Allah'ın muhteşem yaratığı ehli vicdan sahipleri! insanlar iki kısımdır... İlki, islam fıtratına yatkın yaratıldığı üzere islama gelenler; ikincisi, tahribat yolları ile islam‘dan çıkarılanlar.

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Hz. Mehdi ve yeni din felsefesi!

O, kıyam edince insanı İslam’a davet edecek, terk ettiği şeye hidayet edecektir..

Hz. Mehdi’nin (a.s) insanlara yeni din getireceği ve İslam hükümlerini kendi eliyle nashedeceği, konusu da bir takım rivayetlerde yer almıştır. Konunun açığa çıkması için bir kaç hadisi inceleyelim.[1]

Abdullah b. Ata şöyle diyor: “İmam Sadık’a (a.s) Hz. Mehdi’nin siret ve yöntemi nasıl olacaktır?” diye sordum, İmam şöyle buyurdu: “Hz. Resulullah’ın yaptığı şeyleri yapacaktır. Hz. Resulullah cahiliyeti ortadan kaldırdığı gibi O da bidatları ortadan kaldıracak ve İslam’a yeniden başlayacaktır.”

Ebu Hatice Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Kâim zuhur edince yeni bir işle gelecektir. Nitekim Resulullah da başlangıçta insanları yeni bir işe davet ediyordu.” [2]

Hz. Sadık şöyle buyuruyor: “Kâim zuhur edince yeni bir iş, kitap, yöntem ve hükümle zuhur edecektir ki bu, Araplara oldukça ağır gelecektir. Bir çok insan öldürecektir, kâfir ve zalimlerden bir tek insan bırakmayacaktır. O, görevini yaparken hiç kimsenin kınamasından çekinmez.” [3]

Hz. Mehdi’nin (a.s) Yolu

Birçok hadisler Hz. Mehdi’nin yolunun da ceddi Hz. Resulullah’ın sireti ile aynı olduğunu ve Hz. Resulullah’a (s.a.a) nazil olmuş olan Kuran’ı savunduğunu beyan etmektedir. Örneğin: Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Benim Ehlibeyt’imden birisi kıyam edecek ve benim sünnetimle amel edecektir.” [4]

Ve yine şöyle buyurmuştur: “Kâim benim evlatlarımdandır; adı, benim adım ve künyesi de benim künyemdendir, insanları benim dinime, bana itaate ve Kuran’a davet edecektir.” [5]

Ve buyurmuştur: “Onikinci (göbekten) oğlum, insanlara görünmeyek bir şekilde gaybete çekilecektir. Bir zaman gelecek ki İslam’ın sadece ismi ve Kuran’ın da sadece bir kitap olarak fiziği kalacaktır. O zaman Allah O’na kıyam izni verecek ve onunla İslam’ı güçlendirerek yenileyecektir.” [6]

Keza şöyle buyurmuştur: “Mehdi benim itretimden -soyumdan- olan birisidir ki benim sünnetim için savaşacaktır. Ben de Kuran için savaştım.” [7]

Bu hadislerde de görüldüğu gibi Hz. Mehdi’nin sireti ve programı İslam’ı yayma, Kuran’ın azametini ihya etmek ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünnetini icra etmek için savaşmaktır.

O halde birinci grup hadislerde birtakım icmal var ise de bu hadisler vasıtasıyla ortadan kaldırılmaktadır. Velhasıl o hadisleri de şöyle tefsir etmek gerekir: “Gaybet zamanında dinde bir takım bidatlar ortaya çıkacaktır, İslam ve Kur’an hükümleri insanların şahsi eğilimleri üzere tefsir edilecektir. Birçok hudud ve hükümler sanki hiç İslam’ın değilmişcesine unutulacaktır. Hz. Mehdi (a.s) zuhur edince bidatları kaldıracak ve ilahi hükümleri ilk şekliyle ortaya koyacak, İslami hükümleri müsamaha göstermeden uygulayacaktır. şüphesiz bu da insanlar için beklenmedik bir vakaa olarak algılanacaktır.

Hz. Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Kâim kıyam edince Resulullah’ın (s.a.a) siretiyle amel edecek, Muhammed’in (s.a.a) yol ve sünnetini tefsir ve beyan edecektir.” [8]

Fuzeyl b. Yesar şöyle der: Hz. Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: “Kâim’imiz kıyam edince insanlar açısından bir takım zorluklarla karşılaşacaktır ki, Peygamber cahiliye döneminde o kadar zorlukla karşılaşmamıştı.” Ben, “Nasıl olur?” diye sordum İmam şöyle buyurdu: “Peygamber kıyam edince insanlar taş ve çubuklara tapıyordu. Ama Kâim’imiz, insanlar Allah’ın hükümlerini tam tersine tefsir ettikleri, Kuran vasıtasıyla aleyhide deliller getirdikleri bir dönem de zuhur edecektir.” Sonra da şöyle buyurdu: “Allah’a andolsun ki soğuk ve sıcağın evlerine girdiği gibi Mehdi’nin (a.s) adaleti de evlerine girecektir.” [9]

Hz. Mehdi’nin Açıklamaları Yenidir

İslam’ın erkan ve usüllerini terkeden ve sadece İslam’ın kabuğuyla iktifa eden bir halk İslam’dan namaz oruç ve necis şeylerden sakınmak dışında bir şey bilemez. Bazıları da dini camilere hapsetmiştir, hareket ve amellerinde İslam’ın hiç bir etkisi görülemez, onların sokak çarşı ve pazarlarında İslam’dan hiç bir iz yoktur. Ahlaki ve sosyal hükümleri İslam’dan saymazlar; kötü sıfatlara hiç ehemmiyet vermez, helal ve haramları ahlakî kurallardan ibaret bir şey saydıklarından asla önemsemezler, Allah’ın haramlarını çeşitli hileler ve zahiri tevillerle caiz bilirler, farzları eda etmekten çekinir ve dini hükümleri istedikleri şekilde tevil ederler, Kur’an’dan geriye kalan kıraat, güzel sesle okuma ve kuru bir saygıdır.

Hz. Mehdi (a.s) zuhur edip “siz dinin hakikatinden uzaksınız, Kuran ayetlerini ve hadisleri gerçek dışı tevil ediyorsunuz. Niçin İslam’ın nurani hakikatini terketmiş ve bazı zahiri hükümleriyle iktifa ediyorsunuz? Siz, amellerinizin dine uyup uymadığına dikkat etmiyorsunuz. Kur’anı, güzel sesle okuma hususunda gösterdiğiniz bu dikkati Kuran ile amel etme hususunda da gösteriniz. Ceddim İmam Hüseyin (a.s) sadece ağlamak için kıyam etmedi, niçin onun hedefini unutup çiğnediniz?

Ahlaki ve sosyal hükümler de İslam’ın erkanındandır. Bunlara önem verin! Ahlaki haramlardan sakının. Mali haklarınızı ödeyin. Yersiz bahanelerle kibirlenmeyin. Bilin ki ağıt yakmak ve mersiye okumak, hums, zekat ve borçların yerini tutmaz faiz, rüşvet hilekarlık ve tezvir gibi günahlarınızı temizlemez.

İmam Hüseyin (a.s) maten ateşinin dumanı; yetim, dul ve mazlumlarının feryadının cevabı değildir. Yanlış tevillerle faiz, sahtekarlık ve dolandırıcılığı caiz kabul ediyorsunuz. Çeşitli bahanelerle farzları eda etmekten kaçınıyorsunuz. Takva ve mukaddes şeyleri ev ve camilere hapsetmeyin, toplumunuza da taşıyın, iyiliği emredin ve kötülükten sakındırın! Falan, filan bidatları İslam’dan atın.” diye söyleyecek olunca bu din çoğu müslümana yeni gelecek ve ondan ürkecek, hatta İslam olarak kabul etmeyeceklerdir. Çünkü onlar İslam’ı başka bir şekilde anlamışlardır, onlar zannediyorlar ki İslam’ın görkemi camileri süslemek, minareleri yükseltmek ve benzeri şeylerdedir.

Eğer İmam İslam’ın azametinin salih amel, doğruluk, dürüstlük, emanete sadakat, ahde vefa ve haramdan sakınmakta olduğunu söyleyecek olursa bu kendilerine yeni gelecektir. Zira onlar Mehdi zuhur edince onların amellerini tasdik edeceğini ve onlarla birlikte camide ibadetle meşgul olacağını sanırlar ama İmamın kılıcından kan damladığını, halkı cihada, iyiliği emretmeye ve kötülükten sakındırmaya davet ettiğini, namaz kılan zalimleri öldürdüğünü, haram yolla elde edilen malları sahiplerine geri çevirdiğini ve zekat vermeyeni cezalandırdığını görünce yepyeni bir durumla karşı karşıya kalacaklardır.

Hz. Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

“Kâim’imimiz kıyam edince insanları İslam’a davet edecek, insanları terkettikleri şeye hidayet edecektir. İnsanları uzaklaştıkları şeye hidayet ettiği için de Mehdi olarak adlandırılmıştır. Hakkı ikame etmek için kıyam ettiğinden de Kâim olarak adlandırılmıştır.” [10]

Velhasıl insanların beklediği Mehdi ile gerçek Mehdi arasında oldukça fark vardır. Bu yüzden ilkönce Mehdi’nin işleri hoşlarına gitmediği için etrafından dağılacak ama ondan başka bir kurtarıcıları olmadığından yine dönüp ona teslim olacaklardır.

Hz. Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Adeta Kâim’i görür gibiyim ki uzun bir elbise giymiş, Peygamberin altın mühürle mühürlenmiş sözleşmesini cebinden çıkarıyor. Mührünü açarak onu insanlara okuyor, insanlar tıpkı koyunlar gibi etrafından dağılıyor. “Vezir” ve oniki “nakib” dışında hiç himse yanında kalmaz. Halk her yerde (kurtarıcı) aramaya koyulur. Ondan başkasını bulamayınca yine ona doğru koşarlar. Allah’a andolsun ki ben Kâim’in onlara ne dediğini ve onların inkar ettiği şeyi biliyorum.” [11]

Hz. Mehdi ve Hükümlerin Neshi
Bu noktada da Hz. Mehdi’nin (a.s) teşri edici (yasa çıkarma hakkına sahib biri) olmadığını ve İslam’ın hükümlerini neshetmediğini, bunun ise şu iki hadisle uygun olmadığını söyleyenler çıkabilir: Hz. Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “İslam’da iki kan helaldır. Ama hiç kimse Allah’ın hükmünü onlarda cari etmez. Ta ki Allah Teala Ehlibeyt’in Kâim’ini gönderir ve Allah’ın hükmünü şahitsiz onlar hakkında cari kılar. Birisi zina eden evli erkektir ki recmeder ve diğeri ise zekat vermeyenlerdir ki boynunu vurur.” [12]

Keza Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur. “Al-i Muhammed’in Kâim’i kıyam edince tıpkı Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s) gibi insanlar arasında şahit olmaksızın hükmeder.” [13]

Bu hadisler bazı İslami hükümlerin Hz. Mehdi (a.s) tarafından neshedileceğini ve yeni bir hükmün icra edileceğini söylemektedir. Siz bu inançlarla ona peygamber adını vermeseniz de, nübüvvetini iddia etmiş oluyorsunuz!”

Evvela bu rivayetler haber-i vahiddir. Yani yakin ifade etmemektedir. Ayrıca Allah’ın Peygamberine bir hükmü vahyederek, “Sen ve Müslümanlar Kâim zuhur edinceye kadar bununla amel edin. Ama onikinci vasin ve taraftarları ikinci hükümle amel etsin.” demesinin ne sakıncası olabilir ki? Böylece Hz. Resulullah (s.a.a) da vasileri vasıtasıyla onikinci imama haber vermiş olabilir; ne bir hüküm neshedilmiş ve ne Mehdi’ye yeni bir hüküm vahyedilmiş olur. Aksine, birinci hüküm baştan beri mukayyed ve şartlıdır, Peygamber de ikinci hükümden haberdardır.

Mesela ilk dönemlerde şer’i hakimin zahiri deliller, şahidler ve yemin vasıtasıyla dava sahipleri arasında hüküm vermesi salah görülmüştü. Nitekim İmamlar da bu şekilde hüküm veriyorlardı. Ama Hz. Mehdi (a.s) zuhur edip İslam devletini kurunca ilmi esasınca insanlar arasında hükmetmekle görevlendirilmiştir. O halde bu hükümler de İslam’ın baştan beri hükümlerinin bir parçası idi. Ama icra zamanı Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhur dönemidir.

 Ayetullah İbrahim Emini

[1]- Bihar, c.52, s.352.

[2]- Isbat-ul Hudat, c.7, s.110.

[3]- Isbat-ul Hudat, c.72, s.83.

[4]- Bihar, c.51, s.82.

[5]- Ispat-ul Hudat, c.7, s.52.

[6]- Muntehab-ul Eser, s.98.

[7]- Yenabi-ul Mevedde, c.2, s.179.

[8]- Bihar, c.52, s.347.

[9]- Isbat-ul Hudat, c.7, s.86.

[10]- Keşf-ül Gumme, c.3, s.254, Irşad-u Mufid, s.343.

[11]- Bihar, c.52, s.326.

[12]- Bihar, c.52, s.325.

[13]- Bihar, c.52, s.320.

ehlader 06.12.2014

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Mezhep ve Hizib putlarını tek tek kırıp yönümüzü Filistin’e dönmemiz lazım!

“Uluslararası Filistin’e Geri Dönüş” Platformu tarafından organize edilen “Filistin’le Dayanışma Programı“nın son oturumunda İsmail Heniyye, Muhammed el-Hindi, Şeyh Naim Kasım gibi Filistin direnişinin önemli isimleriyle birlikte söz alan Direniş Âlimleri Birliği Başkanı Şeyh Mahir Hammud, Kudüs’ün izzetinin ümmetin izzeti olduğunu söyledi.

“Uluslararası Filistin’e Geri Dönüş” Platformu tarafından organize edilen “Filistin’le Dayanışma Programı“nın son oturumunda İsmail Heniyye, Muhammed el-Hindi, Şeyh Naim Kasım gibi Filistin direnişinin önemli isimleriyle birlikte söz alan Direniş Âlimleri Birliği Başkanı Şeyh Mahir Hammud, Kudüs’ün izzetinin ümmetin izzeti olduğunu söyledi.

“Bu minberin gerçek sahiplerinin huzurunda konuşmanın verdiği utangaçlık ve sıkıntıyla sözlerime başlıyorum” diyen Şeyh Hammud, İslam ümmetine ve Arap halklarına çağrıda bulundu: “Kudüs halkı sizlere sesleniyor ve uzayan uykunuzdan uyanın artık diyor.”

“Tahrir Meydanı’ndaki ayaklanmalar henüz yeni başladığında, Mısırlıların ilk sloganı ve derdinin ‘Filistin’ olmaması halinde Arapların Bahar yaşayamayacağını söylemiştik” diyen Mahir Hammud, Filistin’in öncelikli mesele ve sorun olmadığı hiçbir hareket veya devrimin, gerçek devrim olmadığını vurguladı.

Siyonist rejimin, Filistin’de mütevazı imkânlarla ortaya konan destansı direnişi gölgelemek için Filistinlilerin arasında ve Filistinlilerin bulunduğu her yerde fitne tohumları ekmeye çalıştığına işaret eden Şeyh Hammud, fitneler karşısında uyanık olma ikazında bulundu.

“Peygamberin(s.a.v.) putları kırmak için geldiği döneme geri döndük. Herkes kendi hizbini, mezhebini putlaştırmanın peşinde. Bu putları tek tek kırıp Filistin’e, insanlığın kutsallarına dönmek lazım. Filistin’e dönüş uzak değildir” diyen Mahir Hammud, sözlerini şöyle noktaladı:

“İnşallah ümmetimiz, çok yakında vahdet içerisinde ve birlikte tekbirler getirerek Filistin’e ve Kudüs’e dönüşe şahitlik edecektir. islamianaliz 07.12.2014

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Amerikan İslamı ve İngiliz Şiiliği

İmam Humeyni (r.a) buyurduğu gibi, “Öz Muhammedi İslam’ın karşısına Amerikan İslam’ını çıkardılar”. Şimdi de Ali Şiiliğinin karşısında İngiliz Şiiliği piyasaya sürülüyor, hem de Hüseyin adıyla, Kerbela adıyla, Aşura adıyla.

Bismi rabbişşüheda ves-sıddıkin

Hüseyni kıyamın, Aşura kahramanlığının Erbainini yaşadığımız bu günlerde dünya zalimleri karşısında en büyük dik duruş ve uyanış yürüyüşü olan Erbain yürüyüşü dünyanın en önemli matem ve anma merasimidir. Dünyada eşi benzeri olmayan bu Erbain yürüyüşü cahilleri cehaletten kurtarıcı ve delalette olanları hidayet edici mesajlar taşımaktadır. Bu evrensel hareketin gerçek hedefinden saptırılmasına izin verilmemelidir.

İmam Hüseyin’in (a.s.) Erbain ziyaretinde şöyle geçmektedir:

“O da halka hücceti tamamladı ve ümmete mazeret bırakmadı, yumuşaklıkla nasihat etti ve kullarını cehaletten ve dalalet şaşkınlığından kurtarmak için senin yolunda kanını akıttı.”

Bütün ezadarlıklar, matem meclisleri, sinezenler Allah’ın kullarını cehaletten ve delaletten kurtarmak için yapılırsa İmam Hüseyin’in (a.s) Kerbela’daki çağrısına “Lebbeyk” denilmiş olur ve zamanın İmam’ı Hz.Mehdi’ye (a.f) biat edilmiş olur.

Müslümanlardan bazıları İmam Hüseyin’e (a.s) söyle dediler: “Biz biliyoruz sen haklısın ama bizim gelmemiz senin zafer kazanmanda etkili olacaksa geliriz aksi takdirde biz gelmiyoruz, başarı olmayacak bir savaşa katılıp ölmek istemiyoruz.”

Hatta İmam’a nasihat ediyorlardı; sen de katılma, sonucu belli bir kıyama kalkmak akıl ile bağdaşmaz” diyorlardı. Yani İmam Hüseyin’i (a.s) yanlız bırakanların hepsi İmam’ı haksız görenler değillerdi.

Erbain Hüseyni kıyamın en önemli aşamalarındandır; kıyamın kemale ulaşması Aşura esirleri kafilesinin diyar diyar Aşura’nın mesajını iletmesiyle gerçekleşmişti.

Aşura ve Erbaini matem ve yastan iberet bilmek büyük bir gaflet ve kıyamın mesajını eksik anlamak demektir. Günümüzde Erbain, Aşura kıyamının aynası olmalıdır.

İmam Humeyni (r.a) buyuruyordu ; “Niceleri vardır ki İslam’ın zahmetsiz ve zararsız emirlerini yerine getirirler ama canlarına, mallarına zarar verecek fedakarlık gerektiren işleri yapmaktan kaçınırlar”.

Bazıları da kendilerine kolay Şiilik oluşturmuşlar; namaz kıl, oruç tut, Muharrem’de matem meclisleri düzenle, ağla, başa kama vur, cennetliksin başka birşey yok. Menfaatları olduğu müddetce ezadarlık yaparlar, çıkarları tehlikeye düşünce bundan da kaçarlar.

Kama vurup kanlarını dökerler ama kanlarını İmam Hüseyin yolunda dökmeye hazır olmazlar, zalime karşı sesleri çıkmaz, tağutlara karşı direnişe yanaşmazlar.

Ezadarlık ve matem meclisleri sürdürülmelidir, her yıl bir öncekinden daha görkemli ve daha yaygın şekilde düzenlenmelidir. Ama ezadarlık, Zeynebi hürriyeti/Azadlığı gölgede bırakmamalıdır.

Tağuti rejimlerin yaptıkları zülüm, yaygınlaştırdıkları ahlaki fesad, hakim kıldıkları ekonomik sömürü, dini hükümleri ayaklar altına almaları karşısında sessiz kalınmamalıdır.

İmam Hüseyn’e (a.s) göz yaşı dökülmelidir, bu gözyaşları sel olup tağuti rejimleri boğmalıdır, bu göz yaşları okyanus olup kurtuluş gemisini harekete geçirmelidir.

Aşura ve Erbain merasimleri, yürüyüşleri İslam düşmanlarının kalbine korku salmalıdır.

Emperyalistler ve içimizdeki uzantıları tağuti rejimlere bir sorun oluşturmayacak, onlara karşı mücadele etmeyecek ılımlı bir Şiilik oluşturma peşindeler işte bu İngiliz Şiiliğidir.
Son zamanlarda, yıllar önce senaryosunu yazdıkları oyunu sahneliyorlar; medya ve kapı kulu alimler aracılığıyla İngiliz Şiiliğini yaygınlaştırıyorlar.

İmam Humeyni (r.a) buyurduğu gibi, “Öz Muhammedi İslam’ın karşısına Amerikan İslam’ını çıkardılar”. Şimdi de Ali Şiiliğinin karşısında İngiliz Şiiliği piyasaya sürülüyor, hem de Hüseyin adıyla, Kerbela adıyla, Aşura adıyla.

Ümmet arasında “Öz Muhammedi İslam’ın” karşısına Amerikan İslam’ını yayan Vahabilik, tekfircilik ve radikalizmini çıkaranlar, Ali Şiiliğinin karşısında da İngiliz Şiiliğini yayan Gulatları çıkarmaya çalışıyorlar.

Kerbela ve Aşura insanları tağutlara karşı dik duruşa, zülme karşı uyanışa ve direnişe sevketmiyorsa bu İngiliz Şiiliğidir.

Filistin’in mazlum halkının yanında yer alıp Siyonistlere karşı mücadele edecekleri yerde Irak ve Suriye’de terör yapanlar, baş kesenler, müslümanların namuslarını ayaklar altına alanlar Amerikan İslam’ına hizmet ediyorlar. Amerikan İslam’ına hizmet edenler sadece Şiilere değil Sünnilere ve topyekun İslam’a darbe vurmaktadırlar.

Tağuti rejimlerin zülümlerine karşı direniş gösterecekleri yerde müslüman kardeşlerine hakaret ve saldırıda bulunan Gulatlar, İngiliz Şiiliğine hizmet etmektedirler. İngiliz Şiiliğine hizmet eden bu gafiller sadece Sünnilere değil, Şiilere, Şii dini mercilere de saldırarak İslam’a darbe vurmaktadırlar.

Peygamber varisi alimler, basiretli aydınlar ve İmam Hüseyin (a.s) aşığı müminler bu tehlikelere dikkat etmelidirler. Hüseyni kıyamdan düşmanı tanıma dersini iyi okumalıdırlar. Aziz İslam ümmetini bu gibi hilelerden ve oyunlardan haberdar etmelidirler.

Zamanın sahibi Hz.Mehdi’nin (a.s) hakikatleri ortaya çıkarıp adaleti hakim kılacağı günü hep birlikte görmek ümidiyle…. Sabahattin Türkyılmaz 12.12.2014

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

WANDET

Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı

El Cezire'nin haberine göre Cemaate yönelik soruşturmayı yürüten savcı Hasan Yılmaz, Gülen cemaati lideri Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkarılması için 1. Sulh Ceza Mahkemesi'ne başvurdu. Yakalama kararı verilmesi durumunda Gülen hakkında kırmızı bülten çıkarılması için Adalet Bakanlığı'na yazı yazılması istendi. Başvuru, soruşturma savcısı Hasan Yılmaz tarafından dün yapıldı, mahkemeden henüz karar çıkmadı.

Radikal'den İsmail Saymaz haberinde Savcılık talebinde Gülen'e yöneltilen 3 suçlamayı yayınladı.

İşte Fethullah Gülen hakkındaki o suçlamalar:

1 - “Cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak (TCK 109/2 maddesi uyarınca 2 yıldan 7 yıla kadar hapis)”

2- “İftira sonucu mağdurun hapis cezası dışında adli veya idari bir yaptırıma uğramasına neden olma (267/7 maddesi uyarınca 3 yıldan 7 yıla kadar hapis)

3- “Silahlı terör örgütü kurma veya yönetme (TCK 314/1 uyarınca 10 yıldan 15 yıla kadar hapis)

Hükümete yakın Sabah gazetesi ve TRT, Fethullah Gülen hakkında terör örgütü liderliği suçlamasıyla yakalama kararı çıkarıldığını yazmış ancak daha sonra birbirlerini kaynak vererek geri adım atmıştı. 

Cemaat operasyonu kapsamında bugün Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve Cemaat'e yakın 3 polis müdürü tutuklanmıştı. Gülen bu örgütün lideri olmakla suçlanıyor. Odatv.com 19.12.2014

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Allah'ın selamı rahmeti dünyanın emniyeti islamı'n beli ve omurgası maneviyatın 'merhamet ve marifet' kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun.

Ehli vicdan sahipleri, girdiğimiz asır deccalizim ile mücadele asrı fetullah suç tasarım örgütü‘de deccalizmin ileri birliği. İnsan kılığına bürünmüş bu çete küresel güçlere emperyal hevesler telkin ederek  tahrik ediyor; böylece din'e olan düşmanlığını İran/şii karşıtlığı ile Peygamber efendimize olan düşmanlığını din'ler arası diyalog ile Kur'an'ı Azim'e olan düşmanlığını'da aklı Vahy'in önüne alarak perdeliyor; esas yanları ile haram ve şüpheli yiyerek iç bünyelerin'de büyütdükleri şeytan, fetullahın SURETİNİ üzerine geçirip onlar üzerinden, din'in tahribi ile 'haya ve bereketin kalkmasına kaos ve anarşiye zemin hazırlayıp' insanları aldatarak Kıble'sinden sapıtıp cehenneme/ateşe sürüklüyor... ve insanların bazıları sanıyorki Erdoğan bey onlara karşı savaş açtı;

Hayır, Erdoğan beyin savaşı onların geldiği tahribat yolunun sonu ve onların peşini asla bırakmayan yaptıklarının karşılığı... herkimki dünyanın emniyeti Allah'ın din'i islam'ı tahrip etmeye cüret eder ise bu sondan kurtulamaz; bu küresel çete katiller örgütünü çok daha yaman 'yapmış olduklar tahribat ve zulme eş değer' kasıp kavurucu bir son bekliyor. Türkiye'de sağ sol kavgasın'da ilk ateşleyici cinayet fetvasını'da insan kılığına bürünmüş (fg)  bu insi adam vermiş; Hüseyin Üzmez bir ara konuşacak/yazacak oldu, Muhsin Yazıcıoğlu'na uyguladıkları (suikast) yöntemin bir başka benzeri ile adamı olmadık şekle soktular.

Allah'ın ve mazlum ve masumların laneti ilahlarını küresel güçler ile perdeleyen bu çete üzerine olsun; herkimki en azınından imanın en zayıfı ile bu deccalist fetullah terör tasarım örgütüne karşı cephe alır ise Allah'ın selamı rahmeti'de onların üzerine olsun.hacı bayazıt 19.12.2014

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Hz. Peygamber, Ebu Bekir’e böyle bir görev vermedi

Ben de sana diyorum ki, Hz. Peygamber, Ebu Bekir’e böyle bir görev vermedi. Ebu Bekir’in böyle bir iddiası da yok. İkincisi Selmani Farisi, Ebu Bekir’e zaten biat etmedi.

Meltem TV’de yayınlanan 2014’ten 2015’e Bakış programında yılın son dakikalarında önemli açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Haydar Baş, “Ehl-i Beyt’siz İslam olmaz. Velayette de İmam Ali’siz yol olmaz” dedi.

Bizim ölçümüz Ehl-i Beyt’tir

2014’ten 2015’e Bakış programında Ehl-i Beyt konusu da ana başlıklardan bir tanesi oldu. “Eğer biz sıratı müstakim üzerinde dosdoğru olmak istersek -ki dünyaya geliş maksadımız da budur- Ehl-i Beyt yolundan bir santim dışarı çıkmamamız lazım çünkü Ehl-i Beyt Allah tarafından bizlere tavsiye edilen bir yoldur” diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, şöyle konuştu: “Ehl-i Beyt kimdir? Başta Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav), damadı İmam Ali Efendimiz, Kızı Hz. Fatıma ve torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimiz. Bu 5 kişinin adına Ehl-i Beyt denir. Bunların kıldığı namaz gibi namaz kılacağız, tuttuğu oruç gibi oruç tutacağız, nasıl komşuluk münasebeti kurdularsa onu hayata geçireceğiz, kime neden düşman oldularsa biz de o şekilde düşman olacağız. Yani bizim ölçümüz Ehl-i Beyt’in yaşantısı olacak.”

Ehl-i Beyt’siz İslam olmaz

“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Bunların hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz” sözüne de dikkat çeken Prof. Dr. Haydar Baş, şu dikkat çekici açıklamalarda bulundu: “O sahabe değil, Ehl-i Beyt’tir. Ehl-i Beyt’i Allah methediyor, bunları sevmeniz farzdır diyor. Sahabe muteber değil mi? Elbette muteber ama en mükemmel olanı terk ediyorsun, bu büyük bir iki yüzlülüktür. Onun için Ehl-i Beyt’siz İslam olmaz. Velayette de İmam Ali’siz yol olmaz. Velayetin başı İmam Ali’dir. Ben İmam Ali’nin hakkını da korurum. Ben O’nun yanındayım, yolundayım. Bunu da asla inkâr edemem. İmam Ali’yi naspeden Allah’tır, Maide Suresinin 67. ayeti kerimesiyle… Yetmedi, bu ayete göre İmam Ali’yi yine naspeden Gadir-i Hum hutbesinde Peygamber Efendimizdir. Hz. Muhammed Efendimizin vefatıyla nübüvvet dönemi kapanıyor ve Hz. Ali ile de velayet dönemi başlıyor.

-İmam-ı Azam, “Hz. Peygamberin mübarek naaşı ortada geliyorsunuz Sakife’de 3-5 kişiyle halife seçiyorsunuz. Niye? Evs ve Hazreç kabileleri birbirilerine girerler diye. Böyle bir şey yok. Nerden çıkardınız? O cahiliye döneminde kaldı. Bunu gerekçe kabul edip 3-5 kişiyle sen ‘icma yaptım’ diyorsun. Bu batıldır, böyle bir şey yok” diyor. Şimdi bazıları ‘sen bunları neden karıştırıyorsun’ diyor. Bunlar batıl temel. Sen bu batıl temel üzerine dinini bina ettin. Ondan sonra Peygamberin vekili olarak, Ebu Bekir diyorsun, Selmani Farisi diyorsun, İmam-ı Cafer diyorsun. Ben de sana diyorum ki, Hz. Peygamber, Ebu Bekir’e böyle bir görev vermedi. Ebu Bekir’in böyle bir iddiası da yok. İkincisi Selmani Farisi, Ebu Bekir’e zaten biat etmedi. İmam-ı Cafer de hayatını bunlarla mücadele ile geçirdi. Sen şimdi bu batılı hak olarak bana yutturacaksın. Sen helak oldun, beni de kendin gibi helak edeceksin! Bunu demek mecburiyetindeyiz. Birinin gönlünü yapmak, birinin de gönlünü yıkmak için bunu demiyoruz. Biz bunu Allah rızası için söylüyoruz. Bildiğimiz doğru yoldur ve bu doğru yoldan da gitmeye mecburuz. İslam yaşanacaksa böyle yaşanacak. 2015 yılına geçerken milletimizin bu hakikatleri duyarak yeni yılı değerlendirmesini tavsiye ediyorum.”  y.mesaj 02.01.2015

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Siyonistler ve Dostları Şokta

Ümmetin iftiharı Hizbullah çıktı sahneye
Sürttü yine siyonist İsrail’in burnunu yere
Selam olsun Ali evladı korkusuz Seyyide
Tüm sözleri gibi verdiği sözü getirdi yerine

İsrail savunmayı unuttu, o gün itibariyle
Şoke oldu Hizbullah operasyon hareketiyle
Nasrallah hamlesi sert tokat oldu İsrail’e
Ümmeti Muhammed büründü büyük sevince

İlk kıplemiz Mescid-i Aksa siyonist İsrail’in necis botları altında inim inim inlerken bu sesi duyan, bu feryada koşan Kudüs’ün özgürlüğü uğrunda kurulduğu ilk günden bu güne mezhebi taassuptan uzak Filistin halkının daima yanında olan ümmetin iftiharı Hizbullah 18 ocak’ta İsrail’in haince saldırısı sonucunda yiğit askerlerinden bazılarını şehit vermişti.

