerde bulunuluyor. 

Yazı Fetullah Gülen ve CIA ajanı Graham Fuller arasındaki ilişki üzerinden Gülen grubu ve CIA bağlantılarını ortaya koyuyor. Makalenin özetine geçmeden önce Graham Fuller kimdir, biraz onu tanıyalım. Graham Fuller eski CIA Başkan Yardımcısı, Rand Cooperationın baş danışmanı, uzmanlık alanı İslam dini ve Rusya ile Ortadoğu bölgesi. CIA'nın Ortadoğu uzmanı olan Fuller aslen Yahudi asıllı?

Gelelim Fuller'in Gülen hakkındaki görüşüne: İslami hareketlerle ilgili araştırma yapmış birisi olarak, Gülen hareketinin muhtemelen günümüz İslamiyet'inin siyasal ve sosyal yapısının evrim geçirmesini sağlayabilecek en umut verici hareketlerden biri olduğu görüşünü taşıyorum.  

Fuller, Gülen'i İslamiyet'i değiştirecek kişi olarak görüyor.

Makaleye gelince, Gülen'e ABD'de oturma iznini almakta Fuller'in yardımcı olduğu, 1997'den sonra Orta Asya'da ABD'nin yeni yapılanmasının Gülen okulları üzerinden yapıldığı, bu sebeple Özbekistan ve Kırgızistan'da 130 CIA ajanın Gülen okullarında çalışırken tespit edildiği ve okulların kapatıldığı, Rusya Devlet Başkanı Putin'in bu okulları kapattırdığı ifade ediliyor. 

Ayrıca dünyadaki ABD kontrolündeki sözde İslami denilen hareketlerin başta El Kaide olmak üzere tamamının Gülen hareketi üzerinden operasyonel yönetiminin sağlanıldığına değiniliyor. Evet, yazarın yazdıkları çok uzun ama kısaca yazılanlardan çıkan mana bu.  Ayrıca en son Boston'da bombalama eylemini yapan Çeçen gençlerin amcası da Fuller'in yeğeni ile evli imiş.

Ben bu söylenenlere yorum yapmak iştemiyorum, zaten görünen köy kılavuz iştemez.

Türkçe Olimpiyatlar için Pazar gecesi Olimpiyat Stadyumu'na gidenlere hayretle bakıyorum. Gülen hareketi Yeni Anayasada “Türkçe resmi dil olmaktan çıkarılsın”diyor, okullarında yurt dışında Türkçe seçmeli ders iken İngilizce zorunlu ders oluyor ve bu insanlar Türkçe masalı ile avunuyor.

Bu olayları anlamak işteyenler, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) Deccal hadislerine bakabilir. Hadisler ümmetin içinden çıkacak ümmeti peşinden sürükleyecek Ehl–i Kitap'ın safına katacak, onları da hidayet üzere gösterecek ümmetin içindeki isimlere Deccal'ler diyor. Yazımı Fetullah Gülen'in bir paragrafı ile bitirmek işterim:

“Kuran'ı Kerim'de Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında kullanılan ifadelerin çok sert olduğu söylenir, geçmiş dönemlerde bazı Hıristiyan ve Yahudilerin apaçık gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak diretme ve düşmanlığı ifade etmek için Kuran'ın gösterdiği üslup her zamanki Yahudiler ve Hıristiyanlar içinde kullanılacaktır diye bir şart ve mecburiyet olamaz. (Fetullah Gülen – Hoşgörü ve Diyalog İklimi, s.155) Selim Kotil 19.06.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Hz. Mehdi’yi (a.f) Nasıl Tanıyacağız?

Hz. Peygamberimizin (s.a.a) birçok hadisinde, Hz. Mehdi’nin (a.f) çeşitli özellikleri tarif edilmiştir.

