Ey Müslümanlar, İnsanlar iki kısımdır. İlki, İslam fitratına yatkın yaratıldığı üzere islama gelecek olanlar. İkincisi, tahribat yolları ile islamdan çıkartılanlar.

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

            Deccal ve avanesini tanımak

İnsanlığın en büyük fitnesi olan Deccal’ı ve avanesini tanımak isteyen varsa, Müslümanları Hz. Muhammmed’ den kopartarak Hıristiyanların veya Yahudilerin inançlarına sürüklemeye çalışan Müslüman kılıklı dinlerarası diyalogculara baksın.

...         Unutmayın, Deccal ve avanesinin fitnesi, sırat-ı müstakim üzere bulunan müminlere etki edemeyecektir Hiç kimse Müslüman cübbesine bürünerek Vatikan’ın “dinlerarası diyalog” projesini, toplumdaki çeşitli inanç mensupları arasında “çay–kahve içmektir, dostane ilişkiler geliştirmektir” gibi basitleştirmesin, bayağılaş- tırmasın. Dinlerarası diyalog, misyonerliktir. Dinlerarası diyalog, papalığın Hıristiyanlaştırma projesidir. Dinler- arası diyalog, papalığın misyonudur...

            Diyalogun akademik tarafı da budur, sosyal tarafı da budur, somut Hıristiyanlaşma neticeleri de bunun göstergesidir.
-           Papalık misyonu, çağdaş misyonerlik ve diyalogcular
Fetullah Gülen de 9 Şubat 1998 günü Papa’yı ziyaretinde sunduğı mektubunda ...”Papalık misyon- unun bir parçası olduğunu” ilan etmiştir.

            Bu mektubu 10 Şubat 1998’de Zaman gazetesi, aynı haftaki Aksiyon dergisi yayınlamıştır.

            Dinlerarası diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965’te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın Hıristiyanlaştırılması projesi”nin bir yöntemidir. Papalığın “çağdaş Hıristiyan- laştırma ve misyonerlik usûlü”dür. (Bakınız; John W. O’Malley, Reform, Historical Conciousness And Vatikan Ii’s Aggiornamento, Theological studies, 1971 XXXII/4; M. Raukanen, The Catholic Doctrin of Non–Christian Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1–4)

            Prof. Baş’ın “Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler” adlı kitabı tarihi bir şaheserdir. Aynı zamanda dünyanın çeşitli üniversitelerinde kürsüsü olan ve halen üniversite hocalığını sürdüren Prof. Dr. Haydar Baş, 1990’lı yıllardan beri gençlerimiz üzerindeki bu misyonerlik manevralarına, bu manevraların gerçekte milli bütünlüğümüzü hedef aldığına, bu manevraların yeni adının “dinlerarası diyalog” olduğuna dikkat çekmektedir, Hicaz Bölgemizi bu kabil İngiliz oyunlarıyla kaybettiğimizi tarihi belge ve hatıratlarla anlatmaktadır. Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler adlı kitabı bu bağlamda yazılmış tarihi bir şaheserdir.

            Ülkemizdeki dinlerarası diyalog çığırından sonra toplumumuzun iman çivilerinin söküldüğünü, özellikle gençlerimizin “kilise evler”de fevc fevc Hıristiyanlaş- tırıldığını fark eden vatandaşlarımız, “Beyler çocuklar- ımızı kaybediyoruz, bu kadar dinsizlik de fazla...” demeye başladı.

-           Bu tepkileri alan diyalogcu çevreler, bu faaliyetlerin kültürler arası yakınlaşma, medeniyetler arası buluşma olduğu şeklinde kıvırtmalara koyuldular.

...         Müslümanların kalbinden Hz. Muhammed’e imanı sökme gayreti; Hiiç sağa–sola kıvırmaya, akademik gevezeliklere tevessül etmeye gerek yok... Kim ne derse desin, dinlerarası diyalog papalık misyonudur, Vatikan’ ın geniş çaplı Hıristiyanlaştırma yöntemidir. Haçlı dün-yasının, Müslümanların kalbinden İslam’ın temel rüknü olan Hz. Muhammed’e imanı sökme gayretidir.

            Böylesi bir dinlerarası diyalog namlı Hristiyanlaştıma faaliyeti İslam imanı ve Ehl–i Sünnet akaidinin esas- larına göre açık, net ve ilmi ifadesiyle “küfür”dür (Muhammed b. İsmail er–Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r–Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul–Melahide, vr 11b. A.Z.

Gümüşhanevî, Camî’ül Mütûn, c.1, Elfaz–ı Küfür, b. 2)
Müslüman kılıklı deccal...

-           Bu dinlerarası diyalog namlı Hıristiyanlaştırma faaliyetinde Müslüman kılıklı insanların, hacı efendi veya hoca efendi kimlikli zevatın vazife üstlenmeleri, Müslüman kılıklı insanların bu işlerde kullanılmaları bu

işi meşrulaştırmaz.

...         Bilakis, Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in kıyamet fitneleri ve ahirzaman ahvaline dair işaretleri hatır- landığında,

...         Müslüman kılıklı kimselerin Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde taşeronluk yapmaları Deccal’in vazifesini üstlenmeleri veya Deccal’e askerlik yapmaları olarak ortaya çıkar.

            Deccal, Müslümanlar arasından çıkacaktır.

Deccal, öyle kulakları farklı, kolları bacakları değişik, boyu zürafa gibi bir mahluk değildir.

            Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in kıyametin büyük alameti olarak uyardığı, hatta tüm peygamberlerin kendi ümmetlerini ikaz ettikleri Deccal, Müslümanlar arasından çıkacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9). Bu deccasllerin veya onun avanesinin gayretiyle Ümmet–i Muhammed’den gruplar halinde müşriklere, yahudi ve Hristiyanlara iltihaklar yaşanacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).

            Bu süreç, aynı zamanda İstanbul’un Haçlı fitnelerine maruz bırakılacağı günler olacaktır (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294).

...         Ahirzamanın bu korkunç fitnesi kendisine sorulduğunda Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (ra), “Anası doğurmayasıca, bilmiyor musun, bu fitne Müslüman- ların İslam’ı ve Hz. Muhammed’i terk ederek müşriklerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin dinlerine iltihak etmeleridir...” İmdi bu büyük fitnenin adı oldu dinlerarası diyalog.

            Deccal’in fitnesini ortadan kaldıracak topluluk kim?
O halde insanlığın en büyük fitnesi olan Deccal’ı ve avanesini tanımak isteyen varsa, Müslümanları Hz. Muhammmed’den kopartarak Hıristiyanların veya Yahudilerin inançlarına sürüklemeye çalışan Müslüman kılıklı dinlerarası diyalogculara baksın.

            Unutmayın Deccal ve avanesinin fitnesi, kıyamete dek hep hak din olan İslam ve Hz Muhammed’in yolu olan sırat–ı müstakim üzere bulunan bir topluluğa etki edemeyecektir. Deccal’in fitnesini, sayıları az da olsa işte bu Hak ve haklı topluluk sona erdirecektir (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).Mehmet Emin Koç 16.06.2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

            Hakan Albayrak siyasal islam’cıdır.

Siyasal islam’cılar iflah olmaz/onarılmaz sarhoşdur. Onların (nefs) sarhoşluğu islam düşmanlığına varacak şiddetdedir.

            Onların; tabi olduklarının -işlemiş olduğu günah- dan,‘farkına varamadıkları’ önlerinde bir perde vardır.

            Mehdi Aleyhisselam suhur etse açık kerametleri ile, Allah’u alem onlar sapık duruşlarından yine vaz geçmezler.

-           Din’de ikinci tahribatı siyasal islam’cılar tamamlar. Bunlar tamamı ile deşire edilip bertaraf edilmeden alem sukuna kavuşmaz.

-           Bunlar “siyasal islamcılar” kumuna tuz karıştırılmış inşat harcı gibidir, binayı/devleti içerden yıkar.

            Bunların tahribatından sonra “üçüncü gurup” din’de tahribatı tamamlar. artık bundan sonra kaos ve anarşinin sebeplerinin taşınması için iç ve dış etkenler fiziki hareket eder…

...         Bir diğer ifade ile dini siyasalaştıran bu guruplar “dış etkenlerin ününde” onlara görünmeyen insi sürücüdür.

Hacı Bayazıt    

  

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

            Cehenneme götüren liderlerin peşinden gidenler

İnkâr edenler derler ki; “Rabbimiz cinlerden ve insanlardan bizi delalete düşürenleri bize göster; o ikisini ayaklarımızın altına alalım da en aşağılıklardan olsunlar.” (Fussilet / 29)

            Fakat o zalimleri Rablerinin huzurunda durdurul- muş kimseler olduklarında bir görsen! Birbirlerine söz çevirirler (aralarında münakaşa ederler) zayıf düşürülen- ler büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız elbette biz de mü’min kimseler olurduk” derler. (Sebe / 31)

            “Kıyamet Günü’nde kavminin önüne geçer de onları (suya götürür gibi) ateşe götürür. (Güya önderlik ettiği) o vardıkları yer, ne kötü bir yerdir.” (Hud / 98)

            Hesap verme günü... Tek söz sahibi Allah Azze ve Celle’nin huzurunda milyarlarca insan... Hiçbir kaçışın, sığınağın olmadığı en zor gün... Herkes kendi derdinde...

İki sınıf insanı tasvir ediyor Rabbimiz... Yöneten, lider, serok, başkan, diktatör... Ve yönetilen, güdülen, bilinçsizce sürüklenen liderinin, önderinin peşisıra cehenneme sürüklenen sıradan insanlar.

            Biz daha Allah kelamının canlı şahitleri olmadık. Ama zaman mefhumundan beri Rabbimiz o sahneyi gözlerimizin önüne getiriyor: Cehenneme önderlerinin peşisıra girecekler bağırarak.

            “Nerde o  bizi aldatanlar, bizden hakikati gizleyip bizi necis emellerine alet edenler, bizi dünyada da ahirette de rezil edenler, dinimizi gözümüzde küçültüp bizi ondan uzaklaştıran o zalimler nerede? Onları bize verin de onları perişan edelim.”

            Günümüzdeki tabloyu ne de güzel izah ediyor Rabbimiz. Milyonlarca insan ahirette birlikte haşrolacağı zamanımızın Firavunlarının, Nemrutlarının… peşinden cehenneme gideceğinin hesabından uzak yaşıyor. Ne büyük felaket Ya Rab!

            Bir kısım halkın gösterdiği teveccüh, -güneşin önündeki bulutların çekilmesiyle, asıl dostuna, velisine yönelecektir.

            Müslümanım diyenin velisi, dostu, sırdaşı uğruna canını vereceği Müslüman kardeşinden başkası değildir.

-           Hakikatlerini halktan gizleyen sağ veya sol parti ve liderlikler bu hallerini uzun süre devam ettiremeyeceklerdir.

            O halde nasıl bir önderlik Müslümanın peşinden gidebileceği bir liderlik olsun!

            Müslümanlar İslam’ın hayatlarının her anında tek referans olması gerektiği gerçeğiyle Laik bir anlayış sergileyemezler. Zulme direniş Müslümanca... Ticaret Müslümanca... Ev hayatı Müslümanca...

-           Önderimiz, liderimiz dediğimizde Hz. Muhammed (sav) ve onun yolundan gidenlerden başka bir alternatifi kabul edemeyiz. “O ayrı bu ayrı mesele” söylemi şeytandandır.

            Müslümanım deyip her türlü gayri meşruluklarla insanları İslam’dan soğutanları mazeret gösterip çareyi başka yerlerde aramak İslam’ın anlaşılmadığını gösterir. Oysa asrımızda, gerek bölgemizde gerekse de farklı coğrafyalarda İslam’ın doğruluğuna şahitlik eden şehitler, mahpuslar, mahrumların oluşu bizim için nimetlerin en büyüğü olsa gerek.

...         Müslüman halklar, kıyamet gününde, ...     “İslam halka- sından çıkmış”, başkanlarının, önderlerinin peşinden gitmekle -bilmeliler ki; o liderler kendilerini suya götürür gibi cehennem çukurlarına götürüyorlar.

            İşte henüz kıyametleri kopmadan, “kendilerini aldatanlari”, -ayakları altında ezmek isteyenler için- fırsat kaçmış değildir. Yapılması gereken samimi bir yönelişle Allah’a teslim olmaktır.

...         Halkını cehenneme sürenlere yazıklar olsun.

Allah yardımcınız olsun. Fikret Gültekin 08.07.2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

            “Mehdeviyet gerçeğini saptıran yanlış konular, ‘bekleyişi’ mehcur edecektir”

            İslam İnkılabı Rehberi, mehdeviyette uzman olan öğretim görevlileri, uzmanları, yazarları ve mezun olanların bir grubunu kabulünde mehdeviyet gerçeğini saptıran yanlış konuların bekleyişi mehcur edeceğini söyledi.
            İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei, mehdeviyette uzman olan öğretim görevlileri, uzmanları, yazarları ve mezun olanların bir grubunu bu sabah kabul etti.

            Ayetullah Hamanei bu kabulde, tarih boyunca hareket ve mücahidet hedefinin ünvanıyla mehdeviyet konusunun önemine işaretle, bekleyişin mehdeviyetin ayrılmaz bir parçası olarak niteleyerek, gerçek uzman olan kişilerlerce güçlü, dakik ve alimane şeklide çalışmanın mehdeviyetin en önemli konusunu teşkil ettiğini söyledi.

            Ayetullah Hamanei ayrıca hayali, itibarsız, cahilce ve kaba işlerden uzak kalmak gerektiğinin altını çizdi.

İslam İnkılabı Rehberi, mehdeviyetin dinin yüksek maariflerin bir kaç asıl meselerinin arasında yer aldığını vurgulayarak, bisetlerin ve enbiyaların hareketinin tevhid çerçevesinde ve adalet esasında göre insanlardaki tüm kapasitelerini kullanmak için gerçekleştiğini belirtti.

            Ayetullah Hamanei, “İmam Zaman(a.c)’ın zuhur ettiği zaman tevhid, maneviyet, din ve adalet insanın çeşitli ferdi ve sosyal hayatı üzerinde hakim olacaktır” dedi.

            İslam İnkılabı Rehberi, “mehdeviyet olmadan enbiyaların mücahidetleri ve çabaları faydasız olacağını vurguladı.” Konuşmanın tam metni gelecek.... Mha 09.07.2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

            Mısır’lı müftü:

Mısırlı Müftü Develerin yaşadıkları mekanlara,

“cin ve şeytanların sızdığından”, orada namaz kılmanın,

sakıncalı olduğu deliline binaen, sakıncalı olduğu iddiasında bulundu. Abna 09.07.2011

 

    Allah'u Ekber ya haram ve şüpheliden kasıtlı kaçmayan dinde tahribat yolu açmış, din'i iş kolu menfat haline getirmiş gurupların üzerinde içinde taşıdığı beraberinde sızdırdığı şeytan ve cinlerin girdiği yerlerde nasıl namaz kılınacak ve onlardan nasıl korunulacak !.. Çare, manen fikren ve fiziken mümkün olduğunca onlardan uzak durup en azından imanın en zayıfı ile Buğz etmek. bayazıt

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

            Türkmenistan Fetullah’ın Okullarını Kapattı

GEREKCE ABD İÇİN CASUS YETİŞTİRMEK DEVLETİN YÖNETİMİNE SIZMAK

            Türkmenistan devleti, bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı ve ABD için casus devşirdiği gerekçesiyle Fetullah Gülen cemaatinin okullarını kapattı.

            Fars Haber Ajansı’nın haberine göre, Türkmenistan, bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı ve saf Türkmen gençleri arasından seçtiği genç dimağları ABD için casusluk yapmak üzere devşirdiği gerekçesiyle “Türk Okulları” adı altında faaliyet gösteren Fetullah Gülen cemaatinin okullarını kapattı.

            Fars Haber Ajansı’nın haberine göre, Türkmenistan, bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı ve saf Türkmen gençleri arasından seçtiği genç dimağları ABD için casusluk yapmak üzere devşirdiği gerekçesiyle “Türk Okulları” adıyla faaliyet gösteren Fetullah Gülen cemaatinin okullarını kapattı.

            Fars Haber Ajansı muhabirinin Aşkabat’tan bildirdiğine göre, Türkmenistan yönetimi Türkiye’nin Nur Cemaati’nin Türkmenistan’da dini – siyasi nüfuzundan duyduğu kaygı yüzünden 1990 yılından beri bu ülkede faaliyet yürüten tüm Türk okullarının faaliyetini askıya aldı.
            Haberde, okulların kapatılma gerekçesi şöyle anlatıldı:
“Söz konusu Türk okullarının eğitim çalışmalarının yanı sıra hedef ülkelerde Türk milliyetçiliğinin propagandasını yaptığı ve okullardan mezun olan öğrencileri hedef ülkelerde anahtar evkilere atamak için rüşvet bile verdiği ifade ediliyor.”

            Geçtiğimizyıllarda bu okulların

‘Türkiye’ adına yetiştirdikleri zannedilen öğrenci ve elemanları -aslında ABD casusluk teşkilatı CIA’ya bağladığı ve “Türk milliyetçiliği ve Osmanlı hayallerinin aslında bu gençleri 'kandırmak için bir tuzak' olduğu, tuzağın CIA’da ayarlandığı ortaya çıkmıştı.” Türkiye Gençler Birliği 16 Ağustos 2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

            VATANA İHANETLE YARGILANACAKSINIZ

Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, “dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum”

(SÖZDE) Balyoz davasının tutuklu sanığı Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, davanın çöktüğüne dikkat çekerek, “Sahte dijital verilere dayalı bu dava bence çökmüştür. Bizleri bir süre daha çöken bu sahte davanın enkazında tutabilirsiniz. Ancak asıl soru, bu davanın sonunda enkazın altında kimlerin kalacağıdır” dedi.

            Çakmak, savunmasının bir bölümünde de, “Hainlik ve ihanetin odağı olan, dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum. Bu salondaki koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanet ile yargılanacaksınız. Bundan kaçışınız asla mümkün değildir.” sözlerini kullandı.
            İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Balyoz davasının 40’ıncı duruşmasında eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına ile (SÖZDE) Balyoz Darbe planını hazırladığı ileri sürülen eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın da aralarında bulunduğu 146 tutuklu sanık ve 17 tutuksuz sanık hazır bulundu.

            Aralarında Koramiral Kadir Sağdıç, emekli Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek ve Albay Cengiz Köylü’nün de aralarında bulunduğu 16 tutuklu sanık ile 16 tutuksuz sanık ve hakkında yakalama kararı bulunan eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun ise duruşmaya gelmedi. Mahkeme Başkanı Ömer Diken, duruşmaya katılmayan sanıklardan bazılarının, mazeret dilekçesi ya da sağlık raporu gönderdiklerini açıkladı.

            Yapılan kimlik yoklamasının ardından Başkan Diken, tutuklu sanık Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın savunması ile duruşmaya başlayacaklarını açıkladı. Müdahil avukat bölümü boş olduğu için sanık Çakmak o bölümde oturarak mikrofona yakın olarak savunma yaptı. Çakmak, Türkiye’nin her yerinden çıkabileceğini ifade ettiği suç unsuru taşıdığı ileri sürülen sahte dijital verileri lanetlediğini ve kabul etmediğini söyledi.

            Sanık Çakmak, “Sahte dijital verilere dayalı bu dava bence çökmüştür. Bizleri bir süre daha çöken bu sahte davanın enkazında tutabilirsiniz. Ancak asıl soru, bu davanın sonunda enkazın altında kimlerin kalacağıdır.” dedi. Hazırladığı iddia edilen personel listesinin sahte olduğunu ileri süren sanık Çakmak, “Listede bazı personelin görev yeri olarak belirtilen ve bir Nato Komutanlığı olarak ifade edilen CC MAR Naples’in 2004 yılında kurulmuştur. Oysa Personel listesinin oluşturma tarihi 2003 yılıdır. Dolayısıyla ya bu belgeyi hazırlayan kişi müneccimdir ya da belge sahtedir. “Bu belgeleri hazırlayan çete ne hazırladığının farkında bile değil” ifadesini kullandı.

            Dönemin Donanma Komutanı olan emekli Oramiral Özden Örnek tarafından, ihraç edilmesi için Mart 2002 tarihinde Askare Mahkemeye gönderildiğini belirten sanık Çakmak, bu yargılama sonunda 2005 yılında beraat ettiğini söyledi.

            Sanık Çakmak, “2002 yılında beni TSK’dan ihraç edilmek üzere Donanma Komutanı sıfatıyla askeri mahkemeye sevk eden, diğer bir ifadeyle bana güvenini yitirdiğini açıkça göstermiş olan Oramiral Özden Örnek’in sözde böyle bir gayri yasal bir oluşuma beni görevlendirmesi mümkün müdür? Ya da benim böyle bir durumda görev kabul etmemi, akılve mantık sınırlarıiçinde kabul etmemi izah edebilir misiniz?” dedi.
            Çakmak, “Özden Örnek’in, hazırladığı iddia edilen Amiral listesinde beni Tuğamiral ve Tümamiral olarak göstermesini hayatın doğal akışına uygun bulmak mümkün mü?” eleştirisinde bulundu.

            Sanık Çakmak suçlanma gerekçelerini ise şu iddia- larıyla dile getirdi; “Bizim çocuklar başardı, başımıza çuval geçiremeyeceklerini bilmeleri, katıldığımız yüzlerce toplantı ve harekatta ulusal çıkarlarımızı korumamız, Atatürkçü kimliğimiz, karada terörle mücadele ettiğimiz, denizde ise küresel güçlerin oyunlarını bozduğumuz için buradayız. Geleceği zehirlenmiş bir ülkede sadece bizim değil, sizin de çocuklarınız ve torunlarınız yaşayacak”

            Tutuklanması nedeniyle kızının, 16 Nisan’daki düğü- nünün davetiyelerini yaktığını belirten sanık Çakmak, “Kızıma bunu bize yapanlardan ve destekçilerinden hesap soracağıma dair söz verdim ve sözümü tutacağım. -            Son olarak hainlik ve ihanetin odağı olan, dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum.

            Bu salondaki koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanet ile yargılanacaksınız. “Bundan kaçışınız asla mümkün değildir.” Allah(cc) Cumhuriyeti ve donanma- sını korusun” diye konuştu. Askerhaber/ İstanbul 22 Ağustos 2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

An das                                                     

Bezirksgericht Josefstadt

Florianigasse 8

1080 Wien

 

Wien, am 29.09.2011                  028 1 P 109/05z - 253

 

Einschreiter:                 Haci Bayazit, 20.03.1957

                                   Alser StraBe 30/26 1090 Wien

 

Wegen:                       24.08.2011 tarihli

            Facharzt für Neurologie und Psychiatrie

için verilmiş olan ifadeler ile içeriğinin düzeltilip 07.10.2011 tarihli Mahkeme için  yazılı ifade

___________________________________________________

Dr. Johann SCHNEIDER

Facharzt für Neurologie und Psychiatrie

 

Algemein beeideter und gerichtlich zertifizierter Sachverständiger 2000, Stockerau, Brodschildstraße 4

Telefon: 02266/ 71513 E-Mail: dr.schneider@drei.at

 

NEUROLOGISCH/ PSYCHIATRISCHES SACHVERSTÄNDI GENGUTACHTEN

 

Bezirksgericht Josefstadt

Betrifft:   Pflegschaftssache

 

Haci Bayazit

Geb. 20.3.1957                                                                                                         1P109/05Z 248

 

Fragestellung:

 

a)        Ist Herr Bayazit aufgrund seiner psychischen Erkrankung in der Lage, sich selbst vor Behörden und Sozialversicherungen zu vertreten?

b)     Ist die betroffene Person derzeit aus medizinischer Sicht testierfähig, und ist eine Verbesserung oder Verschlechterung dieses Zustandes in naher Zukunft zu erwarten?

c)        Ist die betroffene Person gänzlich unfähig einer mündlichen Verhandlung zu folgen oder ist ihr Wohl bei Anwesenheit in der Verhandlung gefährdet?

 

Beurteilungsgrundlagen:

 

•      Akteneinsicht

•      Eigene Untersuchung

Stockerau , am 24.8.11

 

1.Aktenlaqe:

Auszugsweise ist dem Akt zu entnehmen , dass der Betroffen seit 2000 besachwaltet sei, zuletzt sei er 2007 (Gutachten von Doz. Dr. Meszaros 12.1.2007) begutachtet worden, wobei ein Weiterbestehen der psychischen Erkrankung festgestellt wurde. In zahlreichen Eingaben und Rekursen bekämpft der Betroffene seine Sachwalterschaft bis heute. Es ist jedoch noch ein Verfahren bezüglich des Aufenthaltstitels offen und es besteht die Annahme, dass der Betroffene sich nicht ohne einen Nachteil für sich vor den Behörden vertreten könne.

 

a)1. Gutachten von Doz. Dr. Meszaros 12.1.2007, yapmış olduğum tarih 30.01.2007 1P109/05z numaralı düzeltme ve itirazda OWS 2000 deki olayın aşağıdak şekilde olduğunu ilmi dayanağı ile  açıkladım.

14.12.2000 ALLGEMEINES KRANKENHAUS

Universitätsklinik für Psychiatrie Vorstand:

Univ,   Prof.Dr. Heinz Katschnig  Akşam muane ederken davacı olduğum şahısların ailem ve Çocuklarıma yaptığı olayları anlatırken bir ara nefes alamadım/ konuşamadım.

-           Sebebi. O günü Çocuklarımla ilgili olayları anlatırken yanımda oturan Doktorun yardımcısı bayan çok üzüldü, ‘yüzünde’de makyaj yoktu içtenlikli hali vardı’, bende onun bizim meselemize üzülmesine üzüldüm; Onun samimi hali ile kalbimde o tarafa açılma oldu, odada’da sıgara dumanı vardı; eğitimli yardımcıları üzerinden gelen şeytan ‘bu halden’ güç alıp nefes yolu ile, kalp ile beyin arasındaki hücre yolunu tamamlayıp bir an konuşmamı nefes almamı engelledi. Ama hemen kalpde oluşan Rahmani enerji ile zafiyet yolu kapatılıp saldırı berteraf edildi. O anki olay hastalık değil bir an saldırıya açık olma halidir.

-           Dünyanın heryerin’den takip edilen bu olaya hastalık demek; dünyayının pekçok ülkesinde faliyetleri yasaklanıp bağımlıları göz altına alınan deccalizmin misyonunu; manevi fikri ve fiziki dayanağı olmayan ‘akıl hastalığı’ yakıştırması ile gölgelemek, insan oğluna yapılacak en büyük kötülük olur. Benim ikna değil söyleme becburiyetim vardır; “yalnız bilinmeli’ki her kim Allah’ın din’ini tahrip edene yardım eder gizler ise tahrip edenlerin ateşi onlarıda sarar.”

a.)2.devam etmekte olan iltica davam. iltica yasaları içerisinde sayılan, dini yaşamdan dolayı tehdit altında olup tatkibata uğramak kuralını, “sanrılı bozukluk akıl hastalığı” yakıştırması altına gölgeleyip, insanların bilmesi gereken gerçeği Sachwalter konumu gereği gizliyor… Bundan dolayı kurumlar ile olan hukuki isteğim de doğruluk hakkım var ise isterim, verilmez ise mahkemeye giderim, Sachwalter den yardım istemem. İnsanların kalbi siyaset menfat  veya maneviyat adalete dönüktür.

 

II. Eigene Untersuchung von Herrn Haci Bayazit 

am 24.8.11

die Identität wurde nachgewiesen ( FS 1643344), die betroffene Person ist mit der Untersuchung einverstanden

1.Ort und Umstände der Untersuchung:

Die Untersuchung findet in der Ordination, 2000, Stockerau, BrodschiIdstrasse 4 statt

2.Mit anwesend: niemand

3.Sachwalterschaft: Dr. Wolfgang Blaschitz

4.Sozialanamnese: lebt alleine, derzeit arbeitslos

5.Vorerkrankunqen: wahnhafte Störung (stat. Aufnahme im OWS 2000)

6.Stationäre Behandlungen im letzten Jahr:

keine, derzeit nicht in fachärztlicher Behandlung

7.Subjektive Beschwerden: Schmerzen in der Wirbelsäule

8.Derzeitige Therapie: keine

9.Zusätzlich vorgelegte Befunde (über Akteninhalt hinausgehend): keine

I0.Exploration:

Er sei in der Türkei aufgewachsen, dort auch in die Schule gegangen , habe dort die letzten 12 Jahre selbständig als Texilhändler und Bäcker gearbeitet, 1982 sei er nach Österreich gekommen , hier habe er in verschiedenen Firmen gearbeitet, habe dann auch einen Texilhandel und eine Bäckerei gehabt. 1995-99 sei er wegen Drogenhandel inhaftiert gewesen, er fühle sich jedoch unschuldig , der Nachbar hätte damals eine falsche Aussage gemacht .1999-2000 sei er dann in der Türkei gewesen. Er sei dann wieder als Asylant nach Österreich gekommen, er habe seither nicht regelmäßig gearbeitet. 1986 habe er geheiratet, er habe 5 Kinder, seit 1998 sei er geschieden. Wegen psychischen Problemen sei er 2000 im OWS stationär aufgenommen gewesen. Er sei auch 2000 besachwaltet worden.

b)1. 24.11.1994 Nikelsdor’da 4 kişi ile buluştuğum varsayımı ile ceza verildi. Aynı nedenden para cesası gelen Sazburg Gümrüğüne 22 August 1997  itiraz etdim; Sazburg Gümrüğü Zahl: 600/023455/9/95, 31 Marz 1998 de itirazım kabul edip Cezayı kaldırdı, Eisenstadt Mahkemesi de üzerimden olmış olduğu 23150 Öş parayı iade etdi. herhalde dosyanın açılması için Avukat tutmamı bekledi, Avukat tutmak o an önceliğim olmadığı parayıda Çocuklarıma gönderdiğim için zaman darlığından sınırdışı edildim. Sazburk Gümrüğünün  kararı Suçsuzluğumun yanısıra dosyanında açılmasına delil’dir.

b)2. Pisikolejik nedenden dolayı ayrılmadım. Ceza ve Ceza indirimini kabul etmeyip, açılan davaları M.Cemil Şahin, Karısı ve Süleymancılar üzerine bina edince. Aileme tesir edenler; fırın işim ve Ortaklığımdan doğan 700-000,Öş alacağım için vekalet’de alınca; beni zan altında bırakır mektuplar ile ceza verilmesine sebep hazırlayıp sınır dışı olmamı ayarlayıp, Çocuklarım üzerinden zafiyet elde etmek istedi.   

Damals hätte er nicht genau gewusst, was das für ihn bedeute, es behindere ihn in seinem Leben. Deshalb bekämpfe er die Besachwaltung mit mehreren Eingaben.

b)3. 2000 yılında kıskançmışım diye Çocuklarım ile görüşmemi ve delillere ulaşmamı Mahkeme Sachwalter ile engelledi. Devam eden süreç’de yasal dayanağı olmadığı hak ve hukukumu da engellediği için Sachwaltere karşı hukuki mücadelem. Landesgericht für ZRS Wien, am 17. August 2010 kararına kadar devam etdi. Üst Mahkeme Landesgericht für ZRS Wien, am 17. August 2010 kararı Alt Mahkemeye, ilk tutumununkanunen değişebileceği yönünde.

Im Laufe des Gespräches zeigt sich mehr und mehr ein Wahn. Die Türkei sei das Zentrum einer organisierten teuflischen Organisation, sie hätten in der ganzen Welt Kontakte. Die Behörden werden auch infiltriert, das Klima werde auch beeinflusst.

b)4. dedimki, din’i tahrip edenlerin müsübeti umuma gelir, küresel ısınma gibi. Wenn er moralisch gut lebe, dann könne im nichts passieren. Die körperlichen Beschwerden (z.B. seitens der Wirbelsäule) seien auch die Folge eines unmoralischen Lebenswandels. Er habe vor Gott Angst, deswegen versuche er gottgefällig zu leben. Die Leute, die nicht vor Gott Angst haben seien sehr gefährlich. Er arbeite weiter in einem Derwischorden und habe Kontakt mit Leuten in der ganzen Welt, welche die Wahrheit kennen würden.

 

11.Psychiatrischer Status:

Bewusstsein: klar

Orientierung: zeitlich örtlich zur Person situativ ausreichend

Intelligenz: Merkfähigkeit Frischgedächtnis

Altgedächtnis nicht wesentlich eingeschränkt

Denken: Konzentration ausreichend Tempo etwas gesteigert Ablauf nicht immer zielführend Inhaltlich deutliche Wahnideen

Stimmung: indifferent

Affizierbarkeit: In beiden Skalenbereichen affizierbar

Affekt: starr

Antrieb: etwas gesteigert

Psychomotorik: Mimik Gestik unauff

Vegetativum: unauffällig

Produktive Symptome: Fixierter Wahn mit besonders religiösen Inhalten und Verfolgungsideen

III. Diagnosen:

Psychiatrische Diagnosen: Chronisch wahnhafte Störung (ICD 10 F22.0)

 

V. Zusammenfassendes Gutachten:

Dem gegenständlichen Sachverständigengutachten liegt die Fragestellung zu Grunde:

a)     Ist Herr Bayazit aufgrund seiner psychischen Erkrankung in der Lage, sich selbst vor Behörden und Sozialversicherungen zu vertreten?

b)        Ist die betroffene Person derzeit aus medizinischer Sicht testierfähig, und ist eine Verbesserung oder Verschlechterung dieses Zustandes in naher Zukunft zu erwarten?

c)        Ist die betroffene Person gänzlich unfähig einer mündlichen Verhandlung zu folgen oder ist ihr Wohl bei Anwesenheit in der Verhandlung gefährdet?

 

Die betroffene Person, wurde durch den endgefertigten Sachverständigen psychiatrisch untersucht.

 

Nach Aktenstudium und eigenen Befunderhebunqen kommt der endqefertigte Sachverständige zu folgendem Schluss:

 

Bei der 54 Jahre alten Person besteht weiterhin eine wahnhafte Störung mit einem fixiertem Wahninhalt, welcher typischer Weise nicht korrigierbar ist, so wie eine fehlende Krankheitseinsicht. Die Person weist eine deutliche Beeinträchtigung des Realitätssinnes auf. Eine ausreichende Kritikfähigkeit ist durch die paranoide Verarbeitungstendenz, welche auch eine Infiltration der satanischen Organisation der Behörden beinhaltet, ist nicht gegeben.

c)1. tarih 24.08.2011 de Doktor sordu, “Bana zararları dokunurmu.” Bende yok sadece parasal işlerini, yani normalda olmayacak işlerini, eğitildikleri günah seviyesinde önlerindeki şeytan ayarlar dedim. Devletin içine sızdılar demedim. “Ama  belliki doktor bildiklerini benim üzerimden yazmış.” İki gurup insanlar şanslıdır. İlki Peygamberler zamanındakiler, açık mücizelere tanık olurlar. Ikincisi kıyamete yakın olanlar, açık kerametlere tanık olurlar.

-           Girdiğimiz asır kıyamete yakın asır; yani deccalizimle mücadele asrı. Asrın en büyük ilyizyonisti deccalizimin misyonudur ateşi su gibi gösterir ve dünyanın en tehlikeli örgütüdür. Mesela, bu misyonun ileri birliği manen en zayıfı fikren ve fiziken en tehlikelisi fetullah gülen örgütüdür. Değişik Ülkeler de açdığı okullar vasıtası ile O Ülkenin zeki Çocuklarını toparlayıp Amarikan siztemine hayran olarak yetişmesine zemin hazırlıyor; böylece eğitimini tamamlayıp ülkesine dönen yetişkin her insan görünürde ABD menfatine, aslında deccalizmin misyonuna uygun olarak sistem içerisinde görevlendiriliyor, yani şeytan ABD devlet erkanının arkasına gizlenip yardımcılarını menfat olarak algılatıp, yanıltıyor… Gerçekde ise ABD devlet erkanının önüne düşüp Bush’ın Irak harekatı öncesi aldığı telkini söğleylediği gibi, ABD devletini Afkanistan ve Irak da olduğu gibi bataklılğa sürükleyip çökerterek bölgedeki ABD rüyasını kabusa dönüştürüyor.

-           Fetullah Gülen 2005 yılında Aktuel Dergisine vermiş olduğu demecde Ulusal dalgayı  nasıl aşacaklarını açıklıyor; “Gömererek Üstünede Kayalar koyarak bir daha çıkmaması için elimizden ne geliyorsa yaparız”, diyor. Ülkenin aydınlarını bir daha çıkmasın diye kayalar ile gömecek, aydınlarının hazırlamış olduğu kitapları basılmadan toplatacak zalimin önderi ancak deccal olur... Bir İnsana zulmeden bütün aleme zulmetmiştir. ...“Aleme zulmeden ise Allah’a savaş açmış demek’dir.”

 

Sonuç olarak aşağıdaki,  a) b) ve c) tanımlarının hiçbiri üzerimde mevcut değildir. 07.10.2011 tarihli Mahkemenin dikkatine arz ederim.

 

a.) Die Person kann sich auf Grund ihrer psychischen Erkrankung nicht selbst ausreichend vor Behörden und Sozialversicherungen vertreten

b.) Die Person ist auf Grund ihrer Erkrankung mit psychotischem Erleben nicht testierfähig. Bei fehlender Krankheitseinsicht und daraus resultierender fehlenden Behandlung ist in naher Zukunft mit keiner wesentlichen Änderung zu rechnen.

c.) Die Person kann dem Ablauf der Gerichtsverhandlung folgen, das persönliche Erscheinen zur Tagsatzung ist ihr zumutbar, wobei eine paranoide Verarbeitung möglich ist.

 

Stockerau, am 24.8.2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

            ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı ‘Ilımlı İslam Projesi’ine  bağlı!‏   

Bush’un Irak işgalini “Tanrı’nın emri’ olarak nitelemesi, Protestan yayılmacılığının habercisiydi...” Din sosyolojisi alanında uzmanlaşan Prof. Dr. Yümni Sezen, ABD’nin

İran’a karşı Suriye stratejisini değerlendirirken meselen- in bam teline basıyor:

 “Orada rehbere itaat vardır, taassup vardır, -Velayeti Fakih'ı- Ilımlı İslam’a yaklaştıramazlar. Bu nedenle Ilımlı İslam projesi, Batı’ya karşı daha “müsamahakâr”, daha “liberal” olan Sünni toplumlar/iktidarlar üzerinden yürütülüyor. Bu kesim “kapitalist” sisteme uyduğu için, onlarla işbirliği daha kolay oluyor...”

Odatv’de 23 Eylül 2011 günü A. Metin Akpınar imzasıyla savunulan şu iddia da destekliyor Sezen’i:

-           “Hangi ülkede yaşıyor olurlarsa olsunlar, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, ister azınlık ister çoğunluk olsunlar, ister İslamcı ister laik olsunlar, Şiiler ve Aleviler var oldukları her yerde ABD emperyalizmine karşı direniyorlar.”

...         ÖNCE LİBERAL  BİR DİN GEREKLİ

11 Eylül 2001  itibarıyla dünyanın birçok noktasında yaşanan değişimi düşünelim şimdi. Nedir bütün olan bitenin tek kelimelik özeti:

Liberalleşme.. Veya... Liberalleştirme değil mi?
Ekonomileri, rejimleri, fikirleri ve elbette dini!
Sözde  “terörizmi besleyen bataklıkları kurutmak”  için ortaya atılan Büyük Orta Doğu Projesi’nin  “demokrasi ihracı”Yla varmak istediği gizli olmayan hedefi  “buralardaki pazarlar”dı. Ve “pazarları açabilmek”  için  “din”  aşılması gereken önemli bir  “engel” di...


            “Ne alakası var” mı dedi biri?

Bir Amerikalı, bir Budist’e ne pazarlayabilir ki? Yahut çay içmeyen, kahve içmeyen, sigara içmeyen,  “iffet

 yasası” gereği filmlerin büyük bölümünü izlemeyen, yüzlerini endüstriye değil doğaya dönmüş haldeki Mormonlarla mesela, Philip Morris arasında nasıl bir arz-talep ilişkisi oluşabilir? Kentleşme olmadan, en önemlisi burjuva sınıfı oluşmadan, endüstriyel teknoloji gelişmeden ve  “talep” edecek  “tüketmeye hazır”  bir kitle oluşmadan kapitalizm var olabilir mi?

            Pekiiii...
Bütün bu “şartlar”  bunların “caiz” sayılmadığı bir ortamda tesis edilebilir mi?

            ‘YEŞİL KUŞAK’IN  ROLÜ DEĞİŞTİ

 Kapitalizmin dün “komünist rejimler”le alıp veremediği neyse bugün Orta Doğu’ya diş bilemesinin temel nedeni de o aslında. Tabii burada yaman bir çelişki de çıkmıyor değil karşımıza:

            Soğuk Savaş döneminde, kapitalizmin en büyük “anti-komünist” destekçileri, bugün işgale yeltendiği İslam ülkeleri değil miydi? “Evet öyleydi.” Lakin İran Devrimi, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali, Filistin sorunu gibi bir dizi tecrübeden sonra, 1970’lerde Sovyetler’e karşı oluşturduğu “Yeşil Kuşak”, ABD emperyalizminin ayağına dolanır hale geldi. İslamcı hareketlerin giderek anti-emperyalist karaktere dönüşme eğilimi, Orta Doğu’ daki Amerikan varlığı/çıkarları için artık sadece bir tehditti. Dev Amerikan şirketleri ile hammadde ve pazar arasında örülen duvarların yıkılabilmesi için acil revize gerekliydi...

            Ve devreye, en kısa ifadeyle  “ABD düşünce kuruluş- larında geliştirilen Protestan İslam yorumu”  olarak tanımlanan Ilımlı İslam Projesi girdi.

            Rand Corporation Milli Güvenlik Araştırmaları Dairesi’nin “Uygar ve demokratik İslam, partnerler, kaynaklar ve stratejiler” araştırmasına (2003) göre,  “dünyanın geri kalanının” iktisadi ve siyasi çıkarları  “sistemle uyumlu, uluslararası normlara riayet eden bir İslam anlayışını” gerektiriyordu. Rand Corporation’ın bu  “sorun”un halli için önerdiği çözüm  “köktendinciler, gelenekçiler, modernistler ve laikler” olarak ele aldığı dört grubun birbirlerine müdahalesini sağlamaktı. Yani İslam, İslam içinde oluşturulan “kamplar” üzerinden dönüştürülecekti.

            EYLEM PLANI YÜRÜRLÜKTE

Dört aşamalı eylem planına göre; Önce modernistler desteklenecek; bu yönde bir kamuoyu oluşturulması için eğitim müfredatından, sivil toplum kuruluşlarının dizaynına kadar her yola başvurulacaktı. Okullar, enstitüler, internet siteleri, yayın organları, gençliği hedef alan organizasyonlar finanse edilecek ve bu kesim, gelenekçiler ile köktendincilere rakip çıkabilir hale getirilecekti.
            İkinci aşamada gelenekçiler  “köktendincilere karşı” desteklenecek; anlaşmazlıklar kaşınarak iki grup ara- sındaki ittifak ihtimali sıfırlanacaktı. Gelenekçileri oluşturan mezhepler teşvik edilerek ayrımcılık uygulanacak, modernistlerin bu mecradaki etkinliği artırılacaktı. Yani  “gelenekçi”  diye adlandırılan kesim parça parça işbirlikçilerin safına devşirilecekti. Bu arada, kullanılan kavramlar gözünüzün önüne, RP-AKP ayrışmasının yaşandığı günleri getirmedi mi?

            İslamı, Protestanlaştırma Projesi’nin sonraki adımı köktendincilere savaş açmaktı. Savaşın silahı seçildi: Karapropaganda! Buna göre  “köktendinci kesim”  şiddet eylemleri ile örtüştürülecekti. “İslami terör”  denilen kavramın nasıl oluştuğunu hatırlayın şimdi!
Karapropaganda aşamasının en önemli ayaklarından biri de toplum liderlerinin küçük düşürülmesi, zaaflarının ortaya serilmesiydi. Medya bu yönde yayın yapması için cesaretlendirilecekti.
            Köktendincilerin “ortak düşman”  olarak algılanması sağlandıktan sonra, sırada son vuruş vardı. Bu kez tıpkı Erdoğan’ın “Arap Baharı” turunda tabanını çok şaşırtan çıkışında olduğu gibi  “laiklik” desteklenecekti. Laikçilerin  “köktendincilere” karşıtlığı, ABD’ye karşı direnen farklı ideolojik grupların bir araya gelmesini engellemek için kullanılacaktı.

            Ne dersiniz, Türkiye’de  “laikçi” kesimin bir bölümünün bütün  “milli” duruşuna karşın İran konusunda, sırf  “din” faktöründen dolayı, farkında olmadan ABD’nin ekmeğine yağ süren bir çizgiye kayıyor olması “son aşama”nın işaretlerinden biri sayılmalı mı?

            EMPERYALİZMİN İLK HÜCRESİ

Ilımlı İslam Projesi’nin ana kumanda üssüne atanan yeni komutan Obama’nın, Başkan seçilmesinin hemen ardından yaptığı ve  “küresel imparatorluğunun bütün kullarına!” hitap ettiği konuşmasında,  “Bir rüyam var”  diyerek kendisini Martin Luther King’le özdeşleştirmesi de tesadüf değildi şüphesiz. King’e adını veren Martin Luther, Protestanlığın kurucusu ve  “kilise”den bağımsız bir Hristiyanlık hazırlayan kişiydi!

Ve... Tarih, ekonomi, siyaset, sosyoloji ve teoloji bilimleri önünde sabittir ki, Protestanlık var olmasaydı kapitalist sistem bu denli ilerleyemeyecekti. Weber’in  “kapitaliz- min zorunlu şartı” saydığı  “Protestan ahlak”A göre  “İster seçilmiş ister lanetlenmiş olsun bireyin dünyadaki ödevi, Tanrı’nın şanı için çalışmak ve yeryüzünde Tanrı’nın hâkimiyetini kurmak”tı. Hatırlayın, kendisini “seçilmiş”  sayan George W. Bush, Irak işgalinin  “Tanrı’nın emri” olduğunu söylememiş miydi!
Bu felsefeye göre Tanrı tarafından  “seçilmiş olmak”, yani  “günahlarından kurtulacak olmanın”  en önemli işaretlerinden biri (Özellikle Kalvinistlerde) ekonomik alanda başarıydı.  “Kâr”  bir çeşit bağışlanma umudu, ticaret de  “dini faaliyet”  olarak sunulunca ortaya  “doymak bilmez bir canavar”  çıktı.

            Calvin’in faizin günah olmadığını açıklaması, spekülasyon, devlet müdahalesi gibi konularda sağlanan özgürlükler sayesinde Sanayi Devrimi bir tür Protestan darbeye,  Protestanların yayıldığı ülkeler (İngiltere ve Amerika örneklerindeki gibi) de dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarına dönüştü. Lenin’in dediği; kapitalizmin en yüksek aşaması  “emperyalizm” böylece gerçekleşti.
            Bakın şöyle bir 11 Eylül’den sonra etrafımızda yaşananlara “Size demokrasi getiriyorum, size insan hakları getiriyorum, size eşitlik, size refah, size barış getiriyorum”  diyerek işgal edilen coğrafyalara dayatılan aslında neydi: Ya değişirsin, dönüşürsün, sömürgem olursun... Ya da; Düşmanız bundan sonra!