Bu şehitler arasında seçkin kişiler de vardı.Ve birisi vardı ki şuana kadar verdikleri en üst düzeydeki üç komutandan birisi olan şehit İmad Muğeyni’nin yadigarı gencecik Cihat ta vardı. O gün herkes gibi Cihad’ın şehadet haberi bizleri de üzmüştü. Her ne kadar yüce şehadet makamına babası gibi ulaşsa da varlığı bereket ve bizler için önemliydi.İşte tam da o zamanda zamanın Malik-i Eşteri yiğit cesur komutan Seyyid Hasan Nasrallah kamera karşısında siyonist İsrail’e şu iki kelimeyi söyledi: ”Sığınaklarınızı,hazırlayın”

Kimine göre üzüntüyle söylenmiş bir cümle iki kelimeydi. Ama seyyidimizi iyi tanıyanlar için hatta siyonist İsrail ordusu için dahi yeri ve zamanı geldiğinde gereken tokatın vurulacağı anlamı taşımaktaydı.Seyyid Hasan Nasrallah şu ana kadar ne dediyse sözünü yerine getiren birisiydi.Bu açıklamadan 10 gün sonra Seyyid Hasan Nasrallah yine sözünde durarak Lübnan-Filistin sınırında yeralan Şeba Çiftlikleri bölgesinde siyonist İsrail rejim güçlerine İsrail’i şok edecek bir askeri operasyon düzenledi.

Bu operasyonda 3 komutan, biri üst düzey askeri yetkili olmak üzere 15 İsrail askeri cehenneme gönderildi veya yaralandı. İlginç olan bu olay İsrail’in 2. kanalında: ”Tehdit şaka değilmiş” sözleriyle 17 askerinden birisinin özel ordu komutanı olduğunu açıklamasını yapmasına rağmen Türkiye tv kanalları, yandaş medya, ulusal kanalımız T.R.T bile 2 israil askerinin öldüğü ve 7 askerin yaralandığı haberini vererek gerçekleri görmezlikten gelmeye devam ettiler.

Sahi Hizbullah’a hizbuşşeytan diyen aslında şeytanın hizbine çaktırmadan her türlü yardımı yapan hükümet temsilcisi Bozdağ nerelerde? Kameraların karşısına geçer ve İsrail’e başsağlığı diler diye dün gözler hep kendisini aradı. İHH nerede veya diğer kuruluşlar hani güya mazlum Filistin ve Gazze halkının yanında olduğunu iddia edenler?

Oysa Gazze ayaktaydı.Gazze’de tüm direniş hareket temsilcileri canlı yayın aracılığıyla tüm dünyaya Hizbullah’ın yanında olduklarını haykırdılar.Tatlılar dağıtıp sevinç yaşadılar. Hizbullah’ı tebrik ettiler, yanlarında olduklarını haykırdılar.

Beyler fırsat elden gitmeden bırakın büyük İsrail devletinin kurulması uğrunda çaba sarf etmeyi. Boşa kürek sallıyorsunuz. Bakın onca oyunların bir parçası oldunuz Hamas’ı,İslami Cihad v.s direniş gruplarını şanlı Hizbullah’a düşman ettirmeyi başaramadınız.

Sanırım dünkü görüntü Gazze’de tüm direniş gruplarının Hizbullah’a bağlılık görüntüsü tüm İsrail müttefiklerini adeta kudurtmuş,çıldırtmıştır.

Selam olsun hak cephesinin korkusuz kahramanları Hizbullah’a.
Selam olsun cesur komutan Seyyid Hasan NASRALLAH’a.

selam ve dua ile Ebuzer Göktaş 29.01.2015

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Mahkeme cemaati böyle çözdü!

İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği, “paralel yapı” operasyonunda cemaatin devlet içerisindeki örgütlenme biçimini deşifre etti.

Cemaatin emniyetteki yapılanmasına ilişkin yürütülen soruşturmada polisler hakkında tutuklama kararı çıktı. Mahkeme, kararında cemaatin Türkiye’deki yapılanmasına ilişkin ayrıntılı bilgi verdi. Buna göre “paralel yapı” devlet içerisinde, gizli biçimde örgütleniyor ve kod isim kullanıyorlar. İşte mahkemenin paralel yapı kararı;

Emniyette ”paralel yapı” iddialarına ilişkin İstanbul merkezli 12 ilde gözaltına alındıktan sonra tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edilen 21 polis hakkında verilen kararda, şüphelilerin örgütlü bir suç işledikleri belirtilerek, söz konusu örgütün yapısından bahsedildi.

İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulusal ve uluslararası yararları bakımından gizli kalması gereken nitelikteki görüşmeleri kaydedilen ve bir kısım görüşmeleri sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü ile irtibatlandırılarak iletişim tespit tutanağı haline getirilen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, bakanlar, bürokratlar ve milletvekillerinin telefon görüşmelerinin dinlenerek kayda alındığı aktarıldı.

CUMHURBAŞKANLIĞI VE BAŞBAKANLIĞIN GÖRÜŞLERİ SORULDU

Soruşturma kapsamında elde edilen yeni deliller doğrultusunda, kayıt altına alınan görüşmelerle ilgili Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na ve Başbakanlığa görüş sorulduğu vurgulanan kararda, ”Cumhurbaşkanlığı’nın 26 Ocak 2015 ve Başbakanlığın 6 Şubat 2015 tarihli cevabi yazılarında, söz konusu görüşmelerin ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği, iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken’ bilgiler kapsamında olduğunun tespit edildiği” kaydedildi.

Şüpheli polislerin bu eylemlerin işlendiği tarihlerde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde amir ve memur olarak görev yaptıkları ifade edilen kararda, benzer soruşturmalarda benzer suçların yine bir kısım emniyet müdürlüğü personelinin de şüpheli olarak bulunduğu dosyada örgüt lideri olarak Fethullah Gülen isimli şahsın gösterildiği, bu şahıs hakkında daha önce yakalama kararı çıkarıldığı anımsatıldı.

Kararda, şöyle denildi: 

”Bu örgütün görünen ve örtülü iki temel amacının bulunduğu, görünen amacın ahlaklı toplum yetiştirme olduğu gösterilse de asıl amacın Türkiye’de devletin bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirmek ve aynı zamanda uluslararası alanda etkili bir siyasi ve ekonomik güç odağı haline gelmek olduğu, bu amaçla doğrudan mevcut sistemi yıkmak yerine tüm devlet organlarında, yerel yönetimlerde ve sivil sektörde örgütlenerek devlet yönetimini kontrol altına alabilmek ve tüm kadrolara kendi mensuplarının getirilmesi hedeflenmiştir.

CEMAATİN YAPISI 

Örgütün bilinen yasa dışı örgütlerden çok daha sıkı bir hiyerarşik yapısının bulunduğunun birçok kişi veya kurum tarafından dile getirildiği, örgüt liderine doğrudan bağlı, ‘Tayin heyeti’, ‘İstişare kurulu’, ‘Mollalar grubu’ ve ‘Meclis’olarak adlandırılan birimlerin yer aldığı, üst örgüt organlar olarak bu birimler tarafından sevk ve idare edildiği, mecliste alınan kararların örgüt mensuplarınca silsile yolu ile en alt birimlere kadar iletildiği, bu talimatların hiyerarşi içerisinde gizliliğe, istihbarata ve sır saklamaya özen gösterilerek koşulsuzca yerine getirildiği, örgütün ilk kurulduğundan beri ‘devlet içerisinde örgütlenme’ gayesi ile hareket ettiği tespit edilmiştir.”

KOD İSMİ KULLANILIYOR

Kararda, bu örgütlenme anlayışının bir hiyerarşik düzene göre hareket eden bir yapıya göre davranmasının söz konusu olduğu ifade edilerek, kamu kurumlarının hassas noktalarında görev alan örgüt mensubu kişilerin kod isim kullandıkları, itaat ve bağlılık vurgusu yapılan bir metin doğrultusunda kutsal değerler üzerine yemin ettirilerek örgütlerine koşulsuz sadakatlerinin sağlandığı vurgulandı.

Örgütün legal görünümlü birçok faaliyetinin de bulunduğu, bu faaliyetler çerçevesinde ekonomik gücünün yüksek olduğu belirtilen kararda, devletin hassas ve etkili kurumları içerisindeki kadroların sağladığı avantajlardan faydalandıkları, bu amaçla siyasal operasyonlara kalkıştıkları, devletten bağımsız bir dış politika oluşturmaya çalıştıkları kaydedildi.

ELDE ETTİKLERİ BİLGİLERİ “TEHDİT VE ŞANTAJ” AMAÇLI KULLANIYORLAR

Örgütün önemli hedefinin yasal ve yasa dışı dinleme, izleme, raporlar ile elde ettiği bilgileri, tehdit ve şantaj olarak kullanıp, Türkiye’de devletin bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirip, uluslararası düzeyde büyük ve etkili bir siyasi ve ekonomik güç haline gelmeye çalıştığı aktarılan kararda, şöyle devam edildi:

”Bu hali ile bir terör örgütü olarak vasıflandırılması gerektiği, söz konusu yapılanma incelendiğinde tanımlanan terör örgütüne uyduğu, Fethullah Gülen örgütü isimli yapılanmanın, Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. ve 7. maddeleri ile Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin Balyoz davasındaki kararı dikkate alındığında, bu yapının cebir ve şiddet unsuru da içerdiği, buna göre bu yapının anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla kurulmuş terör örgütü niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.”

SİLAHLI BİR GÜÇ

Bu amaçla, örgüt lideri olan Fethullah Gülen hakkında da yakalama kararı çıkarıldığı anımsatılan kararda, şüphelilerin İstanbul Emniyet Müdürlüğü içerisinde görev ifa etmeleri nedeniyle zaten silahlı bir güç oldukları, dosya kapsamında eylemleri tek tek tespit edilen şüphelilerin eylemlerden sorumlu oldukları, birbirlerinin eylemlerinden haberdar oldukları, dayanışma içerisinde bulunduklarının anlaşıldığı vurgulandı.

Şüpheli polislerin tek tek yaptıkları eylemlerin sıralandığı kararda, şüphelilerin, tüm devlet yetkililerinin ve üst düzey bürokratların dinlendiği ve görüşmelerinin iletişim tespit tutanağı haline getirildiği söz konusu soruşturmalarda görev aldıkları, herhangi bir suç unsuru taşımadığı halde üst düzey bürokratların yaptıkları görüşmeleri terörle ilişkilendirmek amacıyla iletişim tespit tutanağı haline getirdikleri kaydedildi. 

Hakimlik kararında, şüpheliler Ali Fuat Altuntaş, İsa Ardıç, İsmail Yalınız, Mehmet Işık, Necati Arslan, Muhammet Yasin Akyar, Mustafa Uyanık, Mücahit Gökoğlu, Oğuzhan Ceylan, Erhan Körtek, Gafur Ataç, Mehmet Kuru, Ramazan Avşaroğlu, Selman Yuyucu, Serhat Taner Doğan, Sinan Karataş ve Ziya Yalabuk’un, haklarında kuvvetli suç şüphesi olduğu, kaçma ve delilleri yok etme ihtimali, tanık ve mağdurlar üzerinde baskı oluşturma şüphesi bulunduğu, adli kontrol tedbiri uygulamasının bu aşamada yetersiz kalacağı göz önüne alınarak, ”silahlı terör örgüte üye olmak”, ”casusluk” ve ”Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs’ suçlarından tutuklanması kararlaştırıldı. 

Hakimlik, diğer şüpheliler Kılıç Arslan, Beyzade Ünver, Halil Akdeniz ve İsmail Acer’in, haklarında yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakılmasına hükmetti. internethaber 16.02.2015

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

İmam Humeyni, çağdaş insana ilahi bir lütuftur

Allah’ın adıyla
İster bireysel olsun ister toplumsal insanın gerek bedensel ve gerekse ruhsal ilerleyişi ancak modeller, öğretmenler eliyle gerçekleşmektedir. Meselenin bu yönü ile peygamberler (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun), insanın dünyevi ve uhrevi ilerleyişinde ona rehberlik yapması için Allah’ın gönderdiği ilahi modeller, ilahi öğretmenler'dir.

İnsanın birey ve toplum olarak ilerleyebileceği kemalat sınırı da model aldığı, önder edindiği şahsiyetin erdem ve faziletleri ile doğru orantılıdır. Ve yine insanın ferdi ve içtimai olarak elde edebileceği sosyal, siyasal, bilimsel, sanatsal, dini ve kültürel kazanım ve yetkinliklerde rehber edindiği kişiliğin çapı ve derinliği ölçüsünde olacaktır.

Bu tespitler ışığında baktığımızda, acaba tarihin seyrinde en etkin kırılmayı yaşatan modern zamanların hiç kuşkusuz en önemli olayların başında gelen “İslam İnkılabı” nasıl bir önderlik eliyle gerçekleşmiştir? Bu şahsiyet, ne türden erdem ve faziletler taşımaktadır ki, yüz yirmi dört bin peygamberin (s) çabasını neticelendirerek zafere ulaştırmayı başarabilmiştir? Ve bu kişilik nasıl bir ruhi donanıma sahiptir ki, “İslam İnkılabı”na ideologluk ve önderlik yapabilmiştir?

Evet, acaba İmam Humeyni (r.a) nasıl bir şahsiyetti ki, tarihin en şanlı “hak ve adalet inkılabı”nı gerçekleştirebildi? Acaba İmam Humeyni (r.a) ne türden erdem ve faziletlerle donanmış bir ruha sahipti ki, tarihi mazlumlar lehine dönüştürmeyi ve “mustazaflar çağı”nı başlatabilmeyi başarmıştır?

Konuyu incelemeye önce şu soruyu cevaplayarak başlamalıyız: “Bir insanda ona şeref, onur, izzet ve haysiyet bahşedecek ne türden özellikler olabilir? Ve bunlardan hangileri İmam Humeyni (r.a)’de hayat bulmuştur?”
Merhamet, cesaret, adalet, ilim, irfan, takva, ahlak, sadelik, cömertlik, mütevazılık, cihad, tebliğ… Kalem yoruluncaya kadar erdemleri ardı ardına sıralasak ve sonra dönüp İmam Humeyni (r.a)’nin seksen dokuz yıllık yaşamına yönelsek, o erdemin O’nda kamilen varlığına şahit oluruz.

İmam Humeyni (r.a), insanlığın neredeyse kahir ekseriyeti için birbirine zıt olan erdem ve faziletleri ruhunda bir arada barındırıyordu. Tıpkı ceddi İmam Ali (a.s) gibi. İmam Humeyni (r.a); bilge bir feylesof, abid bir mücahid, arif bir ideolog, şair bir siyasi, mütekellim bir muhaddis ve sufi bir devrimcidir.

Enbiyanın (s) binlerce yıldır mücadelesini verip inşa etmeye çalıştığı “hak ve adalet” öğretisinin modern zamanlarda teorik ve eylem olarak bir bedende pratik bulmuş halidir İmam Humeyni (r.a).

İmam Humeyni (r.a), enbiyanın (s) unutulmuş tüm sünnetlerini ihya ederek, çağdaş insanın İslam’ı gerçek çehresini ile tanımasını temin etmiştir. İslam ümmeti ve tüm dünya mustazaf halkları için kurtuluş kapısını göstermiştir.

İmam Humeyni (r.a)’nin tüm erdem ve mücadelesini sınırlı bir makale de incelemek elbette muhaldir. Ancak şu soruya cevap arayabiliriz: “Acaba İmam Humeyni (r.a)’nin dirilttiği en önemli sünnet nedir? Acaba İslam ümmetinin ve mustazaf tüm halkların kurtuluşuna vesile olacak hangi bayrağı dikmiştir?”

Kanaatimce İmam Humeyni (r.a)’in İslam ve insanlığa en büyük hizmeti: “Yüzyıllardır gerçek kimliğinden koparılarak soyut ve muğlâk hale getirilmiş “hak-batıl” mücadelesini yeniden tanımlayıp, anlamlandırarak müşahhas hale getirmesidir.”

İmam Humeyni (r.a), modern zamanlarda “batıl”ın “emperyalizm ve siyonizm” olarak müşahhaslaştığını ve emperyalizmin “Büyük Şeytan Amerika”, siyonizmin ise “Gasıp İsrail Rejimi” şeklinde vücut bulduğunu insanlığa ayan etti.

İmam Humeyni (r.a), “kölelik, zulüm ve sömürü” boyunduruğundan kurtulup, “adalet, hürriyet, eşitlik” içerisinde izzet ve onur ile yaşamak isteyen tüm mazlum ve mustazaf halkların esas düşmanının kim olduğunu aşikar eyledi.
Paris’ten Tahran’a döndüğü gün: “Bugün hak ile batıl, fakir ile zengin, istizaf ile istikbar ve yalın ayaklılarla tasasız müreffehler arasında savaş başlamıştır… Ey dünya Müslümanları, sizlere sesleniyorum! Ve ey zalimlerin zulmü altındaki mustazaflar! Kalkın! Birlik olup el ele verin ve kendi mukadderatınızı savunun! Süper güçlerin yaygaralarından ürkmeyin; zira bu çağ, Kadir Allah Teâlâ’nın da izniyle mustazafların müstekbirlere ve hakkın batıla galebe çalma çağıdır!” buyurarak, “hak-batıl” mücadelesinin çerçevesini ve seyredeceği yolu deklare etmişti.

İmam Humeyni (r.a), “hak-batıl” mücadelesini sadece teorik olarak tanımlamakla kalmadı, pratik olarak emperyalizm ve siyonizmin İran’da ki yansıması “Şahlık düzeni”ni Müslüman halka dayalı olarak devirdi ve “İslam İnkılabı”nı gerçekleştirdi. Zalim müstekbirlere, emperyalizme, siyonizme karşı İslam ümmeti ve tüm mustazaf halklar için kurtarılmış bir kale inşa etti.

İmam Humeyni (r.a), “İslam İnkılabı”nı gerçekleştirerek on yıl boyunca dünyanın en önemli ülkelerinden birini yönetti. Devletin tüm imkan ve zenginlikleri elinin altında olmasına rağmen bu yüce şahsiyetin yaşamındaki sadelik, tevazu ve ölçülerde (şahsi, dünyevi olarak) zerre bir değişme olmadı. Toplumun en aşağı katmanından insanların bile yaşamakta zorlanacağı tek göz bir evde peygambervari bir yaşam sürdü. “Keşke ben de bir İslam İnkılabı Muhafızı olsaydım” diyerek tüm yaptıklarını bir hiç gördü.

İmam Humeyni (r.a), “İnkılab” yapıp dünya tarihini değiştirdiğinde bile insanları “cihad-ı ekber”e yani nefs ile mücadeleye davet ediyor ve şöyle buyuruyordu: “İnsan, ömrünün sonuna kadar nefsinin ve şeytanın şerrinden güvencede değildir. Bir hata yapar yapmaz dönün ve hata yaptığınızı hemen itiraf edin; işte bu, insani kemaldir.”

İmam Humeyni (r.a), yukarıda zikrettiğimiz gibi tüm zıt erdem ve faziletlerin bileşkesi idi. Daha ziyade siyasal ve devrimci yönü ile tanınmış bu büyük bilge; baba, eş, arkadaş, komşu olarak ta eşsiz bir insandı. Bu yüce devrimcinin “aile” hayatında ruhunun ne kadar latif olduğunu görmek için değerli eşine yazdığı mektuptan birkaç cümle paylaşmak yeterli olacaktır.

Bakınız, dünyaya meydan okuyan, tarihin akışına yön veren bir devrimci eşine nasıl sesleniyor: “Sana olan bağlılığımı ifade etmek isterim. Canım sana feda olsun. Kurban olayım. Kalbime kuvvet veren, aziz nur yüzünüzden ayrıldığım müddet boyunca hep hatırımdaydınız. Güzel suretiniz kalp aynamda yansıyıp durdu… Hakikaten yeriniz bomboş. Şehrin ve denizin manzarasını seyretmek çok hoş. Ancak yüzlerce kez hayıflanıyorum ki canım sevgilim, yoldaşım bu güzel manzarayı birlikte doyasıya seyretmek için yanımda değil..”

İmam Humeyni (r.a), dünya Müslüman ve mustazaflarına; “kölelik, zulüm, sömürü” düzeninin sahipleri emperyalizm ve siyonizme karşı nasıl mücadele edip, “adalet, hürriyet, eşitlik” temelli nasıl bir dünya kurabileceklerini ve müstekbirlerin mustazafların yakasındaki ellerinin nasıl kesileceğini öğretirken bir yandan da onlara fert olarak; bireysel, ailevi ve toplumsal olarak nasıl bir “insan” olmaları gerektiğini teorik ve pratik olarak öğretmiştir.
İmam Humeyni (r.a), enbiyanın ve evliyanın yetiştirmek istediği insan tipinin pratik bulmuş şeklidir.

İmam Humeyni (r.a), çağdaş insana Allah’ın ilahi bir armağanıdır. Muntazar Musavi / Rasthaber 17.02.2015

 

33.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Al sana Osmanlı!

1923’te…

Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu.

40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.

Traktör sıfırdı, karasaban’dı. Beş bin köyde sığır vebası vardı.

Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu.

Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.

Ortalama ömür 40’tı. 

Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. 

Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…

Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı. 

Kadın, insan değildi. (Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı.

Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Tayyip Erdoğan’ın dedemiz dediği Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu). 

Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı. Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu.

Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. 

Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu!

Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz Ortaçağdı. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.

Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı.

Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı. 600 sene boyunca Türkçenin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti.

Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” falan deniyor ya…

İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteferrika da devşirmeydi, Macar’dı. Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”

Saadettin Demiray’ın mektubunu Yımaz Dağdeviren göndermiş.

Biraz kısaltmak zorunda kaldık…

Özetle, Atatürk’ün şu şu uygulamalarına karşıyım de, seni anlarım. Amma, Türk milletini bir gecede cahil bıraktı, Osmanlı’da halk çok rahattı, Cumhuriyetle kötü oldu deme, ayıptır, günahtır, yalancılığın sırıtır, çünkü tarih suratına tükürür…Hasan DEMİR Yeni Mesaj 19.02.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

İslam tarihinde ilk fitne

İslam tarihinde ilk fitnenin Cemel ve Sıffın savaşlarından çıkıp çıkmadığı bendenize soruldu.

İslam tarihinin ilk fitnesi, henüz Resulullah’ın defin işlemleri gerçekleşmeden Sakife’de yapılan ‘oldu bitti’dir.

Hz. Ali Efendimiz ve birkaç sahabe Hz. Peygamber’in cenaze merasimi ile ilgilenirken, aralarında Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in de bulunduğu az bir sahabe topluluğu Sakife denilen yerde halifeyi reyleri ile seçmişlerdir.

İlk fitne ateşi de burada yakılmıştır.

Zira Resulullah’ın rihletinden çok kısa bir süre önce Gadir mevkiinde Hz. Ali’yi halife ve yerine vasi olarak atadığını bilen başta Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer olmak üzere bu sahabeler emre uymamış, duyduklarını inkâr etmiş ve kendi aralarında Hz. Ali’nin dışında bir halife seçmişlerdir.

Altının çizilmesi gereken husus, İslam’da halifeliğin ümmet reyi ile belirlenemeyeceği konusudur. Halifenin seçimi nas iledir. Cenab-ı Hakk’ın emri ile işaret edilir ve Resulünün sünneti ile seçim gerçekleşir.   

İmamı seçen ve işaret eden Allah ve Resulü’dür.

Nitekim Hz. Ali’nin imam olarak tayini aynen bu şekilde olmuştur. 

Ne Hz. Ebubekir’de, ne Hz. Ömer’de, ne de Hz. Osman’da Cenab-ı Hakk’ın işareti ve Resulullah’ın halife olmaları yönünde bir nasp söz konusu değildir.

Sakife’den sonra, imamet ve hilafet makamı biri birinden ayrılmıştır.

İmamet, Hz. Peygamber’in hadislerinde beyan buyurduğu, Ehl-i Beyt’inin yolundan gelen Hz. Ali’nin evlatlarının hakkıdır. Hilafet ise bir koltuk sevdası şeklinde devletin başına geçme hevesi olarak farklı kişilerin elinde adeta bir topa dönüşmüştür. 220 Sünni âlimin eserinde yer alan ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak açıklıktaki Gadir-i Hum konusu, imamet ilanıdır ve Ehl-i Beyt dünyası için bir iman şartıdır.

Sünni ulemadan Hafız Ebu Cafer Muhammed b. Cerir-i Taberi, “El Velayetu Fi Turuk-ı Hadis-il Gadir” adlı kitabında Gadr hadisini Zeyd b. Erkam’dan şöyle rivayet ediyor: “Resulullah (sav) Veda Haccı’ndan dönerken öğle vaktinin sıcağında Gadir-i Hum denen yerde durdu. Büyük gölgelikler kurulmasını emretti.

Gölgelikler kurulduktan sonra herkesin cemaat namazı için toplanmasını buyurdu. Cemaat namazı için toplandık; Allah Resulü (sav) bizlere bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: “Allah-u Teala bana şu ayeti nazil etti: ‘Ey Resul! Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan peygamberliğini tebliğ etmemiş gibi olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.’ (Maide, 67) Cebrail, bana burada Rabbimin şu emrini  bütün herkese iletmemi emrettiğini bildirdi:

‘Ali b. Ebu Talib benim kardeşim, vasim ve halifem, benden sonra İmamdır.’ Ben de size tebliğ ediyorum. Ben her kimin mevlası isem, bu Ali (as) de onun mevlasıdır; bu Allah tarafından bana bildirilmiştir.” Maide suresi 67. ayetinin nazil olmasından sonra irad edilen bu hutbe göstermektedir ki, Hz. Ali’nin halife oluşu bizzat Allah’ın emri iledir. Bu hutbenin altı yerinde imamlığın Hz. Ali’nin olduğu belirtilmiştir.

“1- Ali b. Ebi Talib, benim kardeşimdir, vasimdir, halifemdir ve benden sonra ki halifemdir.

2-  Allah Resulü’nün (sav) halifesi odur. Müminlerin emiri odur. Allah tarafından tayin edilen hidayet imamı odur.

3-  Ey insanlar! Bu Ali’dir! O benim kardeşimdir, vasim, ilmimi toplayan ve ümmetim arasında iman eden kimseler üzerindeki halifemdir.

4- Ey insanlar! Ben hilafet emrini kıyamet gününe kadar imamet veraseti olarak neslime emanet ediyorum.

5- Ali, Allah tarafından tayin edilen imamdır.

6- Benden sonra Ali, Allah’ın emri ile sizin veliniz ve imamınızdır.”

İmamet makamı ondan sonra da Allah ve Resulü ile görüşeceğiniz güne kadar O’nun evlatlarından olan benim neslimin hakkıdır. 

Hz. Ali’nin imamet ilanından sonra henüz insanlar dağılmadan Maide suresi 3. ayeti nazil oldu: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetlerimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim .” Resulullah (sav); “Allah-u Ekber! Din kemale erdirildi. Nimet tamamlandı. Yüce Allah benim risaletime, Ali’nin velayetine razı oldu” buyurdu.

Yani Hz. Ali’nin imametinin bilinmesi ile İslam dini tamamlanmıştır. Velayetin ilanı Allah’ın emridir. Bundan sonra İslam velayet yolu ile devam edecektir.

Bu açıdan değerlendirildiğinde Hz. Ali’nin imametini reddetmek, Allah’ın emrine karşı gelmektir.

Hz. Ebubekir’ in halifeliği ile başlayan sürece sahip çıkanlara 220 Sünni âlim aslında cevap vermektedir.

220 Sünni âlim Gadir-i Hum Hutbesi’ne yer verir. Mesela:  

* İmam Fahr-i Razi, Erbain’de bütün ümmetin bu hadis üzerinde icma ettiğini söylemektedir.

* İbn Kesir, Bidaye, cilt 5, sayfa 212.

* Ahmed İbn Hanbel, Müsned, Cilt 4, sayfa 164, 165, 281…

Suyutı’nin ‘Ed-Durr’ul Mensur’ eserinde, Vahidi’nin Esbab-ı Nuzül’ünde ve İbn Ebi Hatim’in Tefsir-ul Kur’an’il Azim’inde, Gadir Hutbesi’nde Hz. Ali’nin hilafetinin ilanı yapıldığı yer almaktadır. İmam Gazali, Sırr’ul Alemeyn ve Keşf’i ma fid Dareyn isimli eserinde Gadir Hutbesi’nde Hz. Ali’nin hilafet ilanını ve reddedilmesindeki hatayı şöyle yazmaktadır: “Fakat hilafet hususunda delil bütün açıklığı ile ortaya çıktı ve konu aydınlandı. Cumhur (Müslümanların tamamına yakın çoğunluğu) Gadir-i Hum Hutbesi’ndeki  hadisin metninde şeksiz şüphesiz tam icma ve ittifak ettiler. Orada Resulullah şöyle buyuruyor: ‘Ben kimin idarecisi isem, Ali de onun idarecisi ve velisidir.’ Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek batıldır. Eğer onun (Hz. Ebubekir’in) hilafetini kurtarmak için ‘icma hasıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki?

Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi, Hz. Fatıma ve evlatlarının hiç birisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (İmam Gazali, Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’dDareyn, Sayfa 16-18)

Hz. Ali Efendimizin ve Hz. Fatıma annemizin, imametin Hz. Ali’nin hakkı olduğuna dair beyanları ortadadır.

İslam’da halifenin seçimi nasp ile olması gerektiği halde demokratik yola başvurmak ilk fitne kıvılcımını ateşlemiştir. Bundan sonra Muaviye geleneği ile Sünnilik diye bir yol ihdas edilmiştir. Bendeniz, bir Sünni olarak yetiştirilmeme rağmen, son beş yıldır Sünni dünyaya seslenerek ‘Sünnilik hakkında tek bir ayet veya hadis bana gösterin’ diyorum. Yoktur…

Oysa Ehl-i Beyt hakkında onlarca ayet ve yüzlerce hadis bulabilirsiniz. Hz. Ali Efendimizi seven ve onun tarafı olanlara Şii denir ve İslam’ın yolu da Ehl-i Beyt yoludur. Şiilik, Sünnilik gibi Peygamber’den sonra ortaya atılan bir yol olmayıp, Hz. Ali’nin yanındaki ilk sahabelerle yaşanan Ehl-i Beyt yoludur.

Gadir-i Hum’dan sonra Hz. Ali’ye biat eden sahabeler de ilk Şiilerdir.

Selman-ı Farisi, Ebuzer Gıffari, Mikdad b. Esved, Ammar b. Yasir, Halid b. Said b.As, Bureyde Eşlemi, Ubey b. Kab, Huzeyme b. Sabit, Ebu Heysem b. Teyhan, Sehl b. Huneyf, Osman b. Huneyf, Ebu eyyub el Ensari, Cabir bin Abdullah el-Ensari, Huzeyfe b. Yeman, Sa’d b. Ubade, Kays b. Sad, Abdullah b. Abbas ve Zeyd b. Erkam ilk şiilerdir.

Cenab-ı Hak ayet-i kerimede, “Ey Ehl-i Beyt! Yüce Allah sizden, her türlü günahı, haramı, fenalığı, çirkinliği, basitliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzab, 33) buyuruyor.

Yine Şura suresinin 23. ayetinde, “De ki (Muhammed’im ), ‘Ben peygamberliğimi tebliğime karşılık sizden, Ehl-i Beyt’imi sevmenizden başka hiçbir ücret istemiyorum’ buyurmuştur.”

Hz. Peygamber Necran Hıristiyanlarıyla lanetleşmeye giderken yanına Hz. Fatıma annemizi, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizi almıştır.

Cenab-ı Hakk, Al-i İmran suresinin 61. ayetinde ‘Sana gelen bu hak ilimden sonra her kim seninle münakaşaya kalkarsa de ki, öyleyse gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım, sonra can-u gönülden lanetleşip beddua edelim de, Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun” buyururken yine Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ini işaret etmiştir.

Ez cümle demek isteriz ki, Ehl-i Beyt sevilmiş, seçilmiş ve tabi olunması emredilen mübarek kişilerdir.