Hz. Mehdi, ahir zamanda gönderileceği Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından müjdelenmiş, Müslümanları zulüm ve sıkıntı ortamından kurtaracak, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek kutlu bir şahıstır. Peygamberimizden (s.a.a) aktarılan sahih rivayetlere göre Hz. Mehdi (a.f), çeşitli hurafelerle, batıl inanç ve uygulamalarla aslından uzaklaştırılmış olan dini özüne döndürecek, Hz. İsa (a.s) ile buluşacak, Allah'ın izniyle yegane hak din olan İslam kanunlarının yeryüzüne hakim olmasına vesile olacaktır.
Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak olan ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Peygamberimizin (s.a.a) verdiği bilgilere göre, bu dönemde birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Ahir zamanın ilk devresinde dünyada büyük bir bozulma ve karmaşa hüküm sürecek, ikinci aşamada ise gerçek din ahlakının yaşanmasıyla birlikte yeryüzünde barış ve huzur hakim olacaktır.
Ahir zamanın ilk aşamasında, Yüce Allah'ın varlığını kabul etmek iştemeyerek ateizmi ve dinsizliği telkin eden birtakım felsefi sistemler nedeniyle, insanlar arasında büyük bir dejenerasyon ve kaos yaşanacaktır. İnsanlık, yaratılış amacından uzaklaşacak, bunun sonucunda büyük bir manevi boşluk ve ahlaki bozulma oluşacaktır. Büyük felaketler, savaşlar ve acılar yaşanacak ve tüm insanlar bu sıkıntılara son verebilmek için, 'Nasıl kurtuluruz?' sorusunun cevabını arayacaklardır.
Peygamberimizin (s.a.a) hadislerindeki, ahir zaman alametleri olarak bildirilen bu gelişmelerin pek çoğu, günümüzde birebir haber verildiği şekilde gerçekleşmiştir. Son zamanlarda yeryüzünde savaş ve çatışmaların, terör, şiddet, anarşi ve kargaşanın, katliamların, işkencelerin giderek artmış olması ise, yine ahir zamanın ilk döneminin yaşanmakta olduğunun bir göstergesidir.
Peygamberimizin (s.a.a) hadislerindeki bilgilere göre Allah, bu karanlık dönemin ardından insanları ahir zamanın karmaşasından kurtaracak ve büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Allah, güzel ahlaktan uzaklaşan insanları, dejenerasyona uğrayan toplumları doğru yola iletmek için 'Mehdi', diğer bir ifadeyle 'doğruya götüren' sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır. Hz. Mehdi (a.f), Allah'ın izniyle, İslamiyet'i tüm bozulmalardan, hurafelerden arındırarak gerçek Kuran ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Ahir zamanın ilk döneminde insanlığın içerisinde bulunduğu tüm bu karışıklıklara, toplumsal sorunlara, sosyal sıkıntılara çözüm getirecek; tüm yeryüzüne mutluluk, huzur, barış ve güzel ahlakın hakim olmasına vesile olacaktır.
HZ. MEHDİ'NİN (a.f) MANEVİ ÖZELLİKLERİ
Peygamberimizin (s.a.a) birçok hadisinde, Hz. Mehdi'nin (a.f) çeşitli özellikleri tarif edilmiştir. Bu hadisler doğrultusunda inceleyeceğimiz Hz. Mehdi'nin (a.f) manevi özellikleri, ahir zamanın bu büyük şahsını tanıyabilmek için önemli birer yol gösterici niteliğindedir.
Allah'tan Çok Korkması
Bir insan Allah korkusunu ne kadar fazla hissederse, o kadar Allah'a yakınlaşır. Güçlü bir Allah korkusu, beraberinde Yüce Allah'a duyulan bağlılığı ve sevgiyi de getirir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde belirtildiği gibi, Hz. Mehdi'nin (a.f) sahip olduğu Allah korkusu son derece güçlüdür.
Mehdi, gerges kuşunun kanadı ile titremesi gibi Allah'tan çok korkan bir kimsedir. (Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler, Ahir Zaman Mehdisi'nin Alametleri (Kitabül Burhan fi Alametil Mehdiyyil Muntazar), s. 23, Tercüme: Müşerref Gözcü. Kahraman Neşriyet`Kitabevi–İstanbul.
Güzel Ahlaklı Olması
Yüce Allah tarih boyunca pek çok elçi göndermiştir. Kuran ayetlerinde, elçilerin güzel ahlaklı oldukları haber verilmiştir. Kuran'ın “Şüphesiz sen üstün ve pek yüce bir ahlak üzerindesin.” (Kalem Suresi, 4) ayetiyle, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.a) üstün bir ahlaka sahip olduğu bildirilmiştir. Hadislerde haber verildiği üzere, Allah'ın kutlu bir elçisi olan Hz. Mehdi'de (a.f) bu özelliğe sahiptir.
Mehdi Allah'a karşı son derece boyun eğicidir. Ahlak bakımından Peygamber'e benzer. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Ahlakı benim ahlakım olan bir evladım çıkacak. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 21)
Mücadeleci Olması
Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi de (a.f) hem üstün ahlakıyla, hem de güçlü, mücadeleci karakteriyle tüm inananlara örnek olacaktır:
Mehdi işi sıkı tutacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 175)
Mehdi hesabını çok seri bir şekilde görecek ve vaadinden dönmeyecektir. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 24)
Mehdi Doğu tarafından çıkacak. Karşısına dağlar bile dikilse onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 39)
Hamiyeti İslamiyesi (Allah'ın Sınırlarına Olan Titizliği ve Koruyuculuğu)
İslam'ın aleyhine söylenecek bir söz bile, ona ağır gelir.
(İbn Hacer El Mekki; “El–Kavlü'l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy–il Muntazar”, s. 15–75)
Zamanın En Hayırlısı Olması
Mehdi ortaya çıktığı dönemde karışıklık içinde olan dünya, onun vesilesiyle aydınlık bir çağ yaşamaya başlayacaktır. Böylelikle onun vesilesiyle birçok hayır gerçekleşecektir. Peygamberimizin (s.a.a) hadislerinde Hz. Mehdi (a.f) için devrinin en hayırlısı olduğu haber verilmektedir:
Muhammed ümmetinin en hayırlısı ve sizin zorlukları gideren veliniz olan kimseye katılın. O Mehdi'dir.” (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 57)
Devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır.
(El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 27)
Mehdi (zamanındaki) insanların en hayırlısıdır. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 58)
“Mehdi insanların en hayırlısıdır.” (Ali b. Sultan Muhammed el–Kari el–Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi”)
Adaletli Davranır
Ebu Ca'fer Muhammed b. Ali demiştir ki:
“Bizim Ehl–i Beytimizden Mehdi ortaya çıktığı zaman, malları eşit olarak paylaştırır. Halka adaletli davranır. Kim ona itaat ederse, Allah (c.c.)'a itaat etmiş olur. O, Mehdi diye isimlendirilmiştir. Çünkü O, gizli (bilinmeyen) bir işe rehberlik edecektir.” (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el–Makdi'si “Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El–Mehdi El–Muntazar”)
Yeryüzü daha önce zulüm ve haksızlıkla dolu olduğu gibi Mehdi tarafından adalet ve doğrulukla doldurulacaktır. (Ali Bin Sultan Muhammed el Kari “Risaletül Meşreb el Verdi fi Mezhebi'l Mehdi”)
Herkes Tarafından Çok Sevilmesi
Müminlerin bir kimseyi sevmede gözettikleri ölçü, o kişinin Allah'a olan yakınlığı, sevgisi, korkusu ve bağlılığıdır. Bu nedenle, Rabbimiz'in sıfatları en çok kimde tecelli ediyorsa, müminler tarafından en çok sevilen, saygı duyulan kişi o olur. Nitekim, Allah'ın elçileri, Yüce Allah'ın sıfatlarının en fazla tecelli ettiği, takvaca en üstün ahlakı gösteren kişiler olmuştur. Peygamberimiz (s.a.a), ahir zamanda Hz. Mehdi'nin (a.f), dönemin en sevilen şahsı olacağına işaret etmiştir:
Allah (c.c.) bütün insanların kalplerini onun (Mehdi'nin) muhabbetiyle dolduracaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 42)
Ümmet–i Muhammed'den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Ebu Abdullah Nuaym b. Hammad, Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle rivayet etmiştir:
Allah (c.c.) Onun muhabbetini insanların kalplerine yerleştirecektir. Böylece onlar, gündüzleri arslan kesilen ve geceleri de ibadetle geçiren bir toplum olacaklar. (Ukayli “En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal”)
Onun hilafetinden yer ve gök ehli, hatta havadaki kuşlar bile razı olacaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 29)
Tebliğ Gücü (İrşad)
Hz. Mehdi'nin (a.f) tebliğ gücüyle ilgili aşağıdaki hadisler, görünen manalarının dışında farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bu yorumlardan biri şu şekilde olabilir: Hz. Mehdi (a.f) “kuru bir ağaç”a benzetilen bir insana yönelmesiyle ve onun hidayetine vesile olmasıyla; önceleri aynı kuru bir ağaç gibi etrafına faydalı olamayan bu insanı, bu kez yeşillenmiş ve meyve vermiş bir ağaç gibi etrafına, yani devletine, milletine, dinine ve bütün insanlığa faydalı hale getirecektir.
Hz. Mehdi (a.f), kuru bir ağacı diktiğinde de ağaç hemen yeşillenip yapraklanacaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 43)
O (Mehdi) kuru bir kamış ağacını kuru bir yere dikecek, anında yeşillenip yaprak verecek. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 165)
Aşağıdaki hadişte de benzer bir şekilde; önceleri cahil, cimri ve korkak olan bir insanın, ahir zamanın büyük mürşidi (doğru yolu gösteren kişisi) Hz. Mehdi'nin (a.f) tebliği ve eğitimiyle bilgili, cömert ve cesur bir hale geleceği; adeta önceleri kuru ve faydasız olan bir ağacın yeşerip yaprak vermesi gibi şahsiyetini değiştireceği bildirilmektedir:
Asrında cahil, cimri ve korkak olan bir adam hemen alim, cömert ve cesur olacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 186)
Zalimlere Karşı Hakkı Müdafa Eder
Hafız Ebu Abdullah Nuaym b. Hammad “Fiten” kitabında, Cafer b. Yesar Es–sami'den şöyle rivayet etmiştir:
Mehdi zalime karşı hakkı müdafa edecektir. Hatta (zalim) bir insanın azı dişinde olan (haksız bir lokmayı) bile ondan çekip alacak ve sahibine iade edecektir.
(En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal)
Hikmeti Ve Anlayış Gücü
Hadislerde, Hz. Mehdi'nin (a.f) Allah tarafından kendisine verilmiş özel bir güce sahip olduğu bildirilmektedir:
O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir.
(Ahir zaman Mehdisinin Alametleri, Müellif: Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Kahraman Neşriyat. S. 77)
Büyük İslam alimlerinden Muhyiddin Arabi, eserlerinde Hz. Mehdi'nin (a.f) dikkat çeken başlıca 9 özelliğini şu şekilde belirtmektedir:
1. Basiret sahibi olması
2. Kutsal kitabı anlaması
3. Ayetlerin manasını bilmesi
4. Tayin edeceği kimselerin hal ve hareketlerini bilmesi
5. Öfkelendiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmaması
6. Varlıkların sınıflarını bilmesi
7. İşlerin girift taraflarını bilmesi
8. İnsanların ihtiyacını iyi anlaması
9. Bilhassa kendi zamanında ihtiyaç hissedilen gaibi ilimlere vukufu bulunması (bilmesi) gaibi (gizli, görünmeyen) ilimlerden haberdar olması.
Kutsal Emanetlerle Çıkması
Pek çok hadişte, Hz. Mehdi'nin (a.f) kutsal emanetlerin bulunduğu yerden çıkacağı ve bunları açan ilk kişi olacağı haber verilmektedir. Bu hadislerden biri şöyledir:
Naim bin Hammad, Ebu Cafer'den şöyle rivayet etmiştir; “Mehdi, Mekke'de Peygamberimiz'in sancağı, gömleği, kılıcı, işaretleri, nuru ve güzel ifadesiyle yatsı vaktinde çıkar. (Ali b. Sultan Muhammed el–Kari el–Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi)
Peygamberin (s.a.a) softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi siyahtır. O'nda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullahın (s.a.a) vefatından beri açılmamış olup Mehdi çıkınca açılacaktır. (Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Ali Bin Hüsamettin El Muttaki, s. 22)
Hz. Mehdi'nin (a.f) Gözetlenmesi 
Deccal çıkınca, ona karşı müminlerden bir şahıs (Mehdi) yönelir. Derken o mümin kimseye birçok silahlılar, Deccal'in merkezlerde gözetleme yapan silahlıları karşı çıkarlar. (Mehdilik ve İmamiye s. 37, Sahih–i Müslim, c. 11/s. 393'den nakil)
Hadisin başlangıcında Hz. Mehdi'nin (a.f) Deccal'in taraftarları tarafından gözetlendiği ve takip edildiği bildirilmektedir. Önceki devirlerde de, Allah yolunda mücadelede bulunmuş bazı peygamberlerin de benzer şekilde gözetlendiğini, böylece kontrol altında tutulmak iştendiğini Kuran'dan öğrenmekteyiz:
“O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.” (Müminun Suresi, 25)                           
Sıkıntı Ve Zorluklarla Karşılaşması
Din ahlakından uzak yaşayan kavimleri uyarmak ve onları doğru yola davet etmek için gönderilen elçilerin birçoğu, gönderildikleri kavimler tarafından yalanlanmış ve onların çeşitli itham ve iftiralarına maruz kalmışlardır. Ehl–i Beyt'ten (Peygamberimizin (s.a.a) soyundan) gelecek olan Hz. Mehdi'nin de bu gibi eziyet ve sıkıntılarla karşılaşacağı hadislerde haber verilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır:
Mehdi, bizden, Ehl–i Beyt'tendir. Biz öyle bir ev halkıyız ki Allah bizim için ahireti dünyaya tercih etmiştir. Benim Ehl–i Beytim muhakkak benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır. Benden sonra Ehl–i Beytim bela ve mihnetlerle (eziyet ve sıkıntılarla) karşılaşacaklar ve tarda maruz kalacaklardır. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 14)
Mehdi, Resulullah'ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar. İki rekat namaz kılar. Namazdan dönünce şöyle der: “Ey insanlar!
Ümmet–i Muhammed ve bilhassa onun Ehl–i Beyt'i çok belalar gördü.” (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 55).
Dininde kavi, güçlü olanın başına gelecek belalar büyük olur. (İbni Hibban)
Hz. Mehdi (a.f) Hakkında Olumsuz Propaganda Yapılması
İslam düşmanı olan Deccal'in taraftarları, yazılı ve sözlü yayın organlarıyla Hz. Mehdi'yi kötüleyecekler, halkın nazarında onun itibarını sarsmaya çalışacaklardır. Bu konuya bir hadişte şöyle işaret edilmektedir:
Mümin şahıs (Mehdi) Deccal'ı görünce: “Ey insanlar! Resulullah'ın zikrettiği Deccal işte budur” der. Deccal hemen onunla ilgili emrini verir de o zat karnı üzerine uzatılır ve arkasından: “Onu alın da yaralayın!” der. Artık o zatın sırtı ve karnı döve döve genişletilir. Bu sefer onu iki eli ve iki ayağı ile yakalar da fırlatır atar. İnsanlar Deccal'in onu bir ateş içine attığını sanırlar. Halbuki o bir cennet içine atılmıştır. (Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, s. 40)
Hadişte Mehdi'nin “sırtı ve karnından dövüle dövüle genişletilmesi” müteşabih olarak (benzetme yapılarak) söylenmiştir. Kitabın yazarı bu bölüm için “Mehdi'nin ünü, durmadan etrafa ilan edilip yayılmaktadır” demektedir. Fakat bunu Deccal taraftarları yapacağı için, bu propagandanın Hz. Mehdi'yi (a.f) kötüleme şeklinde olacağı söylenebilir. Ancak, ilk bakışta olumsuz gibi görünse de, bunlar Hz. Mehdi'nin tanınmasına ve İslam ahlakının yayılmasına vesile olacaktır.
Meleklerin Yardımıyla Desteklenmesi
Peygamber kıssalarının birçoğunda, din ahlakını tebliğ ederlerken veya zor bir durumla karşılaştıklarında elçilerin hep Allah'tan gelen yardımla desteklendikleri görülmektedir. Bu yardım; peygamberlere o an vahiy gelmesi, olağanüstü doğa olaylarının meydana gelmesi gibi çeşitli şekillerde olabildiği gibi, melekler yardımıyla da gerçekleşmiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) bir hadisinde, Allah'ın Hz. Mehdi'ye de (a.f) melekler aracılığıyla yardım edeceği haber verilmiştir:
“Allah (c.c) ona (Mehdi'ye) üç melekle imdad eyleyecektir. Onlar, (Mehdi'ye) muhalefet edenlerin yüzlerine ve arkalarına vuracaklardır.” (Ikdu'd Dürer, s. 12)
Kimseye Tenezzül Etmemesi
Kuran'daki peygamber kıssalarını incelediğimizde, peygamberlerin her durumda Allah'a dönüp yöneldiklerini görmekteyiz. Elçilerin Allah'a olan içten bağlılıklarını, O'na duydukları sevgi ve korkuyu da yine Kuran ayetlerinden öğrenmekteyiz. Aşağıdaki hadişte de vurgulandığı üzere, Hz. Mehdi'de de bu özellik görülmektedir:
“Mehdi bizden, Ehl–i Beyt'tendir. O, benim ümmetimden, tenezzül etmeyen (Allah'tan başka hiçbir varlığa minnet duymayan) bir şahıstır.” (Suyuti, el–havi, 2/24) 
Gözden Uzak Olması
Naim bin Hammad, Ebu Cafer'den şöyle rivayet etmiştir;
Geceleri ibadetle meşgul olup, gündüzleri gizli olacak.
(Ukayli “En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal”)
Helalleri ve Haramları Bilmesi
Hz. Mehdi üstün ahlak sahibi olması ve güçlü Allah korkusu nedeniyle Yüce Allah'ın sınırlarını, helal ve haramları çok iyi bilmektedir:
Hz. Hüseyin'e (a.s) soruldu: “Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi : “Gönül rahatlığı ve vakar sahibi oluşu ile, helal ve haramı çok iyi bilmesi ile tanınır.”
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el–Makdisi “Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El–Mehdi El–Muntazar”)
Her Sorumluluğu Üstüne Alması
Her görevi üzerine alır ve zayıfa, düşküne yardım eder.
(M. Muhyiddin Arabi “Futuhat–El Mekkiye”, 366. bab, c. 3, s. 327– 328)
Yoksullara Karşı Merhametli Olması
Kuran'da yer alan pek çok ayetin sonunda Allah'ın sonsuz merhameti hatırlatılmaktadır. Ayrıca Kuran'da, iman edenlere ‘merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmaları' (Beled Suresi, 17) emredilir.
Yüce Rabbimiz'in “Erhamurrahimin” (Merhamet Edenlerin En Merhametlisi) sıfatı, tüm peygamberler ve müminler üzerinde tecelli eder. Bir hadişte Hz. Mehdi'nin de son derece merhametli olduğu haber verilmiştir:
“Çalışanlar üzerine disiplinli olması, malı cömertçe vermesi ve yoksullara karşı çok merhametli olması, Mehdi'nin alametlerindendir.”
(Ebu Nuaym tahric etmiştir.) Meri'y B. Yusuf B. Ebubekir B. Ahmed B. Yusuf El Makdisi “Feraidu Fevaidi'l Fi'l İmam El Mehdi El Muntazır” Beklenen Mehdi Hakkında İslam Alimlerinin Görüşleri, s. 133, 26 nolu dipnot, Köprü Yayınları)
Mehdi'nin alameti, çalışanları üzerine disiplinli olması, mal konusunda cömert olması, mazlumlara karşı da çok merhametli olmasıdır.”
(Ukayli “En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal”)
İki Defa Kaybolması
Peygamberimizİn (s.a.a) hadislerinde, Hz. Mehdi'nin (a.f) iki defa kaybolacağı şu şekilde geçmektedir:
“Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi'nin) iki gaybeti (kaybolması, gizlenmesi) vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: “O öldü”, bazıları da: “O gitti” diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir.” (“El–Saa Fi Eşrat–is Saa” s. 93 (Mısır baskısı.)
İhtiyacını Bildirmemesi
Hz.
Mehdi'nin (a.f) en önemli özelliklerinden biri de ihtiyacını bildirmemesidir:
Hz. Hüseyin'e (a.s) soruldu:
“Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi : “. İnsanlar ona muhtaç olurlar. O, ise insanlara ihtiyacını bildirmez.” (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el–Makdisi “Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El–Mehdi El–Muntazar”)
Cifr (Ebced) İlmini Bilmesi
Bazıları dediler ki, bu kitabı kemal–i vukuf (olgunluğa ulaşmış) ahir zamanda hurucu muntazar Hz. Mehdi'nin (çıkışı beklenen Hz. Mehdi'nin) hurucuna mevkuftur ki, (çıkışına atfedilmiştir ki) onlar cifr ilmine vakıf ve sırlarına arif olurlar (bilirler.) Kitab–ı enbiyayı salifeden dahi bu ilim varid olmuştur. (Bu ilim, geçmiş peygamberlere verilen kitaplardan ulaşmış bir ilimdir.) (Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu s. 252)
Örnek Ahlaka Sahip Olması
Yüce Allah her devirde insanlara uyarıcı göndermiş, bu elçiler hak dini insanlara tebliğ vazifesiyle görevlendirilmişlerdir. Ancak tebliğleri din ahlakını yalnızca anlatmakla sınırlı kalmamış, hal ve tavırlarıyla da insanlara örnek olmuşlardır. Bir hadişte, Hz. Mehdi'nin örnek ahlakı şöyle bildirilmiştir:
İlahi feyz (Allah'ın ilham ettiği üstün faziletler) ona ulaşır. Dini ilimleri ve örnek ahlakı telakki eder. (Allah'tan alır.)
(Konavi Risalet–ül Mehdi, s. 161 B)
 SONUÇ
Peygamberimiz (s.a.a), incelediğimiz bu hadislerinde Hz. Mehdi'nin (a.f) ahlaki özellikleri hakkında pek çok tanıtıcı bilgi vermiştir. Hz. Mehdi'nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini bildirmiş, onun Allah korkusunu ve güzel ahlakını övmüştür. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Mehdi'nin (a.f), insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir kimse olduğunu belirtmiş ve ortaya çıktığında, insanların “kar üzerinde sürünerek de olsa ona uymalarını” bildirmiştir:
İbni Ebi Şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes'ud'dan tahric ettiler.
O dedi ki: . O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O'na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O'na katılsın. Zira O Mehdi'dir. (Ahir zaman Mehdisinin Alametleri, Celalettin Suyuti, sf. 14)
İçinde bulunduğumuz dönem bin dört yüz senedir beklenen, Peygamberimizin (s.a.a) müjdelediği bu tarihi olayın gerçekleşmesinin yaklaştığı dönemdir. Bu gerçeğin şuurunda olan ve Hz. Mehdi (a.f) ortaya çıktığında onun yanında olma şerefine erişmek işteyen tüm Müslümanlar yazı boyunca anlatılan, Peygamberimizin (s.a.a) hadislerinde verdiği bilgileri dikkatlice okumalı, bu mübarek şahsı doğru bir şekilde tanıyabilmek için tüm sebeplere sarılmalıdırlar. Zira bu bilgilerin dikkatlice araştırılıp incelenmesi, bu kutlu şahsın tanınabilmesinde Allah'ın izniyle önemli bir yol gösterici olacaktır.
Hiç kuşkusuz ki İslam dininin aslına dönmesine ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olmasına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu bir zata zemin hazırlamak ve ona yardımcı olmak Müslümanların önemli bir sorumluluğudur. Hz. Mehdi (a.f) gibi mübarek bir şahsın yakınlarından olabilmek, ona destek olabilmek, tüm insanlara yönelik hayırlı faaliyetlerinde ona yardımcı olabilmek tüm inananlar için büyük bir nimet ve şereftir.Tebyan 23.06.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Özgündüz: Maskenizi Düşürüyorum!