            Misyoner okullarıyla başladı. ABD’nin kendisine “biat eden kitleler”  hazırlamak için kullandığı  “Protestan- laştırma” yönteminin Anadolu’daki kökleri 1800’lü yılların misyoner okullarında çıkıyor karşımıza.
Çok uluslu Amerikan sistemi, hem dünyaya verdiği bir tür  “içe kapanma taahhüdü” biçimindeki Monroe Doktrini’ni çiğnememesini, hem de sömürge yarışından geri kalmamasını sağlayacak  “misyonerler” İkeşfettikten sonraki ilk hedefini Müslümanlar ve Yahudiler olarak belirlemişti. Ancak biri  “çok sert” , diğeri ise  “çok bütün” olan bu iki gruba sızmakta zorlanacağını anlayınca rotasını Anadolu’da yaşayan Ermenilere çevirdi. Çünkü Ermeniler hem dağınık olmaları dolayısıyla Gregoryen Patrikhanesi etrafında güçlü bir birleşme gösterememişti, hem de Rumlar gibi arkalarında onları kollayan bir  “hami devlet”  yoktu.  Ortodoksların önderliğine soyunan Rusya ve o günlerde Anadolu’daki etkisi hiç de az olmayan Katolik Fransa karşısında, ABD’nin kendi siyasi çıkarlarına ulaşmak için kullanacağı Protestan varlığı böylece oluştu. Misyoner okulları eliyle Protestanlaştırılan ve ABD’nin emelleriyle örtüşen düşler görmeleri temin edilen Ermeniler çok kısa sürede Osmanlı’nın bağrındaki hançere dönüştü; ne zaman, ne-reye saplanacağını sömürgeciler arasındaki rekabet konjonktürü belirliyordu. Tıpkı bugün Orta Doğu’da olduğu gibi... rasthaber 29.09.2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

            Allah’ın selamı bereketi rahmeti Onun dini üzere Habibi izinde olanlara olsun

Dinler arası diyalogu önceki ve son din islamın ‘ikinci ana esası Peygamberini perdeleyen’ deccalizimin misyonudur; 1960’lı yıllarda din’in siyasallaşması Türkiyede kurumlaşmaya başlayınca; daha önceden Saidi Nursi’nin göndermiş olduğu mektup ile Vatikan’ın kalbine kadar sızan şeytanın telkinleri ile, Vatikan dinler arası diyalogu siztem haline dönüştürüyor…

            Yani islam bir binadır. Bu binanın bir tarafı din adamları sebebi ile çökerse, diğer taraf çöken tarafın üzerine deccalizmin değişik kanalları ile gayri ihtiyarı kayıp gelir…

            Dinler arası/deccalizim misyonu ile Büyük Ortadoğu Projesi, fikri fiziki hale dönüştürülüyor, “hertürlü bölücü din’i ve ırkı terör örgütleride” beynelminel fitne Büyük Ortadoğu Projesinin As ve Eş Başkanlarının elinde maşa görevi yapıyor; bir diğer ifade ile son din islamı tahrip eden din adamları  diğerlerinin önününde sürücü, “insi şeytan” görevini üstleniyor…

            Dünyadaki herşey ‘din ahlak manaeviyat dairesinde’ gelişiyor; yani islam dairesini tahrip ederek islamı siyaset ve menfate alet edenlerin

“üzerindeki ateş”,

mercimek notut büyüklüğünde toplumun kaderine sirayet eden insanların sağına soluna önüne arkasına düşüyor, “hedefdeki insanların gözleri görmüyor” ama Kalpleri mıknantız gibi etrafına düşen siyah ateşden müsübeti “siyasi ve menfati hesabına göre algılıyor”, “farkında olmadan’da deccalizim misyonuna uygun

yapılanıyor.”

-           Eğer insanlar gözünü ve kalbini günahdan korur, önünde’de günahkar bir lideri, efendisi olmaz ise, sağına soluna düşen mercimek nohut büyüklüğündeki siyaha yakın kalbin algıladığı müsübetleri görür, karşı kalbi teyakkuz ‘kalbin maneviyat ve adalete dönmesi’ ve ‘en azından imanın en zayıfı Buğz hali’ ile korunur…

-           Aksi halde bir diğer ifade ile,

herkimki Allah’ın din’ini tahrip eder, “tahrip edene yardım eder”, sesziz kalır  ise; Allah’da o toplumu onların görmediği bilmediği yerden ateşine yaklaştırır,

kuralı gerçekleşiyiyor.

            Ehli Vicdan Sahipleri, Fransada imam Hümeyni’ye İranlılar gelir, efendim Şahın zülmü “her ne kadar AKP’nin zülmü kadar olmasada” dayanılmaz hale geldi ne yapaılım’der, İmam sabah namazı seher vakti kalkıp dua edin’der. Müslümanların duası ve mücadelesi ile Allah(cc) Ulusalcı, Vatanperver ve Milli güçleri Bu İlimleri alacak şekilde hazırlayıp, Avrasya Direniş Cephesini güçlendirip, islamı tahrip ederek binanın bir tarafını çökertenleri bertaraf ederek, ‘vadi gereği’ dünyayı maneviyat ve adalet burcuna hazırlayacak, inşallah. Hacı Bayazıt 04.11.2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

            Ehli Vicdan Sahipleri.

BOP eş Başkanı beslemesi dış işleri bakanı Ahmet Davutoğlu ile “islamın en büyük düşmanı, menfatleri doğrultusunda şeytanın askerlerinin ayakları altına Ülkenin Mukaddeslerini serecek kadar alcaklaşmış insanların en alçağı İhvanil Müslümün din'in içini boşaltıp siyasallaştırmış kanadına güvenip hüseyni duruş/direniş cephesinin altın halkası Suriye’yi yarmayayı amaçlıyor

            Allah’ın muhteşem yaratığı tarihin Şahitleri… Akp bu asrın muaviye’sini temsil ediyor. Tayyip bey seçimden önceki akşam itiraf etmek zorunda kaldı. Artık Suriye’ye Suriye demeyeceğiz, dedi…

            Bunun Anlamı,

kamuoyu şirketleri ile halkı hazırladığımız şekilde, dışardan müdahele edilebilen hileye açık ‘seçim siztemi’ ile, fazladan hazırladığımız 6 milyon oyu kendi hanemize geçirip seçimi alacağız; “ele geçirdiğimiz” ‘yüksek seçim kurulu’ avantaşı ile de muhalifetin soruşturmasını engelleyip örtbas edeceğiz;

            Sizler de Görmezden Gelin,

Biz Direniş Cephesini “Hüseyni Duruşu” yaracağız’dır…

Muaviye’nin torunu babası ve dedesinin yaptıklarından utanıp saltanatı bırakıyor.

            Halk bunu anlamadan Akp gitmez. Yani “Ümmetin imtihanı için hz Osman efendimizin hilafet devresi iki kısımdır. İlk devresi, maneviyat ve adalet ile Hz Ali efendimizin izinde olup Allah’ın hesabına yatkın olanlar;

ikinci devresi, siyaset ve menfat ile muaviye’nin izinde olup şeytanın hesabına yatkın olanlar.”

            Ancak şeytanın hasabına yatkın olanlar, vakti gelince Allah’ın vadi gereği kaybedenler’den olur…

            İnşallah, Akp’nin üzerindeki maskenin indirilmesi ile “insanların birkısmının bilerek, birkısmının’da bilmeden” iki halden birisine uyduğu “dini ve tarihi olayları örten” bu perdenin kalkması sağlanmış olacak. Abd/ab/israil veya başka güçler hiçbirşey değil.

            Bütün olaylar ‘din ahlak maneviyat dairesinde’ gelişir. Görünen olaylar, “failleri üzerinde” müsübetin zahiren vucut bulmuş halidir. Dış güçlerin Akp’nin misyonunu açık etmesi; islam, bölge ve dünya için iyidir… Çünkü esas yanını Abd arkasına gölgeleyip, “görünür yanı ile ABD onaylı gibi hazırlanmış” deccalizmin ileri birliği cemat (ftö) ile ilişkili gönül bağı/yolu olan, C.B, Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, Mit Müsteşarı ve benzerleri gibi Brokratların tepesinde, “onların gitdiği yeri karıştıran” çin/şeytan topluluğu vardır.

-           Başta Süriye ve İran olmak üzere Avrasya cephesi bunu anladığı zaman, bunlardan manen fikren ve fiziken korunduğu zaman, şimdiki olaylar sabun köpüğü gibi söner. inşallah.

            Akıl sahipler, Allah(cc) sizler gibi asrın şahitleri ve yiğitleri ile dini tahrip ederek dünyanın bir tarafı/bölgeyi

çökertenleri ve çökertmek isteyenleri bertaraf eylesin. amin. Hacı Bayazıt 18.11. 2011

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

            Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun

            Aslan Ağbim,

Devletler maneviyat ehlinin feraseti halkı Allah’ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamlarının maneviyatdan uzaklaşıp islam dairesinden çıkarak halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur. “Irakın küzeyine kıyametin alametlerini döşemek için” Özalın kulağına şeytanın sol ayağı dişi tarafından Fetulahcılar sağ ayağı oğlan tarafından Süleymancılar, “Türkiye’nin himayesin- de bir kürt devleti kurmayı üflüyorlar.” Daha soğraki gelişen süreçde, “Özal’ın bu planı” zihnen ve fikren sürükleyeceği ortamı müsait -yapamadığı- için;

            Ben hem Umremi yaparım hemde viskimi içerim diyen Karısı,

-           Üzerine sürdüğü alkol karıştırılmış kozmetik,  yemiş olduğu haram ve şüpheli ile dışa vuran “nefesi ve teri” aracılığı/sebebi ile zehirlenmesine, bağırsak düğümlen- mesine, “yarılmış göbek/mide kasında” atılamayan toksitlerin birikmesine zemin hazırlıyor... Yani karısı üzerinden “Özalın himayesinde gelişip kulağına üfleyenler” zemin hazırlıyor... Benzeri olaylar bu şekilde oluyor.

...         Herkimki Allah’ın din’ini tahrip eder, tahrip edene yardım eder kollar gözetir sessiz kalır ise, tahrip edenlerin ateşi onlarıda sarar İlahi Hükmü gerçekleşiyor. Kalbi maneviyat ve adalete dönük “direniş cephesinde olan her İnsan” bunu anlayabilir korunabilir.

            Tekrar aynı amaç için, “benzer olayın yapılması ile” yani Başbakanın burnuna dibine kadar sokulan avanelerine güvenen “malum cemat/örgüt” açık ve imalı olarak Tayyip Erdoğan beyi tehdit etmiş ve ediyorlar...

-           Mesela, nefes mesafesine kadar yaklaşan bağımlıları veya Eğemen Bağış gibi hayranları ile iletişim sağlayıp duyu yollarından sinir uçlarına dokunup ani başdönmesi göz kararması, “yenilen içilen birşeye sinen nefesleri” ile hazımsızlık, bağırsak düğümlenmesi yapabilirler; veya yenmiş ama henüz atılmamış “midede kalan bir parça üzerinde” “vucudun korunaksız bir anında mail, mesaj ve telefon ile iletişim sağlayıp” bütün vucudu kaplayacak derecede soğukluk verip bir anda vucudun bütün ısısını düşürerek yaşamsal öneme sahip “vucut ısısı” ile yağları yakan organların işlevini engelleyebilirler.

            Allah’a yemin ederimki “insanlık alemi, deccalizmle mücadele asrında olduğunu anlayacak” ve insanları islam diresinden çıkartan bu cematlerin önderlerinin,  sürücü ve taşıyıcı bağımlılarının Resimleri  dahi Hastane ve Sağlık Ocaklarına asılıp, özellikle hasta İnsanlar ‘zayıf anında' son nefesde İtikat ve İmanını koruması için uyarılacak.

            Korunmanın çaresi; haram ve şüpheliden manen, fikren ve mümkün olduğunca fiziken uzak durup euzu besmele ile, İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun okuyup ‘islam dairesi’nin tahribinden geçinen sağlı sollu şeytanın iki ayağı üzerinde toplanmış bu gurupların hertürlü müsübetinden  Allah’a sığınıp, en azından imanın en zayıfı ile onlara karşı Buğz etmek... ancak bu şekilde Allah’ın yardımı ile İbrahim (as) ın nemrutun ateşinden korunduğu gibi korunulur. 

Selam ve dua ile Allah’a emenet olunuz Hacı Bayazıt 02.12.2011   

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

            SAİD NURSΒNİN HAÇLILARLA İTTİFAKI VE AHİR ZAMAN FİTNELERİ (Saidi Nursi şetanslı hale gelmiş tarikatları harmanlıyor geçemiyor ve şeytan yanına kız cin ile haberleşmeyi verip İbrahim meşrebinden dönderiyor. Yani, Saidi Nursi amentü dairesinden çıkıp kıplesini şaşırtdığını Abd ve küresel güçlerin arkasına gizliyor.)

            Hz. Peygamberin haber verdiği ahir zaman fitnelerini ve deccallerin gayretlerini idrak etmek her müslümanın vazifesidir.. Bu bağlamda Said Nursi’nin Haçlı İttifakı’na dair beyan ve yaklaşımları elbette manidardır. İşte onun görüşlerinden biri: “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her halde şimal cereyanı; İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak.” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 150)...

            Önce Yüce Allah’ın, İslam dininin yegâne hak din olduğu konusundaki tartışmasız ilahî hükümlerini hatır- layalım:

            ALLAH KATINDA TEK DİN İSLAM’DIR

1- “Hiç şüphe yok ki, Allah katında yegâne din İslam’dır” (Âl-i İmran, 19)

2- “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, size olan

nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.”

(Mâide, 3)

3- “Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran, 85)

İslam dini; 1- Tevhid akidesi, 2- Nübüvvet temeli üzerine bina edilir.

            YAHUDİ VE HRİSTİYANLARLA İLGİLİ AYETLER:

1- “Yahudiler ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ demişler; Hıristıyanlar da, ‘Mesih Allah’ın oğludur’ demişlerdi. Bu, onların kendi ağızları ile geveledikleri sözleridir ki, kendilerinden önceki kafirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da uyduruyorlar.” (Tevbe, 30)

2- “Rahman çocuk edindi, dediler, and olsun ki, siz pek kötü cürette bulundunuz! Neredeyse o (sözün dehşeti)nden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp dağılacaktı. Rahman için çocuk iddia ettiklerinden ötürü. Çocuk edinmek Rahman’a yakışmaz.” (Meryem, 88-92)

3- “Şurası muhakkaktır ki, ‘Meryem’in oğlu Mesih,

Allah’ın ta kendisidir’ diyenler küfre girmişlerdir.” (Mâide, 17)

4- “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i kendilerine Rab edinmişlerdir. Halbuki onlar da tek ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı.” (Tevbe,31)

5- “Allah’ın Meryem oğlu Mesih olduğunu söyleyenler, muhakkak küfre girmişlerdir. Halbuki Mesih, ‘Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin! Zira her kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar ve varacağı yer de ateş olur. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur’ demişti. ‘Allah üçün üçüncü- südür’ diyenler elbet kafir olmuşlardır. Oysa yalnız bir Tanrı vardır, başka Tanrı yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkar edenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Mâide, 72-73)

            SAİD NURSİ’NİN HIRİSTİYANLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:

1- “Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hıristiyanların mensuplarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” (Kastamonu Lahikası, 114-115)

2- “İşte bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı (komünizm) ancak ve ancak Hıristiyanlık aleminin Müslümanlıkla ittihadı (birleşmesi) yani İncil Kur’an ile ittihad ederek…” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 62)

3- “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her halde şimal cereyanı; İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak.” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 150)

4- “Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek  ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerekir. Çünkü, küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 194)

            FETULLAH GÜLEN, SAİD NURSΒNİN İTİKADI ÜZERE YÜRÜYOR:

KÜRESEL BARIŞA DOĞRU adlı eserin sayfa 131’inde Fetullah Gülen, Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü söylemeyenler için rahmet nazarıyla bakılmasını istiyor:

“... Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın rasûlüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”

(www.tr.fgulen.com/content/view/3759/5/)

            Fetullah Gülen, Kur’an-ı Kerim’deki Hristiyan ve Yahudilerle ilgili ayetlerin bugünküleri içine almadığını anlatıyor: “Kur’ân-ı Kerim’de Hristiyanlık ve Yahudilik hakkında kullanılan ifadelerin çok sert olduğu söylenir… Geçmiş dönemlerde, belli Hristiyan ve Yahudilerin apaçık gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak direme ve düşmanlığı ifade için Kur’ân’ın kullandığı aynı üslûp, bugünün Yahudi ve Hristiyanları için de kullanılacak diye bir şart, bir mecburiyet olamaz… O âyetlerin ilk  günden bu yana her Yahudi ve Hıristiyanı içine aldığı kesin değildir.” (Fetulah Gülen, Fasıldan Fasıla 4, sayfa 95).

            RİSALE-İ NUR’UN İÇİNDE YER ALAN “TARİHÇE-İ HAYAT” KİTABINDAN:

Said-i Nursi’nin hayatının anlatıldığı bu kitabın “ilk hayat” bölümünden 32. sayfa: “Hazret-i Resul-i Ekrem (s.a.v.) ümmetinden sual sormamak şartıyla ilm-i Kur’an’ın talim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allame-i asır olarak tanınmış ve katiyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevap vermiştir.” Bu kitaba göre, Peygamberimiz (s.a.v.), rüyasında Said-i Nursi’ye, kimseye soru sormaması şartı ile Kur’an ilmini öğreteceğini buyurmuştur.

            “Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur’an-ı Mübin Allah’ın kelamı iken Seyyid-i Kainat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nasa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i hakla hitab ediyorsunuz.”

            HZ. PEYGAMBERİN (S.A.V.) RÜYADA GÖRÜLMESİ VE SAİD’İN ÖVÜLMESİ KONUSU:

Risale-i Nur’da yer alan “Sikke-i Tasdik-i Gaybı” kitabında, Hz. Peygamberi (s.a.v.) rüyasında görenlerin ağzından onun sahip olduğu iddia edilen makamla ilgili şunlar anlatılmaktadır:

1- Risale-i Nur şakirdlerinden Rıza görüyor:

Hz. Peygamber (s.a.v.), camide Ebubekir Sıddık’a emrediyor: “Çık hutbe oku!” Ebubekir Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatlerin izahatı 29. sözdedir.”

2- Risale-i Nur’un Osman isimli şakirdi:

“Rüyamda Şemal-i Şerif’e muvafık, nurani bir surette Hazret-i Peygamberi (s.a.v.) oturduğu yere dayanmış bir şekilde gördüm. Bu anda bir sada geldi ki, Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) bir yaveri geldi, kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur naşilerinin üstadı olan zat içeri girdi. Hazret-i Peygamber, üstadımıza şefkat- karane bir iltifat göstererek dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.”

3- Risale-i Nur şakirdlerine evini tahsis eden Şükrü efendidir. Rüyada ona diyorlar ki: “Senin o köşküne” Hazret-i Peygamber (s.a.v.) gelmiş, o da koşarak gidip, Hazret-i Peygamberi çok nurani ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.

4- Risale-i Nur şakirdlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: “Rüyasında ona diyorlar ki, Risale-i Nur’un şakirdleri imansız ölmezler. Kabre imanla girerler.” (s. 21-22)

            RİSALE-İ NUR’UN İLHAM YOLUYLA, BİR MANADA VAHİY İLE YAZILMASI KONUSU:

ŞUALAR KİTABINDAN s. 559, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 97: “Risaletü’n-Nur sair te’lifat gibi ulum ve fünundan ve başka kitaplarda alınmamış. Kur’an’dan başka me’hazı yok. Kur’an’dan başka üstadı yok. Kur’an’dan başka mercii yok. Telif olunduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’an’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’an'iden ve ayatın nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.”

REHBERLER, s. 141: “Risale-i Nur, 20. asrın Müslüma-nlarını ve bütün insanlarını koyu bir fikir karanlık- larından ve müthiş delalet yollarından kurtar- mak için müellifin kendi ihtiyari ile yazılmış değil, Cenäb-ı Hakkın lisanı ile yazılmış bir eserdir.”

MÜDAFAALAR, s. 300: “Bu hakikatlerden anladım ki, Risale-i Nur, bu asırın insanları olan bizler için yazdırı- lmıştır.”

MÜDAFAALAR, s. 347: “Ey Risale-i Nur! Senin Hakkın dili, Hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yoktur. Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden alınmadım. Ben Rabbani ve Kur’an'iyim. Bir layemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nur’um.” 

KASTAMONU LAHİKASI, s. 233: “Risale-i Nur’un mesaili  ,ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdi bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile, sunuhat, zuhurat, ihtirat ile oluyor.”

MEKTUBAT, s. 362, 363: “Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; kimsenin ihtiyar ve şuuru ile kesilmez, biçilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybidir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkarız.”

BARLA LAHİKASI s. 78-79: “Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki Kur’an-ı Mübin Allah’ın kelamı iken Seyyid-i Kainat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nasa, tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarında bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hakla hitab ediyorsunuz. Hulusi.”

            SAİD-İ NURSİ’NİN BÜTÜN İLMİNİN ALLAH’TAN OLMASI:

TILSIMLAR MECMUASI, s. 188: “…Bu hadis-i şerif nurun tercümanına mutabık geliyor ki: İlminin ve kemalinin tahsil ve terbiye neticesi değil, lutuf ve ihsan-i Rabbani olarak, bir harika-ı fıtrat halinde kısacık bir zamanda ihsan edileceğini bildiriyor ki, şimdiye kadar kimse de vaki olmamış olan bu hal ancak bir büyük müceddidin alamat-ı mahsusasındadır.” Risalelerin yazılmasındaki ilmin “ledünni” olduğunun ispatı için şunu kullanmışlardır:

TILSIMLAR MECMUASI, s. 189: “Kehf suresinin Hz. Musa (as) ile Hızır’dan (as) bahseden 65. ayetinin “tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz” anlamına gelen bölümü ebced hesabına tâbi tutularak yukarıdaki iddia delillendirilmek istenmiş, Said-i Nursi’ye verilen bu ilmin Resaili’n-Nur olduğu belirtilmiştir.” 

            RİSALELERİ YAZARKEN GAYBİ İHTAR ALMASI:

TARİHÇE-İ HAYAT, s. 45: “Çoktan beri ruhuma ihtar edilmiş ki, Ziya namında birisi, Risale-i Nur namına büyük bir hizmet edecek. Bu mesele gösterdi ki, o  Ziya bu Ziya’dır.”

KASTAMONU LAHİKASI, s. 29: “Birden bir ihtar-ı gaybi

ile kat’i kanaat verecek bir surette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alaka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin “bir ışık var, bir nur göreceğiz” diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri; sizin hakkınızda belki iman cihetiyle, Alem-i İslam hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale-i Nur’dur.”

RİSALELERDE YER ALAN İFADELER:

“Yazdırıldı” (Şualar, 219)

“Yazdırılmış” (Lemeat, 68)

“Yazdırılmadı” (Tarihçe-i Hayat, 398)

“İzin olmadığından yazılamadı” (Kastamonu Lahikası,28)
“İrade ve ihtiyarım ile yazmadım” (Şualar, 83)

“Yazmaya izin verilmedi” (Sözler, 157)

RİSALELERİN FARKLI DİLLERDE YAZILMASI KONUSU DA İRADESİZ OLARAK YAZILMASINDANMIŞ!

“Şu fıkra Arabi geldiği için Arabi yazıldı.”(Sözler, 443)     
“Şu 20. Pencerenin hakikati, bir zaman Arabi bir surette kalbe şöyle gelmişti…” (Sözler, 625) “Yani bu münacat kalbe Farisi olarak tahattur ettiğinden Farisi yazılmıştır.” (Sözler, 193)

  SAİD-İ KÜRDΒNİN EKÜMENİK PATRİK SEVDASI VE TEVARÜS EDEN AMERİKANCI MİSYON

Son dönemin “diyalogcu nurcuları”nın “ekümenik sevdalı patriğe destek misyonu” ve “Amerika’nın bölgesel ve küresel planlarına taşeronluk hizmeti” son çeyrek asırla sınırlı değildir.

            TEVARÜS EDEN AMERİKANCI MİSYON

Bu bağlamda günümüzün diyalogcu nurcuları, sarmaş dolaş pozlar vermek ve Ramazan sofralarında iftar duaları yaptırmak suretiyle “ekümenik sevdalı Patrik Bartho“yu milletimizin nezdinde meşrulaştırma ve ABD’nin planına taşeronluk yapma vazifesini Garib- üzzaman Said Kürdî’den devralmışlardır.

            İslam medeniyetinde hiç rastlanmamış biçimde “Hıristiyan şehit” gibi Haçlı itikadı hükümleri üreten ve bunu İslam itikadı imiş gibi risaleler yoluyla pazarlayan Garibüzzaman Said Efendi’nin (Bkz. Bkz. Kastamonu Lahikası, s. 75), risalelerini kaleme aldığında birer nüshasını Papa XII. Pie’ye gönderdiği, Papa’nın da buna mukabele ettiği gözden kaçmamalıdır (Bkz. Küresel Barışa Doğru, Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yay. s 131; Köprü, s. 2, Kasım 1997, s. 110–116).

GARİBÜZZAMAN, EKÜMENİK PAPAZLA SARMAŞ DOLAŞ

Bu arada 1950’li yıllarda Garibüzzaman Said–i Nursî’nin sürpriz biçimde Fener semtinde ikamet etmesi sebebiyle, Rum Patrik Athenagoras ile görüşmelerini sürdürmesi de önemli köşe taşlarıdır (Bkz. Küresel Barışa Doğru, Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yay. s 131; Köprü, s. 2, Kasım 1997, s. 110–116).

            Cumhuriyet döneminin “ABD’den ithal ilk ekümenik sevdalısı”Papaz Athenagoras’ın sicili  ile Garibüzzaman Said Kürdî’nin dostlukları, “nurculuğun ne idüğü”nü kavramak hususunda çok önemli bir foyametredir.

PATRİK VE GARİBÜZZAMAN KUVAY-İ MİLLİYE’YE KARŞI

Ne ilginçtir ki; günümüzün diyalogcu nurcuları, Kuvay–ı

Milliye’yi çetecilik olarak nitelendirerek rahatsızlıklarını ifade ederlerken, Milli Mücadele yıllarında Fener Rum Patrikhanesi de Kuvay–ı Milliye hareketini barbarlık olarak niteliyordu. (Bkz. Erol Cihangir, Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk–Ortodoks Patrikhanesi, Turan Yay. İstanbul, 1996, s.5; Mesut Çapa, Pontus Meselesi / Trabzon ve Giresun’da Milli Mücadele, TKAE Yay. Ankara, 1993, s.38).

            Yine ne tesadüf ki, İngilizler tarafından kurdurulan ve yönetim kurulunda Garibüzzaman Said–i Kürdî’nin de bulunduğu zamanın Cemiyet–i Müderrisîn namlı Teâl–i İslam Cemiyeti, 26 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde “fetva ilanati”Yayınlayarak, Türk milletini Kuvay–ı Milliye’ye destek vermemeye, hatta “hain, eşkıya, katil canavarlar ve lanetlik” ilan ettikleri M. Kemal Atatürk önderliğindeki Kuvay–ı Milliye kadrosuna karşı mücadele etmeye çağırıyor, kesinlikle İngiliz ve Yunanlılara karşı gelinmemesini tavsiye ediyordu (Bkz. İkdam gazetesi, 26 Eylül 1919; Yücel Özkaya ‘Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler’, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (1318), Fihrist 240;

            M. Latif, Yeni Asya gazetesi, 11 Mayıs 2005).
Garibüzzaman’ın İngiliz patentli fetvasını örtmek isteyen Yeni Asya grubu, “Bediüzzaman bu cemiyetin ‘sade’ bir üyesidir” (M. Latif, 11 Mayıs 2005, Y. Asya) deseler de; muteber tarihçilerden Tarık Zafer Tunaya, adeta tarihe not düşercesine “26 Eylül 1919’da bu cemiyet, (Teali İslam’ın ilk adı olan Cemiyet–i Müderrisin) İkdam gazetesinde, Anadolu hareketi aleyhinde ilk beyanname- sini, daha sonra ikinci ve üçüncüsünü yayınlamıştır. İlk yönetim kurulunda Mustafa Sabri (Başkan), İskilipli Mehmet Atıf (İkinci başkan), Said–i Kürdî (İttihad–ı Muhammediye önderi olarak) bulunuyorlardı” (T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, c. II, s. 384–396) tespitini yapıyor.

            Diyalogcu nurcuların “milli duruş”a ve Kuvay–ı Milliye’ya karşı oluşları, sadece günümüzün AB süreci- nin gereği veya konjonktürel bir tavır değil, bilakis üstatları Garibüzzaman’dan devraldıkları bir mandacılık mirasıdır.

            SAİD NURSΒNİN YUNAN VE İNGİLİZLER YERİNE, KUVAY-I MİLLİYEYE TAARRUZU

Nitekim Teal–i İslam Cemiyeti 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk milletini Kuva–yı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırıyordu.

-           Bu bildirinin altında imzası bulunanlardan biri de Said–i Nursi idi. Bu bildiride şu satırlara yer verilir: Biçare millet! Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor. Millet (...) hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki “Ey hainler, ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz?

...         İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr–u sükun ve akl–u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır?

...         Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz.

            Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler! (...) Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva–yı Milliye namını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenäb–ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun.”

            SAİD NURSİ’YE GÖRE PATRİK ATHENAGORAS GİZLİ MÜSLÜMANMIŞ

Garibüzzaman Said Kürdî’nin bağrına bastığı ve hatta

“gizli Müslüman”diye (M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479.) etrafa yayıp temize çıkartmaya çalıştığı 1950’lerin Ekümenik sevdalı Fener Patriği Athenagoras’ın sicili, Ekümenik sevdalı Patrik Bartholomeus’la sarmaş dolaş olan günümüzün diyalogcu nurcularının da kimliğini ortaya çıkartması bağlamında önemli bir işarettir.

            PATRİK ATHENAGORAS RUM ÇETESİNİN BAŞI

Patrik Athenagoras, Milli Mücadele yıllarında Anadolu’ daki Rum azınlıkları kışkırtmak üzere kurulan Mavri Mira teşkilatının kurucusudur (Bkz. M. Kemal Atatürk, NUTUK, Vesika 1, Erzurum / 22 Ağustos 1919).  Athen-agoras, yetkisi olmadığı hâlde kendisini “Konstan- tinopolis Ekümenik Patriği” ilân etme cüretinde bulunmuştur (Bkz. Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s.309). Time ve Fortune dergileri, Kıbrıs meselesinde EOKA katilleriyle işbirliği yapmış baş tahrikçinin Patrik Athenagoras olduğunu, Makarios ve beraber çalıştığı papazların Patrik Athenagoras’a bağlı bulunduğunu, dolayısıyla ondan emir aldıklarını ilân etmişlerdir. (Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Sonuç böl. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996).

            ABD BAŞKANI TRUMAN’IN TALİMATIYLA PATRİK OLAN ÇETEBAŞI

Athenagoras’ın vaziyetini eski diplomat Oğuz Gökmen’ den ve Necip Fazıl’dan dinleyelim:

            Savaş sonrasında ABD, New York Metropoliti Athenagoras’ı Patrik yapmak istiyordu. Amerikalılar, 1948’de “Rus yanlısı” olarak gördükleri Patrik Maksimos’un görevinden alınıp yerine Athenegoras’in getirilmesi için yoğun bir faaliyet içine girdi... Maksimos’un sunduğu bazı şartlar kabul edildi ve 18 Ekim 1948’de istifa etmesi sağlandı. Amerika’dayken Fener Rum Patrikliği’ne seçilen Athenegoras, Amerika’ dan Başkan Truman’ın özel uçağıyla 26 Ocak 1949 günü İstanbul’a geldi ve ertesi gün merasimle taç giydi. İsmet Paşa olumlu, Büyükelçimiz eski Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu da bence haklı nedenlerle bu işe karşı çıkıyordu. Sonunda İsmet Paşanın dediği oldu. Türk vatandaşı olmadığı için Patrik olması Lozan anlaşmasına göre mümkün olmayan ABD vatandaşı Athenegoras, Başkan Truman’ın İnönü’den özel talebi üzerine bir gecede ‘fevkalade telsik’ yoluyla Türk vatandaşlığına kabul edildi. Daha sonraları Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil, Emniyette pasaport işleri yapıyordu. Ona demişler ki: “Bu işi hallet. Athenagoras’ı Türk uyruklu göster”. Çağlayangil de kitabına uydurmak için “Bu adam vaktiyle Selanik’te doğmuş olsun. Selanik de önceden Türk toprağıydi” şeklinde bir kimlik ve köken ihdas etti. Neticede Athenagoras, Fener’e Patrik oluverdi.
Yetinmedi tabii; Fener, Patriğe dar geliyor, Eyüp nahiyesinin tamamını istiyordu. Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasında da ısrarlı idi (Oğuz Gökmen, Türkiye, 24 Temmuz 2005; Akşam, Patrikhaneye ithal ruhban, 4 Mart 2004; Necip Fazı, Büyük Doğu, Ördeklerden bir filo / Bir de Kazdan amiral).

ATHENAGORAS’I HAZMETTİRME İŞİNİ GARİBÜZZAMAN ÜSTLENDİ

Türk vatandaşı olmayan, Milli Mücadele yıllarında Rum azınlığı kışkırtmak üzere Mavri Mira derneğini kuran, Kıbrıs’ta EOKA’cı katillerin baş tahrikçisi olan bir Amerikan vatandaşının truman’ın bir gece yarısı “özel talep“İyle Fener’e Patrik yapılması elbette hazmedilecek türden bir iş değildi.

-           Topluma ve üst düzey muafazakâr çevrelere

“Athenagoras’ın bir gece ansızın Patrik yapılmasını hazzettirme işi”ni ise Garibüzzaman üstlenmişti.

            Derhal Fener’e kapağı atan Garibüzzaman’a göre Athenagoras, tam bir “gizli Müslüman”dı. Öyle tepki verilecek bir adam değil, bilakis baştâcı yapılması gereken bir papazdı (Bkz. M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479).

            BAKIN ŞU GARİBÜZZAMAN MASALINA: PAPAZ MÜSLÜMANMIŞ

Garibüzzaman’ın talebesi Muhsin’in anlattıklarına kulak verin Allah aşkına, din namına dönen dolaplara bakın…
“Birgün yine Muhsin’le Üstadın yanına geldiğimizde görüşürken farklı bir hâlet–i Ruhiye hissettim, merak ettim ve sordum. Üstad Hazretleri o gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, ‘Siz Kur’ân’ı Allah’ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl–i necat olacaksınız’ demiş. O da ‘Ben kabul ediyorum’ diye cevap vermiş. Üstad tekrar ‘Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?’ diye sormuş. O, ‘Onlar kabul etmiyorlar’ demiş. Üstad kendisini gayet hürmetle karşılamış olduklarını söyledi” (Bkz. M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479.)
Şimdi siz, imanî ve tarihî değerlendirmenizi yapıp kalbî hükmünüzü verin...

1950’lerde ABD’nin bir gece yarısı özel uçakla gönderip Fener’e ekümenik Patrik tayin ettirdiğinde onunla sarmaş dolaş olan ve onu tezkiye etme misyonu üstlenen Garibüzzaman ile bugün aynı Amerikan zırhlı ekümenik sevdalı Bartholomeus’la sarmaş dolaş haldeki diyalogcu nurcuların ve Amerika’da mukim Rabbin aciz kulunun “aynı eksendekı” hizmetleri neye delalet eder?

...         Said Nursî’nin Amerika ile ilgili şu ifadeleri, aklı ve imanı olanlar için oldukça manidar olsa gerektir:

“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükünet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur.” (Tarihçe– Hayat , 88, Arabi Hutba–i Şamiye Eserini tercümesi / Birinci Kelime / Haşiye, İçtima–i Reçeteler II/101, Arabi Hutbe–i Şamiye Eserinin Tercümesi/Birinci Kelime/ Haşiye)

...         Bu tarihi gerçekler, şifre kırmak ve kimin ne olduğunu tanımak için yeter de artar bile…

            “HIRİSTİYAN NUR TALEBELERİ”

Diyalogcu nurcular, halvet halinde oldukları papaz ve hahamlarının yanlarında veya Batı lobilerinde kendilerinin Müslüman rahip veya Hıristiyan nurcular olarak tanınmalarını iftihar vesilesi kabul ederler... “Ancak bu kimlik ve misyonlarının Müslüman Türk Milleti tarafından bilinmesine ise korkunç biçimde tepki gösterirler.”

...         Adeta Pavlos’un öğretileri istikametinde “papaz ile papaz gibi, Müslüman ile Müslüman gibi görünme”Yi “hizmet şiari” edinmişlerdir.

-           Başlıkta kullandığım “Hıristiyan nur talebeleri” nitelemesi, bana ait değil… Yeni Asya’cıların önde gelen zevatından M. Emin Birinci’ye ait.

...         F. Gülen için ilk defa “Müslüman Rahip” niteleme- sini, gazetesindeki makalesinde Ertuğrul Özkök yaptı (Bkz. Hürriyet, 4 Eylül, 2000). Diyalogcu nurculardan hiç kimse tepki göstermedi, kınamadı, dava etmedi. Hatta bir gün sonra Zaman gazetesi, sözkonusu nitelemeli ve “Mürteci mi, yoksa ‘Müslüman Rahip’ mi?” başlıklı makaleyi kendi sayfalarına aktardı, baş tâcı yaptı (Bkz. Zaman, 5 Eylül 2000).

            PAPAZ VAVEYLASININ KOPTUĞU AN…

Ne zaman ki, Müslüman Türk Milleti, T. Üçal, Y. Kapusuz, S. Yüksek gibilerin “nurcu papaz” (Bkz. Milliyet, 15 Aralık 2001; Tempo, 28 Mart 2005; Zaman, 1 Nisan 2005) şeklindeki haberlerini okudu, pişmiş aşa su katıldı, vaveyla koptu.

            Ne zaman ki, Müslüman Milletimiz, “nurcu papaz” diye manşete çıkarılan bu gençlerin “diyalogcu nurcuların öğrenci evleri”nde yetiştiklerini ve kendi kolejlerinde görev yaptıklarını (Bkz. Zaman, 1 Nisan 2005; Milliyet, 15 Aralık 2001) öğrendi ve böylece “diyalogcu nurcuların foyası”nı keşfetmeye başladı; işte orada hesap bozuldu, vaveyla koptu, bu işe papazlar bile kızmaya başladılar (Bkz. Zaman, 1 Nisan 2005).

            BİR PAPAZ MASALI…

Bütün bu “papazsal” gelişmeleri, ayne’l yakın, ilme’l yakın ve hakka’l yakın biliyorduk. Ancak, 1992 yılından bu yana diyalogcu nurculardan olan ve şimdi artık onlardan yakasını kurtardığı için şükreden Ünye’den “adı bende mahfuz” bir kardeşimin beş–altı arkadaşla birlikte bir yemekte iken bizzat naklettiği “sohbetlerde menkıbe olarak anlatılan bir papaz masali”, himmet toplantılarının ve kimi nur sohbetlerinin “hangi tür papaz masalları” etrafında döndüğünün göstergesi oldu.
Ünye’deki eski bir şakirdin anlattığına göre, İstanbul’dan gelen üst düzey bir ağabey himmet toplantısında konuştu bunu.

...         Masal şöyle; İstanbul’da papazın birisi Pazar ayinini yönetiyormuş. Tam ayinin ortasında öğle ezanı okunmuş. Papaz, ayinini derhal yarıda keserek içeri girmiş. Kilisedeki ayine iştirak eden üç–beş kişi dona kalmışlar. Papaz, 10–15 dakika sonra kolları, saçı–sakalı ıslak ve başı mesh edilmiş vaziyette tekrar ayinini yönetmek üzere öne geçmiş. Niye ıslakmış biliyor musunuz? Papaz, gizlice öğle namazını kılmak için içeri geçmiş, namazını kılmışmış, tekrar ayinin yönetmek için geri dönmüş. Bu da güya “gizli Müslüman nurcu bir papaZ“ mış… Böyle çok papaz varmış; her papazı öyle küfürle itham etmek yanlışmış, çok ağır bir vebalmış…

            HIRİSTİYAN NUR TALEBELERİNİ YETİŞTİREN AŞK

Diyalogcu nurcuların Müslüman kılığına bürünerek güya hizmet adına sergiledikleri şu “vahim Haçlı tiyatrosu” bile, Müslüman milletimizin tüylerini diken diken etmeye yetiyor, yetmelidir.

Diyalogcu nurcuların “derin papaz aşki”, sadece Vatikan’ın Türkiye temsilcisi Monsenyör Marotvich’in “ekranlardaki Cevşen şov”ları ve diyalog toplantılarının demirbaşı Cizvit papazı Thomas Michel’in “Said–i Nursi’nin İslam tarihinde ilk defa Hıristiyanlara şehadet mertebesi lütfettiğini keşif ve ilan ederek kendisine methiyeler” düzmesiyle izah edilemez elbette… Bu aşk, “Papalık misyonunun bir parçası olmak”tan (Bkz. Zaman, 10 Şubat 1998, F. Gülen tarafından Papa’ya sunulan mektup) gelmektedir.

            Ve bu aşk, karşılıklı semeresini vermektedir; diyalogcu nurculardan “Müslüman rahip”ler ve “nurcu papaz”lar türediği gibi (Bkz. Hürriyet, 4 Eylül, 2000; Milliyet, 15 Aralık 2001; Tempo, 28 Mart 2005; Zaman, 1 Nisan 2005), Hıristiyanlar arasından da “Hıristiyan nur talebeleri” türemiştir (Yeni Asya, K. Güleçyüz, Risale–i Nur ve Papalık, 10 Nisan 2005; Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj, 23 Mart 2005).

            SAİD–İ NURSİ’DEN PAPAZ THOMAS MÜJDESİ…

Nitekim nurcuların önde gelenlerinden M. Emin Birinci’nin anlattığına göre, kadının biri rüya görmüş, rüyasında Üstad “Thomas Michel Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerindendir” demiş… (Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj, 23 Mart 2005).
            Bu, basit bir rüya hadisesi değildir şüphesiz. Bakınız, bu “nurcu papaZ”A dair rüyanın hikmeti neymiş? Mevta Papa’ya rahmet okuyan (Yeni Asya, K. Güleçyüz, Papa, 03 Nisan 2005) Yeni Asya’nın başyazarı Kazım Efendi,

bu hikmeti şöyle açıklıyor:

Muhterem Mehmet Emin Birinci’nin Yeni Asya’nın 23 Mart sayısında çıkan mülâkatında “Hıristiyan Nur talebelerinin birincilerinden” olarak nitelenen Thomas Michel örneğinde görüldüğü gibi bizatihî Vatikan’ın içine kadar nüfuz ettiğini gösteriyor (Bkz. Yeni Asya, K. Güleçyüz, Risale–i Nur ve Papalık, 10 Nisan 2005).
Yukarıda naklettikleri bir rüya ile bizzat Garibüzzaman Said–i Kürdî tarafından “Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerinden” diye müjdelenen Cizvit papazı Thomas Michel ise “şifreyi çözüyor”; Kazım Efendi de bu “özel papaz şifre”sini ballandıra ballandıra şöyle aktarıyor:
“Dünyadaki Katolik Hıristiyanların manevî lideri Papa II. John Paul’ün bütün sözleri, Risale–i Nur’da tarif edilen medeniyeti işaret ediyor” (Bkz. Yeni Asya, K. Güleçyüz, Papa, 03 Nisan 2005; T. Michel, Hz. İsa’nın Geri Dönüşü, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2004, s. 58).
Aynı Yeni Asya’da serdedilen “Samîmî bir dindar olan Monsenyör Marovitch’i, Bediüzzaman Hazretlerinin ‘Müslüman İsevîleri’ dediği grupta zikretsek abartmış olmayız kanaatindeyim...” (Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Monsenyör George Marovitch ile röportaj, 30 Mart 2005) ifadesi ve yaklaşımı, oldukça dikkate değer değil mi?
Bütün bu nurlu Hıristiyan meyvelerinin maalesef kimi “nurculuk ve diyalog” bahçesinde eşkin attığını görmemek için, sadece kafa gözünün kör olması yetmez, kişinin aynı zamanda kalp gözlerinin de kör olması, basiret ve iz’andan yoksun olması lazımdır…
Ne diyelim; Yüce Allah, “vazifesi Muhammed ümmetini peygamberinden kopartarak Hıristiyan ve Yahudilerin itikadına sürüklemek” olan Deccallerin (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1, Melahim 3; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9) şerrinden ve ahir zaman fitnelerinden imanımızı muhafaza eylesin, encamımızı da hayreylesin.

            AHİR ZAMAN HADİSLERİNDE DECCALİZM VE HAÇLI İTTİFAKI
Fetullah Gülen de 9 Şubat 1998 günü Papa’yı ziyaretinde sunduğu mektubunda “Papalık misyonunun bir parçası olmak üzere huzurda bulunduğunu” ilan etmiştir. Bu mektubu, 10 Şubat 1998’de Zaman gazetesi, aynı haftaki Aksiyon dergisi yayınlamıştır.
Dinlerarası diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965’te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın Hıristiyanlaştırılması projesi” nin bir yöntemidir.
Papalığın “çağdaş Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik usûlü”dür. (Bakınız; John W. O’Malley, Reform, Historical Conciousness And Vatikan Ii’s Aggiornamento, Theological studies, 1971 XXXII/4; M. Raukanen, The Catholic Doctrin of Non–Christian Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1–4).

...         Müslümanların kalbinden ve kelime-i Tevhid’de İslam’ın temel rüknü olan Hz. Muhammed’e imanı sökme gayreti, kişiyi İslam dairesinden çıkartır, küfre sürükler. (Muhammed b. İsmail er–Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r–Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul–Melahide, vr 11b. A.Z. Gümüşhanevî, Camî’ül Mütûn, c.1, Elfaz–ı Küfür, b. 2)

...         Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in kıyametin büyük alameti olarak uyardığı, hatta tüm peygamberlerin kendi ümmetlerini ikaz ettikleri Deccal, Müslümanlar arasından çıkacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).

            Bu deccalların veya onun avanesinin gayretiyle Ümmet–i Muhammed’den gruplar halinde müşriklere, Yahudi ve Hristiyanlara iltihaklar yaşanacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9;) Bu süreç, aynı zamanda İstanbul’un Haçlı fitnelerine maruz bırakılacağı günler olacaktır (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294).

...         Bu hususta Rasulullah’ın şu ikazları elbette hayatidir:
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten,1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).

            Resulullah (sav) “Beytu`l Makdis`in imarı Yesrib`in harabıdır (yani Beyt’ul Makdis’in imarını müteakip Medine bölgesinin harap edilmesi sözkonusudur). Yesrib`in harabı, melhamenin (katliamların yoğun olduğu savaşların) çıkmasıdır. Melhame, İstanbul`un fethidir, İstanbul`un fethi Deccal`in çıkmasıdır!” buyurdular. Sonra elini (Resulullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muaz`ın) dizine vurdular ve: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi” buyurdular.” Hz. Muaz burada kendisini kasdetmektedir. [Yani Aleyhissalatu vesselam`ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muaz İbnu Cebel (ra)`dir.]” (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294)

-           Irak’taki vahşi işgallerin ahirzamanın hangi türden fitnelerin tezgahlayacağına ve onlara arka çıkanların gerçekte kimlerle beraber olduğuna dair Rasulullah’ın tenbihleri de çok manidardır:

            Hz. Ömer’in oğlu Abdullah anlatıyor:

Allah Rasulü, sahabeleriyle otururken, birden bire “Ey Allahım, Şam’ımızı bize mübarek kıl, Yemen’imizi de…” diye dua etmeye başlar. Etrafındaki sahabe “Irak’ımıza da…” diye ekle istirham ederler. Efendimiz, onların taleplerini duymazlıktan gelerek aynı şekilde “Ey Allahım, Şam’ımızı bize mübarek kıl, Yemen’imizi de…” duasını tekrarlar. Sahabe, “Irak’ımızı da ilave et…” der.
Üç–dört kez bu iş böyle tekrar eder. Rasulüllah (SAV) Irak’ı ilave etmez.