İslam dini, Allah’ın emri ve Resulullah’ın nasbı ile Ehl-i Beyt soyundan gelen imamlar ile yani velayet yoluyla kıyamete kadar devam edecektir.

Maalesef Sünni dünyadan bazıları bu hakikati inkâr etseler de, Allah’ın rızası Ehl-i Beyt yolundadır. Prof. Dr. Haydar Baş 20.02.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Münafık Siyaset

“Onlar müminlerle kâfirler arasında bocalayıp dururlar: Ne onlara bağlanırlar, nede bunlara. Herkimi de Allah şaşırtırsa sen ona hiçbir yol bulamazsın.” 4/143

Kur’an- Kerim’de en çok zikredilen zümre münafıklardır. Bu zümrenin kimliği muhtelif ayetlerle beyan edilmektedir. Bu ayetlerde Allah, mümin ve muvahhitlerin onlardan uzak durmalarını ister. Çünkü insanlık tarihinde ve bilhassa İslam tarihinde insanlığa en çok zarar uğratan topluluk işte bu ikiyüzlü münafıklar topluluğudur. Örneğin; Yüce Rabbimiz, şu iki ayette onlara özgü şu beş sıfatı zikrederek müminleri onların tuzaklarına düşmekten sakındırır:

1- Onlar, şeytani hedefleri ve nefsani çıkarlarına ulaşmak için aldatıcı bir maskeye bürünür ve kendilerince açıkgözlülük yaparak meydanlara çıkarlar. Öylesine cazip ve çekici konuşmalar yaparlar ki karşıdaki muhatabı hayretlere düşürürler. Dahası Allah’ı bile kandırmak isterler. Hâlbuki tam o lahzada dahi onlar aslında sadece kendi kendilerini aldatmaktadırlar. Zira elde etmek istedikleri geçici ve değersiz şeyler yüzünden, çok büyük değerleri, en başta kendi öz insani kimliklerini elden verdiklerini görmemektedirler. Onlar, hedeflemiş oldukları makam ve mevkiiye ulaşmak için bin bir türlü hile ve plan ile insanların gözlerini boyamak ve toplumun teveccühünü kazanıp gönüllerde taht kurmak için çabalarlar. Lakin bu uğurda asıl sermayelerini, yani imanlarını elden verdiklerinin farkında dahi olmazlar.

“Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar.”

2- Onlar Allah’tan uzaktırlar. Dolayısıyla ibadet etseler dahi bir lezzet almazlar:

“Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar.”

Çünkü onlar makam, servet ve sair dünya nimetlerinin vermiş olduğu sarhoşlukla insanları aldatabilecekleri zehabına kapılır ve kendilerini abid göstermeye çalışırlar.

3- Onlar Allah’ın vadettiği o büyük güne iman etmemişlerdir. Bu yüzden şayet ibadet veya hayırlı bir amel işleseler de hiçbiri Allah için değildir: “İnsanlar görsün diye yaparlar.”

4- Onlar Allah’ı çok az hatırlarlar. Şayet hatırlayacak olsalar dahi Allah’tan korktukları için değil, belki şeytani hedeflerine varmak ve göz boyama maksadıyla O’nu yadederler. Arkalarını döndüklerinde ise yeryüzünü fesada sürüklemek ve nesilleri bozmak için çabalarlar. İşte, günümüzdeki Amerikan İslamcılığının kafa kağıdının hülasası! Allah müminleri uyarmak için bu kimliği şöyle beyan buyurur:

‘’O, Senin yanından ayrılınca veya bir işin başına geçti mi yeryüzünü fesada vermek, ekin ve kültürü ifsat etmek ve nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.’’ 2/205

Bu ayeti celile aynı zamanda, bir yandan medya ve eğlence sektörü aracılığıyla fesat ve ahlaksızlığı yayarak nesilleri bozan diğer yandan camilerde en ön safta namaza duran siyasilerin gerçek yüzlerini de ifşa etmektedir. Evet, Müslümanların en büyük düşmanı işte bu iki ayaklı insan görünümlü şeytanlardır.

5- Onlar net bir hedefe sahip değillerdir. Aslında kendi şeytani nefislerinin kurbanı olmuş zavallılardır. Ne müminlerle ne de alenen Müslüman olmayanlarla beraber yürüyebilirler. İkisi arasında mekik dokurlar ve sadece servet ve makamlarını koruma peşindedirler.

“İkisi arasında bocalayıp dururlar; ne onlara ne de bunlara (yar olurlar).”

Ayetin sonunda çok açık bir dille Allah onların dalaletten kurtulamayacaklarının haberini verir. Bu haber, bu tip insanlara gelecekte ağır bedeller ödeyeceklerini hatırlatırken aynı zamanda bu kötü duruma düşmemeleri için tüm insanlar için de bir uyarıdır . Günümüzün iki yüzlü münafıkları da, bir yandan İslam’dan, dinden, imandan bahsederken diğer yandan İslam’la, dinle, imanla alakası olmayan laik ve seküler sistemin bekçiliğini yaparlar. İçinde bulundukları çirkin ve yüz kızartıcı durumu fark edemedikleri için, kah Amerika’nın kucağına oturur kah Müslümanların yanındaymış gibi görünürler. Arada bir İsrail’e kafa tutar gibi havalara girerler, ama İsrail lobilerine aidat ödemekten de geri durmazlar. Bir yandan Filistin’in mazlum halkının yanındaymış gibi görünseler de diğer yandan İsrail ile ticaret hacmini on katına çıkartırlar. Bazen Amerika ve Nato’ya karşı efelendikleri de olur fakat bir an önce Suriye’ye saldırsınlar diye bir el etek öpmedikleri kalır. Tabi Suriye hükümetine muhalif olanları silahlandırmak için Amerika ile el sıkışmayı bir zafer havası içeresinde kutlamaktan da hiç gocunmazlar. İsrail’i sözüm ona “en sert bir dille” kınarlar ama İsrail’in korkulu rüyası Direniş Cephesi ve Hizbullah hakkında, değil Müslümanlık insanlığa dahi yakışmayan sözler sarfederler. İsrail’i memnun etmek için hiç utanmadan bin bir kılığa girmekten de hiç çekinmezler.

Bütün davaları şu: Suriye ve Filistin meselesinde Muhammedi (s.a.a) Müslümanlar taraf olmasınlar!

Güncel bir sorun olması hasebiyle bu konuya bir açıklık getirmek gerekiyor. Zira özellikle son dönemlerde Hizbullah ve İran hakkında Türkiye toplumunun zihninde yanlış bir tasavvur ve çarpık bir tablo yaratılmak istenmektedir. Bu tabloyu özetleyecek olursak: Suriye hükümeti İslam’la idare edilmiyor. Bu Hükümet, eski Sovyet rejiminin kurmuş olduğu Baas Partisi tarafından yönetilmektedir. Evet, doğrudur. Peki, acaba Türkiye Hükümeti Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamber’in Sünneti ile mi idare ediliyor? Eğer Kur’an-ı Kerim ile idare ediliyor ve Şeriat ahkamı uygulanıyor olsaydı hak vermemek olmazdı. Fakat eğer canla başla savundukları Türkiye devleti, ilahi kanunların tek bir maddesini dahi anayasasına koymamış ve tamamen Batı kaynaklı bir hukukla idare ediliyorsa o zaman durup bir düşünmek gerekir. Bu durumda bu zümre, hangi hakla Suriye’yi Baas Partisi tarafından yönetiliyor diye suçlayıp tağut ve kafir ilan ediyor ve hangi gerekçeyle dünyanın her köşe bucağındaki silahlı çeteleri örgütleyerek sözüm ona “cihada” gönderiyorlar? Eğitip donattıkları bu çeteler kime karşı savaşacaklar? Tabi ki Suriye’nin Müslüman halkına karşı! Niçin? Amerika’nın Ortadoğu’daki çıkarları için! Peki Türkiyeli Müslümanlar bu ikiyüzlülüğü fark edemiyorlar mı? Hayır, maalesef! Zira Türkiyeli Müslümanlar başsız, Türkiyeli Müslümanlar sahipsiz, Türkiyeli Müslümanlar basiretsiz! Fakat çok duygusal ve kışkırtılmaya açık! Dolayısıyla da İsrail’in ekmeğine yağ süren bu nifak siyasetini fark edemiyor.

Madem öyle, bu halkın duyarlı olduğu hususlarda Suriye’nin Baas rejimini Türkiye’nin Laik rejimiyle bir kıyaslayalım:

Suriye’de de camiiler aynen Türkiye’deki gibi açık ve hiç bir engelleme yok. Günde beş vakit ezanlar okunuyor ve camiiler dolup taşıyor. Üniversitelerinde dini eğitim en yüksek düzeyde okutuluyor. Başörtüsü sorunu yok. Cumhurbaşkanları da Cuma ve bayramlarda en ön safta namaz kılıyor. Peki neden Suriye rejimi kafir oluyor ve ona karşı savaş açılması gerekiyor da Türkiye rejimi bundan muaf tutuluyor? Hadi diyelim Suriye’deki muhalifler Baas rejimine karşı çıkıp hak talebinde bulunuyorlar. Peki, Türkiyeli Müslümanlar ne diye kendi başlarına musallat kılınmış Batı kaynaklı gayri İslami rejime ses dahi çıkarmazken özellikle Suriye’ye karşı maddi-manevi “cihada” koşuyorlar? Eğer onlar İslami bir yönetim istiyorlarsa Türkiyeli Müslümanlar neden istemiyorlar? Bu bir soru işaretidir.

Suriye muhaliflerine gelince, acaba bunlar hakikaten Kur’an ve Sünnet’e uygun bir devlet kurmak için mi Esad’a baş kaldırıyorlar? Yoksa işin içinde başka hesaplar mı var? Özellikle Direniş Cephesi’ni hedef almaları pek bir manidar değil mi? Asıl maksat, İsrail’in güvenliğini temin etmek ve Amerika’nın bölgeye yerleşmesi için zemin hazırlamak olabilir mi? Zira bütün karineler bunu gösteriyor! Ciddi ciddi sormak istiyorum: hakikaten Türkiye hükümeti, Suriye hükümetinin muhaliflerine İslami bir hükümet kurmaları için mi yardım ediyor? Şayet İslami bir hükümet kurmaları için yardım ediyorsa niçin ilk evvela Türkiyede kurmuyorlar ki? Hatta Suriyeli mücahidler” dahi belki yardıma koşarlar!

Peki, İran İslam Cumhuriyeti ve Hizbullah niçin Suriye hükümetine yardım ediyor? Bu sorunun cevabı çok açık ve nettir: çünkü Direniş Cephesi’ne göre, bu savaşın asıl maksadı Suriye rejimi değil; Amerika’nın, Büyük İsrail hayalinin gerçekleşmesi doğrultusunda vermiş olduğu sözü yerine getirebilmesi için bir alt yapı çalışmasıdır. Zira ilk evvela bu hayalin önündeki bütün engellerin kaldırması gerekir. Bu nedenle Direniş güçlerine yıllardır ev sahipliği yapan Suriye hükümetini düşürüp yerine, İsrail’e dost bir hükümet kurmalıdırlar ki Direniş Cephesi’ni rahatlıkla bir köşeye sıkıştırabilsinler. Böylece hem İsrail derin bir nefes almış olur hem de İran’ın Hizbullah ve Filistinli Mücahitler’e yardımlarının önü alınmış olur. Pek tabi bununla da yetinmeyeceklerdir. Zira Ortadoğu’da tam bir hakimiyet sağlamak için Hürmüz Boğazı’nı da ele geçirmeleri gerekecektir. İşte İran İslam Cumhuriyeti ve Hizbullah, Amerika ve müttefiklerinin bu şeytani emellerinin gerçekleşmemesi için mücadele sahasına inmiş ve Suriye hükümetinin yanında yer almışlardır. Bu, Beşşar Esad veya Suriye rejimini savunmak anlamına gelmez. Yegane maksat, bölgede tam bir sulta kurmak isteyen şer odaklarını engellemektir. Şu bir hakikattır ki İran İslam Hükümeti, İslam Yurdu’nu gasp etmiş bulunan dünya yiyicilerinin artık bundan böyle istedikleri yeri istedikleri şekilde sömüremeyeceklerini göstermek için sahaya inmiştir. Bunu sömürgecilerin kendileri de çok iyi biliyorlar. İşte bu nedenledir ki etekleri tutuşmuş bir vaziyette İslam Yurdu’na musallat kıldıkları köle ve uşaklarını da yanlarına alarak İslami uyanışın önünü tutmak istiyorlar. Lakin ne yazık ki bugün, kendilerini İslami kimlikle tanımlayan çevreler dahi Amerika, Siyonizm ve müttefiklerinin bu şeytani oyununa gelerek İran islam Cumhuriyeti ve Hizbullah’a cephe açmış bulunmaktadırlar.

Yakın tarihimizde Amerika ve yerli uşakları tüm İslam Yurdu’nda askeri ve kültürel anlamda cinayet üstüne cinayet, katliam üstüne katliam işlerken halen bu tablo karşısında sessiz kalan ve İsrail terör şebekesine bir fiske olsun vurmayan “Müslümanların” aynı kıbleyi paylaşan mümin kardeşlerine karşı nasıl acımasızca saldırıp nasıl vahşice cinayetlere ortak olabildiklerini görüp de kan ağlamamak elde değil!

Evet, daha şu son günlerde Amerika, stratejik ortağı Türkiye ile birlikte Suriye devletine karşı “ılımlı muhalifleri” yani kendi müttefiklerini eğitip donatacağını, silah yardımı yapacağını ve askeri-istihbari her türlü desteği vereceğini ilan etti. Peki, Türkiyeli Müslüman camia bu ittifaka nasıl bakıyor? “Amerikancı Müslümanların” eliyle dökülecek ve dökülmekte olan kanı “Müslüman kanı, benim kanımdır” diyerek sahiplenecek kadar imani bir cesareti kendinde bulacak mı acaba? Yoksa daha fazlasının yapılmasını; örneğin “Kosova’da olduğu gibi insani yardım adına havadan direkt bombalar yağdırmaları gerektiğini” söyleyecek kadar alçalacak mı? Devlet ağzıyla konuşan Müslümanlar hiç mi düşünemiyorlar ki okyanus ötesinden gelip kendi çıkarları adına İslam Yurdu’nu yeniden şekillendirmek isteyen Amerika, hakikaten “insani” bir maksat peşinde olabilir mi? Böyle bir hakka sahip midir? Amerika ne zamandan beri Müslümanların Veliyü’l Emr’i oldu da bizim sorunlarımızın çözüm mercii olsun? Bu soruyu soracak cesareti kendinde bulan kaç Müslüman var? Acaba Müslümanlar bir gün “Amerika ve Batılılar’ın ne işi var İslam ülkelerinde” diyebilecek basirete sahip olacaklar mı? Günümüz Müslümanları yıllardır, Amerika ve Batılılar’ın eliyle dökülmekte olan Müslüman ve mazlum kanına sadece seyirci kaldılar. 1979 dan bugüne kadar Afganistan’da dökülen kan ve yüzde ellisi sakat bırakılan insan Amerika ve işbirlikçilerinin eseri değil midir? Irak, Libya ve diğer İslam ülkelerinde, sözüm ona insani söylemler kamuflajıyla, kullanmaya elverişli buldukları silahlı çeteleri en son model kan kusturucu silahlarla donatarak kadın, çocuk, yaşlı ve savunmasız insanları öldüren batı ve işbirlikçileri değiller miydi? Onlar bu manzarayı keyifle izlerken, “Müslümanlar” bir yandan alkışlıyor bir yandan da şöyle diyorlardı: “Elhamdülillah, bir diktatör daha cehenneme gitti!” Peki, gidenin yerine gelen onlarca diktatörü ve yarattıkları anarşiyi görmeyecek kadar basiretsiz olmak bir Müslümana yakışır mı hiç? Şimdi Suriye’de aynı cinayetler işlenmekte, aynı senaryo uygulanmaktadır. Fakat bu kez daha ağır silahlar ve daha ağır cinayetlerle karşımıza çıkacaklar ama korkarım, Amerika ve ortağı Türkiye hükümeti eliyle işlenecek bu cürümlere, yine Müslümanlar alkış tutup teşvik etsinler! Doğrusu, oturup ağlamak gerekiyor Müslümanların bu haline! Çünkü büyük şeytan Amerika ve müttefiklerinin ne dolaplar çevirmekte olduğunu göremiyorlar. Daha da acısı görmek de istemiyorlar. Oysa İslami Uyanış ve Direniş Cephesi’ne tahammül edemeyen Amerika, Avrupa, İsrail ve onların ellerindeki bilumum kukla rejimler, her biri bin başlı bir canavar gibi her koldan ve her yönden İslam’ın üzerine saldırıyor, Uyanış ve Direniş nüvesini canlanıp serpilmeden boğmak istiyorlar.

Bütün bunlara rağmen bugün Muhammedi Kıyam’ın ayak sesleri de yankılanıyor bütün dünyada. Muhammedi (s.a.a) İslam’ın sadık askerleri ve mazlum-mustazaf insanların kalplerine hükmeden özgürlük ve hürriyet çağırısı, ulaştığı her yerde derin izler bırakarak dalgalanmaya devam ediyor. Tevhidi çizgiyi takip ederek yürüyen mümin ve muvvahhid kitlelerin her adımı bir ümit ve zafer muştusudur. Bu adım, aynı zamanda Amerika ve Amerikancıların kalplerine korku salan bir metanete sahiptir. Bugün artık tüm dünya, iki kutba ayrılmıştır: Muhammediler (s.a.a) ve Amerikancılar. Amerika ve Amerikancılar, üretmiş oldukları öldürücü ve zehirleyici silahlarla halklara baskı yaparak ve korkutarak hakimiyetini sağlamaya çalışırken; Muhammedi Müslümanların lideri, insanların özellikle de yeni nesillerin kalplerine seslenmekte, muhabbet, sevgi ve kardeşliğe çağırmakta ve hakikate susamış tüm insanlığı özgür bir dünyada özgürce yaşamaya davet etmektedir.

Yazının başında başlıca vasıflarını izah ettiğimiz münafık zümre, halen miting meydanlarında Allah, Peygamber ve İslami değerler adına nutuklar atarken diğer yandan Amerika ile birlikte Müslüman kanı dökmeye hazırlanıyorlar. Zihin dünyaları kirletilmiş Müslüman halk ise sanki Suriye halkı kafir bir halkmış gibi bakıyor ve Amerika’ya alkış tutuyorlar. Amerika ve stratejik ortağı Türkiye münafıkça “biz hiçbir devletin iç işlerine müdahele etmeyiz” diyorlar ama Suriye’in, Irak’ın, Afganistan’ın, Libya’nın, Yemen’in ve diğer İslam beldelerinin sadece iç işlerine değil evlerinin içine dahi müdahelede bulunuyorlar. Bırakın evlerine müdaheleyi, namuslarına dahi el atıyor ve vahşi çeteler eliyle pazarlarda cariye diye satıyorlar. Evet ne yazık ki Türkiyeli Müslüman camianın büyük ekseriyeti tüm bunları savunabilecek kadar özbenliğine yabancılaşmış bulunmaktadır.

Ya Rabb, sen merhamet et ve bu derin gaflet uykusundan İslam Ümmeti’ni uyandır! Müslümanlara, dost ve düşmanlarını birbirinden ayıracak basiret inayet eyle! welayet Muhammet AVCI 02.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

İran'dan çok ağır sözler

Laricani: "Bir hayat kadını bir şehre girince eteğini kafasına çekti"

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmaya sert tepki gösteren İran Meclis Başkanı Ali Laricani, "İsrail'i tekerlekli sandalyede teslim alırsınız" uyarısında bulundu.

Meclis genel kurulunda söz alan Laricani, İsrail Başbakanı'nın ABD Kongresi’ndeki konuşmasını eleştirerek, Netanyahu'nun sözlerine bir hayat kadını örneği ile yanıt verdi.

Laricani,"Bir hayat kadını bir şehre girince eteğini kafasına çekti. Kadına,'Neden bu şekilde bu şehirde yürüyorsun?’ diye sorulunca, 'Çünkü bu şehirde iffetli bir insan yok' yanıtını verdi. Bu kukla rejimin başbakanının kullandığı sözler, bu hayat kadını örneğine benzer" diye konuştu.

İran Meclis Başkanı, Netanyahu'nun Tahran'ın nükleer programıyla ilgili İran ve dünya güçleri arasında bir anlaşma imzalanması durumunda İsrail'in bu anlaşmayı kabul etmeyerek İran'a tek başına saldıracağına yönelik ifadelerde bulunduğunu hatırlatarak şunları kaydetti:

"ABD Kongresi, hayırsız evladı İsrail'i tekerlekli sandalyede teslim almak istiyorsa İsrail, İran'a karşı askeri eylemde bulunsun" Odatv.com 04.03.2015

Davutoğlu’nun IŞİD itirafı

Bazı siyasi itiraflar vardır, itiraf diye değil ama açıklama cinsinden yapılmıştır; işte öyle itiraflar bazen altı aydır anlatmaya çalıştığınız bir gerçeği çırılçıplak getirir masanın üstüne koyar!

Örneğin Erdoğan’ın 15 Şubat 2004’te, Kanal D ekranında “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” demesi gibi.

Birincisi Erdoğan’ın hangi projenin görevlisi olduğunu, ikincisi hangi ülkenin planlamasında rol aldığını, üçüncüsü o planlamanın hedefinin ne olduğunu ortaya koyuyordu bu itiraf.

Biz 3 Kasım 2002’den beri anlatmaya çalışıyorduk ama Erdoğan yaklaşık 15 ay sonra en temiz özeti yapmış oluyordu.

ABD’NİN IŞİD STRATEJİSİ

İşte yine benzeri bir durumla karşı karşıyayız. 9 Haziran 2014 gününden bu yana, yani IŞİD’in Musul’u bir gecede işgal etmesinden bu yana anlatmaya çalışıyoruz:

IŞİD ABD’nin bölgeye dönebilmesinin manivelasıdır, ABD için dost maksatlı düşmandır. Irak’ta Bağdat ile Erbil’in, Suriye’de Şam ile Türkiye sınırının arasına sosis gibi giren IŞİD’den boşaltılacak alanlar ne Bağdat’a ne de Şam’a bırakılmak istenecek, IŞİD’den boşaltılacak alanlarda PKK ve KDP egemenliği kurulmaya çalışılacak.

Çünkü ABD’nin asıl hedefi Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir Kürt Koridoru kurmaktır. Irak’ın kuzeyindeki Barzanistan’ı, Suriye’nin kuzeyinden İskenderun havzasına uzatmaktır. Barzani’ye bu amaçla Kerkük işgal ettirilmiş, PKK-PYD’ye bu amaçla Suriye’nin kuzeyinde kanton kurdurulmuştur. Ve AKP-PKK Açılımı bu hedefe uygun şekilde biçimlendirilmiştir: Örgütün Türkiye’de silah kullanmaması ama Irak ve Suriye’de daha da silahlanması!

ABD ve Batı KDP ile PKK’yi bu nedenle silahlandırmakta, eğitmekte ve donatmaktadır. TSK bu plana mecbur edilebilmek için Eğit-Donat programı imzalanmıştır, Musul harekatı tezgahı kurulmuştur, Kobani’ye peşmerge koridoru açılmıştır ve Kuzey Irak’ta özel kuvvetlere peşmerge eğittirilmiştir.

IŞİD’DEN BOŞALACAK ALANLARA KİM GİRECEK?

Tam 9 aydır özetle bunları anlattık, yetmedi, üstüne bir de “IŞİD: Kara Terör” diye kitap yazdık.

Ama işte Ahmet Davutoğlu çıktı ve tıpkı Erdoğan’ın yukarıda verdiğimiz örneğinde olduğu gibi 9 aydır anlatmaya çalıştığımız bir gerçeği çırılçıplak masanın üstüne koydu! Teşekkür ediyoruz.

Ne mi o gerçek? Şöyle diyor Davutoğlu: “Bizim için ‘DAİŞ (IŞİD) çıkınca ne olacak’ sorusu önemli. DAİŞ’in boşalttığı yere Suriye rejimi girmemeli veya Irak’ta Şii milisler girmemeli.” (Akif Beki, Hürriyet, 5 Mart 2015)

Soru basit: Peki IŞİD’den boşaltılacak alanlara kim girsin?

Yanıt, tıpkı Erdoğan’ın itirafına 11 yıl önce “peki Diyarbakır nerenin merkezi olur” diye sorduğumuz sorunun yanıtı kadar açıktır!

DAVUTOĞLU’NUN ABD’YE VERDİĞİ SÖZ

Aslında tüm bunlarda hiçbir sürpriz yoktur. Erdoğan iktidar olabilmek için ABD’nin BOP eşbaşkanlığını kabul etmiş ve o proje içinde görev yapmıştı, yapıyor. Aynı durum Davutoğlu için de geçerlidir.

Davutoğlu da Dışişleri Bakanı olarak atanmadan bir ay önce ABD’ye şu sözü vermişti: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni oalcaktır.” (Anadolu Ajansı, 21 Mart 2009)

Özeti şudur: AKP Hükümeti, ABD’nin küresel hakimiyeti için ona Ortadoğu’da taşeronluk yapacak ve alt bölgesel bir düzen olarak ona Kürt Koridoru’nu kurmaya çalışacaktır. İşin esası budur ve gerisi ayrıntıdır.

AKP Hükümeti bu rolün karşılığı olarak 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarılmıştır ve bu rolü sürdürebilecek en kullanışlı aktör olduğundan dolayı kimi sıkıntılara rağmen ABD’nin model ortağı olmaya devam edebilmektedir.

AKP yöneticileri bu tabloyu kendi tabanına kabul ettirebilmek için yeni-Osmanlıcılık oynamakta, diğer çevrelere kabul ettirebilmek için de “Türkiye’yi Kürtlerle büyütme” masalı anlatmaktadır.

Açılım, yeni anayasa, başkanlık sistemi gibi hedefler de işte bu nedenledir! AYDINLIK 07.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

İsrail’i değil de İran’ı en büyük tehlike olarak gören sizler, Amerika’yla aynı mezhepten misiniz?

Mahir Hammud “Amerikancı Araplar”a seslendi: İsrail’i değil de İran’ı en büyük tehlike olarak gören sizler, Amerika’yla aynı mezhepten misiniz?

Lübnan’ın önde gelen Sünni âlimlerinden Şeyh Mahir Hammud 6 Mart 2015 tarihli Cuma hutbesinde Amerika’nın uydurduğu İran masalına inanıp korkudan Amerika’ya sığınan Araplardan söz etti.

Şeyh Mahir Hammud’un söz konusu hutbesi şu şekilde:

“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun. O kendi taraftarlarını çılgın alevli ateş yaranı olmaya çağırır.”(Fatır: 6) Şeytanın sizin için düşman olduğunu bilmeniz yeterli değil. Aynı zamanda şeytanın tuzaklarına karşı da korunmanız gerekir. Aynı şekilde Amerika’nın düşman olduğunu bilmemiz de yeterli değildir. Bizim iç ve dış siyasetimizi Amerika’nın sinsi tuzaklarından korumamız gerekiyor. Ancak bu taraf hep ihmal ediliyor.

Hem ağlatan hem de komik olan bu görüntü, Amerikan Araplarının Amerika’nın elinde satranç taşlarından daha da basitleştiklerini gösteriyor. Bu kişilerin bugün küçük birer çocuk olduklarını düşünebiliriz. Dadısının ona anlattığı masaldan çok korkan ve hikâyedeki kötülerden korunmak için yine dadısına sığınan bir çocuk… Amerika da Arapları İran’la korkutmayı başardı bu şekilde. O kadar ki İsrail’in, Amerika’nın ya da diğer herhangi bir ülkenin değil bizzat İran’ın en büyük tehlike olduğuna onları ikna etti. Hikâyeden korkan Araplar kendilerine bir sığınak bulamayınca kendilerini korkutan Amerika’ya sığındılar. Daha da kötüsü bu Araplar Gazze halkının ve Gazze direnişinin karşısında yer aldılar: Araplar olarak bir araya gelip hep beraber hareket ettiler ve Gazze’nin imarının engellenmesini, ambargoyla cezalandırılmasını gerekli gördüklerini ortaya koydular. Kassam Tugaylarının, Hamas Hareketi’nin ve diğerlerinin terörist olduklarını söylediler. Böylece yoldan çıkıp Amerika ve İsrail’in elinde kuklaya dönüştüler. İran korkusu onların Netanyahu’yla aynı safta yer almalarını sağladı.

-Müslümanların Amerika’nın vesvese ve tuzaklarından uzak durabilmelerini umuyorduk. Ancak İran’ın Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de ve Lübnan’da direnişe verdiği desteğe rağmen İran’ı düşman olarak bellediler ve İran’ın düşmanlarıyla yakınlaşma yoluna gittiler. Bu sapmaya da mezhepçilik kavmiyetçilik gibi yalan kılıflar uyduruldu.

-Ancak İran’a gelecek olursak, İran Amerika’ya meydan okudu ve barışçıl nükleer programa kadar tüm ayrıntılarıyla güçlü bir devlet kurarak meydan okumaya da devam ediyor. Diğer yandan Batıya karşı mücadele ediyor ve direnişe her şekilde destek veriyor. Fakat tüm bunlara rağmen İsrail’in ve Amerika’nın da istediği gibi bu kişiler gözünde “düşman” olarak niteleniyor. Neden düşman? Çünkü mezhebi farklı… Böyle diyorlar. Peki, Amerika’yla aynı mezheptenler mi? Bu rezalet Kur’an-ı Kerim’de de şu şekilde tanımlanıyor: “Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Haşr:19) Hakkı unuttular ve Allah da onlara doğru yolu unutturdu.” islamianaliz 07.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Evrensel adalet için küresel vahdet gereklidir..!

Allah’ın adıyla
İran İslam Cumhuriyeti 6. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, geçen hafta Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında “akademisyen, aydın, entelektüel ve basın mensupları” ile yaptığı soru-cevaplı söyleşi oturumunda bölgesel ve küresel pek çok meseleye değinerek çözüm önerilerini sundu.

Bu oturumda Ahmedinejad’ın: “Gerek bölgesel ve gerekse küresel sulta ve tasalluttan kurtulmanın yolu “vahdet”tir. Öyleyse “vahdet”i kimler, hangi şartlar ve hangi ilkeler çerçevesinde sağlamalıdır? İnsanlığı kurtaracak “vahdet”in ilke ve çerçevesi ne olmalıdır?” başlığı altında yaptığı değerlendirme ve sunduğu çözüm önerileri şunlar oldu.
Sizlere soruyorum: “Vahdet” hangi şartlarda gerçekleşir?

Hedefleri farklı olan iki kişi nasıl birliktelik oluşturabilir? Bu mümkün değil. Birliktelik kurmak, vahdet yapmak isteyen iki kişi önce “ortak hedef ve ilkelerini” belirlemeli.

İkincisi ise: “Vahdet” hareket halinde olur. Oturmakla değil!

Dünya meseleleri ile ilgilenmeyenlerin vahdet oluşturmasının ne manası olabilir? “Vahdet” ancak sorumluluk sahibi ve hareket halinde olan kişilerin gerçekleştirebileceği bir olgudur.

Ve yine: Eğer ben bölgeye hakim olma ve halklara sulta kurma peşinde isem; ve sen de bölgeye hakim olma ve halklara sulta kurma peşinde isen nasıl vahdet olabilir?

Bu konunun bir başka önemli yönü de şudur: “Vahdet”i sadece Müslümanlar mı yapabilir? Diyelim ki yaptılar, sonra ne olacak? (Savaş, zulüm, kan vs’nin kapıları mı aralanacak?)

Bence insanlığın kurtuluşu için tüm milletler “vahdet” oluşturmalı. Küresel “adalet, özgürlük, barış” ancak “küresel bir vahdet” ile temin edilebilir.

Hedef ne kadar büyük ise tefrika o kadar yok olur. Hedef çok yüce olmalıdır ki, vahdet kalıcı ve işe yarar olsun.
İnsani meseleler, birbirleriyle iç içedir. İnsani meseleleri birbirinden ayrık ve bağımsız ele almak peşin başarısızlıktır. Mesela biz sadece İran ile ilgilenirsek, tüm dikkat ve enerjimizi İran’a odaklarsak ve Türkiye de tamamen Türkiye’ye ve kendi halkına yönelirse bu hiçbir işe yaramaz.