Bize tarih boyu ad bulmakla meşgul oldunuz. Kızılbaş dediniz, Rafizi dediniz. Rafizi atan anlamındadır. Evet sizin putlarınızı, Amerika'nızı, İsrail'inizi, topunuzu atıyoruz, tek ilaha, Allah'a tapıyoruz biz. Amerika diye bir ilahımız yok bizim, reddediyoruz!
Şiilik, abdestsiz ağızların telaffuz edeceği bir kelime değil, Resulu Ekrem'in, Kuran'ın telaffuz ettiği şeydir. Allah'ın telaffuz ettiği kelimedir. Türkçe'si Aleviliktir...
Siz Müslümanların beyinlerini İran'la karıştırın ki, Yahudiler de Filistin'de İslam topraklarını, Kudüs'ü işgal etsinler, İran yayılıyor diye diye siz bu görevi yapıyor olmayasınız? Nereye yayılıyor İran?!
Irak'ı İran mı işgal etti, yoksa orada 1,5 milyon Müslümanı katleden, soykırım yapan Amerika putunuz mu? Ve siz ona dua ettiniz, oradaki Müslümanların katiline ve namuslarını kirletenlere duacı oldunuz…

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Caferilik İnancını Tanıtma Araştırma ve Eğitim Derneği tarafından Avrasya Gösteri Merkezi'nde binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen Hz. İmam Mehdi (af) 1179. doğum yıldönümü'nde konuşan Selahattin Özgündüz, önemli mesajlar verdi.

Yeryüzünü adaletle dolduracak olan, Allah'ın nurunun tamamlayıcısı, On İki İmam'ın sonuncusu Hz. İmam Mehdi (af), İslam dünyasında görkemli törenlerle anıldı. 23 Haziran Pazar günü İstanbul’daki törende konuşan Şeyh Selahattin Özgündüz, Siyonistlerin Şii Hilal– İran diye diye Müslüman devletleri güçsüzleştirme projelerini devreye soktuğunu ve buna birtakım sözde aydın geçinenlerin de alet olduğunu söyledi:

“Son zamanlarda birileri yaptıkları zulmün, baskının, haksızlığın, tarafgirliğin neticesi olarak karşılarına birileri dikilince, kaybedecek birşeyi kalmayanların ayağa kalkmasını, İran İslam Cumhuriyeti'nin üzerine atmaya çalışıyor.
Amerika, sözüm ona kimi aydın–münevver, kimileri alim–allame vasıtasıyla son zamanlarda parmağını oraya doğru uzatmış ve oraya doğru ürümelisiniz diyor. Ne hikmetse bir ayağı mezarda olan bile, Allah'tan korkmadan, utanmadan “İran bütün bu fitneleri çıkarıyor, İran yayılmacılık yapıyor”diyor. Be Allah'tan korkmaz, İran hangi ülkenin toprağına girdi? Hangi ülkeye yayılmacılık yaptı?
Sekiz sene bütün dünya üstüne çullandı, milyonla şehit verdi, özgürlüğünü, onurunu, vatanını korumak için, kimin toprağına göz dikti?
Sevgili Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı da burada, O'nun da adına, dolayısıya izin verirse, bütün Türkiye'deki Ehlibeyt dostları adına birşey söyleyeceğim; İran benim ülkeme göz dikmişse, yayılmacı, emperyalist emeller besliyorsa, ülkeme saldırıyorsa, siz oturun tağutunuza, ibadetle meşgul olun, biz İran'la savaşacağız. Göğsümüzü siper edip, vatanımızı kurtaracağız. Peki var mı böyle birşey?
–Taptığınız, uşağı olduğunuz Amerika'nın tarihi kadar bu iki ülkenin, sınırı, sınırtaşı değişmemiştir. Ne yapmaya çalışıyorsunuz?!
Şu anda yayılmacı Siyonist İsrail, Mescid–i Aksa'nın etrafını örümcek ağı gibi işgal ederek, Yahudi yerleşim birimleri yapıyor. Oraya ait vakıf binalarını yıkıp döküyor, yerine Yahudi yerleşim binaları yapıyor.
–Siz Müslümanların beyinlerini İran'la karıştırın ki, Yahudiler de Filistin'de İslam topraklarını ve mukaddes olan Mescid–i Aksa'yı tahrip etsinler, Kudüs'ü işgal etsinler, Filistin'in tamamını Yahudileştirsinler.
İran yayılıyor diye diye siz bu görevi yapıyor olmayasınız? Nereye yayılıyor İran?!

Irak'ı İran mı işgal etti, yoksa orada 1,5 milyon Müslümanı katleden, soykırım yapan Amerika putunuz mu? Ve siz ona dua ettiniz, oradaki Müslümanların katiline ve namuslarını kirletenlere duacı oldunuz.

Ben İrancı, Turancı değilim. Ben markamı söylemişim, ben Müslümanım, ben Aleviyim, ben Caferiyim, ben Mehdeviyim. Ama ülkemi, halkımı, necip milletimi aldatmanıza izin vermiyorum, maskenizi düşürüyorum. Siz İsrail'e hizmet ediyorsunuz!
–Şii hilal diye diye bu coğrafyada İsrail hilali oluşturuyorsunuz. Güneybatısında Yahudi İsrail, ortasında Müslüman İsrail, Kuzeydoğusunda Hıristiyan İsrail. Ermenistan'dan İsrail'e kadar oluşacak olan Siyonist hilalini oluşturmaya belki de aklınız ermediği için, hizmet ediyorsunuz.“

Amerika Diye Bir İlahımız Yok Bizim

Şiilik, abdestsiz ağızların telaffuz edeceği bir kelime değil, Resulu Ekrem'in, Kuran'ın telaffuz ettiği şeydir. Allah'ın telaffuz ettiği kelimedir. Mukaddes kelimedir, bütün alemin kralıdır Şiilik, Türkçe'si Alevilik.
Kuran Beyyine Suresi'nde Allah diyor ki, “..gerçek iman edip ve düz, doğru, temiz iş yapanlar, alemin, bütün yaratılmışların en üstünü, en hayırlısıdır.”  Ya Resulullah, bunlar kimdir, diye soruluyor.  Şafii ulemasından büyük alim İmam Suyuti tefsirde diyor ki, Peygamber elini Ali'nin omuzuna koyarak, “Bütün evrenin, en hayırlısı olan, Ali ve O'nun Şia'sıdır”diye cevapladı.
–Şiilik öyle basit bir şey değil ki yerinden kalkan ben Şii'yim diyebilsin. Şii olmaktan korkmuyorum, olamamaktan korkuyorum ben. Bizim İmamımız (af)’a, İsa Mesih Ruhullah ümmet oluyor. O, O'nun önünde namaz kılıyor, İsa O'na uyuyor, bu bizim için ancak şereftir. İsa Mesih Ruhullah’ın ümmet olduğu Mehdi'ye, sen olmasan ne yazar? O'na ümmet olmak da, asker olmak da şereftir.  O'na asker olmak, zaten seçkin insan olmak demektir, yiğit olmak demektir, mert olmak demektir.
–Biz bu noktada, O'ndan değiliz, deme gibi bir endişemiz yok. O'nunla olmaktan korkmuyoruz, olamamaktan korkuyoruz. Kendi amellerimizden, nefsi zaafımızdan, bundan korkuyoruz.
–Bize tarih boyu ad bulmakla meşgul oldunuz. Kızılbaş dediniz, Rafizi dediniz. İmamlarımızın hepsi bunlara da cevap vermiştir. Rafizi rafz eden, atan anlamındadır. Evet sizin putlarınızı, Amerika'nızı, İsrail'inizi, topunuzu atıyoruz, tek ilaha, Allah'a tapıyoruz biz. Amerika diye bir ilahımız yok bizim, reddediyoruz!
–Kızılbaş dediniz, evet Kızılbaşız. Ama canice çocuk öldüren, cenin öldüren, adam eti yiyen vahşilerden değiliz. Hamza'nın ciğerini yiyen Hinde güruhundan değiliz biz. Peygamber'i  bırakıp kaçanlardan değiliz. Başına kızıl şal bağlayan, Peygamberle kalan, ölümüne kalan, bir orduya karşı, üç–beş adam vardı ya, o üç–beş, yiğit, o kızılbaşlar, biz onlardanız.
Evet sayımız az, altı buçuk yedi milyarlık dünyada, bir buçuk milyar Müslüman arasında, biz yüzde yirmi gibiyiz. Üç yüz milyon gibiyiz.
Uhud'da da binlerin karşısında biz üç–beştik. Ama haktık, haklıydık. Diğerleri kaçmıştı, biz kalmıştık.
Sayı ile hakkaniyeti ölçecek olsanız, Budist olmanız lazım. Hepsi tek din, tek mezhep bir buçuk milyar insan. Hindistan'da yaşayacak olsanız Hinduist olmanız lazım,  bir milyara yakın bir nüfus. Bu tür ata dini, asabiyet dini, ancak batıl ehline yarar.
Batılları atmaya var mısınız?
Ben defalarca söyledim, birkez daha söylüyorum. Var mısınız? Kuran ve sahih sünnet ışığında, sahih hadisler ışığında, Şia’da da Sünni’de de ne batıl varsa sıyırıp atalım, hayatımızdan, inancımızdan çıkaralım. Ben varım!
Şii kaynaklar değil esas, Şia ve Sünni, rical alimleri,  hadis alimleri bunu anlar, kriterler ortada, sahih olan hadisleri seçeceğiz. Sahih hadis kriterlerine ve Kuran'a ters olan bütün inançlarımızı temizleyeceğiz, var mısınız? Ben burada üç kişi ile gizli odada konuşmuyorum, dünyanın karşısında konuşuyorum ve bir iddiada bulunuyorum.

Varsanız buyurun, Kuran'a müminseniz, Muhammed'e müminseniz, Kur’an ve Muhammed ne demişse başüstüne. Var mısınız? Batılları silip atacağız.
–Uyduruk menkıbelerle ümmet kandırmaya gerek yok. Gelemezsiniz, çünkü uyduruk şeylerle ümmeti kandırıyorsunuz. Gelin bir olalım, Kuran'da ve sünnette bir olalım.
Kardeş ihaneti ağır geliyor
Yüreğimiz dar, çünkü kardeş ihaneti görüyoruz. İsrail ile savaşırken kardeş bizi hançerliyor. Kardeşin hepsi neyse de, otuz senedir beslediğimiz, boğazımızdan, üstümüzden, elbisemizden kesip beslediğimiz kardeşlerimiz de bizi hançerliyor.
Amerika'ya hoş görüneyim diye, İsrail'i dize getiren Hizbullah'a Hizbuşşeytan diyen ağızlar çıkmıştır. Kardeş ihaneti bize ağır geliyor.
Allah'ım hüccetini gönder! Birliğimizi sağlam kıl ki, O Muhammed Mustafa'nın özlemini çektiği, tevhid dinini, İslam dinini, bütün dünyaya haykıralım Mehdi'nin liderliğinde. Bizi de onun askerlerinden kıl!
Ş.Selahattin Özgündüz abna.ir 25.06.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Ehli Vicdan Sahipleri.

BOP eş Başkanı beslemesi dış işleri bakanı Ahmet Davutoğlu ile “mükaddes islama ve müslümanlara tarihin en büyük zararını veren, menfatleri doğrultusunda  şeytanın askerlerinin ayakları altına Ülkenin Mukaddeslerini serecek kadar alcaklaşmış insanların en alçağı İhvanil Müslümün ‘dini siyasallaştırmış kanadına’ güvenip, Hüseyni duruş/direniş cephesinin altın halkası suriye’yi yaramayı amaçlıyor.”du…

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar;

İnsanların yaptıkları hayır yada şer peşlerini bırakmaz mutlaka birşekilde karşılarına çıkar; aksi takdirde insan ve toplum hayatının direnci çöker.

Ehli vicdan sahipleri;

Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur. insanlar hoşlanmadığı bir sonuç ile karşılaşınca terör ve kaos ile isteklerine kavuşacağını umacağına, başlarına gelenlerden dolayı önce nerede kimin izinde durduğunu anlamalı.

–Mübarek, İsraille gizli işbirliği nedeniyle yargılanmayı ve idam edilmeyi beklerken, Mursi Mısırlılara İsrail adına bir cihad için Suriyeye yürüme çağrısı yaptı. Böyle bir şeye Mübarek bile niyetlenmezdi.

dünyanın emniyeti mukaddes islam'ın beli ve omurgası maneviyatın, rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesinin ‘emperyalizim ile perdelenmiş‘ deccalizmin isteklerine uygun ‘dönüştürme‘ yarılamadığı bir coğrafyada Siyonist varlığı tanısa bile (münafık kardeşler) İhvan’a siyasi iktidar açısından bir gelecek yok. Allah'ın selamı rahmeti Hakkı ile Ona kul Habibine ümmet olanların üzerine olsun. 14.07.2013 hacı bayazıt

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar;
Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.
Veya
aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.
ABD hiçbir ülkede kara harakatı kazanamamıştır ve ne yapacağını şaşırdı Irak'dan kendilerine kaçış yolunu tekfirci selefiler, taliban ve elkaide artıklarının kaos ve terör ile açtığını unutuyor... Irak'ın yiğitleri abd'nin bölge ve dünyadan siyasi ve iktisaden soyutlanması ve kann emici vanpire dönüşen beslemesi teröristlerin saldırılarının, 'Allah'ın verdiği mühlet sonucu' kendilerine döneceği veya bir bataklığa çekeceği için sabır gösterdi, gösteriyor... Bölgenin yiğitleri ahitlerinde eğer, kollarında dahi birazcık abd yanlılığı olsa kesip atacaklarına yemin ediyorlar... Allah'ın hesabı gereği gerçekleşecek birşey var‘ki; şüphesiz abd’nin emperyal hevesleri uğruna yaptığı sınır ötesi zülümler kendilerini kıskıvrak saracak. Allah'ın selamı rahmeti masum ve mazlumlar ile dünyanın emniyeti mukaddes islam’ın beli ve omurgası maneviyatın rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş çephesinin üzerine olsun. hacı bayazıt 19.07.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

İlahi gazabı celbeden tutum

Aldatmak suçtur aldatılmak da suçtur.

Aldatmak suçtur ama aldatılmayı hazmetmek te suçtur.

Haksızlık yapmak suçtur ama haksızlığı sineye çekip oturmak da suçtur.

Adaletsizlik yapmak suçtur ama adaletsizliğe maruz kaldığı halde sessiz kalmak da suçtur.

Hırsızlık suçtur elbette ve lakin hırsızın hışmına uğradığı halde malını, servetini dava etmemek de suçtur.

İhanet suçtur amma ve lakin ihanete uğradığı halde, ihanete şahit olduğu halde “böyle gelmiş böyle gider” şeklinde tavır sergilemek de suçtur.

İnsanlara tepeden bakmak, insanlara köle muamelesi yapmak elbette ve kesinlikle suçtur ama köleliğe razı olup onlara firavun gibi davranma fırsatını vermek de suçtur.

İnsanlar, toplumlar onurlarını, haysiyetlerini her zaman ve zeminde korumalıdırlar, bu değerler üzerine titremelidirler.