            Bir müddet durakladıktan sonra Allah Rasulü, “Hayır, oraya fitneler ve dünyayı sarsacak gelişmeler hakim olacak. Şeytan’ın orduları –Deccal’in askerleri– oradan ortaya çıkıp (ümmet-i Muhammed’e) musallat olmaya kalkışacaktır” buyurdular. (Buhari, Sahih, c. 2, İstiska, 28; c. 8, Fiten 16; Tirmizi, Sünen, Menakıb, 50–3949).
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (ra) bu hadis–i şerifi sahabeye naklettiği esnada, birisi yanaşarak “Bu fitne nedir?” diye sorduğunda sahabelerin bilginlerinden İbn Ömer (ra) adama, “Anası doğurmayasıca, bu fitnenin ne olduğunu bilmiyor musun? (İslam’ı terk ederek müşriklerin, Hristiyanların ve Yahudilerin) dinlerine iltihak etmektir fitne…” buyurur (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).
Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in bir başka ikazı ise şöyledir:
            “Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecek- tir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten,1;İbn Mace,Sünen, Fiten, 9).

            Yüce Allah, Mü’minlerin, bu ahirzaman fitnelerinden korunması, insanlığın da rahmet ve barışa erişmesi için durmaları gereken safı Maide Suresi’nin 51-55. ayet- lerinde apaçık belirlemiştir; o saf, asla Haçlı safı değildir. Allah, Rasulü ve mü’minlerin safıdır:

“51. Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır (o da Yahudilerdendir, o da Hıristiyanlardandır). Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hak yoluna eriştirmez.

52. Kalblerinde hastalık bulunanların “başımıza küresel bir belanın gelmesinden korkuyoruz” diyerek o (Yahudi ve Hıristiyanlar)ın arasında koşuşturduklarını görür- sün...

-           Umulur ki Allah, bir fütuhat yahut katından bir emir getirecek de (Müslüman gibi görünen) onlar, içlerinde

gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.

53. (O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır, sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler!?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir; ahirette de hüsrana uğrayacaklardır.

54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, kendisinin sevdiği ve kendisini seven, Müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda mücadele ederler ve hiçbir kınayanın kınama- sından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.

55. Sizin dostunuz, ancak Allah’tır, Resulü (Muhammed)' dir ve iman eden mü’minlerdir; o (mü’minler)ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazlarına devam ederler, zekâtlarını verirler.

56. Kim Allah’ı, Resûlü (Muhammed)ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki), üstün–galip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.

            Unutmayın Deccal ve avanesinin fitnesi, kıyamete dek hep hak din olan İslam ve hz Muhammed’in yolu olan sırat–ı mustakim üzere bulunan bir topluluğa etki edemeyecektir. Deccal’in fitnesini, sayıları az da olsa  “işte bu Hak ve haklı topluluk sona erdirecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9)

            SAİDİ NURSİ AMERİKANCIYDI

Günümüz Müslümanlarının bir kısmı, şu veya bu sebepten dolayı, Türkiye’nin AB’ye entegrasyonunu hararetle savunuyor. Türkiye, Avrupa’ya tam olarak entegre olursa dini yönden daha özgür bir ortama kavuşacaklarına inanıyorlar.

Müslümanların bu düşünceye itilmesine “ABD güdümündeki post modern ekibinin”, Müslümanlara karşı sistematik bir baskı politikası uygulayarak, onlarda; “bu ülkede bize fayda yok, ancak AB’ye girersek dini özgürlüklerimize kavuşuruz” düşüncesi oluşturması yol açtı.

            Diğer bir “AB’ci” kesimi  ise Saidi Nursi’nin peşinden giden, gazeteleriyle, televizyonlarıyla onun misyonuna sahip çıkan, Dinlerarası Diyalog denilen başbelası misyonerlik projesini bu ülkenin başına musallat eden, “İsevi Müslümanlar” tabirine aşık bir grup oluşturuyor.
Bu kesimin gazetelerinde hemen her gün tam bir Avrupa ve Amerika imanı görürsünüz.

            Bunların Türkiye’ye dair zerre bir “umutları” yoktur, bütün hayalleri, arzuları, özgürlük beklentileri, “AB’ye entegrasyonu ve Amerika ile menfaat birliğine girme” üzerine kurguludur.

            Zoru görünce hemen Amerika’ya koşar, CIA’nın kendilerine tahsis ettiği itihbarat elemanlarının kontrol- ünde, çiftliklerde baron gibi yaşarlar. Amerika ve Batı hayranlığının en üst düzeye ulaştığı bu kesimdeki bu “en üst düzet ecnebi hayranlığını”,  Saidi Nursi’nin kendilerine gösterdiği hedefte ve biçtiği misyonda aramak lazımdır.

            Saidi Nursi, hayatı boyunca, Şimal’den yani Kuzey’den, yani Rus cenahından geleceğini iddia ettiği dinsizlik cereyanına kaşı çıkmakla dikkat çekti. Bunu yaparken de müthiş bir Batı hayranlığına kapıldı, Batı’nın Müslümanlara ve İslama büyük özgürlükler vereceği hayali ile hareket etti. Başlıbaşına ele alınması gereken bu konuyu biz, yerimizin darlığı sebebiyle özü itibariyle aktaracağız.

            Bakınız Saidi Nursi ne diyor: “İsevilik dini ve o dinden gelen adat–ı müstemirresini muhafaza hesabına çalışan bir hükümet ile (Hristiyanlığın sağlam  kurallarını sürekli savunan hükümet, y.n) resmi ilanıyla, zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme  yardım edip terviç eden (destekleyen) bir diğer hükümet ki, yine hasis menfaati için İslamlarda ve Asya’da dinsizliğin intişarına tarafdar olan (yayılmasını isteyen) fitnekar ve cebbar (zorba) hükümetlerle muharebe eden evvelki hükümetin şahs–ı manevisi temessül  etse ve dinsizlik cereyanının bütün taraftarlarının şahs–ı manevisi tecessüm eylese ... (Kastamonu Lahikası 76–78, Yirmiyedinci mektuptan)

-           Saidi Nursi burada sözümona Deccal ile ilgili ağdalı ve mesnetsiz iddialarla dolu bir bahiste bu ifadeleri kullandığından konuyu sadece bizi ilgilendiren boyutuy- la ele alacağız.

Burada, İkinci Dünya Savaşı yıllarından bahseden Saidi Nursi, savaşta “Hristiyanlığın sağlam  kurallarını sürekli savunan hükümet”  diye vasıflandırdığı Batı hükümet- lerine alkış yağdırıyor. Zorba ve dinsiz Şimal hükümetlerine ise verip veriştiriyor. Rusya pis, Batı

temiz oluyor!

            Bu satırları okuyanlar İkinci Dünya Savaşı’nın sanki bir din savaşı olduğunu zannedecekler. Almanya’nın sanki Rus dinsizliğini yok etmek için Rusya’ya saldır- dığını zannedecekler. Elbette ortada bir din savaşı yok. Emperyalizmin paylaşım, sömürü ve yayılma savaşı var. Emperyalizmin toprak ele geçirme savaşı var. Leningrad’ı kuşatan Alman orduları için “Hristiyanlığın sağlam kurallarını  sürekli savunan bir hükümet” ifadesinin kullanıldığını Hitler duysaydı, herhalde kahkahalar atardı.
            Saidi Nursi’nin Amerika hakkındaki ifadeleri çok daha dudak uçuklatıcı bir hüviyet arzeder.

Yeniden risalelere dönelim. Saidi Nursi şöyle diyor;
 “…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükünet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur.”
(Tarihçe– Hayat , 88, Arabi Hutba–i Şamiye Eserini tercümesi / Birinci Kelime / Haşiye, İçtima–i Reçeteler II/101, Arabi Hutbe–i Şamiye Eserinin Tercümesi / Birinci Kelime/Haşiye)

            Ne diyor Saidi Nursi: “Dünyanın şu anki en büyük devleti Amerika bütün kuvvetiyle dini hakikatlere sahip çıkıyor”
Başka? “Amerika, Asya ve Afrika’da İslamiyetle beraber huzur ve saadet geleceğine karar verdi!!!”

Başka? “Amerika yeni doğan İslam devletlerini okşadı ve onlarla ittifak etti”

Amerika bütün Asya’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da, hülasa adım attığı her İslam beldesinde, kan ve gözyaşı bırakırken, ırzına geçilmiş Müslümanlar bırakırken, Ebu Garipler, Samarralar bırakırken Said Nursi , o “engin!” tesbitiyle, Amerika’nın İslam ülkelerine huzur ve saadet getirdiğini anlatıyor.

            Bugün, O’nun yolunu takip edenler de,  Amerika’nın ve Batı’nın getireceği huzur ve saadeti bekliyorlar.
Allah aşkına; Siz hiç işgale ve emperyalizme böylesine alkış tutan bir ifadeye rasladınız mı?

“Amerika yeni doğan İslam devletlerini okşamışmış!!!”
Hani ırzlarına geçti dese tamam da söze bak: “okşadı!”
Müslümanlara uyuz köpek muamelesi yapan, Irak’ta, Afganistan’da, Somali’de ve adım attığı her İslam coğrafyasında yamyamca bir sapıklıkla katliam, ırza tasallut, işkence ve İslam düşmanlığı sergileyen, “Küre– Arzın bu en büyük katiline” böylesine alkışlar yağdıran bir adama, böyle konuşma hakkını nereden aldığını sormak gerekmiyor mu?

Ve Dinlerarası Diyaloğu savunan Said  Nursi taraftarlarının Batıcı, Amerikancı bazı Nurcuların bu ilhamı nereden aldıkları apaçık ortada değil mi?
İnşallah bir kısmını ayıktırabiliriz. O zaman ne mutlu bize. Biz bunları yazdıkça organize bir küfür edebiyatına başvuranlar yazılarımızı okumaya devam etsinler, çok daha şok edici dosyaları açmaya karar verdim.

            SAİDİ NURSΒDEN ASKERE GİTMEYİN ÇAĞRISI

Saidi Nursi’nin Hıristiyan ve misyonerlere olan yoğun ilgisini ele alarak, bu ilginin Nurculara misyonerlerle ittifak halinde olunması çağrısında yapma noktasına gelmesinin temellerini irdelemeye çalışmıştık.

            Bu irdelemelerimizde vardığımız ilginç bir sonuç ise, Saidi Nursi’nin, Birinci Dünya Savaşı’nda Müslümanlara karşı savaşıp ölen Hırstiyanlar için söylediği, “Kafir de olsalar, onlar hakkında Rahmet–i İlahiye’nin mükafatları vardır” şeklindeki dudak uçuklatan sözleri idi.

            Bu yazılarımıza aldığımız tepkiler genellikle “Saidi Nursi’nin Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı savaşa katıldığını niye unutuyorsunuz?” noktasında odaklan- ıyordu.
            Hayır, unutmadık! Uyduruk kerametler Saidi Nursi taraftarlarının en çok övündükleri husus, onun Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı savaşa katılmasıdır. Saidi Nursi’nin cepheye neden gitiği ya da gönderildiği daha sonra ayrıca ele alınıp değerlendirilecektir. Acaba Saidi Nursi cephede Ruslara kurşun sıkmış mıdır, aktif olarak savaşa katılmış mıdır? Bu konuda nurcu yayınlarda tam bir masalsılık ve efsane havası, uyduruk kerametlerle Saidi Nursi’yi havalara uçurma mantığı hakimdir.
-           Kafkas Cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratül İcaz’da yine Hıristiyanlara seslenir ve şöyle der: “Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat–ı diniyye üzerine üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor.” (İşaratül İcaz s.55)

            Yüzde kaç müslüman olacaklar? Halbuki Sadi Nursi’nin söylediğinin tam aksine “Kur’an, Hristiyanlar’a dinlerini tamamen terk etmelerini, teslis yerine Tevhid’e koşmalarını, İncil’e değil Kur’an’a inanmalarını, Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul etmelerini emreder.
-           Saidi Nursi Hristiyanlar’a “bütün bütüne dininizi terk edin” diye çağrıda bulunan Kur’anı adeta tahrif ederek, “bunun tam tersini yansıtır” risalelerine.

            Eğer Hristiyanlar dinlerini tam olarak terk etmeyeceklerse yüzde kaç Müslüman olacaklardır? Yüzde on, yirmi, otuz?!!!! Tam olarak dinlerini terk etmeyen, biraz Hristiyan, biraz Müslüman, biraz şundan, biraz bundan gibi bir itikat anlayışı ne Kur’an’da, ne sünnette, ne fukahanın görüşlerinde var. Böyle bir inanca sahip bir kişi hangi dine mensup olursa olsun o dinin adı İslam değildir.

            ‘Askere gitmeyin’ çağrısı. Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Saidi Nursi askerlik kurumuna ise hiç de öyle bakmaz. Risale–i Nur talebelerine çağrıda bulunarak “askere gitmek yerine Kur’an çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini” ifade eder. (Lem’alar,100)

            Oysa bir Müslüman pekala hem Kur’an çalışır hem de askere gidebilir. Kur’an öğrenmek askere gitmeye mani değildir. Gerçi Kur’an– Kerim’de “ilimle uğraşanların savaşa katılmayabilecekleri” (Tevbe–9) söylenmişse de yine Kur’anı Kerim’de “sizinle savaşanlarla savaşın” (Bakara–2) diye Müslümanlara emredilmiştir.

            Ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken Saidi Nursi ‘nin nur talebelerine “askere gitmeyin!” diye fetvalar vermesi çok yadırganması gereken bir durumdur.

            Cephedeki gerçek misyonu neydi?

Kur’an öğrenmenin yolu da “öncelikle özgür bir vatana sahip olmaktan geçer.” Ülkeniz düşman tarafından istila edilmesine rağmen siz hala “Kur’an öğreneceğiz” diye gençleri askerden uzak tutacak fetvalar veriyorsanız, yazık size.

-           O yıllarda Saidi Nursi’nin hafife aldığı tasavvuf erbabı ise başlarındaki hocaların arkasında, “suffe alayları” olarak kurulan birliklerin başında, “Saidi Nursi’nin ‘onlar da cennete girecek’ dediği işgalcilere/kafirlere karşı” savaşmakla meşguldu.

            Bütün bu gelişmelere bakınca Kafkas Cephesindeki savaşa sözümona katılıp, cephede yazdığı risalelerde “Hristiyanlara dinlerini tamamen terk etmemelerini” söyleyen, bu zırvasına da “haşa” Kur’an–ı delil gösteren Saidi Nursi’nin cephedeki gerçek misyonunu ayrıca incelemek gerekecektir.

            YUNAN VE İNGİLİZİN SAFINDA SAİD-İ NURSİ

Bu ülkenin özgür ve egemen hale gelmesi kolay olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası parsel parsel bölünmek istenen, tarih sahnesinden silinmek istenen Türkiye’nin yeniden dirilişini gerçekleştiren hareket Kuva–yı Milliye hareketi olmuştur.

...         Her tarafı işgal edilmiş, insan ve silah gücü tükenme noktasına gelmiş, moral olarak perişanlık içinde olan bir ülkenin içinden Kuva–yı Milliye adıyla bir hareket filizleniyor, insanüstü bir kararlılık ve inançla bu toprakların insanlarını yeniden örgütlüyor, savaşıyor, savaşıyor, savaşıyor... Sonuçta da bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortaya çıkıyor.

            Kuva–yı Milliyecilerin yiğit mücadelelerine destek verenler olduğu gibi, karşı çıkanlar da olmuştur. Karşı çıkanların en başta gelenlerinden biri ise, Said–i Nursi ya da diğer ismiyle Said–i Kürdi! Bugün Said–i Nursi’yi ihtişamlı törenlerle kutlayanlara, onun hatırasını yaşatmak için toplantı üstüne toplantı düzenleyenlere bugün bir belge sunacağım.

-           İtilaf devletleri 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ne Mondros Mütarekesi’ni imzalatmışlar, böylece Osmanlı’

nın tasfiyesi fiilen yürürlüğe girmişti. Bu tasfiye

anlaşmasına karşı ülkenin bir çok yerinde örgütlenen ve yeni bir özgürlük savaşına girişen “Kuvvacılara” karşı çıkan teşkilatlar arasında Teal–i İslam Cemiyeti vardı. Başındaki İslam kelimesi sizi aldatmasın, “bu cemiyeti kurduran İngilizlerdi.” Teal–i İslam’ın yönetim kurulun- da bulunan etkin isimlerden biri de Said–i Kürdi idi. Teal–i İslam Cemiyeti 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesin- de bir bildiri yayınlayarak, Türk milletini Kuva–yı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırıyordu. Bu bildirinin altında imzası bulunanlardan biri de Said–i Nursi idi. Oldukça uzun olan bu bildirinin bir bölümünü size aktararak, Türk milletini Milli Mücadeleden uzak tutmaya çalışan bu şaşırtıcı ifadelerin yorumunu sizlere bırakmak istiyorum: “Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahalisi! Bir zamanlar ne kadar şen ve bahtiyar idiniz. Hemen hepiniz çoluğunuz ve çocuğunuzun yanında tarlalarınızın, bağlarınızın başucunda çiftinizle, çubuğunuzla uğraşıp vaktinizi hoşça geçirir idiniz. Bir müddetten beri size ne oldu? Niçin böyle boynunuz bükük, tıpkı bir yetim gibi mahzun duruyorsunuz.(...) Acaba şu halin neden ileri geldiğini biliyor musunuz? Bunun için cümlemizin yani aziz milletimizin ve mukaddes vatanımızın bir vakitten beri başına gelen belaların (...) esbabını size biraz anlatayım.(...) Selanik dönmeleriyle aslü nesli ve mezhep ve meşrebi belirsiz ecnası muhtelife türedilerden mürekkep olan bu cemiyet, ‘istibdadı kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet ahaliye zulmetmeyecek’ diye bizi aldattılar.(...) Bu hainler, bu hinoğlu hinler memleketin başına kendi elleriyle getirdikleri her belada, her muharebede âlemi ölüme teşvik etmek, halkı kırdırarak kendi canlarını beslemeyi çok iyi biliyorlardı. (...) Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuva–yı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdane bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak (...) yalanlar ve hilelerle savuşup kaçtılar. Biçare millet! Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor. Millet (...) hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki “Ey hainler, ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz? İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr–u sükun ve akl–u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır? Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler! (...) Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva–yı Milliye namını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenäb–ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun. Şimdi sulh imzalandı Kuva–yı Milliye belasının tevlid ettiği mecburiyetle galip devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik.

            Devletler şimdi bize “Eğer Anadolu’da Kuva–yı Milliye isyanını bastırmazsanız İstanbul’u da elinizden alacağız” diyorlar. Ey Anadolu’nun mazlum ve muhterem ahalisi! Elinize aldığınız bu fetva–yı şerife göre, bu katil canavarları (Kuvvacıları kastediyor, M.B), daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz. (...) Allah’ını, Peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin...” Altında Said–i Nursi’nin de imzası bulunan “Kuva–yı Milliye’yi yok edin” bildirisinden bir kesit aktardım size. Adeta İngiliz istihbaratının kaleme aldığı bir bildiriyi andırıyor bu satırlar. Kuva–yı Milliye ruhu ile ülkenin dört yanından toplanan, Yunan’a karşı savaşan Müslümanları “artık Yunanlıları öldürmeyin, bu bizim aleyhimize” diyebilecek kadar ürkütücü ifadeleri şaşkınlıkla okuduk. Allah’ını ve Peygamberini seven, “bağımsız bir vatanda, düşmanın çiğnemediği özgür bir ülkede” daha rahat yaşamak, ibadetini daha güzel yapmak için mücadele eder. İngiliz’e boyun eğmeye, Allah’ı, Peygamberi –haşa– alet etmez. İzmir Yunan işgali altında iken, Cuma namazı için camiye toplanan cemaate karşı “İzmir Yunan’ın elinde iken size Cuma namazı kıldırmam” diye kükreyen Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi mi yanlış yaptı, yoksa “Aman Yunan’ı daha fazla öldürmeyin” diye bildiri yayınlayanlar mı? Bu bildirinin ve Kuva–yı Milliye karşıtlığının perde arkasını aralamak ayrıca bir tarihî zorunluluk değil mi? Said–i Nursi’nin bu boyutunu ortaya koymadan, sadece risalelere takılarak yön bulmaya çalışmak yanlış olur diye düşünüyorum.

SAİDİ NURSİ İŞGALCİ KOMUTANDAN YARDIM İSTEDİ

Mondros Mütareke’siyle savaş sona erince İstanbul’da bulunan Kürt liderler, Kürdistan’ın ulusal bağımsızlığını elde etmek amacı ile Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla siyasi bir cemiyet kurdular. Bu cemiyetin kurucuları olan Saidi Nursi, Müküslü Hamza, Botkili Halil Hayali  Beyler, faaliyete geçerek  cemiyete üye kaydetmeye başladılar.
            Kürdistan Teali Cemiyeti yönetim kurulunda ilginç isimler vardı:

“Birinci başkan: Şemdinanlı Seyyit ubeydullah’ın oğlu Seyyit Abdulkadir Birinci başkan Vekili: Bedirhan Emin Ali,
İkinci Başkan Vekili: Süleymaniyeli Eski Dışişleri Bakanı Said Paşa’nın oğlu Fuat Paşa, Üyeler, Dersimli Miralay Halil Paşa, Babanzade Şükrü, Tüccar Fethullah,  Mehmet Şükrü v.d” Kabarık listeden bir bölüm aktardım sizlere.

            Asıl gayem Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluşu değil, bu cemiyette yönetim kurulu seçilen kişilerin İstanbul’da bulunan ABD, İngiliz, Fransız işgal komiserlerini ziyaret ederek bazı taleplerde bulunmal- arına dikkat çekmek.

            ABD işgal komiseri ile yapılan bir toplantıya Seyyit Abdulkadir, Emin Ali Bedrihan, Prof. Mehmet Şükrü, Emin Ali Bedirhan ve “kavmiyetçiliğe güya karşı olan!” Saidi Nursi de yer alıyor.

            ABD işgal komiserinin karşısına çıkıp yalvar yakar

“Kürt milli haklarının sağlanmasına yardımcı olmaları” ricasında bulunan bu cemiyet üyeleri tarihe “kara bir leke olarak geçmiştir.” Yenimesaj 24.12.2011

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

            İstiklal savaşı filan yok, hepsi dümen! ...diyen, südü bozuk haramzadelere…

_

Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil’den çok konuşulacak tarihin Efsanesi ile yürekleri ısıtan bir yazı daha.

            Punta’da bayram vardı.

Yunan ordusu Pasaport’tan karaya çıkmış, İzmir Metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış ve ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

*

Aniden... Uzun boylu, siyah takım elbiseli bi delikanlı fırladı ortaya, elinde revolver. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından. Panik... Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse, orasına... Hasan Tahsin’di o yiğitler yiğidi Türk. Henüz 30’unda.

*

Hükümetimiz “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu hâlâ... Teori’yle pratik’in kesiştiği insan ise, vakit tamam demişti, Anadolu’ya geçiyoruz. Böyle başladı macera.

*

Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar... Takvimler 30 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyor, şöyle yazıyordu hatıra defterine Yüzbaşı Kanellopulos, “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

*

Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu aslında... Çıktı bi kayanın üstüne Mustafa Kemal, haykırdı karanlığa, “Eyy Hacıanesti nerdesin, gel de kurtar ordularını!”

*

Kudurmuştu Ali Kemal... Büyük gazeteci! Kin kusuyordu köşesinden, “bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir... ”

*

O “mahluk”lardan biriydi İzmirli süvari teğmen Yıldırım... 18 yaşında. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu’nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

*

Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri girdi, savunmasız Kuzuluk Köyü’ne... Gözleri Fatma’ya takıldı, 15’inde... “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak... Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti. Alev alev. Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

*

Teğmen Şevket, Uşak’tan geçiyordu o sırada... Sakarya’da şehit olan Yüzbaşı Basri’nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket’in, boğazı düğümlendi... “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği... Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

*

“Bastır parayı, askerlikten yırt” yoktu o zamanlar... Allah kısmet ederse, romanını yazmak istediğim, Albay “deli” Halit, belinin sağında “namuslu” dediği tabancasını, belinin solunda “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu“Yla sıkıyor, işgalciden korkup geri kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim, istersen buyur kaçmayı dene!”

*

“Deli”ren biri daha vardı... İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı General Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Yırttı elindeki haritayı, fırlattı duvara, “bu hızla yarın İzmir’e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, hayalet gibi çıkıp, bi ordan bi burdan dalan, hızar gibi biçen Fahrettin Altay komutasındaki süvari tarafından lokma lokma bölünüyordu.

*

Kaçıyordu Yunan.

Ecel peşinde.

*

Ve, 9 Eylül. Hava mis. İzmir’in dağlarında çiçekler açıyordu. Bornova’dan boşaldılar aşağıya doğru, dörtnala. Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek “bedel” vardı daha... İkinci Tümen Dördüncü Alay’dan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, düştüler oracıkta. Bugün, anıtları var orada. “Vatan ve namus” yazıyor altında.

*

İzmir’e ilk giren süvari olma “şeref“İ, İzmirli soyadını alan, Yüzbaşı Şeref’e nasip oldu. Bismillah ilk iş, koştu Şeref, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, Hükümet Konağı’nın alnı kabağına dikti al sancağı... Asteğmen Besim, Kadifekale’ye varmıştı bile.

*

Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve’deydi, Mustafa Kemal, seyrediyordu.

*

İşgal edildiği gün, bir ulusun Kurtuluş Savaşı’nı başlatan, işgali bittiği gün, o ulusun Kurtuluş Savaşı’nı bitiren, dünyada bu özelliğe sahip tek şehir, İzmir’i... Seyrediyordu.

*

Ağır ağır karardı hava. Kavuniçi top gibi gömüldü körfeze güneş, usuuul usul... Nif’te, kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının cılız ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine... Etrafında, Celal Bayar’ın “Galip Hoca”lakabıyla dağlarda örgütlediği efeler... Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi... “Bir rüya görmüş gibiyim.”

*

Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya... Sona ermişti.

*

Taa ki... AKP’nin ilahiyatçı mebusu İhsan Şener, TBMM çatısı altında, “biliyor musunuz” diye başlayıp, “Yunanlıların Türklerle savaşı yok. Bütün şehitlikler temsili” diyene kadar.

*

Yasu vre!

Yılmaz Özdil/Hürriyet 04.12.2011

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

            Kerbela’yı anlamak ve anmak

Televizyon ekranlarında “İmam Hüseyin’i (as) anma ve Kerbela şehitleri” ile ilgili matem programlarına  rastlıyoruz. Malumunuz Kerbela, İmam Hüseyin’in (as) katledildiği yerdir. Onunla beraber yanında bulunan yarenlerinin, ailesinin, kundaktaki bebeğinin, onun savunmasını Allah’a ulaşmanın vesilesi sayan 72 Allah dostunun vahşice kılıçtan geçirildiği, bu mübarek insanların Allah’a vuslat şerbetini içtiği yerdir.
-           Kerbela’yı anmak demek imam Hüseyin’in (as) İslam’dan sapmalara karşı kanını akıttığını hatırda tutmak, Allah rızası için canından geçebilmek, ümmetin ikazı ve irşadı için kurban olmak demektir.

-           Kerbela’yı anmak demek, Yezid’in ordusuna ve Yezid gibilere; İslam’ı şahsi menfaatlerine alet edenlere; katliamları Allah rızasını umarak yapan dinden çıkmışlara lanet etmek demektir.

-           Kerbela’yı anmak demek, hak ile batılın mücadelesini diri tutmak demektir.

...         Bugün Kerbela’yı anma merasimleri düzenleyenler ise:
Din dersi kitaplarında yer alan “Kelime -i Tevhid“ İfadesinden “Muhammedur Resulullah” kısmını çıkaranlardır, Müslüman halka domuz etini yemeyi serbest bırakanlardır, 40 bin kilse evini açanlardır,  Zinayı yasalaştıranlardır, Hıristiyan ve Yahudi firmalara bu ülkenin yeraltı kaynaklarını peşkeş çekenlerdir, Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin sağ salim vatanlarına dönmesi için dua edenlerdir, Yine Irak’ta milyonlarca Müslümanın tepesine bomba yağdıran, binlerce kadının namusunu kirletenlere yardım edenlerdir,

-           Ortadoğu’yu isyanlar ve darbelerle işgal eden Hıristiyan Batı ile aynı safta yer alıp, onlara her türlü desteği sağlayanlardır,

“Müslümana kılıç çeken bizden değildir” hadisini hiçe sayarak, Müslüman alemine haçlı ordusunun ön safında kılıç çekenlerdir,

-           Bunları yapan bir zihniyet Müslüman alemine yani hak - batıl mücadelesinde Hakk’a, her gün Kerbela’yı yaşatmaktadır, Kerbela’yı unutturmamaktadır. 

-           Ancak onların yaşattıkları ve unutturmadıkları Yezid’in mantığı, Yezid’in safı olduklarıdır.

-           Çünkü İmam Hüseyin (as) İslam’dan sapmaları engellemek, ümmeti ayıktırmak için kanını feda etmiştir. ...            Bugün matem törenleri düzenleyenler ise, İslam’dan sapmaların merkezi olmuşlardır. Müslümanın kanına kast edenlerle beraberdirler.

            Bunca icraatlarından sonra, bu çevrelerin pak İmam Hüseyin’i (as) ve onun mübarek mücadelesini anmaya bizce artık hakları yoktur.

            Yapılacak olan önce tövbe istiğfar edip, bir daha Haçlının safına asla dönmemek; Hak’tan yana olanlarla beraber tek kalıncaya kadar beraber olmaktır.
Haçlıyı İslam topraklarına yeraltı kaynaklarına ve yer üstü zenginliklerine sokmamaktır. Hem bunları yapıp haçlıya çanakçılık yapacaksın, hem de Kerbela’ya ağıt yakıp bu uğurda mücadele edenlerin yanında görünüp, karşısında yer alacaksın.

            Pes doğrusu! Allah ayıktırsın, bu derin gafletten Ümmeti Muhammedi uyandırsın! Prof. Dr. Haydar Baş 06.12.2011

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

            KERBELÂ KIYÂMINI KARARTMA ÇABALARI

            Bismihî Teâlâ...

Muharrem ayında, İmam Hüseyin’in (a.s) tarihte emsali görülmemiş Âşûrâ kıyâmı, dini ne olursa olsun, bütün mazlumların yüreklerine cesaret, umut ve özgürce yaşama tohumları ekerken, zâlimlerin içine korku saldığı, müstekbirleri tir tir titrettiği bir gerçektir. Yaktığı bu meş’aleyle, her çeşit zulme ve despotizme karşı, özgürlük aşıklarının yolunu aydınlatan İmam Hüseyin’in bu dehşet verici fedakârlığının, bizim toplumumuzda gereken ilgiyi gördüğünü ve hak ettiği yeri bulduğunu iddia etmek, maalesef mümkün değildir.

            Peki neden? Normalde hiçbir toplumun böylesine muhteşem bir olayı unutması, lâkayt kalması düşünülemezken, Ehl-i Beyt’i seven, çocuklarına Hasan ve Hüseyin adlarını koymaktan gurur duyan bu toplum, Kerbelâ’dan, Âşûrâ kıyâmından niçin habersiz?

            Bunun ardında, elbette birçok sebep var. Ama, “ehli sünneti yaşadıklarını sanan“ Sünnî ulemânın Kerbelâ kıyâmının üzerini örtmeleri, örtemedikleri yerde karartma, dezenformasyon, tahrif ve çarpıtma girişimleri,

bizce bunun en önemli sebebidir.

            Âşûrâ kıyamını -zülfü yâre dokunur kaygısıyla- olabildiğince gizlemeyi ilke edinen ulemâ, bu yolda utanç verici, akla zarar tahrifata imza atmış durumdadır. Şöyle ki:

1. Bunlardan biri “Kerbelâ kıyamını olabildiğince gizleme, üzerini örtme” çabalarıdır. Toplumumuzda “İhyâ“sı dindar hemen her evde bulunan ve harıl harıl okunan meşhur İmâm(!) el-Ğazzâlî bu akımın öncülerindendir. el-Ğazzâlî ve ona eşlik edenler “Hüseyin’in öldürülüşünü halka anlatmak haramdır!” diyebilmişlerdir.[i][1]

2. Olan bitenleri kadere bağlama, “takdir-i ilahi” İle savuşturma gayretleri de bir diğer perdeleme harekâtıdır. Bu kaderci yaklaşımın mimarı, katliamın bizzat öncüsü olan Ömer b. Sa’d’dır. Kendisi orada işlediği cinayetleri, “Yukarıdan karara bağlanmış şeyler!” olarak anlatıyor;[ii][2] bu yolla toplumun infialini kırmayı amaçlıyordu.

3. Yezîd’in yönetimini meşru görme, böylece ona karşı yapılan ayaklanmaları -zımnen- mahkum etme girişimleri, söz konusu kıyâmı perdeleyen bir diğer etkendir.

Örneğin, “On iki imam hadisi” olarak bilinen; “Bu din, sizlere on iki hâlîfe hükmettiği sürece aziz olacak / insanların işleri yolunda gidecektir.” hadisini[iii][3] duymuşuzdur.

            Vedâ Haccı sırasında Arafat’ta okunan hutbenin, dolayısıyla Vedâ Hutbeleri’nin bir parçası olan [iv][4] bu hadisin verdiği mesaj esasen oldukça net. Ama bu mesajdan oldukça rahatsızlananlar, hadise makul ve inandırıcı bir çözüm bulamayınca; oturup bu on iki kişiyi bulmaya çalışmışlar. Sonunda fâsık Yezîd’i de bu on iki imam arasına katmışlar!

            Yezîd’i bu on iki imam arasına katanlar arasında; İbn Hıbbân, Ebû Süleymân el-Hattâbî, el-Beyheqî, Qâdî Ebûbekr İbn’ül-Arabî, İbn Teymiyye, Qâdî İbn Ebil-Izz ve İbn Hacer el-Asqalânî de var!!![v][5]

Yezit bu derece “düzgün” bir yönetici olunca, Kerbelâ’da ve Harravak’asında dökülen kanlarla, ırza tecavüzlerle; bu dine(?) izzet ve şeref vermek ona kalınca, mahallenin namusundan sorumlu namussuzlar misali, kendisine karşı ayaklanmak kimin haddine!!!

4. Egemen Sünnî ulemânın, “Zâlim de olsa, bir yöneticiye karşı ayaklanmak haramdır” Yaklaşımı, İmam Hüseyin’in şanlı kıyamının yaşayan Müslüman toplumlara aktarılmasının önündeki en büyük engeller- den birisidir.

            Kimileri, İmam Hüseyin’e karşı Yezîd’i haklı bulabilecek ve Hz. İmam’ın kıyâmını mahkum edebilecek kadar alçalabilmiş, edep dışı bir duruş ortaya koyabilmiştir.

            Bunların başında, Yezîdî duruşuyla tarihe geçen Ebûbekr İbn’ül-Arabî gelir. İbn’ül-Arabî, “Yezîd’in askerleri, Hüseyin’i, ancak onun dedesinden işittikleri hadislere dayanarak katlettiler!” diyecek [vi][6] kadar arsızlaşabilmiştir! (el-Avâsım min’el-Qavâsım: s. 232)

            Bu hususta İbn Teymiyye’nin İbn’ül-Arabî’den pek geri kalır yanı yok aslında! Tamam, ona göre İmam Hüseyin mazlumdur, şehiddir! (Minhâc’üs-Sünne: IV, 530, 535, 550, 553-554) Onu öldürmek, öldürülmesine rıza gösterip sevinmek masiyettir. (IV, 550) Ama, bilin bakalım; İbn Teymiyye neden bu sonuca varmaktadır?

            İbn Teymiyye, İmam Hüseyin’in yönetimi ele geçirme arzusundan vazgeçerek, Yezîd’in adamlarından şu üç seçenekten birini yapmalarını istediğini belirtir: a) Beni Yezit’le görüştürün. b) Bırakın, vatanıma döneyim. c) Uzaklara, sınır boylarına gideyim...

            Normalde gereken, ona bu üç seçenekten birini vermekti. Ama onlar bunu yapmadılar ve İmam Hüseyin’i katlettiler... (Minhâc’üs-Sünne: IV, 535, 553-554, 557)

-           Demek, İbn Teymiyye’ye göre, İmam Hüseyin şayet Yezîd’e karşı, “onu makamından uzaklaştırıp Müslümanların idaresini ele geçirmek” niyetiyle savaş açsaydı, durum aynen İbn’ül-Arabî’nin dediği gibi; âsî, bölücü olurdu ve öldürülmeyi hak ederdi!!!

            İbn Teymiyye’nin has şakirtlerinden meşhur İbn Kesîr de aynı yoldan yürüyor:

“Hüseyin’i öldürenler, kuşkusuz onun Müslümanlar arasında tefrika çıkarmak ve toplumun biat edip üzerinde ittifak ettiği kişiyi (Yezid’i) yerinden alaşağı etmek amacıyla (Kûfe’ye) geldiğini düşünerek, te’vîlde bulundular / ictihâd ettiler.” diyen İbn Kesîr, Sahîh-i Müslim’de bunun (= bölücülüğün) yasak olduğuna dâir hadis bulunduğunu; ama yine de çoğu âlimlerin İmam Hüseyin ve arkadaşlarının öldürülmesinden hoşlanma- dıklarını belirtir. (el-Bidâye: VIII, 220)

            Bunlardan İbn’ül-Arabî’ye ilk tepki, tam 250 yıl sonra, kendi mezhebine mensup tarihçilerden İbn Haldûn’dan gelmiştir. Ancak, “Hüseyin’in katli, Yezîd’in fıskını pekiştiren icraatlarından biridir.” diyen İbn Haldûn, bu sözünün ardından “Hüseyin orada şehid düşmüş, sevaba nâil olmuştur. O haklı ve ictihad sâhibidir. Yezîd ile birlikte hareket eden sahâbe de haklı ve ictihad sâhibidirler!” diyerek, bir nalına, bir mıhına vurmuştur! (el-Muqaddime: s. 217)

-Esasen İbn Haldûn’a göre, sultaya karşı ayaklananlarla savaşmak, ancak yönetici âdil ise meşrudur. (el-Muqaddime: s. 217) Ona göre, örneğin iktidarını “kan” İle sağlama alan bir Abdülmelik b. Mervân, âdil bir yöneticiydi! (el-Muqaddime: s. 206)

-Sonucu kestirmişsinizdir: Yani İmam Hüseyin, Yezîd’e değil de, Abdülmelik b. Mervân’a, hele bir de Muâviye’ye karşı ayaklanmış olsaydı; aklanmak için hiç şansı yoktu!!!

            İbn’ül-Arabî’yi ettiği bu kelâm dolayısıyla eleştirenler arasında; İbn Hacer el-Heytemî, Molla Ali el-Qârî, Muhammed Ali eş-Şevkânî, Müfessir el-Âlûsî ve Abdürraûf el-Münâvî de var.[vii][7]

            en-Nevevî’den “Zâlim de olsa, bir yöneticiye karşı ayaklanmanın icmâ ile haram” olduğunu nakleden İbn Hacer el-Heytemî ile Hatîb eş-Şirbînî’nin, İmâm Hüseyin’in kıyâmı ayaklarına dolandığında, çözüm uğruna “Ama onun kıyâmı icmâdan evvel idi!” demeleri [viii][8], sizce de tam bir komedi değil mi?

            Fakat işin doğrusu, genelde “islam dairesinden çıkmış Peygamberin izinde olacak şekilde sünneti yaşamayan” egemen Sünnî anlayışa göre, Hüseyin bu davada haksızdır ve onun katli yanlış değildir! Ne var ki, çoğunluk -belki edeben- bunu dobra bir dille ifade etmekten kaçınmıştır. İbn’ül-Arabî’ye yönelik hücumlar ise, onun daha çok edebini bozmuş olmasından kaynaklanmaktadır.

            Son yıllarda Irak’ta, Pakistan’da ve birkaç aydır Suriye’de Müslüman kanı dökmeye bir türlü doymak bilmeyen tekfirci, Vehhâbî teröristlerin de İbn’ül-Arabî ile “kafadar” olduklarını söylemek için, “müneccim” olmaya gerek yok her halde! Bu terörist grupların, sürekli ama sürekli “Şiî“ Müslümanları hedef alıyor olmaları, buna ilâveten, kendilerinin Suriye’de terörist eylemlerde bulunan çetelerinden birine “Yezid b. Muâviye Birliği” Adını vermeleri [ix][9], sizce de pek manidar değil mi?!

5. Dökülen kanlardan Yezid’i temize çıkarma gayretleri de var. “İmam Hüseyin’in katlini Yezid emretmemiş!”, “İbn Ziyâd’ın yerinde Yezid olaymış, kan dökmez, Hüseyin’i affedermiş!”, “Olan bitenlerden haberdar olduğunda üzülmüş!” vs.[x][1] beyhûde dedikodular da, Sünnî toplumların bu büyük özveriden yeterince nasiplenmesini engellemiştir.

            Oysa, Sa’düddîn et-Taftâzânî’nin de açıkça belirttiği gibi; “Yezîd’in, Hüseyin’in öldürülmesinden memnuniyet duyduğu, bu duruma sevindiği ve peygamberin Ehl-i Beyti’ne ihânet ettiği; özü itibariyle mütevâtir haberlerdendir...” (Şerh’ul-Aqâid: s. 188)

6. Kerbelâ kıyâmının tahrifinde, “dostluk, sevgi ve şefkat” Pozlarına bürülü “kin ve nefret” dolu açıklamalar da az önemsiz değildir.

            Örneğin İbn Teymiyye “Hüseyin’in çıkışında, ne dînî ne dünyevî; hiçbir maslahat yoktu! Aksine, o azgın zâlimler bu durumu fırsat bildiler ve nihâyet Rasûlüllâh’ın (s.a.s) torununu mazlum ve şehid olarak

katlettiler.” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:

“Onun çıkışı ve katledilişi yüzünden ortaya fesat çıktı! Şayet yerinde otursaydı, bunlar olmazdı. Onun, ‘hayır elde etme ve kötülüğü def etme’ amaçlarından hiçbiri gerçekleşmedi. Aksine, çıkışı ve katledilişi yüzünden kötülükler çoğaldı…“ (Minhâc’üs-Sünne: IV, 530)

Mısırlı çağdaş tarihçilerden Şeyh Muhammed el-Hudarî ile Kuveytli Selefîlerden Osman el-Hamîs de bu konuda Selefleri İbn Teymiyye ile “uygun adım” hâlindedir![xi][2]

7. Sünnî câmiada sıkça görülen, “Yezîd’e lanet edilip edilemeyeceğine” ilişkin kısır tartışmalar da, sonuçta İmam Hüseyin’in şanlı kıyâmını perdeleme girişim- lerinden biridir. Tabii ya! Yezîd laneti hak edecek bir şey yapmamışsa, ona karşı yapılan Âşûrâ kıyâmını hangi meşru zemine oturtacak, neyi nasıl izah edeceksiniz?

8. Bu kıyâmı, kıyama destek vermeyen, hatta karşı çıkanların ağzından anlatmak, olayı sırf acıtasyon boyutuyla ele almak da, kıyâmın asıl maksat ve mesajını “hasır alti” etme operasyonlarından birisidir.

9. Muharrem ayının 10. gününün, tarihte nice kurtuluşlara sahne olmuş, ne mübârek gün olduğuna ilişkin; o gün gerçekleşen Kerbelâ katliamını örtbas etmek için Emevîlerce kotarıldığı her hâlinden belli “uyduruk hadisler” de bu yolda hayli etkilidir.

-İHH mütevelli heyetinde görevli birisinin “Muharrem ayının bu yıl coşkuyla kutlandığını” [xii][3] söyleyebilmesi, bu çarpık anlayışın tezâhürü değil midir?

-Bu ne acı bir bilinç körelmesidir! Muharrem ve coşku... Ne de yakışıyorlar(!) birbirlerine, değil mi?

10. Son zamanlarda, birileri Âşûrâ günleri düzenlenen mâtem merasimlerine takılır oldu! Hatta o gün döktüğümüz göz yaşlarına bile anlam veremeyenler çıktı!

Geçtiğimiz ay, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından, “Hacı Bayram Veli Câmii”nde “Aşure Günü ve Kerbelâ Şehitlerini Anma Programi” düzenlendi. Programda bir konuşma yapan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez şunları söyledi:

“Bugün Kerbelâ şehitleri için gözyaşı dökmek elbette takdire şayandır. Ancak sizce bu yeterli midir? Sadece hüzün, sadece keder, sadece gözyaşı yeterli midir Kerbelâ’yı anlamak için?... Bugün bize düşen Kerbelâ’yı doğru okumak, Kerbelâ’yı doğru anlamaktır...” [xiii][4]

Bütün bunlar, kuşkusuz, o gün düzenlenen matem merasimlerine “bid’at” gözüyle bakan İbn Teymiyye vb.[xiv][5] nâsıbîlerden beslenen, talihsiz yaklaşımlardır!

“İmam Hüseyin Kûfelilere kanıp yola çıkmasaymış...”, “Ne yapalım, olan olmuş! Yürekleri dağlayan bu hâdiseyi sürekli hatırlayıp hatırlatmak, kabuk bağlamış yarayı kanatmak demektir. Bunun kime, ne faydası var! İyisi mi, unutalım gitsin!” vs. yaklaşımlar; hadiseyi hiç anlamamış olmak bir yana, ... “İmam Hüseyin’in yolunu sabote etmek”, onun yaktığı özgürlük meş’alesini söndürmek, hedeflediği gayeyi, verdiği mesajı “katletmek” demektir.

Günümüzde, “Ehl-i Beyt” sözcüğünü ağızlarından düşürmeyen Semerkand cemaatinin çıkardığı takvime; 10 Muharrem’i gösteren yaprağın önüne arkasına bir bakın: İmam Hüseyin’in adından bir eser bulabilecek misiniz!

...         Gerekçe aynı: Yaramızı deşmeyelim...

Yezîd, İmam Hüseyin’in bedenini katletti;

...         bu zihniyet ise onun kanıyla yazdığı evrensel mesajı katlediyor!

...         Emin olun, bu ikinci katil İmam Hüseyin’e birincisin- den daha çok acı verirdi!

            İmam Hüseyin’in ardından iki damla göz yaşını çok görenlere sormak istiyoruz:

-           Olaydan sonra, tarih boyunca zâlim yöneticilere payanda olanlar, hak batıl kavgasında duracağı yeri şaşıranlar kimler; Hüseyin’in ardından ağlayanlar mı, ağlamayanlar mı?

            Etrafınıza bir bakın ve Allah için söyleyin: Şimdilerde Irak’ı, Pakistan’ı mezbahaya çeviren “müslüman“ kaportalı tekfirci teröristler; ağlayanlardan mı, ağlamayanlardan mı? Öldürenler kimler, öldürü-len-ler

kimler?

            Bu durumda İmam Hüseyin’in mesajını kimler doğru anlamış; o gün göz yaşı dökenler mi, dökmeyenler mi?

Ağlayın beyler, ağlayın! Hüseyin’e ağlayan gözler zarar görmez! Onun için dökülen göz yaşları hiçbir zaman boşa gitmez! Yok eğer göz yaşlarınız kurumuş, yürekleriniz katılaşmışsa; bari gölge etmeyin, ağlayanlara dil uzatmayın.

...         Doğrusunu isterseniz, İmam Hüseyin’in bu emsalsiz özverisini karartma gayretlerinin altında yatan tek bir sebep var: O da sahâbeyi temize çıkarmak! “Ümmetin maneviyat ve adaleti veya siyaset ve menfati esas alıp imtihan olmasını perdelemek.”

Tabii ya! Kerbelâ’yı doğru okuduğunuzda, fâsık Yezîd ve yönetimi hepten yerle bir oluyor. Bu olayda Yezîd’le birlikte hareket eden sahâbe, bütün itibarını(?) kaybediyor. Bunun ucu, kendisini türlü ayak oyunlarıyla ümmetin başına musallat eden babası Muâviye’ye dokunuyor. Az yukarı yöneldiğinizde, Şam topraklarını “tepe tepe” kullanma serbestisini “amca-oğlu” Muâviye’ ye tanıyan, Halîfe Osman sorgulanmaya başlıyor!