Çünkü insanların kaderi birbirine eklemlenmiştir. Biz “Dünya”nın problemlerini çözmek istemeliyiz ki, “bizim” problemlerimiz de çözülsün.

Dünya’nın problemlerini çözmek için ise: Bütün milletlerin ortak olacağı “salih bir yönetim”den başkası düşünülebilir mi?

Mesela Venezuela’ya “Gelin İslam bayrağı altında toplanalım” mı diyeceğiz? Bunun gerçekleşmesi (yani bir ülkenin topyekûn İslamlaşması) beş yüz yıl alır… O arada “emperyalistler” petrolü sömürerek orayı yönetir. Yönetim gücünü kullanarak her şeyi saptırır ve siz beş yüz yıl sonra bakarsınız ki, beş yüz farklı İslam oluşmuş!..

Ancak altında toplanacağımız ilke ve bayrağı “adalet” olarak belirlerseniz, bunu herkes anlar ve kabullenir. “İnsani tüm yücelikleri kuşanmış salih insanlar”ın yönetici olması gerektiğini savunursak, bu çağrımız tüm milletlerde karşılık bulur.

“Adalet, özgürlük, eşitlik” bayrağı altında herkes toplanabilir. Bu belli bir din ve mezhebin sloganı ya da belli bir ırk ya da milletin şiarı değildir. Bu tüm din ve milletlerin kabul edebileceği bir ilkedir.
Cenab-ı Allah Resulullah’ın dilinden Kur’anı Kerimde buyurdu: “Gelin ortak bir kelimede buluşalım”.

Biz eğer bütün milletleri seferber etmezsek “emperyalizm” karşısında başarılı olamayız!

Amerika, tüm mazlum ve mahrum millet ve ülkelerim katilidir! Ama ilginçtir; onların adına Amerika konuşmaktadır. Afrika adına, Asya adına, Latin Amerika adına…

Şundan emin olun: Eğer “adalet” yerleşirse “şirk ve küfür” kendiliğinden gidecektir… Muntazar Musavi / Rasthaber 08.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Direniş, İslam’ı Koruyan Asli Unsurdur!

Mukavemet ve direniş İslam dinini koruyan ve sapmaların önünü alan aslı unsurlardan biridir…

Irak’ın önde gelen müçtehitlerinden olan Ayetullah Seyit Muhammed Hekim, bir grup Bağdatlı üniversite öğrencisini kabul ettiği görüşmede ‘mukavemet ve direnişin hiçbir zaman kesintiye uğramadan İslam dinini koruyan ve sapmaların önünü alan asli unsurlardan biri’ olduğunu vurguladı.

Ayetullah Hekim konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Karşılaştığı sayısız sorun ve musibetlere rağmen her geçen gün biraz daha ilerleme kaydeden İslam ümmeti bu özelliği ile İslami değerleri olgu edinen eşsiz bir toplum olmuştur. Hepimiz İslami değer ve öğretilere dayanan İslam kültürüne sahip çıkmalı ve dinden uzak her türlü yabancı kültürlere karşı uyanık olmalıyız.

İslam düşmanları toplumları dinden uzaklaştırmak için İslami kavram ve yöntemleri inkâr etmiş, bu kavram ve yöntemlerin içini boşaltmış, bu kavram ve yöntemlere dinle alakası olmayan batıl ve boş manalar yüklemiş ve insanlar içerisinde yaygınlaştırmaya çalışmıştır.” Ehlader 10.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Velayet’i kabul etmek, dosdoğru yolda hareket etmenin ilk adımıdır

Velayet’i kabul etmenin sırat-ı müstakimde hareket etmenin ilk adımı olduğunu söyleyen Hüccetü-l İslam Reyşehri, “Salihlerin, Yüce Allah tarafından kendilerine nimet verilen kimseler olduğunu” belirterek, “Salihler’in sahip olduğu en önemli nimet, Velayet’tir” diye konuştu.

Resa Haber Ajansı’nın bildirdiğine göre, Hüccetü-l İslam Reyşehri, Kur’an ve Maarif televizyon kanalında yaptığı dini sohbetinde, Allah’ın, kulların ibadetinden müstağni olduğuna değinerek, şöyle konuştu: Eğer alemde bütün varlıklar Allah’ı inkar etse ve O’na ibadet etmezse, yinede Allah’ın gani olmasından bir şey eksilmez; insanın yaratılış felsefesi, Allah’a ibadet etmektir. 

Bu alemde Allah’a kulluk mesirinde hareket eden ancak ilerleyebilir ve Allah’a kulluk mesiri, sırat-ı müstakimdir. 
Sırat-ı müstakimin zalim imamların değil, salihlerin yolu olduğunu söyleyen Hüccetü-l İslam Reyşehri, “Sırat-ı müstakimde yürümek isteyen kimse, Velayet’i kabul etmesi gerekir” dedi.

“Bizi İlahi Velayet’e tabi olmaya götüren sonuçlardan biride Salihler’in Velayeti’dir” diyen Reyşehri, “Allah’a kul olma yolunda hareket etmek isteyen bir kimse, Evliya’nın ve Salihler’in arkasından yürümesi gerekir; Salihler’in hareket ettiği mesir, sırat-ı müstakimdir” diye vurguladı. 

Sırat-ı müstakimde hareket etmenin birinci adımı, Velayet’i kabul etmek olduğunu söyleyen Reyşehri, şöyle devam etti: Salihler, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerdir ve sahip oldukları en önemli nimette, Velayet nimetidir.

İnsanın Velayet nimetinden yoksun olması halinde kesinlikle zalim imamların mesirinde hareket edeceğini vurgulayan Reyşehri, “Zalim yöneticiler, Velayet nimetinden yoksun olup bu nimete karşı duyarsız olan kimselerdir, bu nedenle İlahi öfkenin amacıdırlar” dedi. 

İnsanın Velayet nimetinden nasipsiz kalması halinde, dünyada şaşkınlığa kapılarak hakkı batıldan ayırt edemeyeceğini belirten Hüccetü-l İslam Reyşehri, şunları tasrih etti: Zalim yöneticiler halk üzerinde hakimiyetlerini sağlamak için sürekli batılı hakkın libasına ve suret-i hakka koyarak halka sunarlar; dolaysıyla, bu olaylarda ve nifak ortamında doğru yolu yada sırat-ı müstakimi ayırt edebilmemiz için Velayet nimetine iktida etmemiz gerekir. 

İnsanın Velayet mesirinde hareket ederek Allah’ın kulluğuna varacağını söyleyen Reyşehri, şöyle devam etti: Velayet ve Allah’a kulluk yolunda yürümek, insandaki vucûdî kabiliyetleri geliştirerek insanı, ilimle doldukça kapasitesi daha çok genişleyen bir kap gibi yapar, böyle bir insan sırat-ı müstakimde hareket ettikçe imandaki ihlas ve Tevhid’e ulaşır, Salihler’in ve Evliya’nın arasında yer alır.welayet 10.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Dünyayı kim yönetmeli?

Allah’ın adıyla

İran İslam Cumhuriyeti 6. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, geçen hafta Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında “akademisyen, aydın, entelektüel ve basın mensupları” ile yaptığı soru-cevaplı söyleşi oturumunda bölgesel ve küresel pek çok meseleye değinerek çözüm önerilerini sundu.

Bu oturumda Ahmedinejad’ın: İnsanlığı kurtaracak “yönetim”in ilke ve çerçevesi ne olmalıdır?” başlığı altında yaptığı değerlendirme ve sunduğu çözüm önerileri şunlar oldu.

İnsanlığın altında toplanacağı ilke ve bayrağı “adalet” olarak belirlerseniz, bunu herkes anlar ve kabullenir. “İnsani tüm yücelikleri kuşanmış salih insanlar”ın yönetici olması gerektiğini savunursak, bu çağrımız tüm milletlerde karşılık bulur.

“Adalet, özgürlük, eşitlik” bayrağı altında herkes toplanabilir. Bu belli bir din ve mezhebin sloganı ya da belli bir ırk ya da milletin şiarı değildir. Bu tüm din ve milletlerin kabul edebileceği bir ilkedir.
Peki, bu salih yönetim nasıl olacak?

Önce bu yönetim biçimini tanımlamalıyız. “Adalet iddiasında olanın önce kendisi adil olmalıdır.”
Adalet iddiasındaki her şahsiyetin adaleti uygulama ve tesis etme oranı farklıdır: %10, %20, %30… %80… Çok açıktır ki, hangi oranda olursa olsun, zulüm içeren (adaletin uygulanamadığı, tesis edilemediği) bir alana sahiptir.

O zaman bizler %100 adil olan bir insan bulmalı ve onu yönetime geçirmeliyiz. Birleşmiş Milletlerin başında %100 adaleti uygulayacak biri olmalı.

Eğer bu öneriyi seslendirirsek; acaba “emperyalizm ve siyonizm”den başka buna itiraz eden olacak mıdır? Emperyalist ve siyonistler dışındaki insanlar bu öneriye asla itiraz etmezler. Çünkü insanın fıtratı bunu istiyor.

Bizim bu önerimizin hayat bulması için “adil-i mutlak” bir şahsiyete ihtiyacımız vardır. Bu kişiye ulaşmak için çaba sarfetmeliyiz.

Hep beraber nerede bir zulüm görürsek, karşısına dikilmeliyiz. Zulüm karşısında tüm milletleri savunmalıyız.

İmam Humeyni (r.a) buyurdular: “Dünyanın neresinde zulüm varsa orada mücadele vardır ve nerede mücadele varsa biz oradayız!”

İster Müslim olsun ister gayrimüslim, biz sadece kendi grubumuzun çıkarları doğrultusunda hareket edersek yenilgiye uğrarız.

Biz bütün milletlerin savunucusu olmalıyız. Sadece kendimizin, kendi milletimizin, kendi ülkemizin değil tüm halkların, milletlerin savunucusu olmalıyız. Hatta zulüm karşısında kendi muhaliflerimizin bile.

İnsanların, toplumların; hümanist, sosyalist, liberal, komünist olmaları bizim için fark etmemeli. Onlar içinde adalet istemeli ve onlarında haklarını savunmalıyız.

Allah’a yemin ederek söylüyorum: “Bu görüş, çok şirin bir görüştür.”
Amerika en fazla zulmü İran’a yaptı. Biz karşı durduk ve duracağız da. Ancak kalbimizde kin yoktur.

Bugün Amerikan Başkanı (hakikaten samimi olarak) gelse dese ki; “Biz hata yaptık” biz bundan razı oluruz.
Şurası kesin ki; Amerika ve Siyonistler gidicidir. Ancak bizler, onların da milletlerin yanına gelmesini isteriz. Biz onların zelil bir şekilde silinmesine değil, milletlerin yanına gelmelerine seviniriz.

Hatta yedi milyar insandan tek birinin bile helak olmasını istemeyiz, istememeliyiz…

Evrensel adaleti ikame etmek zor bir iştir. Tüm peygamberler bu iş için geldiler. Ve bizler insanları ne kadar bu çizgiye taşırsak, o kadar kutlu ve güzel bir iş yapmış oluruz.

Size bir müjde vereyim: “Evrensel adaleti yerleştirme zamanı yaklaştı.” Evet, biz şunu müşahade ediyoruz ki, milletler birbirine yaklaşmakta ve artık sınırlar kalkmakta.

Milletler bir olmalıdır. Aksi halde yeryüzünde adaletin yerleşmesi mümkün değildir.

Dostlarımız her yerde adalet bayrağını yükseltmelidir. Bundan başka vazifemiz yoktur! Bu gerçekleşirse, her şey gerçekleşir ve evrensel adalet tesis edilir.

Allah, O mutlak kişiyi (adil-i mutlak) yaratmıştır!
Tüm peygamberler O’nu müjdeledi.
Yaşıyor… aramızda ve yakında zuhur edecek…
O görüyor, görmeyen biziz! O geldi, gelecek olan biziz!
O randevu yerinde hazırdır, randevu yerinde olmayan biziz!..
O herkesin lideridir!
Sağcılar, solcular… Müslimler, gayrimüslimler…
Onun bütün derdi insanlığı kurtarmaktır. Ve O yakında zuhur edecek…
Bundan büyük vahdet olur mu? Eğer bundan daha büyük “vahdet teorisi” olan varsa ona tabi olalım.
Dostlarım! Gittiğiniz her yerde bunu dillendirin, bunu anlatın!
Zira “O Salih insan”ı anlatan hem yeryüzü ve hem de kendi insanlığı için önemli bir iş yapmıştır!

Muntazar Musavi/Rasthaber 12.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

İngiliz Şiiliği en kısa zamanda ortadan kaldırılmalıdır

Tebriz Cuma İmamı ve Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin Veliyi Fakih temsilcisi, Ayetullah Mücteba Şebusteri

Ayetullah Şebusteri şöyle konuştu: Biz şuana kadar Londra Şiiliği hakkında sukut ettik, aleni bir şekilde şiaya hedef alan eylem ve söylemlerinden dolayı ve kendini Merce-i Taklid olarak tanıtan Sadık Şirazi akımını ifşa etmeyi vazife biliyoruz. …Bu akım en kısa zamanda ortadan kaldırılmalıdır.

Tebriz Cuma İmamı ve Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin Veliyyi Fakih  temsilcisi, Ayetullah Mücteba Şebusteri, Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin imamları ile yaptığı toplantıda, bir konuşma yaptı. Konuşmasına Al-i İmran süresinin son ayetlerine dikkat çekerek, Allah’u Teala bu ayetlerde Müslümanlar için üç destur nazil buyurmuşlardır. Birincisi: Bireysel müsibet ve itaatta sabır etmek, ikincisi: Toplumsal sabır ve üçüncüsü: Dinin öncülerini korumak. Dinin öncülerini korumaktan maksat, İslam’ı ve İslam toplumunun akide ve tefekkürünü savunmak için en ön saflarda yer almaktır. Özelikle de günümüzde, düşmanın, Müslüman gençliğimizin ilerleyişini durdurmak ve onları saptırmak için, kültürel saldırının yanı sıra şüphecilik zehrini saçmaktadır.

Ayetullah Mücteba Şebüsteri sözlerine şöyle devam etti: İfratcılığa, tefritciliğe, Londra Şiiciliğine ve Amerika sünniciliğine karşı, mücadele etmek âlimlerimizin vazifesidir.

Dünya Ehlibeyt Kurultayı yüksek şurası başkanı Ayetullah Şebusteri, Rehber Seyyid Ali Hamanei’nin ‘’İngiliz Şiiciliği ve Amerika Sünniciliği” sözlerine işaret ederek,  düşman bugün tekfirciliğe karşı, İslam âleminde Şii fanatizmini oluşturma peşindedir ve bunun tam tersini de düşünebilirsiniz. İngiliz Şiiciliği, bidat ve hurafeleriyle, Müslümanların katledilmesi için Amerika Vahabizminin eline malzeme sunmaktadır.

Ayetullah Şebusteri: Biz şuana kadar Londra Şiiliği hakkında sukut ettik,  aleni bir şekilde Şiayı hedef alan eylem ve söylemlerinden dolayı ve kendini merce-i taklid olarak tanıtan Sadık Şirazi akımını ifşa etmeyi vazife biliyoruz. Hurafe ve kama vurmayı canlandırarak, Ehli Beyt’in pak ismini kama ve hurafelerle ilişkilendirme peşindedir. Bu akım en kısa zamanda ortadan kaldırılmalıdır.

Ayetullah Mucteba Şebusteri: Şii ve Sünni Müslümanlar uyanık olmalıdırlar ve düşmanın fitnelerine izin vermemelidirler. Her zamankinden daha fazla vahdeti ve yek vücut olmayı muhafaza edip, düşmana karşı seferber olmalıdırlar.

Ayetullah Mücteba Şebusteri sözlerine şöyle devam etti: İngiliz Şiiciliğiyle meşhur olan Sadık Şirazi akımı, İran, Irak ve diğer bazı ülkelerde hurafe ve kama vurmayı yaygınlaştırmakla birlikte, rahmetli İmam’a, aziz Rehberimize, Üstat Mutahhari’ye ve Ayetullah Behcet gibi büyük âlimlerimize saldırmakta ve tefrika zehrini saçmaktadır. Eğer bizler, Rahmetli İmam Humeyni (ra)’ın vurguladığı gerçek Muhammedi İslam’ı savunmazsak Allah katında sorumlu olacağız.SHAFAQNA 16.03.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Rasulullahın diliyle Maide 67nin tefsiri

Peygamber Efendimizin (s.a.a) veda haccı dönüşü, Maide Suresi’nin 67. ayetindeki keskin emirle gerçekleşen ve 220 Ehl-i Sünnet kaynağında da yer alan Gadir-i Hum Hutbesi’ni defalarca okuyup çok iyi anlamamız gerekiyor. 

Bu hutbede Allah Resulü’nün, Kendisinden sonraki dönemler için hiçbir soruya ve şüpheye mahal vermeyecek şekilde beyanda bulunması, tek doğru yolu ilan etmesi, birilerinin neden bu hutbeyi sanki hiç olmamış gibi asırlardır saklamaya çalıştığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Hutbe çok uzun ama zaman zaman yazılarımda bölüm bölüm aktarmaya çalışacağım.

Hutbe’nin tamamı Prof. Dr. Haydar Baş’ın Ehl-i Beyt Külliyatı’nda olan “İmam Ali” eserinde kaynaklarıyla beraber var. Mutlaka okuyun, hatta defalarca…

Şimdi Maide 67. ayet neden inmiştir, nerede inmiştir, nüzul sebebi nedir, ne hakkındadır bizzat Allah Resulü’nün mübarek ifadeleriyle aktaralım.

Allah Resulü (s.a.a) Gadir-i Hum Hutbesi’nde, önce Cenab-ı Hakk’a uzunca bir hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle buyuruyor:

“Allah Bana nazil buyurduğunu tebliğ etmediğim takdirde, risaletimi eda etmemiş olacağımı ilan etti. Beni insanların şerrinden koruyacağını garantiledi. Allah kifayet eden ve yücelik sahibidir.

Allah Bana şöyle vahyetmiştir: ‘Ey Resul! Rabbinden Sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah Seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez.’ (Maide, 67)

Ey insanlar, Ben Allah’ın Bana nazil buyurduğu hiçbir şeyi ulaştırma konusunda kusur etmedim ve Ben bu ayetin nüzul sebebini sizlere beyan ediyorum:

Cebrail üç defa Bana nazil oldu ve selam sahibi olan –ki O Selam’dır- Rabb’im tarafından bu toplantı yerinde ayağa kalkarak, beyaz ve siyah (ırktan) herkese şunu ilan etmemi emretti: ‘Ali bin Ebi Talib, Benim kardeşimdir, vasimdir, halifemdir ve Benden sonra imamdır. O’nun Bana nispet makamı, Harun’un Musa’ya olan makamı gibidir; şu farkla ki Benden sonra peygamber gelmeyecektir. O, Allah ve Resulü’nden sonra sizlerin velisidir (velayet ve tasarruf sahibidir)’ diye ilan etmemi emretti. Allah, bu konuda Kitabından Bana bir de ayet nazil buyurdu: ‘Şüphesiz sizin veliniz, Allah, Resulü, İman edip namaz kılanlar ve rüku halinde zekat veren müminlerdir.’ (Maide, 55)

Namaz kılıp rüku halinde zekat veren ve her halinde Aziz ve Celil olan Allah’a yönelen kimse Ali bin Ebi Talib’tir.”

Allah Resulü bunları ifade ettikten sonra bunu ilan etme konusundaki çekincelerinden ve bunların sebeplerinden bahsediyor:

“Ey insanlar, Ben Cebrail’den Benim için Allah’tan, beni bu önemli şeyi tebliğ etmekten mazur görmesini dilemesini istedim. Zira takva sahiplerinin azlığını, münafıkların çokluğunu, kınayanların fesadını, İslam’ı alaya alanların hilelerini biliyorum. Onlar Allah’ın, Kitabında kendilerini şöyle nitelendirdiği kimselerdir: ‘Hani siz, onu dillerinizle birbirinize yetiştiriyor, ağızlarınızla hiçbir bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi söylüyor ve onu kolay sanıyordunuz. Halbuki o Allah katında büyük bir günahtır.’ (Nur, 15)

Hakeza, münafıklar defalarca Bana eziyette bulundular ve Beni ‘uzun’ (her sese kulak asan kimse) olarak adlandırdılar. Onlar Ali’nin Benden ayrılmaması, Benim kendisine teveccüh etmem sebebiyle böyle olduğumu sandılar. Sonunda Aziz ve Celil olan Allah şu ayeti nazil buyurdu: ‘(Yine o münafıkların içinde) O (Peygamber her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek Peygamberi incitenler de vardır. De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır.’ (Tevbe, 61)

Eğer Ben, Bana bunu (her söze kulak veren kimse olmayı) isnat edenleri açığa vurmak istersem, tanıtabilirim. Ama Allah’a yemin olsun ki Ben onların işi hususunda yücelik gösterdim.

Bütün bunlardan sonra Ali hakkında Bana nazil olan şeyi tebliğ etmediğim takdirde, Allah asla Benden razı olmayacaktır.”

Evet, Peygamberimizin Gadir-i Hum Hutbesi’nin başlangıcı böyle…

Fahri Kainat Efendimiz (s.a.a), vefatından hemen sonra yaşanacak gaspları, sonrasında yaşanacak olan katliamları yaşarcasına anlatıyor.

İmam Ali Efendimizin imametini, hilafetini ilan etmesi durumunda başta İmam Ali ve Hz. Fatıma Annemiz olmak üzere Ehl-i Beytinin başına neler geleceğini, ümmetinin nasıl fesada sürükleneceğini görüyor ve biliyor.

Ama Maide 67. ayetle gelen emir o kadar net ki, Kendilerinin de hutbede ifade ettiği gibi ilan etmediği takdirde peygamberliğini yerine getirmemiş olacak kadar ağır bir konu…

Allah’ın emriyle ve Peygamberimizin yüz bini aşkın sahabenin önünde ilan etmesiyle gerçekleşen böyle önemli bir konuyu asırlardır gizleyerek insanlığın yalan yanlış şeylerin peşinde gitmelerine neden olanların vay haline…

Zaten Allah Resulü hutbesinin devamında onların başlarına gelecekleri de açıkça bildiriyor.Murat Çabas 29.03.2015  

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

“Biz Fatıma’nın Kızlarıyız, Korkmuyoruz”

Suud öncülüğündeki hava saldırılarına maruz kalan Yemen’de, kadınlar ellerinde silahlarla meydanlara çıktı.

Suud öncülüğündeki hava saldırılarına maruz kalan Yemen’de, kadınlar ellerinde silahlarla meydanlara çıktı.  

Ensarullah’ın yayın organı el-Mesire televizyonunda 28 Mart’ta yayımlanan görüntülerde, Yemen’in el-Cevf ilinde gösteri yapan kadınların “Ey Suud ailesi! Devrileceksin” sloganları attığı görülüyor.

Gösteriler esnasında televizyona demeç veren kadınlar şunları söyledi:

“Yemenli kadınlar olarak Amerika’ya, Suudi Arabistan’a ve İsrail’e şunu söylüyoruz: Allah’a yemin olsun ki asla ülkemize giremeyeceksiniz. Yemen’de tek birkişi kalmasa bile kadınları karşınızda bulacaksınız.”

“Zeynebiler ve Fatıma’nın kızları olarak şunu söylüyoruz: Sizden korkmuyoruz; Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyiz. Allahu Ekber! Amerika’ya ölüm!”

“Ey Amerika ve İsrail! Sizin karşınızdayız. Tek bir erkek dahi kalmasa, size karşı savaşacağız!”

“Tüm Yemen kadınlarını işgalcilere karşı silahlanmaya çağırıyoruz.”

“Biz burada bu eylemi yaparken, Amerikan ve Suud uçaklarını üzerimizde uçuyor.”

“Hala daha eline silah almayan Yemenli erkeklere sesleniyoruz: Silahlarınızı bize verin. Eğer Amerika ve İsrail’den korkuyorsanız, biz sizin yerinize savaşırız.” 

islamianaliz 01.04.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Allah'ın muhteşem yaratığı ehli vicdan sahipleri,

islam/insanlık alemindeki sömürü zülüm tertip ve terör 'dünyanın maneviyat ve adalet burcuna', islamın beli ve omurgası maneyiyatın merhamet ve marifet kaynağı Hüseyi duruş direniş cephesine yönelmesi manen fikren ve fiziken desdek/taraf olması için zemin hazırlamakla birlikte; islam ümmetinin yerüstü/yeraltı servetlerinin üzerine çullanmış hırsızların kan emici vampirlerin kiralık katillerin yapmış olduğu bunca zülmün kendilerine dönüp saltanatlarının yıkılması için sebeplerin hazırlandığı mükaddes bölgelerdir.

Siyasi ve maddi heveslerini emperyalizmin istekleri ile eşleştiren ilah edindikleri şeytanı emperyalizmin hefesleri ile perdeleyen din'in ve neslin düşmanı şeytanın/muaviye/yezidin takipcileri hainlerin münafıkların kiralık katillerin hesabının görülmesi için, Allah’ın vermiş mühlet inşallah dolmak üzeredir.

Allah'ın selamı rahmeti islamın beli ve omurgası Hüseyni duruş/direniş cephesi ile ona manen fikren ve fiziken desdek/taraf olanların üzerine olsun.hacı bayazıt 01.04.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Allah’ın selamı rahmeti dünyanın emniyeti islamın beli ve omurgası maneviyatın merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile masum ve mazlumların üzerine olsun.
Ehli vicdan sahipleri,
Bazı bölge Siyasetcilerinin varlığından ümüde kapılan Şeytan,
emperyal hevesleri uğruna yıllardır yapmış olduğu sınır ötesi işgal ve zülüm'den dolayı peşlerini asla bırakmayan milyonlarca insanın kanı ve vebalinden,

ilah kural gereği
‘bölünüp yıkılıp tarih sahnesinden berteraf olacağı yaklaşmış’
abd’ye can suyu verip tekrar heveslendir’di; bundan dolayı abd beslemesi tekfirci teröristler üzerinden tekrar sahada top çevirmeyi kurguladı ama Beklenen bölgedeki gelişmeler siyasi ve maddi beklentilerini emperyalizmin hevesleri ile eşleştiren besleme bölge siyasetcileri ile abd’nin emperyal dünyasının çok üzerinde’dir.
‘Allah’ın verdiği mühlet sonucu Adaleti gereği’
abd’nin emperyal hevesleri uğruna yapmış olduğu zülüm ve kan işbirlikcileri ile kendilerini kıskıvrak yakalayıp tarih sahnesinden berteraf edecek. hacı bayazıt 03.04.2015

 

34.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Sufi Görünümlü Siyonist IŞİD Müftüsü

Allah’ın adıyla

Küresel emperyalizmin Müslüman halkları sulta ve tahakküm altına alabilmek, İslam topraklarını sömürebilmek için son iki yüz yılda yatırım yaptığı en önemli anlayış “Vahhabilik”tir.

İslam coğrafyasını ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel olarak yağmalamanın en kolay ve etkin yolunun içeriden bir yapı eliyle olabileceğini önce İngilizler keşfetti. Yazdıkları kitaplar, İslam ülkeleri mektep ve medreselerinde ders kitabı olacak seviyeye ulaşmış oryantalist (müsteşrik) bilim insanlarının yönlendirmesi ile İngilizler, 18. yüzyıldan itibaren özellikle Arap Yarımadası’na yöneldiler… Muhammded bin Abdulvahhab eliyle kurumsallaştırılan Vahhabilik, zamanla “Âl-i Suud” eliyle devletleştirildi.

İngilizler eliyle harmanlanan Vahhabilik anlayışı ile Arap kavmiyetçiliği, Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve İslam topraklarının birçok ulus devlete bölünmesinde birinci derecede rol oynadı.

Yirminci yüzyılda önce ABD ve ardından onun gayrimeşru çocuğu İsrail’in oyuna dahil olması ile Ortadoğu coğrafyasında küresel emperyalizm ve siyonizmi yönlendiren güç merkezi üç başlı bir şeytana dönüştü.

Ancak aktörler farklılaşsa da figüranlar hep aynı kaldı.Vahhabi/Selefi anlayış tabiatı gereği emperyalizm ve siyonizmin gönüllü uşak ve tetikçiliğini yapmaya devam etti/ediyor. Amerikan, İngiliz ve Yahudi fitne merkezlerinde üretilen stratejiler ile Suud’un cehalet ve maddi imkanları buluşunca emperyalizm-Vahhabizm birlikteliği 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ilk gayrimeşru çocuklarını doğurmaya başladı. Emperyalizm-Vahhabizm zinasının ilk ürünleri Afganistan-Pakistan coğrafyasında önce Taliban ardından Kaide olarak örgütlendi.

İnsani evrimleşmesini tamamlayamamış, görünüm ve ruhsal olarak mağara devri insanlarını andıran karakterler arasında bulaşıcılığı kontrol altına alınamayan korkunç bir virüse dönüşen “Vahhabizm”, kısa zamanda mantar gibi türeyen “terör ve tedhiş örgütleri” ile Uzakdoğu’dan Atlas Okyanusu’na kadar İslam coğrafyasını kan ve gözyaşı deryasına çevirdi.

CIA, MOSSAD ve MI6’nın “eşek arısı kovanı projesi” ile Vahhabilik’ten devşirerek piyasaya sürdükleri son sürüm ürün ise “IŞİD” oldu. Yeryüzünde anatomik olarak insan, ruhsal olarak ise vahşi hayvan tıynetli ne kadar canavar varsa Suriye ve Irak’ta toplanarak, sözüm ona adı “cihad” konulan bir zulüm ile tüm mazlum ve mustazaf halklara kan kusturulmaya başlandı.

Küresel emperyal egemenler, IŞİD projesi ile neyi amaçladılar, neyi amaçlıyorlar?

Küresel emperyalizm ve gasıp siyonist rejim, IŞİD projesi ile kabaca: “Müslüman ve mustazaf halklar arasında korku ve panik havası yaratarak umutsuzluk ve çaresizlik duygusunu derinleştirmek, Müslüman ve mustazaf halkların kendilerini özelde ABD, genelde ise Batı dünyasına mecbur hissetmesini temin etmek, bölge halk ve toplulukları arasındaki vahdeti bozmak, birlik ve beraberliği dağıtmak, tekfirciliği yaygınlaştırmak, mezhepçiliği hortlatmak, Şii-Sünni yakınlaşmasını önlemek, ihtilafları körüklemek, İsrail üzerindeki baskıyı azaltmak, bilakis İsrail karşıtı hükümet ve örgütleri baskı altına almak, antiemperyalist hükümetleri mümkünse iktidardan düşürmek, bu mümkün olmazsa hareket alanlarını daraltmak, bahsi geçen ülkeleri parçalamak ya da en azından yeni ulus devletlerin temellerini atmak ve bölgedeki antiemperyalist – antisiyonist güç ve enerjinin bölgede içsel olarak heba olmasını…” hedeflemektedir.

Peki, tüm bunlar niçin? Tabi ki “Amerika, İsrail, İngiltere ve yandaşları bölge halklarına kolay sulta ve tahakküm kursun ve kaynaklarını rahat sömürebilsin” diye!

Ancak tüm bunlar yapılırken IŞİD (ve türevi Nusra-İslami Cephe-Ahraru’ş Şam-Şebab-Boko Haram vs.) gibi vahşi bir örgütün yaptıklarına meşruluk kazandırılması ve bundan daha da önemlisi “cihad” elbisesi giydirilmiş bu “fitne”nin bir CIA, MOSSAD ve MI6 projesi olduğunun halklar tarafından anlaşılmaması gerekiyordu. Bunun temini için ise IŞİD’i geliştiren mihraklar; zahirde farklı kimlik ve tanımlamalarla kendilerini ifade eden fakat fikirsel ve ruhsal olarak IŞİD gibi düşünen yapı, kurum, aydın, entelektüel ve kanaat önderlerini harekete geçirdi. Veya onların kendiliğinden harekete geçeceği zemini oluşturdu! Ve böylece IŞİD’i (daha doğru bir ifade ile IŞİD’i açığa çıkaran zihinsel ve ruhsal örgüyü) meşrulaştıracak bir kanaatin kamuoyunda yaygınlaşması için harekete geçildi.