Zuhruf suresinin 51. ayetini bir önceki yazımızda gündem etmiş, hatırlatmaya çalışmıştık. Söz konusu ayette Firavun’un tavrı eleştirilirken, devamındaki ayetlerde de ona o fırsatı veren, Firavun onları aldattığı halde bu aldatılmayı sineye çeken, ona itaat etmeye devam eden kavmi eleştiriliyor.

Aynı surenin 54. ayetine bakalım:

“Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.” (Adem Uğur).

“Firavun, milletini küçümsedi ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” (Diyanet İşleri)

“Artık kavmine hakaretle baktı. Derken onlar da ona itaat ediverdiler. Şüphe yok ki onlar, fâsıklar olan bir kavim olmuş idiler.” (Ö. Nasuhi Bilmen).

“Firavun, böylece halkını ahmaklaştırdı ve onlar da sonunda boyun eğdiler, çünkü onlar aldatılmış, ayartılmış bir halktı!” (M. Esad).

Aldatılmışlığı kabullenmek, aldatıldığı halde yine de itaate devam etmek fâsıklık, yoldan sapmışlık olarak telakki ediliyor ve öylece sunuluyor.

Bu kadarla da kalmıyor, bu hali sürdüren o toplum Allah’ın gazabını celbediyor ve topyekun boğulup gidiyorlar.

Devamındaki ayeti okuyalım:

“Böyle vaktâ ki bizi gadaba da’vet ettiler biz de kendilerinden intikam aldık hepsini birden gark ediverdik.” (Elmalılı).

“Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.” (Diyanet Vakfı).

“Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.” (A. Uğur). Aziz Karaca 03.07.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Ayetullah Rafsancani:

“Mezhepler arası ihtilaflar İslam dünyası için büyük bir afettir“

İran İslam Nizamının Maslahatlarını Belirleme Kurulu başkanı Ayetullah Rafsancani, Şii ve Sünni müslümanlar arasında ihtilafları İslam toplumu için büyük bir afet olarak niteledi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA–Rafsancani, Tahran’da ehli sünnet âlimleri ve düşünürlerinin katıldığı bir oturumda yaptığı açıklamada, İslam toplumu için en büyük afetin Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki ihtilaflar olduğunu belirterek, Kuranı Kerim’in ve Peygamber efendimizin Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğine vurgu yaptığını hatırlattı.
Rafsancani, bugün Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Mısır ve diğer İslam ülkelerinde yaşanan gelişmelerin ifrat ve tekfirden kaynaklandığını ve bunun da İslam dünyasına zarar verdiğini söyledi.
Ayetullah Rafsancani, İslam dünyasının kendine gelebilmesi için mezhepler arasındaki ihtilafların bir kenara konması ve Müslümanların vahdeti güçlendirici çabalarda bulunmaları gerektiğini söyledi.abna 05.07.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

El Kaide İslam’a Düşmanlığın Asıl Sebebi

El Kaide,Bulunduğu Bölgelerde İslama Ve Mantığa Uymayan İşler Yaparak Halk Katliamlarına Zemin Hazırlıyor..

Dünya’da bu güne kadar Küfür milleti,emperyalistler ve siyonistlerle herhangi bir mücadele sergilemeyen El kaide ve tekfirci,vahhabi örgütler savaşlarını her nedense hep halklar üzerinden devam ettiriyorlar.

–Zalimlerle savaştığı yalanını söyleyerek, ya bulundukları bölgelerde halklara saldırılar ,bombalama eylemleri içine giriyorlar,ya da bölgede hakim olan güçlerin en alt tabakasındaki asker ve polis teşkilatlarına saldırılar düzenleyerek, aslında beraber oldukları  zalimlerin nefretlerini–kin’lerini  oradaki mazlum ve korumasız halkların üzerine çekerek, meydanı terk edip mazlum Müslümanlar ile zalimleri karşı karşıya bırakıyorlar.

–İslam’ın Cihad,Mücadele veya kıt’al(savaş)hukuku ve hükümleri ile uzaktan ya da yakından  alakası olmayan ve tamamen siyonistlerin arzu ve emellerini gerçekleştirmek adına hareket eden bu gruplar,Dünyanın bir çok bölgesinde halk katliamlarına zemin hazırlamışlardır.

–Cihad adına yaptıkları şey ise yıllardır Irak’ta olduğu gibi mazlum insanların Camilerine veya pazar yerlerine bomba yerleştirmektir ki,Irak,Afganistan ve Suriye bunun örnekleri ile doludur.Yapılan Bu Uygulamalar ise haşa cihad olmaktan öte kelimenin tam anlamı ile Siyonizme hizmettir

–Aynı zaman’da İslam adına hareket ettiğini ileri süren bu vahşi mahlukatlar kameraların karşısında insan kafası kesecek,canlı canlı derileri yüzecek kadar ileri gitmek sureti ile de,Dünya’nın geri kalanında İslamın ve Müslümanların ne denli vahşi olduğu imajını oluşturma gayreti içindedirler.

–Bazen de Müslüman olmayan mazlum halklara,saldırmak sureti ile sanki küfrün suçu o halk’a aitmiş gibi İslamın adının karalanmasına ve kamuoyu nezdinde insanların İslam’dan nefret etmelerine sebep olmaktadırlar.

–Gündelik yaşamlarında da İslam ile alakası olmayan uygulamalara imza atmak sureti ile İslam’dan nefret ettirme politikasının uygulayıcıları olan bu vahşi harici zihniyet, Mazlumları savaş meydanına çekmek ve geri çekilmek için yine aynı taktikleri uygulamaya devam etmekte.

–Suriye’de 1982 Hama olayında da,İsrail’e saldırmak yerine Suriye yönetimine saldırmış, Suriye devletinin subay okulunda genç subay adaylarını katlederek,Hama’ya sığınmışlar ve güya açtıkları Cihad cephesinde Hama Halkı ile Orduyu Karşı karşıya getirerek çekilmişler ve Ordu içerisinde kendi adamları  ve şimdi de ÖSO üst düzeylerinden olan dönemin komutanları vasıtası ile Hama halkının katledilmesini Sağlamışlardır.

–Hama olayının devamında ise Hama halkı ile beraber savaşacaklarına korkaklar gibi kaçmış,Hafız Esad’a zalim derken Siyonist Saddam Huseyin’e sığınarak,Saddam’a Haşa ”kadisiye Kahramanı” diyecek kadar ileri gitmişlerdir.

–Günümüzde ise aynı harici–vahhabi–Tekfirci zihniyet,yine Aynı bahanelerle Suriye yönetimine yine saldırmış ve 100 binin üzerinde halkın ölümüne sebep olmuştur.Suriye olayının içeriği ise sayın okurlarımız tarafından detaylı bir şekilde bilinmektedir.

–Ayrıca son dönemlerde unutulan, Fransa’nın Mali İşgali’ne yine bu zihniyet zemin hazırlamış,Fransa’nın durumu bahane ederek İşgal başlatmasına sebep olarak, bölgeden kaçmak sureti ile Fransız ordusu ile mazlum halklar baş başa bıraklmış ve ciddi katliamların yaşanmasına sebep olmuşlardır.

–Aynı durum Kafkas Bölgesi  için geçerli olduğu gibi,Asyalı halklar içinde durum farklı değildir.

Küfür yönetimlerinin Mazlum ve Müslüman halkları katliam ettikleri zamanlarda meydanlarda görünmeyen,katliamlara sessiz kalan siyonizmin gönüllü savaşçıları bu zevat,ne zaman Müslümanlar Güçlense veya barış yapsa ve mazlumlar katliamdan emin olmaya başlarsa,kendilerine verilen görevi icra etmeye başlayarak,Bulundukları bölgelerde İslam, akıl ve mantığa aykırı eylemler yapıyor ve yeni katliamlara zemin izhar ediyorlar,Arakan ve Filipinler de cereyan eden olaylar  bu durumun güncel örnekleridir.

–Cezayir,Tunus Ve Libya gibi ülkelerde yeni örgütler kurarak Bölgedeki batılı devletlerin büyük elçiliklerine saldırılar planlayan İnsanların amacı ne insanidir ve ne de İslami. Onların amacı sadece bölgelerin işgal edilmesine zemin hazırlamak ve Mazlum halkların kanlarının akıtılmasına,varlıklarının yağmalanmasına sebep olmaktır.(islamaktüel)tahahaber 15.07.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Alimlerimiz ve Sorumlulukları

İşin daha trajik yanı ise Mektep içindeki gruplardır. Aynı itikat ve çizgide olanların birbirlerine yöneltmiş oldukları suçlamaları ibretle izlemekteyiz.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla

Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salat ve selam peygamberler peygamberi, dinin tebliğcisi, sırrının koruyucusu Mevlamız Ebu’l–Kasım Muhammed ve O’nun her çeşit hata ve günahtan temiz kılınan Ehlibeyt’inin üzerine olsun.

İslam dininde alimin makamı hiçbir dinde olmadığı kadar büyük ve mukaddestir. Allah Teala kitabında şöyle buyurur: “Kullar içinde alimler Allah’tan gereği gibi korkarlar.” (Fatır,28) Hz.Peygamber(saa) buyurur ki: “Benim ümmetimin alimleri Ben–i İsrail peygamberleri gibidir.”

Tabi ki bu makama ulaşmak kolay değildir. Emek ve takva gerektirir. Kalbini Allah’tan gayrısına kapatmak gerekir. Hak davayı omuzlayıp, hak sözü haykırmak gerekir. Bunun için de gün gelir Nemrut’un karşısında İbrahim, Firavun’un karşısında Musa, Osman’ın karşısında Ebuzer ve Yezid’in karşısında Hüseyin olmak gerekir.

Alimin bu büyük makamının yanında, imtihan ve fesadı da büyüktür. Tarih bu tür kişilerin örnekleriyle doludur. Bu kişiler Mevlamız Ali’nin (as) tabiriyle, “Dini tersinden giyilmiş bir gömleğe çevirip” batılı hak ile süsleyip, sömürü düzenine hizmet edenlerdir. Ehlibeyt Mektebi bu uğurda birçok bedeller ödemiş ve Hak sözü zalimin karşısında haykırmışlardır. Bu haklı iftihar biz Ehlibeyt Mektebi mensuplarına aittir.

Maalesef aynı şeyleri ülkemiz için söylemek mümkün değildir. Aynı cesareti ve kararlığı ülkemiz alimlerinde görememekteyiz. Söz ve eylemleriyle bizlere örnek olması gerekenlerin kör bir kayıkçı kavgasına giriştiklerini üzüntüyle izlemekteyiz. Mektebi hassasiyet ön planda olması gerekirken, onun yerine kişisel kaygılar ve etnik köken ön planda olmaktadır.

İşin daha trajik yanı ise Mektep içindeki gruplardır. Aynı itikat ve çizgide olanların birbirlerine yöneltmiş oldukları suçlamaları ibretle izlemekteyiz.

Geçmişin Muaviye’lerine karşı yaptıkları itiraz ve karşı çıkışları günümüz Muaviye’lerine karşı görememekteyiz. Oysa Muaviye bir şahsı değil, bir fikri temsil etmekteydi. Mektebimizi geçmişe takılıp kalmaktan kurtarmalıyız. Günümüze ve günümüz insanlarının sorunlarına çözüm için sunmalıyız. Muaviye’yi sadece geçmişte aramak hatadır. Ali(as)’nin ve Mektebinin olduğu her yerde Muaviye’lerde olacaktır. Geçmişteki Muaviye’lere karşı gösterdiğimiz dayanışmayı ve itirazı günümüz Muaviye’leri için de ortaya koymalıyız.

Bu hususta alimlerimize önemli görev düşmektedir. Her türlü kişisel kaygı ve çıkarı bir kenara bırakıp ortak hareket etmek zorundadırlar. Aksi takdirde tarih geçmiştekileri nasıl yargılayıp isimlerini kaydettiyse aynı şeyi bugünküler içinde yapacaktır. Muhammed Ali Adaleti  17.07.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Kiralık Casus Erdoğan

Mısırlı Yazar ve Medyacı Sena Sait, Receb Tayyib Erdoğan’ın bölge ülkelerini parçalama ve İsrail’in güvenliğini koruma hedefini taşıyan kiralık bir casus olduğunu söyledi.

Yazar Sait, el–Alem gazetesinin bugünkü sayısında yayınlanan makalesinde, Erdoğan’ın bugünkü hareketlenmelerinin Siyonistlerin ve Amerikalıların gizli ortağı, bölge ülkelerine karşı örülen komploların uygulanmasında da kendisini bir öncü gibi ortaya çıkardığını ifade etti.

Yazar, bir direniş devleti olarak Suriye'yi yıkmak ve düşürmek için Suriye’de oynadığı role işaret ederek, Mısır’ın içişlerine küstahça karışmasının herhangi bir devletin dış politikasına hükmeden bütün kriter ve ilkelerle bağdaşmadığını söyledi.

Komplosunu Mısıra taşımak işteyen Erdoğan hükümetinin Suriye’de oynadığı şeytani yıkıcı rol utancının kendisine yetmediğini belirten Mısırlı yazar Sait, Suriye'ye karşı kışkırtmaları, silahlı terör gruplarını mal, silah ve Türkiye topraklarından Suriye'ye hareket etmek için barınma temin etme yoluyla yıkmak için ucuz komplolarını Araplılık Suriye’sine musallat etmesi ve siyo–Amerikan yıkıcı komplosuna katılmakla komplocu ve kiralık bir rol üstlendiğinin kendisine utanç verdiğini ifade etti.

Yazar Sait, Erdoğan küstahlığının yüce Mısır ordusuna müdahale etmeye ve teröristleri desteklemek için Mısır’a silah kaçırmaya kadar vardığını söyledi.

Sait, Mısır’a kaçırmaya çalıştığı silahların gelen bilgilere göre yaklaşık 20 bin şahsa yeteceğini ve Mısır evlatları arasında iç savaşa yol açabileceğini vurguladı.

Yazar Sait, Müslüman kardeşler mürşidinin Mısır’ı bir Osmanlı vilayetine çevirme işteğinin mümkün olmayacağını, dış iradelere boyun eğmesinin, İstanbul’un yöneteceği bir Osmanlı vilayetine dönüşmesinin de imkansız olduğuna dikkat çekerek, Mısır ordusunun 30 Haziranda halkın görkemli devrimlerinin yanında durmasıyla, Mürşid’in umutlarını suya düşürmüş Erdoğan’ın İslam Alemini idare etme rüyalarını da boşa çıkardığını belirtti. Sana tahahaber 31.07.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

İran, Hizbullah ve Şeytan

Hidayet eden rabbin adıyla...