Sorgulama trendi, böylece yukarıya doğru çıkıp gidiyor!...

el-Ğazzâlî ve diğerlerinin verdiği fetvânın devamını okuduğunuzda, onların da aynı gerekçeye yaslandıklarını görüyorsunuz:

... “Halbuki hz Osman'ın hilafet devresi 'Ümmetin imtihanı için', iki devredir. İlki devresi maneviyat ve adalet ikinci devresi siyasaet ve menfat... Maneviyat ve adaleti hz Ali efendimiz siyaset ve menfati ise Muaviye temsil eder. Aynı zamanda din'in beli ve omurgası maneviyat ile manevi fikri ve fiziki hal; 'hak, maneviyat ve adaletin',  'batıl, siyaset ve menfate karşı mücadelesinde', 'din'in kemer ve köprüleri'ni açığa çıkartır”... Çünkü Kalb ya maneviyat ve adalete veya siyaset ve menfate dönüktür. “İnsanların uyandırılmaması”, siyaset ve menfati esas alıp muaviye/ler ve yezit/ler üzerinden şeytanın izine düşürülmesine cehenneme sürüklenmesine sessiz kalmak ortak olmaktır.

“Bu durum sahabeden nefret etmeye ve onlara ta’n etmeye sebep olur...”

Yezîd’e (l.a) dokunmaktan çekinenlerin asıl korkularının bu olduğu yönünde, Sa’düddîn et-Taftâzânî de aynı tespiti yapıyor. (Şerh’ul-Meqâsıd: II, 307)

Esasen Ehl-i Sünnet toplumunun bu olayı doğru okuyamayışının temel nedeni, Hüseyin’e “Dedesinin torunu” farkıyla, sıradan bir sahâbî gözüyle bakmalarıdır. Eğer ona, meveddet ve tathîr ayetlerine mazhar olmuş, Hz. peygamber’in ilminin yegâne vârislerinden biri, söz ve davranışları bizim için bağlayıcı bir “huccet” gözüyle bakılsaydı, elbette bu yanlışa düşülmezdi.

            Selam olsun Hüseyin’e; onun dedesine, babasına, anasına, kardeşine ve çocuklarına!

            Selam olsun; Hüseyin’in yaktığı meş’alenin aydınlattığı yolda yürüyenlere!

            Selam olsun; özgürlük aşıklarına, bütün dünyanın mahrum ve mustaz’af halklarına!

            Selam olsun; “Her gün Âşûrâ, her yer Kerbelⓠbilinciyle hareket edenlere!

            Ve lanet olsun; Yezîd’e, Yezit’lere ve onların bilinçli, “gönüllü” avukatlarına!

Vesselâm... Abdulkadir Çuhacıoğlu  10/01/2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

            FETHULLAH GÜLEN TELEKULAĞIN SIRRINI VERDİ

Aylık bilim, kültür, sanat ve siyaset dergisi Bilim ve Gelecek, Ocak sayısında Fethullah Gülen’in “bilimsel” içerikli açıklamasını kapak yaptı. Gülen’in açıklamalarını yorumsuz aktaran dergi, ilginç bilgilere yer verdi.

            TELEKULAĞIN SIRRI

Ortam dinlemelerin tartışıldığı günümüzde Gülen’in cinlerin nasıl kullanıldığına ilişkin şu açıklaması dikkat çekiciydi: ...Yani “hesap günü” neden cin ile şeytan ile bu adamları peşine düşürüp ateşe sürükledin diye

hesaba çekilince, ben dilimin döndüğünce uyarmaya çalıştım ama bunlar uyanmadı diyecek. Allah'u Alem.

“Cinler, dalgıçlığın ötesinde, akıl almaz işler de becerebilmektedirler... Evet onları daha başka işlerde istihdam etme imkanı da vardır. Mesela, devletlerarası haberleşme alanında cinleri kullanmak, hem daha süratli, hem de daha emin bir yol olabilir. Bilhassa bir kısım gizli haberleşmelerde telsiz, telgraf veya telefonların şifre ve kodlarının çalınma ihtimaline karşılık, cinlerin kullanılmasında böyle bir riziko söz konusu olmayacaktır. Bu yönüyle cinler, ileriki zamanın belki de en emin ulakları olacaklardır. Yarınlar kim bilir daha nice harikalar karşımıza çıkaraktır.”

            ROMANTİK CİNLER

Gülen Romantizmin cinlerin insanlığa armağanı olduğunu ise şöyle anlatıyor: “Cinlerin bu maharetlerinin dünyevi ve maddi işlerde olduğu gibi, insanların sanat anlayışlarında da büyük etkisinin olduğu söylenebilir. Maddeye sırtını çevirerek manaya dönen ve daima kendini dinleyen; kadını kadınlığı, erkeği erkekliği içinde ele alan romantizm akımı, belki de beşere ilk defa cin taifesinin armağanıdır. Bunu, Romantizmin her sahası için düşünmek mümkündür. Yine, edebiyat ve felsefede de böyle olmaması düşünülemez.”

            MARKS VE ENGELS ŞEYTANI

Gülen, Marks ve Engels’in teorilerinin de şeytan işi olduğunu şöyle anlatıyor: “Şeytan önce onların dengelerini bozmuş, sonrada yanlış çarelerle onları iyice sersemleştirmiştir. Bu da şeytanın en klasik oyunu ve en eski hilesidir. Zira feodalizm, kapitalizm ve komünizmin hepsinin altında, şeytanın bu hilesi ve oyunları vardır. Evvela o, insanları tatmin olamayacakları noktalara sürüklemiş ardından da çeşitli isimler altında (işçi hareketi, proleterya diktatörlüğü vs. gibi) hortlattığı insanlara, yanlış çareler takdim etmiş ve onları büsbütün şirazeden çıkarmıştır. Gerek Marks’ın ve gerekse Engels’in eliyle insanlığa takdim edilen çareler, hep şeytana ait birer hile ve oyundan ibarettir.                     FAİLİ MEÇHULLER NASIL ÇÖZÜLÜR

Gülen’in faili meçhuller için çözümü de ilginç: “Belli hücrelerin koloniler teşkil etmesiyle kurulmuş bir devlete benzeyen bedene tek tek her hücreye münasebet içinde hükmedip, emir ve direktiflerde bulunan ruh, bedenden ayrıldıktan sonra da birtakım hücreler, hayatlarını müvakkaten sürdürebilir. Eğer bazı beyin hücreleri 50-150 saat ölmeden, değişmeden kalabiliyorsa, o zaman bu müddet zarfında, beyinden kendi diline mahsus bazı sinyaller, haberler ve mesajlar almak, pekala mümkün olabilir. Senelerdir, bilhassa faili meçhul cinayetleri aydınlatmak için bu mevzuda çalışmalar yapılmaktadır. Hususiyle, beyinde ölmeden kalan hücrelerin dilini anlayıp, şifresini çözecek elektronik beyin misali aletler icat edilebildği ve bu yolla faili meçhul cinayetlerde katiller tespit edilebileceği takdirde, Hz. Musa (aleyhüsselam) zamanında bir maktülün canlanıp, kendi katilini haber verme hadisesinden bahseden ayetin sırrına yaklaşılmış olacaktır.”

Gülen’in “sığıntı/bilimsel” açıklamalarının tamamı

derginin son sayısından takip edilebilir. Odatv.com 15.01.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

            ABD’nin Irak Yenilgisi Yeni Bir Dünyanın Başlangıcı

Ortadoğu uzmanlarından Wassim Raad, Amerika’nın Irak’ta yengilgiye uğrayıp çıkmasının anlamlarını analiz ediyor.

YANGIN DUMANININ GİZLEYEMEYECEĞİ BİR ÇÖKÜŞ

Wassim RAAD

Amerika’nın Irak’tan kaçışı sürüyor ve uluslar arası medya tarafından aktarılan, ABD hükümetinin Irak topraklarını tahliye etme konusundaki hevesliliği, Amerika’nın hem ülkede, hem de tüm bölgedeki çöküşünün doğruluğunu kanıtlıyor. Amerikan yönetimi, birliklerini, aralık ayından çok önce çekmeye başladı –şuan da üslerde bulunan ve çekilecekleri duyurulanlar sadece sembolik birliklerdir.

-ABD’nin, medyayı ve siyasi dikkati ele geçirerek, olayları abartması ve sömürmesi konusunda son aylarda büyük başarı kaydederek, “Irak’taki çöküşünü gizlediği bir gerçek.” Ayrıca ABD, bazı halk gösterilerinin yaptığı duman bulutları altına, Irak’taki çöküşünü gizlemekte de başarılı oldu.

            Fakat Arap ülkelerindeki olayların gizleyemeyeceği gerçek, bölgedeki Amerikan-İsrail macerasının başarısız- lıkla sonuçlandığı ve Obama liderliğindeki Amerikan yönetiminin, kolonyal istilayı ve İsrail’i koruma planlar- ının suya düştüğüdür. Aslında ABD, Suriye ve İran’dan, İsrail’i koruma konusunda söz alamadı ve Lübnan ve Gazze’deki başarısızlıkların, İsrail’in caydırıcılığını ve stratejik üstünlüğünü sekteye uğratmasını engelleye- medi.

-           Tüm bunlar şu gerçeğin önüne geçemez: ABD sonrası Irak, Suriye-İran eksenine ve direniş güçlerine yakınlaş- maya başlayacak ve dünya, iki kutup arasında bir soğuk savaşa daha tanıklık edecek. Birinci kutup, ABD öncülüğünde, İsrail’i de içeren grup; ikincisi ise Rusya, Çin, Hindistan, Latin Amerika devletleri, Güney Afrika, İran, Suriye ve direniş güçlerinin oluşturduğu uluslar arası özgürlük ittifakı olacak.

-           Şuandan itibaren, herhangi bir kimse için, bu soğuk savaş tarafında üretilen ya da kuşatılan denklemin dışında, bölgesel ve uluslar arası ilişkileri etkileyecek herhangi bir olay, çatışma ya da gelişmenin icabına bakmak mümkün olmayacak. Uluslar arası sahneyi ve ekonomik, siyasi ve stratejik güç merkezleri arasındaki dengeyi etkileyen bu çokluk, dünyanın geleceğidir, her ne kadar ABD, tarihin seyrine zıt yönde ilerlese de…

            Bu istikamet, kendisini, dünyadaki özgürlük güçlerinin bağlı olduğu iradelerin çatışması düzeyinde gösterecek. Özellikle Doğu, bir sonraki aşamada, büyük dönüşümlerin gerçekleştiği yer olacak. Velfecr 16.12.20.11

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

            DÜNYADA Şİİ-SÜNNİ FİTNESİ

Bismillah

“Karada ve denizde hiçbir kuş yoktur ki, Allah’ı tesbih etmekten gaflette olduğu zaman avlanmamış olsun... Allah’ı zikredene asla yıldırım isabet etmez.” İmam Sadık (as)

            Bir avcı avını avlamak için onun gaflet zamanını beklemektedir, avını gaflete düşürmeye çalışır, av gaflete düştümü onu rahtlıkla avlar. Karada ve havada bulunan hayvanlar Allah’ı tesbih ettikleri müddetce avcı onları avlayamaz. “İnsanlar da Allah’ı andıkları müdetce şeytanın tuzağına düşmez onun oklarının hedefi olmazlar.”

            İslam düşmanları günümüzde müslümanları avlamak için müsait bir ortamı beklemekte ve onlar Allah’tan, haktan, Kur’an’dan gaflet ettikleri anda onları avlarlar. Onların zaaf noktalarının peşindedirler; mezhebi duyarlılıklar, milli duygular düşmanın en önemli silahlarındandır.

            Emperyalistler ya mezhebi farklılıkları gündeme

getirip müslümanları birbirine düşürmekte veya milli duyguları kabartıp birbirinden koparmaya çalışmaktadı-rlar. Bu hedef doğrultusunda öncelikle avını toplumun ileri gelenlerinden, halk arasında söz sahibi kişilerden seçmektedir. Onların siyasal alanda basiret ve feraset zayıflığından yararlanarak olanları tercih etmektedir. Bunların içinden makam, mevki hırsı olanlar, İslam’a hizmet adına hemen onların ağına düşmektedir.

            Şiisi, Sünnisi bütün müslümanlar çok dikkatli olmalıdır. Günümüzde siyonist kaynaklı fitne tekrar gündeme getirilerek müslümanların birlik bereberliği zedelenmek isteniyor. Emperyal zihniyetin karşısında en büyük engel  olan müslümanlarların “vahdet seddi” yıkılmaya çalışılıyor.

            Gerçi tarihte de bu gibi fitneler hep olmuştur ama

hidäyet önderleri, müslümanların kardeşliğini hep güçlendirmiş ve müslümanların vahdet seddine bir halel gelmesini engellemişlerdir.

            Zalim tağuti güçler hep kılık değiştirerek müslümanları kandırmayı başarmış ve müslümanların kendi elleriyle vahdet, birlik ve kardeşliğe darbe vurarak kendi saflarına çekmişlerdir.

            Hidäyet önderleri müslümanları her dönemde uyarmış ve hakim tağutların hilelerine karşı uyanık olmaya davet etmişlerdir. Tarihte hiçbir Masum İmam, Sünni müslümanlara karşı bir savaş ve propaganda yapmamışlardır. Kendileri en zor şartlarda baskı, işkence ve hapisde olmalarına rağmen Şii müslümanları Sünni müslümanlarla vahdete, kardeşliğe ve birlik beraberliğe davet etmişlerdir. İmamların mücadelesinin Sünni müslümanlara karşı olduğunu düşünenler tamamen yanılmakta ve emperyal gücün ağına düşerek avlanmış- lardır.

            Saltanatlarını sürdürebilmek için müslüman kılığına giren tağuti güçler asla Sünni değillerdir. Emevi saltanatı Sünni saltanat değil, kendilerini Sünni müslüman tanıtıp Sünni elbisesine bürünmüş zalimler ve onların yardımcılarıdır. Emevi saltanatında makam sahibi olanlar, zahiri müslümanlar Sünni olmadıkları gibi, Ehlibeyt dostu elbisesine bürünmüş saltanatın yanında yer alan, onlarla işbirliğine girenler de Şii müslüman değillerdir.             “Masum İmamlar her iki grubu da kınamış ve müslüman elbisesine bürünüp tağutun yanında yer alan bu sahte müslümanlara dikkat edilmesi gerektiğini buyurmuşlardır.  Dört tane masum imamı şehid eden bu zihniyettir.” Asıl hedefleri İslamı yok etmek olan Emevi saltanatını İslam devleti olarak gören müslümanlar da onlarla aynı kefededir.

            Abbasi saltanatının Emevi diktatörlüğünden geri kalan yanı yoktur. Ehlibeyt’in adını kullanarak başa gelen Abbasiler, Emevi saltanatını devirdikten sonra giydikleri Ehlibeyt dostu maskesi çok geçmeden düştü. Saltanata gelmek için Emevileri devirmenin hemen ardından en büyük engel olan Masum imamları kontrollerine alıp etkisiz hale getirmeye çalışmışlardır, bunu başaramayınca da  yedi masum İmamı şehid etmişlerdir. Anyı şekilde Abbasi saltanatını müslüman olarak görmek onlarla aynı hedefi paylaştığını gösterdiğinden onların hükmündedirler. Osmanlı saltanatı, Safavi saltanatı da bunlardan istisna değillerdir. Her birisi Sünni veya Şii elbisesi giymiş kendi saltanatlarını sürdürme peşinde olan tağuti rejimlerdir.

...         Masum İmamlar yaşamış oldukları yaklaşık üç asırlık dönemde asla ...“müslümanları Sünni-Şii diye iki gruba ayırmamışlardır.” “Müslüman maskesi takmış tağutlar ve hak imama tabi olanlar”, diğer bir deyimle “gerçek müslümanlar ve müslüman kisvesine bürünmüş sahte müslümanlar” olarak nitelemişlerdir. Bu hidäyet önderleri bir taraftan zalim tağuta itaat edilmemesi gerektiğini vurguluyor, diğer taraftan bu zalim tağuti sistemlerin İslami görünümlerine aldanılmamasını buyuruyor, bir diğer taraftan ise müslümanların vahdet ve birliklerinin farz olduğunu beyan ediyorlardı.

-           Masum imamların siretinden de anlaşıldığı gibi onların bütün mücadeleleri, hangi isimle olursa olsun ilahi olmayan sistemlere karşı idi.

            Günümüze geldiğimizde bu zalim tağuti zihniyetin kılık değiştirmiş olduğunu görmekteyiz. Zihniyet aynı ama isimler değişik. Zihniyet aynı ama taktikler farklı. Hedef aynı ama stratejiler ve metodlar farklı. Günümüz-

de emperyal tağuti güç, bir taraftan müslüman

ülkelerine kendi zihniyetini sürdürecek kukla rejimleri yerleştiriyor, diğer taraftan hidäyet önderlerinin yolunu takip eden ülkeleri ve müslümanları tehdit, baskı, ambargo gibi yollarla sindirmeye çalışıyor ve diğer taraftan da müslümanlar arasına Şii-Sünni fitnesini sokarak vahdetlerini bozmaya çalışıyor.

            Bu hedefine ulaşmak için bütün müslümanların düşmanı olan “Vahhabi zihniyetini” ortaya çıkarmış, kavga ortamı oluşturmak için ise bunun karşısında “gulatları” takviye etmektedir. Ne “vahabiler Sünnidir” ne de “gulatlar Şii” ve  ne de halkı müslüman olan ülkelere musallat olmuş “tağuti rejimler” İslamidir.  Bundan dolayıdır ki, müslüman ülkelerdeki “İslami uyanış” konusunda müslümanların vahdet ve birliğini korumları gerektiğini beyan eden müçtehidler özellikle Rehber  Hamanei bu fitne karşısında uyanık olmaya davet ediyorlar.

-           İşte günümüzde Şii-Sünni fitnesini çıkarmak isteyen emperyal tağuti güç en müsait ortamı ve fırsatı bulma peşindedir; bazen Sünnileri kullanıp Şiilere saldırtmak- tadır, bazen ise Şiileri tahrik edip Sünnilere düşmalık yapmalarını sağlamaktadır. Bu oyuna gelenler de aynı şekilde ne gerçek Sünnidir, ne de gerçek Şii.

            Şiinin düşmanı Sünni değildir bilakis zalim, tağut, emperyalist güç ve onlara destek verenlerdir. Sünninin düşmanı Şii değildir bilakis aynı şekilde emperyalist tağuti zihniyet, kafir ve müşriklerdir.

            Şii ve Sünninin ortak düşmanı, İslam’ın, Peygamber- in, Kuran’ın ve Masum İmamların düşmanıdır, kısacası gerçek müslümanların düşmanı  Allah’a düşmanlık eden' dir.

-           Müslümanlar İmam Sadık (a.s) buyurduğu gibi, Allah’ı zikretmekten gaflet ettikleri, ilahi söylemler yerine emperyalistlerin sloganlarını tekrarladıkları müddetçe düşmanların ağına düşüp avlanmaktan emanda olamayacaklardır.

            Gaflet uykusundan uyanıp, Allah’ı daimen zikr ederek müslümanların vahdetini, birliğini ve kardeşliğini koruma yolunda ilahi vazifeyi yerine getirme ümidiyle...

Abdullah Özgür 17/01/2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

            Cinlerini Eskişehire gönderdi

Aziz Yıldırım’ın avukatlarından şaşkına çeviren açıklama: Cübbeli, Eskişehir maçı kazansın diye cinlerini yolladı

Güneş gazetesinin sürmanşetten verdiği ‘Günün en geyik haberi Metris’ten’ başlıklı haberi çok konuşulacak.
Cübbeli Ahmet Hoca Metris’te sohbet ettiği Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatları aracılığıyla Sarı Lacivertlilere mesaj gönderdi. “Galatasaray’ın yenilmesi ve puan farkının kapanmasın için dua ediyorum. Cinlerimi Galatasaray’ı marke etmeleri için Eskişehir’e gönderdim.”

• CÜBBELİ CİNLERİNİ ESKİŞEHİR’E GÖNDERDİ
Günün en geyik haberi Metris’te tutuklu bulunan Fenebahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatlarından geldi. Yıldırım’ı ziyaret eden avukatlar yaptıkları açıklamada, aynı hapishanede tutuklu bulunan Cubbeli Ahmet Hoca ile de sohbet imkanı bulduklarını belirterek, “Hoca Galatasaray’ın Eskişehir’de kaybetmesi, puan farkının azalması temennisinde bulundu” dediler.

            Avukatlar ilerleyen sohbette Cübbeli Hoca’nın Fenerbahçe için sürekli dua ettiğini de belirterek, “Hocamız bize Eskişehirspor’un kazanması için dua ettiğini, hatta cinlerini Eskişehir’e yardımcı olması için gönderdiğini söyledi” şeklinde konuştular. Aziz Yıldırım’ın avukatları, bundan sonra Metris’e her gittiklerinde Cübbeli Ahmet Hoca’yı da ziyaret edeceklerini belirrtiler. Internet 23 Ocak 2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

            Şehid İmad Muğniye’nın Kızı Fatıma’nın Konuşması

Uluslararası İslami Uyanış ve Gençlik Konferansı dolayısıyla Tahran’a giden Şehid İmad Muğniye’nin kızı Fatıma’nın İmam Hamanei’ye hitabı.

            Bismillahir rahmanir rahim,

Vesselatu vesselamu ala eşrefi’l-halki seyyidina ve habibi kulubina Ebi’l-Kasım Muhammed b. Abdillah ve alâ âlihi’t-tayyibine’t-tâhirîn
            Ey Serverim ve Velim, Ey Ümmetin Rehberi,

Kardeşlerim ve bacılarım! Direnişin ve direnişçilerin kalbinden, mukavemet, cihad ve İslam yurdu ve Filistin’ in müdafaa sahnesi olan Lübnan’dan, Şehid Seyyid Abbas Musevi, Şehid Şeyh Ragıp Harb ve Şehid Komutan İmad Muğniye ve direniş önderi,

-iman ve sabır eri Seyyid Hasan Nasrallah’ın ülkesinden selamlar size…

            Serverim! Ben sizin ve Şehid İmad Muğniye’nin, 25

seneden fazla bir müddet boyunca bütün istihbarat ve güvenlik güçlerinin gayretlerini suya düşüren ve istihbarat şebekelerini çökerterek dünyanın en büyük ordularının, yani Amerika ve İsrail ordusunun heybetini ortadan kaldıran o büyük mücahidin kızıyım.

            Bugün ben ve İmad Muğniye’nin yüzlerce öğrencisi, kendilerini görme şerefine nail olduğum yüzlerce devrimci genç, tağutların birbiri ardına devrildiği ve İslam güneşinin tekrar doğduğu bir sırada İran’a geldik, ta ki böylelikle İslam İnkılâbı’nın nurundan, aziz ve hekim İnkılab Rehberimizden şehidlerimizin yolunu nasıl sürdürelim, pak kanlarını koruyarak İslam düşman- larının komplolarıyla nasıl mücadele edeceğimizin ilhamını alalım. Bu düşmanlar yenilgilerinin son merha-lesini tecrübe etmektedirler. İnkılâbının ruhunun güzel kokusundan direnişin tesis edildiği bir ülkeye geldik.  Müslüman gençler olarak İslam’ı savunarak direnişi sürdürme ve ülkelerimizi müstekbirlerin kirli varlıkların- dan temizleme sözünü vermeye geldik.

            Kavram ve başlıkları yeniden ele alarak meydana gelen hadiselerin hakiki anlamlarını ifade eden ve aslolanı göstererek batılın ve tahrif edilen gerçeklerin yüzündeki peçeyi kaldıran bu uluslar arası konferans bize ve tüm ümmete kutlu olsun! “Tarihin tarihle, kanın kanla, cihadın cihadla, devrimin devrimle ve zaferin zaferle kurduğu bu bağ, bize ve doğudan batıya tüm ümmete kutlu olsun!”

-           İslami uyanışın, ümidin nedeni tektir; nübüvvet ırmağından abdest almış ve en şerefli öğretiden ders görmüş Kumlu bir adam, günün birinde herkes uyurken ayağa kalktı ve tarihin derinliklerinden “Zilletsiz ölüm hayattır” diye ses verdi. Bütün varlığıyla haykırdı: “Camiler siperlerinizdir. Siperlerinizi boş bırakmayın”, ta ki böylelikle İslam ümmeti uyanarak muzaffer olsun ve İslam’ın sancağı İmam Mehdi’nin önderliğindeki Allah’ın kulları eliyle dalgalansın! Tercüme: Kemal SARAL Vellfecr 01.02.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

            Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı duruş

ABD’nin son dönemde Arap Baharı ile beraber kendi ile aynı görüşteki idarecileri ve Arap halklarını etkileyerek bölgeyi karıştırdığı malumdur.

            Arap Baharının öncesinde ise, BOP çerçevesinde yine Ortadoğu’daki 22 İslam ülkesinde rejim ve sınır değişiklikleri projesi hayata geçirilmiştir. Bu iki çalışma da Arap aleminde ve İslam dini üzerinde tahribata yöneliktir. Asıl amacın ise, zengin kaynaklara sahip bölgenin kaynaklarını ele geçirmek olduğu Irak’ın, Afganistan’ın, Libya’nın petrollerine çöreklenmelerinden bellidir.

            Rusya’nın ve Çin’in BM’deki Suriye yaptırımını veto etmesinin ardından, ABD Suriye’deki büyükelçiliğini kapattı.  Görünen o ki, Rusya, Çin, Hindistan ve İran’ın birleşmesi ile ABD’ye ve BOP’a karşı bir ittifak oluşuyor.

            Bu ittifak ABD’nin ilerleyişini durduracak kadar güçlüdür. Tek kutuplu dünya düzeninden bahseden kapitalist ABD’ye karşı böyle bir ittifak, dünya dengeleri için de gereklidir.

            Görünen o ki, ABD’nin bu bölgede işi zorlaşıyor. Çeşitli bahaneler ile ülke kaynakları için işgal ettiği coğrafyada devletler ve de milletler onun asıl gayesinin farkına varıyorlar. Bu da ABD’nin, coğrafyadan elde edilen imkanlara artık daha zor ulaşacağını işaret etmektedir. Türkiye ise Müslümana ve İslam inancına yönelik topyekün Batının destek verdiği bu projelere sahip çıkmaktadır.

            Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Suriye’yi destekleyenler için “Bu nasıl Müslümanlık?” açıklama- sında bulunmuştur. Mezhepsel bölücülük ile halkını ayaklandırmaya çalışmalarına rağmen, Suriye’nin birliği- ni ve bütünlüğünü korumasının temeli aslında sağlam İslam itikadıdır.

-           Öyle ki, Filistin davasının en önemli bayraktarların- dan Hasan Nasrullah, Filistin ve Lübnan savunma- larında Suriye’nin verdiği maddi ve siyasi desdeği anlat-

mıştır.

-           Nasrallah, Suriye’nin Filistin ve Gazze meselesinde, ABD ve İsrail’e teslim olmadığını söyleyerek; direnişin Suriye’nin desteği ile gerçekleştiğini vurgulamıştır.

            Nasrallah, Suriye dostu olan, Suriye’nin bağımsızlığını isteyen herkesin diyalog ve barış yanlısı hareket etmesinin altını çizmiştir.

            ABD’ye teslim olmayan ve İsrail’in yayılmacı işgaline karşı Müslüman Filistin’i destekleyen Suriye Müslüman görülüp desteklenmeyecek; ama bu bir Haçlı Seferidir diyenler “demokrasi getiriyor” gerekçesi ile desteklene- cek…

            Hıristiyan Batının dediklerini yapmayı hatta projelerine sözcülük etmeyi, Müslümana namlu doğrultana ülke topraklarını üs yapmayı Müslümanlığa sığdıranlar, -Müslüman Suriye’nin yanında yer almayı “Bu neden ve nasıl Müslümanlık?” diye eleştirecekler?

            Hz. Peygamber (sav), “Müslümana kılıç çeken bizden değildir” buyurmuştur.

            Demokrasi gelecek bahanesi ile işgal edilen ülkelerde bugüne kadar binlerce insan öldürüldü. “Ona ses çıkarmayanların”, Suriye’nin ülke bütünlüğüne ve halkının birliğine sahip çıkmayı eleştirmesi aslında doğaldır. Bu, yanlış siyaset Türk siyasetinin de bakış açısıdır. Ne diyelim Allah bu yanlıştan, gaflet içinde olanları ayıktırsın. Prof. Haydar Baş 08/02/2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

            Haçlıların İslamcı kalasları

Suriye ve İran eksenli operasyon tamtamları bağlamında, kimse, Avrupa ve Amerika’ya hayret etmiyor; onların kimliği belli, medeniyetleri belli, “haç”ları belli, geçmişleri belli, yaptıkları belli, planları belli, yapacakları belli…
            Akl-ı selim sahiplerinin hayreti, Türkiyeli kimi İslamcı takımına… Kendilerini nasıl bu kadar İslam’la kamufle edebilmişler! Amerika ve Avrupa’dan rol kapıyorlar; kimisi Haçlı’ya emir erliği yapıyor, kimisi zangoçluk…
Irak ve Afganistan işgallerinde Amerika’ya emir erliği yapan bu Türkiyeli zavallılar, şimdi yine İslamcı kamuf- lajlarını üzerlerine geçirdiler. Müslüman avına çıkıyorlar.
            Suriye bölgesinde Haçlı Avrupa’sının ve işgalci Amerika’nın emir erliğine soyundular, ısınma hareket- lerini tamamladılar, hazır ol vaziyetinde bekliyorlar.
Ayranları yok içmeye; lakin Suriye’ye doğru, işgalcilerin ağzı ve edasıyla esip gürlüyorlar.

            “İşgalin ortakçılığı”nı yaptıkları Irak’ta can veren milyonlarca Müslüman’ın önünde, ırzına geçilen on binlerce Müslüman kadının huzurunda utanmıyorlar, aynaya bakmıyorlar.

            Bakmayın, Elhamdülillah Müslümanız, demelerine; ayinesi iştir kişinin… Müslümanlara karşı kalplerinde gizledikleri buğzu, nifakı ve küfrü, gayr-ı müslim ortakçılarıyla işbirliği içinde dünden bugüne İslam coğrafyası üzerine kusuyorlar.

            Münafikûn Sûresinde Yüce Allah, “asıl düşman” ve “kıyafet giydirilmiş kalaslar” diye tarif ettiği “eli kanlı gayr-ı Müslimlerle işbirliği halindeki” bu tip İslamcı kılıklı nifak güruhunun Kelime-i Şehadetini dahi reddediyor (Münafikun Suresi, 63/1-11).

-           Bunların kalıpları hoşuna gider, konuştuklarında kulak asarsın, buyuruyor. Fakat, imandan sonra küfre sürüklenmeleri sebebiyle kalpleri mühürlenmiştir; ne söylersen söyle, anlamazlar, ikazını yineliyor Alemlerin Rabbi (Münafikun Suresi, 63/3).

            Dahası Yüce Allah’ın bizzat kendisi, bunlar hakkında,

“Allah bunları kahretsin!” diye beddua ediyor (Münafikun Suresi, 63/4). Böylelerinin İslam ve hidäyetten nasibi olmaz, bunlar iflah da olmaz…

            Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında dünden bugüne İslam coğrafyasında katliam yapan işgalcilerle işbirliği içinde bulunan, şimdi ise Suriye’ye musallat olmak isteyen Türkiyeli bu tip İslamcıların vaziyetlerinin, ne kitapta, ne dinde, ne imanda, ne itikatta, ne demokraside, ne de devletlerarası menfaatte yeri var.
Kitapta, dinde yeri yok… Çünkü Haçlı’nın, üzerlerine bomba yağdırmak istediği insanlar, eksiği ile, hatasıyla Müslümanlar… Aynen ülkemizde olduğu gibi camilerde alınlarını secdeye koyuyorlar. Rab olarak Allah’ı, din olarak İslam’ı, peygamber olarak Hz. Muhammed Mustafa’yı seçmişler, iman ve ikrar etmişler. Hatta bu Müslüman toplumun bir kısmı, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde “sevilmesini emir buyurduğu Rasulullah’ın Ehl-i Beyti” (Şura Suresi, 42/ 23) uğruna feda-i can edecek kadar da imanda kemal ehlidirler. Türkiye’deki sakallı, sarıklı, cüppeli İslamcıların birçoğunda bu sevgi ve bu iman yoktur.

            Kelime-i Tevhid’i ikrar ve tasdik eden bir insan ve toplumun canı, malı, vatanı ve ırzı muazzezdir, mukaddestir, Allah ve Rasulü’nun koruması altındadır. Onlara tecavüz haramdır (Buhârî, Sahih, İmân 17; Müslim, Sahih, İman 36, (22).

            Değil bir Müslüman’a dokunan; Rasulullah’ın beyanıyla, “anlaşmalarına sadık bir gayr-ı müslime dahi nahak yere kast eden bir cani cennetin kokusunu duyamaz” (İbn Mace, Sünen, Diyat, 32).

            Allah ve Rasulu’nun ortaya koyduğu “evrensel ölçü” budur; hatta Kutlu Nebi, ikazının devamında “samimi olup olmadıklarına dair durumları Allah ile kendileri arasındadır” buyuruyor.

            Böylesi bir Müslümanın veya İslam toplumunun üzerine saldırmak ve Haçlı ordularıyla işbirliği yaparak canlarına kastetmek, vatan ve namuslarına tecavüz etmek, asla Müslümanın işi olamaz. Zerre kadar imanı, iz’anı ve vicdanı olan bir Mü’min, böyle bir zulmün ve katliamın içinde yer alamaz. Bu olsa olsa, Asr-ı saadette olduğu gibi, İslamcı kamuflajlı münafıkların ve kalbi kafirlerin işi olur.

            Müslümanların gerçekten düzeltilmesi gereken bir yanlışı varsa; bu yanlış, işgalci gayr-i müslimlerle işbirliği yaparak, -PKK’nın ve onları yüce milletimize karşı kullananların yaptığı gibi- masum insanların canlarına kastederek, mallarına ve namuslarına tecavüz ederek düzeltilmez. Kanla abdest alınmaz zira!  
Demek ki, bu işin dinde yeri yok, insanlıkta yeri yok…
Bu iş demokrasi işi, insan hakları işi diyenler varsa; bunlar, fitne çomaklarını soktukları Mısır’a, Tunus’a, Cezayir’e, Libya’ya ve hatta birbirleri için kılıçlarını bileğleyen Irak’a getirdikleri “kardeş katli demokra- sisi”ne baksınlar.

İşgalcilerin ve vahşi Batı’nın demokrasi oyunları, İslam ülkelerine “kardeş katliamı” ve “kesintisiz iç savaş”tan başka ne getirdi?! Bu işin, demokrasi kitabındaki yeri bu ise; varsın böyle demokrasi eksik kalsın!

            Efendim, devletler arası menfaat sözkonusu, diyen aymaazlar varsa; bunlar, gerçekten akıllarını peynir ekmekle yemiş veya vahşi Batı’ya satmış olmalılar. Böyle kirli ve vahşi bir işgale emir erliği yaparak sadece komşularımızı kaybetmiyoruz, her şeyimizi kaybediyoruz; bunu görmek için bir çuval akla gerek yok, çeyrek akıl bile yeter.

            Türkiyeli kimi İslamcılar, ne pahasına bu Haçlı bir ateşine atlamak için can atıyorlar; bunu da Türk milleti anlamış değil... Belki de, Haçlı’nın bu “pis iş”İnin içine neden sürüklendiklerini kendileri de bilmiyorlar. Makul bir izahat yapamıyorlar çünkü.
Bunların ahvali gerçekten izah edilebilir değil, anlaşılır değil... Anlayan varsa beri gelsin; saflar netleşsin. Hiç kimse, Yüce Allah’ın, “Bunlar kıyafet giydirilmiş kalaslardır, boyları-posları hoşunuza gider adam zannedersiniz… Allah bunları kahretsin” (Münafikun, 63/4) diye beddua ettiği “Haçlı’nın İslamcı kalasları”nın safında yer alarak hayatını ve geleceğini riske atmasın! Mehmet Emin Koç 09/02/2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

            Mezhep İhtilaflarını Eritmek En Büyük Görevimizdir

Sudanlı İslami düşünür Tahran’da düzenlenen Vahdet Konferansı’nı birleşik bir İslam Ümmeti görmek yolunda başarılı bir adım olarak niteledi.

            Sudanlı İslami Mütefekkir ve Üniversite Profesörü Abdurrahim Amr Muhyiddin El-alem haber kanalına verdiği demeçte, “25.si düzenlenen İslam Birliği Konferansı, önceki devreleri yaşama geçirmek ve İslam birliğinin oluşması adına başarılı olmuştur; birlik olmanın başarılı kılınması için gereken sebepler bilinirse, birlik olma yolunda hiçbir engel kalmaz. Uluslararası İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulu’nun düzenlediği ve 50 ülkeden İlim adamları ve Düşünürün değerlendiri- lmeye alınması için takdim ettikleri görüş ve önerileri ile konferans çok faydalı ve başarılı olmuştur” açıklamasın- da bulundu.

            “Bu Birlik Konferansı beklenildiği gibi öncü rolümüzü yerine getirmemiz için üzerimize düşen görevi yerine getirmemiz gerektiğini ortaya koymuştur. O görev ise Birlik için çalışmak ve geçmiş devirlerde İslam Ümmetin' de Şia ve Ehli Sünnet arasındaki buzdağı gibi ayrılıkları eritmektir.” diyen Amr Muhyiddin açıklamalarını şöyle sürdürdü:

            “Bu konferans ve daha öncekiler dünya çapında tevhid yolunda olan İslami Mezhepler arasında somut, elle tutulur ve kuvvetli bir yakınlaşma sağlayacak bir özelliğe sahiptir... İslam ümmeti rolünü mezhepsel ve etnik fikirlerin üstünde tutmak icap ediyor... Kuran Müslümanlara mezhep veya taife olarak değil, bir ümmet olarak hitap ediyor. Ayrıca konferansın, halkı hakkından mahrum bırakmakla beslenen zorbalık ve diktatörlüğe karşı yapılan Arap devrimleri gölgesinde birlik görüntüsünü sağlaması gerekmektedir.”

-Abdurrahim Amr Muhyiddin açıklamasını şöyle bitirdi:

“Uzun yıllar boyunca İslam ümmetinin üzerine çökmüş bu rejimlere karşı şiddetli bir şekilde tepki verilmesi doğaldır. Rejim destekçileri, kalıntıları, zenginler ve güvenlik birimleri gibiler rejimin düşmesi halinde mahkemeye düşmekten korktukları için kendi halklarını vahşice öldürüyorlar. Şüphesiz bu gibi devrimler kazanacak; Mısır’da ve Tunus’ta İslamcılar öne geçti. Bu devrimlere karşı koyan Arap yönetimleri suçludurlar; çünkü İslami uyanış, Siyonist düşmana karşı tehlike oluşturuyor.” velfecr 11.02.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

            NATO’culuğa bağışık kalmanın imkanı olarak vahiy evi

            2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırdığı ve Hizbullah tarafından ağır hezimete uğrayarak çekildiği 33 günlük savaşta Nasrallah fotoğrafları ve Hizbullah bayraklarıyla İstanbul sokaklarına fırlayan kimi nasipsizler bugün NATO karargahının laflarını ve klişelerini kullanarak Şia’ya, İran’a, Hizbullah’a, Nasrallah’a küfrediyorsa bu mesele bize şu gerçeği ikaz ediyor: NATO karşıtı olabilmenin temel şartı, sarayların etkisinden özgürleşip vahyin indiği evin bugünkü evlatlarının temsil ettiği muhalif azme katılmaktır. Sarayın itikat ve tarih bakışından kurtulamamış hiçbir idrak, müşrik ve münafık güçlerin ardarda onlarca ayartma, aldatma ve kandırmasına karşı asla bağışık olamaz.

            Vahyin indiği evin nesiller boyunca temsil ettiği hakikati fıkhına, tefsirine, tarih anlayışına, dünyagörüşüne temel yapmamış akıl, tefrik kabiliyeti kazanamaz, hiçbir krizde doğru tutum alamaz, müşriklerin ve münafıkların kurduğu desiselerin elinde oradan oraya savrulur durur. Vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı dinî anlayışı temel ve kaynak almayan biri, gün gelir ilim şehrinin kapısına kılıç uzatır, gün gelir cennet gençlerinin efendisini lime lime eder, gün gelir siyonist yayılmacılığa karşı bıkmadan, usanmadan, yılmadan nöbet bekleyen Allah Rasülü’nün (s) evladına galiz küfürlerle hücum eder!

            Vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı dinî anlayışı fıkhına, tefsirine, dünyagörüşüne temel yapmayan idrak gün gelir, emperyalizmin karşısına azimle dikilmiş Rasulullah’ın (s) evlatlarına yakası açılmadık küfürler eder!

            Vahyin indiği evin ahalisine her tarih aralığında düşmanlık etmiş olanların türettiği dini kendisine temel alan, hiçbir zaman hayata ve olaylara vahyin penceresinden bakamaz. Bugün Suriye’deki krizle narkozlanmış olanların vahyin değil, NATO’nun penceresinden meseleye bakmakta ısrar etmeleri ve NATO karargahının organize ettiği planı “zulme karşı mücadele” sanmaları arı duru vahyi aslına uygun arı duruluğuyla görememelerindendir.

            Vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı yaşayan dinî geleneği fıkha, tarih disiplinine, tefsire, hadise temel yapmak Sünnilik ve Şiilik ile ilgili bir mesele değildir. Esasen tarihsel adlandırmalar olarak Sünnilik ve Şiilik de bugünkü durumları açıklamakta yetersizdir.

            Kişi tarihsel kategoriler olarak Sünni mi Şii mi olduğuna değil, bugün, şu tarih zamanında, vahyin indiği evin büyük bir özenle, dikkatle ve hassasiyetle aktardığı dinî anlayışa karşı her dönem kılıç çekmiş sarayların dinî anlayışına mı, yoksa vahyin indiği evin nesiller boyunca aktardığı dinî anlayışa mı tabi olduğuna bakmalıdır.
            Bir kimse kendisini geleneksel olarak Hanefi, Şafii vs. görmeye devam etmekle birlikte vahyin indiği eve kılıç çekmiş nasipsizlerin ürettiği dini anlayışa uymak zorunda değildir. Her halükarda Ehl-i Beyt’ten gelen dinî bilgiyi dinî anlayışına temel ve kaynak yaparak Hanefi, Şafii vs. olabilir. Kendi fıkıh mezhebindeki fetvaları, Ehl-i Beyt’i kaynak alarak tetkik edebilir ve eğer aykırı bir fetva varsa bunu terkedebilir. Bunu yapmak için mezhep değiştirmesi gerekmez. Ebu Hanife, fıkıh dersi verirken hocaların hocası İmam Cafer-i Sadık meclise girdiğinde hemen kalkıp yerini ona bırakmadı mı, İmam Sadık geldiğinde minberini ona devredip adeta müçtehid imamlık kimliğinden sıyrılarak herhangi bir talebe oluvermedi mi? Bu tablo, Hanefilerin, vahyin indiği evin temsilcisi İmam Sadık’tan gelen bilgi karşısında nasıl davranmaları gerektiğini göstermiyor mu?

            Mezhep kimliğimiz, mezhebimizin yöntemiyle değil, o

yöntemin temel aldığı dinî bilgiyle ilgilidir.

            Ebu Hanife’nin fıkıh yönteminde kalmak isteyen orada kalabilir, -ama bu yönteme ve onun fetvalarına temel aldığı dinî bilgi- Muaviye’nin sarayında üretilen bilgi olursa ve vahyin indiği evin nesilden nesile aktardığı bilgiye sırt çevirirse ne tarihsel bakımdan, ne de aktüel durumlarda sahih tavır içinde kalması imkansızdır.

            2006’da Hizbullah bayrağı sallarken bugün Hizbullah’a küfreden nasipsizlerin sorunu bu nedenle politik değil, usüle ilişkindir, esas aldıkları dinî bilginin kaynağının Muaviye’nin sarayında üretilen bilgi olmasıdır. O yüzden güncel sorunlarda Muaviye’nin sarayının bugünkü temsilcilerinin oluşturduğu koalisyon içinde politik tutum alırken, Rasulullah’ın (s) bugünkü evlatlarının temsil ettiği mukavemet, azim, sebat ve küresel emperyalizme meydan okuyuşun halkasına dahil olamıyorlar.
            Mesele, günübirlik ve politik değildir dostlar; stratejik, ilkesel, tarihsel ve usülidir. Kenan ÇAMURCU 28/02/2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

            Mezhep Üzerinden Sergilenen Bir Psikolojik Savaş Örneği

            Allah’ın adıyla…

Büyük Ortadoğu Projesi’nin, şimdiki aşaması, en çok da “mezhebi ayrışmaları körüklemek” üzerine kurulu… Öyle ki, Ortadoğu’da yaşanan her yeni olayda, ister İslam Ümmeti için hayır, ister şer içersin, bu fitnenin işe karıştırıldığını, en azından karıştırılmak istendiğini müşahede etmek mümkün…

            Bu bağlamda da en çok “Şiilik tehlikesi” üzerinden saldırılar yapılıyor, gönüllere bir “Şia düşmanlığı” yerleştirmek için olmadık işler, en uçuk yalanlar, ya da psikolojik savaşın en vurucu oyunları serdediliyor…

            Dillere pelesenk edilen şu “Şii Hilali” masalı ile başlatılan yeni bir psikolojik savaş taktiği, gittikçe halkların gönlünde Şia’ya ve Şiilere karşı oluşturulmak istenen bir “kin dalgası” halinde ortaya çıksın isteniyor… İşte zaferinden bu güne, en zor anlarından en güçlü halinde bir an dahi emperyalizm ile savaştan el çekmeyen ve bu yüzden büyük bedeller ödeyen İslam İnkılâbı ve 2006’da İsrail’e vurduğu o ölümcül darbe ve yıktığı “İsrail yenilmez” efsanesi ile gönüllere taht kuran Hizbullah’a karşı da bu taktik sergileniyor.  Önce “Şia kötüdür, ötekidir, güvenilmezdir, sapıktır” anlayışı ile iyice yoğurdukları gönülleri, İran ve Hizbullah’ için “Şii değiller mi?” diye başlayan aşağılama ve gönüllerden silme operasyonu ile başkalaştırıp dönüştürmeye çalışıyorlar…

            Böyle çalışmalara bir örnek de geçtiğimiz gün, yaptıkları ve yazdıklarıyla bu tür psikolojik taktiklerin artık “adresi” olmaya aday olan Haber 7 sitesinde sergilendi… Prof. Osman Özsoy imzalı “Osmanlı’dan İran’a ilginç şart...” başlıklı yazı, yukarıda arz ettiğimiz hususların da ötesine geçebilen bir durum arz ediyor…

            Osmanlı- İran ilişkileri üzerinden Şia’ya saldırırken ve zihin altlarına Şia ismini dahi paramparça edecek bombalar gönderirken, bir yandan da “Şii yayılmacılığı tehlikesine” vurgu yapmakta Sayın Osman Özsoy… Yazısına;

“…Ama önce, İran konusunu hangi vesile ile ele aldığımıza da kısaca temas edelim.

            Önümüzdeki günlerde dünyanın gündemini büyük ölçüde İran oluşturacaktır.”

Diye başlayan Özsoy, İran’ın ortamı nasıl gereceğini, geçtiğimiz hafta haber metinlerine düşen “İran Kuzey Kore ile atom bombası denedi” iddiası ve İran meclis seçimlerinden hareketle Ortadoğu’nun nasıl ateş topuna dönebileceğini ballandıra ballandıra anlatıp satır aralarında da inceden inceden İran’ı mahkum ediveriyor… Ve tam bir psikolog uzmanlığı ile zihinlerin gerisindeki o “mezhebi” duyguları fora edecek ve “Osmanlı” rüyalarını yeniden süsleyecek vurgularını ortaya seriyor: Osmanlı, “sahabe düşmanı, Sünni düşmanı, sinsi İran’a” karşı nasıl da mücadele etmiş, nasıl da tedbirler almış… Satırlar, Osmanlı hayranlığı, İran ve Şii düşmanlığı üzerinden mezhebi sinir uçlarına dokunur nitelikte… Hatta “sinsi İran’ın, Anadolu’yu Şiileştirmek için kendi tebasını Osmanlılar ile evlendirme girişimi ve buna karşı alınan tedbirleri” de yine bir psikolog ustalığı ile “mezhebi hassasiyet” damarlarına sunuveriyor…

Ve böylece, son zamanlarda sıkça rastladığımız “Şii

yayılmacılığı tehlikesi” feryatlarına bir yenisini daha ekliyor:

            İşin burasında insan sormadan edemiyor: Neden Şiilikten bu kadar korkulup çekiniliyor? Neden Şii mezhebi ile ilgili bu kadar “uyarı dolu mesajlar” veriliyor? Neden bir başka mezhep için de bunlar yapılmıyor? Birçok ülkede Sünni mezhebinin inançlarını, kabullerini ve reddiyelerini içeren yüzlerce yayın yapılırken, bu yayınlar “tehlike” olmuyor da, Şiilerin inançlarını, kabullerini ve reddiyelerini içeren yayınlar neden “tehlikeli” oluveriyor?