IŞİD’e (IŞİD’i açığa çıkaran ve bugün bölgesel bir fitneye dönüşmesine zemin hazırlayan zihni ve ruhi dünyaya) destek olmanın, hizmet etmenin bin bir şekli ve yolu vardır. Bunların en tehlikelisi ise sanki karşı safta duruyormuş gibi şekilsel bir kısım eleştiriler sıraladıktan sonra IŞİD’in tüm cinayet ve zulümlerini meşrulaştıracak hatta kutsayacak bir anlayış serdederek zımni olarak verilen destektir! Toplumları zihinsel olarak iğfal edip, örtülü olarak tüm cinayet ve zulümlere meşruluk kazandıran bu metot, en az IŞİD’in kendisi kadar tehlikeli bir fitnedir!

Bahsettiğimiz tanıma uyacak pek çok kişilik olmakla birlikte, bunların en tanınmış ve görevini tam bir iman aşkı ile yapanı hiç kuşkusuz “kuzu postuna bürünmüş kurt” misali “sufi elbisesine bürünmüş Vahhabi müftüsü” görünümündeki “Cübbeli Hoca”dır!

Bir zamanlar Fethullah Gülen eliyle; iftira, yalan, karalama, bulandırma ve sulandırma yoluyla “Şia ve İslam İnkılabı” konusunda Türkiye halkını zihinsel iğfal etme makamı, Gülen’in itibarsızlaştırılması ve terör örgütü lideri ilan edilmesi ile birden boşta kaldı. Emperyalizm ve siyonizm; “halkların boş bırakılmaya gelmeyeceği, aksi takdirde hakikatlerin açığa çıkabileceği endişesi ile bu boşluğun “Cübbeli” tarafından doldurulması için en azından gerekli zemini oluşturmuş durumda.

Bu beyefendinin; “mezhepçilik, tekfircilik, kavmiyetçilik, hurafecilik ve vahdet karşıtlığı” başta olmak üzere kendine has bin bir metotla zımnen Vahhabizm, IŞID ve türevi örgütlerin zihinsel yapı ve pratiklerini meşrulaştırarak “küresel emperyalizm ve siyonizm”e ne türden bir hizmet yaptığını görmek için “Vahdet Gazetesi”ndeki yazılarına bir göz atmamız yeterlidir.

KENDİ PUTUNU YİYEN BEDEVİ

Cübbeli Hoca’nın yazılarından alıntılara O’nun diğer yazdıklarını da daha rahat değerlendirmemiz için kendisinin belirlediği bir kıstası paylaşmakla başlayalım. Cübbeli, tüm Müslümanların kardeş oluşları ve birbirlerini sevmelerinin farziyetini “Ehl-i Beyt – Muaviye” mücadelesi üzerinden kurallaştırıyor. Ancak daha sonraları bu yazıyı unutmuş olsa gerek; “Arap Cahiliyye’sinde yolculukta helvadan putunu yiyip ardından tanrısını doğaya bırakıp yola devam eden bedevi” misali onlarca yerde kendi kuralını çiğniyor, kendi putunu yiyor…

Cübbeli’nin Muaviye ve Ehl-i Beyt’i kardeş ilan edebilmek için “Müslüman Müslümanı nasıl sevmez?” başlığı altında söyledikleri şunlar:

“Diyorsun ki “Peygamber sevgisiyle, ehli-i beyt sevgisiyle, Muaviye sevgisi bir kalpte birleşmez.” Yahu nasıl birleşmez. Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem) onu sevmiyor muydu?! Sahabesi değil miydi?! Kâtibi, yazıcısı değil miydi?!Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem) onu münafık olduğunu bile bile idare mi etti, kâtip mi yaptı yani? Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem)in onu sevdiği açık. Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem) hangi ümmetine kin tutmuştur?! Hangi ümmetini sevmemiştir?! Hangi sahabesine buğz etmiştir?! Haşa! Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yanına yaklaşmayan huylar, kin tutmaması ve buğz etmemesidir. Bir Müslümana buğz eder mi?! Bize “Buğz etmeyin.” diye hadisler buyuruyor. Eebuğz etmiyorsa seviyordur. Nasıl sevmez Müslüman, Müslümanı? “Birbirinizi sevin, kardeş olun.” buyuruyor. Hal böyle olunca Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem) hem ehli beytini, hem de diğer sahabesini seviyordu…”[1]

MEZHEPÇİ, KAVMİYETÇİ, YALANCI, İFTİRACI…

“Esed rejiminin zulmetmediği Ehl-i Sünnet Müslüman kalmadı. Bizimkilerden de hâlâ onu ziyarete gidenler var. Esed’i, Ehl-i Sünnet devleti gelmesin diye orada İsrail tutuyor…Şuan Esed kadar büyük zalim dünyada başka yok. Esed çok büyük bir zalimdir. Nusayri, kitapsız. Nusayriler’in kitabı yok. Yani Kur’an-ı Kerim’i kabul etmiyor. Esed için söylüyorum bunu… Neymiş Amerika’ya, emperyalizme karşıymış. Ne emperyalizmi yahu! Ehl-i Sünnet devleti gelmesin diye Esed’i orada İsrail tutuyor. Arkasında da Amerika var. Numaradan, danışıklı dövüşler… Sen bu millete Şia’yı kahraman gibi tanıtamazsın. Sen Esed’e gidip destek ziyareti yapamazsın. Milyonlarca Müslümanın ırzına, kanına geçmiş bir zalim. Biz tarafımızı belli etmek zorundayız. Ortada seyyar dolanamayız…”[2]

KİN ve NEFRET YAYICISI

“Bir kaç haf­ta ön­ce “Bu mil­li gö­rüş İran­cı­lık­tan kur­tul­ma­dan if­lah ol­ma­z” de­miş­tim. Hiç ha­be­rim fa­lan yok, 2 haf­ta son­ra Ah­me­di­ne­jad pat di­ye gel­di. Ev­li­ya mı ol­dum aca­ba ya­hu! Al­la­hım ya Rab­bim sen doğ­ru­yu an­lat bu kar­deş­le­ri­mi­ze. Bu Şi­a’­nın zul­mün­den bi­zi kur­tar Ya Rab­bi. Bun­la­rın ta­ki­ye­si­ni dı­şa­rı çı­kar Ya Rab­bi. İç yüz­le­ri­ni dı­şa­rı vur Ya Rab­bi… “Ehl-i Sün­net ol­ma­yan­la otur­ma­yın, yüz­le­ri­ne gül­me­yin, bir­lik­te ol­ma­yın. Hür­met eden di­ni İs­la­m’­ı yık­ma­ya yar­dım et­miş­ti­r” di­yor. Ehl-i Sün­net dı­şı fır­ka­ya hür­met eden İs­la­m’­ı yık­ma­ya yar­dım et­miş­tir. Ne­ye te­za­hü­rat ya­pı­yor­sun kar­de­şim. Ehl-i Sün­net Müs­lü­man mı bu­la­ma­dın?!.”[3]

TARİH CAHİLİ MÜFTERİ

“Sofu Beyazıt iba­det ya­par­ken Şi­a’­ya des­tek için İran’a ge­mi ge­mi al­tın­lar gi­di­yordu. Şia­lar­ ona “Sul­ta­nı­mız­sın, pa­di­şa­hı­mız­sın” di­yordu. O mü­ba­rek  anlamıyordu ama altını oyuyorlardı. Osmanlı’ya neler etti o Şah İsmail… Ah­me­di­ne­jad Bur­sa’ya gel­di­ğin­de mil­let ba­ya­ğı bir te­za­hü­rat yap­mış. Bu be­ni üz­dü. Be­nim ce­ma­at­ten ona te­za­hü­rat ya­pan ol­maz her­hal­de. On­lar it­hal gel­di­ler her­hal­de dı­şa­rı­dan. Ben­ce it­hal ma­lı­na ben­zi­yor. Bur­sa şu­ur­lu­dur. Bur­sa Ehl-i Sün­net dı­şı Şi­a’­ya iti­bar et­mez… Ya­vuz Sul­tan Se­lim Han Haz­ret­le­ri ol­ma­say­dı bü­tün bu coğ­raf­ya, biz dâ­hil hep Şi­i’y­dik şim­di. Bu ka­dar sa­vaş­tı­ğı ve bu ka­dar en­gel­le­di­ği hal­de ha­la Tür­ki­ye’de ne ka­dar çok Şi­i var. Yüz­de ora­nı çok yük­sek. Şu an­da Ta­ci­kis­ta­n’­ı ele al­mış­lar, ora­da ki Ehl-i Sün­ne­ti ha­pis­le­re at­tı­rı­yor­lar. Ta­ci­kis­tan ne­re, Ye­men ne­re­… Ye­men’i de ele al­mış­lar. Ora­da da Müs­lü­man­la­rı kı­rıp ge­çi­ri­yor­lar. Dün­ya­nın her ye­ri­ni ka­rış­tı­rı­yor bu Şi­a be­la­sı. Çok bü­yük teh­li­ke! Ya­hu­di kur­dur­muş­tur bu­nu. İbn-i Se­be Ya­hu­di­’si kur­dur­muş­tur. İmam-ı Rab­ba­ni Haz­ret­le­ri “Al­lah-u Te­âla’­nın en kız­dı­ğı fır­ka, 72 fır­ka­da Al­la­h’­ın en buğz et­ti­ği fır­ka Şi­a-ı Şe­ni­a’dı­r” di­yor. Çün­kü on­lar Ra­su­lul­lah (Sal­lal­la­hu Aley­hi ve Sel­lem)’in sa­ha­be­si­ni sev­mez­ler…”[4]

TEKFİRCİ TEFRİKACI

“Ya Rab­bi! Şi­a ile sa­va­şıp Şi­a akı­mı­nı dur­dur­du­ğu için Ya­vuz Sul­tan Se­lim Haz­ret­le­ri­’ni ta­ra­fı­mız­dan, bü­tün üm­me­ti­miz ta­ra­fı­mız­dan, ken­di­sin­den son­ra kaç asır bo­yun­ca Ehl-i Sün­ne­t’­i ya­şa­yan ve ya­şa­tan Os­man­lı ec­da­dı­mız ve bu­gün­kü Müs­lü­man­lar ve bun­dan son­ra ge­le­cek kı­ya­me­te ka­dar ve bü­tün zür­ri­ye­ti­miz, ço­luk, ço­cuk­la­rı­mız ta­ra­fın­dan, sa­ha­be­ye kar­şı olan sev­gi­miz ve mu­hab­be­ti­miz ta­ra­fı­mız­dan onu ha­yır­la mü­kâ­fat­lan­dır… 3. köp­rü onun adın­dan ola­cak. Biz çok ge­çe­ce­ğiz in­şal­lah. Ba­zı­la­rı geç­mi­yor­muş, geç­me! Köp­rü ra­hat­lar! Hiç mü­him de­ğil. Kur­ban olu­rum ben Ya­vuz Sul­tan Se­lim Ha­n’­a kur­ban olu­rum, fe­da olu­rum… Ahmedinejad’ın Türkiye’de ne işi var ya! Sahabeyi sevmeyen adam beni sevse ne olur?! Bu adamlar niye geliyor buraya? Bir de bizim millet tezahürat yapmış ona. Yahu Suriye’de milleti kesiyor bu adamlar. Ehl-i Sünneti mahvetti bu adamlar. Bunun neyine tezahürat yapıyorsunuz?! Allah’ım feraset, basiret, şuur ver Allah’ım…”[5]

SİYONİST AĞIZLI VAİZ

“Lüb­na­n’­da­ki Şi­i olan Hiz­bul­lah var ya zan­ne­der­sin ki İs­ra­il ile sa­va­şı­yor. Ne­tan­ya­hu yi­ne git­miş Ame­ri­ka­’ya ko­nu­şu­yor. “İ­ran şöy­le, İran böy­le, nük­le­er si­lah ya­pa­ca­k” fa­lan di­ye an­la­tı­yor. Al­lah Al­lah ne nu­ma­ra ya! Hâl­bu­ki İran ile en iyi dost Ya­hu­di­’dir. Şi­a’­yı kur­du­ran İbn-i Se­be Ya­hu­di­’dir. Bü­tün Ehl-i Sün­ne­t’­in ba­şı­na be­la olan Ya­hu­di­’dir… Ta­ci­kis­ta­n’­dan ge­len bir mol­lay­la gö­rüş­tüm. Se­yit, Ra­su­lul­la­h’­ın to­ru­nu, şe­ce­re­li. Ora­da iki de bir ta­le­be­le­ri, ho­ca­la­rı, mol­la­la­rı top­la­yıp hap­se atı­yor­lar. “Ta­ci­kis­ta­n’­da du­rum ne? Öz­be­kis­ta­n’­dan da­ha mı be­ter?” di­ye sor­dum. “Da­ha be­te­r” de­di. “Ni­ye?” di­ye sor­dum. “Çün­kü bü­rok­ra­si­mi­zi Şi­i’­ler ele ge­çir­di­” de­di. Çün­kü Ta­cik­ler Fars. Fars­ça bi­lir­ler. Ta­cik Fars­ça­sı var… Ye­me­n’­e gi­di­yor­sun İran be­la­sı, Hu­si­ler iş­gal et­miş. Ta­ci­kis­ta­n’­dan bah­se­di­yor­sun “Şi­a ele al­dı bü­tün her ye­ri­” di­yor­lar. Onun için çok bü­yük teh­li­ke çok! Su­ri­ye­’de ya­pı­lan­la­ra bak­sa­nı­za. Bi­zim Müs­lü­man ge­çi­nen­ler ha­la gi­dip Esed ile gö­rü­şü­yor­lar. Es­ki­den bi­zim ada­mı­mız olan git­ti Esed ile gö­rüş­tü bu haf­ta. Çok üzül­düm. Es­ki­den Mil­li Gö­rü­ş’­ten olan adam git­ti şim­di Esed ile gö­rüş­tü. Öbü­rü git­ti gö­rü­şü­yor. Ev­vel­ce Mil­li Gö­rüş he­yet­le­ri git­ti gö­rüş­tü. Ya ar­ka­daş! Bu adam bü­tün Müs­lü­man­la­rın ır­zı­na, na­mu­su­na te­ca­vüz et­miş, ço­cuk­la­rı kes­miş. Bu Esed en bü­yük ka­til, ca­ni­dir. Bu adam Şi­a’­nın elin­de­dir, onun ada­mı­dır. İran bu­na bir ke­re dur, yap­ma de­mez. Bü­tün ko­mu­tan­la­rı­nı gön­de­rir “Be­nim ko­mu­tan­la­rım se­ni yö­net­si­n” der. Her gün bir ta­ne İran ge­ne­ra­li Su­ri­ye­’de öl­dü­rü­lü­yor…”[6]

ŞEKİLSEL TEPKİ, ZIMNİ DESTEK!

“IŞİ­D’­igâ­vur­lar, Müs­lü­man­la­rı  dün­ya­ya kö­tü   gös­ter­mek   için kur­du. Amaç­la­rı Bü­yük Or­ta­do­ğu Pro­je­si­’ni ha­ya­ta   ge­çi­re­rek, Ehl-i Sün­net    va­tan­la­rı­nı Ya­hu­di­’ye ver­mek. En bü­yük des­tek­çi­le­ri de İran… Ne­den? Çün­kü Bü­yük Or­ta­do­ğu Pro­je­si­’ni ha­ya­ta ge­çir­mek için, Ira­k’­ı, Su­ri­ye­’yi her ye­ri iş­gal et­mek için. En bü­yük des­tek­çi­si ve yar­dım­cı­sı da Şi­a İran. Onun­la bir­le­şip bü­tün Ehl-i Sün­net va­tan­la­rı­nı böl­dü­rüp, par­ça­lat­tı­rıp, Ya­hu­di­’ye ver­dir­mek için kur­du­rul­muş bir pro­je­dir… “[7]

KABA SOFTA HAM CAHİL

“Bir acem palavrası tutturmuşlar gidiyor. Caferilik Hanefi’ye en yakın mezheb diye yutturmaya çalışıyorlar. Bu kadar cahillik olmaz. Allah bunun mazeretini kabul etmez. Bu kadar cehaletin mazereti olmaz. Bu kadar bilgisizliğe Allah mazeret kabul etmez. Öğreneceksiniz! Sürekli Şia-i şeniayı anlatıyoruz. Caferiliği Şialık zannetmeyenler var. Demek ki ilim eksikliği var. Kültürsüzlük var. Bu çok ayıp bir şey. Caferi de Şia’nın içindedir. Bunu “Caferi Hanefi’ye en yakındır” diyerek yutturmaya çalışıyorlar. Böyle bir acem palavrası var. Bu da biz de maalesef tutmuş vaziyette. Hanefi’ye en yakın Caferilikmiş! Hâlbuki Caferilik Humeyni’nin mezhebidir. İran’ın da resmi mezhebidir…”[8]

VAHDET DÜŞMANI!

“Dolayısıyla İslam ümmetinin başında halife yok. Ehl-i Sünnet’in yok ama Şia’nın var. Çünkü Şia’nın gâvura zararı yok, Müslüman’a zararı var. O halde Şia’nın başında halife olması uygun, Ehl-i Sünnet’in başında olması uygun değil!.. Bugün Şia’da vahdet var, Ehl-i Sünnet’te vahdet yok. Bu nasıl iştir?! Hadi “Gâvurda var, Müslüman’da yok” diyorduk. Şimdi bir de Müslüman’ın içine giriyoruz, Şia’ya da ne kadar Müslüman denirse o da ayrı bir soru işareti. Ama sen Şia’daki vahdeti sağlıyorsun, Ehl-i Sünnet’te vahdet istemiyorsun…”[9]

ŞECAAT ARZ EDEN MERDİ KIPTİ…

“Mu­ta ke­li­me ma­na­sı ola­rak fay­da­lan­mak de­mek­tir. Ya­pı­lan iş­le­min ni­kâh­la ala­ka­sı yok­tur. “Mu­ta ni­kâ­hı­” Pey­gam­be­ri­miz ta­ra­fın­dan kı­ya­me­te ka­dar ya­sak­lan­mış­tır. Bu­nun zi­na­dan far­kı yok­tur… Fakat Şia mezhebinde, çirkin Şia fırkasında caiz ve helal olmaktan öte teşvik edilen bir ibadet kabul edilmektedir… Bu hususta “Acem palavraları” dediğim hadisler uydurmuşlar. Birçok rivayetler uydurmuşlar… Şia’nın yüzlerce yıllık kitaplarında bu belalar mevcuttur… Türkiye’de bu işi yapmaya ve yaymaya çalışanlar var. Şia’nın burada uzantıları var. Bazı insanları ele geçirmek için, tehdit ve şantaj yapmak için bunu kullanıyorlar. “Bak Şia’da ne kadar güzellik var. Yat-kalk yarım saatliğine nikâhlar var.” gibi sözlerle Ehl-i Sünnet’ten alıkoyup, Hazreti Ebubekir’e, Hazreti Ömer’e, sahabeye düşman edecek. Esas derdi o. Bizim Ehl-i Sünnet gençlerimizi saptırmanın, caydırmanın en kolay yolu biliyorsunuz para ve kadın işleri…”[10]

İSLAM DÜNYASI’NIN EN BÜYÜK MUSİBETİ: TEKFİRCİ ŞEYHLER!

“Türkiye’nin önünde 3 büyük tehlike var… Teh­li­ke­ler­den bir di­ğe­ri de Şi­a teh­li­ke­si. Hat­ta en teh­li­ke­li ola­nı. Çün­kü ze­mi­ni faz­la. Veh­ha­bi­’nin ze­mi­ni az, di­ya­log­cu­la­rın ze­mi­ni çok az. Bir­bir­le­ri­ni kan­dı­rı­yor­lar.  Şi­a’­nın teh­li­ke­si ise ko­lay ze­min bu­lur. Çün­kü Hal­ka­lı­’nın or­ta­sın­da Ca­fe­ri­yiz di­ye­rek­ten on bin­ler­ce in­san top­la­nı­yor. Bun­lar Ebu Be­kir (Ra­dı­yal­lâ­huAnh)ı sev­mez­ler, Ömer (Ra­dı­yal­lâ­huAnh)ı sev­mez­ler. Ku­lak­la­rım­la duy­dum Ca­fe­ri­le­rin li­de­ri Hi­lal Tv’­de Mu­avi­ye (Ra­dı­yal­lâ­huAnh) efen­di­mi­ze res­men kâ­fir de­di. “Sev­mi­yo­ru­m” da de­me­di res­men “e­zan düş­ma­nı kâ­fi­r” de­di. Bu ka­dar ze­min var­ken Tür­ki­ye­’de en bü­yük teh­li­ke Şi­a teh­li­ke­si­dir.  Alt ya­pı­dan Ra­di­kal grup­lar­la da bir­le­şe­bi­li­yor­lar. Ar­ka­la­rın­da dev­let­le­ri de var. Eh­li-i Sün­ne­t’­in dev­le­ti yok dün­ya­da şu an ama on­la­rın var. Dev­let olun­ca mad­di ma­ne­vi güç olu­yor ar­ka­la­rın­da. Ajan ve ca­sus­la­rı mil­le­te mu­sal­lat et­miş­ler… Tür­ki­ye­’de bir de 12 imam Ehl-i Beyt eko­lü­nü se­ven çok in­san var. Bun­la­rın ço­ğu me­se­le­nin ger­çe­ği­ni bil­mez. Şi­a on­la­ra “12 imam bi­zim de ima­mı­mız, Mu­avi­ye­’ye biz de sö­vü­yo­ruz, Ebu Be­kir yan­lış yol­da, Ömer bo­zuk, Ay­şe bo­zuk.” di­ye­rek ya­na­şı­yor. Ha­şa! Bu müş­te­rek nok­ta. Tür­ki­ye­’de yüz­de 20 fa­lan ze­mi­ni var…”[11]

HAKİKAT SAPTIRICISI!

“Bizim bir beklentimiz yoktur. Biz “Ehl-i Sünnet olmayan adamlar içeri girerse kazık yersiniz. Aldanırsınız, aldatılırsınız” dedik. Bakın evvelce darbeler oldu. Sivil darbeler oluyor. İçerde karışıklıklar oluyor. Hep uyardığımız konular. Şimdi biz yine uyarıyoruz. “İran ve Şia tehlikesine dikkat edin” diyoruz. Çünkü bu tehlike mevcut… Şia’nın durumu ortada. Ehl-i Sünnet’i, Suriye’yi sattılar. Bugün Suriye’de her gün bir tane İran generali gebertiliyor. Yani şuan Suriye’deki savaşı İran yönetiyor. Orada sabi sübyan perişan. Müslüman kadınların ırzına tecavüz ettiler. Camileri yıktılar. Kur’anları yaktılar. Halep’te falan Şia Kur’anları da yakıyor. Bunlar ne Müslümanı yahu?! Kendine ait olmayan Ehl-i Sünnet türbelerini yıkıyor… İran tehlikesi ortada dururken, Ehl-i Sünneti zulüm ettikleri meydanda iken İran ile irtibatı olanların yönetim kadrolarına gelmelerine biz razı değiliz. Allah da razı değil. Ümmeti İslam’da razı değil. Bundan dolayı biz “Ya Rabbi bunlara adaylık nasip etme” diyoruz. Bu beddua değil, duadır…”[12]

EMEVİ ŞEYHİ

“…3. tehlike Şia tehlikesi. Şia inançlarının Sünni topluma hazmettirilmesi ve Allah muhafaza etsin alenen olmasa da sahabeye sövme meselesi hakkındaki tehlike. Sövmeye kapı açmak üzere tabi meseleye Yezid’den giriyor. TamamYezid’e ben de lanet edeyim. Ama mesele nereye gidiyor? Yezid’den babası Hazreti Muaviye Efendimiz’e gidiyor ki, kendisinin Kerbela olaylarında dahili yoktur hatta o zaman hayatta bile değildir…”[13]

AYDINLIKTAN KORKAN ZAVALLI HURAFECİ

“Caferilik, Din Kültürü kitabında 5. Mezhep diye geçiyor. Rica ediyorum onu kaldırsınlar. 
4 mezhep vardır: Hanefi, Şafi, Hanbeli, Maliki. İtikatta iki mezheptir: Maturidi ve Eşari. Bunların hepsi Ehl-i Sünnettir. Eğer batıl mezhepleri de yazıyorsanız 150’ye çıkar zaten. Orada bir yanlış yapılmış düzeltilmesi lazım…”
[14]

SONSÖZ

Hazret-i Mevlana, bu tiplerden çok çekmiş olsa gerek; bu kafa yapısı için: “İslam’ı yobazlardan koruyun, aksi takdirde dünyayı İslam’dan koruyun!” buyurmuştur. Küresel emperyalizm ve siyonizmin Ortadoğu ve Türkiye toplumu içerisinde gerçekleşmesini isteyeceği her ne hedef varsa; mezhepçilik, kavmiyetçilik, tekfircilik, hurafecilik, tetikçilik, ötekileştirme, düşman ilan etme, tahrik etme vs. bu beyefendi en kamil şekli ile bu özelliği üzerinde taşımakta!.. Küresel emperyalizm ve siyonizmin stratejistlerinin beyefendinin her yazı ve her vaazından sonra eğer tokuşturmaktan kadehleri kırılmıyorsa, bu eşsiz hizmetin künhüne varamadıklarından dolayı onlara da yazıklar olsun!?

Türkiye’nin tüm etkin ve yetkin şahsiyetlerine çağrı ile bitirmek istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 10. Maddesinde: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Ve Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesinde ise: “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse… cezalandırılır” denmektedir.

Türkiye toplumunu açıktan mezhepçilik fitnesine sürüklemek isteyen bu şahsiyet için gerek resmiyet ve gerekse tüm sivil yapı, aydın, entelektüel, kanaat önderi ve alimleri; çevremizi saran fitne ve ateşin bizi de sarmalına almaması, gerek bölgesel ve gerekse milli toplumumuzun geleceği, huzuru, barış ve sevgi ortamının tesis ve ikamesi için üzerlerine; dini, vicdani, insani, milli ve resmi bir görev olan gerekli tepkiyi göstermeye davet ediyorum.MuntazarMusavi / Rasthaber 13.04.2015

 

345.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Haremeyn Suud Esaretinden Kurtarılmalıdır

Enfal suresinin 34. Ayetine göre Haremeyn-i Şerifeynin yönetimini takvalı insanlar üstlenmelidir, Suudiler değil.

Ayetullah Cevad Amuli, bugünkü tefsir dersinde şu izahatta bulundu: Daha önce Haremeyn ziyaretçilerinden birçoğunun şehadetine sebep olan kanlı hadisenin yaşandığı yıl birçok kişi yazılar yazarak bu kutsal haremlerin yönetiminin kimlerin elinde olması gerektiğini tartışmaya açmıştı. Enfal suresinin 34. Ayetine göre Haremeyn-i Şerifeynin yönetimini takvalı insanlar üstlenmelidir, Suudiler değil. O ayette şöyle der: “Onlar oranın (Kâbe’nin) velileri değiller, oranın velileri sadece takvalılardır.” Bu ayete göre Suud hanedanı Kâbe’nin yöneticisi olamaz. Bunlar, Kâbe’yi bir zamanlar puthane ve şaraphaneye çevirmiş olan müşriklerin torunlarıdır. Dedeleri hep Kâbe’nin üzerinde şarap zevk-u sefasına dalardı. 

Muhaddis Kummi’nin naklettiği rivayete göre onlardan bazıları Kâbe’nin anahtarını kumar oyunlarında birkaç kadeh içki karşılığında kaybetmişti… Mekke’de oynanan büyük kumar oyunlarında Kâbe’nin yöneticiliğini kumar konusu yapıyorlardı… Hâlihazırda Müslümanlar cihad-ı ekber (büyük cihad) yapmalı, Haremeyni Suud hanedanının esaretinden kurtarmanın yolları üzerinde çalışmalıdır. İmam Ali (a.s) bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: Eğer bunlar Gadir-i Hum’u söndürmek ve Sakife’yi canlandırmak istiyorlarsa bir milletin kültürünü söndürmeye yeltenmişlerdir; cihad kültürünü söndürmeye teşebbüs etmişlerdir, böylece onları teslim almak istiyorlar. 

İmam Ali (a.s) sözlerine şöyle devam eder: Bunlar öncelikle bir milletin inancını esaret zincirine vurdular. Esir olmuş bir din, insanları harekete geçirme özelliğini kaybetmiştir. Emirulmuminin’den önce de hac, umre, Kur’an kıraati vb. dini etkinlikler vardı. Fakat Kurân-ı Natık olan Emirulmuminin (a.s) gücü elde ettiğinde Kur’an kârileri onun karşısına çıktı. Bir asırdan uzun bir süre hadis rivayetini yasaklamış olanların Kur’an’ın başıına ne musibet getireceğini kestirmek çok da zor değildir… Sonra bir planla hadis rivayetini serbest bıraktılar ve sistematik şekilde aklı devre dışı bıraktılar, onun yerine uydurma hadisleri bıraktılar. Toplumu akıldan ve düşünmekten uzaklaştırdılar. Böylece kendi hâkimiyetlerine meşruiyet kazandırdılar ve sadece belli kişilere rivayet etme izni verdiler. 

Allame Askeri’nin araştırmasına göre 150 uyduruk ravi icat ettiler… Bunların her birinden rivayet edilen bir sürü uydurma hadisler vardır… Evet, böyle bir fezada Gadir-i Hum’un ihtişamla arz-ı endam etmesini beklemek mümkün değildir. İşte bir ümmetin düşüncesi ve inancı bu şekilde esaret altına alınırsa Suud hanedanının içinde bulunduğu duruma düşer… İslam dünyası artık özüne dönmeli ve dini esaretten kurtarmalıdır; sahih rivayetler ve akıl özgürlüğüne kavuşmalıdır. Bugün Suud hanedanı tarafından esaret altına alınmış olan Haremeyn bu esaretten kurtarılmalıdır.

Ayetullah Mekarim’den Kâbe İmamına Anlamlı Cevap

Ayetullah Nasır Mekarim Şirazi, Kâbe İmamının açıklamalarına işaret etti ve şöyle konuştu:

Tekfircilik mektebi, akla ve Kur’an’ın nassına aykırı bir ekoldür. Bu yüzden onurlu bir Müslümana yakışan, tekfircilik ekolü olan Vahhabilikten uzak durmasıdır. Çünkü DAİŞ ve El-Kiade gibi örgütlerin Vahhabilik ağacının meyvesi olduğu artık herkese aşikârdır. Bu şahıs Mescid-i Haram gibi kutsal bir mekânda Şiileri tekfir edip İran hakkında hezeyanlar söylemiştir. Hâlbuki bu konuşmadan birkaç hafta önce “Tekfircilikle Mücadele” konferansı düzenlemişlerdi! Dün “tekfirciler bizden değil” diyeceksin ve bugün kalkıp Kâbe gibi kutsal bir noktadan Şiileri tekfir ederek onlara karşı savaş çağrısında bulunacaksın!!! Hem de herkesçe bilinen kendi mektebinizin fesat ve bozukluğunu görmeyeceksin!

Ayetullah Şirazi sözlerine şöyle devam etti: İslam beldelerini sizin tahrip ettiğinizi herkes biliyor. Buna rağmen bir de kalkıp alacaklı gibi pişkince davranarak İran’ın İslam beldelerini yıktığından söz ediyorsun! Yemen’de ne yapmak istiyorsunuz?! İran, Yemenliler ve herkes Yemen’deki sorunun siyasi yollarla çözümlenmesini istiyor. Ama siz bu ülkeye bomba yağdırıyorsunuz…

Suriye’de halkın talebini hiçe sayarak bunca cinayet işlediniz.. Neden milletlerin taleplerini hiçe sayarak her türlü cinayeti işliyorsunuz, sonra da İran’ı suçluyorsunuz?! Buradaki asıl suçlu milletlerin taleplerini hiçe sayanlardır!