İlk insanın var olma hikmetini Yüce Yaratan halifesi olarak tanımlıyor. Yani Yaradanın yeryüzünde temsilcisi, Rabbin sıfatlarının tecellisi, Rahmani sıfatların mazharı olacak bir varlık olarak tanıtıyor.

İlahi hidayet önderleri bunun en büyük ve kamil örnekleri olarak bu hedefi yeryüzünde pratikte göstererek tecelli ettirmişlerdir.

Bu ilk insandan önce yaratılan ve daha sonraları Allah’ın “müzill”(saptıran, yoldan çıkaran) sıfatı kalıbında tecelli ederek bu halifenin yeryüzünde nihayi hedefe ulaşmasını engelleyecek İblis de yaratılmıştı. Yüce Yaradanın ayetlerde defalarce “dilediğini hidayete ulaştırır, dilediğini sapıklığa” mesajı dikkatli okunduğunda Rabbin iki sıfatının bu iki yaratıkta tecelli ettiği görülecektir. Hidayet/hadi, dalalet/muzill; hidayet/hadi sıfatının somut vesile ve mecrası insan, dalalet/muzill ise İblis eliyle tezahur edeceği anlaşılmaktadır.

–Kur’an evrensel, ilahi hedef evrensel, ilahi sıfatların tecellisi evrensel, öyleyse bu sıfatların günümüzde de tecelligahı ve mazharları ortaya çıkartılmalıdır; bu temel ilkenin aktörleri tanınmalıdır. Yani her zamanda hidayet önderleri olmalıdır, çünkü dalalet önderleri devamlı vardır ve insanı sapıklığa sürüklemektedir. İnsanlar da saflarını belirlemeleri için bu iki kanadı tanımalıdır.

–İşte varlık alemindeki savaş  Rahman ile şeytan arasında değildir. Rahman’ın sıfatlarının mazharı olmayı işteyen, Rahmani sıfatların tecelli etmesini sağlamak işteyen insan/halifetullah ile bu sıfatların tecelli etmesini ve dünya yurdunun selamet, hidayet, rahmet yurdu olmasını engelleyen İblis arasında geçmektedir.

–İçinde bulunduğumuz zaman aralığında dünyayı hidayet, rahmet ve selamet  yurduna çevirmek için mücadele veren İran İslam Cumhuriyeti Rahmani sıfatların tecelli yurdu, Rabbin temsil karargahıdır. Hizbullahiler de bu yurdun erleri, rahmani sıfatların tecelileri ve mazharlarıdır.

–Bu gücün karşısında, İblis’in ve yarenlerinin mazharını görmekteyiz; İsrail ve arkasındaki emperyal siyonist güç. Fitne, fesad, dalalet, zülmet, zülüm, sömürü gibi şeytani sıfatların mazharı ve tecelligahıdır İsrail.

–Öyleyse İran’ın İsrail’siz bir misyonu olamaz, İsrail de İran’sız varlığını sürdüremez. Çünkü İsrail olmazsa İblis’in temsilcisi olmayacak, şeytani sıfatların mazharı yok olacak dolayısıyla üzerinde uğraşılacak ve hidayeti gerekli kimse kalmayacaktır. Zira herkes hidayet olmuş olacaktır. İran olmazsa İblis’in dalalete sürükleyeceği hidayet yurdu, Rahmani sıfatların tecelli yurdu olmayacağından İblis’in de işi kalmayacaktır. Zira herkesi dalalete düşürmüş olacaktır. İsrail’siz dünya selamet , rahmet yurdu olacaktır.

–Bir de üçüncü bir zümre vardır; ne Rahman’ın kulu olabilmiş, ne de şeytanın kulu olabilmiş; bir gün Rahman’ın safında yer alıyor,  bir gün şeytanın askeri oluyor. Bir gün Yaradının sözlerini söylüyor ertesi gün Şeytanın diliyle konuşuyor. İman ile küfür arasında gidip geliyor.

–İran, Rahmani sıfatların mümessili, İsrail şeytanın temsilcisi; şimdi saflar belirlensin bakalım. Rahmani sıfatlarla şeytan bir yerde olamayacağına göre birini tecih etmek gerekir. Batı dünyası, emperyal siyonst güç bütün varlığıyla İsrail’in arkasında duruyor, bunu her fırsatta ilan ediyor ve her türlü yardımı yapıyor. Ya müslümanlar?

–İşte günümüz müslümanlarının sorunu budur; Rahmani sıfatların tecelligahını tanımıyorlar, hakk–batıl ölçüsünü tanımıyorlar. İman ehli olduğunu söylüyor ama İsrail’i/şeytanı resmiyette tanıyor. Şeytan/İsrail  ile her türlü işbirliğini yapıyor, diyalog, irtibat ve işbirliğini devam ettiriyor ve aynı zamanda İslam ülkesi olduğunu iddia ediyor. Bu zümre herşeyi kendi anlayışı ile ölçer, kendisini eksen ve mizan görür, kısacası kendini ilah olarak görür. Bugün hak gördüğünü yarın batıl sayabilir, dün batıl gördüğünü bugün hak görebilir. İstikrarsız, kararsız, basiretsiz ve ferasetsiz bir imana sahipler, rüzgar nereden eserse o tarafa uçarlar.

–Son zamanlarda İblis’in feryadları duyulmaya başladı, gittikce de yükselecek bu naralar. Ne zaman Rahman cephesi zafer kazansa İblis’in feryadı bütün alemde duyuluyor, İran/Hizbullah bir başarı elde etse İblis’in borazanları hemen İran ve Hizbullah’a saldırıya geçiyor.

“Lanet şeytana” diyor ama şeytanla/İsrail ile el ele veriyor. İsrail’i sözde kınıyor ama perde arkasında bütün anlaşmaları ve işbirlikleri devam ettiriyor.

Şeytana kulluktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Şeytanla beraber olmaktan ne zaman el çekeceksiniz? Dilinizde Rahman’ın sözleri, amelinizde şeytanın izleri gözden kaçmıyor.

Ama ne yaparsanız yapın Rahman devamlı zafere ulaşan ve ulaştırandır. İstediğiniz kadar İran’a ve Hizbullah’a saldırın, karalayın ve küfredin, bu çabalarınızın size hiçbir faydası yoktur, Allah’ın nurunu söndüremezsiniz. Bu feryadlarınız rahmet ayeti nazil olduğu zaman İblis’in alemlerde duyulan feryadları gibidir.

“Allah nurunu tamamlayacaktır, kafirler, müşrikler iştemese de”“İnne Hizbellahi humul Ğalibun”,  “Şüphesiz Hizbullah devamlı galiptir. Abdullah Özgür 25/08/2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Nasıl da hocasına benziyor!

Yıllar önceydi.

Bir yerel seçim sonrası kendilerinin daveti üzerine “birkaç hususu”vicahi görüşmek üzere bir aradaydık.

Biz beş kişiydik.

Onun yanında Fehim Adak vardı.

Konuştuk.

Aslında konuşmadık, ülkenin bugün içine bilinçli düşürüldüğü hali o gün kendilerine anlatmaya çalıştık ve şunu söyledik: 

“Türkiye yakın gelecekte çok ciddi sıkıntılara maruz kalacak ve bunun suçlusu da sizin kırk yıllık siyasi hayatınızın ürünü AKP, yani sizsiniz. Çünkü siz bu iktidarın icraatlarından asla rahatsız değilsiniz. Kendi ifadenizle bunlar arka pencereden kaçan yaramaz çocuklardır.“

Yaklaşık bir saat süren görüşmemizde Erbakan iki cümlede özetledi bütün diyeceklerini:

“1– Dünyanın en güçlü devleti ABD'dir.

2– İsrail ne işterse o olur.”

Bu düşüncesini ispatlamak adına bilim–kurgu tarzı birkaç görüntü izletti bize içeriden getirttiği bir notebooktan. 

Çizgi film tadında.

Ne tuhaf bir hal.

Ne garip bir acizlik.

Ya da zillet.

Sözcümüz kulak–burun–boğaz mütehassısı arkadaş kendilerine şunu söyledi tam da o anda: “Müslüman'ın inancında en güçlü olan, her iştediğini yapma gücüne sahip olan sadece ve sadece Allah'tır. Mademki insancınız böyleydi, din–iman edebiyatıyla niye milleti sokaklara döktünüz?“

Bir anda yüzde elli kilo kaybettiler.

Buna da Allah şahittir.

Biri halife–i rûy–i zemin(!)

Diğeri KBB mütehassısı...

Ama asıl mesele kişinin kimin elinde yetiştiği. 

Hoş bir sözdür; “Hangi okul mezunu olduğun değil, kimin talebesi olduğundur önemli olan.“

Geçen gün, “Refah Partimizin semiz, temiz ve leziz belediye başkanlarıııı”nidalarıyla ve büyük bir özenle yetiştirdiği biricik öğrencisi Erdoğan'ın; “Müslüman Kardeşleri iktidardan İsrail alaşağı etti”deyince bizzat yaşadığım bu sahne gözümün önüne geldi. Sayın Başbakan'ın bu sözünün mefhum–i muhalifi şu değil midir;

“Beni de iktidara taşıyan ve iktidarda tutan da İsrail'dir.“

Bu anlaşılmaz mı Başbakan'ın sözünden? 

Bir ülke başbakanı velev doğru bile olsa böylesi bir beyanatı nasıl verebilir?

Ama ne yapsın “bölgede İsrail'in dediği olur”inancı zihninde kökleşmiş biri tarafından yetiştirilenden başka ne beklenirdi ki?

İsrail'in oyu Filistin, AKP'nin oyu İsrail.

Filistin'e yapılan bir saldırı yeter İsrail'de iktidar olmak için.

Sayın Başbakan'ın İsrail aleyhinde sarf edeceği birkaç içi boş cümle de AKP'nin reyini artırmaya yeter.

Kim bilecek, bu iktidarın, yer altı ve yer üstü birçok kaynağı İsrail'in sponsoru şirketlere sattığını? 

Tekrar edersem:

Başbakan'ın bu beyanı son derece talihsiz bir beyandır.

Yıllarca uğraşsa,

Yığınla para harcasa,

Sürü sürü taraftar toplasa İsrail böyle bir propagandayı tek başına başaramaz.

Ama koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı bunu başardı.

Bu korku ve bu endişe ile yaşayandan ne hayır beklenir ki?

“Bugün Mısır'da Hürriyet ve Adalet Partisi'ni alaşağı eden yarın iştediği an Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni de alaşağı etmeye muktedirdir.”Bunu demek istiyor Başbakan. Yazık, hem de çok yazık!.. Müslim Karabacak 25.08.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

 “Kur'an'ı bozmaya yeltenmeye utanmıyor musunuz”

Taraf yazarı Emre Uslu ve Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, Suriye’ye saldırılmasını meşru göstermeye çalışan ifadeler kullanmışlardı. Odatv'nin de gündeme getirdiği bu yazıllara, Aydınlık gazetesi yazarı Eren Erdem’den yanıt geldi.

Taraf Gazetesi yazarı eski polis Emre Uslu, Twitter adresinden , “ABD’ye ZALİM diyenlere hatırlatayım. Velev ki zalim olsun ZALİM ALLAHIN KILICIDIR... Allah ‘zalim’ ABD eliyle ZALİM ESAD'dan masumların intikamını alacaksa buna çok sevinirim...” şeklinde ifadeler kullanarak ABD’nin Suriye’ye saldırmasına destek verdiğini belli etmişti.

Cemaatin sesi olarak bilinen Zaman Gazetesi’nin yazarı Hüseyin Gülerce de Suriye’ye müdahaleyi haklı göstermeye çalışan şu cümleleri kurmuştu: “(…) Ne olursa olsun, daha fazla masum kanı akmaması için bir müdahalenin yapılmasından başka çare yok. Daha ne kadar masum bebek yüzlerin, o kıvrılmış bedenlerin anlattığı acılara dayanabilirdik? Evet, acıdır, bir zalimin zulmünden kurtulmak için başka zalimlerin müdahalesinden medet umuyoruz.”

Bunun utanılacak bir şey olmadığını savunan Gülerce, ayetlere de atıfta bulunarak şöyle devam etmişti:

“Allah’ın bir sünneti, kanunu da, birbirine zulmedenlerin başına, zalimleri musallat etmesidir. ‘İşte biz, işledikleri günahlardan ötürü, zalimlerden kimini kimine musallat ederiz.’ (Enam Sûresi/ayet 129) Hadis olarak rivayet edilen, mana bakımından da Kur’ân’ın rûhuna muvafık olan bir sözde şöyle buyruluyor: ‘Zalim, yeryüzünde Allah’ın adaletidir. Allah onunla (başkalarından) intikam alır. Sonra (döner), ondan da intikamını alır.’(Keşfu’l–Hafâ, 2–64) (…)”

Eren Erdem, Emre Uslu ve Hüseyin Gülerce’nin yazısına cevap niteliğinde kaleme aldığı “Din maskeli zulmün, maskesi düştü!” başlıklı yazısında; Kur–an ayetleri yazılarak, Suriye’ye yapılacak olan emperyalist müdahalenin önünün açıldığını vurguladı ve o ayetlerin orjinal hallerini yazdı.

İşte Eren Erdem’in köşesinden ilgili bölüm:

“Allah'u ekber diyerek kafa kesen ve öldürdüğü insanın ciğerini yiyen canilere tek sözü dahi olmayanlar, Kuran ayetlerini kullanmak suretiyle ''Suriye'ye emperyalist müdahalenin”önünü açmaya çabalıyor. Bu işin en vahim örneğini, “The Cemaat'in gazetesi Zamanın köşe yazarı Hüseyin Gülerce'nin köşesinde okuduk.”Allah'ın insanlığa ışık ve rehber olarak inzal ettiği Kur'an'ın bir ayetini alıp, bu ayete dayanarak neredeyse “Emperyalist işgali”bir tür “ilahi murad”gibi tanıtan makaleyi okuduğumda, deyim yerindeyse kanım dondu!