            Mesela Vahhabilik de, Dört Sünni Mezhebi tarafından “sapık” olarak addediliyor. Suudi Arabistan’ın ise Vahhabiliği yaymak için sarf ettiği çabalar, hac ibadeti sırasında Hacılara karşı “Vahhabiliğin gerekleri adına” uyguladıkları baskılar ve yasaklar ortadayken, şu ana kadar bu konuda bir tek satır dahi yazmayanların, iş Şiiliğe gelince oldukça abartılı söylemleri feryad edercesine dillendirmeleri neyin nesi? Geçenlerde de Allame Yusuf Kardavi’nin gerek “Mısır’da Şiilik yayılıyor” ve gerekse de Bahreyn’deki halk kıyamınıa “Şiidirler, itibar edilmez” anlamına gelecek çıkışları da bu bağlamda dikkat çekiyor… Suriye olayları üzerinden, bunca yapılanların bir kalemde silinip yerini “Şiilik” vurgusu ile İran ve Hizbullah’ın itibarsızlaştırılması için geliştirilen söylemler bir tesadüf değildir her halde… “İslamcı” sitelerde artık İran ve Hizbullah’tan birer “düşman” olarak bahsedilmesini ve bunun da İran ve Hizbullah’ın sadece Suriye’de sergilenen NATO destekli sinsi oyuna gelmemeleri nedeniyle olduğunu ibretle görüyor ve yaşıyoruz… Ve işin garibi, aynı tavrı sergileyen “Sünni” Hamas, ısrarla bu suçlama ve düşmanlıkların dışında tutuluyor…

            Osman Özsoy’un yazısının finali ise daha bir ilginç. Şöyle diyor Özsoy:

“Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Osmanlı Devleti tarih boyu komşumuz İran’a karşı tedbir ve temkini hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Tarihten aldığı bu ders ve tecrübe ile bundan sonra da gereken önlem ve tedbiri almaya elbette devam edecektir. Türkiye acaba İranlaşır mı? şeklinde özetlenebilecek kaygılara gerek yoktur. Böyle bir kaygı sosyolojik ve psikolojik temelden yoksundur.

            İran’ın nükleer silaha sahip olması bu ülkeye komşu olan Türkiye açısından da bir risktir. Türk – İran ilişkilerinin geçmişi bazı hassas noktaların gözardı edilmemesi gerçeğini de ortaya koyar. Türkiye sadece komşularından değil, insanlığın huzuruna yapacağı katkılar itibariyle dünyanın pek çok ülkesinden daha güçlü olmak durumundadır. Devleti yönetenlerin ve yönetme iddiasında bulunanların olaylara bu derinlikte bakmasında yarar vardır.”

            Her ne kadar “kaygıya gerek yoktur diyorsa da Özsoy, yazısını bu kaygı üzerine oturttuğu da gözden kaçmıyor… Böylece İran’a karşı bir ...“karşı refleks” oluşturulmaya çalışılıyor. Hele “İran’ın nükleer silaha sahip olması bu ülkeye komşu olan Türkiye açısından da bir risktir.” Diye başlayan paragraf, Özsoy’un yazısının amacını ayan beyan ortaya koyuyor:

            İran’a karşı yürütülen ve “Nükleer silah üretiyor. Mutlaka durdurulmalıdır” tezi doğrudur ve bunun için yapılacak şeyler de desteklenmelidir!…

-           Bunun ise bir ABD ve İsrail tezi olduğunu söylemeye gerek yok herhalde… 

-           Herhalde Özsoy, “İran’a karşı hazırlanan yeni oyunların önceden Müslüman halkın zihninde meşrulaş- tırılması” gereği işini yapıyordur…

-           Ve yine sormadan edemiyor insan:

Sayın Özsoy, acaba İsrail’in sahip olduğu onca nükleer silahın da Türkiye açısından bir risk olduğunu düşünüyor ve buna karşı alınması gereken tedbirler açısından da kaygılanıyor mu? Baksanıza, ortada dahi olmayan İran’ın nükleer silahı için “niyeti var” ön yargısıyla bu kadar kaygılanıyorsa, elinde onlarca nükleer silahı olan İsrail için uykuların haram olması gerekmez mi?

            Yoksa Sayın Özsoy, İsrail ile aynı safta olmanın rahatlığını mı yaşıyor? MUHSİN KÜÇÜKER 09.03.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

            Dr. Enis Nakkaş: Tahran direniş ekseninin üssüdür

Lübnan Stratejik Araştırmalar Şebekesi Müdürü Dr. Enis Nakkaş, Arap ülkelerinde görülen son olayların devrim sıfatını hakettiğine kani değil.

            Dr. Enis Nakkaş, Arap Baharı ifadesinin kabulüne yanaşmayı reddediyor ve bu kavramın geçtiğimiz senenin başından itibaren Arap sokaklarında harekete geçen halk ayaklanmaları için kullanılmaya başlandığını belirterek bu konudaki yaklaşımını şöyle gerekçelen- diriyor: “Bahar, güzel havaya işaret eder, bu tanımı şu an Arap ülkelerinde olan bitene uyguladığımızda sonuçları zorunlu olarak her ülkede iyi olmayabilir.” Ona göre, bu terim, Batılıların reklamından başka bir şey değil. Aynı zamanda bu hareketlere devrim nitelemesinin yakıştırılmasına da karşı çıkıyor, zira devrim, mevcut iktidarda meydana gelen köklü değişim ve bağımsızlık anlamına gelirken şu ana kadar meydana gelmiş tecrübelerin bunun aksini ispat ettiğini zikrediyor.
-Savtu’l Ahrar (Özgürlerin sesi) adlı dergiye özel bir demeç veren Nakkaş, analizinde bir çok örneğe yer veriyor. Mısır’da mesela, meydana gelen değişimin, sadece rejimin başını devirdiğine ancak rejimin kendisini değiştirmediğine inanıyor. Nitekim eski rejimin temsilcisi konumundaki bazı bakanlar ve yetkililerin olduğu gibi kaldığını hatta yönetimin de aynen devam ettiği görüşünde. Biçimsel olarak güvenlik kavramının değişmesine şahit olunduğunu belirten Nakkaş, bu kavramın daha önce ülke bazlı değerlendirmelere tabi tutulurken artık bütün Arapları ilgilendiren düzeyde ele alınması gerektiğini dile getiriyor.

            Lübnanlı uzman, Batı’nın yönlendirmesiyle iç güçlerle dış güçler arasındaki mücadelenin sürmesi anlamında Mısır’daki olayların tamamen Tunus’a uygunluk arz ettiğini belirtiyor. Bir başka deyişle Tunus’taki durum, genel olarak ABD’nin bölgedeki etkisizliği sonucu meydana gelen stratejik bir boşluktan kaynaklandı. Nakkaş, Tunus’taki gelişmelerin İran İslam Devrimi’ne benzer bir devrime yol açacağının önceden kestirilerek bu duruma hazırlık yapıldığını söylüyor. Ve olan biteni şöyle özetliyor: “Bunun kanıtı Tunus’ta devrim olarak nitelendirilen şeyin ordu yönetiminin Bin Ali’yi devirmeye teşvik ederek Amerika’nın kararıyla sonuca ulaştırılma- sıdır. Bu nedenle köklü bir değişim olmamıştır.”
            Suriye’de Başkan Esed’in krize makul yaklaşmadığını kabul etmekle birlikte Suriye’de rejimin çökeceğine ilişkin yorumlara prim vermeyen Stratejik Araştırmalar Network Başkanı, Libya’daki senaryonun tekrarının imkansız gibi bir şey olduğuna işaret ettikten sonra, kendi bakış açısını destekleyen bir çok göstergenin var olduğunu, Türkiye de dahil olmak üzere rejimin devrilmesini sağlayacak dinamiklerin/güçlerin mevcut olmadığını dile getiriyor. Bu çerçevede Suriye ordusunun güçlü bir ordu olduğunu, diplomasisinin hala ayakta olduğunu, İran, Hizbullah ve Filistin hareketlerinde temsil olunan direniş güçlerinin etkisini zikrediyor.
            Hizbullah’ın adı geçtiği noktada Hasan Nasrullah’ın açıklamalarını ve Beşşar Esed’e verdiği desteği savunan Dr. Enis Nakkaş, Suriye rejiminin direnişin yanında yeralan bir yönetim olduğunu ve halen halkın çoğun- luğunun desteğini aldığını, Nasrallah’ın tutumunun ise son derece dengeli olduğunu zira Suriye yönetiminin halkına karşı olmadığını kaydediyor.

            Türkiye’nin Libya’ya ve Suriye’ye yönelik tavrını eleştiren Nakkaş, Türkiye’nin maddi bir takım çıkarları olduğunu ve buna göre hareket ettiğini, Libya meselesinde önce Kaddafi yönetiminden yana tavır koyan Türkiye’nin, Kaddafi yönetiminin çökmek üzere olduğunu görünce daha sonra bu tavrını değiştirip NATO saflarına geçtiğini ifade ediyor.

            Bir dönem el Fetih hareketi içerisinde yer alan ve Filistinli gruplara yakınlığıyla bilinen Nakkaş, Suriye’deki en kötü senaryonun bir iç ve bölgesel savaşın çıkması olduğunu belirterek şunları söylüyor: “İran’ın araya girmesi Suriye’ye yönelik saldırı olmasını engelledi, Tahran, direniş ekseninin geri plandaki üssüdür. Durumun mevcut haliyle devam etmesi, İsrail’e hizmet eder, Suriye’de iç savaşın çıkması etnik ve mezhepsel kökende küçük devletçiklerin ortaya çıkmasına yol açar, Irak bölünür, direniş dağılır, İsrail önümüzdeki 100 yılda bu krizden en kazançlı çıkan gücü olur.” medyasafak10.03.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

            Velayet

“Bu dünyayı sen mi idare ediyorsun?” Rahmetli babamın ailemizdeki fertleri teselli babında zaman zaman sarf ettiği bir soru cümlesi idi. Babam rahmetli olduktan sonra benim de sıkıntılı zamanlarımda kendi kendime üzerinde düşündüğüm ve şimdi bile garip bulduğum “idare et kafana takma” Anlamında bir cümle olduğu aşikar. Eğer niyetlerimiz iyi ve güzelse akibet her zaman hayırdır. Bizlere şer gibi görünse de, olan her şeyde bir hayır vardır. Önemli olan bizlerin kendimize arif olmamız ve niyetlerimizin güzelliğinden emin olmamızdır.

            Kendine arif olmak nefsin oyunlarını bir şekilde fark edebilmek, seçilmişlerin hakkını verebilmek her zaman kolay değildir. Bir Müslüman için yaşadığımız bu günün en büyük ve en önemli gerçeği Hz. Ali’nin (k.v.) açtığı velayet gerçeği, velayet yoludur. “Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır” diyen Resulullah Efendimiz (s.a.v.) de 18 bin alemin, kainatın yaradılış sebebi, Rabbimizin habibi, nebisi, şefi ve resulüdür. Çok şükür O’nun ümmeti olmak gibi yüksek bir şeref ile şereflendik.

            Artık bizlere düşen O’nun irtihali ile başlayan açılan velilik yolunda gidenlere sahip çıkmak ve onlara teslim olmaktır, büyük sözü dinlemektir.

            Okuduklarımıza göre:

Fahr-i alem buyuruyor; “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, üç kişi İsa meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed (s.a.v.) meşrebi üzerinde bulunur... Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir.”

-           Peygamberimizin belirttiğine göre bunlar ile yağmur

yağdırılır. Allah bunlar vasıtasıyla belayı def eder ve bunların yüzü suyu hürmetine insanları rızıklandırır.” (İbn Hanbel, Kitabü’z-Zühd; Makalat, Prof. Dr. Haydar Baş, s.78).

            Bu güzel hadisi-i şeriften anladığımıza göre; gerçekten aramızdan birileri “bu dünyayı idare ediyor.”   Allah (c.c.) bizleri de velilerinden, seçilmişlerinden eylesin, en azından onları seven ve yolunda gidenlerden… Kevser Doyurum 10 Mart 2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

            Tehlikeli proje tehlikeli insan tipi

İslâm âlemi için en tehlikeli proje ‘dinlerarası diyalog’, medeniyetler ittifakı’ ve ‘ılımlı İslâm’ adı altında sürdürülen İslâm’ı değiştirme ve dönüştürme projesidir.

            Gerçi, İslâm’ı değiştirme ve dönüştürme faaliyetleri, İslâm’ın doğuşundan itibaren devam etmektedir. Fakat günümüzde bu faaliyetler daha plânlı, projeli ve kapsamlı bir şekilde icra ediliyor. Dahası, söz konusu proje yaygınlık kazanmış ve o projede bilerek veya bilmeyerek, kendini Müslüman zanneden tipler de görev almışlardır. Müslümanlar için en tehlikeli olan bu insan tipleri, misyonerlerin eseridir. Misyonerler, İslâm’a açıktan saldırmadan, bazı Müslümanların akidelerini bozma yöntemiyle bu tipleri devşirmişlerdir.

            Misyoner teşkilatının başkanı Samuel Zoymer, 1935 yılında Kudüs’te toplanan misyonerlere yaptığı konuşma- da, bu çalışma yöntemini şu sözlerle ifade etmiştir:

            “Sizden Müslümanları Hıristiyan yapmanızı istemiyorum. Sizin asıl göreviniz Müslümanları İslâm’ dan uzaklaştırmaktır. Doğumdan ölüme kadar boynuna haç takmasınlar, kiliseye gitmesinler, vaftiz olmasınlar ama Hıristiyan gibi inansınlar ve yaşasınlar.” Zoymer’e göre, işgal ve sömürünün anahtarı bu anlayışın yerleşmesidir.
            Uzun yıllar Ortadoğu’da çalışmış, ‘Ortadoğu uzmanı’ unvanını almış Graham Fuller de şöyle diyor: “İslâm’ı yönlendirmek gerekir.

...         Zira İslâm’ı kaldırmak mümkün değil.” Bu sözlerden

anlaşılan, Müslüman kılıklı ajanlar ve uşaklar yetiştirmektir.

            Bu tehlikeli projenin öncüsü ABD’dir. Nitekim ABD Büyükelçisi Edelman bunu açıkça ifade etmiştir. İşte sözleri:

            “21’nci yüzyılda ABD’nin en büyük girişimi İslâm’da reform stratejisidir.” ABD, İslâm’da reform yapmaya çalışacak, Müslümanlar da seyredecek. Seyretme şöyle dursun, bazıları devlet gücüyle bu reforma destek oluyor. Ne büyük gaflet!

            ABD, sömürüye karşı direnişi, ancak İslâm’da reform yaparak kıracağını bildiği için buna büyük önem veriyor. Tecrübeyle sabittir ki, Müslümanlar akidesini koru- duğu sürece, sömürüye geçit vermez. Canı pahasına bağımsızlığını ve vatanını korur.

            Bir insan ne kadar güçsüz olursa olsun, zulme karşı direnebilir, Müslüman direnişçiler buna örnektir. ABD’nin liderliğini yaptığı batı dünyasını korkutan da budur.

            Geçmişte, tıpkı bugün Batılıların yaptığı gibi Moğollar da, İslâm âlemini istilâ etmişti. İstilâya karşı direnen serkeş, berduş kişileri, bazı din adamları cihattan koparıp, ibadete yönelttiler.

-           Hz. Mevlana bunu hoş karşılamadı ve şöyle dedi: “Bu kişileri, vatanımızı ve namusumuzu tarumar eden Moğol zalimlerine teslimiyetçi ve işbirlikçi köleler haline getirmektense, eski hallerinde bıraksalardı, daha iyi yapmış olurlardı.”

-           Maalesef, son yıllarda İslâm âleminde, din adamı kisvesiyle, bazıları bundan da daha kötüsünü yapmak için gayret sarf ediyor.

            Daha kötüsü, istilâcılar için “onlar da cennetliktir” diyerek, hoşgörü ile karşılanmalarını sağlamaktır.

            İslâm’ı değiştirme ve dönüştürme projesi, aslında İslâm âlemini teslim alma projesidir.

            ABD’ye Obama’nın başkan olarak seçilmesi de bu projenin bir parçasıdır. -Brzezinski’ye göre Obama, ABD’nin ikinci şansıdır. Bu şans iyi kullanılmazsa, ABD’nin üçüncü şansı olmayacaktır. Obama, bu şansı iyi kullanabiliyor mu, daha doğrusu, rolünü eksiksiz oynayabiliyor mu? Obama, rolünü oynuyor, ama başarılı olup olmayacağı, Müslümanların bilincine bağlı. Obama’nın, ABD başkanı olarak ilk önce İslâm ülkelerine yaptığı ziyaretlerde oynadığı role bir bakalım: 6 Nisan 2009’da TBMM’de yaptığı konuşmada, “ABD’nin İslâmiyet ile savaş içinde olmadığını ve olmayacağını” belirtti. Tophane-i Amir’de üniversiteli öğrencilerle konuşmasında soru-cevap bölümünde saatine baktı ve “ezandan önce programı bitirmeyi hesaplıyorum. Yaklaşık yarım saat var” dedi. 4 Temmuz 2009’da Mısır’da Kahire Üniversitesinde de yaptığı konuşmada şöyle dedi: “İslâm hakkında, nerede olursa olsun, olumsuz basmakalıp düşünceler ile mücadele etmeyi ABD başkanı olarak üstlendiğim sorumluluğun bir bölümü kabul ediyorum.”

            Bu sözler ve jestler, İslâm’ı değiştirme ve dönüştürme projesinin gereklerindendir. Aldananlara yazıklar olsun!  M. Hilmi Yıldırım 12 Mart 2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

            Akıl Sahipleri devletler maneviyat ehlinin feraseti halkı Allah'ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamlarının maneviyatdan uzaklaşıp islam dairesinden çıkarak halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur.bayazıt

 

            HAZİN VE ANLAMLI TARİH TEKERRÜRÜ

Sultan Abdulhamid, Ümmetçi ve kutsal değerlere sahip çıkan siyaset anlayışı gereği Kudüs’ü merkeze almış bir yaklaşım ve siyaset  yürütmüştür. Tarih  akışının ve güç dengelerinin hep İsrail ve yeni dünya düzeni kurgu- sunun  hizmetinde olması ve yeni yüzyılın Emperyal ve Siyonist çetelerinin varoluş ve tahakküm iştahı, İslam’ı boğmak 'Müslümanları birbirine düşürmek ve Ümmeti dağıtmak adına yapılan çabaları gücü nispetinde dağıt- maya çalışmıştır...

-           Ancak o günkü ülema, İslamcı düşünür ve dava adamları Abdulhamidi Diktatör, despot ve zalim olarak nitelemişlerdir.

...         Meşhur ‘Yaşasın Zalimler için cehennem’ sözü bu döneme damgasını vurmuştur. Bu saygın kişilerden bazıları Said Nursi, Mehmet Akif, Elmalılı Hamdi, Filibeli Ahmet Efendi… gibi sevilen ve yetkin kişilerdir.

...         O dönemin İslamcıları; ne yazık ki Abdulhamid karşıtı uluslar arası siyasetin temel nedenini anlayamayan, küçük hesapların peşine düşen ve meşrutiyet isteyen zümre ile beraber hareket etmişlerdir. Devamında İttihat ve Terakki savunuculuğu demokrasi, özgürlük ve insan hakları eksenli çalışmalara katılmışlar, nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sonuçlanan bir sürecin içinde olmuşlardır.

-           Abdulhamid’in  ‘kızıl Sultan’ ilan edilmesi sadece Ermeni ve Yahudilerin gayretleri ile değil, bizim İslamcı- larında özel gayretleri ile gerçekleşmiştir.

            Said Nursi

‘Yaşasın zalimler için Cehennem’ sözünü Abdulhamid için kullanmıştır.

            Mehmet Akif;

Korkak, merkep, baykuş, hayvan, zalim, melun, kızıl kafir kelimelerini şiirlerinde Abdulhamid için kullanmıştır.

            Hak Dini Kur’an Dili Tefsirini yazan Elmalılı Hamdi Efendi ise Abdulhamid’in azledilme fetvasını bizzat kendisi yazmıştır. Yeni Özgürlükçü, demokrat ve İnsan haklarına saygılı (!) devletin oluşmasına, şekillenmesine ve ayakta kalmasına resmi ve gayri resmi destek vermişlerdir. Hatta bazıları mebus olmuş, bazıları da mebus teklifi almışlardır.

            Daha sonraki dönemlerde bazıları yaptıkları hataları anlamışlar ama atı alan Üsküdar’ı geçmiştir artık.

            Abdulhamid’in devre dışı bırakılması, Ümmetin göbeğinde habis bir tümör olan İsrail cinayet şebekesi- nin, Filistin topraklarına yerleşmesine ve Ümmeti tehdit eder duruma gelmesine yol açmıştır...

            İslam coğrafyasında, Ortadoğu’da  kurulan yeni düzenler, devletler hep İsrail’i rahatlatacak tarzda şekillendirilmiştir.

            “Önüme tüm dünyanın zenginliklerini yığsanız da, Osmanlının tüm borçlarını ödeseniz de, ben Kudüs’ün bir çakıl taşını size veremem” diyen anlayışı ve yaklaşımı, buğün ortaya çıkan resme bakınca daha iyi anlayabiliyoruz.

            İsrail’in varlığı ve varlığının devam ettirilme çabalarının, bugün İslam  coğrafyasında nelere mal olduğunu daha iyi görebiliyoruz. ‘Her bir Müslüman bir kova su dökse İsrail’i sel alır götürür’ derken aslında bu sel ümmetin problemlerini de bertaraf edecektir.

-           Bugün de  bazı İslamcılar, ülema ve İslami Sivil toplum kuruluşları,

Abdulhamid dönemindeki İslamcılar ve Ülema gibi, Zalim ve zulüm edebiyatı yaparak, Yüzyılın ümidi, mustazaf- ların savunucusu, İslamın sedası, Amerika ve İsrail Tümörünün baş düşmanı, Kudüs Davasının yılmaz savunucusu ve İsrail’e karşı her cephede savaşarak yüzyıllık “İsrail Projesi”ni alt üst eden  İslam İnkılabına, savunucularına ve direniş örgütlerine karşı neredeyse cihad başlatmak istemektedirler.

-           Özgürlük, Adalet ve İnsan hakları anaforu oluşturarak,

demokrasiyi ve laikliği İslam coğrafyasına hediye etme çalışması yürüten kadrolar, İsrail’in psikolojik ve stratejik açıdan en zayıf hale geldiği şu günlerde, bilme- den Amerika ve İsrail hesaplarının işlemesine, İsrail’in belkide 100 yıl daha Ümmetin içinde çıban olarak kalmasına zemin hazırlamaktadırlar.

            Ümmete liderlik yapan Osmanlı İmparatorluğu, İsrail’in oluşmasını engelleyen davranışları yüzünden, “özgürlük ve demokrasi mücadelesi adı altında hem İslamcıların ve ülemanın önderliğinde” “hemde zalim ve despot ilan edilerek yok edilmeye çalışılmış ve de başarılı olunmuştur.” Bu mücadele sonucunda hem Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş hem de İsrail’in kurulabilmesinin önü açılmıştır. Tabi  artık Türkiye de yaşayan  Müslümanlar özgür, demokrat  ve haklarına sahip bir millet haline de gelmişlerdir.

-           Sıra şimdi tüm İslam coğrafyasındadır. İsrail’i tehdit edebilecek her ne kadar devlet veya devletçik varsa hepsine demokrasi, özgürlük ve de laiklik gelmelidir ki ümmet felaha ulaşsın. Öyle bir düzen kurulmalı ki İslamcılar ve ulema  Allah rızası için çalışarak İsrail ve Amerika’nın değirmenine su taşımalılar.

            İslamcıların 100 yıl önceki hatası geri dönülmez ne büyük hasarlara yol açmışken, bu sürede Müslüman- ların tüm kazanımlarını mezhep ve asabiyet kavgasına kurban edecek gelişmelere zemin hazırlayan bugün ki İslamcılar, İsrail bayrağının 100 yıl daha dalgalanmasına sebep olacaktır. Ne hazindir ki çok takvalı bazı abilerimiz İsrail bayrağındaki yıldızın Hz. Süleyman’ın mührünü temsil ettiği gerekçesiyle kutsal addetmektedir ve İsrail bayrağı yakarak protesto yapan gençleri yarın Hz. Süleyman’a şikayet edeceğini ve bu gençlere Hz. Süleymanın yüzüne nasıl bakabilecekleri uyarısında bulunmaktadırlar.

            İslam İnkılabı tecrübesine rağmen, hala biz Müslüma- nların insanların ve müstazafların problemlerine İslami bir Çözüm yolu üretemiyor olmamız, halkları İslam’ı istemek yerine, özgürlük ve demokrasi havarisi kılmamız hatta laiklik müptelası yapmaya çalışmamız kadar büyük bir ayıp ve zül olamaz.

-           100 yıl önce samimiyet ve imanlarından şüphe etmediğimiz; Said Nursi, Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi sevdiğimiz Ümmetçi İslamcılar ve ulema izledikleri yanlış siyaset ile bizlere  hem Osmanlı’nın yıkılmasını, hem de İsrail’i hediye ettiler.

            Bugünkü Sınır tanımayan ümmetçi İslamcıların ve Ülemanın, bir de Petrol şeyhlerinin  Özgürlük, hürriyet, demokrasi ve bahar mücadelesi başarılı olursa, İsrail İmparatorluğunun önü de açılmış olacaktır...! Bu ayıp ve zül bize yeter… Velfecr 13.03.2012

...         Akıl Sahipler devletler din adamı maneviyat ehlinin feraseti halkı Allah'ın hessabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıklılmasıda din adamların islam dairesinden çıkıp maneviyat'dan uzaklaşarak halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur. Hacı Bayazıt

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

            CİNLERİN İSTİHBARATINI CEMAAT Mİ YOKSA, CEMATİ CİN/ŞEYTANMI KULLANIYOR

TRT Haber kanalında 25 Mart Pazar günü yayınlanan “Büyük Takip” programında CIA, Mossad, KGB gibi istihbarat örgütlerinin cinler aracılığıyla bilgi topladığının anlatılması çok konuşuldu.

Biz meselenin başka bir yanına değinelim…

            Şöyle ki;

a) TRT’nin Büyük Takip programının en bilinen özelliği polisten anlık istihbarat elde edebilmesi. Ergenekon, Balyoz, Şike, Odatv gibi operasyonlarda iddianameye bile girmeyen polis belgeleri bu programda yayınlandı. Odatv iddianamesinde Savcı Cihan Kansız, bir iddiasına Büyük Takip programını kaynak gösterdi.

b) TRT’nin haber kadrolarının çok önemli bir kısmı Samanyolu TV, Zaman gazetesi gibi cemaate yakın kaynaklardan transfer edildi. Odatv, bu kadrolara ilişkin pek çok habere imza attı.

c) Cinler aracılığıyla istihbarat toplandığına ilişkin fikirleri savunan kişilerden biri Fethullah Gülen. Bakın ne diyor Gülen:

“Cinler, dalgıçlığın ötesinde, akıl almaz işler de yapabilmektedirler… Evet onları daha başka işlerde istihdam etme imkanı da vardır. Mesela, devletlerarası haberleşme alanında cinleri kullanmak, hem daha süratli, hem de daha emin bir yol olabilir.

-           Bilhassa bir kısım gizli haberleşmelerde telsiz, telgraf veya telefonların şifre ve kodlarının çalınma ihtimaline karşılık, cinlerin kullanılmasında böyle bir riziko söz konusu olmayacaktır.

-           Bu yönüyle cinler, ileriki zamanın belki de en emin ulakları olacaklardır. Yarınlar kim bilir daha nice harikalar karşımıza çıkaracaktır.”

Kısacası TRT Haber’in teorisi sürpriz değil. Odatv.com 29.03.2012

-           Ehli Vicdan sahipleri dinler arası diyaloku “dinin Peygamberini gölgeleyen” deccalizim misyonudur; fetullah efendi'de deccalizim misyonun açığa çıkmış yanıdır; bundan dolayı şeytan fetullah efendi ile insanlar üzerin'de bağımlılık oluşturmak için fetullah efendiyi ileri sürüyor. Bayazıt

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

            Türklerin İslam’la şereflenmesi Ehl-i Beyt iledir

İslam’a büyük hizmetlerde bulunmuş ve Hz. Peygamber- in (sav) övgüsüne mazhar olmuş Türkler, İslam’ı bizzat Ehl-i Beyt’in kaynaklarından öğrenmişlerdir.

-           Ehl-i Beyt’i sevmemiz hususunda Cenäb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Deki: Ben bu (peygamberliğimi tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgiden başka hiç bir ücret istemiyorum.” (Şura, 23)     Meveddet ayeti olarak bilinen bu ayete göre İmam Şafi, “Ehl-i Beyt’i sevmek farzdır” der.

            Türklerin Ehl-i Beyt’i sevmesinin bir diğer nedeni de İslam’la şereflenmelerine vesile olmalarıdır.

            Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra, Hz. Peygamber’in (sav) torunları Türkistan’a göçtüler. Horasan ve Maveraünnehir’e yerleştiler.

            İmam Hasan (as) ve İmam Hüseyin’in (as) soyu 8. yüzyılın başlarından itibaren İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan bölgesine yayılmışlardır. Bundan sonra başlayan süreçte Ehl-i Beyt imamlarının Türkleri İslam’a daveti büyük bir muhabbetle gerçekleşmiştir.
İmam Musa Kazım (as) ve oğlu İmam Rıza (as ) Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlenmişlerdir.

            İmam Zeynelabidin (as) oğlu Zeyd soyu, İmam Cafer’in

(as) oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu imamların Türklerle yakın ilişkileri olmuştur.

            Halife Memun’un, İmam Rız’ı (as)  veliaht tayin etmesi ile Türkler Abbasi ordusunda ve yönetiminde önemli mevkilere getirilmişlerdir. Abbasiler, İmam Naki’yi (as) Samarra’da yaşamaya mecbur ettiklerinde, İmam Naki (as) de bu bölgede Türklere İslam’ı tebliğ etmiştir.
Türklerin Kur’an’ın Türkçe anlamını öğrenmeleri, Hz. Peygamberin sünnetini, İslam’ın temel prensiplerini kavramaları hep Ehl-i Beyt imamları kanalı ile olmuştur.
-           Anadolu’nun İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde en önemli isim Ahmed Yesevi’dir. Belh, Buhara ve Horasan taraflarından gelen erenleri bu coğrafyalara yerleştirmiş- tir. Ahmed Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Horozlu Dede gibi alperenleri Anadolu’ya göndermiştir.

            Hacı Bektaşi Veli bu hareketin öncülerindendir. Soyu İmam Musa Kazım’a (as) uzanmaktadır. Kendi himayesinde 36 bin kişinin olduğu yazmaktadır. Hacı Bektaş’ın halifelerinden Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da; Akçakoca’da,  Akyazı’da; Barak Baba Bigadiç’de; Hızır Samut Bozok’da Yozgat’ta; Sultan Şüca Eskişehir’de; Hacım Sultan Uşak’ta; Taptuk Emre Sakarya bölgesinde faaliyet göstermişlerdir. Şeyh Abdal Murad Horasan erenlerindendir. Bursa’nın fethinde bulunmuştur. Şeyh Abdal Musa Yesevi fakirlerindendir. Hacı Bektaş ile Anadolu’ya gelmişlerdir.

            Emir Sultan Hüseyni soyundandır. Şeyh Geyikli Baba da Yesevi fakirlerindendir. Bursa’dadır.

            Burada Ahilik teşkilatından da bahsetmek gerekir. Ahi teşkilatını kuran kişi bir Ehl-i Beyt aşığı olan Hacı Bektaşi Veli’dir.

            Anadolu, Ehl-i Beyt anlayışı ile önce İslamlaşmış ve sonra Türkleşmiştir. Büyük Selçuklular, Anadolu Selçu-klular dönemlerinde Yavuz Sultan Selim zamanına kadar geçen süreçte Ehl-i Beyt’in nefesi, himmeti bu coğrafya- da idi.

-           Ancak bundan sonra Ehl-i Beyt’e sırtını dönen anlayış zaten Osmanlının da sonunu hazırlamıştır.

            Türk İslam dünyasının geçmişte olduğu gibi yeniden gerçekleşecek hakimiyeti, bu Ehl-i Beyt, Türk İslam medeniyetinin tekrar inşası ile mümkündür. Türk İslam medeniyetini Anadolu coğrafyasındaki insanlara yaşatarak birliği temin etmek, bozulmadan, dağılmadan, Müslüman Türk kimliği etrafında buluşmak lazımdır.
Bugün asıl olan ayrışım değildir. Bu topraklarda yaşayan bütün etnik grupların Müslüman Türk kimliği ile var olması onların yücelmesine ve yükselmesine yegane sebeptir.
            Biz bu yoldaki gayretimizi çalışmalarımız ile devreye koyduk. Allah muvaffak eylesin. Prof. Dr. Haydar Baş 2 Nisan 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

            Erdoğan’dan savaş çağrısı

Esad zaman kazanmadan saldıralım !!!

Bugün İstanbul’da düzenlenen “Suriye Halkının Dostları” toplantısında ilk konuşmayı yapan Başbakan Erdoğan, “uluslararası toplumun harekete geçmesi kaçınılmaz hale geldi” diyerek bir kez daha açıkça acil askeri müdahale çağrısında bulundu.

            Bugün İstanbul’da düzenlenen “Suriye Halkının Dostları” toplantısında ilk konuşmayı yapan Başbakan Erdoğan, “uluslararası toplumun harekete geçmesi kaçınılmaz hale geldi” diyerek açıkça askeri müdahale çağrısında bulundu. Bunun için gerekçe olarak Annan planı konusunda adım atılmamış olmasını gösteren Erdoğan, askeri müdahale konusunda ABD’den bile daha aceleci olduğunu bir kez daha gösterdi.

            Eroğan: Esad zaman kazanmadan saldıralım “Suriye Halkının Dostları Grubu” ikinci toplantısı, bugün İstanbul’da yapıldı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ nun ev sahipliğinde düzenlenen konferansa 80’den fazla ülke ve uluslararası kuruluşun temsilcileri katıldı.

            Açılış bölümünde konuşan Erdoğan, Suriye lideri Beşar Esad’ın Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın altı maddelik planını kabul ettiğini açıklamasına rağmen, Suriye’de “akan kanın durdurulması” açısından herhangi bir gelişme yaşanmadığını iddia etti ve “Annan’a verilen söz de yerine getirilmemiştir. Rejim ölüm kusmaya devam etmektedir. Zaten bugüne kadar verdiği sözleri hiç tutmamıştır” diye konuştu. -Oysa, Annan planınında yapılan öngörüde, muhalefet hareketinin de silah bırakması söz konusuyken, çetelerin şiddet eylemlerinde hiçbir kesinti olmadığı biliniyor.

            ABD ve müttefiklerinden oluştuğu bilinen “uluslar- arası toplumun” harekete geçmesinin kaçınılmaz hale geldiğini ifade eden Erdoğan, “Annan’ın girişimlerinin sonuç vermesini can-ı gönülden istedik- lerini ancak uluslararası topluma sözler veren Esad yönetiminin bunu zaman kazanması için kullanabile- ceğini” vurguladı.

            Erdoğan da takvim istiyor. Suriye muhalefetinin bir askeri müdahale sürecini başlatmak için BM’den talep ettiği “zaman çizelgesi”ne Erdoğan da konuşmasında yer verdi: “BM Güvenlik Konseyi’nin kararının Suriye tarafından manipüle edilmesine izin vermeyeceğiz.

            Zalim ile kurbanı aynı kefeye sokan her girişim, zalime zaman kazandırır, belirli bir siyasi geçiş takvime bağlanmazsa, bu Suriye yönetimini şiddet kullanmaya teşvik edecektir. Genel Kurul, bu tarihi sorumluluğu üstlenmekten kaçınırsa, Suriye halkının meşru müdafa hakkının desteklenmesi dışında seçenek kalmayacaktır” dedi.

            “Suriye’den kaçanların sayısı 100 bin” Suriye’de görev yapan gazetecilerin tehlike altında olduğunu iddia eden Erdoğan, iki hafta kadar önce bu ülkeye giden Gerçek Hayat dergisi muhabiri Adem Özköse ve kameraman Hamit Coşkun’dan haber almakta zorlandıklarını belirtti.

            Erdoğan ayrıca, Suriye’deki olaylarda hayatını kaybe- denlerin sayısının BM rakamlarına göre 9 bin kişi olduğunu, ancak kendisinin tahminlerinin daha yüksek olduğunu öne sürdü. Erdoğan Suriye’den kaçıp komşu ülkelere sığınanların sayısının da 100 bini bulduğunu iddia ederek, bu kişilerden yaklaşık 20 binin Türkiye’ye geldiğini ifade etti.

            “Bir an önce saldırılsın” Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Buhan Galyun ise,” Artık söylemden eyleme geçmenin zamanı gelmiştir. Burada kendi adıma değil, şehitlerimiz adına, tecavüze uğrayan kadınlarımız, hor görülen yaşlılarımız adına konuşuyorum. Esad rejimi katletmeye devam ediyor. Ululararası rejim üzerine düşeni bir an önce yapmalıdır” dedi. Başbakan Erdoğan ile aynı söylemi dile getiren Galyun, “Esad uluslararası rejimin görüşmeleri nedeniyle zaman kazanmaya ve insanları katletmeye devam edecektir. Esad, özgürlük isteyen halka terörist demektedir. Asıl terörist Esad rejimidir. Esad rejimi yıkılacaktır. Uluslararası hüküm- lerin yerine getirilmesi gerek.

            Artık söylemden eyleme geçmeliyiz. İnsanlarımızın korunması için hür Suriye ordusunun güçlenmesini istiyoruz. Suriye’deki zulüm bitecektir. Suriye halkı kendine destek vereni de vermeyeni de unutmayacaktır. Halk merkezli, demokrasi merkezli -uluslar arası düzene bağlı- bir Suriye kurulacaktır” haber.sol.org.tr 02.04.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

            “Esad’ın kalması İsrail için hezimet olur”   

Mossad’ın eski başkanı : ‘‘Esad kalırsa bizim için hezimet olur’’ İsrail gizli servisi Mossad’ın eski başkanı Efraim Halevi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın görevde kalmasının, “İsrail için büyük bir stratejik hezimet olacağıni” İleri sürdü.

            Halevi, Yedioth Ahronot gazetesinde yayımlanan makalesinde, Suriye’deki krize siyasi çözüm bulunması konusunda BM ve Arap Birliği’nin Suriye Temsilcisi Kofi Annan’ın hazırladığı plana ilişkin görüşlerini açıkladı.

-           Annan Planı”nın kabul edilmesi ve uluslararası toplumun Esad’ın koltuğunda kalmasına razı olmasının İsrail açısından taşıdığı tehlikelere işaret eden Halevi, şunları kaydetti:

-           Annan girişiminde başarılı olur ve Türkiye, Rusya, Çin, ABD, Fransa, İngiltere ile Almanya bu planın uygulanmasını uygun görürse, bir devlet olmamızdan bu yana İsrail’in en büyük stratejik hezimetine tanık olacağız. Şayet Annan bütün bunları bizi hesaba katmadan yaparsa hezimet katlanacak.

-           Gelinen aşamada İsrail’in siyaset ve güvenlik bakımından bir meydan okumayla yüz yüze olduğunu savunan Halevi, İsrail hükümetinin ise sessiz kaldığına

işaret etti. Annan Planı”nın Esad’ı, sorunun odağı olmaktan çıkarıp Suriye krizinin çözümü için önemli bir ortağa dönüştürdüğünü iddia eden Halevi, İran’ın da Suriye’de çözüm sağlanması konusunda büyük devlet- lerin stratejik müttefiki haline geldiğini savundu. Efraim Halevi, 1998-2002 yılları arasında İsrail gizli servisi Mossad’ın başkanlığını yapmıştı. Rasthaber 02.04.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

            Yok oluşun ilahi işaretleri

Tarihin karanlıklarında nice ölü devletler, nice kadavra imparatorluklar ve nice helak olmuş toplumlar gömülüdür.
            “Devlet ve toplum kabristanlığı”ndan ibret almamız gereken günlerden geçiyoruz. Nitekim merhum Akif, “kıssadan hisse”sinde şöyle der:

“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
“Tarih“İ  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

            Yaşanan olayları ele alın; millet, hükümet veya devlet iradesinin esamesi okunmuyor. Türkiye sürüklenip gidiyor. Sürüklendiğimiz noktayı öngöremiyoruz.
Sayısını hatırlayanımız yok… Şu kadar devleti yıkılıp gitmiş, şu kadar boyu ve soyu tarihten silinmiş bir millet olarak, akıl almaz gidişatımızın ve devlet-millet sürüklenişimizin varacağı yok oluşu görmek zorundayız.
Hakkı teslim etmek lazım ki, Prof. Dr. Haydar Baş beyden başka, gelişmeleri ve tehlikeleri öngörebilen, sivil-asker herkesi ayıktırmaya çalışan, devlet ve milletin akıl sahiplerine çağrı yapıp çözümler sunan, yol gösteren

bir Allah kulu yok…

            Merhum Celal Mısır hocamız, 84’lü yıllarda şu gerçeğin altını ısrarla çizerdi:

            Bir milletin uleması (aydın kesimi) ve umerası (idarecileri) bozulursa, o millet yok olmaya sürüklenir.
Bu hikmetin, Hz. Peygamber’den bir haber, bir tenbih olduğunu yıllar sonra fark ettim. Nitekim Rasulullah

(sav) şöyle buyurur: “İnsanlardan iki sınıf vardır ki, onlar iyi olursa, tüm toplum iyi olur; onlar bozulursa bütün toplum bozulur. Onlar, alimler ve idarecilerdir” (Suyuti, Cami’us-Sağir, H. No. 5047; Münavi, Feyz’ul Kadir, 5/ 384, 5047; Ebu Nuaym, Hilye, 4/96).

            Bugün maalesef toplumumuz bu bozulmayı ciddi düzeyde yaşıyor.

-           Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in(sav) “Ümmetim hakkında en çok korktuğum fitne, sapmış ve saptıran idarecilerdir. Ümmetimden bazı gruplar (Hak din olan İslam’a sırt dönerek) müşriklere ve Ehl–i Kitaba iltihak edeceklerdir, onların dinlerine dahil olacaklardır ” diye haber verdiği büyük fitne, Müslüman toplumları kasıp kavuruyor (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9; Darimí, Sünen, Rikak 39, H. No: 2755, 2/219).
            Toplum, yöneticileri veya okumuş-yazmış takımı bahane ederek bozulmaya ya mazeret üretiyor, yahut duyarsız kalıyor. Ancak akıl sahibi hiçbir toplumun, “Ey Rabbimiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yolda saptırdılar” (Ahzab Suresi, 67) diyerek helak olmaktan ve azaptan kurtulması mümkün olmaz.
Vakıa şu ki, geçersiz hiçbir mazeret, toplumların helakini engelleyememiştir.

            Hatta birçok geçerli mazeret bile helak olmaktan kurtulmak için yetmemiştir.

            Toplumdaki bozulma öyle bir hal alır ki, kulaklar işitmez, gözler görmez, kalpler ürpermez. İdareciler başta olmak üzere toplum, bakar kördür artık… Bugün maalesef bu süreci yaşıyoruz. “Onları doğru yola çağırmış olsanız, işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler” (Araf Suresi, 198).
-           Akl-ı selim ikazlara kulak asmayan, yanlış ve batılda ısrar eden şımarmış idareciler, kendi toplumlarının helake sürüklenmesinde baş çekerler.

...         Alemlerin rabbi olan Allah (cc), toplumların yok oluşa sürüklenmesindeki evrensel ilahi ölçüyü şöyle açıklar:
“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin servetten ve devletten şımarmış elebaşılarına (hakkı/doğru) gösterip ikaz ederiz; buna rağmen onlar ısrarla orada kötülük/batılı işlerler. -Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz” (İsra Suresi, 16).

            Servet ve devletle sımarmış bu yöneticilerin en temel vasıflarından biri de, işbaşına geldiklerinde tarımı ve nesli /geni kökten kurutmaya kalkışmalardır...

            Nitekim bu bağlamda da ilahi ikaz söz konusudur:
“Dünyaya dair konuşmaları seni imrendiren şu (Müslümana hasım olanlar), yer yüzünde iş başına geçti mi orada fesât çıkarmaya, tarımı ve nesli/geni kökünden kurutmaya koyulurlar.

            Allah ise fesadı sevmez” (Bakara Suresi, 205). Yerden bereket ve gökten rahmet kesilir. Yüreklerden iman ve samimiyet çekilir. Toplumu kaos, kargaşa ve korku kuşatır. Kardeş kardeşe kırdırılır. İlahi ve nebevî haberlerin işaret ettiği bozuk idarecilerin eli, uygulamaları ve hıyaneti ile toplumlar yok oluşa sürüklenir; devlet ve milletler, artık kadavra millet ve ölü devlet halini alırlar.

            Hz. Peygamber’in hatırlatmasıyla, böylesi hıyanet içindeki idarecilerin ne dünyada, ne de ahirette yatacak yerleri yoktur: “Bir adam ki, Allah onu, halkı görüp gözetmek ve himaye etmek üzere idareci yapar, o da idare ettiği halka hiyanet ederek aldatmış olduğu halde ölürse; Yüce Allah o kişiye, Cenneti kesinlikle haram eder” (Buhârî, Sahih, Ahkâm 8; Müslim, sahih, İman, 63/227).
            Toplumun helak oluştan kurtulmasının yegane yolu; sapmış ulema ve şımarmış umera/idareci takımına sırtını dönüp hak, adalet ve dosdoğru ölçülere sahip önderlerle bir ve beraber olarak tüm mukaddesata ve geleceğine sahip çıkmasıdır. Mehmet Emin Koç 04.04.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

            Gadir-i Hum hutbesi Müslümanların ortak değeri

Hz. Ali’nin(ra) velayeti ve Rasulullah’tan(sav) sonra ümmetin sahibi oluşu, İslam’ın tüm kaynaklarında “mütevatir derecede haber”lerle sabittir. Rasulullah (sav) “kendinden sonra ümmetinin sapıklığa düşmemesinin garantisi olarak iki emanet olan Kur’an ve Ehl-i Beyt’ini bıraktığını” ilan buyuruyor (M. Hamidullah, Mecmûatü´l-Vesaik, 362, 365; Tirmizî, Sünen, Menakıb 32; Ebû Davud, Sünen, Talâk 40; Müslim, Sahih, Kasame 26; Buharî, Sahih, Hudud 10; İmam Malik, Muvatta, Kader 3; Darimî, Sünen, Mukaddime 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/75, 3/212, 286, 4/206, 5/30).