Soruyorum: Acaba Iraklıların, Yemenlilerin ve Suriyelilerin kendilerini savunma hakkı yok mu? Şimdi Yemenliler şunu diyor: Gelin oturup tüm grupların temsil edileceği bir hükümet kuralım. Ama baş müftüleri diyor ki: Yemen’e yapılan askeri operasyon bilgece bir plandı! Acaba bir ülkeyi harabeye çevirmek bilgelik midir?!

Ayetullah Mekarim Şirazi şöyle konuştu: Bunlar hayal âleminde yaşıyorlar, sermayeleri ise yalan ve iftira! Diyorlar ki: İran ve Şia Mekke ile Medine’yi teslim almak istiyor!… Cidde havalimanında eşi görülmemiş bir rezillik yaşandı… Tarihte eşi görülmemiş bu rezillik sizin gerçek yüzünüzü tanımak isteyen herkes için yeterlidir…

Ayetullah Şirazi sözlerine şöyle devam etti: Biz herkesin hayrını istiyoruz, tekfircileri bıraksınlar ve Müslümanların arasına katılsınlar. Bu durumda biz onları severiz. Uğursuz bir işin sonucunun cinayet ve kötülük olduğunu gördüğü halde bu iş üzerinde inat etmek bilgelik değildir. Ümit ediyorum ki bu samimi nasihatler karşılığını bulur, ona amel edilir ve İslam ümmeti bu büyük beladan kurtulur. safaqna 15 Nisan 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Mekke ve Medine’nin Kurtarılması En Büyük Cihattır

Suud hanedanı Kâbe’nin yöneticisi olamaz. Bunlar, Kâbe’yi bir zamanlar puthane ve şaraphaneye çevirmiş olan müşriklerin torunlarıdır.

Ayetullah Cevad Amuli, bugünkü tefsir dersinde şu izahatta bulundu: Daha önce Haremeyn ziyaretçilerinden birçoğunun şehadetine sebep olan kanlı hadisenin yaşandığı yıl birçok kişi yazılar yazarak bu kutsal haremlerin yönetiminin kimlerin elinde olması gerektiğini tartışmaya açmıştı. Enfal suresinin 34. Ayetine göre Haremeyn-i Şerifeynin yönetimini takvalı insanlar üstlenmelidir, Suudiler değil. O ayette şöyle der: “Onlar oranın (Kâbe’nin) velileri değiller, oranın velileri sadece takvalılardır.” Bu ayete göre Suud hanedanı Kâbe’nin yöneticisi olamaz. Bunlar, Kâbe’yi bir zamanlar puthane ve şaraphaneye çevirmiş olan müşriklerin torunlarıdır. Dedeleri hep Kâbe’nin üzerinde şarap zevk-u sefasına dalardı. 

Muhaddis Kummi’nin naklettiği rivayete göre onlardan bazıları Kâbe’nin anahtarını kumar oyunlarında birkaç kadeh içki karşılığında kaybetmişti… Mekke’de oynanan büyük kumar oyunlarında Kâbe’nin yöneticiliğini kumar konusu yapıyorlardı… Hâlihazırda Müslümanlar cihad-ı ekber (büyük cihad) yapmalı, Haremeyni Suud hanedanının esaretinden kurtarmanın yolları üzerinde çalışmalıdır. İmam Ali (a.s) bunlar hakkında şöyle buyurmuştur: Eğer bunlar Gadir-i Hum’u söndürmek ve Sakife’yi canlandırmak istiyorlarsa bir milletin kültürünü söndürmeye yeltenmişlerdir; cihad kültürünü söndürmeye teşebbüs etmişlerdir, böylece onları teslim almak istiyorlar. 

İmam Ali (a.s) sözlerine şöyle devam eder: Bunlar öncelikle bir milletin inancını esaret zincirine vurdular. Esir olmuş bir din, insanları harekete geçirme özelliğini kaybetmiştir. Emirulmuminin’den önce de hac, umre, Kur’an kıraati vb. dini etkinlikler vardı. Fakat Kurân-ı Natık olan Emirulmuminin (a.s) gücü elde ettiğinde Kur’an kârileri onun karşısına çıktı. Bir asırdan uzun bir süre hadis rivayetini yasaklamış olanların Kur’an’ın başıına ne musibet getireceğini kestirmek çok da zor değildir… Sonra bir planla hadis rivayetini serbest bıraktılar ve sistematik şekilde aklı devre dışı bıraktılar, onun yerine uydurma hadisleri bıraktılar. Toplumu akıldan ve düşünmekten uzaklaştırdılar. Böylece kendi hâkimiyetlerine meşruiyet kazandırdılar ve sadece belli kişilere rivayet etme izni verdiler. 

Allame Askeri’nin araştırmasına göre 150 uyduruk ravi icat ettiler… Bunların her birinden rivayet edilen bir sürü uydurma hadisler vardır… Evet, böyle bir fezada Gadir-i Hum’un ihtişamla arz-ı endam etmesini beklemek mümkün değildir. İşte bir ümmetin düşüncesi ve inancı bu şekilde esaret altına alınırsa Suud hanedanının içinde bulunduğu duruma düşer… İslam dünyası artık özüne dönmeli ve dini esaretten kurtarmalıdır; sahih rivayetler ve akıl özgürlüğüne kavuşmalıdır. Bugün Suud hanedanı tarafından esaret altına alınmış olan Haremeyn bu esaretten kurtarılmalıdır.  shafaqna/ TAHA HABER- 2015-04-17

Allah'ın muhteşem yaratığı Güzel İnsanlar,

islam'da meshepler yoktur; islam'da islamın itikat ve ameli meselelerini sıcağı sıcağına üç halin üzerinde vıcut bulması ile kayıt altına yazmış meshep'in imamları vardır; bunların ameli meselede sayısı 4 itikadı meselede 2 dir... ama hepsi'de Ehl'i Beyt imamlarına manen/itikat olarak bağlıdır; kalbin üzerindeki perdelerin kalkması ile ilmi ledüne erişme hakla batılı ayırt etme ferasetine ancak bedeni edep ve terbiye direkleri namaz olan bu köprü ile erişilir; akisi takdirde Ehl'i Beyt üzerinden imtihana tağbi tutulur ve genellikle'de şeytan ayaklarını kaydırır.

İmamı Şafi hz ders verirken sık sık ayağa kalkarmış; öğrencileri neden sıklıkla ayağa kalktığı sorarlar; meshepin imamı dışarda oynayan çocuklardan birisi Seyyit O Pencereye yaklaşınca Ehl'i Beyte olan hürmetimden kalkıyorum, der... Akıl sahipleri Meshep imamı kolay olunmaz. İmamı Azam son iki sene olmasa Numan yok olmuştu der. (İmam Cafer hazretlerine olan hürmetini ve aldığı ilmi kasdetiyor) İmamı Azamın yaşadığı İlde bir koyun çalınıır; İmam hz duymuşki koyunun ömrü 7 sene 7 sene kasapdan koyun almamış; böylesine şüpheliden korunur İmam.

Ehli vicdan sahipler,

şüpheliden korunmanın farz'dan önceliği var; çünkü şüpheliden korunmak ile kalpler Allah(cc)a dönüyor.

İmam Malik hazretleri muaviye'nin kafir olarak öldüğünü söyler; yakinen biliyorki hz Ali efendimiz üzerinden Ümmetin imtihanı başlamış. İmam Hanbel bin Ahmet'de benzer ilme/cesarete sahiptir; meshepin imamları bilirki Allah(cc) Ehl'i Beyt üzerinden ümmeti imtihana çeker; kalplerin eğriliği doğruluğu cennet ile cehennem ehli bu şekilde açığa çıkar.

Akıl sahipleri dinin beli ve omurgası maneviyatın güç kaynağı bu mesele

çok iyi kavranmalı

münafık din düşmanlarına oyun sahası bırakılmamalı... bilinmeli ki din adamların feraseti halkı Allah'ın hesabına yatkın hazırlaması ile devletler kurulu; din adamlarının müsübeti halkı şeytanın hesanın yatkın hazırlaması ile'de devletler yıkılır. hacı bayazıt 25.04.2015 

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Cemati'n adı artık resmen bu:

Fethullahçı Terör Örgütü - FETÖ

Cemaat'in Milli Güvenlik Kurulu'nda şekillenen "Kırmızı Kitap"a "Fethullahçı Terör Örgütü - FETÖ" ibaresiyle geçtiği öne sürüldü.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında Cemaatı bütün ayrıntıları ile masaya yatırıldı. Kamuoyunda 'kırmızı Kitap' olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde birinci tehdit unsuru olarak alıdığı iddia edilen Cemaat'in, "Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)" ibaresiyle kayıtlara geçtiği öne sürüldü.

Yeni Şafak gazetesi Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi'nin haberine göre, önceki gün Cumhurbaşkanlığı sarayında gerçekleştirilen MGK'da paralel yapı ile mücadelede gelinen aşama ve bu kapsamda yapılan çalışmalar, ele alındı. Başbakanlık Müsteşarı Kemal Madenoğlu'nun, bakanlıkların yaptığı çalışmaları içeren bir sunum yaptığı öğrenildi.

FETÖ KAYITLARA GEÇTİ

Kamuoyunda 'kırmızı Kitap' olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde birinci tehdit unsuru olarak alınan paralel yapı, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ibaresiyle kayıtlara geçti. FETÖ ile mücadelenin hukuki çerçevesinin çizildiği toplantıda, FETÖ ile mücadele bakanlıkların görevleri arasında yer alacak. Bu konu MGK'ta düzenli olarak ele alınacak.

Başbakanlıkta bilgi ve eleman havuzu oluşturulacak. Mücadelenin dış ayağına da ağırlık verilecek Gülen'in iadesine ilişkin diplomatik prosedüre öncelik verilecek. Odatv.com 01.05.2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

'Fethullah Gülen toplu kıyıma hazırlanıyor'

Gülen’in eski sağ kolu Latif Erdoğan bugünkü yazısında, her darbe girişiminde binlerce takipçisini mağdur eden, ateşe sürüklediği insanları zerre kadar önemsemeyen Fetullah Gülen hakkında sert bir yazı kaleme aldı. Gülen’in bütün müridleri ile birlikte toplu bir kıyama hazırlandığını belirten Latif Erdoğan, uzlaşı ve barış mesajlarına asla prim verilmemesi gerektiğinin altını çiziyor.

İşte Gülen örgütünün 7 Haziran planlarını deşifre eden Latif Erdoğan'ın bugünkü yazısından bazı başlıklar:

NASIL KÖTÜ BİR ÇIĞIR AÇTIĞININ FARKINDA MISIN?

Gülen, nasıl kötü bir çığır açtığının farkında mı? Bundan böyle bu kötü çığırdan kim yürürse, onların vizri ve günahı da hep onun seyyiat defterine kaydedilecek. Böylesi umumi hukuku ilgilendiren bir meselede, böylesine pervasız vebal alış, akıllı adamın yapacağı iş değil. Öyleyse aklından bir zoru olmalı. Yok aklı yerindeyse, Gülen'e bakışımızı baştan sona yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

ŞEYTANİ OYUNLARLA İNSANLARI OYALIYOR!

Söz konusu kötü çığır, finalde, o yolun yolcularını, vatana, millete, dine, devlete ve mukaddes bilinen ne kadar değer varsa hepsine ihanete götürüyor. İnsanlara işin başında nasıl münafık olunacağını öğretiyor. İkiyüzlü, mürai, yalancı, kaypak olmanın temrinlerini yaptırıyor. Hasılı, dünya ve ahiret iflasının yol haritasında iz sürmenin, şeytani oyunlarla insanları oyalamanın pratiklerini gösteriyor.

GÜLEN EBEDİ OLARAK KAYBEDECEK BİR İDDİANIN İNSANI!

Gülen, kaybettiği ve ebedi kaybedeceği bir iddianın insanı olma özelliğini asla terk etmemeye azimli bulunuyor. Kendisini ve şuursuzca kendisini takip edenleri nasıl bir ateşe, nasıl bir girdaba sürüklediği onun umurunda değil. Onu ve arkasından gidenleri uyarma görevi de hiç kuşkusuz aklı başında ve şuuru açık olanlara düşüyor.

BUGÜNLERİ ÇOK ARAYACAKLAR!

İdeali yüksek, himmeti ali olmak ile, olmayacak maceralar peşinde ve zavallı gayretlerle ömür tüketmenin farkını temyiz edememenin bilançosudur, bugün Gülen'in kendi tabilerine yaşattığı. Ve hiç de masum değildir, yaptıklarıyla. Nefsine, benliğine yenik düşmenin, şeytan iğva ve desiselerinden destur alıp hakka, hakikate, gerçeklere ve 'Sünnetullah' denilen ilahi kurallar bütününe sırt çevirmenin sonuçlarıdır bütün bu olanlar ve bu günleri de aratacak şekilde tecelli edeceğinde şüphe bulunmayan bundan sonraki olacaklar.

KENDİSİNDEN BAŞKA HERKESİ DÜŞMAN GÖREN BİR ZİHNİYET!

Bütün dünyayı darulharp gören, kendisine sadakat yemini etmiş cemaat üyelerinin dışında herkesi düşman ilan eden bir zihniyeti konuşuyoruz. Güç dengesi oluştuğunda herkesle kavgalı olacak global bir tehlikeden söz ediyoruz. Harp hileden ibaret olduğuna göre, kendileri dışında herkese karşı yapılacak hileyi baştan meşru ve zaruri gören ve buna da ayrıca kutsiyet atfeden bir düşünce sapkınlığından bahis açmış bulunuyoruz.

GÜLEN'İN UZLAŞI TEKLİFLERİNE ASLA İNANMAMALI, PİRİM VERİLMEMELİ!

Öyleyse dikkat etmeli, bunlarla mücadelenin uzun soluklu bir mücadele olacağını asla unutmamalıyız. Ve yine dikkat etmeli, bunların güç dengesi kazanıncaya kadar süreceği kesin uzlaşı ve birliktelik tekliflerine asla prim vermemeliyiz.

MGK KARARLARI İSABETLİDİR AMA YETERLİ DEĞİLDİR!

MGK toplantısında alınan karar, yani paralel yapıyla mücadelenin sürekliliğini belirleyen disiplin, hem iç hem de dış siyasetimizi yakından ilgilendiren bir durum. Dokuz senedir, çeşitli mahfillerde ve çeşitli vesilelerle, devletin bir gün bu yapıyı terör örgütü listesine kaydedeceğini ve bunu başta Amerika olmak üzere diğer dünya ülkelerine de kabul ettireceğini söyleyen birisi olarak bu sonuç benim için sürpriz olmasa da çok önemli bir devlet hamlesi. Hele, üst akıl tarafından ülkemizde çıkarılmak istenen her türlü kaosun bu yapıya ihale edildiği olağanüstü bir süreçte bu kararın alınması ve yürürlüğe konulması fevkalade isabetli. Fakat, tek başına yeterli değil.

DİYANET CAMİASI ARTIK HAREKETE GEÇMELİ

Mutlaka milletçe bu kararın arkasında durulması şart. Bu yapı dini argümanları istismarla kendini koruma ve varlığını sürdürme yolunu seçtiğine göre, mücadelenin en ön safında Diyanet'in ve İlahiyat camiasının bulunması zaruret.

BU SEÇİMLERDE AK PARTİ'Yİ DESTEKLEMEK VATANDAŞLIK BORCUDUR

Daha önceki siyasi tercihi hangi partiden yana olursa olsun, bu ülkeyi seven, bu ülkenin birlik, beraberlik, dirlik ve düzenini isteyen her sağduyulu vatandaşın, önümüzdeki 7 Haziran genel seçiminde, söz konusu mücadeleyi sürdürmeyi kendisine vazgeçilmez ilke edinen AK Parti'den yana tavır alması en minimal değerlendirme ile bir yurttaşlık borcu.

GÜLEN MUHATAP KİTLESİNİ BİR YALANA İNANDIRMA ÇABASINDA

Paralel yapı stratejisinde, açıktan kavgaya onay veren güç dengesinin karşılığı, üçte bir oranına ulaşmış bulunmaktır. Bu açıdan da, Gülen'in geçenlerde yaptığı bir konuşmada sarfettiği on milyon aile ifadesinin mutlaka iyi değerlendirilmesi gerekir. On milyon aile, en asgari ölçülerle değerlendirilse dahi, otuz- kırk milyon kişiye tekabül eder.

GÜLEN TOPLU BİR KIYAMIN SİNYALLERİNİ VERİYOR

Gülen'in ifade ettiği bu rakamın hiçbir gerçekçi yanı yoktur. Lakin, ya Gülen böyle bir rakamın varlığına inandırılmıştır ya da o, muhatap kitlesini böyle bir yalana inandırma çabasındadır. Hangi durum söz konusu olursa olsun, bu, toplu kıyamın sinyalleri demektir.

7 HAZİRAN HEZİMETİ GÜLEN'İN SON DURAĞI OLACAK!

Gülen, 7 Haziran beklentisini, kendisinin emrindeki basın organlarının genel tavrına bakıldığında koalisyon sonucuyla deklare etmiş bulunuyor. Son iki senedir, art arda gelen seçimler vesilesiyle, cemaatin yaşanılan hezimetler karşısında paniğe kapılmaması da seçim sonuçlarına bağlanılan ümitlerle gerçekleşti. Sadece her hezimetin şoku, bir sonraki seçimin başarı beklentisiyle atlatılmaya çalışıldı. 7 Haziran, bu tür beklentilerin son durağı. Sonuçtaki hezimetleri ise şimdiden belli.

HAKİMLER TAHLİYELERİ GERÇEKLEŞTİRSEYDİ AK PARTİ'NİN İŞİ ZORDU

25 Nisan darbe girişimi başarılı olsaydı, yani iki yetkisiz hakimin, hukuk dışı bir davranışla, tutuklu bulunan cemaat üyelerini tahliye etmek üzere verdikleri karar gerçekleşseydi, elbette siyasi denge bozulur, kısmen de olsa umdukları sonuca yaklaşabilirlerdi. Fakat, devlet aklı devreye girdi ve bu atraksiyonu da boşa çıkardı. Artık ümitleri Amerika'daki başkanlık seçimine kaldı. Hillary Clinton bir başkan seçilirse, diye bekleşiyorlar..  Latif Erdoğan/Yeni Akit 02.05.2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İran: ABD ile savaşı olumlu karşılarız

İran Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı Hüseyin Selami, İran'ın uzun süreli bir savaş için hazırlıklı olduğunu ve ABD ile yaşanacak olası bir savaşı olumlu karşılayacaklarını ifade etti.

İRAN devlet televizyonunda katıldığı bir programda konuşan Selami, ABD tarafından İran'a yönelik yapılan askeri tehditleri değerlendirerek, "en tehlikeli senaryolar" varsayımıyla hazırlıklı olduklarını söyledi.
İranlı general, "ABD, blöf yapıyor ve psikolojik operasyon yürütüyorsa biz yine de bunu ciddiye alıyoruz .Eğer tehditler blöf değil de doğruysa savaş meydanında gerçekleri göstermeye hazırız" diye konuştu.
ABD ile yaşanacak muhtemel bir savaşı olumlu karşıladıklarını söyleyen İranlı komutan, " Savaş meydanı, gerçek harp potansiyellerimizi göstereceğimiz yer olacak " ifadesini kullandı.
TEHDİT EDİLİRSENİZ MASAYI TERK EDİN
ABD'nin dünyanın çeşitli noktalarındaki hava üslerini İran’a karşı kullanması halinde bu üsleri ateşe vereceklerini ileri süren Selami, "Amerikalı pilotların yapacakları ilk uçuş son uçuşları olacak ve gök yüzünü onlar için alev çemberine dönüştürürüz " uyarısında bulundu.
Tahran ve dünya güçleri arasında yürütülen nükleer müzakerelere de değinen ve İranlı nükleer müzakerecilere seslenen Selami, "Tehdit edilirseniz masayı terk edin" şeklinde konuştu.
VURURSANIZ, PEŞİNİZİ BIRAKMAYIZ
Dün de İran lideri Ayetullah Ali Hamaney, ABD'nin askeri tehditlerine değinerek, "Vurup kaçma dönemi sona ermiştir. İran milleti kendine saldıranın peşini bırakmaz" ifadelerini kullanmıştı.
İran ve dünya güçleri arasında Tahran'ın nükleer programı konusunda geçen ay ön uzlaşı sağlansa da ABD'li bazı makamlar İran için askeri seçeneğin hala masada olduğu ifade ediyor. DHA 07 Mayıs 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Gülen’in adı kırmızı kitap’ta!

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kırmızı kitabı ‘Türkiye’nin Milli Askeri Stratejisi’ de Gülen Cemaati dahil edilerek yenilendi.

‘Paralel yapı’ olarak bilinen Gülen Cemaati’nin, Kırmızı Kitap’ta yer alacağını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 6 Ocak’ta Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki Büyükelçiler Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Bu örgüt 2015 Milli Siyaset Belgesi içinde yerini alacaktır. Bu artık böyle bir örgüttür. Büyükelçilerimizin tüm personelleriyle gerçeklerin duyurulması için daha gayretli olmaları gerektiği açıktır” sözleriyle dile getirmişti.

İlk Bakanlar Kurulu toplantısında MGK’nın tavsiyesine uyularak, ‘Kırmızı Kitap’ olarak bilinen MGSB, ‘çok gizli’ ibaresiyle kabul edilecek. Daha sonra da hükümetin kabul ettiği güncellenmiş MGSB tüm ilgili bakanlık ve kurumlara yine ‘çok gizli’ damgasıyla gönderilip, derhal uygulamaya sokulması istenecek. MGSB’nin gönderileceği kurumlar arasında İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü ilk sıraları alıyor.

Edinilen bilgiye göre Gülen Cemaati, ‘Kırmızı Kitap’ta PKK gibi ulusal güvenliği tehdit eden örgütler sıralamasında ilk sırada yer alıyor. Örgütün, hem iç, hem de dış bağlantıları nedeniyle ‘dış tehditler bölümü’nde de yer aldığı sızan bilgiler arasında. MGSB’de örgüt lideri olarak Fetullah Gülen ismine, yaşadığı yer olarak ABD-Pensilvanya’ya, Türkiye’de ve yurtdışında propagandasını hangi yollardan yaptığına, devlet içinde örgütlenme yöntemlerine ve maddi geliri hangi yollardan elde ettiğine dair ayrıntılı doküman ve bilgilere de yer verildiği öğrenildi.

Genelkurmay Başkanlığı da, bu güncellemeden sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kırmızı kitabı olarak bilinen ‘Türkiye’nin Milli Askeri Stratejisi’ni (TÜMAS) yeniledi. Gülen Cemaati’nin TÜMAS’da yaklaşık 100 sayfayla ayrıntılı şekilde anlatıldığı öğrenildi. TÜMAS’da da mücadele edilmesi gereken örgütler arasında ilk sıralara yerleştirilen Gülen Cemaati ile TSK içinde etkili mücadele yöntemleri işlendi. Yenilenen TÜMAS tüm ordu, kolordular başta olmak üzere daha alt birimlere de gönderildi. 28 Şubat 1997’de yapılan MGK’da alınan “irtica ile etkin mücadele” kararı, TÜMAS’ta “öncelikle mücadele edilecek tehditler” arasında yer alıyordu. cafesiyaset 09.05.2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

 “Yemen Ahzab Savaşı” Tüm Münafıkları Faş Etti!

Allah’ın adıyla

Bir kısım tarih felsefecilerinin dillendirdiği önemli bir teori vardır: “Bugün İslam dünyasını sarmalamış ümmetin boğuşmakta olduğu hangi dinsel, siyasal, sosyal problem varsa, o problemin esas kökeni İslam’ın ilk asrındadır. İslam dünyasına ait bu türden bir problemi doğru tahlil ve analiz edebilme, çözüme kavuşturabilme de ancak o problemi esas kökleri ile kavramakla mümkündür.

Bu minval üzere İslam toplum ve coğrafyasında var olan problemlerin esas çözümü, problemin esas köklerinin yer aldığı İslam’ın ilk asrındadır. İslam’ın ilk asrını doğru okumak, doğru tahlil etmek ve doğru tanımlamaktadır.

Hak ve batılın karakteri değişmez. Zaman sürecinde değişen sadece araç ve argümanlardır. İşte bu pencereden baktığımızda görüyoruz ki; çağdaş siyasi gelişmeler, ne kadar da tarihsel ana örneklere benziyorlar.        

Mevcut iktidar ve egemenliklerini korumak, komşu coğrafya ve hükümetlere vaziyet etmek isteyen makyavelist zihniyetin başlattığı “Suriye Vekalet Savaşı”; ortaya konulan iddialar ve izlenen siyasetle ne kadar da “Sıffin Savaşı”na benziyor. İnsan, esasta emperyalizm ve siyonizmin hedefleri için kotarılmış bu savaşı ümmete dayatan lideri/liderleri görünce: “Acaba bu Muaviye mi?” demekten kendini alamıyor!

İslam ümmetine en son dayatılan mütecaviz taarruz ise; mustazaf, mücahid ve kahraman Yemen halkının gerçekleştirdiği “İslam İnkılabı”nı hedef alan, önce “Kararlılık Operasyonu” ardından ise “Umudu Yeniden Tesis Etme”olarak adlandırılan saldırı oldu.

Basiret ve feraset ehlinin “Suud-i Amerika” olarak adlandırdığı Arabistan öncülüğünde Mısır, Pakistan, Fas, Ürdün, Katar, BAE, Kuveyt, Bahreyn, Sudan’ın bizzat katılarak, pek çoklarının siyasi ve lojistik destek sunarak oluşturdukları “koalisyon” eliyle gerçekleştirilen “Yemen Savaşı”, yukarıda zikrettiğimiz anlayışla ele alındığında, tüm İslam düşmanı hiziplerin birleşerek Hz. Peygamber (s.a.a)’e dayattıkları “Ahzab Savaşı” ile birebir örtüşmektedir.

Mütecavizlerin “Kararlılık Operasyonu” olarak isimlendirdikleri bu gayrimeşru savaşın gerçek adlandırılması “Yemen Ahzab Savaşı” olmalıdır!

Öncesi, gelişimi ve sonuçları itibariyle “Ahzab Savaşı”, İslam tarihin en önemli dönüm ve kırılma noktalarından biridir. Öyle ki, konu Kur’an-ı Kerim’de akıl ehline kıyamete ibret ve yol gösterici olsun diye “Ahzab” adıyla özel bir surede ebedileştirilmiştir.

Ahzab Savaşı, basiret sahipleri açısından pek çok hikmet ve siyaset içermektedir. Kanaatimce bunların en önemlisi, münafıkların nitelik ve nicelik olarak kamilen açığa çıkmış olmalarıdır. Kur’an-ı Kerim’de, Ahzab Savaşı üzerinden İslam ümmetinin tüm zamanlarda münafıkları teşhis edebilmeleri, yüzlerindeki maskeleri yırtabilmeleri ve onlara karşı gerekli tedbirleri üretebilmeleri için münafıkların niteliklerini evrensel ilkeler olarak ortaya koymuştur.

Yemen Savaşı, çağdaş bir “Ahzab Savaşı” rol ve görevini ifa etti. Tüm münafıkların maskesini düşürdü. Akıl ve hikmet sahipleri açısından tüm münafıkların faş olmasını temin etti.

Peki, kim bu münafıklar?

Yegane slogan ve şiarları: “Allahu Ekber! Amerika’ya ölüm! İsrail’e ölüm! Kahrolsun Siyonizm! Zafer İslam’ın!” olan; ekonomik, sosyal ve siyasal olarak mazlum ve mustazaf ancak inanç, yaşayış ve ideolojik olarak izzet, onur ve haysiyet dolu mücahid ve kahraman bir halkın gerçekleştirdiği “Halk/İslam İnkılabı”nı boğmak için tüm siyasi, politik, askeri ve lojistik güçlerini seferber edenlerin tümü münafıkların ta kendileridir!

Söylem ve görüntü itibariyle İsrail karşıtı rol yapıp racon kesen ancak İsrail ve siyonizme meydan okuyan Ensarullah’ı düşman ilan etmede İsrail ile aynı safta olmada beis görmeyenlerin tümü münafıkların ta kendisidir!

Mazlum ve mustazaf bir halkın günlerce bombalanması, emperyalizm ve siyonizmin yüreğine korku salmış bir inkılap hareketinin boğulması girişimi karşısında kalem, söz, kamera ve mikrofonlarını kralların ve iktidar sahiplerinin hizmetine sunanların tümü münafıkların ta kendileridir!

“Biz halkların yanındayız!” yalanı ile yıllardır “cihadist terörist”lere her türden lojistik temin ederek bölgedeki fitne ateşine odun taşıyan ancak saldırılar kadar açlık, tıbbi yetersizlik ve diğer fakr-u zaruretler dolayısıyla ölüme mahkum edilen mazlum Yemen halkı için yardım toplamayı gündemine bile alamayanların tümü münafıkların ta kendileridir!

Amerikan emperyalizmi ve gasıp siyonizmin Yemen üzerindeki plan, hile, desise ve emellerinden zerre kadar bahsedemeyen ancak halkın Amerikan kuklası yönetimi devirmesini “Fars yayılmacılığı” ile izah edip, olup bitenle ilgili olarak “İslam İnkılabı”nı suçlayanların tümü münafıkların ta kendileridir!

“Yemen İslam İnkılabı”nı itibarsızlaştırma ve işledikleri cinayetleri meşrulaştırma için mezhepçilik ve kavmiyetçilik elbiselerini kuşanarak emperyalizm ve siyonizmin çanağına su taşıyan her türden uşak, yandaş ve haset sahiplerinin tümü münafıkların ta kendileridir! Muntazar Musavi / Rasthaber 11.05.2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Allah'ın selamı rahmeti alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası maneviyatın merhamet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile ona manen fikren ve fiziken desdek/taraf olanların üzerine olsun.

Akıl sahipleri türkiye dini ve tarihi mirasın üzerine kuruldu

akp ise

akresif cahil başörtüsü kur'an kursu düşmanları yüzünden 8 sene, son 2-3 senede deccalizmin ileri birliği fetullah terör örgütü ile

mücadele etdiği için hükümetde tutunuyor...

ama bu zaman içerisinde Türk devletinin

din'i ve tarihi mirasını,

deccalizim misyonu içerisinde bop projesinin 'önündeki anti emperyalist ulasalci millici direnci, osmanlıcık meshepcilik/sünnücülük maskesi ile aşıp', altını oluşturmak gayesi için

hovardaca

yedi bitirdi.

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar,

artık;

Allah'ın izni ile islam alemi içerisinde ilah edindikleri şeytanı küresel/emperyalist güçleri ile gölgeleyip/arkalayıp onları empeyral hevesler ile tahrik ederek islamın beli ve omurgası maneviatın merhemet ve marifet kaynağı Hüseyni meşrep/direniş cephesinin önüne sürecek din bezirgani akp örneği oluşuma tutunma alanı kalmadı.  

Ehli vicdan sahipleri herkim ne yapar ise yaptığı asla peşini bırakmaz İlahi Kuralınca bölgeyi kan gölüne çeviren, zemin hazırlayan akp

yüzbinlerce insanın kanı ve gözyaşının hasabı altında boğulacaktır; bu sondan kurtulamıyacaktır... onların hesabı planını,  Arz'ı alanın Sahibi tersine çevirip Onları kıskıvrak yakalayacaktır. inşallah hacı bayazıt 11.05.2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Mezheplere Dair Önyargıları Giderecek Muhteşem Tespitler

Ehlibeyt imamları (a.s) müçtehit değil, müçtehit yetiştiricileriydi. İmam Sadık (a.s), gidip içtihat yapsınlar diye dört bin fakih yetiştirdi. İmam Sadık (a.s), hiçbir zaman onlara şunu buyurmadı: Ben bir risale yazdım ve ihtiyaç duyulacak her meseleyi onda getirdim; siz o meseleleri insanlara olduğu gibi anlatmakla sorumlusunuz. Aksine öğrencilerine şunu buyurdu: Biz temel kaideleri (ususlü) size beyan ediyoruz. Onların furuatı ve detaylandırılması ise size aittir. (Vesailu’ş-Şia, c.18, bab. 6, Sıfatu’l-Kazi, s.41).

-Dolayısıyla Ehlibeyt imamlarını diğer mezhep imamlarıyla mukayese etmek onları küçültmek olur.