Söyle diyordu Gülerce;

 “...Allah'ın bir sünneti, kanunu da, birbirine zulmedenlerin başına, zalimleri musallat etmesidir, işte Uz, işledikleri günahlardan ötürü,&hmlerden kimini kimine musallat ederiz. “(Enam Sûresi/ayet 129) Hadis olarak rivayet edilen, mana bakımından da Kur'an'ın rûhuna muvafık olan bir sözde söyle buyruluyor:''Zalim, yeryüzünde ADah'm adaletidir. Allah onunla (başkalarından) intikam alır. Sonra (döner), ondan da intikamını alır.”(Keşfu'lHafâ, 2–64) (...)“

Yani özetle, Hüseyin Gülerce “Allah'ın Esad'dan intikamını. ABD eliyle ala– EBUZER'CE Din maskeli zulmün maskesi düştü! cağını söylüyor...”Görebiliyor musunuz şu cümleleri? Görüyor musunuz, Müslüman aklın geldiği noktayı?

Şimdi gelelim ayetin “orijinaline”ve Kur'an'ı Kerim'in mesajını “sırf çıkarlan için çarpıtan”Abdestli Kapitalizmin oyununu bozmaya!

Hüseyin Gülerce ve Emre Uslu'nun “tahrif ettiği/bozduğu”Enam suresi 129. ayetin orijinalinin Latincesini birlikte okuyalım:

“Ve kezâlike nuvellî ba'daz zâlimine ba'dan bimâ kânû yeksibûn (yeksibûne)“.

Üstü kalın olan “nuvelli”ifadesinden yola çıkarak “zalime zalimi musallat ederiz”çevirisi yapan ve Suriye'ye ABD'nin musallat olmasını Kur'an'i bir hakikatmiş gibi anlatanlara şimdi soruyorum:

“Nuvelli kelimesi, v–l–y kökünden türemiş bir kelimedir.”Türkçede de bildiğimiz “veli”kelimesiyle kökteştir. Kullanımı itibari ile geniş zamanlıdır. Lakin “kökte ve türevde”musallat olma if'al'i yoktur. Veli “dost olma, kollama, gözetme”ve nuvelli “korumak üzereye yaklaşma”manasına gelir. (Bkz. Ragıp el İsfehani, E Müfredat, vly mad. Tac'ul Arus, vly mad, Lisan'ül Arab, vly mad.)

Şimdi soruyorum, “Musallat nereden çıktı?”Siyasi çıkarlarınız için, Kur'an'ı bozmaya yeltenmeye utanmıyor musunuz? Bu, Kur'an'ı Kerim'i bozmak demek değil midir? Sırf, emperyalistlerin Suriye'ye işgalini meşrulaştırmak için, Kur'an ayetini bozmak, kâfirlik değil midir? Hiç vicdanınız sızlamıyor mu?

Madem ayetin orijinal metnini okumadınız, neden yorum yapıyorsunuz? İnsan, bir bilene sormaz mı? O kadar insana, bu ayeti yanlış aktardınız! Savaşı meşrulaştıran bir ayet gibi aktardınız. Bu yaptığınız, Kur'an'ı mızrak ucuna takmak değildir de nedir?

Sizin bu büyük zulmünüze susacağımızı, görmeyeceğimizi mi düşündünüz? Şimdi gelelim ayetin bu bilgiler ışığında yeni ve orijinal çevirisine:

Ve işte biz böylece, kazandıkları günahlardan ötürü, zalimlerin bir kısmını, diğer bir kısmına, koayıa–gözetici–dost yaparız! (En'am suresi 129. ayet) Şimdi soruyorum Sayın Gülerce, “Madem Kur'an'ı bu kadar şiar ediniyorsunuz ve yazınızda ABD'yi zalim addediyorsunuz. ABD'nin en büyük dostu olan mevcut iktidar ve içinde bulunduğunuz cemaat bu ayete göre “ne oluyor?”Hiç düşündünüz mü?

İşte, Kur'an'ın sopası böyledir değerli dostlar. Kur'an, kendisiyle aldatmaya çalışanları, böyle rezil rüsva eder. Şahit olun! Ve not edin!”Odatv.com 29.08.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Hizbullah: “ABD'nin tüm üsleri vuruş menzilimizde“

ABD ve Siyonist askerlerin korkulu rüyası Hizbullah'tan bir açıklama daha geldi.

Haklarında çıkan “İran'ın Hizbullah'a Irak'taki askeri merkezlerini bombalama emri iddiasının”asılsız olduğunu açıklayan Irak Hizbullah'ının lideri Vasik el Betat bir kez daha ABD'yi tehdit etti.

ABD'yi Suriye'ye karşı askeri müdahale konusunda uyaran Betat şöyle dedi:

“ABD'nin, bölgede ve Fars Körfezi'ndeki bütün askeri üs ve merkezleri vuruş menzilimizdedir. ABD'nin Suriye'ye müdahale etmesi durumunda ABD'nin bütün üslerini vururuz.“

İran ve biz Suriye'ye karşı her türlü askeri müdahaleye karşıyız.

Irak'ta bulunan, Sarallah, Esaib ve Yevmul Moud adlı diğer bütün gruplar bölgedeki ABD üslerini vurmaya hazır olduklarını bildirdi.

Seçeneklerimiz arasında, İsrail'i de vurmak var.”Rasthaber 08.09.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

“Suriye’ye düşen ilk kurşuna 500 füze ile karşılık vereceğiz“

Lübnan eski Çevre Bakanı Viam Vehhab da ABD’yi uyardı.

Viam Vehhab, ABD’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunması durumunda, bölgenin bir ateş topuna dönüşeceğini ve 1 milyon insanın hayatını kaybedeceğini açıkladı.

Suriye’ye müdahale konusunda ABD ve müttefiklerini uyaran Vehhab sözlerine şöyle devam etti:

“Suriye’ye atılan ilk kurşun ile, Tel Aviv’e 500 füze ile saldıracağız. Bu konuda abartmıyorum. Yalnızca gerçekleri söylüyorum.”

ABD’nin başlatacağı savaşın sınırlarının İsrail ile sınırlı kalmayacağını da ifade eden Viam Vehhab savaşa çok meraklı olan diğer ülkeleri de şu sözlere uyardı:

“ABD’nin tecavüzüne Suriye’nin vereceği karşılık  vereceği karşılık yalnızca İsrail’i kapsamayacak. Suriye savaşına katılacak Türkiye ve diğer körfez ülkelerini kapsayacak. Rast Haber 09.09.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

Suriye'yi işgal planları ayaklarına dolandı

Suriye'yi işgal koalisyonunun son halkası olan ABD de havlu attı. İşgal koalisyonunda önce İngiltere'yi ardından da Fransa'yı kaybeden ABD yönetimine son darbeyi bizzat kendisi vurdu. Türkiye ise savaş çığırtkanlığında “değerli yalnızlığıyla”başbaşa

Demokrasi getirme bahanesiyle işgal ettikleri Afganistan ve Irak'ta milyonlarca Müslüman’ı katleden ABD'nin sinsi planı bu sefer ayaklarına dolandı. Bu çarpıcı gelişme ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin bir gafıyla yaşandı. İngiltere'de İngiliz mevkidaşı William Hague ile görüşen Kerry düzenlenen ortak basın toplantısında, “Suriye operasyonu engellemek için ne yapmalı?” şeklindeki bir soruya “Suriye Devlet Başkanı Esad, bir hafta içinde tüm kimyasal silahlarını uluslararası topluma teslim ederse bir müdahaleyi önleyebilir” cevabını verdi.

ABD'ye diplomatik gol!

Kerry'nin sözleri adeta kendi kalesine gol oldu. Bu açıklamayı iyi değerlendiren Rusya diplomatik sahada ABD'yi köşeye sıkıştıran son derece stratejik bir hamle yaptı. Moskova'da Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile görüşen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Askeri harekâtı engelleyecekse, Suriye kimyasal silahları uluslararası topluma teslim etmeli”dedi. İşte bu açıklama ABD yönetiminde şok etkisi oluşturdu. Lavrov'u arayan Kerry, “Benim sözlerim bir öneri değil. Siz öneri getirin ve uygulamasından sorumlu olun”dedi. Başkan Obama da 6 ayrı televizyon kanalından halka seslendi ve Rusya'nın Suriye'nin kimyasal silahlarına yönelik teklifiyle ilgili olarak, “Sadece güvenmek yetmez, bunu teyit de etmeliyiz”dedi.

ABD'de oylama ertelendi

ABD yönetimi Kerry'nin açıklamasıyla zora düşerken bu gelişme ülkedeki savaş karşıtlarını da harekete geçirdi. Zira yapılan kamuoyu araştırmalarında Amerikan halkının yüzde 70'e yakını Suriye savaşına karşı çıkıyor. Operasyon oylamasının yapılacağı senatoda da ezici çoğunluk “savaşa hayır” diyor. Bu durumda Obama yönetimin operasyon izni alması zaten mümkün görünmüyordu. Tüm bu gelişmeler Obama yönetiminin geri adım atmasına neden oldu. Senatodaki oylama ertelenirken, Obama şimdilik bekle–gör politikası izlemeye karar verdi. Şu ana kadar “sonuç ne olursa olsun Suriye'yi vuracağız” açıklamaları yapan Obama geri adım atmak zorunda kaldı. Obama katıldığı TV programında Kongre'den askeri güç yetki izni çıkmazsa sonraki adımının ne olacağıyla ilgili soruyu “Ne yapacağıma henüz karar vermedim”diye yanıtladı.

Tıpkı Irak işgali bahanesi gibi!

Amerikan CBS televizyonuna konuşan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ise 21 Ağustos'taki kimyasal silah saldırı iddiasıyla ilgili olarak “BM'nin araştırma ekibi Suriye'de bulunduğu sırada kimyasal silah kullanılması mantıklı geliyor mu?”dedi. Asıl kendi askerlerinin kimyasal silah saldırısına maruz kaldığını belirten Esad, sarin gazının bir evin arka bahçesinde bile hazırlanabilecek kadar basit bir yapıya sahip olduğunu söyledi. Beşar Esad, ABD'nin kimyasal silah kullanımıyla ilgili herhangi bir delil sunmadan sınırlı askeri müdahaleyi tartıştığını da belirterek, “John Kerry kanıt sunmadı”dedi. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin bu tavrının, Irak savaşı öncesinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ı hatırlattığını ifade eden Esad, “ABD'nin söylediği sadece iddialardan ibaret”diye konuştu.yenimesaj Bayram Coşkun 11.09.2013  

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

Ankara Savaş Çıkmıyor Diye Çıldırdı

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin dile getirdiği ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’e önerdiği, teklifi Şam hükümeti kabul ederken, Ankara yeterli bulmadı.

Taha Haber – ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin dile getirdiği ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’e önerdiği, “Suriye’nin elindeki kimyasal silahların uluslararası denetime açılması” teklifini Şam hükümeti kabul ederken, Ankara yeterli bulmadı.

Diplomatik kaynaklar, “Kimyasal silahların denetime açılması olumludur, ancak Suriye’deki sorun kimyasal silahlardan ibaret değil” tepkisi verdiler.

BÜYÜK RESMİ GÖZDEN KAÇIRMAYIN

ABD Başkanı Barack Obama’nın teklifin umut verici olduğunu açıklaması, Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi’ne karar tasarısı sunmak için hazırlıklara başlaması ve Rusya’nın ‘Somut öneri üzerine çalışıyoruz’ demesi Ankara’yı da harekete geçirdi. Başkentlerin nabzını tutan Ankara, uluslararası topluma, “Büyük resmi gözden kaçırmayın” mesajı verdi. Hürriyet 11.09.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

Sosyal medyayı sallayan fotoğraf

İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın bu fotoğrafı sosyal medyayı salladı

8 Yıl İran Cumhurbaşkanlığı yapan Ahmedinecad şu anda öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Facebook 'ta yayınlanan fotoğrafta Ahmedinecad'ın şehir içi yolcu otobüsünde ayakta yolculuk ettiği görülüyor. Özellikle Türkiye 'de paylaşım rekoru kıran fotoğrafın altında ise şunlar yazıyor: Bu adam 8 yıl İran’ın Cumhurbaşkanlığını yaptı. Sekiz yıl boyunca devlet bütçesinden maaş almadı, sadece öğretim görevliliği maaşını aldı! Kendisi için özel emeklilik yasası çıkarmadı ve eski mesleği olan öğretim görevliliğine geri döndü.milliyet.com 11 Eylül 2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