-           Bu nebevî ilana mukabil, İslam’ın esaslarının ancak Emevî istibdat ve mezalim süzgecinden geçtiği kadarına vakıf olabilen Müslümanların Ehl-i Sünnet kesiminin kimi mürekkep yalamış cahilleri, Ehl-i Beyt’i diline doluyor… Hz. Ali’nin(ra) velayetini Emevî taassubu ile görmezlikten geliyor, Gadir-i Hum hutbesini inkâra yelteniyor, hatta Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “sevilmesini emir buyurduğu” (Şura Suresi, 23) Rasulullah’ın bu kutlu Ehl-i Beyt’ini sevenleri mel’un Yezid’in yaklaşımıyla red ve lanetleme noktasına sürükleniyor.
            Halbuki Rasulullah’ın Hz. Ali’nin velayetini ümmetine duyurduğu ve kendisinden sonra ümmetinin sahibi oluşunu ilan ettiği Gadir-i Hum hutbesine dar rivayetler, Ehl-i Sünnet kaynaklarında da mütevatir derecesindedir. Nitekim el-Banî, Gadir hadislerinin her iki kısmının sahih, hatta ilk kısmının mütevatir olduğunu açıklar (el-Bani, Silsilet’ü Ehadis’is-Sahiha, I-IV, s. 343-344, 2.
Baskı, Amman, 1404).

            Gadir-i Hum olayı, Ehl-i Beyt’in bizzat Hz. Ali efendmizin hattyla kaleme alınmış temel hadis kaynak- larında teferruatıyla aktarıldığı gibi, Ehl-i Sünnet’in ana hadis kaynaklarında çeşitli detaylarıyla rivayet edilmek- tedir. Gadir-i Hum’a dair en sağlam kaynaklara dayalı en geniş malumatı, Prof. Dr. Haydar Baş beyin 10 ciltlik Ehl-i Beyt Külliyatı’nda bulabilirsiniz. Bu külliyatı, başucu kitabı yapın ki, gönlünüz ve haneniz Ehl-i Beyt sevdasıyla bereketlensin. Gadir-i Hum hadisleri bağlam- ında Cemal Sofuoğlu, Adnan Demircan ve Ali Osman Ateş hocalar da makale düzeyinde çalışmalar yaptılar.
Rasulullah’ın Arafat’taki Veda hutbesinden sonra irad ettiği Gadir-i Hum hutbesi, orada hatırlattığı ölçüler ve emanet bıraktığı değerler, bütün Müslümanların ortak malıdır, ortak değeridir, ortak adresidir.

-           Ahir zamanda güya İslam namına Ehl-i Beyt’in karşısına geçip Deccalların safında yerini almış kimi Ehl-i Sünnet kılıklı softalar bilmezlikten gelseler de… Ehl-i Sünnet’in en sağlam kabul ettiği hadis kaynaklarında Gadir-i Hum olayının nakledilmesi, bu gerçeklerin, sadece 'ötelenmiş' Şia dünyasının değil, Sünni-Şii tüm Müslümanların ortak değeri olduğunu gösteriyor. Zerre kadar iz’anı ve imanı bulunan her İslam evladı, Prof. Dr. Baş’ın gayretleri ile “Rasulullah’ın ümmetine emanet bıraktığı” bu değerler etrafında buluşuyor, yüreği birlik aşkıyla çarpıyor, Müslümanların tevhidi için çırpınıyor.
Gâdir- Hum, Mekke ile Medine arasında, Mekke’ye 190-200 km mesafede, Medine’ye gidiş istikametinde yolun sol tarafında, eski hac yolu ve mikat mahalli olan Cuhfe’nin 5 km. yakınında sazlık ve bataklık bir mevkidir. Hz. Peygamber’in veda haccı dönüşü dinlen- diği, ikindi namazını kıldığı ve okuduğu hutbe hatırası olarak metruk bir mescit bulunmaktadır (Yakut el-Hamevî, Mu’cem’ul-Buldan, II, 389).

            Ehl-i Beyt Külliyatı’nın müellifi Prof. Dr. Haydar Baş beyin gayretleri ile Bursa’da düzenlenen Uluslararası Uluslararsı Ehl-i Beyt Sempozyumu’nun kapanış konuşmasında, Prof. Dr. Baş, Rasulullah’ın Gadr-i Hum hutbesinin Ehl-i Sünnet dünyasından 210 temel kaynak eserde konu edildiğini anlattı, ekrandan söz konusu kaynakları tek tek sıralayarak aktardı.

            İmam Nesaî, Hz. Ali’nin fazileti hakkında Hasais adlı eserini telif ettiği ve oradaki hadisleri rivayet ettiği için şehit edilmiştir (Bkz. Nesai, Hasais, s. 4, Beyrut, Tarihsiz) Gadir-i Hum hutbesinin bizzat ismi, mevkii ve detayları zikredilerek rivayet edilen Ehl-i Sünnet’in temel hadis kaynaklarından bazılarını hatırlatarak, bugünkü bölümü sona erdirelim: Müslim, Sahih, Fedail’üs-Sahabe, 44/36,6175, 6176, 6177. Nesaî, Hasais-i Ali, H. No. 8, 76, 82,83,85, 90, 95, 96, İbn Mace, Sünen, Mukaddime, Fazl’u Ali’yy-İbni Ebi Talib, 29/116.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/241(s.262), 950(s.340), 964(s.344); 7/23959(s.779-780); 6/18671 (s.305-306), 19494 (s.528), 19518(s.534), 19540(s.538-539), 19543 (s.539).
Gadir-i Hum hutbesinin içeriği ve Rasulullah’ın dikkat çektiği ölçüler ise, Prof. Dr. Baş’ın hem Ehl-i Beyt Külliyatı’nda, hem de sempozyumun açılış konuşmasın- da belirttiği üzere, Ehl-i Sünnet’in 200’leri aşan temel kaynaklarında rivayet edilerek günümüze kadar gelmiştir. Konu bu derece açıktır, nettir, hakikattir.
Ehl-i Sünnet’in vazgeçilemez hadis kaynağı olan Müsned’in müellifi ve Hanbeli mezhebinin sahibi büyük imam Ahmed b. Hanbel(ra), “Hz. Ali’nin faziletleri hakkında varid olan hadisler bir başkası için varid olmamıştır” demektedir (Heytemî, Sevaik, s. 118, Kahire Mat., Mısır, tarihsiz). Birçok muhaddisi Ehl-i Beyt sevgisi sebebiyle çürüğe çıkartmaya ve rivayetlerini zayıf diye yaftalamaya kalkışan Zehebi ve Nisaburî bile, “Hz. Ali’nin fazileti babında varid olan sahih ve hasen hadisler kadar, sahabeden hiçbiri hakkında varid olmuş değildir” diyerek, hakkı teslim etmek durumunda kalmışlardır (bkz. Heytemî, Sevaik, s. 118-119).

-           Ehl-i Sünnet adı altında ahir zamanın Deccalların peşine takılıp Ehl-i Beyt’i sevenlerin karşısına geçerek oradan Müslümanlara kurşun atan cahillerin foyaları ortaya çıkıncaya ve hakkı sahibine teslim edinceye kadar, bu konuya devam edelim. Mehmet Emin Koç 06.04.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

            SİYASAL İSLAM'IN EMPERYALİZM İLE BÜTÜNLEŞ- MESİNİ, BİR YERDE KIRMAK ZORUNDAYIZ.

            Suriye Meselesi Artık İran Meselesidir!
Tayyip Erdoğan’ın Güney Kore’nin başkentinde, Obama ile yaptığı görüşme, hem Amerika, hem de Amerika ile kaderini bütünleştirmiş AKP için, kader niteliğinde bir görüşmedir.
Amerika’dan son içi boş tehdidin geleceğini anlayan Ahmedinecat, önce Erdoğan ile görüşmek istememiş, Erdoğan’ın ısrarı sonunda, görüşme ancak bir gün sonra gerçekleşmiştir. Bu görüşmede, Amerika İran’ı birkez daha tehdit etmiştir.

Tehdidi iletenin de, tehdidi yapanın yanında olduğunu bilen İran, Türkiye’ye karşı sertleşmeye başlamıştır.
İşaretler şunlardır.

- Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını bir gün beklet- mek, diploması dünyasında az görülen bir durumdur.
- Suriye’ye olan desteğinin artarak devam edeceğini, İran, Türk tarafına bildirmiştir.

- Suriye’nin Dostları adı altında, Suriye’nin Haçlı Düşmanlarının, İstanbul’da toplanmış olmasını, sert bir dil ile eleştirmiştir.

- Türkiye’nin, Amerika’nın emirleri doğrultusunda, İran’a petrol ambargosu uygulayacağını bildirmesi, İran’ı da, Türkiye’ye karşı tedbirler almaya yöneltmiştir.

İran’ın Suriye’ye yapılacak bir müdahalede, Suriye’nin yanında olacağını açıklaması, Erdoğan’ı Suriye müdahalesi konusunda elini soğutmuştur. (Amerika’nın planına göre, Türkiye, önce Suriye’ye girecek,  seçimleri- nden sonra da, Amerika İran’a hava saldırısı yapacaktı.)
İran ile (5+1) ülkelerinin nükleer enerji konusunda yapacakları görüşmelerin İstanbul’da yapılmayacağı, İran tarafından resmen açıklanmış olmasıdır. Üslup da oldukça yadırgatıcıdır. Bunlardan daha önemlisi, Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın bölgede yaptığı askeri tatbikat sırasında, Malatya’daki Küreçik Amerikan Üssünden gemilerin haberleşme yardımı almış olmasıdır.
Amerika, bugün yaptığı bir açıklamada, Suriye’nin muhaliflerine istihbarat desteği vereceğini açıklamış bulunuyor.
            Amerika, İran’ın Amerikan dolarını, diğer ülkeler ile yaptığı alış-verişte kullanmaması, Amerika’yı çileden çıkarmaktadır. Daha fazla dolar basmasını engellemekte, sömürü alanlarını tıkamaktadır. Amerika Suriye’yi vuramasa bile, İran’ı vurmak isteyecekdir. Pazarını genişletmesi,  yeni ham madde ve enerji alanlarına ulaşmasının önünde, İran büyük engel teşkil etmektedir.
Yaşananlara böyle baktığımızda, mesele artık Suriye meselesi değildir. İran meselesidir.

            Peki, bizim kaderimiz, Amerika’ya uşaklık etmek midir? Amerika komşularımızı bize düşman ederek, bölgede Türkiye’den de bir parça kopararak, Büyük Kürdistan’ı kurup, içine de üslerini yerleştirip, bize harabe bir bölge bırakacak, biz de Amerika’ya bu işleri yapmasında uşaklık edeceğiz.

            Peki, bu bir kader midir?

            Hayır.
Dincileşerek “dini bölücülük” cemaatleşmek, sosyal bütünleşmemizi durduruyor. Bizi bölüyor. Sosyal sermayemizi, “direnme gücümüzü”, Amerikan emperyal-izmini, halkımıza kavratarak bu bölcülüğü/gericiliği kırabiliriz.
            Siyasal iktidarı ve işbirlikçilerini korkudan eleştirem- iyorsak da, Amerikan saldırganlığını ve tahripciliği/ gericiliğini, yakınlarımıza anlatmak, bu ülkede yaşamanın bize verdiği sorumluluktur. Varlığımızı savunmaktır.
-           “İslam'ın en büyük tahrip aracı", Siyasal İslam’ın emperyalizm ile bütünleşmesini,  bir yerde kırmak zorundayız. Bülent ESİNOĞLU 06.04.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

            Hz. Ali’nin velayetini tebrik ve birlik mayası

ABD ve Haçlı dünyasının Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Şia-Sünni çatışmasıyla çıkartmak istediği “büyük savaş oyunu”nu, yazdığı Ehl-i Beyt Külliyatı ve düzenlediği Uluslararası Ehl-i Beyt sempozyumlarıyla bozan Prof. Dr. Haydar Baş beyin, “imamet ve hilafet” konusunda yaptığı şu tespit, Müslümanların birlik mayasıdır:
            “Ötekileştirilmiş Şia dünyası Hz. Ali’nin(as) imametini, Gadir-i Hum günü Resulullah’ın (sav) irad ettiği hutbesi sebebiyle kabul eder. Hz. Peygamber (sav) bu hutbenin yedi yerinde Hz. Ali’yi (as) kendinden sonra “vasi ve halife “ tayin etmiştir. Şiiler bu gerekçe ile  Hz. Ali’nin(as) hilafeti farzdır, demektedirler…  Gadir-i Hum hutbesi 220 Sünni alimin eserinde de yer almaktadır. Sünniler ise, Hz. Ali’yi (as) velayetin başı kabul etmektedirler. “Hz. Peygamber (sav) nübüvvetin başıdır. Gadir-i Hum hutbesindeki ilan ise, “Hz. Ali’nin Velayetin başı olduğunun”  ilanıdır görüşünü savunurlar. Birinci halife Hz. Ebubekir’dir (ra); Velayetin başı da Hz. Ali’dir (as)

demektedir ümmet. Yani hilafette Hz. Ebubekir’i (ra), velayette de Hz. Ali’yi (as) baş kabul ederler. Hilafet makamının Hz. Ebubekir’e ait olması ve velayet makamının da Hz. Ali’nin (as) olması, Şii ve Sünni dünyayı birleştirecek; imameti ve hilafeti birbirine olan husumeti engelleyecek ortak bir  payda haline getirmektedir.” -YANİ “devletin siyası kanadının önünde onu karuyan yardım eden manevi güç imam/velayet makamının olması.”

            ABD ve Haçlı dünyasının, Rasulullah’ın teşbihiyle “aç kurtların sofraya çullandığı gibi topyekun İslam coğrafyasına çullandıkları” bugün, “Lailahe illallah, Muhammed’ur Rasulullah” diyen bütün Müslümanlar, bu tespite, bu Tevhid’e, bu birliğe ve bu kardeşliğe muhtaçtır. Prof. Dr. Baş’ın bu tarihi tespiti, Gadir-i Hum gününe şahit olan sahabenin “Rasulullah’ın kendinden sonra ümmetinin velisi, sahibi ve imamı” olarak ilan buyurduğu Hz. Ali’yi tebrik etmelerinde de kendini göstermektedir.
            Sünni kaynaklarda da rivayet edilen bu tebrik ve hakkı teslim sahneleri, bugün, Amerika ve Haçlı dünyasının bedava avukatlığına soyunarak Ehl-i Beyt’i seviyorlar diye Müslüman komşularımıza karşı milletimizi Haçlı ağzıyla savaş çağıran sarıklı Deccallerin, hem maskelerini düşürüyor…

            Hem de Sünni kılıklı bu Amerikan borazanlarının Ehl-i Sünnet ile alakalarının olmadığını gösteriyor.

            Bunların sakalları, sarıkları, kalıpları Ehl-i Sünnet… Kalpleri ve safları ise Ehl-i Salib ve Amerikan!
Hz. Ali’nin hakkını teslim ve sahabenin kendisini tebrik etmesi bağlamında büyük imam Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde şunu naklediyor:

Bera b. Azib (ra) dedi ki: Rasulullah’ın (sav) (ifa etmiş olduğu Veda haccı dönüşünü) seferinde birlikteydik. Gadir-i Hum’da konakladık. Namaz kılma emrini vererek nida ettirdi. İkindi namazını kıldırdı.  Ardından (bir hutbe irad ederek) Ali’nin (ra) elini tuttu ve “Bilmez misiniz ki, ben, mü’minlere kendi nefislerinden evlayım?” buyurdu. Ashab “Evet” cevabını verdiler. Rasulullah (sav) suali “her bir mü’min için” ifadesiyle aynı şekilde tekrar etti; sahabiler, evet, karşılığını verdiler. Bunun üzerine Rasulullah (sav) Ali’nin elini tutup kaldırarak “Ben kimin mevlası isem, Ali’de onun mevlasıdır. Allahım ona dost olan dost, düşman olana düşman ol” buyurdu. Bu esnada Hz. Ömer (ra) Hz. Ali(as) ile karşılaştı ve onu şöylece kutladı: “Ne mutlu san, Ey Ebu Talib’in oğlu! Gözün aydın! Kadın ve erkek her bir mü’minin mevlası oldun” dedi ( Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/281; 6 / 305-306, Had. No: 18671, 18672, Beyrut bask., 1998).
Aynı tebriği İbn Kesir ve bağdadî de de nakleder (İbni Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye”, 11/73 ; Hatib el-Bağdadi, Tarih el-Bağdad,  8/289).

            Hüccet’ül-İslam İmam Gazzali (ra) ise, Gadir-i Hum olayı anlattıktan sonra, Hz. Ömer’in “Yaşa, var ol, ey Hasan’ın babası! Şüphesiz sen, artık benim ve kadın erkek her bir mü’minin mevlası oldun” diye tebrik ve hakkı teslim ettiğini nakleder, bu husustaki görüşünü açılar (İmam Gazzali, Sırr’ul Alemeyn ve Keşf’u ma Fi’d-Dareyn, s. 16-18, Millet Kütüb. Yazma Eser., Ali Emiri Arabî Bölm., 915;  Huccetülislam Muhammed b. Muhammed Gazzali, Sırr’ul Alemeyn, s. 23, Zabt, ta’lik: Muvaffak Fevzi el-Cebr, Dımaşk, 1. Baskı; Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Ali, s. 445, İcmal Yay). Heytemî’nin Darekutnî’den naklettiği üzere, Rasulullah’ın Hz. Ali’yi Gadr-i Hum hutbesiyle “kendinden sonra kadın-erkek bütün mü’minerin velisi” olarak nasb ve ilan etmesi üzerine Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, “Ey Ebu Talibin oğlu, gözün aydın olsun, sen kadın-erkek her mü’minin velisi oldun” diye tebrik ederler (Heytemî, es-Sevaik, s. 42, Kahire bask).

            Rasullah’ın Hz. Ali’nin faziletine dair birçok beyan ve iltifatı vardır; hatta Ahmed b. Hanbel ve Nisaburî’nin ifadesiyle, Hz. Ali’nin yüceliği hakkında varid olan hadisler kadar, başka hiçbir sahabe için varid olmamış- tır (Heytemî, es-Sevaik, s. 118-119, Kahire bask). Gadir-i Hum’da irad edilen hutbe ve ısrarla altı çizilen gerçek, Rasulullah’ın Hz. Ali Efendimize yönelik sadece bir iltifatı değildir. Bilakis vahiy ile müeyyed Allah Elçisi’nin Hz. Ali’yi kendinden sonra “ümmetinin velisi ve imamı olarak ilanı ve ümmetine tebliğ etmesi”dir. Hz. Ömer başta olmak üzere ashabın kendisini tebrik etmeleri de bu sebepledir.

-           Öte yandan Sünni kaynaklarda rivayet edildiği üzere, Gadir-i Hum’dan sonra, “Ey Muhammed, senin peygamberliğine razı olduk, namazı-orucu kabul ettik; başımıza bir de amcaoğlunun velayetini mi sardın?! Böyle bir şey varsa, başımıza taş yağsın” diye çıkışan Haris b. Numan  el-Fihrî gibiler de çıktı. Ama Allah, Ebrehe’nin ordusunu Ebabil kuşlarının gagalarıyla delik deşik ettiği gibi, Haris b. Numan’ın da başına öyle bir taş yağdırdı ki, başından girdi, altından çıktı (Münavî, Feyz’ul-Kadir, c. VIII, s. 253, Dar’ul Hadis bask. 2010; Alûsî, Ruh’ul Meanî,  XXIX, 55; Ebu İshak es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l Beyan, s. 234; Kurtubî, el-Cami’ Li Ahkam’il Kur’an, c. 9, s. 181-182, Beyrut, 1993; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yay. 2/906-907; Halebî eş-Şafi, es- Sire, III/274).

            Ehl-i Sünnet kaynaklarının birçoğunda, Rasulullah’ın zaman zaman, “Ali ile ne uğraşıyorsunuz, Ali’den ne istiyorsunuz?! Düşün Ali’nin yakasından… Ali bendendir, ben de ondanım. Şüphesiz Ali, benden sonra, kadın-erkek her bir mü’minin velisidir” şeklinde sahabeyi ikaz etmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/438, 6/704, Beyrut bask. 1998; Heytemi, es-Sevaik, s. 122, Kahire Matb.).

            İmam Ali, ilim ve hikmet şehrinin kapısı ve velayet başı olarak, Rasulullah’tan sonra bütün mü’minlerin velisidir. Kendinden önceki halifeler başta olmak üzere tüm ashab ve tabiûn, ona müracaat etmişler, onun verdiği hükümler ve gösterdiği istikamette yürümeye çalışmışlardır.
            Nitekim Hz. Ömer “Ebu’l Hasan’ın (Hz. Ali’nin) olmadığı bir husustaki sıkıntıdan Yüce Allah’a sığınırım” demiştir (Heytemî, Sevaik, s. 125).

            Hilafeti döneminde birbirleriyle davalı iki bedevî Hz. Ömer’e başvururlar. Onları Hz. Ali’ye gönderir. Hz. Ali davalıları dinler, karar verir, hükmü bildirir. Bu arada bedevilerden biri, (Hz. Ali’ye işaretle) bu mu hakkımızda hüküm verecek, der. Bu lafı üzerine Hz. Ömer, bedevinin üstüne atılır, yakasından yakalayarak silkeler ve şöyle bağırır: “Yazıklar olsun sana, ne demek, bu adam mı? Bu adam dediğin kişi (Hz. Ali), senin ve kadın-erkek bütün mü’minlerin mevlasıdır. Kim ki onu mevlası olarak görmezse, o mü’min değildir.” (Heytemî, es-Sevaik, s. 188, Beyrut bask).

-           Taberâni ve Hakim’in hasen bir isnatla İbn Mes’ud’tan naklettiği Rasulullah’ın şu hadisi son derece manidardır:
“Ali’ye bakmak ibadettir” (Heytemî, es-Sevaik, s. 121).  
Sakal, sarık ve kalıpları Ehl-i Sünnet, fakat kalpleri ve gönülleri Ehl-i Yezid, Ehl-i Salip ve Amerikan olanlar, gerçekler bu kadar açık iken, Hz. Ali’nin velayetin başı ve Rasulullah’tan sonra ümmetin imamı olmasını anlamıyor iseler; o zaman başına taş yağan Haris b. Numan’ın akıbetini düşünsünler. Onların anlayacağı dil, Haris b. Numan’ın akıbetidir. Mehmet Emin Koç 10 Nisan 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

            Hz. İbrahim’in atıldığı ateşe odun taşıyanlar

Bugün herkes ayrılık konusunda gayret ederken, herkes tevhidin aleyhine çalışırken bir tek Prof. Dr. Haydar Baş Bey Şiilerin ve Sünnilerin kardeş olduğunu, itikatları bir Müslüman olduklarını ve tek vücut olup bir ve beraber olmak zorunda olduklarını haykırıyor. Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu bu hayırlı çalışmanın kıymetini anlatmaya inanın satırlar dar geliyor.

            Ehl–i Beyt ailesine yapılan haksızlıklar eğer yapılma- mış olsaydı bugün İslam âlemi tek vücut olacak ve belki de İslam coğrafyası bu kadar büyük darbelere maruz kalmayacaktı. İslam üzerine oynanan ilk oyun Müslümanları Şii–Sünni diye ayırmak olmuştur. Şimdi ise oyun Sünni ile Şii’yi çatıştırmak üzerine kuruldu.

 

            Yani amaç, kardeşi kardeşe kırdırmak… Günümüz-

deki oyunun yerli figüranları Şiileri Müslüman değillermiş, sapkınlarmış gibi lanse ediyor. Bu sayede Sünni–Şii çatışmasına giden yolun taşlarını döşüyorlar. Sonra da Sünnilere, Şiilerle savaşmanın makul olduğunu, böyle bir savaşta ölenlerin şehit olacağını ifade ediyorlar. Bunu ifade eden cübbeli şalvarlılar bile var…
            Eskiden askerleriyle İslam ülkelerini işgal eden batılıların yeni stratejisi Müslüman’ı Müslüman’la savaştırmak üzerine kurulduğunu ifade etmiştik. İşte bugün Türkiye’de rektöründen cübbelisine kadar birçok kişi Şii–Sünni çatışması ateşini yakan Haçlıların tam istediği gibi konuşuyor, tam da onların istediği gibi davranıp bu şer ateşini körüklüyor.

            Bu kendini bilmezlerin yaptığı bana Hz. İbrahim ateşe atıldığında ateşe odun taşıyan kertenkeleyi hatırlattı.
Bunlar da kertenkele gibi Müslümanların kanını dökecek bir savaş için var güçleriyle çalışıyorlar.
Allah hepimizi böyle bir şerre ortak olmaktan korusun… Bir de Hz. İbrahim’in atıldığı ateşi söndürmek için ağzıyla su taşıyan karınca gibi olmak var. İşte Prof. Dr. Haydar Baş Bey tam da bunu yapıyor. Kaleme aldığı Ehl–i Beyt külliyatıyla, konferans ve kongrelerle Prof. Dr. Haydar Baş on binlerce Müslüman’ın kanının akıtacak, namusu- nu kirletecek bu haçlı şer oyunlarını bozdu. Öyle mükemmel bir zamanlamayla Ehl–i Beyt külliyatını ortaya koydu ki Haydar Baş Hoca, Müslümanları birbirine kırdırıp sonra da oturup keyifle seyredecek olanların heveslerini kursaklarında bıraktı, planlarının önüne büyük bir set çekmiştir.

            Müslümanların birbirleriyle savaşmalarının önüne geçmek için var gücüyle gayret eden Prof. Dr. Haydar Baş’a bu hayırlı çalışmalarında destek vermek her Müslüman için şart ve zaruridir. Bugün bu kadar büyük cinayetler işlenirken seyirci kalmak da o cinayetleri işlemek gibidir.

            Ne diyor Hz. Peygamber? “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan gibidir.”orhan Dede 10 Nisan 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

            Kalıpları Ehl-i Sünnet, kalpleri Ehl-i Salib

Büyük Ortadoğu Projesi’nin yerel savaş lobileri, Türkiye başta olmak üzere tüm İslam coğrafyasında işbaşı yaptılar. Toplum mühendisliği yapıyorlar. Kardeşi kardeşe kırdırtmak istiyorlar. Müslümanı Müslümana boğazlatmak peşindeler. Böylece BOP işgalcilerine ve İsrail’e yayılma alanı açmak istiyorlar.

            Dinlerarası diyalog mavallarıyla Ehl-i Salib’i, Hıristiyanları ve Yahudileri Müslüman’a “amentüde ortak iman kardeşi” yapanlar, aynı Allah’a, aynı Peygambere, aynı Kur’an’a iman eden Müslümanları, birbirine düşman yapıyorlar, kendileriyle harp edilmesi gereken “kâfirler” olarak ilan ediyorlar.

            Bölgemizde yaygın bir Şii-Sünni çatışmasını, Alevî-Sünni kapışmasını kurguluyorlar. Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de ilk denemelerini yapmaya kalkıştılar; başara- madılar. Hatta Türkiye’de bile Türk-Kürt, Alevî-Sünni dalaşı arzuluyorlardı.

-           Topyekun seferber olmuşlardı. Hacılarını, hocalarını, cüppellilerini, şalvarlılarını, köşe başlarına ve STK’ların arasına konuşlandırdıkları ne kadar Amerikan ve Haçlı şebekeleri var idiyse hepsini seferber ettiler. Ayrılık ve fitne tohumlarını ektirdiler. İslam’ın ilk döneminin fitnelerine sarıldılar, Yezid pozisyonu aldılar. Şalvarlısını Muhammed Abdulvehhab’ı avladıkları Yahudi Safiye’lerle avlıyorlar.

            Cüppelisinin önüne zina kasetlerini koyuyorlar; Haçlı gibi konuş, Müslüman’a savaş açmaya fetvalar ver, yoksa kodeste çürütürüz diyorlar.

            İslamcısının önüne Amerikan lobilerinde verdikleri taahhütleri hatırlatıyorlar. Kimisini Saddam’ın boyuna geçirdikleri idam ilmeğiyle korkutuyorlar, kimisine koltuk gösteriyorlar. Pozisyonlarına göre Haçlının safında hizmet ettiriyorlar. Türk milletini tuzaklarına çekmek için Haçlı gibi konuşturuyorlar, Haçlı gibi vaziyet aldırıyorlar.
-           Sakalları, sarıkları, kalıpları güya Ehl-i Sünnet olanlar, Haçlının safında Müslüman’a karşı cephe vaziyeti alınca; kalplerinin Ehl-i Salib olduğu zahir oldu, kalplerindeki haçlar açığa vurdu. Bunlara rağmen oyun tutmadı… Tutturamadılar. Fitneyi yeşertemediler.
Prof. Dr. Haydar Baş bey oyunları bozdu. İslam coğrafyasına Muhammed Mustafa’nın ve Ehl-i Beyt’in Tevhid mayasını çaldı, maya tuttu… Kirli savaş ötelendi.
Sarıkları ve kalıpları güya Ehl-i Sünnet, lakin kalpleri Ehl-i Salib olan kesimin Prof. Dr. Haydar Baş beye karşı düşmanlıkları, taarruzları, yaygara ve hezeyanları bu yüzden…
            Küresel işgalciler vaz mı geçtiler? Hayır…

Türkiye-Suriye ve Türkiye-İran arasında benzer bir oyun tezgahlıyorlar. İşgalciler baş çekiyor, senaryo yazıyor; yerli-bölgesel figüranlar ve Haçlılardan rol kapanlar oynuyor. ABD, Avrupa Birliği ve İsrail, bu stratejinin senarist- leridir, baş aktörleridir. İslam coğrafyasındaki ülkelerin kimi idarecilerini, toplum önderlerini ve halklarını maşa olarak kullanıyorlar. Bu maşalar kimlerdir, diye sormanıza gerek kalmayacak kadar sorunun cevabı açıktır. Maşalar Haçlı kabağı gibi ortadadır. İslam coğrafyasında yaymak istedikleri iç savaşı ve Müslümanı Müslümana kırdıtma “fesad”ını, demokrasi ve insan hakları diye takdim ediyorlar.

            Halkları içten ayartarak demokrasi getirdiklerini ilan ettikleri Irak’ta, Libya’da, Mısır’da, Tunus’ta, Cezayir’de, Sudan’da kan gövdeyi götürüyor. Huzur ve kardeşlik göğe çekilmiş, namuslar kirletilmiş, at izi it izne karışmış… gelen gideni aratıyor. Bütün yanlışlarına ve diktalarına rağmen Irak Saddam’ı, Libya Kaddafi’yi, Mısır Mübarek’i mumla arıyor. Suriye’yi de bu “menem demokrasi ülkelerine” benzetmek istiyorlar… İran’ı da.
Bu kirli işte Türkiye’yi kullanıyorlar. Türk siyaseti, ne Türkiye’nin, ne de kendilerinin akıbetini görüyor. Akıbet hiç ama hiç hayır değil… Hacısı-hocası, cüppelisi-şalvarlısı, İslamcısı-radikal İslamcısı, diyalogcusu-anti diyalogcusu, liberali-neoliberali işgalcilerin hizmetinde, Amerika’nın safında ve Haçlıların cephesinde Müslüman komşularına karşı kurulmuş vaziyetteler.

            Bir iman abidesi, Tevhid ve birlik öncüsü, vatan ve millet sevdalısı, bilge insan Prof. Dr. Baş bey, bu gidişat yok oluştur, kardeş kıyımıdır, Haçlı uşaklığıdır ey milletim, diye haykırıyor, durdurmaya çalışıyor. Ayıkanlar ayıkıyor. Nasibi olanlar, akıllarını başlarına, imanlarını yüreklerine devşiriyor. Ama ayıkmayanlar çok… Asıl ayıkması gerekenlerde ayıkma yok! Toplumun öncülerinde, idarecilerinde, hacısında-hocasında ayıkma yok. Bu alaca karanlık kuşağında, böylesi dumanlı havada Suriye veya İran sınırından çeşitli provokasyon- lar yaşanırsa şaşırmayın. ABD ve Haçlı adına Suriye’de iç karışıklığı çıkartan ajanlar, İran sınırından içeri sızanlar, vakti geldiğinde Türkiye’ye doğru bir-iki füze gönderirlerse apışmayın!

            Haçlılar, Osmanlı’yı Birinci Dünya savaşına böyle bir provokasyon sokmadılar mı? Sonra da Osmanlı’yı bölüp parçalamadılar mı?! Sivili-askeri, yöneteni-yönetileni olarak topyekun Türk milleti aklını başına devşirmez, bu vahim gidişatı ve yakın akıbeti böyle okumazsa; kardeş kıyımı, bölünme ve yok olma çok uzak değildir. Mehmet Emin Koç 11 Nisan 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

            ABD - İhvan - F Tipi Cemaatin Sünni kuşak hattı

Arap Baharı Pax Americana’nın Sünni İslam kuşağını oluşturma projesidir.

            Açın bakın arşivlere İhvan yani Müslüman Kardeşler Teşkilatının önderini yakın geçmişte Washington’daki Demokrasi ve İnsan Hakları Etüt Merkezinde ağırlayanın ABD derin devletinin ünlü ismi Senatör Mc Cain olduğuna tanıklık ederseniz!

            Buradan hareketle Tunus’ta uç verip bütün Arap coğrafyasına sıçrayan hareketin bağımsız bir halk isyanı gibi değerlendirmek gerçeği yansıtmaz!

            ABD’nin yeni bölge planlamasındaki temel dinamik İslam’ın Sünni-Şia eksenli olarak ikiye bölünmesi ve bunun üzerinden dengelerin kurulmasıdır. İhvan, Taliban, El-Cezire ve Hamas’a Katar gibi ABD’nin uydusu olan bir yerde üs verilmesi bu tezimizin en somut işaretidir.

-           Türkiye’de seçilen partner ise zannedilenin aksine AKP’den ziyade F tipi Cemaattir ki bu durum o camia mensuplarının ABD’ye iman noktasında olmaları ve hadiselere yaklaşımları ile sabittir! Sabahattin Önkibar 12 Nisan 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

            Cennet ve Cehennem yetkisini Allah’ın elinden kimse alamaz?

            Haçlıların Cennete Müslümanların ise Cehenneme gideceğini biz demiyoruz Saidi Nursi Lahikalarında ve kimi Nurcular yazı ve sohbetlerinde diyor:

            “Birinci Dünya Savaşı’nda bizimle savaşmış da olsa, bir Hıristiyan ölmüşse şehit sayılır.” (Kastamonu Lahikası,s.45). Ne dinden olursa olsun bir nevi şehit hükmündedir. Mükâfatı büyüktür, belki onu cehennemden kurtarır. Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denebilir.” (Kastamonu Lahikası,s.75). “Hatta o mazlumlar kafir de olsa, ahrette kendilerine göre o dünyevi afattan çektikleri belalara mukabil rahmet-i ilahiyenin hazinesinden öyle mükafatlar vardır ki, eğer perde-i gayb açılsa o mazlumlar haklarında büyük bir tezahürü rahmet görünüp ‘Ya Rabbi şükür elhamdülillah’ diyeceklerini bildim ve kati surette kanaat getirdim.” (Kastamonu Lahikası, s.45)

            Yukarıdaki alıntıları Muharrem Bayraktar kardeşimiz 3 Nisan 2012 tarihli Yeni Mesaj gazetesinde okurları ile bir defa daha paylaştı. Müslümanlarla savaştıkları için Hıristiyanların cennete gideceklerini savunan cemaat mensuplarının yaptıkları tevil ve Said-i Nursi’yi bu bahiste savundukları gereçe şu:

            “Kendilerine İslâm hakikati ulaşmamışsa!” Gerekçeyi görüyor musunuz? Adam Çanakkale’de Müslümanları Anadolu’dan atmak için Haçlı savaşına katılacak amma İslâm gerçeğinden haberdar olmayacak! Bu kişi kiminle savaştığını bilmiyor mu? 1453’ten beri İslâm’ı bilmeyen bir Hıristiyan olabilir mi Avrupa’da? Hatta, Endülüs’ten beri İslâm’dan haberi olmayan bir Hıristiyan bulmak mümkün mü? “E biliyor amma, yanlış biliyor!” öyle mi?
O yanlış bilgi ile Müslüman’ı katledecek Cennete gidecek, Müslüman dinsizle savaşacak Cehenneme gidecek, olacak şey mi?

-           Sakın ola ki Müslüman’ın savaşırken Cehenneme gid-

eceğini kim söylüyor demeyiniz, Kadırga TV’de Hulki Cevizoğlu’nun programında bir başka Nurcu söyledi!” PKK ile çatışırken ölen Mehmetçiğin şehit sayılamayacağı iddiasında bulundu.

Önce bu iddiaya Ankebut Suresinin 69’uncu ayeti ile cevap verelim: “Bizim uğrumuzda cihâd edenleri, elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz, iyi davranan- larla beraberdir.” İşte Mehmetçik tam da bu ayetin muhatabıdır. Evet, Mehmetçik, Kürtleri Mecusi yapmak isteyen PKK ile mücadele etmektedir, yani Allah yolunda cihâd üzerindedir, şehittir. 

            Haçlılara hiç mümkün olmadığı halde, “Belki İslâm’dan haberleri yoktur” diye şehitlik dağıtanların, bu milletin önemli bir kesimini Mecusi yapmak isteyen bir terör örgütü ile savaşan askerlerine şehitliği çok görmesi çok ilginçtir. Sizin bu haliniz yüzünden Aziz Karaca kardeşimizin çok doğru tespit ettiği gibi, “Ataları vatanı seven” bu milletlin yeni zamane nesli “satanı” seviyor…
Toparlayacak olursak… O zaman biz kendilerine şu soruları soruyoruz: Asla mümkün değil amma, “Hadi onların İslâm’dan haberi yok!” Misyonerleri ile İslâm coğrafyasında cirit atan Vatikan’ı; Filistin’de 1948’den beri Müslüman kanı akıtan İsrail dinine mensupları ve devlet içinde devlet talebinde bulunan Patriği ve cemaatini Müslümanlarla aynı kefeye koyup Cennete göndermek neyin nesi oluyor?

            Onların da mı İslâm’dan haberleri yok?! Namazımızın olmazsa olmazı olan Fatiha’nın son ayetlerini kim neshetti!!!
            Ayrıca Allah(c.c) “… Bugün kâfirler, sizin dîniniz- den (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın; Ben’den korkun! Bugün size dîninizi ikmâl ettim; üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim… (el-Mâide, 3)”  derken, sizin iddia ettiğiniz nedir?

            Sonra Müslüman bir kadının Hıristiyan bir erkekle evlene-meyece-ği ayetler, sahabe uygulaması ve icmâ ile sabit olmasına rağmen sizler hangi yetki ile Müslüman bir hanımın Hıristiyan yahut Yahudi bir erkekle evlenebileceğine cevaz veriyorsunuz?

            Ellerinden topraklarını aldığı Müslümanların kollarını taşlarla kıran ve üzerlerine misket bombası yağdıran şu İsrail’e… Irak’ta ve Afganistan’da kirletmedik İslâmi değer bırakmayan şu ABD’ye… Suriye yahut İran’a yaptığınız eleştirinin onda biri kadar bir eleştiriyi en yetkili ağzınızdan bir kerecik olsun duyalım da bari “Çıkmadık canda ümit var” diyelim.

            Allah (c.c.)’ın yarattıklarını Cennete gönderme ve Cehenneme atma yetkisi Yüce Zatına aittir ve onları muhtelif ayetleri ile Kitabında derç etmiştir.  Yine Yüce Allah (c.c.)’ın kendine verdiği yetki ile Hz. Muhammed (s.a.v) de o ayetlerin tefsiri olan hadisi şerifleri ile Hıristi- yanların ve Yahudilerin ebedî cehennemlik olacaklarını ümmetine ve insanlığa tebliğ etmiştir. O yetkiyi Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v)’nün elinden hangi güç alabilir? Hasan Demir 18 Nisan 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

            Yeşil Mason Locasına dikkat!

Ankara Kulislerindeki yeni dedikodu Yeşil Mason Locasının faaliyete geçtiğidir!

            O nasıl bir şey mi? Malum klasik Mason Locaları bütün dünyada sonuçta Küresel Egemen güçle yani Siyonizm’le irtibatlandırılır!

-           Yeşil Mason Locası da amaç bağlamında diğerleri ile ayrışmıyor, tersine şimdi onlardan bile çok önde gidiyor!
Yeşil Masonların bugün hem küresel irtibatları hem de Musevi lobileri ile olan ilişkileri eski biraderlere bile parmak ısırtıyor!

-           Dahası var: Yeşil Masonlar Siyonizm’in alanını genişletiyor ve Müslüman dünyanın imanına taarruz ediyor!

-           Nasıl mı? İbrahimi dinler hikayesi ile! Malum bu hikayenin özü, Müslümanlarla beraber Hıristiyanlar ve Museviler de cennete gidecek tezidir.

-           Yeşil yani sözde Müslüman Masonlar, “Aleviler ve Şiiler cehenneme gidecek” derken Musevilere ve Hıristiyanlara cennette rezervasyon yapıyor!

Peki, iki mason camiası kıyaslandığında hangisi mi tehlikeli? Tağbiki din iman hırsızı munafık yeşil mason. Sabahattin Önkibar 23 Nisan 2012 

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

            “ZAMAN İSRAİL’DEN DAHA SİYONİST”

İran Ankara Büyükelçiliğinden Zaman gazetesine zehir zemberek bir mektup gönderildi. Mektupta Zaman gazetesinin, İsrail’den bile daha siyonist bir çizgide olduğu vurgulandı.

            Birkaç gündür bazı medya organlarında yer verilen mektuba henüz Zaman’dan bir cevap verilmiş değil...

            ‘Zaman Gazetesi`nin varlığı Amerikan ve Siyonist medyasına gerek bırakmıyor` diyen Büyükelçilik, gazetenin İran`a karşı hasmane tavrının nedenini öğrenmek istediğini, ancak yetkililerinin yanaşmadığını belirtti.

            Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- İran Ankara Büyükelçi- liği’nden Zaman Gazetesi’ne mektup... Elçilikten gönderilen yazıda Zaman’ın varlığının artık Siyonist ve Amerikan medyasının, İran İslam Cumhuriyeti’ni Türki- ye’deki karalama faaliyetlerine gerek bırakmadığı yazıldı.

-           Çatışma çıkarma çabası. Büyükelçiliğin Zaman Gaze- tesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’ya gönder- diği mektupta, Zaman’ın 24 Nisan 2012 tarihli sayısında bir kez daha İran İslam Cumhuriyeti aleyhinde kasıtlı bir yazıya daha yer verildiği belirtilerek, “Söz konusu yazı, gazetenizin İran karşıtı makul olmayan bir yaklaşım içinde olduğunu ve Türk kamuoyunda komşu bir ülkeye karşı kötümser bir atmosfer oluşturarak mezhep ve ırklar arası çatışmayı alevlendirme çabasında olduğunu göstermektedir” denildi.

            Medyaya açıklanan ancak basının tamamına yakını tarafından pas geçilen bu mektupta neler mi var?

            Özetle Zaman Gazetesinin:

* Siyonizm’e uşaklık ettiği beyanı var!

* ABD’nin yörüngesinde yayın yaptığı değerlendirmesi

var!

* Mezhepçilik yaptığı ifadesi var!

* İslam’ın içinde fitne çıkarmak istediği yorumu var!

* Müslüman ve komşu bir ülkeye hasımlık yapıldığı görüşü var!

* Siyonist ve ABD basını bile sizin kadar iftira etmiyor feryadı var!

...         Zaman Gazetesini satın alan sözde mütedeyyinlere bu tabloyu armağan ediyoruz!

Hoşgörü yalan, nefret gerçek!

Zaman`dan İran karşıtı haberler

Başbakan Erdoğan liderliğindeki AKP heyetinin 25 Mart`ta Seul`de ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmenin ardından Türkiye İran`dan aldığı doğalgaz ve petrolü azaltma kararı almış, bizzat Başbakan Erdoğan mevcut İran yönetimini sert bir dille eleştirmişti. Bu gelişmeye paralel olarak, Suriye`ye karşı yapılan kara propagandanın benzeri İran`a karşı da hızlandırıldı. Uzun bir süredir İran`a dönük karalayıcı içerikte haber yapması ile dikkat çeken Zaman gazetesinde son aylarda bu yöndeki haberlerin arttığı görülüyor.

-           Örneğin dün Zaman gazetesinde, son aylarda Suriye ile ilgili yapılan haberlerin aynısı İran`a ile ilgili de yapıldı. Dün gazetede “PKK sığınaklarında İran yapımı el bombalari” başlıklı bir haber yer aldı.

            Bir diğer örnek ise Zaman`da 24 Nisan`da Dr. Ali Rıza Gafuri imzası ve “İran Sünnilerine yapılan baskılar ya da Şii mezhep faşizmi” başlığı ile yayımlanan yazı. Bu yazıda da İran`a ve şii inancına dönük düşmanlık içeren ifadeler kullanıldı.

            Suriye`ye dönük kara propaganda da Esad ailesinin Nusayri olmasına dikkat çeken islami çevreler, ülkemizdeki Alevi yurttaşlarda ciddi bir kaygının oluşmasına neden oluyorlar.

            Zaman gazetesi yazarı Ali Ünal, bugün yayımlanan `İslâm kardeşliği içinde Şiîlik ve İran` başlıklı yazısında açıkça nefret ve düşmanlık içeren ifadeler kullandı. Ünal`ın yazısı, Zaman gazetesinin son dönemde İran`ı

karalayıcı haberleri ile uyum gösteriyor.

-           Sanki Türkiye değil de İran NATO üyesi!

Yazısının sonunda ise Ünal, sanki Türkiye değil de İran NATO üyesiymiş gibi, kara propaganda örneği ifadelerle İran düşmanlığını konuşturuyor:

“Bölgemizdeki gelişmelere ve ideal İslâm kardeşliğine bakarken bu hususlar ve Anglo-Saxon-İsrail ittifakı politikalarının İslâm dünyasını daha da parçalamak için onun kalbine, derinliğine bir hançer gibi Şiî hilâlini sokmaya çalıştığı ve İran`ın da aynı paralelde hareket ettiği gözden uzak tutulmamalıdır.”

            Zaman gazetesi yazarı Ali Ünal`ın bugün yayımlanan `İslâm kardeşliği içinde Şiîlik ve İran` başlıklı yazısı, içerdiği Şiilik ve İran düşmanı ifadelerle dikkat çekiyor.

            Sanki Türkiye değil İran NATO üyesiymiş, -sanki Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi ülkelerdeki sünni-islamcı partiler ABD müttefiki değil de -İran ABD müttefikiymiş gibi yazan Ünal, kara propaganda örneği ifadelerle Ünal İran`a dönük düşmanca ifadeler kullandı.

            Ünal`ın ifadeleri, Zaman gazetesinin son dönemde İran ve Suriye`ye dönük karalayıcı haberleri ile uyumluluk gösteriyor. Odatv.com 03.05.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

            Kendi kitaplarını Kur’an ile eşit gören kişi kim ve Diyanet bu konuda ne demiş?

Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun 25 Mart 2012 tarihinde, Yeniçağ’da, Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın yeni çıkan bir kitabından nakillerle bir yazı kaleme aldı:

            Savrulmuş her aklı başa getirici, dünya ve ahret bakımından yol gösterici bu satırları sizlerle paylaşma ihtiyacı hissettim:

            Nur Suresi’nin 35. ayeti hem “Resâil-in-Nur’un mey- dana çıkması, hem de müellifinin velâdetini (doğumunu) remzen haber veriyor” imiş. Şualar risalesinin 541. sayfasında Said-i Nursi böyle söylüyor.

            Şimdi tekrar soruyorum aziz okuyucular; böyle

Müslümanlık olur mu? Kur’an’ın kendi doğum tarihini haber verdiğini söylemeye hangi halis ve samimi Müslüman cür’et ve cesaret edebilir?

            Barla Lahikası’nın 6. sayfasında söylediğine bir daha dikkat ediniz: “Risaleler kendi malım değil, Kur’an’ın malı olarak, Kur’an’ın meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum.” Said-i Nursi denen zatın kendi risalelerine verdiği değere bakar mısınız? Risaleler, Kur’an’ın meziyetlerine mazhar imişler. Bütün samimi Müslümanlar burada durmalı ve düşünmeli. Kendilerine Nurcu diyen herkes de halis Müslümanlar olarak burada durmalı ve düşünmeli. Bir insan kendi kitaplarının Kur’an’ın meziyetlerine mazhar olduğunu nasıl söyleyebilir?
            Bu nasıl Müslümanlıktır? Kendi kitaplarını Kur’an ile eşit gören böyle bir anlayışın Müslümanlıkla bağdaşır tarafı var mı? Felak Suresi de üstadın talebe- lerine “hususi bir iltifat” ta bulunuyormuş ve onların hapisten çıkışlarını haber veriyormuş. Bu iddialar da 1958 yılında basılmış Asa-yı Musa risalesinin 69. sayfasında ve devamında yer alıyor.