Ehlibeyt imamları, Peygamberimizin (s.a.a) canından birer parçalardı ve Allah’ın yasalarının beyan edicileriydi. Yani Allah’ın yasaları olan şeriatın açıklanması görevi, hayatta iken Resulullah’ın (s.a.a) göreviydi. Resulullah’ın (s.a.a) ardından bu görev Ehlibeyte intikal etti. Yani İmam Ali (a.s) öyle bir konumda idi ki insanlar ondan bir söz duyduklarında bu sözü Resulullah’tan (s.a.a) duymuş gibi telakki ediyorlardı. Onun sözünü peygamberin sözü olarak görüyorlardı. Yani Ehlibeytin davranış ve sözleri aynen Resulullah’ın davranış ve sözleri gibi telakki ediliyordu. Yani nasıl ki Resulullah’ın (s.a.a) davranış ve sözleri içtihadın kaynağı sayılıyor idiyse Ehlibeyt de aynı konumda görülmekteydi. Dolayısıyla fakihler Resulullah’ın sözünü referans aldıkları gibi Ehlibeyt imamlarının da sözlerini içtihatlarında referans alıyorlardı. Mesela Hanefi mezhebinin büyüklerinden olan İbn-i Abidin şöyle der: Ali b. Ebutalib’den nakledilen rivayet, peygamberden nakledilen rivayet gibidir. (Haşiye-i İbn-i Abidin, c.3, s.371).

-Maliki mezhebinin önderi İmam Malik’e sordular: Neden namazda ellerin açılmasına fetva veriyorsunuz? Şu cevabı verdi: Ehlibeyt âlimlerinin, yani İmam Bakır ve İmam Sadık’ın eli açık şekilde namaz kıldıklarını gördüğüm için bu fetvayı verdim. İbn-i Nedim’in fihristinde şöyle gelmiş: Birisi İmam Şafii’ye bir soru sordu. İmam Şafii de onun sorusuna cevap verdi. Fakat söz soruyu soran şahıs şu itirazda bulundu: Sizin bu görüşünüz Ali b. Ebutalib’in görüşüne aykırıdır. Bunun üzerine Şafii şöyle dedi: Eğer Ali’nin (a.s) bundan farklı bir şey söylediğini bana ispat edersen ben yanaklarımı toprağa sürerek görüşümü değiştirir ve İmam Ali’nin (a.s) görüşüne uygun fetva veririm!

-Sarahsi’nin el-Mebsut kitabında humusla ilgili bir meselenin beyanında “zevi’l-kurba” , yani “yakın akrabalar” hususunda “acaba fakir olmaları şartı var mıdır?” meselesi anlatılırken Hanefilerin fakir olma şartını ileri sürdüklerinden söz ediliyor. Fakat İmam Şafii, bunu kabul etmeyip Kur’an ayetinde hükmün genel olduğuna temasta bulunuyor. Hanefiler “fakir” olma şartına dair sahabenin icma ettiğini delil olarak getirdiğinde Şafii, “ben bu icmayı kabul etmiyorum” diyor. “Neden?” diye sorulduğunda “içinde Ali b. Ebutalib’in yer almadığı bir icma delil olamaz” diyor. Peki, Ali’nin bu icmada bulunmadığı konusundaki delilin nedir? Diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: İmam Bakır’ın sözü benim için delildir. Zira o, ceddinin sözünü söyler. İbn-i Hazm el-Muhalla kitabında şöyle der: Ali b. Ebutalib’in içinde bulunmadığı bir icmaya lanet olsun! İşte, Şia’nın sözü de budur. Şia şunu diyor: Biz ancak içinde Ehlibeytin bulunması koşulu ile bir icmayı kabul ederiz.

-Hanefi fıkhı Küfe’den, yani Hz. Ali’nin (a.s) hilafet merkezinden neşet etmiştir. Küfe ise Ali ve onun İbrahim Nehai gibi öğrencilerinin kültürü ile terbiye edilmiştir. Hanefi âlimlerinden Veliyullah Dehlevi şöyle diyor: Hanefi fıkhının %80’i İbrahim Nehai’nin fıkhından alınmıştır. Birçoklarına göre ise İbrahim Nehai Şiadır. Dolayısıyla Hanefi fıkhındaki birçok mesele Kur’an ve Peygamberden (s.a.a) sonra Hz. Ali’den (a.s) alınmıştır.

-Sünen-i Tirmizi’nin mukaddimesinde şöyle geçer: Ebu Hanife şöyle der: Bir konuda benim görüşümle Ali b. Ebutalib’in görüşü karşı karşıya geldiğinde onun görüşü mukaddemdir (tercih edilir).

-Ehlisünnet mezheplerinin hepsi hacla ilgili meselelerde İmam Bakır ve İmam Sadık’ın rivayetlerinden faydalanmışlardır. Ehlisünnetin tüm sahih kaynaklarında bu rivayete dayanılmıştır. Ayetullah Burucerdi bu rivayeti Arabistan kralına gönderdi. Böylece ona şunu ispat etti: Sizler de hac menasiki konusunda Kur’an ve Peygamberden sonra İmam Bakır ve İmam Sadık’ın rivayetlerinden faydalanıyorsunuz. Şu anda bile Arabistan’da Peygamberimizin (s.a.a) haccı ile ilgili yayımlanmış birçok kitapta İmam Bakır ve İmam Sadık’tan övgüyle söz edilmiştir. Yani, sözün kısası Ehlibeyt imamları birer kaynak olmuşlardır, müçtehit değil. Dolayısıyla bizler Ehlibeyt imamlarını birer müçtehit konumuna düşürmemeliyiz. Yani birilerinin Şaffi, Hanefi, Hanbeli… olduğu gibi biz de Caferiyiz ifadesini kullanmak, böylece İmam Cafer Sadık’ı bir müçtehit konumuna düşürmek doğru değildir.

-İmam Sadık’ın yazılı tedvin edilmiş bir fıkıh kitabı olmamıştır. Nitekim Peygamberin de fıkıh kitabı olmamıştır. Peygamber halka şunu buyuruyordu: Ben nasıl namaz kılıyor isem siz de o şekilde namaz kılın. Yani kendisini bir kaynak olarak sunuyordu. Ehlibeyt imamları da böyle olmuştur. Yani usulü ve temel prensipleri beyan etmişlerdir. Ama furuat ve detaylandırma işini öğrencilerine tevdi etmişlerdir.

-Vesail’uş-Şia kitabının “Kaza” babında şu rivayet yer almıştır: Bir gün İmam Sadık (a.s), Medine mescidine girdi ve öğrencilerinden birinin halka fıkhi hükümleri anlattığını gördü. İmam Sadık (a.s) onu teşvik etti. O, İmam Sadık’a (a.s) şöyle arzetti: Efendim, ben belli bir mezhebe bağlı kalmıyorum ve her gruba kendi tabi olduğu mezhebe göre hükmünü açıklıyorum. Eğer sizin takipçilerinizden olursa sizin görüşünüzü beyan ediyorum. Başka birine tabi ise onun görüşünü söylüyorum. Acaba doğru yapıyor muyum? İmam buyurdu: Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun, doğru olanı yapıyorsun. Böyle yapmaya da devam et. Daha sonra şöyle buyurdu: Ben de böyle yapıyorum.

-Yani imamlarımız asla şöyle buyurmamıştır: Hiç kimsenin içtihat etme hakkı yoktur! Dolayısıyla hiç kimse dört Ehlisünnet mezhebinin Ehlibeyt (a.s) imamlarının fıkhı karşısında tesis edildiği düşüncesine kapılmamalıdır. Zira bu mezheplerin imamları direkt veya dolaylı şekilde Ehlibeyt imamlarının öğrencilerindendir. Elbette Ehlibeyt İmamlarına yaşadıkları zamanın yöneticileri tarafından birtakım kısıtlamalar konulduğu da bir gerçektir. Bu yüzden insanlar bazen rahat bir şekilde onlara ulaşamıyordu. Hatta tarihte şu anektodu da görüyoruz: İnsanlar İmam Sadık’a sözlerini ulaştırmak için bazen salatalık satıcısından istifade ediyordu! Veya büyük fıkıh önderleri ile çağdaş olan İmam Kazım (a.s) uzun süre zindanlarda kalmıştı. Dolayısıyla zamanın zalim yöneticileri Ehlisünnet fıkhını Ehlibeyt aleyhinde kullanmaya çalışmışlardır. Fakat Ehlisünnet fıkıh imamlarının Ehlibeyte düşman olduklarına dair hiçbir delil bulunmamaktadır. Ebu Hanife Abbasi hükümetinin kadılık görevini kabul etmediği için zindana atıldı ve orada öldü. Çünkü Abbasilere muhalifti ve hükümetin Ehlibeytin hakkı olduğuna inanıyordu. Malik, hükümete karşı olduğu için kırbaçlanmıştır. Ahmet b. Hanbel de zindana atılmıştır. Şafii, Yemen’de rafizilikle itham edilmiştir. Bu yüzden Bağdat’a getirilmiş ve neredeyse idamın eşiğine gelmiştir. Hüccetül İslam Biazar Şirazi shafaqna 20 Mayıs 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

”Arabistan, Katar ve Türkiye birleşti!”

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, İslami direnişin gazi ve yaralılarıyla yaptığı görüşmede önemli açıklamalarda bulundu.

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, direniş hareketi mensupları ve gazilerle yaptığı görüşmede bazı açıklamalarda bulundu.

Nasrallah, “Lübnan şartlarının 1982 yılından (İsrail işgali) daha tehlikeli olduğunu” belirterek, yakında gerçekleştirilecek bir genel seferberlik ihtimalinden söz etti.

Nasrallah’ın Konuşması Şu Şekilde:

BU YOLU SIFFIN’A KADAR SÜRDÜRECEĞİZ

Önümüzdeki merhaleler için ümitsiz olmaya gerek yok. Bu merhalede tekfircilerle mücadele için tüm güç ve imkanımızı kullanacağız… Her mekanda ve sınırsız bir şekilde ve hiç kimseden utanmadan açık bir gözle mücadele edeceğiz.

Bizim bu seçeneğimizden hoşlanmayanlar nasıl uygun görüyorlarsa öyle davransınlar. Moralimiz iyi ve güçlü olmalı. Zaferlerimizi küçük göstermek isteyen ya da inkar edenlere aldırış etmiyoruz, hatta tüm şehirlerimiz de düşse de irademizde zayıflık olmaz…

Allah bu savaşı bize vacip kıldı, tıpkı Resulullah (s.a.) ile birlikte olanlara Bedir Savaşını ve Hayber’e kadarki diğer savaşları vacip kıldığı gibi…

Bu yolu Sıffın’e kadar sürdüreceğiz ve kim sabit kadem durursa maksada ulaşacak.

ARABİSTAN, KATAR VE TÜRKİYE KARŞIMIZDA BİRLEŞMİŞ DURUMDADIR

Önümüzde üç seçenek var:
1) Geçmişteki dört yıldan daha fazla savaşmak
2) Teslim olmak suretiyle kadın ve kızlarımızın boğazlanıp esir olmasına göz yummak
3) Ya da Filistin’in işgali gibi yeni bir faciayla yüzleşmek, sürgün olmak.

Eğer bu savaşta yarımız şehit düşer ve diğer yarımız sağ kalır ve izzet ve şerefle yaşarsa bu bizim için daha iyidir. Hatta bu savaşta dörtte üçümüz şehit olsak ve geriye dörtte birimiz kalsak, ama izzet ve şerefle yaşamaya devam etsek bu da iyidir. Elbette inşallah bu kadar şehit vermeyeceğiz fakat fiili durum büyük fedakarlıklar gerekmektedir, zira saldırı büyüktür. Artık Arabistan, Katar ve Türkiye arasındaki ihtilaflar son bulmuştur ve hepsi karşımızda birleşmiş durumdadır.

Artık her kim başkalarını gönülsüz kılıp morallerini bozar ve bundan başka söz söylerse ahmak, kör ve haindir. Amerikan elçiliğinden beslenen Şiiler hain ve satılıktırlar ve bizim bu konudaki kabulümüzü asla değiştiremezler.

Artık daha fazla sessiz kalmayacak ve hiç kimseyi idare etmeyeceğiz. Bu, direnişin varlık yokluk savaşıdır. Onur ve din savaşıdır. Gün seferberlik günüdür. Buna herkes katılabilir, isterse sadece dille olsun. Herkes bu seferberliğe katılabilir. Halkın gözünde itibarı olan herkes bu seferberliğe katılmalıdır, alimler konuşmalıdır.

Önümüzdeki aşamada da tüm halk için genel seferberlik ilan edebiliriz. Her yerde savaşabiliriz diyorum. Bugün kimse karşısında susmayacağız.

Her kim bizim karşımızda durur ve sözle buna engel olmak isterse gözlerinin içine bakacak ve sen hainsin diyeceğiz, ister büyük olsun ister küçük.Medya Şafak 23 Mayıs 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Allah’u Ekber
Allah’ın muhteşem yaratığı güzel insanlar… insanlar iki kısımdır; ilki islam fitratı üzere yaratılmış islama gelecek olanlar; ikincisi tahribat yolları islam’dan çıkatılanlar.
–
BOP Projesi ile Türkiye’deki İslami muhalefet Mankurtlaştırılmıştır
–
Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar... insanlar iki kısımdır; ilki islam fitratı üzere yaratılmış islama gelecek olanlar; ikincisi tahribat yolları islam'dan çıkatılanlar.

-

Ehli vicdan sahipleri

hiçbir şey tesadüfen gelişmiyor;

Allah'ın izni ile dünya kaçınılmaz olarak

tarihin beklediği alemlerin rahmet ve bereketi islamın beli ve omurgası maneviyatın, merhamet ve marifet kaynağı  Hüseyni meşrep/direniş cephesine/maneviyat ve adalet burcuna yöneliyor.

-

Akıl sahipleri

Türkiye Cumhuriyeti dini ve tarihi mirasın üzerine kuruldu

akp ise

akresif cahil başörtüsü kur'an kursu düşmanları yüzünden 8 sene, son 2-3 senede deccalizmin ileri birliği fetullah terör örgütü ile

mücadele etdiği için hükümetde tutunuyor...

ama bu zaman içerisinde Türk devletinin

din'i ve tarihi mirasını,

deccalizim misyonu içerisinde bop projesinin önündeki anti emperyalist ulasalci millici direnci, osmanlıcık meshepcilik/sünnücülük maskesi ile aşıp, altını oluşturmak gayesi için

komşunun din'ine canına namusuna bağımsızlığına tecavüz ederek

hovardaca

yedi bitirdi.

 

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar,

artık;

Allah'ın izni ile islam alemi içerisinde ilah edindikleri şeytanı küresel/emperyalist güçleri ile gölgeleyip/arkalayıp onları empeyral hevesler ile tahrik ederek alemlerin emniyeti islamın beli ve omurgası maneviatın merhemet ve marifet kaynağı Hüseyni meşrep/direniş cephesinin önüne sürecek

din bezirgani

akp örneği oluşuma tutunma alanı kalmadı.  

Ehli vicdan sahipleri herkim ne yapar ise yaptığı asla peşini bırakmaz

İlahi Kuralınca

bölgeyi kan gölüne çeviren, zemin hazırlayan akp

yüzbinlerce insanın kanı ve gözyaşının hasabı altında boğulacaktır; bu sondan kurtulamıyacaktır... onların hesabı planını,  Arz'ı alanın Sahibi tersine çevirip Onları kıskıvrak yakalayacaktır. inşallah hacı bayazıt 11.05.2015 

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Dünyaya ahlaksızlık satıyoruz, birileri çıkıp söyleyecek bunu

TRT Diyanet kanalında yayınlanan ‘Neden?’ isimli programda, Diriliş Postası yazarı Hakan Albayrak ile Yeni Şafak Yazarı Yusuf Kaplan tartıştı.

Yusuf Kaplan Türkiye’nin Ortadoğu politikaları ile ilgili eleştirilerde bulununca Hakan Albayrak tarafından sık sık sözü kesildi.

Ortadoğu politikalarında büyük hatalar yapıldığını belirten Kaplan, bir ara sözünü kesen Albayrak’a tepki göstererek “konuşmuyorum” dedi.

Bunun üzerine Albayrak “Abi sen geçen hafta bana yalaka dedin. Konuş, aramızda bu kadar naz geçer ya” diye cevap verdi.

Daha sonra sözüne kaldığı yerden devam eden Kaplan “Dünyaya ahlaksızlık satıyoruz” dedi ve şöyle devam etti.

“Çok büyük hatalar yapılıyor. Gençlik gidiyor, medya berbat durumda. Dünyaya ahlaksızlık satıyoruz. Birileri çıkıp söyleyecek bunu. Dünya bize bakıyor. Türkiye’de kültürde yokuz. Toplumsal doku çözülüyor. Yapılan yanlışlıklara dikkat çekmek zorundayız. Eğer bir önlem alınmayacaksa biz istikametimizi yitirmek üzereyiz. Bir Müslüman olarak bunu söylüyorum.” ajanslar 26 Mayıs 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

1930’lara neden saldırıyorlar?

Cumhuriyet Devrimleri sürecinde dünya genelinde Türk Mucizesi adıyla isim yapmış olan ülkemiz, bu dönemde kendi trenimizi, rayımızı, demirimizi, çeliğimizi, tekstil ürünlerimizi, uçağımızı, gemimizi ve tüm besin ürünlerimizi üretme başarısına ulaşmıştı.

Cumhuriyet devrimleri kazanımları dolayısıyla 1928-1938 yıllarını kapsayan on yıl sürecinde dünya genelinde merakla izlenen bir ülke konumuna girdik.
Eğitimde, sanayide ve tarımda gerçekleşen başarılar öncelikle ezilen dünya ülkelerine gerikalmışlıktan kurtuluş umudu ışığı oldu. Ülkemiz gerçekleştirdiği yüksek kalkınma hızıyla emperyalist Batı ülkeleri üzerinde rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. 1925 Şeyh Sait İsyanı ile 1937 Dersim İsyanları ülkemizi bölmek amacıyla Batı ülkelerinin silah ve para yardımlarıyla besledikleri güçler tarafından gerçekleştirilmişti. Menemen İsyanı ise yine Cumhuriyet kazanımlarına karşı başlatılmış bir gerici isyandı. Ancak emperyalist Batı desteği ile başlatılan bütün bu isyanlar Cumhuriyet’in ülke genelindeki ilerleyişini durduramadı.
Öte yandan, Hitler faşizminin Avrupa ülkeleri üzerinde yarattığı baskıdan kaçarak ülkemize göçen Alman ve Polonyalı bilim adamlarının da hem üniversitelerimizde ve hem de sıfırdan başlattığımız sanayi devrimlerinde sağladıkları katkılar yadsınamaz.
Cumhuriyet Devrimleri sürecinde dünya genelinde Türk Mucizesi adıyla isim yapmış olan ülkemiz, bu dönemde kendi trenimizi, rayımızı, demirimizi, çeliğimizi, tekstil ürünlerimizi, uçağımızı, gemimizi ve tüm besin ürünlerimizi üretme başarısına ulaşmıştı.
O
zamana kadar okuma yazma oranı erkeklerde yüzde yedi, kadınlarda binde yedi düzeyinde idi. Başlattığımız Latin Alfabesi ile Köy Enstitüleri eğitim sistemi sayesinde kısa sürede toplum çoğunluğunu aydınlatabilme başarısına bu süreçte ulaştık. Üniversitelerimizde, sanayinin çeşitli sektörlerinde ve tarımımızda elde edilen bu başarıların en önemli unsuru ise, bilimsel temelde elle tutulur ve gerçek yaşam koşullarındaki uygulamalarda kullanılabilecek sonuçların elde edilebildiği Araştırma Geliştirme Laboratuarları olmuştur. Batı basını artık Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyanın en hızlı ilerleyen ülkeleri arasında değerlendiriyordu.
İki önemli örnek üzerindeki bilgileri aktararak o yıllarda ülkemizin konumunu yansıtmaya çalışacağız. Bu iki örnek Uçak Sanayisi ile Demiryolu Ulaşım Sanayisidir.
ÜRETEN TÜRKİYE
Kayseri Uçak Fabrikası
Lozan Anlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanıp ardından dünya genelinde bağımsız bir ülke olarak başlayan yeni süreçte sanayi alanında Araştırma Geliştirme Laboratuarları temelinde yapılan bilimsel değerlendirmeler sonucunda kendi uçağımızı yapma girişimini başlattık. Bu çalışmamızla Kayseri’de kurduğumuz uçak fabrikasında 126 adet uçak üretebildik ve ürünlerimizle Paris Fuarı’na katıldık. Bunun ardından ilk siparişimizi Danimarka’dan alarak bu ülkeye üç adet uçak sattık ve böylece bu pazara girmiş olduk. Bu fabrikamızın üretimi 1949-1951 yılları arasında ABD’nin Marshall Yardımı adıyla başlattığı girişimin ardından durduruldu ve makineleri traktör üretimi için kullanılmaya başlandı. Artık Kayseri’ deki uluslararası alanda da pazara girmeyi başarmış olan uçak fabrikamız bir müzeye dönüşmüş oluyordu.
Eskişehir-Adapazarı ve Sivas Demiryolu Fabrikaları
1923 yılında kurulan Eskişehir Cer Atölyesi’nde, 1925’ten 1928 sonuna kadar, Kazanhane, Çarkhane, Marangozhane, Köprü, Demiryolu Makası, Kantar ve yol emniyeti ile ilgili parçaları üretecek birimler çalışmaya koyularak demiryolu ulaşımında dışa bağımlılığın kırılması yolunda ilk adımlar atılır.
Artık, yılda 3-4 lokomotif ve 30 adet yolcu ve yük vagonu üretimi ile onarım çalışmaları burada yapmaya başlamıştık.
Demiryolu ulaşım sistemini tümüyle milli gücümüzle dünya genelinde rekor olabilecek hızla Anadolu ve Trakya’da gerçekleştirebiliyorduk.
Ülke demiryollarının en çok ihtiyaç duyduğu bu zor günleri atlatabilmek için Cer Atölyesi’ nde bir eğitim seferberliği başlatılır. Önce askere alınan işçilerin boşalttığı fabrikayı altı aylık kurslarla eğitilen yeni işçiler doldurmaya başlar...
Yine bu dönemde, Cer Atölyesi bünyesinde kurulan Kaynak Evi daha sonraki yıllarda üretimini geliştirip genişletecektir. 1951 yılında Türkiye’de ilk mekanik kantar üretimi, lisans veya know-how alınmaksızın milli ürün olarak bu atölyede gerçekleştirilir. 1956’da Motor Şubesi çalışmaya başlar.
DÜNYANIN EN HIZLI İLERLEYEN İKİNCİ ÜLKESİ
1958 yılında, Eskişehir Cer Atölyesi, Eskişehir Demiryolu Fabrikası adıyla yeni bir isimle daha geniş bir yapıya dö-nüştürülür. Bu girişim sonucunda 1961 yılında ilk buharlı “büyük” yerli lokomotifi üretilir, Türk işçi ve mühendislerinin ürettiği, 1915 beygir gücünde, 97 ton ağırlığında, 70 km/s
aat hız kapasiteli bu ilk lokomotifini adı KARAKURT’tur.
Sözü edilen bu tesisler, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (T
CDD) yönetimi altında çalıştırılmışlardır. TCDD’nin ülkemizdeki diğer iki sanayi kuruluşu ise Adapazarı ve Sivas’ta bulunmaktaydı. 1941 yılında Sivas’taki demir çelik fabrikasında üretilen ilk vagon da ülkemizin tarihine yazılmıştır.
Çok yönlü üretimi yanında, her atölyenin bir spor kulübü de vardır. Bu kulüplerin futbol, güreş, kayak, atıcılık kolları bulunmaktadır. Bundan başka memur ve işçiler için lokaller açılmıştır. Haftanın 2-3 akşamında atölyenin misafir salonlarında sinema filmleri oynatılmakta, spor ve kültür toplantıları düzenlenmektedir. Cer Atölyesi
Ankara Gençlik Parkı için, halkın demiryolu sevgisini artıracak bir proje hazırlamıştır.
Başarılarımız benimsenmiş olan Karma Ekonomi Yapı sonucudur. Ülkemiz 1937 yılında Batı basınınca Sovyetler Birliği’nden sonra dünyanın en hızlı kalkınan ikinci ülkesi olarak sunuluyordu. Kapitalist Batı’da yaşanan 1928-29 Ekonomik Buhranı ve özellikle 1936-1945 yılları arasındaki İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla tüm dünya ülkeleri varolma mücadelesi verirken ülkemiz sanayi, tarım, hayvancılık ve eğitim seferberliği ile dünya genelinde Türk Mucizesi adıyla anılan başarıyı gösteriyor ve dünyanın en hızlı kalkınan ülkeleri arasına adını yazdırıyordu.
1930’ların Türkiye’si olabilmemiz için yine aynı Karma Ekonomi Sistemi’ni,
- O dönemin benzeri eğitim sistemini günümüz teknojisine uyumlu bir yapıda hayata geçirmeye,
- Ülke genelinde geliştireceğimiz Araştırma Geliştirme Laboratuarları temelinde milli sanayimizi ilerletmeye,
- Tarımımızı ve hayvancılığımızı koruyarak geliştirmeye,
- Akarsularımızı ve denizlerimizi kuracağımız “Doğayı Koruma Birimleri” yasası temelinde değerlendirmeye çalışacağız.
Bunları başardığımızda o dönemde olduğu gibi yine dünyanın en hızlı ilerleyen ülkeleri arasına girebileceğiz. Ziya Çağlı aydınlık 27 Mayıs 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Mezhepçi ve kavmiyetçi yaklaşımlar, İslami Vahdeti engeller

Tüm Müslümanların tek bir topluluk halinde birbirlerini Allah’a davet etmeleri en doğru metottur…

Dünya Direnişçi Âlimleri Birliği Konferansı’nın ilk gününün ardından izlenecek metotlara ve önerilere değinilen bir bildiri yayımlandı. Bildirinin içeriği:

1- İnanç ve İmana Vurgu

Allah’a, Peygambere, meleklere ve kıyamet gününe iman konuları başta olmak üzere İslami mezhepler arasındaki ortak değerlere vurgu yapılmalı.

Kuran, kendisinde hiçbir batıl söz bulunmayan ve Allah’ın koruması altında olması nedeniyle her türlü tahriften uzak bir kitaptır. Müslümanlar sadece bu kutsal kitaba inanıyor ve İslam’ı anlamadaki kaynaklardan en güvenilir olduğunu kabul ediyor.

Nebevi Sünnet, İslam’ı anlamadaki ikinci kaynaktır. Nebevi Sünnet, Kuran’ı anlamadaki ortak paydadır. Kuran ayetlerini tefsir etmede, genel ve özel ayetleri ve yine nasıh ve mensuhu teşhis etmedeki yardımcımızdır. Peygamberin Ehlibeyti ve sahabesi Nebevi Sünneti nakleden kişilerdir. İslam âlimleri de tarih boyunca nakledilen sözlerin hangilerinin sahih hangilerinin yanlış ve uydurma olduğunu ayıklamak için çok çaba sarf etmişti.

Hadislerin ispat veya nehyi için çaba harcayan rical âlimleri de İslam’ı anlamada ikinci kaynağın Nebevi Sünnet olduğunu söylemiştir.

“Doğrusu bu sizin ümmetiniz (Müslümanlık), bir tek ümmettir. Ben de sizin rabbinizim. O halde bana kulluk edin.” (Enbiya 92)

“İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının.” (Müminun 52)

ayetlerine istinaden, Allah’ın Müslümanlardan istediği tek ümmet olmalarıdır.  Bu nedenle her türlü ırkçı, mezhepçi vb. söylemleri yok etmek Müslümanlara farzdır. Çünkü Allah için tek üstünlük takvadır.

“…Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok çekinenizdir…”

Etnik, mezhepçi ve kavmiyetçi yaklaşımlar, İslami Vahdeti engelleyeceğinden bu tarz söylemlerden uzak durulmalıdır.

2- Yöntem

a- Tüm Müslümanların tek bir topluluk halinde birbirlerini Allah’a davet etmeleri en doğru metottur.

“Biz, sizi vasat (hayırlı ve faziletli) bir ümmet kıldık” (Bakara-143),

“De ki: ‘Benim ve bana tabi olanların, basiret üzere Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.” (Yusuf-108)

” Allah’a davet eden ve salih amel işleyen, ‘Muhakkak ki ben teslim olanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? (Fussilet -33)

Bu ayetlere binaen Müslüman âlimlerin asli hedefi; insanları Allah’a davet etmesi ve tarihi tecrübeler ışığında Öz Muhammedi İslam’ı insanlara tanıtmasıdır.

Bu nedenle, temel amaç Allah’a davet ve diğer hedefler ise Allah’a davet emrinin teferruatıdır.  Ayrıca günümüzde İslam adına savaştığını iddia eden aşırıcı grupların savunduğu islam ve gerçek İslam’ın ayırt edilmesi için çaba harcanması gerekir.
b- İslam tarihi, Allah’a davet için zamanının hükümdarları ile mücadele eden birçok alim ve istisnai şahsiyetlere tanıklık etmiştir. Tarihte hükümdarla mücadele eden isimlerin yaşadığı gerginlikler, Allah’a davet metotlarının farklı olmasına sebep olmuştur. Bu nedenle bizler, mevcut yöneticileri Allah’a davet ederken mümkün mertebe şiddetten uzak durulmasının, sonuç için daha faydalı olacağına inanıyoruz.
3- Siyasi Metotlar:

Hem günümüz âlimleri hem de kadim âlimler, İslami emirlerin rehberliğinde yönetilecek İslami bir devletin kurulması için siyasi çaba harcamıştır. İslam’da siyaset aşağıdaki manalardadır;

1- İslami Devletin tesisi için sadece meşru yollardan ve araçlardan istifade etmek
2- İdarecileri uyarma ve tavsiyelerde bulunma
3- İyiliği emredip kötülükten sakındırmak emrinin icrası
4- Toplumun dost ve düşmanı tanıması için doğru şekilde yönlendirilmesi
5- Müslümanları Allah’tan gafil olmaya sürükleyecek ve kimliklerinin yok olmasına sebep olacak büyük günahların yayılmasını önlemek.

Bu maddelere dayanaraktan; İslami siyaset, tüm âlimler için olan önemli bir vazifedir. Siyasi arenada izlenecek metot, bu maddelerin aksine olursa âlimlerin toplum üzerindeki rolü etkisiz olacaktır.
Geçmişteki hataların tekrarlanmaması için İslami ve tarihi tecrübelerin iyi analiz edilmesi gerekir. Ancak bu yolla İslam’ın asli amacı olan ve Müslümanların ortak derdi olan ‘Vahdet’ sağlanabilir.

Âlimlerin İslam adına yapacağı en önemli şey; ‘zamanın değişmesi, ilahi hükümleri değiştirmez’ esası gereğince zamanın şartları iyi tahlil edilerek insanlara olgu olacak bilgiler sunmalarıdır.

Bundan 35 yıl önce gerçekleşen İslam Devrimi sayesinde İslami esaslara dayalı çağdaş bir İslam devleti kurulmasının mümkün olabileceğini gördük, bu alanda iyi tecrübeler edindik. İslam Devrimi, temelleri sağlam modern bir İslam devleti kurulabileceğini ve bir dönem revaçta olan “din halkın afyonudur” sözünün yanılgı ve yanıltmadan ibaret olduğu gösterdi. Bunun için âlimler, İslam Devrimi’nin temellerini atan faktörleri iyi analiz etmelidir.  

Bu bağlamda, sunulan öneri ve teklifler şunlardır;

- İslam Devleti’nin sloganlarından olan ‘İsrail’e ölüm’ ve ‘Dünya diktatörleri karşısında İslami Birlik’ şiarlarının üzerinde durulmalı, bu şiarların tüm mezhebi söylemlerin üzerinde olduğun vurgulanmalıdır.
- Velayet-i Fakih’in ‘İslam’ı güçlendirmek’, ‘İsrail’in yok olmasını öncelik kabul etmek’ ve ‘Şia-Sünni arasında yakınlaşma ve birliktelik sağlama’ teorileri kriter kabul edilmelidir.
- Ölümcül tekfir etme düşüncelerinin, kanlı savaşların önünü almak için ‘Şia ve Sünni birlikteliğinin sağlanması’ fikri savunulmalıdır.