El Kaide Büyük İsrail Projesi için Bir ABD–İsrail Maşasıdır

Press TV İdaho’dan yazar ve gazeteci Mark Glenn ile 11 Eylül saldırılarına ve bu hadisenin Amerikan hükümeti tarafından sunulan resmi anlatısına ışık tutmak amacıyla bir röportaj gerçekleştirdi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Press TV: Mark Glenn siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Siz hangi kamptasınız? Hükümetin 11 Eylül hakkında anlattıklarından şüphe duyuyor musunuz?
Glenn: Şüphesiz bize 19 Müslümanın bu uçakları 11 Eylül günü binalara çarptığını söyleyen aynı hükümet, Saddam Hüseyin'in Amerika'ya karşı kullanılabilecek kitle imha silahları ürettiğini de söylemişti. Ve bugün 11 yılından ardından Irak'ta tek bir kitle imha silahı bile bulunamadı.
Bu nedenle Amerikan hükümeti güvenilmezliğini pekçok defa ispatladı, özellikle de İsrail ile ilgili meselelerde her zaman yalan söyleyecektir. İsrail'i korumak için ne gerekiyorsa yapacaktır. İsrail'in Orta Doğu'daki barbarca eylemleri karşısında BM'de yapılan kınamaları veto edecek, Amerikan halkı aleyhine casusluk ve sabotajda bulunmasına göz yumacaktır.
Press TV: Sayın Mark Glenn, diğer misafirimiz Lee Kaplan'ın bahsettiği şu Yedi Numaralı Bina meselesi, 11 Eylül'deki en tartışmalı konulardan biri. Pek çok mimar ve analist buradaki çöküşün uzaktan kontrollü bir yıkım olduğu sonucuna vardılar. Bu durum bu mimarlar tarafından ispatlandı ve gösterdikleri görüntülerden de belli oluyor. Sizin de bu görüntüleri gördüğünüze eminim, ya da elinizdeki diğer bilgiler... Dolayısıyla en azından bu Yedi Numaralı Bina nedeniyle şüphe etmek için bir neden bulunmuyor mu?
Glenn: Şüphesiz, resmi hikayenin sorgulanmasında uzmanların bilimsel metodu kullanmalarının yasaklandığı sadece iki konu var. Bunlardan biri bakmamıza izin verilmeyen Holocaust. Siyonistlerin konu hakkında dediği herşeyi kabul etmek zorundayız, diğeri de tabii ki 11 Eylül hadisesi.
Hem de burada olayın bize anlatıldığı gibi gerçekleşmediğini gösteren pek çok somut, kelime oyunu olmayan tuhaflıklar bulunmasına rağmen.
Diplomamı inşaat mühendisliğinden almadım fakat fizikten biraz anlarım, serbest düşüş nedir biraz bilirim ve serbest düşüşle çöken binaların nasıl olduğunu bilirim.
Kasti müdahale ve tahrip olmadan o binaların o süre içersinde ve o şekilde çökmelerine imkan yok... daha Yedinci Binadan söz etmedik bile.
Resmi hikayede bize İkiz Kulelere çarpan iki yolcu uçağının bu binaların çöküşüne neden olduğu söyleniyor. Yedinci Binanın çökmesine neden olan şey kendisine çakılan uçak mıydı? Bu cevaplanması gereken çok büyük bir soru ve bence 11 Eylül için yapılacak olan dürüst ve şeffaf bir araştırmada saklayacak çok şeyleri olacak kişilerce de cevaplanması mümkün değil.
Press TV: Mark Glenn, El Kaide terörist örgütünün bunun arkasında yer almasının sebeplerini ilginç buluyorum. Gerçekten de bu Amerika'nın İsrail'e verdiği desteğe karşı yapılmış bir misilleme mi idi? Çünkü Mossad'ı ABD karşıtı en saldırgan üçüncü istihbarat servisi olarak tanımlayan değerlendirmeler mevcut.
Glenn: Evet bu yüzde yüz doğru. ABD hükümeti İsrail'i kendisine karşı yürüttüğü casusluk faaliyetlerinden dolayı (sadece askeri ve politik alanda değil, sanayii alanında da) en saldırgan ve tehlikeli ülkeler arasında sayıyor.
–İsrail bizim teknolojimizi alıp düşmanlarımıza satıyor. Bırakın biraz casusluk ve 11 Eylül hakkında konuşayım. Şu resmi bir gerçek ki 11 Eylül sabahı gerçekleştirilen tek tutuklama, hadisesi Liberty State Park'ta (New Jersey) sevinç çığlıkları atarak kulelerin yıkılışını kameraya alırken halk tarafından görülen 5 İsrailli istihbaratçının tutuklanmasıydı. Bu kişiler tutuklandıktan sonra sessizce İsrail'e gönderildiler. Michael Chertoff İsrail televizyonunda bunların Mossad ajanı olduklarını ve “hadiseyi kaydetmekle görevlendirildiklerini” itiraf etti.
Şimdi eğer İsrail'in hadiseden önce haberi yoksa nasıl bu pozisyonda yer alabiliyorlar?
Sadece 11 Eylül sabahında tutuklanan bu 5 istihbaratçı da değil, başka 200 Mossad ajanı da 11 Eylül'ün öncesinde ve hemen sonrasında tutuklanmıştılar. Hepsi de kim oldukları sorularının cevabında yalan makinesini geçememişlerdi. Hepsi özellikle elektronik takipte ve patlayıcı alanında askeri eğitim almıştı ve bunların tümüi İsrail'e geri gönderildi.
Bunun gerçekleşmediğini kimse iddia edemez. ABD hükümeti bunu ilan etti, dünyadaki tüm anaakım medya kaynaklarında yayınlandı, hatta İsrail medyasında bile bu konu ele alındı.
Press TV: Mark Glenn, sizce El Kaide ABD'nin dostu mu düşmanı mı?
Glenn: El Kaide CIA'nin yarattığı bir şeydir. Hillary Clinton bile bunların bizim adamlar olduğunu itiraf etti...
El Kaide Amerikan halkının düşmanı, fakat Amerikan ve İsrail istihbaratının enstrümanıdır.
El Kaide olmadan ABD ve İsrail Orta Doğu'daki bu savaşları başlatamazdı. Bu çok açık, Suriye'de olmakta olan bu. Libya'da olan da buydu.
El Kaide olmadan terörle savaş olmaz, Benyamin Netenyahu ve kabilesinin bastırdığı Büyük İsrail Projesi gerçekleşemez. Bu yüz yıllık bir savaş. Benyamin Netenyahu bunu geçenlerde itiraf etti ve Büyük İsrail için tüm Ortadoğu'yu ateşe atmaya kesin kararlılar. Bütün bu teröre karşı savaş hikayesinin nedeni budur, buna ilave olarak İslam ile de savaşıyorlar; çünkü İslam tüm dünyayı ele geçirmelerinin önündeki yegane felsefi engeldir.Press TV medyasafak.com 14.09.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.21

 

Dünyanın Yeni Güç Dengesi; “İslam İnkılabı”

Bismihi Teâla
Tüm dünya Müslümanlarının ve mustazaflarının gözü aydın olsun! Tüm mazlumların gözü aydın olsun ki, yeni bir yüzyıl başlıyor; İslam İnkılabı’nın yüzyılı! İslam’ın, mahrum, mazlum ve mustazafların yüzyılı! 

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Büyük Şeytan Amerika yüzüstü kapaklandı. Burnu sürtüldü. Bütün teknolojik azameti, yandaş ve uşaklarının tüm teşvik ve tahrikine rağmen korkudan dizinin titrediğini gizleyemedi. Yenildi. Uğradığı hezimetin ağırlığı belini kırdı!..
Büyük şeytan Amerika ve yandaşları, İslam İnkılabı ile giriştikleri bilek güreşini kaybettiler. “İslam İnkılabı” ve onun korkusuz, vefakâr ve fedakâr evladı “Hizbullah” tarihin seyrine yeni bir yön verdiler. Amerika’nın dünyanın patronluğu rolünü yırtıp tarihin çöplüğüne fırlattılar!
Üçüncü yılını doldurmaya doğru ilerleyen Suriye’de ki “Vekâlet Savaşları”, son birkaç aydır “küresel bir savaşa” dönüşme eğilimi gösterdi. Her türlü silah, savaşçı, lojistik ve medya desteği sağlanan ve başını Vahhabi / Selefi terörün çektiği yapay muhalefet hareketinin Şam yönetimi karşısında ciddi bir başarı elde edememesi hatta son bir yıldır sürekli gerileyen bir trend izlemesi üzerine özellikle İslam dünyasındaki yandaşların akıl almaz bir merhaleye ulaşan tahrik ve teşvikleriyle Büyük Şeytan Amerika bizatihi kendisi Suriye’ye müdahil olmaya yöneldi.
Suriye “Vekâlet Savaşı”, isminden de anlaşılacağı üzere esasında bir Suriye iç savaşı olmaktan çok ötedir. Suriye iç savaşının tam karşılığı “düşük yoğunluklu bir dünya savaşı” olmasıdır. Bu savaşın tarafları “Küresel emperyalizm (Büyük Şeytan Amerika ve yandaşları)” ile “İslam İnkılabı ve (başta Hizbullah olmak üzere” onun taraftarlarıdır.
Büyük Şeytan Amerika’nın yandaşları ile beraber bizatihi kendisinin Suriye Savaşı’na müdahil olma girişimi üzerine İslam İnkılabı ve Hizbullah; böyle bir savaşa seyirci kalmayacaklarını, Suriye’nin; ABD, İsrail ya da tekfirci grupların eline düşmesine asla müsaade etmeyeceklerini deklare ettiler. Dünya siyaset arenasında bir bilek güreşine tutuşuldu! Taraflar bölgesel hatta küresel bir savaşa göre pozisyon almaya ve birbirlerini tartmaya başladılar!..
Meseleyi doğru kavrayabilmek için yapılması gereken bir başka tespitte şudur: Rusya ve Çin gibi ülkelerin pragmatik olarak “Suriye Vekalet Savaşları”na ilgi duymaları ve bir yönü ile meseleye dahil olmaları ile İslam İnkılabı’nın “ideolojik ve varoluşsal” olarak emperyalist cephe ile mücadeleye girişmesi ve varlığını ortaya koyması aynı şeyler değildir. İslam İnkılabı, Suriye’nin emperyalizm ile mücadelesinde taraf olmayı “varlık gayesinin gereği”olarak görmekte. Oysa bahsi geçen diğer ülkeler bölgesel ya da küresel çıkarlarını koruma ya da geleceklerini garanti altına almanın gayesi içerisindeler.
Nihayetinde gelinen noktada Büyük şeytan Amerika ve yandaşları, İslam İnkılabı ve Hizbullah’ın duruşu karşısında geri adım hatta adımlar atmak zorunda kaldılar. Böyle sıcak bir savaşa girmemek için bahaneler üretmeye ve çıkış için yeni yollar aramaya koyuldular.
Dünyanın yeni güç dengesi, hiç kuşkusuz “İslam İnkılabı”dır. Büyük Şeytan Amerika’ın dünya hegomanyası, “ben ne dersem o olur” anlayışı sona ermiştir. Yerküre de tek kutuplu siyaset ve güç olma; İslam coğrafyasında isteğince at oynatma devri kapanmıştır. Artık dünya Müslümanlarının, mahrumların ve mazlumların bir sahibi var!
Özellikle son yüzyıl boyunca bir anlamda mutlaklık kazanmış olan Amerika’nın dünya jandarmalığı rolü hayati bir darbe almıştır. Kendisini arzın ve semanın hâkimi gören emperyalist güç bundan sonra genelde İslam dünyası özelde Ortadoğu ile alakalı pervasız adımlar atamayacaktır.
İslam hatta insanlık tarihinin en özel anlarından birine tanıklık ediyoruz. Mazlum halkların biricik devrimi ve kurtarılmış kalesi olan İslam İnkılabı, düşük yoğunluklu dünya savaşının ilk evresini büyük bir zaferle kazanmıştır. İnsanlık serüveninin en kader belirleyici gelişmelerinden birisidir bu gelişme.
Her ne kadar Büyük Şeytan Amerika ve yandaşları uğradıkları bu hezimetin üzerini örtmek ve etkilerini minimize edebilmek için tüm imkânlarını seferber edecek ve akla hayale gelmeyen yöntemleri harekete geçirecek olsalar da; İslam İnkılabı’nın bu büyük başarı ve zaferinin tarihin seyrinde açığa çıkaracağı gerek psikolojik ve gerekse siyasi etkileri şu an tahmin edilebilenlerin çok üzerinde olacaktır.
İslam tarihinde tüm meşruiyetini dinden ve tüm gücünü halktan alan bir devrim ilk kez dünya da evrensel belirleyici olarak sahne alıyor. Suriye “Vekâlet Savaşı” bundan sonra nasıl bir seyir izlerse izlesin; İslam İnkılabı, artık dünyanın yeni dengeleyici gücüdür! Kemal Şükrü SEVİNDİK 14.09.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.22

 

Siyonist bakandan Suriye itirafı!..

RAST HABER– “Suriye’yi yenemezsek, İran karşısında hiç bir şey yapamayız..“

Korsan İsrail Bölgesel İşbirliği Bakanı Silvan Shalom, Suriye gibi küçük bir ülke karşısında bir şey yapamayınca, İran karşısında hiç bir şey yapamayacaklarını belirtti.

Amerika yönetiminin Suriye’ye askeri operasyonu ertelemesini eleştiren Silvan Shalom, bu durumda İran yönetimi tehditlerin desteksiz olduğunu anlayacağını belirtti.

Shalom, bugün İran bu ülkeye yönelik tehditlerin hiç bir desteği olmadığını anladığını, Suriye gibi küçük bir ülke karşısında bir şey yapamayınca, İran karşısında hiç bir şey yapamayacaklarını itiraf etti.
Son günlerde Amerika yönetimi Suriye’ye saldırı kararını ertelemesinin ardından korsan İsrail elebaşıları karara ve Rusya’nın önerisine karşı farklı tepkiler gösteriyor.
FHA 14.09.2013

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.23

 

İmam Hamanei’nin Suriye Krizini Sonlandıran Tehdidi

El Ahbar'dan İbrahim el Emin, Suriye krizinin sonlandırılması hakkında önemli bilgiler ifşa etti: “Bunlardan birincisi Ayetullah Ali Hamenei’nin Umman Sultanı Kabus ile görüşmesinde şunları söylemesiydi: Kim Suriye’yi yıkıma uğratmak isterse, bölgedeki gaz ve petrolünü kaybetmeye de hazır olmalıdır.”

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Lübnan'da yayın yapan El Ahbar gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim el Emin 13 Eylül tarihli köşe yazısında, bazı diplomatik kaynaklara dayanarak Suriye krizinin arka planında yaşanan mesaj trafiği ve psikolojik savaşın ayrıntıları hakkında çok önemli bilgiler verdi. İşte o yazının ilgili bölümleri:
“Yakın gözlemciler, Moskova'nın Tahran ve Şam'daki müttefiklerine, planlanan askeri operasyonun iddia edildiği gibi sınırlı olmayacağını, rejim güçlerini zayıflatarak muhalefetin Şam'ı kuşatıp Humus'u tekrar ele geçirmelerine imkân verecek daha geniş bir kampanyanın parçası olduğunu söylediklerini ifşa ettiler.
Buna göre Suriye'nin müttefikleri durumu ciddiye alarak hemen güçlerini seferber etmeye ve büyük çatışma için hazırlanmaya başlamışlar. Bu amaçla da büyüklüğü ve hızıyla Rusları bile şaşırtan bir savunma stratejisi yürütmeye giriştiler. Suriye'nin stratejik silahlarını hazırlamak için gösterilen özel bir çabaya, yapılacak saldırının sonuçları hakkında Amerikalıları uyaran mesajların iletilmesi eşlik etmiş.
Moskova, Amerikalı muhataplarına Şam'ın İran ve Hizbullah müttefikleriyle birlikte her hangi bir sınırlı saldırıyı kabul etmeyeceğini ve kendilerini büyük bir savaşa hazırladıklarını, kendilerinin de kenarda ellerini kavuşturup oturmayacaklarını, ABD'nin muhalefeti desteklediği gibi Rusya'nın da Suriye rejiminin arkasında duracağını iletti.
Bunlar arasında iki hayati önemde mesaj vardı. Bunlardan biri Tahran tarafından, diğeri de Moskova'dan gönderildi ve kaynaklar bunların olayların akışında çok büyük etkisi olduğunu söylüyorlar. Bunlardan birincisi İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamenei'nin Umman Sultanı Kabus ile görüşmesinde şunları söylemesiydi: 'Kim Suriye'yi yıkıma uğratmak isterse, bölgedeki gaz ve petrolünü kaybetmeye de hazır olmalıdır.'
İkincisi de Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin'in Amerikalı meslektaşına 'Suriye'nin ülkesi için, İsrail ABD için ne kadar önemliyse o kadar önemli olduğunu ve Washington'un saldırısının sadece bölgeyi değil tüm dünyayı istikrarsızlaştıracağını' söylemesiydi.“medyasafak.com 15.09.2013

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

“Şii anneleri yasa boğacağım”

RAST HABER – Suudi Arabistan İstahbarat Şefi Bender Bin Sultan, Suriye'ye askeri müdahalenin iptal olmasına çok kızdı.