-           Demek ki Kur’an yalnız üstadı değil talebelerini de haber veriyormuş. Doğrusu İslam tarihinde birçok sapkın görüş var ama 20. asırda bu derecesine rastlamak insanı şaşırtıyor. Ve bunlara samimiyetle inanan yüz binlerce insan. Bir de platformlar düzenleyip Türkiye’ye yeni anayasa gömleği biçiyorlar.

            Bütün Müslümanlar Zekeriya Beyaz’ın kitabını dikkatle ve ibretle okumalıdırlar. Kitabın adı: “Kendi Belgeleriyle Said Nursi ve Nurculuk”. Sancak Yayınları’ ndan çıkmış. Piyasada bulmak zor. İyisi mi ben yayınevinin adres ve telefonunu vereyim: Fevzi Çakmak Mahallesi, Fevzi Çakmak Caddesi, 101-1 Esenler / İstanbul. Tel. 0212 610 30 29.

            Zekeriya Beyaz feryat ederek Müslümanları uyarıyor.
Kur’an’a iftira atan, Kur’an’a bühtan eden bu zata nasıl inanırsınız, samimi Müslümanlar olarak onun peşinden nasıl gidersiniz, diyor. Kitabın baş tarafında çok önemli bir küçük kitapçığın fotokopisi var: “Nurculuk Hakkında, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Resimli Posta Matbaası, 1964 Ankara.”  Bu küçük kitapçığın netice kısmında şöyle deniliyor: 

-           “Nurcuların inanış ve telâkkileri, İslâm Dini’nin Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyedeki kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı olmuştur.”

Yukarıdaki hükümlere dikkat edin değerli okuyucular.
Bu hükümler herhangi bir kuruluşun değil, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hükümleridir. Kitapçıkta imzası bulunanlar Başkanlığın “Müşavere Kurulu”, yani şimdi- ki “Din İşleri Yüksek Kurulu” üyeleridir. Beyaz’ın kitabında bu din bilginlerinin adları da var. 1960’ların din bilginleri Nurculuğu Kur’an ve sünnete “uymayan bir akide tarzı” olarak kabul etmiş.

-           Felak suresiyle ilgili alıntıyı Zekeriya Beyaz’ın kitabın- dan yapmadım. Onun kitabını okurken “Kalbime ihtar edildi, denildi ki ‘Git, otuz yıldır kapağını açmadığın İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi’nin 3. cilt, 3-4. cüzüne bak. Orada merhum ilahiyatçı Yaşar Kutluay’ın, Mezhepler Tarihi Yönünden Said Nursi ve Nurculuk makalesine bak.’ Ben de ona baktım ve o kısmı oradan yazdım. Said-i Nursi, kitabını sanki kendisi yazmıyormuş da ona ilahi bir kudret yazdırıyormuş gibi hep ‘bana ihtar edildi’ vb.. cümleler kurar da ben de ona özendim galiba.
-           Neyse Nursi’nin bir cümlesiyle yazıya nokta koyayım:  “Risale-i Nur’un kıymetini anlatmak Kur’an’a düşer. “ Hâşâ, sümme hâşâ!..
Hasan Demir 8 Mayıs 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

            Boşuna Heveslenmeyin

            Allah’ın Adıyla

Tarihin her döneminde olduğu gibi, bu dönemde de hak batıl kavgası tüm hızıyla devam ediyor. Allah “ben yeryüzünde bir beşer yaratacağım” buyurduğunda, melekler itiraz etmiş ve yeryüzünde kan dökecek bir beşer mi yaratacaksın demişlerdi. Yüce Allah ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim buyurmuştu. Şüphesiz her

şeyin en iyisini O bilir.

            Allah’ın yarattığı o beşerin var edilişinden bu yana bu kavga böyle sürüp gitti. Çağımızda belki de en şiddetli dönemini yaşıyor.  Diğer dönemlerden pek çok da farkı var, bunun en belirgini ise aynı dine mensup olanların, ama birçok fırkaya bölünenlerin hepsinin sözde aynı dine hizmet ettiğini iddia ederek, yine aynı dinin mensubuna öfke ve kin duyarak düşman görmesidir.

            İşte burada insanoğlunun kafası karışıyor ve önder gördüğü insanın kendisini hakka mı, batıla mı götürdüğünü anlaması zorlaşıyor. Önder bilinen kişiler takipçilerini bilmeden ya da kasıtlı olarak aynı dinin mensubunu, kendisi gibi düşünmeyen Müslüman’ı  düşman göstermek için her yolu deniyor.

            Zaten bu dinle açıkça savaşan, düşmanlığını gizlemeyen ve bu dinin tüm mensuplarını yok etmeye çalışanları tüm Müslümanlar biliyor, bunda hiçbir tereddütleri yok, onların düşman mı? Dost mu? Olduk- larını araştırmaya gerek bile yok, “suç kesin suçlu malum” her Müslümanın bildiği bir şey.

-           Asıl mesele burada düşmanlığını açıkça belli edeni değil, içimize sokulan bizden görünen ama bizi yok etmek için düşmanla iş birliği içinde olanı, “düşmanın içimizde gizlediğini görebilmek”, işte bu çok zor, bu o kadar zor ki!

...         Yüce Allah bu konuda Peygamberini (s.a.a) bile uyarıyor. “Ve onları gördün mü, bedenleri hoşuna gider; ve konuşurlarsa sözlerini dinlersin; sanki onlar, dayanmış kerestelerdir; her bağrışı, kendi aleyhlerine sanırlar; onlar düşmandır, artık sakın onlardan, Allah gebertsin onları, nelere de kapılıyorlar” münâfikûn / 4

            Riyad Al-Shakfa Müslüman Kardeşler Suriye Başkanı. Bir sempozyuma katılmak üzere Türkiye’ye geldi. Ve fitnenin ayak sesleri de yükseldi, onun kafasında olan ve onun gibi düşünen gazetecilerde koştular yayına. Ve bir röportaj! ABD ve ona hizmet edenlerin ağzından çıkan sözlerin aynısı, bu şahısın da dudaklarından dökülmeye başladı.

            Röportajın çarpıcı bölümlerinde Hizbullah’ın belinin kırılması, İran’ın karıştırılması, İran’a “İslam gelmesi” gibi bölümler yer almakta. İran Müslüman değil ya, onlara göre, İslam’ı bunlar götürecekler oraya, Libya’ya, Mısır’a götürdükleri İslam’ın aynısını oraya da götürecekler. Sonra bölge bu belalardan kurtulacak.

-           Gerçek belanın işlediği cinayetlerin üstünü örtmek için düşmanlarımızın böyle insanlara ihtiyacı var.

...         Fakat böyle insanların unuttuğu bir şeyi hatırlatmak gerekir bunlara, “... sizin sırtınızı dayadığınız o din düşmanları”, belinin kırılması için -hayal kurduğunuz- o gücün farkında...

            O güç sadece Allah’a güvenir, sizin gibi kan emicilere değil, bunu temmuz 2006 da 33 günde gördüler.

            En büyük abiniz de 25 Nisan 1980 de Tebes çölünde gördü bu gücü, boşuna heveslenmeyin, Sizin öldürülen insanlar umurunuzda bile değil.

            Sanki bu kadar Müslüman’ı Hizbullah bu bölgede katletmiş gibi! Ne dediğinizi bilmiyorsunuz, en önemlisi peşinizden gidenleri açıkça cahil yerine koyuyorsunuz, böyle iftira fitne kokan sözlerle, Ehlisünnet kardeşler- imizin fikirlerinin değişeceğini zannediyorsunuz...

-           Bunu bilmeniz gerekir ki, biz size rağmen Sünnilerle kardeşiz. Onlar da bizleri kardeş biliyorlar.

            Kardeşlerimiz görüyor sizin her hareketinizi, dinliyor söylediğiniz her haksız sözünüzü, ve biliyor kime hizmet

ettiğinizi.

            Riyad Al-Shakfa birkaç ay önce de İstanbul’daydı. Basın toplantısında ben şahsen bir soru sormuştum kendisine, Suriye’deki isyanın aslında hak aramadan öte İran ve ABD’nin dövüş arenası olduğunu söylemiştim, bu konuda ne düşündüğünü sorduğumda, diğerlerinin sorduğu  tüm sorulara üç veya beş dakikalık bir cevap verirken, benim sorduğum soru hakkında yirmi dakika konuştu.

            Önce şöyle bir koltuğunda dikeldi, kalktı, tekrar oturdu ve gerildi, yüz ifadesi değişti ve -tüm kinini- kusmaya başladı. İran’ın ABD dostluğundan girdi Hizbullah’ın İsrail kardeşliğine kadar götürdü bu sorunun cevabını... Nasılda coğrafyayı kan denizine çevirenlerin sözleriyle örtüşüyor cümleler, aynı amaca hizmet ederse işte böyle konuşur adam. Rasthaber

Hüseyin Tugay 09.05.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

            Cemaat İran’a neden düşman?

Aydınlık’ta okudunuz. İran’ın Ankara Büyükelçiliği Zaman’a zehir zemberek bir mektup yazdı ve gazeteyi “mezhep ve ırklar arası çatışmayı alevlendirme çabasında olmakla” suçladı. Büyükelçilik “Zaman Gazetesi’nin varlığı Amerikan ve Siyonist medyasına gerek bırakmı- yor” dedi.

            CEMAAT AMERİKANCI, İRAN ANTİ-AMEİRKANCI

Peki, Zaman daha doğrusu cemaat neden İran’a düşman? Yanıt basit, sade ve açık: Cemaat Amerikancı, İran anti-Amerikancı!

            Somut bir örnek üzerinden de belirtelim: Fethullah Gülen’in haritada yerini bile bilmediği ülkelerde okulları var ama İran’da yok. Çünkü Amerikan karşıtı İran, bu okulların gerçek amacını en başından beri saptamıştı.

            CEMAAT: İRAN HEP MÜSLÜMANLARLA SAVAŞTI

İşte bu basit, sade ve açık gerçeği hem tabanının hem de Türk milletinin aklında perdelemeye çalışan cemaat,

olmadık yalanlara sarılıyor.

-           Örneğin Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş CIA imalatı bir argümana sarılıyor ve diyor ki: “İran’ın tarihine baktığınızda hep Müslümanlarla savaşmıştır. Batılı ülkelere direnmemiştir, hep Müslü- man ülkelerle savaşmıştır.” (CİHAN, 11 Mayıs 2012)

            Bu sözlerin sahibi Keneş, üstelik İran konusunda doktora tezi yapmış bir isim! Varın siz cemaat okullarındaki öğrencilerin nasıl yönlendirildiğini düşünün. Bülent Keneş, Amerikan imalatı yalanı destekleyebilmek için de Çeçenistan örneği veriyor ve diyor ki: “İran büyük zulümlerin yaşandığı Çeçenistan’ daki katliama ‘Rusya’nın iç işleri, karışamayız’ diyerek sessiz kaldı.”

            Bu örnek bile tek başına gerçek saflaşmayı

 göstermekte ve ABD’nin Çeçen kartının anlamını ortaya

koymaktadır. Çeçen meselesi İran’ın da saptadığı gibi bir Müslümanlık meselesi ya da bir insan hakları meselesi değildir. Doğrudan ABD’nin Rusya’ya yönelik bir müdahalesidir; emperyalizmin Hazar enerji havzasına ulaşmak için Kafkasya’yı karıştırma hamlesidir!

            CEMAAT İRANLI İŞADAMLARINA DA KARŞI

Cemaatin daha doğrusu ABD’nin İran karşıtlığı öyle bir noktadadır ki, Bülent Keneş ...“İranlı işadamlarının Türkiye’ye yönelmesini tedbirli karşılamak lazım” bile diyebilmektedir.

-           Cemaat, iki ülkenin bırakın siyasi işbirliğini, ekonomik işbirliğine bile tahammül edememektedir.

...         Çünkü cemaat bilmektedir ki, Türk – İran yakınlaş- ması ABD’nin Büyük Ortadoğu çıkarlarını baltalayacak- tır.

            Washington için Ankara – Tahran düşmanlığı hayati önemdedir. Çünkü bölgenin bu en önemli iki devleti işbirliği yaparsa ABD bölgeye giremez! Ama bu iki devlet karşı karşıya olursa ABD Ortadoğu’ya, Kafkasya’ya burnunu sokmak için her zaman zemin bulur.

            İRAN DÜŞMANLIĞI SÜPERNATO FAALİYETİDİR 

Cemaatin bu operasyonel İran düşmanlığının NATO

 tükçü versiyonu da ülkemiz ve bölgemiz için öğreticidir. ABD’nin yıllarca “laiklik” üzerinden hazırlamaya çalıştığı İran karşıtlığı dönem dönem “Cumhuriyetçi” kesimlerde de hayat buldu.

CIA-MOSSAD operasyonlarıyla işlenen siyasi cinayetler- den sonra okların İran’a yöneltilmesi tipik bir Süper- NATO faaliyetiydi.

            Kuşkusuz, tersi İran’da da zorlandı. Tıpkı Türkiye’de “İran ülkemize rejim ihracına çalışıyor” denildiği gibi, İran’da da “Türkiye’nin Kemalizm ve laiklikle Müslüman İran’ı bozmaya çalıştığı” iddia edildi.

-           İRAN DÜŞMANLIĞI 28 ŞUBAT’TA TÖRPÜLENDİ

İlginçtir, bu çatışmacı durum 28 Şubat sürecinde büyük oranda törpülendi... Ankara – Tahran ilişkileri en çok 28 Şubat sürecinde gelişti ve iki ülke bu dönemde başta güvenlik olmak üzere pek çok konuda işbirliği yaptı. ABD’nin Irak’ın kuzeyinden yönelttiği tehdide karşı yan yana duruldu.

            O dönemin temel anlayışı şöyleydi: “Senin rejimin sana, benim rejimim bana.” Mehmet Ali Güller ulusalkanal.com.tr 15 Mayıs 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

            Rabbani alimler ve iktidarlarla ilişkileri

Her devrin Nemrutları, Firavunları, Yezitleri halkı daha fazla sömürmek için âlim kılığındaki iblislerden fetva almak için, onları yanlarına almak zorunda kaldılar.

            Hz. Peygamberin (s.a.a.) risaletine inanan ve Ehl-i Beyt imamlarının velayetine tabi olan rabbani âlimler iktidarların gayr-i meşru, haksız, hukuksuz ve adaletsiz, zalimane uygulamalarına ortak olmamak için, kendilerine verilmek istenen valilik, hâkimlik, defterdarlık, muhasebecilik gibi devlet memurluklarını kabul etmediler. Hatta bunun için bedeller ödediler, zorlandılar, zindanlara atıldılar, kırbaçlar yediler, yurtlarından sürüldüler, canlarından oldular. Ama yine de kabul etmediler. Bunun İslam tarihinde birçok örnekleri vardır.

            İslam dünyasını yaklaşık 1300 yıldır fırkalaştırarak Müslümanların geri kalmasına sebep olan en önemli faktörlerden birisi mezhep ve mezhepçilik bile siyaset ve idare mekanizmasının maddi makamlarına satılan sözde din adamları tarafından temelleri atılmış ve siyaset tarafından güçlendirilmiştir.

            İnançları ve Müslümanları kullanarak toplumları sömürmek isteyen siyaset ve devlet adamlarının bu tutumları halkın bir bölümünü sultanlara yakın olmak, devletin önemli makamlarına atanmak ve dünyalık toplamak için, din ilmini öğrenmeye sevk etti ve bu zihniyetler ilim öğrendikten sonra iltimaslar ve aracılarla, kendilerini zalim yöneticilere takdim ettiler.

            Bir zamanlar zalim yöneticiler tarafından aranan din-ilim adamları, bu sefer yöneticileri aramak zilletine düştüler. Böylelikle aziz iken zelil oldular. Âlimlerin zalim idarecilerle düşüp kalkmasının sakıncalı görülüp halk tarafından hoş görülmemesinin sebepleri, Rabbani alimler tarafından çok geniş olarak izah edilmiştir. O sebeplerden bir kaçı şunlardır:

1- Zalim ümera ile yan yana,

2- Ümera ile düşüp kalkmak dünyaya meyil ve muhabbete sebep olur. Bu da her günahın ve hatanın başıdır.
3- Haram toplamaya ve yemeye sebep olur.

4- Elindeki ilim nimetini ümeranın ayakları altına atarak küçültmüş olur.

5- Güç ve iktidar sahiplerine meyil, onlara muhabbet ve destek verdirir. Oysa bunlar alim için felaketler sebebidir.
6- İnsanların güç ve iktidardan yana olmalarına, onları sevmelerine, dalkavuk olmalarına ve aldanmalarına sebep olur.

7- İyiliği emir, kötülüğü nehiy vazifesini terk ederek günahkâr olur. Bu önemli ilkeyi ihlal eden âlime Allah lanet eder ve halk tarafından haksızlık karşısında sustuğu için dilsiz şeytan olarak addedilir.

8- Dalkavukluk, iki yüzlülük, yalancılık, riyakârlık, iftira, kıskançlık, kin, nefret ve düşmanlık gibi birçok kötü huylara sebep olur.

9- Allah'a, Resulüne, Ehl-i Beyt'e, mukaddes değerlere ve müminlere karşı vazifelerini yapmayarak hain olur.
10- Hakka bâtıl ve bâtıla hak elbisesini giydirerek hakkı değiştirdiği için dinden çıkar veya en azından büyük günahkâr olur.

11- Zamanla insanların inançlarından kopmalarına, yozlaşmalarına ve asimile olmalarına sebep olur ve böylelikle büyük veballeri ve günahları üzerine almış olur. Selam ve dua ile…Mehdi Aksu 15 Mayıs 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

            Müftüoğlu: ‘En büyük sorunumuz Neo-Nurculuk sorunudur’   

            Atasoy Müftüoğlu Antakya Kültür Merkezinde Küresel Çağda var olmak konulu konferans verdi. Antakya da yaptıkları sosyal, kültürel ve İslami çalışmaları ile isimlerinden bahsettiren Nehir Derneği Tarafından düzenlenen konferansa Siyasi parti Başkanları, Sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katılım gösterdi. Kuranı Kerim tilavetiyle başlayan programda, Nehir Derneği Başkanı Mehmet Aksu’nun açılış konuşmasının ardından Yazar Atasoy Müftüoğlu katılımcılara hitap etti.

            Atasoy Müftüoğlu konferansında “Dinî hayat; bilinçle değil, menkıbelerle yürüyor. Merak etmiyoruz, sorgulam- ıyoruz, üretmiyoruz. Hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız, Müslümanların bilinçlerinde arınma ve özgürleşmesi gerektiğini ifade etti.
-           “Bugün Müslümanların çok önemli bir problemi var fakat bu problemden daha da vahim olan durum Müslümanların problemin farkında olmamasıdır. Bizlerin öncelikle bu durumun vahametini kavramamız gerek- mekte Müslümanlar olarak bu duruma bir günde gelmedik. En az iki yüz yıldan beri Müslüman aklı seküler Avrupa aklının kuşatması altındadır. İslami hakların ve fikirlerin artık Avrupa hak ve fikirlerinin müsamahası altında gündeme gelebildiğini görmekteyiz.

            Bizler her şey yolundaymış gibi yaşıyoruz. Bizim Müslümanlar olarak öncelikle bilinç alanına çıkmamız gerekmektedir. Bunun için zihinsel özgürlük zihinsel özgüven şarttır. Şu an baktığımızda bizler bilgi, muhalefet, bilinç, sorgulama üretmiyoruz. İçerik üretem-

iyoruz. Herhangi bir üretim çabamız yok.

            Cemaatler tarikatlar tek akıl ile yaşıyorlar. Hiçbir akıl mükemmel değildir. O yüzden biz diyoruz ki bize gelmeyin kendinize gelin. Bizim inancımıza göre iki günü aynı olan ziyandadır. İki yüz yıllık düşünsel sömürü sürecinde Müslümanlar sorunla yüzleşmek sorunun temellerine inmek yerine, yüzeysel davranarak tepkiciliği benimsediler. Biz üretmiyoruz üretilene maruz kalıyoruz ve üretmedikçe de üretilene maruz kalmaya devam edeceğiz.
            Suriye’deki muhalefet Paris’te imar edilmiş emper- yalist çıkarlar için icat edildi. Fransa İngiltere Amerika Türkiye herkes kendi çıkarları için uğraşıyor. Bu durumda olan mustazaflara oluyor.

            Namusu kirlenen demokrasiyi İslam dünyasına ihraç ediyorlar. Tunus, Libya, Mısır’da sokaklara dökülen insanlar İslami bir yönetim istemiyor, çünkü insanların zihinleri İslam’ın yönetemeyeceğine insanların sorun- larını çözmede yetersiz kalacağına ikna edilmiş. Arap Baharı denen bu hareketlerde tek bir Anti Emperyalist ses yükselmedi. Ben Libya’yı kurtulmuş olarak görmü- yorum aksine Libya yeniden sömürgeleştirildi bugün Libya’da yönetime gelen insanlar CIA ajanları, Libya’yı ABD, İngiltere, Fransa’nın sömürgesi haline getirdiler.
            NATO’nun da amacı da İsrail’i korumak ve İranı’ı küresel güç olmasını engellemektir. Kürecik’teki NATO füze kalkanı Amerika’nın elinde onların yönetimindedir. Onların nükleerleri hiç sorun oluşturmadı hep İran’ın nükleerleri sorun oldu. Nato resmen özür dileyerek söylüyorum ama söylemeliyim Müslümanların üzerine kirlettiler. Irak’ı Afganistan’ı neden konuşmaz olduk? ABD tarafından güdülüyoruz da ondan.

            Bugün seküler batının amacı İslam’ı tepkisiz, zararsız her kalıba girebilen bir forma dönüştürmektir.

            Küresel sistemin bugün Türkiye’ye bu denli ilgi duymasının sebebi de hem seküler bir sisteme sahip olması hem de kapitalist bir ekonomiye sahip olmasıdır. TV ve Radyolarda pek çok insanın Ilımlı İslam’a ikna için dil döktüğünü görüyoruz. Bu gün İslam âleminde faaliyet gösteren ABD destekli birçok düşünce kuruluşu vardır. Baktığımızda bu düşünce kuruluşları bağımsız bir görüntü çizseler de Amerikan düşünce kuruluşları ve Pentagon tarafından Ilımlı İslam ve demokrasiyi destek- lemek için çalışma yapmaktadırlar.

-           Ilımlı İslam Müslümanları emperyal devlete, cemaate kısacası her şeye itaate zorlamaktan başka bir şey yapmıyor.

...         Yurt dışında kapatılan Türk okullarından Rusya’daki CIA’ ile iç içe olduğu için kapatıldı.

            Neo -Nurculuk diye adlandırdığım bir akım var. İslam toplumlarını sömürüye açık hale getiren, zihinleri iğdiş eden ve kendisi dışındaki tüm anlayışları düşman gören bir anlayışa sahipler. Sayıları ve paraları çoğaltmakla meşguller. Bu tehlikeye karşı hepimizsin uyanık olması gerekiyor.

            İslam tekdüze değildir. Biz Müslümanların nassları temel ilkeler kabul ederek zihnini açık tutması gerek-mektedir. Ilımlı İslam programı uygulanıyor ve maalesef bu sonuç alıyor. Zihinlerimiz Avrupa söylemli, en büyük sorunumuz de Neo - Nurculuk sorunudur.

            ABD çıkarlarına hizmet edenlerin parası artıyor. Efsaneleştirdiğimiz liderlerden sorumluyuz. Bugün en geçerli ticaret din ticareti olmuş durumda. Amerikalı politikacılara rüşvet veren cemaatler var. ABD’nin seçim masraflarının Clinton’un masrafları biz Müslümanlardan çıktığını biliyor muydunuz?

            Cemaatler sayıyı artırmak için yalan menkıbelerle insanların akıllarını kandırıyor. Bir toplum hikâyeden medet umar hale gelmişse çok kolay sömürgeleşebilir.
            Ümmetin zihinsel yardıma ihtiyacı var. Tarih boyunca Avrupa baskısı altında kendimizi bir arayış içerisinde bulduk. Türkiye Avrupalaşma arayışı içerisindedir. Biz ne doğuluyuz ne batıl, ne doğulu olmayı başarabildik. Biz ne için varız? Dinimizin gereğini temsil edebiliyor muyuz? Bunu hiç sorgulamıyoruz.

            Biz içimizden engelleniyoruz. Bize Batıdan dayatılan, “İslam siyaset içermez” söylemi ile etkisi altına almışlar. Bizden İslam’ı sadece kişisel bir tercih olarak yaşamamız isteniyor toplumsal değil! Irkçı söylemlerin mağduruyuz. Tepkimizde sadece “Yaşasın” ve “Kahrolsunlar dan dan” ibaret. Özgür olmalıyız ama bedensel olarak değil zihinsel özgür olmalıyız. Küresel alanda baktığımızda kötülükler özgür fakat iyilikler özgür değil.

            Avrupa ahlakını kaybetmiş bir akımdır. Avrupa aklı ile sömürüleştirilmiş durumdayız. Bazı cemaat Liderler- iyle görüştüm hep iyi olacak -bekleyin dediler. Bizde hep bekleriz gelecekten nasıl haber verirler hiçbir şey de yapmadan. Bizler hep neler oluyor sorusunu merak ettik “neden” oluyoru hiç sorgulamadık. Her şeyde de geç kalıyoruz. Üretmiyoruz üretilenlere maruz kalıyoruz. 21. Yüzyıl için projelerimiz yok. ABD projelerine ortak oluyoruz. Ortadoğu’da ne oluyor ne bitiyor sorgulam- ıyoruz. Diktatörler elbette gitsin fakat bir bakın yaşananlara İslami söylem var mı? İslami söylemler yok, demokrasi söylemler var. Düşünmüyoruz düşündürülü- yoruz. Başkasının aklına göre hareket ediyoruz. Kendi aklımızla hareket etseydik başkasının aklının etkisi altında kalmazdık.

            Tek akla kapanıyoruz. Bu gelişmeler karşısında birliktelik yok iletişim yok. Bu kadar sorun varken, hangi mezhep daha iyi şu kişi hangi mezhepten vs bu tür şeylerle ilgileniyoruz. Bu tür tartışmalar bizi küçültür. Ajanslar 17.05.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

            Muhammedi İslam İle Amerikancı İslam’da Yol Ayrımı

İslam ümmeti tarih boyunca iki cephede sürekli savaşa gelmiştir; birinci cephe “açık şirk ve küfür cephesi”İle savaş, ikinci cephe ise “nifak, riya ve ihanet cephesi”İle savaş.
            Savaşın birinci cephesinde, karşıt güçler zahiren ne kadar güçlü olursa olsun, ihlaslı ve fedakar Müslüman- lar için onların karşısına dikilmek, onlara karşı direnmek ve onlar karşısında cihad ve şehadeti kuşan- mak kolaydır; ancak savaşın ikinci cephesi öylesine zordur ki; bu savaşta düşmanın küfür ve şirk namluları ile değil, nifak çetelerinin mızrakların ucuna taktıkları “İslam”, “Kur’an”, “mukaddesat” gibi değerler ile yüz yüze gelirsiniz. Karşınızda sizi Müslümanlığınız- dan dolayı hedefleyen bir kafir bir “düşman”ı değil, kimliğiniz, duruşunuz ve istikametinizden dolayı sizi İslam’ın dışına atan “Müslümanlar”ı bulursunuz.

-           Öyle ki bu “müslümanlar”ın adaveti, kafir düşmanın adavetini bile geride bırakabilir…

Bu hakikati, Bedir, Uhud ve Hendek sahnesinde yaşanan savaşın sonuçları ile Kerbela’da yaşanan katliamın sonuçlarına baktığımızda daha iyi anlaya- biliriz. İnsanın sormaması mümkün değil; Ebu Cehil mi daha zalim, yoksa İbn-i Ziyad mı..?

            Yüzyıllar boyu süregelen bu ayrım günümüzde artık kendisini “Amerikancı İslam” ile göstermektedir.

            Bu olgunun tarihsel karşılığı ise “Saray ve Sofra İslamı”dır..! “Saray” ile “Sofra” arasında her zaman doğ-rudan bir ilişki olmuştur; ceplerini Sultan’ın dinarları ve midelerini ise Saray’ın lokmaları ile dolduranlar, ortaya böyle bir “İslam” çıkarmışlardır. Böyle bir İslam’ın toplum nezdinde yerleşik ve egemen bir hal alması da bu sarayın vaizlerinin elleri ile olmuştur. Onları kah sultan- ların yanı başında, kah minberlerde, kah kürsülerde görürüz; Allah’ın adı ile başlarlar, ayet ve hadis ile devam ederler, dinden, mukaddesattan söz ederler, sonuçta bu dini Saray egemenlerinin saltanatları ve safahatlarına yakıt yaparlar…

            Bunları dün Emevi veya Abbasi dönemlerinin süslü saraylarında gördüğümüz gibi, bugün Riyad, Doha, Amman gibi başkentlerde, Sultanların, Şeyhlerin, Kralların, Meliklerin yanı başında görürüz; isimler değişik olsa da rol aynı rol, görev aynı görevdir…!

            Dünün sultanına “zillullahi fil arz” derlerdi, bugünün krallarına ise “hadimu’l haremeyn-i şerifeyn” derler. Dün besmeleyle başladıkları hutbelerine meliklerinin yücelik- lerini sıralarken, bugün de sultanların, İslam ve Müslümanlar için ne büyük bir değer olduklarını anlatıp dururlar… İsimlere takılıp kalmayalım; İslam dünyasına göz attığımızda, sarayların baş köşelerinde kimlerin oturduğunu, sultan eli öpen büyük hoca efendilerin kimler olduğunu gördüğümüzde hemen onları tanırız….
İster adı “kadiu’lkuzzat”, ister “şeyhu’l şuyuh” olsun, ister kendilerine “müftü” ister”hoca efendi” densin, ister bir yerlerde vaiz veya hatip, sarayların, meliklerin, kralların sofrasından kalkmayanlar, gelip bu ümmete Muhammedi İslam’ın mektebini öğretirler mi?

-           Onun içindir ki, Hz. Resul-i Ekrem’in şu hadis-i şerifi tüm tarihlere ve nesillere unutulmayacak temel bir uyarıdır: “Fakihler dünyaya dalmadıkları ve sultana uymadıkları müddetçe peygamberlerin güvenilir (varis) leridirler. Ancak bunu yaparlarsa o zaman onlardan sakının.”
            Muhammedi İslam’ın alimleri sarayların eşiklerinde dolaşmaz, meliklerin ellerini öpmez, onların iktidarlarını meşrulaştırmaz, onların bayraklarını kaldırmazlar.
Muhammedi İslam’ın alimleri, midelerini sultanların sofrasında doldurmaz, onların süslerine ve zevklerine kanmazlar.
-           Muhammedi İslam’ın alimleri, sarayları tutanlar değil, saltanatları yıkanlardır…

-           Muhammedi İslam’ın alimleri göğüslerini İslam’a siper edinen, yoksula, mahruma sığınak olan, yalınayaklılarla yatıp mazlumlarla kalkanlardır.

-           Çünkü onnlar ensaru’d-din'illahtır,

-           Çünkü onlar Hz. Resulüllah’ın gerçek varisleri,
-           Hizbullah’tır...
İşte İslam ümmeti bir kez daha bu ayrımı yaşamakta, “Muhammedi İslam”
ile “Amerikancı İslam” kavşağında, etrafına bir kez daha bakmaktadır… Herkes kendi gördüğünü söylesin ve karar versin:

“Saray ve Sofra İslamı”na razı mısınız? Nureddin ŞİRİN 18.05.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

An die

Verfassungsgerichtshof                     Aktenzahl  U 812/12

Judenplatz 11

1010 Wien                                                                             Wien, am 20.05.2012

 

Einschreiter:              Haci Bayazit

                                               Alser Strasse 30/26

                                               1090 Wien

 

Konu: a) Kendilerini deşifre edenlerine karşı “dünyanın en tehlikeli suç/tasarım örgütü Fetullah Gülen’i Üst Mahkemeye taşımak için” tarih, 16.05.2012 de, Verfassungsgerichtsoh vermiş olduğum Schriftliche Aussage für die Verhandlung vom 07.10.2011, in der die Aussagen und inhalt vom 24.08.2011 beim Fachartz für beim Fachartz für Neurologie und Psychiatrie bericht berichtgt verden; ile,

tarih, 03. 01. 2012, Bezirksgericht Josefstadt-in 21. Dezember 2011 tarihli kararına karşı yapılmış Protokol-a

 

ilaveten,

 

b) orjinali Verwaltungsgerichtshof’da, Verwaltungs- gerichtshof -Süleymancıları gördükden sonra aşağıdaki kararı alıyor, 

 

VERWALTUNGSGERICHTSHOF PRASIDIUM   

A-1040 Wien, Judenplatz 11    S 2005/01139-4

 

Herrn

Rechtsanwalt

Dr. Wolfgang BLASCHITZ

Wolfischgasse 11/10 – 1010 Wien

 

Sehr geehrter Herr Rechtsanwalt!

Im Hinblick auf Ihre Bestellung zum sachwalter für Herrn Hacı Bayazıt und unter Hinweis auf das Schreiben des Verwaltungsgerichtshofes vom 12. Juli 2005 darf in der Anlage die (neuerliche) Eingabe des Betroffenen vom 17. Juli 2005 übermittelt werden.

Seitens des Verwaltungsgerichtshofes sind keine weiteren Veranlassungen erfolgt.

 

Anlage

W i e n , am 19. Juli 2005

Für den Prasidenten:

 

c) Sachwalter “davaya bakış alanını değiştirmediği için” yukardaki Üst Mahkemenin kararı doğrultusunda işlemi takip edemedi.

 

Dr. Wolfgang Blaschtitz

Verteidiger in strafsachen

 

Herrn

Hacı Bayazıt

Alser Strasse 30/2/26

1090 Wien

 

Schreiben des Prasidiums des Verwaltungsgerichtshofes vom 12.7.2005 sowie 19.7.2005 jeweils zu Ihrer Kenntnisnahme.

Ich zeichne

 

Mit freundlichen Grüssen

Dr. Wolfgang Blaschitz

 

d) bilgilendirmede anlatıldığı şekilde aşağıdaki olaylar oldu,

daha sonra’da

Mehmet Cemil Şahin’de 17 Wien Tauber gasse 21/2-5, de benzer akibeti bulmuş.

 

Bilgilendirme

Allah(cc)a’ hamdü senalar olsun. Sevgili Peygamber efendimize selät’ı selam olsun. Onun izinde ve ona dost olanlara selam olsun.

   Ey Ehli vicdan sahipleri din adamları toplum hayatının mimarlarıdır. Din adamlarının hali ile toplum hayatına ya rahmet Veya siyaha yakın boz acımsı duman şeklinde müsübet yağar. Allah(cc) Sizler ile insanları müsübete hazırlayan din tahripcilerin bertaraf  eyleyip; insanları rahmete hazırlayan bu yolda mücadele edenlere yardım eylesin.

   Yıl 2007 ilk çeyreğinde Türkiye Gazetesine telefon ederek Mehmet Oruc bey ile diğer Beylere, islam dairesini muafaza eden tarikatın hak tarafını doğrulayan yaylarından dolayı teşekkür etdim; Çok sevindi, O bize yeter Öbür tarafda; dedi. Bizde bilmiyorduk yaz, dedi. Yani bu yazılanalar ile kısmen 18 bölümü iki kitap halinde toparlanmış bilgileri söğlüyor.

   Bir beldede insanlar kendi yaptıkları puta taparmış; orada bir de Alim/salih kul varmış. Bir gün bu Alim İnsan paltasın alıp putu kırmak için yola çıkıyor; bir müddet sonra önüne şeytan geçip; yoldan çevirmek için mücadel ediyor. Mücadelenin sonunda Alim kişi şeytanı alt ediyor; altda olan şeytan, ey Alim İnsan putu kırınca eline ne geçecek vazgeç, ben her sabah yastığının altına altın bırakırım sende onları Çocuklara dağıtır sevap kazanırsın diyor. Alim kişi düşünüyor teklif akla yatkın kabul ediyor. Hergün şeytanın bırakdığı altınları Çocuklara dağıtıyor; bir müddet sonra altınlar gelmiyor. Hışımla yerinden kalkıp paltasını alarak tekrar yola çıkıyor; aynı yerde şeytan tekrar önüne geçiyor; tutuşuyorlar mücadeleye bu sefer şeytan Alim zatı yıkıp üzerine oturuyor. Altda kalan Alim zat şaşırıyor; nasıl oldu geçen sefer ben seni yenmişdim; diyor... Şeytan, nasıl olacak altın ile ihlası değişdik, diyor.

Allah(cc)ın sevgili kulları özellikle Çocukların din’i eğitimini ‘ihlası altına değişen’ yoldan cevrilmişlerin insafına/ateşine emanet etmeyin.

   Yıl 2004 ortalarında 17 Wien Marien gasse’deki evime binadan içeri gireceğim vakit (Binan altı Süleymancıların Camisi) Bayram hoca ile bir kişi çapraza almış gibi bana bakıyor/bekliyorlardı.

-           Binanın dışkapısından içeri girdim şeytan arkadan gelerek enseme çarptı; haram ve şüpheli ile kalbi yakınlık olmaz ise etkisi olmuyor.  

            Aynı yer Camin dış giriş kapısını  yıl 2005 onbirinci ay olabilir bombalamışlar...

            Yıl 02.05.2005 iltica Mahkemesin’de Hakim, Bayazıt sen sakin ol, dedi... Her ayın birinde anlaşma gereği tranvay bilet parasını bankaya yatırıyor, hafta sonunda kontoda kalan paraya göre harcamalarımı yapıyordum. Banka veya Bilet dairesi beşinci ve altıncı ayın parasın zamanında çekmemiş bende bilmediğim için iki ay ödememiş olmuşum.

            Durumu öğrendim birazda kızgın olarak Bilet dairesine gitdim; görevli yere yaklaşırken öbür tarafdan iki tane Süleymancı geldi.

-           Süleymancıların taşıdığı şeytan telkin ediyorki; bizi deşifre etmez dost olur insanları uyarmaz hak yer günah işler isen, yediğin hak işlediğin veya ortak olduğun günah ile yaklaşır, İçerde ‘devletin içindeki önemli’ haberi getiririz.

-           “Din’in siyaset ve menfate aleti ile yardımcı edindiği İnsanlara; Allah(cc) ve Peygamberine muhalifet yaptırıp ‘din’de yapılan tahribat oranında güç elde ederek’, etnik milliyetci/ırkiçılara yaklaşıp yanıltarak; dünyanın müsübet ve kaosa hazırlanmasının sebepleri hazırla- tılıyor.”

   Ey Aklı selim sahipleri, büyüklü küçüklü iki ayak üzerinde toparlanmış dünyaları için ‘din’i yırtan’ bu gurupların sofrasına oturan onlar ile gönülden sohbet eden; “devlet erkanının sırrı olmaz şeytan onlar üzerinden haber taşır, ırki ve milli duyguları hassas ve zafiyetleri olan insanlara duyu yollarından yaklaşarak haram ve şüpheli ile kalbe attığı kana karışan telkin ile zihinsel kontrol ederek hata yaptırır.’’

            Din’in tahrip/yırtıldığı oranda dünyanın ‘yaşam kenarı’ kutuplardaki yırtılma/erimenin sebeplerini hazırlatır.

   Yaratılmışların en asili... Allah(cc) Sizler ile Ehli Vicdan sahibi tarihçileri maneviyat deryasında hazırlayıp; kol kırılır yen içinde aldatılması ile İnsanların maddi/ manevi birikimlerinin boşaltılıp itikat ve inanclarının zafiyete uğratılmasını bekleyenleri deşifre/bertaraf eyleyip;            yaratılış gayesine uygun insanlığın geleceği için mücadele edenleri desdeklesin. Amin. Allah(cc) selamı rahmeti üzerinize olsun. Hacı Bayazıt 19.10.2008

 

e) İnsanların kalbi maneviyat adalete veya siyaset menfate yatkın’dır. Iki hal bir arada olmaz. Mahkemeler üzerinden açıklanmış olaylar iltica yasaları içerisinde olmakla birlik’de çok daha derin öneme sahiptir. Bu yüzden din’in siyaset ve menfate alet edilmesi ile rahmet ve bereketin kaldırlıp içtimai ve iktisadi düzenlerin bozularak insanların kaos ve müsübete hazırlanmasına sebepler hazırlayan gurupların merkezi Türkiye’de’dir. Bundan dolayı Türkiye’de “kısa müddetin” haricinde ikamet etmem heryerde “deşifre edilmiş” guruplar/ insanlar ile karşılaşma olasılığında manevi ve fiziki korunmayı güçleştirmekdedir.  

 

f) yazılmış bilgiler donanım ve mücadele sonucu elde edilen, dini ve tarihi geçmişde gizlenen, değişik haller ile perdelenip hayata aksedeni -açığa çıkartarak- geleceğe aydınlık olacak insanlara ait bilgilerdir.

 

            Allah’ın selamı bereketi rahmeti Onun dini üzere Habibi izinde olanlara olsun

            Dinler arası diyalogu önceki ve son din islamın ‘ikinci ana esası Peygamberini perdeleyen’ deccalizimin misyo- nudur; 1960’lı yıllarda din’in siyasallaşması Türkiyede kurumlaşmaya başlayınca; daha önceden Saidi Nursi’nin göndermiş olduğu mektup ile Vatikan’ın kalbine kadar sızan şeytanın telkinleri ile, Vatikan dinler arası diyalogu siztem haline dönüştürüyor…

            Yani islam bir binadır; bu binanın bir tarafı din adamları sebebi ile çökerse, diğer taraf çöken tarafın üzerine deccalizmin değişik kanalları ile gayri ihtiyarı kayıp gelir…

            Dinler arası/deccalizim misyonu ile Büyük Ortadoğu Projesi, fikri fiziki hale dönüştürülüyor, hertürlü bölücü din’i ve ırkı terör örgütleride, beynelminel fitne Büyük Ortadoğu Projesinin As ve Eş Başkanlarının elinde maşa görevi yapıyor;

            Bir diğer ifade ile son din islamı tahrip eden din adamları  diğerlerinin önününde sürücü, insi şeytan görevini üstleniyor… dünyadaki herşey ‘din ahlak manaeviyat dairesinde’ gelişiyor; yani islam dairesini tahrip ederek islamı siyaset ve menfate alet edenlerin

“üzerindeki ateş”,

mercimek notut büyüklüğünde toplumun kaderine sirayet eden insanların sağına soluna önüne arkasına düşüyor, hedefdeki insanların gözleri görmüyor ama Kalpleri mıknantız gibi etrafına düşen siyah ateşden müsübeti siyasi ve menfati hesabına göre algılıyor, farkında olmadan’da deccalizim misyonuna uygun yapılanıyor.

-           Eğer insanlar gözünü ve kalbini günahdan korur,  önünde’de günahkar bir lideri, efendisi olmaz ise, sağına soluna düşen mercimek nohut büyüklüğündeki siyaha yakın kalbin algıladığı müsübetleri görür, karşı kalbi teyakkuz 'kalbin maneviyat ve adalete dönmesi’ ve ‘en azından imanın en zayıfı Buğz hali’ ile korunur…

            Aksi takdirde bir diğer ifade ile,

herkimki Allah’ın din’ini tahrip eder, tahrip edene yardım eder, sesziz kalır  ise; Allah’da o toplumu onların görmediği bilmediği yerden ateşine yaklaştırır,

kuralı gerçekleşiyiyor.

            Ehli Vicdan Sahipleri, Fransada imam Hümeyni’ye İranlılar gelir, efendim Şahın zülmü “her ne kadar AKP’nin zülmü kadar olmasada” dayanılmaz hale geldi ne yapaılım’der, İmam sabah namazı seher vakti kalkıp dua edin’der. Müslümanların duası ve mücadelesi ile Allah(cc) Ulusalcı, Vatanperver ve Milli güçleri Bu İlimleri alacak şekilde hazırlayıp, Avrasya ve Direniş Cephesini güçlendirip, islamı tahrip ederek binanın bir tarafını çökertenleri bertaraf ederek, ‘vadi gereği’ dünyayı maneviyat ve adalet burcuna hazırlayacak, inşallah. Hacı Bayazıt 04.11.2011

 

Yüce Mahkeme Heyetinden açıklanmış olayları daha geniş alanda değerlendirmesini arzu ve istirham ederim.   

 

            Haci bayazit

Beraber 4 sayfa

­

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.21

 

            Gömülü Propaganda

Gazetenin gömülüsü olur da, propagandanın gömülüsü olmaz mı? Gömülü Gazeteci ifadesini, ilk kez, Cüneyt Özdemir’in, ABD’nin Irak işgali sırasında, Amerikan tanklarının içinden yaptığı gazetecilik sırasında, öğren- ilmişti.

            Gömülü eleman tabiri, inşaatçıların yakından bildiği bir tabirdir. Dibi betonun içinde, başı betonun dışında olan çelik parçasına “gömülü eleman” denir. Betonun dışında kalan bu çelik elemana istediğiniz yükü taşıta- bilirsiniz.

-           Gömülü propaganda ise, gerçekte propaganda olduğu açıktan anlaşılmayan, ancak verilmek istenen bir mesajın, haber kılığı giydirilerek verilmesidir. Yani bir isteğin, habermiş gibi sunulmasıdır.

            Gömülü Köşe Yazarlığı da böyledir. Kökü Amerika’nın içinde, diğer ucu Türk halkının içindedir. Gazetecilik gömülü gazetecilik olunca, ister istemez Amerikan propagandası da gömülü oluyor.

            Amerika, halkımız nezdinde öyle itibar kaybetti ki,

Amerikancılar propagandasını ister istemez gömülü şekilde veriyorlar.

-           Gelin bir gömülü propaganda uygulaması yapalım.

Abdullah Gül NATO Genel Sekreteri olacakmış!? Bu propagandanın temel iki amacı var.

Birincisi, buna gömülü kısmı diyebiliriz. NATO: İçinde bulunduğumuz, varlığından büyük memnuniyet duyduğumuz bir örgüttür. Başına Cumhurbaşkanımız bile gelebilmektedir. Gelebilecektir.

            NATO biziz, biz NATO’yuz imajını vermektedir.

İkincisi, NATO’nun başına gelebildiğimize göre, başında olanlar da örgüte hükmedeceğine göre, bu örgüt (NATO) çok iyi bir örgüttür, propagandası yapılmış olacaktır.

            Bu husus gerçekleşmese bile, tartışılması her bakımdan Batının işine gelen bir durumdur. Tartışıl- dıkça NATO’nun meşruiyeti artar. Haçlının silahlı örgütü olmaktan çıkar. Sanki Türkiye’yi savunan bir örgütmüş gibi algılanır.

            Türkiye, süper güçtür yutturmacası da, cabasıdır. Gül’ün NATO Genel Sekreterliğine getirileceği tartışması/ tartıştırılması ucunu betonun içinde saklayıp, betonun dışında kalan kısmına, yeni yükler bağlama işidir. Özetle, Gül’ün NATO Genel Sekreterliğine getirilmesi haberi; NATO’nun Türk halkı nezdinde kötü bir şey olmadığı imajını vermeye yöneliktir. Sanki NATO’yu Türkiye yönetecekmiş gibi bir havanın hazırlanması; Amerika’yı ve NATO’yu yağlamaktır.

            NATO’yu Amerika yönetir. NATO Haçlının İslam ülkeleri üzerindeki sopasıdır. Kaldı ki, Gül’ün NATO Genel Sekreteri olması, Türk Ordusunun, Amerikan ordusunun daha ileri bir parçası olması demektir.