Kuran, bizler, İlahi elçiler ve şeytani elçiler arasındaki hak ve batıl savaşının ve yine Allah’a davet ve kula itaat arasındaki çatışmanın var olduğunu ve var olacağı konusunda uyarmıştır. İslam âlimleri bu savaşın öcüleri olmalıdır. Allah’a tevekkül ederek, mevcut imkanlardan yararlanarak ve maslahatı gözeterek Hakk’ın zafere ulaşması yolunda hareket etmeli ve adaletsizliğin önünü almalıdır.
4- Bilimsel Metotlar:

Âlimler, zamanın değişmesiyle değişim gösteren toplumun ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak ilmi donanıma sahip olmalıdır. Âlimler, fıkhi ve fikirsel sapmalardan uzak olmak için Müslümanların zaruri olduğuna inandığı içtihat meselesine ehemmiyet vermelidirler. Âlimler, İslam düşmanlarının istediği şey olan İslami kanunlarda ifrata düşmek eyleminden uzak olmalı, bu yaklaşımları kenara bırakmalıdır.  

Allah, insanlar arsındaki farklılıkları başta Müslümanlar özellikle âlimler olmak üzere tüm insanlar için kendi kudretinin bir göstergesi olarak karar kılmıştır. Dini konularda şahit olduğumuz farklılıkların sebebi de insanlarda var olan anlama ve idrakteki bu farklılıklardır.

Müslüman bir âlimin veya öğrencinin kendi mezhebini öğrenmek istemesi gayet doğaldır ancak kendi düşüncelerini başkalarına zorla empoze etmeye çalışmaya ya da diğerlerinin inançlarını görmezden gelemeye hakkı yoktur.
5- Filistin Meselesi:

Kuran’ın açık emirlerine ve tarihi tecrübelere dayanarak İsrail’le mücadele etmenin İslami bir fariza olduğunu söylüyor ve yineliyoruz;
1 - İsrail’in yok olacağına dair Peygamberden nakledilen hadislere ve Kuran ayetlerine iman ediyoruz.
2 - Direniş Cephesi’nin Filistin’i İslam ümmetine hediye edecek tek yol olduğuna iman ediyoruz.
3 – Direnç Cephesi’ni savunmak en önemli şer’i vazifelerdendir.
4 - Direniş Cephesi’nin çabaları, her türlü tefrikadan uzak durmak ve İslami birlikteliği sağlamak, zafere giden yolun anahtarıdır.

“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal-46)

Ehalder HABER 29 Mayıs 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

“Kur’an’da ne Sünnilik var, ne Şiilik var”

Görmez: Mezhebe olan mensubiyetimizi, İslam’a olan mensubiyetimizin önüne geçirdiğimizde en büyük fitneyle karşı karşıya kalırız

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Kur’an’da ne Sünnilik var, ne Şiilik var. Kur’an’da sadece Müslüman olduğumuz var” dedi.

Görmez, Irak Şii Vakfı Divan Başkanı Alaa Abdulsahib Hüseyin El-Musavi ve beraberindeki heyeti makamında kabul etti.

“KARDEŞLİĞİ YENİDEN TESİS ETMEMİZ LAZIM”

Kabulde yaptığı konuşmada, İslam ümmetin bir bütün, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Şia’nın İslam ümmetinin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten Prof. Dr. Görmez, İslam dünyasında “mezhep savaşı” adı altında yaşanan gerilimlere değinerek, İslam müesseselerinin, eğitim kurumlarının ve İslam alimlerinin kardeşliği yeniden inşa etmek üzere çalışmak zorunda olduklarına vurgu yaptı.

“Mezhebe olan mensubiyetimizi, İslam’a olan mensubiyetimizin önüne geçirdiğimizde en büyük fitneyle karşı karşıya kalırız” uyarısında bulunan Mehmet Görmez, şöyle konuştu:

“MEZHEPLER SADECE MEKTEPLERİMİZDİR”

“Iraklı kardeşlerimiz çok büyük imtihanlardan geçtiler, çok büyük bedeller ödediler. Önce zalim bir yönetim altında, dikta rejiminin gölgesinde uzun seneler geçirdiler. Sonra çok acı işgallerle karşılaştılar ve bu işgaller döneminde yüz binlerce kadın, çocuk, yaşlı demeden insanlar canlarını kaybettiler. Tam bütün bunları geride bırakarak kendi ülkelerini yeniden özgür bir biçimde inşa etmeye başladıklarında, bu sefer daha büyük fitnelerle karşı karşıya kaldılar. Ben kesinlikle ‘mezhep çatışması’ demiyorum. Siyasi ve ideolojik güç kavgalarının, çıkar çatışmalarının kendisini ‘mezhep görüntüsü’ altında ortaya çıkardığı kavgalar olduğunu düşünüyorum. Çünkü mezheplerimiz, İslam’ı anlamak için başvurduğumuz mekteplerimizdir. Yoksa mezhebe mensubiyetimizi, İslam’a olan mensubiyetimizin önüne geçirdiğimizde en büyük fitneyle karşı karşıya kalırız. Ayrıca tekfirci bir düşünceye dönüşmesi, bugün İslam dünyasını saran en büyük tehlikedir.”

TEKFİRCİ DÜŞÜNCEYİ MÜSLÜMANLARIN TEL’İN ETMESİ LAZIM

“İnsanların kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir etmesi ve tekfir ettiği insanları katletmesini ‘cihat’ zannetmesi kadar büyük bir dalalet yeryüzünde olamaz” değerlendirmesinde bulunan Görmez, “Bugün bilhassa önce Suriye’de, sonra Irak topraklarında ortaya çıkan ve tamamen cehalet üzerine bina edilen bu tekfirci düşünceyi, Şiisi ve Sünnisiyle yeryüzündeki bütün Müslümanların tel’in etmesi lazım” diye konuştu.  Haber 7 17 Haziran 2015

 

35.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Sahabe neslinin gulûl suçlarına karşı tavrı

Gulûl suçlarına yani devlet ve millet malının talan edilmesine karşı ilk radikal tavrı koyan ku-şak, Muhammedî sünnetin Kâbesi sayılan Medine’nin sahabe neslidir. Sahabe kuşağı, Müslü-manların üçüncü halifesi seçilen Osman bin Affân’a karşı koyarak, kamu malı talanına bula-şanların aflarının söz konusu olamayacağını göstermiştir. Yani Hz. Peygamber’in bu konuda-ki sünnetinin gereğini bihakkın yerine getirmiştir.  

Emevîci saltanat dinciliği, tarihin bu sarsıcı gerçeğini Müslümanlardan saklamış, gulûl suçu yüzünden Müslüman mezarlığına defnedilmesine bile izin verilmemiş bir yöneticiyi, sırf Emevî kodamanlarının hatırı için bu suçla hiç ilgisi olmayan biri gibi göstermiştir.  

Şimdi biz, Emevî hanedanınına yüz yıllık saltanat yolunu açan üçüncü halife Osman’ın, sahabe nesli tarafından ağır biçimde cezalandırılan gulûl suçu serüvenini kısaca verelim: 

OSMAN’IN GULÛLCÜ İCRAATI VE BUNUN YOL AÇTIĞI FELAKET 

Tarih, imkânları ve mevkii Halife Osman kadar sömürülen devlet adamına çok az tanık ol-muştur. Emevî zihniyeti, Osman’ın önce dirisinden yararlanmak için onu korkunç yanlışlara sürüklemiş, sonra da onun ölüsünü iktidar aracı olarak sömürmüştür. 

Halife Osman’ın tüm halifelik dönemi, özellikle döneminin ikinci yarısı, tarihin en bü-yük gulûl ihlalleriyle doludur. Osman, Müslüman hazinesini ve devlet mallarını akrabası Emevîlerle yandaşlarına hiç sınır ve kural tanımadan talan ettirdi.  

Osman, Irak’ın en verimli yerleri olan ve öncelikle oraları fetheden gazilerin hakkı olması ge-reken toprakları “Sevad-ı Irak Kureyş’in bahçesidir” diyerek yandaşlarına ikram etti.  

Osman, akrabası Emevîleri, her türlü melanetlerine rağmen devletin en iyi yerlerine getirdi. Özellikle maliyeyi onlara teslim etti. Ve maliye, Emevî kodamanları tarafından fütursuzca yağmalandı.  

Muhammedî sünnete sahip çıkma mevkiinde olan sahabe nesli, Halife Osman’ı, gulûl suçları yüzünden dinden çıkmış sayıyor, ona Müslüman muamelesi yapılmasına izin vermiyordu.  

MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA GÖMDÜRMEDİLER 

Osman’ın, halifeliği boyunca, özellikle halifelik döneminin ikinci yarısında akrabası, yandaş-ları hesabına talan ettirdiği devlet hazinesi Müslümanlara yardım ve yarar üreten bir hazine olmaktan çıkmış, Emevîlerin özel ‘talan havuzu’na dönüşmüştü. Bunun adı, Maun suresi ihlali veya gulûl suçu idi. Ve Maun suresi ihlali, insanı dinden çıkarıp lanetlik hale getirirdi. Bu suçu işleyenlerin cenaze namazları Hz. peygamber tarafından kılınmamıştır.  

Halife Osman, İslam dışına çıkmış kabul edilen gidişini düzeltmesi için, Müslüman top-lumun aydın ve bilge kişileri tarafından çok ısrarlı biçimde uyarıldı ama bu uyarılar hiçbir işe yaramadı. Tam tersine, Osman, kendisini uyaranları kendisine darbe yapmak-la suçluyor, onları olabilecek en ağır cezalarla, hatta işkencelerle cezalandırıyordu. Bu-nun en ürpertici örneği, büyük sahabî Ebu Zer’dir. 

GULÛL SUÇLULARI MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA DEFNEDİLEMEZ! 

Osman, nihayet, maruz kaldığı bir halk hareketiyle makamından indirildi ve halka çektirdikle-rinin cezasını hayatıyla ödedi. Ama iş bununla bitmedi: Sahabe nesli, Osman’ın yaptığı kötü-lüklerin sadece başını vermekle ödenemeyeceği kanısındaydı. Osman’ın cenazesinin bir Müs-lüman cenazesi olarak Müslüman mezarlığına defnedilmesine izin vermedi.  

Osman’ın cenazesine Osman’ın üç kölesi, bir kızı ve bir de Mervan bin Hakem katılmıştır. (Taberî, Tarih, 35. yıl olayları; İbnül Esîr, el-Kâmil, 3/76; Askerî, Âişe, 1/172-173)  

Daha da ilginci, Medine halkı, özellikle Medine’nin esas yerlileri olan Ensâr, Osman’ın, Müslümanların gömülü bulunduğu Bakî’ mezarlığına defnedilmesine izin vermemiştir. Ba-kî’in bitişiğinde ve Bakî’den bir duvarla ayrılan Haşşukevkeb adlı bir bir Yahudi mezarlığı vardı; Osman oraya defnedildi. Daha sonraki zamanda, Haşşukevkeb’le Bakî’ arasındaki du-var, Muaviye tarafından yıkılıp Osman’ın da gömülü bulunduğu Yahudi kabristanıyla Müs-lümanların mezarlığı olan Bakî’ birleştirildi. Ve o günden sonra “Osman Bakî’ mezarlığına defnedilmiştir” sözü yaygınlaştırılarak defnin yaptğı utanç tablosu örtüldü. Yaşar Nuri Öztürk 23.06.2015

 

36.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Alimlerin bu devirdeki vazifesi insanları Mehdiliğe yönlendirmek olmalıdır

Berlin İmam Rıza (as) İslam Merkezi hocası Şeyh Sabahattin Türkyılmaz bu haftaki Cuma hutbesinde sırat-ı müstakim’in anlamı ve günümüzde insanların mehdeviyete yönlendirilmesinin zarureti üzerinde durdu.

Bismillahirrahmanirrahim

Sırat-ı mustakim, insanları Allah’a götüren yolun adıdır. İlahi vahiy bu yolun düsturlarını beyan etmiştir. “Kuşkusuz, Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na ibadet edin İşte sırat-ı mustakim budur. “ Al-i İmran/ 51

Doğru yol/ sırat-ı mustakimde olmanın alameti Rabbe “itaat ve ibadet” etmektir.

Peygamberler bu yolun hem ilk yolcuları ve hem de Yaradan tarafından tayin edilmiş önderleridir. “Kuşkusuz sen peygamberlerdensin ve doğru yol/sırat-ı mustakim üzeresin.” Yasin/3-4

Bizlere de sırat-ı mustakimde olmak için dua etmek emredilmiştir; hem de günde beş vakit namazda ilk iki rekatında “ ihdinassıratel mustakim” “, bizi sırat-ı mustakime hidayet et” demesi emredilerek. Kul hergün Rabbine “beni hak yola hidayet et” diye yalvarır. Yüce Yaradan da buyuruyor: “…..Allah dilediğini sırat-ı mustakime iletir.” Bakara/213

Ve Rabb kimi hidayet edeceğini de şöyle buyuruyor: “Allah’ın ayetleri size okunduğu ve Allah’ın Resulü aranızda bulunduğu halde nasıl inkara saparsınız? Kim Allah’a sarılırsa şüphesiz, sırat-ı mustakime iletilmiştir.” Al-i İmran/ 101 Hidayete ulaşma şartı Allah’a sarılmak olarak beyan ediliyor.

Asrı-ı saadetten uzaklaştıkca sırat-ı mustakimin yanında yolların sayısı çoğaldı; bütün bu yollar tali ve yan yollardır ama malesef insanlar bunu anlayamadılar. Bu yolların bazıları alternatif yol olarak ortaya çıkarılmıştır, bazıları da bu asıl yoldan sapmının neticesinde ortaya çıkan yapay yollardır.

Bu sırat-ı mustakimin beşeriyet tarihi boyunca nişanesi peygamberlerin bu yolda gitmesiydi. Salihlerin, şehidlerin ve sıddıkların bu yolu peygamberleri takip ederek gitmeleri diğer nişanelerdir.

Günümüzde bu sırat-ı mustakimin bir nişanesi olması gerekir; herkesin kabul edeceği, Kur’an kaynaklı ve sünnet onaylı bir nişane olmalıdır. Aski takdirde insanların sırat-ı mustakimde gitmemelerine bir gerekçesi olmuş olacak, tali yollara girmeleri için ellerinde bir bahane olacaktır

İşte bu nişane Mehdiliktir. Günümüzde sırat-ı mustakim Mehdiliktir. Hak- batıl arasındaki terazi ve mizan “Mehdilik” inancıdır. Mehdilik dışındaki diğer bütün yollar eğer yolcularını asıl yola sırat-ı mustakime ulaştırırsa yani Mehdiliğe götürürse hak yoldur aksi takdirde imam Humeyni (r.a) dediği gibi Amerikan İslamıdır veya İmam Hamanei’nin dediği gibi İngiliz Şiiliğidir.

İnsanlar, sırat-ı mustakim olan Mehdilik yoluna yönlendirilmelidir. Bunun ilk adımı bu yolun karşısında veya paralelinde bulunan yolların batıllığını insanlara anlatmaktır, insanlar batıl yollar kendisine tanıtıldığında sırat-ı mustakimi bulacaklar ve kendileri bu yolda haraket edeceklerdir.

Günümüzde ilim ehlinin, düşünürlerin, aydınlar ve kanaat önderlerinin en büyük cihadı belki de yegane cihadi sırat-ı mustakimi tanıtmak ve bu yolun dışındaki bütün yolların batıllığını beyan etmektir.

Sırat-ı mustakimin yolundaki dikenler  temizlenir, hakkı görmeyi engelleyen perdeler kaldırılır ve ilerlemeye mani olan barikatlar yok edilirse sırat-ı mustakimin saf ve temizliği ortaya çıkacaktır.

Bütün peygamberler bu yola davet etmişlerdir. Bütün dinlerin mesajı bu sırat-ı mustakime davettir.

Bu yolun önderleri insanları Mehdi inancına yaklaştıracak her türlü çalışmayı yapmalıdırlar. Bütün faaliyet ve çalışmaların temel stratejisi Mehdilik doktrinine göre ayarlanmalıdır. Ticaret, muaşeret, eğitim-öğretim, savaş-barış, emniyet-güvenlik, uluslararası ilişkiler, hukuk, ahlak, siyaset ve müdüriyet gibi toplumsal işlerin hepsinin temel stratejisi Mehdilik olmalıdır.

“Zuhur asrı” diye  bilinen bu asırda en önemli görev “Zuhur nesli” yetiştirmektir. Ulemanın günlük geçici politik entrikaların içinde yer almaları onları yıpratır ve asli görev olan peygamberin varisliğini yerine getirmeyi engeller. Alimler kendilerini meşgul eden ve insanın bütün enerjisini yok eden  geçici ve boş işlerden uzak durmalıdırlar ve Mehdilik inancına layik “zuhur neslinin” yetişmesi için çaba harcamalıdırlar.

Dünyadaki özellkle de Ortadoğu’daki olayların hepsi Sırat-ı mustakimin / Mehdiliğin ortaya çıkmasını engellemek içindir. Müstekbirler, zuhurun yaklaştığının farkındadırlar. Sırat-ı mustakim yolcuları bu yolun imam ve hüccetinin kim olduğunu tanımalı ve tanıtmalıdırlar. Bu ilahi öndere asker ve yaren yetiştirmelidirler. İşte zuhurun ortamını hazırlayacak bu zuhur neslidir.Rasthaber/Berlin 26 Haziran 2015

 

36.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

“Stratejik Derinlik”te boğulmak!

Allah’ın adıyla

Cumhuriyet tarihi boyunca iktidardan uzak kalmış, kendini ötelenmiş ve ikinci sınıf hissetmeye itelenmiş Türkiye muhafazakârları açısından 2003’te mutlak güçle hükümeti elde etmiş olma tarihi bir dönüşüm ve kırılmanın da başlangıcı oldu.

-İktidar olmanın siyasi, ekonomik ve sosyal nimetleri/rantları ile tanışan Türkiye İslamcılığı birkaç zaman içinde çözüldü. Hatta daha doğru bir ifade ile gerçek genetik yapısı aşikâr oldu. On küsur yıllık kesintisiz iktidar tecrübesi Türkiye İslamcılığının hiçbir alanda derinliği olmayan sığ bir düşünsel anatomiye sahip olduğunu açığa çıkardı. Ve bizler, mezhep taassubu ve ulus kavmiyetçiliğinin Türkiye İslamcılığının tüm genlerine işlemiş olduğunu maalesef üzülerek müşahede ettik.

-Sırtını emperyal güçlere dayamakta, “büyük şeytan”ı “stratejik müttefik” ilan etmede dini, siyasi ve sosyal hiçbir problem görmeyen Türkiye İslamcıları, iktidar sarhoşluğu içinde güç tutulması yaşayarak olmaz hülyalar görmeye başladılar. Adını “stratejik derinlik” koydukları hayalperest dış politika ile tüm Ortadoğu’ya nizam vermenin; Osmanlı’yı diriltme hülyası olarak tanımlanabilecek “Neo-Osmanlı” hayali ile de kendilerince küresel oyun kurucu rolü oynamaya başladılar.

-Emperyalizm ve siyonizmin esası BİP (Büyük İsrail Projesi) olan ancak halkların ayıkmaması için “insan hakları, demokrasi, özgürlük” gibi kavramlarla makyajlanmış BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile Türkiye İslamcılarının hayalleri örtüşünce küresel güçler bir taşla kuş katliamı yapmak için sırtını sıvazlayarak Türkiye İslamcı Hükümeti’ne ön ve yapay bir rol verdiler.

-Türkiye İslamcıları ve İslamcı hükümeti, Suriye’de diktatör olarak tanımladıkları “Esad rejimi”ni devirip Şam’ı örtülü bir eyalet haline dönüştürmek, Irak’ı parçalayarak “Şii”lerin Irak’a vaziyet etmesini önlemek, Kuzey Afrika’dan Arap Yarımadası’na “İhvan” veya muadili hareketleri iktidara taşıyarak “Sünni İmparatorluk” kurma hayali ile tüm donanımlarını kuşanıp sahaya çıktılar.

-Oysa “küresel emperyalizm ve siyonizm”in çok daha üst planları vardı. Antiemperyalist ve antisiyonist Esad yönetimi yerine kurulacak uydu bir hükümetle İsrail’in güvenliğini garanti altına almak, İslam İnkılâbı ile Lübnan Hizbullah’ı ve İsrail’e karşı mücadele eden diğer mukavemet hareketleri arasındaki bağlantıyı kesmek, Irak’ı parçalayarak İslam İnkılabı’nın etkinliğini kırmak veya en azından daraltmak, Büyük Şeytan Amerika ve gasıp siyonist rejimin kontrol ve güdümünde olacak Türkiye-İran-Irak ve Suriye’nin parçalanmasına kapı aralayacak bağımsız Kürdistan’ı şekillendirmek, İslam toplumlarını terörize etmek ve bitmek tükenmek bilmeyecek “mezhep ve etnik” çatışmaların fitilini ateşlemek, gelecekte başka plan ve desiselerde kullanabilmek için Selefizm ve Vahhabizmin yaygınlaşmasını sağlamak, “Batı”nın kucağına düşmüş Türkiye ve Arap diktatöryasını İslam İnkılabı’na karşı kullanmak emperyalizm ve siyonizmin ilk bakışta görülebilecek hedefleriydi.

-Kendilerine verilen yapay “bölgesel güç, küresel oyun kurucu” rolü ile önce Ortadoğu halk ve hükümetlerine “ağır abi” raconu kestiler. Ancak “ağır abi” raconları ile istediklerini elde edemeyince dünyanın dört bir yanından devşirilen “vahşi mağara insanı” görünümündeki “cihadist terörist”lerin Suriye ve Irak’a geçişine zemin hazırladılar. Kendi yumurtalarını pişirmek için Ortadoğu’da cehennemin kapılarını zorlamaktan çekinmediler.
Fikri ve yapısal olarak on küsur, fiili olarak ise beşinci yılını doldurmaya yönelmiş savaşın ardında ise içeride elde kalanlar; teröristlerin ana güzergâh ve lojistik üssü olarak kevgire dönmüş sınırlar, dünya da terör destekçisi bir ülke algısı; mezhebi ve etnik olarak tahrik edilmiş, ihtilafları kaşınmış ve derinleştirilmiş bir toplum; Selefileşmiş yapı, cemaat ve zihinler, birkaç milyon mülteci, özellikle güney bölgelerinde bozulmuş sosyal ve demografik yapı oldu.

-Harici olarak durum iç görünümden farklı değil. Artık Libya ve Mısır’ın açıktan düşman ilan ettiği, bölgede Suud-i Amerika ve Katar dışında müttefiği kalmamış, her şeyi birlikte kotarmalarına rağmen “Batı”nın bile suçlu ilan ettiği, tüm hariciye politikaları emperyalist Amerika ve gasıp Siyonist rejimle örtüşür hale gelmiş, küresel emperyaller adına vekalet savaşı yürüten bir taşeron olarak görülen, Esad’ı devirememek bir yana kendi toprak bütünlüğü için tehlike çanları çalmaya başlamış bir ülke konumundayız.

-“Bölgesel güç, küresel oyun kurucu” naraları ile çıkılan Neo-Osmanlı yolunda “stratejik derinlik” tam bir “stratejik bataklık”a dönüştü!
Gelinen son nokta “aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” durumuna bile rahmet okutacak cinsten. Zira ne yana tükürürsen tükür girdapsal rüzgâr onu tekrar kendi yüzüne yapıştırıyor!

-“Stratejik bataklık”a saplanmış Türkiye İslamcıları ve “İhvanvari” İslamcı hükümeti son günlerde ise artık “vekalet”ten “esas”a geçecek savaş naraları atıyorlar. Yaşananlardan zerre kadar ders çıkarmamışlar. Mezhep taassubu ve kavmiyetçilik tüm basiret ve ferasetlerini köreltmiş!

-Yalın bir akılla gözlemlediğimizde, Türkiye’nin Ortadoğu politikası iflas etmiştir. Ve bu müflis politikanın esaret ve yıkıcı zararlarından kurtulmanın yolu bizatihi savaşa girmek değildir! Türkiye’nin Suriye’ye bizatihi savaş ilan etmesi Ortadoğu’da cehennemin kapılarının ardına kadar açılması demektir. Bu bölgesel hatta küresel bir savaşa kapı aralamadır. Türkiye böyle bir savaşın başlatıcısı olabilir ama böyle bir savaşın sonunu tek parça olarak görebilir mi bunu düşünmesi, özellikle Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na sürüklenmesi ve küresel emperyaller tarafından nasıl yağmalandığını hatırlaması gerekir.

-Peki, çözüm nedir?

Mezhep taassubu ve kavmiyetçi faşizm ile basiretleri körelmemiş akıl sahipleri açısından bu sorunun cevabı ilk günden bu yana nettir.
Küresel emperyalizm ve gasıp Siyonist rejimin menfaat ve hedefleri için başlatılmış “Suriye Vekalet Savaşı”ndan Türkiye acilen çekilmelidir. Bu savaşta oynadığı her türlü rol ve dahli sonlandırmalıdır. Güney sınırlarında tam bir kontrol temin etmeli her türden “cihadist-terörist” ve lojistiğin geçişine engel olmalıdır.

-Esad yönetimi ile bir an önce iletişim ve ilişki kurulmalı, Suriye’nin toprak bütünlüğü esas alınarak terörizme karşı

Esad’a destek olunmalıdır.
Irak’ta tüm ilişkiler “merkezi hükümet” üzerinden yürütülmeli ve Irak’ta “Sünnicilik” oynama terk edilmelidir.

-Emperyalist ve Siyonist baskı ve tehditlere boyun eğmeyerek, İslam İnkılâbı ile gerek ikili ve gerekse bölgesel olarak tam bir işbirliğine gidilmeli ve tüm bölgesel sorunların çözümünde ortak hareket edilmelidir.

-İsrail ile ilişkiler “sözel olarak” değil “reel-pratik” olarak dondurulmalı ve Siyonist İsrail ile örtüşen her türlü bölgesel ve küresel siyasetten vazgeçilmelidir.

Kürt realitesi emperyalizm ve Siyonizm ile değil; İran, Irak ve Suriye ile işbirliği içinde ele alınmalı ve Kürt Halkının insani her türlü hak ve özgürlüğünün garanti edildiği reel bir çözüm üretilmelidir. Muntazar Musavi / Rasthaber 30.06.3015

 

36.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Avrupa Âlimler Birliği Başkanı: Ümmetin en büyük iki musibeti ırkçılık ve mezhepçiliktir

Avrupa Âlimler Birliği Başkanı Molla Abdulkadir Aydın, Ümmetin iki büyük musibetle karşı karşıya olduğuna dikkat çekerek, bunlardan birisinin ırkçılık bir diğerinin ise mezhepçilik taassubu olduğunu söyledi.

İslam ümmetinin içinde bulunduğu en büyük sorunların başında Âlimlerin ve Müslüman yöneticilerin sorumluluklarını layıkıyla yerine getirememelerinin bir sonucu olarak İslam ümmetini parçalayan fitneler olduğuna dikkat çeken Âlimler Birliği Başkanı Molla Abdulkadir Aydın, Âlimlerin sorumlulukları hususunda önemli uyarılarda bulundu.

Günümüzde Müslümanların yaşadıkları en büyük problemlerin başında ırkçılık ve mezhepçilik taassubunun geldiğini belirten Molla Aydın, ilim adamlarının sorumluluğu çok büyük olduğunu söyledi.

Molla Aydın, “Ulema mesuliyetlerini idrak ederek toplumların içerisinde fonksiyonlarını, mesuliyetlerini yerine getirmelidirler. Allah (cc) bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağını bizlere söylüyor. Onun için ümmetin içinde bulunduğu bu sıkıntılardan kurtulmaları için çare ilim adamlarıdır âlimlerdir.” diyerek Âlimlerin görev ve sorumluluklarını hatırlattı.

Âlimlere büyük sorumluluklar düşüyor

Ümmetin varisleri olan âlimlerin bu halkların tek kurtuluş reçeteleri olduğunu söyleyen Molla Aydın, mesuliyetini idrak eden ilim adamlarına seslenmek istediklerini söyleyerek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ne olur kendimize gelelim, sorumluluğumuzu idrak edelim ve ümmetin hatta dünya insanlığının sorumluluğunu düşünerek mesuliyetin bize ait olduğunu bilelim. Allah’ın bu sorumluluğu ilim adamlarına yüklediğini unutmayalım. Bu noktada Allah (cc) bizlere büyük sorumluluklar yüklemektedir.”

Yaşanan büyük bir fitnenin sonucunda bu gün kendisine Müslüman diyen insanların gözlerini kırpmadan bir birlerini katledecek kadar cüretkâr davranmalarının, Müslümanların en büyük üzüntüsü ve elemi olması gerektiğini belirten Mola Aydın, “Camileri tahrip ediliyor, camilerde İslam adına Müslümanlar katlediliyor. Bunları yapanlar bunu ne adına yapıyor? anlamış değilim. Hâlbuki Allah (cc) bir insanı suçsuz yere öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olduğunu bize bildirmiyor mu?” şeklinde konuştu.

Bu sorunların çözümünü acaba kim gerçekleştirecek. Ey ilim adamları ey Alimler bu sorumluluk size aittir. Bu sorumluluk İslam ümmetinin önderlerine aittir. Bu sorumluluk İslam coğrafyalarındaki İslam ülkelerindeki şeyhlere alimlere aittir. Bu mesuliyeti idrak ederek bu sorumluluğun altına sizlerde bizlerde eliminiz koyalım. Allah (cc) ayette işaret ettiği üzere ilim adamlarına sorumluluk düşmektedir. Sessizliğimizi bir nebzede olsa ortadan kaldıralım mesajlarımızı sunalım. Şükürler olsun ki, imkanlar çoğalmıştır, teknik teknoloji çoğalmıştır, basın yayın çoğalmıştır.

Ümmetin sorunlarına çözüm üretilmeli

Âlimler  ve Müslüman idarecilere seslenerek, İslam coğrafyasına yaşanan sorunlara bir çözüm üretilmesinin elzem olduğunu ifade eden Molla Abdulkadir Aydın, Hz. Peygamberin ifade ettiği husus olan iki sınıf insana, Ulema ve Umeraya (Yönetici) değinerek, bu durumun İslam coğrafyasına bu gün artık ehemmiyet arz ettiğini ve bu iki sınıfın düzelmesi durumunda toplumun düzeleceğini dile getirdi.

“En faziletli Cihad zalimin karşısında hakkı haykırmaktır”

Âlimlerin peygamberlerin varisleri olmaları hasebiyle zalimlerin karşısında susmalarının kabul edilemez olduğunu ve günümüz için de en büyük mücadele ve en faziletli Cihadın hakkı haykırma olduğunu söyleyen Molla Aydın, “ Bizim mesuliyetimiz çok büyüktür. İslam ümmetinin içinde düştüğü bu katliamlardan ve bu çilelerden kurtulma yolunu ve çözüm noktalarını âlimler ümmete sunmaları gerekir. Bir yerde bir sorun varsa, o sorunun çözümünde görevli olan kişi o işin ehli olan kişilerdir. Bu görevde tabiî ki idarecilerden de önce âlimlere düşmektedir. Âlimler hakkı söyleyecek, hakkın yanında yer alacaklardı.” dedi.

Ümmetin en büyük iki musibeti, Irkçılık ve Mezhepçilik

İslam ümmetinin şu an iki büyük musibetle karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Aydın, “Şu an iki büyük musibetle karşı karşıyayız, birisi ırkçılık tehlikesi bir diğeri ise mezhepçilik tehlikesidir. Oysaki, İslam düşmanları Müslümanlara saldırırken ne ırka ne de mezhebe bakıyor. Onların hedef aldığı tek şey İslam ve Müslümanlar. Onlar kendi saraylarında otururken, Müslüman halkın kanı dökülüyor. Camiler de Müslüman kanı dökülüyor. Ümmetin bu sorununun mutlaka çözülmesi lazım. Bu halin muhakkak değişmesi gerekir.” dedi. İLKHA 14.07.2015

 

36.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Allah'ın izni ile mücadelemiz link "aşama10" devam ediyor.