Suriye'deki muhaliflere kimyasal silahları temin eden ve savaş komplosunun en önemli isimlerinden Bender Bin Sultan çabalarının boşa çıkmasına bi hayli köpürdü.

Obama'nın Suriye'ye askeri müdahalesinden bir hayli ümitli olan Siyonist uşağı Sultan, savaşa engel olduğu için Putin'i tehdit etti.

Bender Bin Sultan, savaşın iptal olmasının asıl sebebinin “İran diplomasisi ve Hizbullah'a duyulan korkunun”olduğunu vurguladı.

Sultan, bunun intikamını İran, Hizbullah ve Suriye'den alacağını iddia ederek, özel bir toplantısında şu cümleyi kullandı: “Lübnan Şiilerinden alacağım intikam çok acı olacak. Şii anneleri yasa boğacağım.”15.09.2013

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Emperyalistlerin bize düşmanlığı zalime karşı çıktığımız ve zulmü kabul etmediğimiz içindir“

İmam Hamanei: “İnkılap muhafızlarının başarısı milletin başarısıdır.“

İmam Hamanei sulta düzeninin İslam inkılabı ile başlıca meselesi, inkılabın başkalarına zulmetmekten kaçınma ve zalimle mücadele mesajından ibaret olduğunu belirtti.

İslam Devrimi Lideri İmam Hamanei  dün İslam inkılabı muhafızlar ordusunun komutanları ve önde gelenleri ve personeli ile görüşmesinde , sulta düzeninin dünyayı zalim ve mazlum olmak üzere ikiye böldüğünü belirterek İslam inkılabının zulüm karşıtlığı ve zulümden kaçınma mantığını getirdiğini ve bu mantığın inkılabın mesajının İran sınırlarında mahsur kalmamasına ve milletlerce benimsenmesine sebebiyet verdiğini kaydetti.

“Uluslararası yağma şebekesi ve uşakları savaş çığırtkanlığı, yoksulluk ve fesat çıkarma gibi üç temel politikayı izliyor..“

Sultacıların ve başta Amerika'nın İran'ın nükleer meselesi etrafında kopardığı yaygaraların ve tüm söz ve davranışlarının sulta düzeni ile İslam inkılabının mesajı arasındaki sürtüşme çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini belirten İmam Hamanei, zalim ve sulta düzenine ve uluslararası yağma şebekesine bağımlı iktidarların savaş çığırtkanlığı, yoksulluk ve fesat çıkarma gibi üç temel politikayı izlediğini, İslam'ın bu politikalara karşı çıkması ise sürtüşmenin sebebi olduğunu ifade etti.

İmam  Hamanei, İslami İran'ın ne Amerika ne de başkası için ve sırf İslamî inançları çerçevesinde nükleer silah üretmeye karşı olduğunu, ancak İran'ın barışçıl nükleer faaliyetlerine karşı çıkanların başka amaçlar peşinde olduklarını vurguladı.

Konuşmasının bir başka bölümünde İslam inkılabı muhafızlar ordusunun başarılı karnesini bir milletin kimliği, kişiliği ve deneyimlerinin en güzel cilvesi olarak niteleyen İmam Hamanei, inkılapçı yaşamak, inkılapçı kalmak ve kesin tavır, muhafızlar ordusunun diğer güzel cilveleri olduğunu kaydetti.

İmam Hamanei, muhafızlar ordusunun hiç bir zaman dünyada yaşanan değişiklikler veya içeride değişiklik zarureti gibi mazeretlerle ilkeleri ve doğru yolundan sapmadığını vurguladı.

Muhafızlar ordusunun inkılabı muhafaza etmek üzere çeşitli gelişmeler ve akımlar hakkında yeterli ve tam bilgiye sahip olması gerektiğinin altını çizen İmam Hamanei bu kurumun siyaset arenasında faaliyet yürütmesi gerekmediğini, ancak inkılabın koruyucuları olarak her türlü sapkın akım, bağımlı akım veya diğer siyasi akımlar hakkında gözü kulağı açık olması gerektiğini ifade etti.

Diplomasi dünyasının karmaşık bir dünya olduğunu kaydeden İmam Hamanei, diplomasi arenası  müzakere talebinde bulunma ve müzakere etme arenası olduğunu, ancak tüm bunlar esas sorunun çerçevesinde algılanması gerektiğini vurguladı.

İç ve dış politika arenalarında doğru ve mantıklı hareket etmek gerektiğinin altını çizen İmam  Hamanei, kahramanca esnek davranmanın ilkelere bağlı kalmak kaydıyla bazen çok iyi ve gerekli olduğunu belirtti. İmam Hamanei, İran milletinin mantık ve bilimsel hesaplarla ilerlediğini, ancak düşmanın iç çelişkileri yüzünden hatta dile getirmese bile sürekli geri adım attığını ve zafiyet yaşadığını ve bu yüzleşmede geleceğin hesaplı ve mantıkla ilerleyenlere ait olduğunu vurguladı.İrib 18.09.2013

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Hizbullah ve Suriye

1982'de Lübnan'ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin iki esas amacı vardı: Lübnan'a yerleşmiş olan Filistin mukavemetini ezmek ve Lübnan'ı bir İsrail–ABD askeri üssüne dönüştürüp Suriye'nin ulusal güvenliğini tehdit etmek.

İşgalden hemen sonra Filistin siyasi–askeri kadrosu Tunus'a taşındı. Lübnan kasabı olarak bilinen Ariel Şaron ve onunla birlikte hareket eden Lübnanlı faşist Falanjist Parti milisleri, korumasız kalan Sabra ve Şatila Filistin kamplarında kadın, çocuk ve yaşlılara karşı korkunç bir soykırım işledi. İsrail bu “zafer”sarhoşluğuyla askeri işgal nüfuzunu kullanarak Lübnan'a arzu ettiği politikaları dikte etti. Buna dayalı olarak:

Farklı din ve mezheplerin bir arada yaşama kültürünü yok edecek savaş çığırtkanlığı ve nifakı telkin etti.

Lübnan'da mevcut olan bütün Filistinli örgütlerin dağıtılmasını istedi.

Siyonist İsrail ile Lübnan arasında İsrail'in kuzey sınırlarını güven altına almayı taahhüt eden “barış”antlaşmasını dayattı. İsrail “dostu”yeni bir Lübnan hükümetinin kurulmasını talep etti.

İşgal ve dayatma

İsrail tankları bu “askeri ve siyasi zaferle”tarihinde ilk kez bir Arap başkentine Beyrut'a girdi. İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında 17 Mayıs 1983'te tamamlanan antlaşmada şunlar yer aldı:

Savaş halinin son bulduğu ve İsrail'in geri çekilmesinin kabulü, Uygulamaya konulacak antlaşma metninin maddelerini kontrol edecek ABD, İsrail ve Lübnan üçlü komisyonunun kurulması, Askeri, siyasi, iktisadi ve istihbarat alanında sağlanacak işbirliği antlaşmasının hazırlanması, Lübnan topraklarında İsrail'in güvenliği için geniş bir tampon bölgenin kurulmasının Lübnan tarafından kabul edilmesi.

Halen Lübnan parlamentosunun başkanlığını yapan Emel Partisi'nin lideri Nebih Berri, bu antlaşmanın Lübnan için “utanç kaynağı”ve “şerefsizlik”olduğunu ilan etti. Aynı gün, Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad, “Bu antlaşma geçersizdir ve ölü doğacaktır”demiştir. Lübnan Hizbullahı işte bu koşullarda İsrail işgaline karşı Lübnan mukavemetinin bir parçası olarak doğmuştur. Mezhepçi aptalların iddia ettiği gibi 1979'da tarih sahnesine çıkan Şii İran'ın uzantısı olarak zuhur etmemiştir. İran devriminden en az 5 sene sonra ortaya çıkmıştır.

–Suriye, İsrail işgaline karşı Lübnan mukavemet kuvvetlerinin her anlamda omurgası olmuştur. Suriye, Hizbullah ve İran arasındaki dayanışma, uzun bir mücadeleden sonra, 2000 yılında İsrail'i Lübnan'dan tamamen söküp atmayı sağlamıştır. Lübnan'ı tekrar işgal etmek ve 2000'in acı yenilgisinin intikamını almak isteyen İsrail, 2006'da tekrar Lübnan'a saldırarak işgal etti. Bu işgal ve katliam, Suriye, Hizbullah ve İran arasında mevcut olan işbirliği ve dayanışma ruhuyla tekrar def edildi.

–Öğretici olan husus şudur: İsrail, Lübnan'ı işgal ederken, bu işgale destek verip gönüldaşlık edenler ile bugün Suriye, Hizbullah ve İran'a saldıran kuvvetler aynı güçlerdir. İsrail'in Hizbullah'a karşı başarılı olması için destek veren ABD ve Batılı müttefiklerinin yanı sıra, Lübnan “Müstakbel–Gelecek”Partisi lideri Türk Telekom'un sahibi Saad Hariri, eski Lübnan Başbakanı Fuat Senyora, Suudi hanedanı ve petro–dolar Körfez şeyhleri ile fitne fetva sahipleri İsrail'in zaferi için dua ediyorlardı. Bugün de bu şer kuvvetleri aynı görevi Suriye'ye karşı icra etmektedirler.

–Hizbullah'ın uluslararası tekfircilere karşı Suriye'nin yanında savaşa dahil olması, siyasi çözüm istemeyen İhvan örgütü ve El Kaide eliyle yürütülen kirli savaşın bertaraf edilmesi, siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele eden kuvvetlerin kalesi olan Suriye'nin yıkılmasını önlemek içindir. Lübnan–Suriye noktasında yer alan Kuseyr bölgesinin Suriye kuvvetlerinin eline geçmesi, Hizbullah'a karşı örülen ağın paramparça edilmesiydi. İsrail, ABD, Suudi hanedanı, Katar ve Erdoğan–Davutoğlu rejiminin, Suriye ve Hizbullah'a karşı her türlü komplo ve çirkef mezhepsel söylemlerde yer almalarının gerekçesi budur.

Kardeşliğin teminatı

–Hizbullah ve Suriye, Sünni, Şii, Hıristiyan kardeşliğinin teminatıdır. Malula tarihi kentine saldırıp kilise ve camileri talan eden, imam ve papazları katleden zihniyete karşı savaşan Suriye ve Hizbullah'a düşmanlıkları bundandır. Düşmanlıklarının sebebi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ortadoğu temsilcisi Mihail Bogdanov'un Hasan Nasrallah ile bir araya gelmesine, Rusya'nın yeni ittifaklara girmesine karşı duydukları öfkedir. Direnen Suriye'nin, BRİCS, İran, Suriye ve Hizbullah merkezli yeni bir dünyanın kuruluşuna öncülük etmesine karşı duydukları kindir.

–İsrail, Suudi hanedanı ve Erdoğan–Davutoğlu'nun savaş çığırtkanlığında ve kafa kesen yamyamlarla aynı cephede yer almalarında ısrarlı olmasının sebebi, yenilen ABD'nin kendi başını kurtarmak için memurlarını kurban etmesine karşı duyulan orantısız tepkidir.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar,

cinayet ve harami çetelerini korumak için angajman kurallarını ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler,

Suriye, Hizbullah ve dostları bu deccalları tarihin çöplüğüne mutlaka atacaktır. Şam Stratejik Araştırmalar Müdürü Besam Abu ABDULLAH Arapçadan çeviren: Mehmet Yuva Aydınlı 20.09.2013

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Ben yalan söyleyemem diyen müezzin sürüldü

Gezi Parkı eylemlerinde, Erdoğan'ın camide içki içti iddiasını yalanlayan müeezzin Fuat Yıldırım, tayin edildi.

Hürriyet gazetesinden Yalçın Bayer, bu haberi köşesinde duyurdu. Bayer şunları yazdı: ‘Gezi'nin faturası din adamlarına da çıkarıldı. Dolmabahçe Camisi’nin müezzini, imamı ve Beyoğlu müftüsü görevlerinden alınarak başka yerlere verildi. Eylemler sırasında en çok tartışılan isim olan Dolmabahçe Bezmiâlem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım’ın, Başakşehir’e bağlı Kayabaşı köyüne sürüldüğü öğrenildi.

Gezi olayları sırasında camide içki içildiği iddia edilmiş, cami müezzini Fuat Yıldırım ise tüm baskılara rağmen içki içilmediğini söylemişti. Fuat Yıldırım bu davranışının bedelini sürgünle ödedi. İstanbul müftüsünün, “Sen çok yıprandın, seni başka yere tayin edelim” söylemlerine karşı; “Ben hiçbir şekilde yıpranmadım” cevabını vermesinin ardından müfettiş görevlendirildiği ve ‘teftişin selameti’ için müezzin Fuat Yıldırım’ın 6 ay süreyle Kayabaşı köyünde müezzin olarak görevlendirildiği söyleniyor. Dolmabahçe Camisi imamı Halil Necipoğlu’nun tayini ise Zeytinburnu’na yapıldı. Beyoğlu müftüsü Recai Albayrak ise Karadeniz Ereğli’ye tayin edildi.

BEN YALAN SÖYLEYEMEM

Başbakan Erdoğan'ın dilinden düşürmediği “camide içki içildi”iddiasıyla ilgili açıklamalarda bulunan Dolmabahçe Bezm–i Alem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım, “Ben camide içki içen görmedim, din adamıyım yalan söyleyemem”demişti.Odatv.com 21.09.2013

 

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İnşallah, 40 Bölüm ile tamamlanacak 'islam dairesi' aşama 10 devam edecek