Bundan böyle, propagandalar, Soğuk Savaş döneminin metotlarına dönecekmiş gibi görünüyor. “Ne yapalım, Rusya bizi tehdit ediyor. ABD tutunmaktan başka yolumuz yok” konuları işlenecek. Kürecik Amerikan Üssünün yaptığı Rusya tehdidi, Amerika’nı Türkiye’deki varlığının ve etkinliğinin artması demek olacaktır.

            Yanlış ata oynuyorlar. Bozguna uğramış bir gücün

peşine takınılmaz. Bülent Esinoğlu 24.5.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.22

 

            Muhsin Rızai: Bu Savaş Gerçek Muhammedî Devletin Tesisine dek Sürecek

Muhsin Rızai şöyle devam etti: “Dün İran’ın savaş sahnesi kendi toprağına saldıran düşman karşısındaydı, bugünse İran’ın mücadelesi ilerlemesini engellemek isteyen her ülke ya da kudret karşısında verilmektedir. Ve bu savaş Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhur zamanına ve asil Muhammedî devletin tesisine dek sürecektir.”
            Muhsin Rızai: Bu Savaş Gerçek Muhammedî Devletin Tesisine dek Sürecek. Eski Devrim Muhafızları Komutanı ve Nizamın Maslahatını Teşhis Komisyonu Sekreteri Muhsin Rızai “İran, muktedir bir şekilde İstanbul müzakerelerini Bağdat’a çekmiştir ve bu durumun kendisi İran’ın zaferinin ve halkın ve Rehberlik Makamı’nın direncinin göstergesidir. 5+1 grubunun İran’a taviz vermekten başka bir seçeneği yoktur” dedi.
-TABNAK’ın bildirdiğine göre bugünkü Meşhed Cuma namazı hutbeleri öncesinde halka konuşan Muhsin Rızai “İran milleti 8 sene boyunca, kendisine yüklenen savaş sırasında mücadele etti. İran, Baas rejimi karşısında zafer elde etmiş olmakla birlikte savaşını bugün de sürdürmektedir ve bu savaş günümüzde direnç ve istikamet formunda devam etmektedir” şeklinde konuştu.
            Muhsin Rızai şöyle devam etti: “Dün İran’ın savaş sahnesi kendi toprağına saldıran düşman karşısındaydı, bugünse İran’ın mücadelesi ilerlemesini engellemek isteyen her ülke ya da kudret karşısında verilmektedir.  Ve bu savaş Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhur zamanına ve asil Muhammedî devletin tesisine dek sürecektir.”
            Rızai sözlerini şöyle sürdürdü: “İran İslam Devrimi’nin zaferinden sonra düşman İran’ın farklı bilimsel ve teknik sahalardaki ilerleyişi karşısında durmak istedi, zira İran’ın ilerleyişinin bir milyar Müslüman için örnek oluşturacağını bilmekteydi.” Muhsin Rızai, İslami uyanış hareketlerine de değinerek “İslami uyanış hareketlerinin ortaya çıkmasıyla Batılılar Suriye ve Hizbullah’ı uluslararası camiadan uzaklaştırma projesini devreye soktular, böylece Tahran’a saldırının ön adımlarını da atmak istediler. İran defalarca Suriye’ye halk idaresi ve özgürlük konusunda tavsiyelerde bulundu, İslam İnkılabı Rehberi de bunu vurguluyor. Son dönemde Suriye devleti de demokrasi konusunda adımlar attı” diye konuştu.
            Muhsin Rızai, Suriye meselesinde Arabistan’ın perde ardındaki rolüne işaretle “Arabistan’da özgürlük ve demokrasi alameti olan seçimler mi yapılıyor ki kendileri Suriye’yi hedef alıyorlar?
            Mesele Suriye’yi yol üstünden kaldırmak ve Hizbullah’ ın silahsızlandırılmasıdır, ta ki böylece Tahran ve İran’a saldırının şartlarını hazırlayabilsinler.
            Allah’ın lütfuyla Amerika’nın bu planı yenilgiye uğradı. İran’ın sağlam duruşu sayesinde Amerikalılar ve Siyonistler arasında ihtilaf baş gösterdi. Hatta öyle ki İran’a saldırıdan bahseden İsrail’e Amerika karşı çıkıyor ve bu saldırıyı Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Suriye rejiminin düşüşü şartına bağlıyor.” medyasafak 25.05.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.23

 

            Yoksa sizin mezhep Resulullah’tan (s.a.a) önce mi kuruldu?

            Ali Bulaç Zaman gazetesinde Şii ve Ehli Sünnet arasındaki ihtilafları değerlendiren ve güzel temennilerini dile getirdiği bir yazı kaleme almış. “Her iki tarafın da kabullendiği ravilerin rivayet ettikleri hadislerin derlendiği bir hadis mecmuası çalışması ve bunun taban kitleye yayılması gerekli olan ilk adımlardan biridir. Hakeza İmam-ı Cafer’in fıkhi görüşlerinin Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli fakihlerin görüşleri ile mukayeseli biçimde çalışılması bir başka önemli çalışma alanıdır. Bu ve benzeri çalışmalar her iki tarafın ortak paydalarını yeniden keşfini sağlayacaktır” temennisini paylaşmış.

            Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- İçten ve samimi olarak dile getirmiş olduğu sözlerine, tamamen katılıyorum.

            Sadece bir temenni olduğu halde buna bile bazı

arkadaşlar epey içerlenmiş. Kaleminden ve kendi deyimiyle, ona gelen bu konudaki değerlendirme ısrar- larından, ilahiyatçı olduğu anlaşılan Serdar Demirel kardeşim (İnternette gezinirken rastladım) iki sayfada, girmiş akaitten çıkmış fıkıhtan, usul-u alt üst edip dalmış adaleti sahabeyi kirama ve soluk soluğa haykırmış:

            “Böyle bir şeyin mümkün olması için ya Ehli Sünnet’in ya da Şiîlerin en temel inanç esaslarından vazgeçmesi gerekir.” O da yetmemiş, “Bu alanda yazılan Şiî usûlü hadis kitapları Ehli Sünnet’in usûl kitaplarından 6 asır sonra telif edilmiştir” diyerek farkı ortaya koyup defteri kapatmış.

-           Zaten her zaman böyle oluyor biri kalkıp Müslüman- lar arasında vahdetten söz etse, takrip kelimesi ağzından çıksa, birileri kıyameti kopartıyor.

            Elbette bütün bu saldırıların arkasında Şii İran halkının ve devletinin onurlu duruşu ve bu duruşun etkilediği pek de azımsanmayacak insan kitleleri, özellik- le de Sünni dünya var. Sünni dünyadaki lider boşluğu- nun yerini İran’ın doldurabilme endişesi, bir kısım Müslüman kardeşimize, İran üzerinden Şii inancına her türlü iftira ve karalamayı caiz kılabiliyor. Kapı komşusu- nun da bir Şii olduğunu, Türkiye’de de milyonlarca Caferi-Şii yaşadığını hemencecik unutuveriyor.

            Büyük bir haber ajansında çalışan bir tanıdık yanında bir arkadaşıyla görüşümüze gelmişti. Arkadaş “İran bütün dünyayı geriyor, fitne odağı gibi her tarafa ihtilaf yayıyor, bakın Ayetullah Sistani öyle değil… falan” sözlerine rahatsız oldum.

-           Olabilir dedim, fakat bir şey sormak istiyorum “Eğer İran devleti Şah’ın döneminde olduğu gibi Amerika’nın bir karakolu olarak çalışsa, Ayetullah Hamanei’de Kral Abdullah gibi Amerikalıların can dostu olsa, bir adım ileri gidip İsrail’i devlet olarak kabul edip, bedava gaz, petrol verse, Müslüman Filistinlileri terörist görse, NATO’ya üst verip, Ürdüncülük ve Katarcılık oynasa yine fitneci olur muydu?”

-           Biraz duraksadıktan sonra, ne ilgisi var hocam! diyebildi.

            “Yapma gözüm! Başını Amerika’nın rahmet dizine yaslayan gericiliğin, terörizmin, krallığın, fitne ve tekfirciliğin merkezi olan devletler, sırf Amerika ve Batı dostu oldukları, İsrail’le iyi geçindikleri için bir Allah’ın kulu cesaret edip söz diyemiyorken, dünyanın hiçbir yerinde uzaktan yakından terörle ilgisi olmayan bir halkı böyle çirkin şeylerle ittiham etmek hangi vicdana sığar.

-           Onların suçu; sadece onurlu duruşları, bunu da herkes biliyor. Ben bir Türk olarak onların bu mücadele- lerine saygı duyuyorum.

İrancılık yapmıyorum ama vicdanımın sesini dinleyen bir Müslüman olarak diyebilirim ki, “İmam Ali’yi adaleti öldürdü” sözünün tecellisi İran İslam İnkılabı’dır. Onların suçu ise dünya emperyalizmi karşısındaki mantıklı, ilkeli ve onurlu duruşları. Bazıları birkaç sabah İrancılığa soyundular da, bu işin o kadar kolay olmadı- ğını anladılar. Herkes bu yolda İran’ın ödediği bedeli ödeyemez ve herkes İran halkı gibi bu korkunç baskı ve karalama kampanyası altında bu kadar sabırlı ve dik duramaz...

            Bu baskı hangi devlete yapılsa şimdiye kadar yüz kere yıkılır yeniden kurulurdu. İşte herkesi şaşkına çeviren, biraz daha hırçınlaştıran bu. Ayetullah Sistani’nin bürosu da sizin tahmin ettiğinizden, hatta aklınızın ermeyeceği kadar basiretlidir, kimse bizi İran karşısında kullanabileceğini zannetmesin, böyle bir şeyi kimse başaramadı, sizin de boyunuzu aşar…”

            Bu da diğer bir Müslüman kardeşim. Amerika, İsrail, Batı değil de İran rahatsız ediyorsa, fitnecilikle suçlan- ıyorsa ne diyebilirim ki? Bize muhalif olanlar Hz. Ali’yi tanısa, bize bu kadar düşman kesilmezlerdi. Nasıl tanısınlar ki, 60 yıl minberlerden lanetler yağdırdıkları bir insanı nasıl tanıyabilirler ki? Veya nasıl sevebilirler ki? Bizim İmamımızı tanıyıp sevemeyen, bizi nasıl tanıyıp sevebilir ki?

            Her köşe yazarına cevap yetiştirmek diye bir derdimiz veya alışkanlığımız yok. Fakat bu bir şahıstan öteye bir düşünce tarzı. Bu nedenle birkaç konuyu aydınlatmak gerektiğine inanıyorum.

Şunu gönül rahatlığıyla diyebilirim ki; arkadaşların olur

mu, olmaz mı? diye tartışmaya durdukları vahdeti, biz bu ülkede yaşıyoruz.

            Kendimden örnek vereyim. 2 haftada bir ilahiyatçı arkadaşlarla ders halkamız var. Hanifi, Şafii, Caferi her mezhepten ve inançtan arkadaşımız var. Arap, Türk, Kürt, Lazımız var. İslami temel kaynakları alıp inceliyoruz, görüşlerimizi açıkça ortaya koyuyoruz. Namaz vakti gelince de sırasıyla bir arkadaşı öne geçirip cemaat namazı kılıyoruz. Bütün arkadaşlar birbirlerini kardeş gibi seviyorlar. Herkes açıkça görüşünü beyan ediyor ama dayatmıyor. O günü iple çekiyoruz. Farklılıklarımızı zenginlik olarak görüyoruz, tefrika nedeni olarak değil. Ali, Hüseyin gözüyle bakıyoruz kardeşimize, Muaviye, Yezit gözüyle değil.

            Bu haberime sevindin mi, yoksa rahatsı mı oldun, bilmem. Ama sen de katılmak istersen buyur gel görüşlerinden istifade edelim…

            Ayrıca Şii kaynaklarını öyle bir şekilde tasvir etmişsin ki gören de, Şiilerin Peygamberden 6-7 asır sonra kitap yazmaya başladığını, ondan önce, içi boş bir topluluk olduğunu sanacak.

            Şii usul ve fıkıh kaynakları konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığınız anlaşılıyor. Daha birinci asırda İlim şehrinin kapısı İmam Ali’nin Şiileri kitap yazarken, hadis yazma yasağı nedeniyle diğerleri yazmaya cesaret dahi edemiyorlardı.

            Sizin art niyetli olmadığınızı düşündüğüm için, ben Şii usul ve fıkıh kitaplarının ne zaman telif edilmeye başlandığını kısaca açıklayayım, sen, sizin kitapların bizden ne kadar önce yazıldığını biraz daha dikkatli hesapla.

            Resulullah’tan sonra Emevi halifesi Ömer b. Abdulaziz’in (h. 99-101) dönemine kadar hadis yazılması yasağı olmasına rağmen (Ki biz bu yasağın siyasi olduğuna inanıyoruz) İmam Ali bu yasağa asla uymadı.

Nitekin bu konuda ilk kitap yazan da odur. Anlayacağın İslam tarihinde rivayet ve hadis konusunda ilk kitap yazan İmam Ali’dir. Onun “Sahife” adlı eseri kendisinden sonra evlatlarına miras olarak kalmıştır. İmam Bakır ve İmam Cafer Sadık’ın bazı fıkhı konularda bu kitabı öğrencilerine gösterdiği nakledilmiştir. Bütün haram ve helallerin, emir ve yasakların bu kitapta yazıldığı belirtilmiştir. (Ricali Neccasi, s.224; İhtiyari Marifeti’r Rical,s.376;el-Kafi, c.1, s.242; Tarih-i Fıkh-i Caferi, s.71)

            Buhari de bu kitabın varlığına değinerek, fıkhi kuralları içerdiğini söylemiştir (Sahih-i Buhari, c.1, s.36; c.2. s.221; c.4, s.67, c.8,s.45)

            Şiiler daha birinci asırdan kitap yazmaya hadisleri toplamaya başlamıştır. 1.asırdan vefat eden (ö. 96 h.) Zeyd b. Veheb “Hutebi Emiri’l Müminin” kitabını, İmam Cafer Sadık’ın öğrencilerinden Masad b. Sadaka da İmam Ali’nin fıkıh ve hikmet içerikli sözlerini, buyruklarını ihtiva eden ikinci “Hutebi Emiril Muminin”İ yazmıştır.(Tusi, el-Fihrist, s.72; Neccasi, er-Rical, s.415)

Daha sonra bütün bu nefis kaynakların bir kısmı Seyit Rezi (359- 406 h.) tarafından, İmam Ali’nin hutbeleri, emirleri, veciz sözlerini ihtiva eden “Nehcu’l Belağa” unvanıyla toplanmıştır. Türkçeye kazandırılan bu eserin yaklaşık 5-6 çeşit tercümesi mevcuttur. Bu kitapta İmam Ali’nin 240 hutbesi, 79 mektubu, 480 hikmetli sözleri yer alır. Kendisi hem rivayetlerin derlenmesine emir vermiş hem bunların bir kısmını hutbelerine taşıyarak baki kılmıştır. Abdulvahit Amidi ise İmam Ali’nin sözlerini, buyruklarını “Gureru’l Hikem” kitabında toplamıştır. (2 cilt olarak Alulbeyt yayınlarından çıktı)

            “Sehife-i Seccadiyye” İmam Hüseyin’in Kerbela mesajını günümüze taşıyan İmam Zeynelabidin’in (d. 38 h.) kitabıdır. İmam Bakır ve İmam Zeyd’e imla ettirdiği bu kitap “A’li Muhammed Zeburu” olarak da meşhurdur. Aile, toplum, İslam öğretilerini 54 dua kalıbında işleyen muhteşem eser Türkçe olarak da basılmıştır.

            Aynı şekilde İmam Zeynelabidin’İn “Risale-i Hukuk” kitabı İbni Şube’nin (ö. 381) “Tuhefu’l Ukul” ve Şeyh Saduk’un “el-Hisal”kitaplarında nakledilmiştir. Allah’ın, bedenin, namazın, öğretmenin, yöneticinin, anne ve babanın, evladın, komşunun, dostun, gayri Müslimlerin vd. hak ve hukuklarını genişçe ele alınmıştır. (Tuhefu’l Ukul, Kevser yayınlarından Türkçeye kazandırılmıştır)

İmam Bakır’ın “el-Fihrist” kitabı (İbn-i Nedim, el-Fihrist, c.2, s.36) İmam Sadık’ın “Tevhid-i Müfezzel”İ (Arapça ve Farsça olarak basılmıştır) Ayrıca ahkam ve şer-i konularda risaleleri Kuleyni tarafından nakledilmiştir. (İbni Nedim, elfihrist, 198; Kafi, c.8, s.2)

            İmam Ali’nin öğrencisi Ebu Rafi’in yazdığı “es-Sünen ve’l Ahkamu’l Kazaya”nın ardından, Ali b. Ebu Rafi ve Rabi b. Şami “el-Fıhık” kitaplarını telif etmişlerdir. (Ricali Neccaşi, s.6)

            İmam Bakır (57-107 h.) ve İmam Cafer Sadık (83-148 h.) dönemlerinde yazılan sayısız fıkıh ve hadis kitaplarının fihristi İbn-i Nedim’in el-Fihrist, Ricali Neccasi, Fihristi Tusi ve diğer birçok kaynakta gelmiştir.

Yine bir Şii olan Muhammed b. Saib Kelbi ( 146 m.) Kuran’ı Kerimdeki ahkâm ayetlerini toparlamıştır (ez-Zeria, c.1, s.40)

            Resulullah’ın İlim şehri İmam Ali’nin birincisi olduğu İmam Hasan ve Hüseyin’le devam eden 250 yıllık İmamlar döneminde sayısız eserler yazılmıştır. İmam Zeynelabid’inin öğrencilerinden Yahya b. Ummuttevil, Saad b. Cubeyr (ö. 95 h.) tefsir ve fıkıh dalında kitaplar yazmıştır. Daha sonra zalim Haccac tarafında şehit edilmiştir.

            İmam Bakır ve İmam Sadık öğrencilerinden Zurare b. A’yan (ö. 150 h) 1263 rivayet İmam Bakırdan, 494 rivayet İmam Sadık’tan nakletmiştir.

            Muhammed b. Muslim (150 h.) kitabı “el-Müsned“İnde 1981 rivayet nakletmiştir.

            İmam Sadık’ın emriyle yazılan “Usul-u Erbea mia” 400 usul kitabı, daha sonra “Kutubu Erbaa” da düzene konularak günümüze gelmiştir. Bunlar şu anda elimizde bulunan (el-Kafi, İstibsar, tehzib ve el-Fakih) kitaplarında nakledilmiştir. (Fihrist-i Tusi, s.18; Tahrani, ez-Zeria, c.2, s.125; Ricalı Neccaşi, s.154)

            Şimdiye kadar 266 unvan Usul-u Fıkıh kitabımız basılmıştır. Bunların her biri de kendi dalında bir

mecmuadır. (Kitapşinasi-i Usul-u Fıkh-ı Şia)

Özellikle: ikinci asırda yaşayan Hişam b. Hekem’in, el-Elfaz ve Mubahisuha; Ebu Sahl Nobahti, el-Husus ve’l Umum, İbtalu’l Kıyas; Şeyh Mufid (336-413) et-Tezkire be Usulu’l Fıkıh; Seyit Murtaza A’lemil Huda (355-436 ) ez-Zeria İla Usulu’ş Şeria; Şeyh Tusi (384-460) İddetu’l Usul eşsiz Usul kitaplarıdır.

            Ayrıca İbrahim b. Muhammed b. Ebi Yahya’nın (ö. 148) “Mubevvib fil Helal vel Haram; Hasan b. Mahbub Surrad’ın (ö. 224 h.)Maşşihe’si; Muhammed b. Muafi (ö. 265 h) Şeraiu İman; İbrahim b. Muhammed Sakafi’nin (ö. 283 h) Camiu Kebir fil Fıkıh, Şeyh Mufid (336-413) el-Muğnie, Tusi’nin Muğnie ve el-Mebsutu diğer nefis eserlerdir.

-           Ne demiştiniz, sizin Usul-Fıkıh kitapları bizden 6 asır önce mi yazılmıştı?

            Adama, Resulullah’ın mezhebi ne idi? diye sormuşlar.

Adam, tabi ki “Hanifi” demiş, sen hiç Kuran okumadın mı? Yüce Allah Rum/30 da “Henifen” diye buyurmuyor mu!?

-           Hala “bizim Usul sizinkinden 6 asır önce yazılmış” diyorsan, saygı duyarım. “Demek ki gerçekten Peygamberimiz (s.a.a) Ebu Hanife mezhebine tabiymiş” derim.

            Bize sadece, Resulullah’tan yüzyıllar önce kurulmuş bir mezhebe “es-Sabikun” olarak saygı duymak düşer...

Rahmi Onurşan Rahmani Abna.ir 2012/05/29

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.24

 

            Türkmenistan Gülen’in okullarını kapattı

Türkmenistan, bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı ve genç dimağları ABD için casusluk yapmak üzere devşirdiği gerekçesiyle “Türk Okulları” adıyla faaliyet gösteren Fethullah Gülen cemaatinin okullarını kapattı. Haberi Fars Haber ajansı duyurdu.

            Türkmenistan devleti, bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı ve ABD için casus devşirdiği gerekçesiyle Fethullah Gülen cemaatinin okullarını kapattı.
-           Fars Haber Ajansı’nın haberine göre, Türkmenistan, bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı ve saf Türkmen gençleri arasından seçtiği genç dimağları

ABD için casusluk yapmak üzere devşirdiği gerekçesiyle

“Türk Okulları” adıyla faaliyet gösteren Fethullah Gülen cemaatinin okullarını kapattı.

            Fars Haber Ajansı muhabirinin Aşkabat’tan bildirdiğine göre, Türkmenistan yönetimi Türkiye’nin Nur Cemaati’nin Türkmenistan’da dini – siyasi nüfuzundan duyduğu kaygı yüzünden 1990 yılından beri bu ülkede faaliyet yürüten tüm Türk okullarının faaliyetini askıya aldı.
            Habere göre, sadece Mustafa Kemal Atatürk adı ile faaliyet yürüten Türk okulu, öğrenciler eğitimlerini tamamlayınca dek faaliyet yapabilecek.

-           Haberde, okulların kapatılma gerekçesi şöyle anlatıldı:
“Söz konusu Türk okullarının eğitim çalışmalarının yanı sıra hedef ülkelerde Türk milliyetçiliğinin propagandasını yaptığı ve okullardan mezun olan öğrencileri hedef ülkelerde anahtar evkilere atamak için rüşvet bile verdiği ifade ediliyor.

...         Geçtiğimiz yıllarda bu okulların ‘Türkiye’ adına yetiştirdikleri zannedilen öğrenci ve elemanları aslında ABD casusluk teşkilatı CIA’ya bağladığı ve Türk milliyetçiliği ve “...Osmanlı hayallerinin”... aslında bu gençleri kandırmak için bir tuzak olduğu, tuzağın CIA’da ayarlandığı ortaya çıkmıştı.

            NTV’nin haberine göre; Türkmenistan’da kapatılan Gülen okullarının tamamı normal okullara dönüştür- ülecek. Türkmenistan’daki bir Türk üniversitesi için de aynı yönde karar alındığı belirtildi.  yenieksen. com 30 Mayıs 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.25

 

            Hrant Dink Yeni Anayasa için öldürtüldü!

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “Misyonerler Türkiye’de kol geziyor, İncil dağıtıyor, İstanbul’da apartman kiliseler kuruldu şeklinde yapılan propagandaların altından Ergenekon çıktı. Bu propagandaların amacı AK Parti iktidarını zora sokarak halk nezdinde soru işaretleri oluşturmaktı. Malatya’da kitabevi cinayetini işleyip ‘bunlar misyonerdir’ diye adam kestiler. Bununla, Avrupa’ya, ‘bakın AK Parti muhafaza- kar bir iktidardır. AK Parti’nin oluşturduğu ruh ve mana iklimi atmosferinden etkilenen insanlar gidip cinayeti işlediler. Trabzon’da Rahip Santoro’yu öldürdüler...

            Bununla AK Parti muhafazakar bir iktidardır ve bundan etkilenenler gayrimüslim bir rahibi öldürüyor’ mesajını vermek istediler. Hrant Dink’i öldürenlerin de amacı buydu. Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Aslan’ın, başörtü için bunu yaptığını söylediler. Bütün amaç farklıydı ama elleri ve ayakları birbirine dolandı. Kurdukları tuzaklara kendileri düştüler”  dedi.

-           Hüseyin Çelik aynı konuyu daha önce de bu şekilde gündeme getirmişti. Hrant Dink davasında “örgüt yok” kararı alındıktan sonra doğan kamuoyu tepkisi AKP iktidarına yönelince, panik içine giren çevreler, Ergene- kon bağlamında milliyetçileri, ulusalcıları suçlamaya başlamış, misyonerlik faaliyetlerine dikkat çekenleri, “vatan toprakları satılıyor” diyenleri, Kuvayı Milliye Dernekleri kuranları cinayete zemin hazırlamakla suçlamak, köşe yazarı ve televizyon konuşmacısı düzeyin den, milletvekili, hatta bakan düzeyine çıkmıştı..

            Biz o zaman, “Hrant Dink’i öldürecekler, silah aldılar, tetikçiyi İstanbul’a gönderdiler, filanca evde kalacak tarzında 17 adet ihbar mektubunu da milliyetçiler veya ulusalcılar mı hasıraltı etti!

            Cinayetlerde ihmali veya dahli olan kamu görevlileri hakkında soruşturma iznini milliyetçiler veya ulusalcılar mı vermedi?

‘Türkiye’de 21 bin ev kilise açıldı’ iddiasını ilk gündeme

getiren Mehmet Şevket Eygi’dir. Herkes, ondan sonra mesele üzerinde ciddiyetle durmaya başladı. Durum böyledir diye misyoner cinayetlerinden Mehmet Şevket Eygi’yi de mi sorumlu tutmak gerekir? Milli çizgide görünen birçok dernek veya organizasyon ise zaten devletin kontrolündedir! Kimin hangi saatte, hangi saniyede ne yaptığı kaydedilmektedir. Siz çocuk mu kandırıyorsunuz?” diye sormuştuk.

            Üstelik Hrant Dink cinayetini aydınlatmaya çalışan gazeteci Nedim Şener’in başına gelenler, gerçekte bu olayın üzerinin kapatılmak istendiğini göstermektedir.

-           Başından beri iddia ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesini bütün boyutları ile ortaya çıkarırsa Türk Milleti’ne karşı ters operasyon yapan bir çeteyi deşifre etmiş olur ve benzer olaylardaki bütün gerçekler ortaya çıkar!

-           Hrant Dink, Rahip Santoro ve Malatya’daki misyoner- lerin öldürülmesi, birbirini takip eden, “Türkiye’ nin 11 Eylül’ü” diye nitelendirebileceğimiz olaylardır.

-           Amerikan ve dünya kamuoyu, ikiz kulelere yönelik saldırılardan sonra nasıl Afganistan ve Irak işgallerine onay vermişse, bu cinayetlerden  sonra da Türk kamuoyunda en azından bir tereddüt meydana getirilmiş ve olayların faturası, Yeni Anayasa sürecine direnecek olan ulusalcılara kesilmiş, onlara operasyon yapılması için kamuoyu hazırlanmıştır...

            Yani faturayı ulusalcılara kesmeye karar verenlere, bir bahane gerekiyordu. Hrant Dink cinayeti ile bu iklimi oluşturmaya başladılar. Ardından diğer cinayetler de gelince, psikolojik operasyonda görev alan basın, bu olaylarda sorumluluğu bulunan devlet görevlilerini bir kenara bırakıp, hiç ilgisi olmayan insanlara yönelik bir iftira kampanyası başlattı.

-           Hrant Dink cinayeti ile başlayan olaylar, Türkiye’yi rejim değişikliğine götürmek için kullanılmaktadır da diyebiliriz.
            Türkiye’de rejim değişikliğini kim yapmak istiyor?   Anayasa’dan Türk adını kim çıkarmak istiyor?

            İşte söz konusu saldırıları yapanlarla, Türkiye’nin rejimini değiştirmeye çalışanların üzerinde bir merkez var ki ülke bugünkü kaos ortamına geldi.. Arslan BULUT 04.06.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.26

 

            Diyanet’ten Fethullah Gülen’e şamar!

Yandaş ve merkez medya bu açıklamayı yazmadı çünkü tamamında bir Fethullah Gülen korkusu ya da çıkar hesabı var!

            Hangi açıklamayı mı? Diyanet İşler Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in birkaç gün önce ettiği alkışlanacak sözleri. Bakın Diyanet’in gerçekten alim ve mümin olan bugünkü Başkanı Mehmet Görmez aynen şunları söyledi:

            “Dinlerarası diyalog olmaz. Dinler birbirine dönüştü-rülemez”
            Peki, Prof. Görmez’in bu açıklamalarında hedef kim midir? Dinlerarası diyalog ambalajı ile mukaddes dinimiz İslam’ın Vatikan ile Evanjelist Kardinalleri tarafından iğdiş edilmesine aracı olanlardır! Dahası, İslami hiç bir titri ve özelliği olmaksızın Papa tarafından kucaklanan- lardır!

...         İlaveten İbrahimi dinler yutturması ile Hıristiyanlarla Musevilere cennet vaad edip kitaplı üç dini harmanlayıp yeni bir din hazırlamaya çalışanlardır!

            Gelelim bunu yapanların somut olarak ifşasına!

Dinlerarası diyalog kavramını tedavüle sokan Fethullah Gülen’dir. Vatikan’da Papa tarafından kucaklanan da odur! İbrahimi dinler kavramını gündeme getirip Hıristiyanlara cennette yer ayırtan da onun camiasıdır!

            Tablo bu ise Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Mehmet Görmez aslında Fethullah Gülen’in gerçek İslam’ın dışında seyrettiğini ifşa etmiş olmadı mı? Sabahattin Önkibar 4 Haziran 2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.27

 

            Suriye’deki vahşetin şifreleri

Suriye’de meydana gelen bütün olayların faturasının peşinen Suriye rejimine kesildiğini biliyoruz. Bomba mı patladı, insan mı öldü, katliam mı oldu hepsinin sorumlusu Suriye rejimi. Oysa şu anda Suriye rejimi için en ideal yol ülkede en küçük bir olayın meydana gelmediği bir istikrar ortamı sağlamak. İnsanları habire öldürüldüğü ülke imajı her şeyden önce Esad’ı devirip bölgeyi bölecek sonuçları beraberinde getiriyor.

            Hula’da meydana gelen ve çoğu çocuk 100 kişinin öldürüldüğü katliamın sorumlusu olarak da batılı ajanslar tarafından Suriye ordusu gösterildi.

            Suriye güvenlik birimleri hazırladıkları raporlarda katliamı en ince ayrıntılarına kadar anlatıp “bu işi biz yapmadık, muhalif isyancı gruplar yaptı” dese de nafile.

            Başta Türkiye’nin resmi kanalı TRT olmak üzere Arap Baharı yanlısı haber kanalları işaret parmaklarını sallaya sallaya “katiiil!” diye Esad’ı gösteriyorlar.

            Tam bu esnada Rusya’da yayın yapan Rusian Chanels 24’de çıkan bir haber tüyler ürperticiydi.

            Haberde Suudi Arabistan’da bir otel odasında, sözde İslamcı bir militan ile yapılan gizli bir görüşme aktarılıyor. El Kaide militanı, “Suriye’de yapacağı intihar eylemi için 400 bin dolar” istiyordu. Paranın verilmesi halinde intihar eyleminin seve seve yapacağını söylüyor- du.

            Çok ilginçtir bu haberi geçtiğimiz Cuma günü TRT’nin radyo yayınına telefonla katılan strateji uzmanı Kürşat Yüce de aktarıyor ve şaşkınlığını dile getiriyordu. Yani eskiden “din-ü iman!” uğruna cennete kavuşmak için beyinleri yıkanan intihar eylemcileri bu işi artık geride bıraktıkları yakınlarının rahat bir hayata kavuşması için para karşılığı yapıyorlardı.

            Suriye’de her gün başka bir yerde patlayan bombalar ve ölen insanların arkasında yabancı istihbarat örgüt- lerini aramak gerekirken ...“küresel işgalci koroların safına geçerek”... “seni gidi katil Suriye” diye bağıran koroya dâhil oluyoruz.

            Türkiye bu koronun baş aktörü.

Suriye’de dış ülkelerden gelen yüzlerce örgüt mensubu bir mahallede bomba patlatmak, bir kalabalığı havaya uçurmak için “belli merkezlerin emrini” bekliyor.

            Bombalar patlayınca da Türk Hariciyesi ve Başbakan Erdoğan başta olmak üzere “malum medya” Esad’ın katliamlarının bir tanesinin daha gerçekleştiğine dair çığlıklar atmaya başlıyor.

-           Böylece küresel oyunların figüranı olduğumuzu bir kez daha ortaya koymuş oluyoruz. Hem de patlayan bombalar üzerinden. Muharrem Bayraktar 04.06.2012

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.28

 

            Bu saatten sonra “hizmet” hezimetin diğer adıdır

Daha önce zihinlerde ve gönüllerde yaptıkları tahribatlar ve tahrifatlar bir yana, son on yılda AKP iktidarı ile birlikte özelde Anadolu coğrafyasında genelde ise İslam-Türk coğrafyasında sebep oldukları yıkımlara bakarak bu yargıya rahatlıkla varabiliriz:

            Bu saatten sonra artık “hizmetin”diğer adı hezimettir.
Özelde Anadolu coğrafyasını genelde ise İslam-Türk coğrafyasını değiştirmeye, dönüştürmeye ve kaynaklar- ına oturmaya azmetmiş olan küresel tefecilerin sözü gecen coğrafyalarda taşeronu oldukları noktasında artık hiçbir kuşku kalmamıştır.

            Sözü geçen coğrafyalarda sınırların ve rejimlerin değiştirilmesini hedefleyen BOP’un eş başkanlığı ile iftihar eden bir iktidarın fiili ve fikri ortağı durumundaki bu oluşum, bu proje gereği bölgede akan kanlardan ve yapılan talanlardan da direk sorumludur.

            Kendi sözde “hizmetleri” Aksamasın diye coğrafyamız- da nice hezimetleri onaylayan, destekleyen, işgalci tefecilere adeta yol gösteren tavırları ile basiret ve vicdan sahibi tüm Müslümanları derinden yaralamışlardır.
-           Açtıkları yaralar o kadar derindir ki, göstermelik Türkçe olimpiyatları bu yaralara ancak tuz-biber olabilir- ler. Kendi ülkemizde, kendi çevremizde eğitip yetiştirdiklerinden artık rahatlıkla anlıyoruz ki, dünyanın neresinde eğitim-öğretim faaliyetleri varsa hepsinde küresel tefecilere, küresel işgalcilere “hay hay buyurun, emriniz olur” formatında insanlar yetiştiriyor- lar.
            Böyle bir eğitim, böyle bir “hizmet”açıktır ki küresel tefecilere hizmettir ve fakat genç yetenekleri devşirilen milletler için büyük bir hezimettir.

            On yıldan beri “Türkçe olimpiyatları” adı altında yaptıkları, birkaç şarkı, birkaç türkü öğreterek sahneye çıkardıkları yabancı uyruklu çocuklar tam bir göz boyama faaliyeti, sözünü ettiğimiz asıl maksadı gizleme gayretlerinden başka bir şey değildir.

            Bu oluşumun etrafında kümelenen insanımızın geldiği, daha doğrusu getirildiği noktaya dikkat edilirse ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır.

-           Söz konusu kitlenin din anlayışı, kitap-sünnet algılayışı değiştirilmiş ve dönüştürülmüştür.

            Söz konusu kitlenin vatan, bayrak, bağımsızlık anlayışı ve algılayışı değiştirilmiş ve dönüştürülmüştür.
Yakın çevremizde, kardeş ve komşu ülkelerden haçlıların tuzağına düşenler, devletlerini, yüz binlerce insanlarını, ırz ve namuslarını kaybedenler bu arkadaşları zerre kadar rahatsız etmemektedir.

            Bölgede haçlı işgalcilerin ve küresel tefecilerin taşeronu durumundaki mevcut iktidar bir bakıma bu arkadaşların iktidarıdır.

            İktidarın içine o kadar sızmış ve sinmişlerdir ki, yarım asırdır milletin “İmam-Hatip nesli”diyerek nice umutlar beslediği kadroyu da kendilerine benzetmişlerdir.

            Dolayısıyla bu saatten sonra artık “hizmet “ hezimetin diğer adıdır. Aziz Karaca 04.06.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

İnsanların en alçağı “islam’ın en büyük düşmanı” İhvanul Müslimin din'in içini boşaltıp siyasallaştırmış kanadı, Alevilerin öldürülmesi ve kadınlarına tecavüz helaldir! fetvası yayınladı !..   

            Suriye İhvanul Müslim’in hareketi şeyhleri ayrı ayrı yayınladıkları fetvalarla ülkede yaşayan Alevilerin kanlarının dökülmesinin ve Alevi kadınlara tecavüz edilmesinin mubah olduğunu duyurdular!!

-           Suriyeli Selefi şeyhlerden “Muhammed Bedii Musa” ve İhvanul Müslim’in üyelerinden başka bir şeyh “Özgür Suriye Ordusu”nun bu cemaatin müftü ve şeylerine gönderdikleri mektuplarda ülkede yaşayan Alevilere saldırılması, kadınlarına tecavüz edilmesi, çocuklarının öldürülmesi ve yaşadıkları sükunet yerlerine ve iş merkezlerine saldırılmasının hükmünü sorduklarını açıkladılar.

-           Şeyh Bedii Musa şöyle devam etti: “İhvanu’l Müslim’in cemaatine mensup şeyh ve müftüler soruda sorulan şeylerin hepsinin helal ve mubah olduğunu açıkladılar ve tekit ettiler ki biz bir bildiri yayınlayarak şunları belirttik:

...         Alevi taifesinin Suriye ...'devletine bağlı', olduklarını ve Suriye’deki başka taifelerin onlardan nefret ettiklerini söyledik ve dedik ki onların kanlarının dökülmesi, kadınlarına tecavüz edilmesi, çocuklarının öldürülmesi, ...'sükunet mahallerine', saldırılması helaldir. Suriye’de bulunan tüm gruplar olardan kurtulmak istiyorlar.”

-           Şeyh Muhammed Bedii Musa, şu anda Suudi Arabistan’da üstatlık yapmaktadır. 1980’den 1990 yıllarına kadar Suriye’nin başkenti Şam’daki “El – Meydan” semtinin şeyhlerinden biri ve Suriye İhvanu’l Müslim’in üyelerindendi. Elbette cemaatin askeri kana- dındandı ve o dönemler “Et-Tali’etu’l İslamiye” adıyla anılmaktaydı. Şu anda İhvanul Müsliminin “Konsey Kurulu”nda görev yapmaktadır, ancak adı hiçbir yerde duyurulmamaktadır!!!

-           Şeyh Bedii Musa, “Hasan Habnuketu’l Meydan”ın yanında eğitimini tamamlamıştır. O dönemlerde sapık yayınladığı fetvayla çok yangı uyandırmıştı. Fetvasını ise şu şekilde açıklamıştı: İhtiyaçlar ve zorunluluklar engelleri ve haramları ortadan kaldırmaktadır. Her kim bir ağaç ekerse herkesten daha çok onun meyvesinden istifade etmeye hakkı vardır. (Allah’ın düşmanı, Allah'ın ve insanların laneti üzerine olasıca sapkın…)

-           Suriye’deki isyan dalgası yayılmaya başladığında Muhammed Bedii Musa, Suudi Arabistanlı satılmışlar ve bu ülkede yaşayan Suriyelileri “Şeyh Adnan Arur”la birlikte toplayarak yüklü miktarda paralarla birlikte Suriye’ye gönderdi. Daha sonra “Şeyh Ahmed Es- Sayasanet”İn koordinatörlüğünde Dera’da -selefilerin- yardımıyla “Kuteybetu’l Amri” ve Huvran’da “Kitayibu’l Mu’tez billah”ı teşkil etti. Bu teşkilatlar son zamanlarda “Herbetu Gazale” köprüsünü ve ondan önce bu bölgenin iletişim kule hatlarını tahrip ederek ortadan kaldırdı.

-           Aslında Özgür Suriye Ordusu adındaki çete, İhvanul Müslim’in müftü ve şeylerinin fetvalarına ihtiyaç duyma- maktadır. Ulusal Konsey başkanı Burhan Galyun’un yardımcısı Muhammed Faruk Tayfur, Ali Riyad El- Esed ve onun komutası altındaki gruplar ve yine “Şam Ehline Yardım Cephesi” kan akıtmakta İbni Teymiye’nin fetvalarına göre amel etmektedirler.

-           İhvanul Müslim’in cemaati, seksenli yıllardan itibaren resmi olarak Vahabiliğin fikir babası ve azılı nasibilerden olan İbni Teymiye’nin fetvalarına amel etmeye başladı. Şu anda da aynı şekilde İbni Teymiye’nin fetvalarına göre amel etmektedir. ABNA 06.06.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

            Diyalogculardan kilisede Hz. Muhammed’siz ezan

Diyalogçuları bilirsiniz... Onlar kilisenin müslüman kılığındaki fedaileridir. Bu güruhun geçim kaynağı dinlerarası diyalog.

            Alemlerin Efendisi Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’den hiç hazzetmezler.

            İşe Kelime-i Şehadet’ten onun yüce adını çıkararak başladılar. Okyanus ötesindeki liderleri “Muhammedür Rasulullah demeyenlere de rahmet nazarıyla bakılmalı- dır” diyerek zaten ilk işareti çakmıştı.

            Sonraki süreçte itikadı anlamda büyük cinayetler işlendi.
            Papazlı iftar sofraları, müslüman kadınların hıristiyan erkeklerle evlendirilmeleri, sırat köprüsünden geçirilen papazlar ve daha neler neler...

            Şimdi sıra Ezan-ı Muhammedi’ye geldi. Belçika’da bir kilise de toplanan diyalogçular Hz. Muhammed (s.a.v.) düşmanlıklarına bir yenisini daha ekledi.

            Belçika-Türk Dostluk ve Diyalog Derneği, Brüksel’in en büyük kiliselerinden olan Sean Jean Baptista kilise- sinde ezan okuttu.

            Bu densizler 31 Mart 2012 günü gerçekleştirdikleri olayda ezanın “Eşhedü enne Muhammeden Resullullah” (Şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın resulüdür) kısmını da çıkardı.

            Siz kimsiniz be! Diyaloğunuz batsın sizin! İnsanın içinden, “Allah sizi o çok sevdiğiniz papazların ızla, hahamlarınızla haşreylesin”demek geçiyor ama biz yine de “Allah hidäyet versin” diyelim. Zira Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi devre dışı bırakan bu zihniyetin İslam’la, müslümanlıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
            Dinler arası diyalog nedir?
Özellikle son 15 yılda İslam dünyasında uygulamaya konulan dinler arası diyalog Vatikan kaynaklı bir proje. Bu proje 28 Ekim 1965’te Papa 6. Paul’un onayıyla ilan edilen “Papalığın 3. bin yıl hedefi” olarak açıklanmıştı. Vatikan’dan 1991 yılında açıklanan Redemptoris Mission adlı genelgede, “Dinler arası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır...

            Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” denilmektedir.
-           Öteyandan dinler arası diyalog ABD’nin İslam dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmesi için geliştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin de en önemli argümanlarından biri durumunda.

-           Ilımlı İslam ve Medeniyetler İttifakı adıyla da sahneye konan dinler arası diyalog projesiyle, yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de tek hak din ilan ettiği İslam, tahrif

edilmiş dinlerle aynı kefeye konuyor.

            Bu süreçte bunların tuzağına düşen binlerce

müslüman maalesef din değiştirmiştir.

            Bunun vebali bu işe her türlü destek verenlerin de boynunadır... Bayram Coşkun 7 Haziran 201

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

            İçimizdeki “cemaat” yüzünden, bizi helak etme Allah’ım

            Allah (cc) bir ayeti kerimede mealen “İçinizde hakkı tebliğ eden bir topluluk bir cemaat bulunsun” buyurmu-ştur. Bu neden ile Müslümanların cemaatler, topluluklar halinde, İslam’ı yaşaması bir ayrılık değil, bilakis bir zorunluluktur. Önemli olan bu topluluk veya cemaatin tevhit inancına, itikadına sahip olmasıdır. Ayrıca yaşayış ve çizgilerinin de milli ve dini bütünlük içinde olması gerekir ki dış güçler tarafından kullanılmasınlar.

            İslam inancına göre sadece İslam Hak’tır, Allah katında din İslam’dır ayeti bu gerçeği ifade eder. İslam dışındaki bütün inanışlar, dinler batıldır. Bu İslam inancının temelini oluşturur, buna inanan Müslüman, inanmayan ise kâfirdir. Yani bu inanış Müslüman olanları bağlar, Müslüman olmayanları asla bağlamaz. Onların dini onlara, bizim dinimiz bizedir.

            İslam dışındaki din ve inanışların da İslam gibi hak olduğunu söyleyen, “üç büyük din, ilahi dinler” veya “İbrahim’i dinler” adı altında dinlerin kardeşliğini iddia eden bir “cemaatin” onlarca yıldır var olduğunu hepimiz bilmekteyiz.
            Bunların inanışlarına göre; “Yahudi ve Hıristiyanlar  da cennete girecek, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslüman lık arasında bir fark yoktur,

“...akıl vahiyden daha üstündür.”

            Sadece İslam haktır görüşü ırkçı bir yaklaşım ve hoşgörüsüzlük örneğidir. Müslüman kadın gayrimüslim ile evlenebilir, iman için Muhammedi kabul şart değildir, Allah’ı kabul iman, Muhammedi kabul kemaldir” gibi görüş ve düşünceleri Türkiye’de yazıp, çizdiler... Hatta dev salon programları ile geniş kitlelere duyurup, milyonlarca Müslüman’ın aklını karıştırıp, imanını çaldılar.
-           Merkezini Amerika’ya taşımış adı, “cemaat” ama henüz kendilerinin hangi dinin bir cemaati olduğu tam anlamıyla anlaşılamamış bu teşkilatın, ülkemizde din ve devlet alanında hangi icraatları yaptığını bilmek ve anlamak durumundayız. Önceden bazı kardeşlerimiz bizi bu konuda anlamaz, yapılan yanlışları anlattığımızda sözü ağzımıza tıkarak “kardeşlerin arasını açmayalım” gibi basiretsiz bir tepki koyarlardı. Şu anda ise “yahu bunlar kardeş değil, kalleşmiş” diyorlar.

            Ülke meselelerinde ve milli konularda da çizgileri hep ecnebiden yana olmuştur. İsrail dokuz vatandaşımızı katlettiği zaman “İsrail haklı, kendini savunma da hakkıdır” dediler. Kucağında oturduğu ülkenin başkanı ile tıpa tıp aynı açıklamayı yaptılar. Irak işgalinde destek verdiler işgal güçlerine.

            İsyanların başlatıldığı Müslüman ülkelerde basın yayın kuruluşları ile ABD ve İsrail’in tarafı olduğu isyancıları desteklediler.

            Şu anda ise Erdoğan Suriye’ye girsin diye ona baskı ve şantaj yaparak aleyhinde çalışmaktalar. Esasen Sayın Erdoğan’ın küresel güçlerin taşeronluğunu iktidar olarak üstlenmesinde en büyük neden bu “cemaattir.”

            ABD ve İsrail’in devlet içindeki örgütlenmesinin adına eskiden “Kontrgerilla” ve ya “Derin Devlet” denirdi, galiba Şimdi ise “cemaat” denmektedir. Devletin tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçiren milli elbiseli, ecnebi örgütlen- mesinin spora kadar el attığını da hesaba katarsak, ne büyük tehditle karşı karşıya olduğumuzu varın siz düşünün.

            Milletin gerçek yüzlerini görmediği bu “cemaatin” İslam’ı anlatmak, Hak ve hakikati yaşatmak, mazlumun yanında zalimin karşısında olmak yerine, zalimlerle ve küresel güçler ile el ele kol kola girerek, İslam dünyasına “Truva atı” olma görevi üstlenmesi, işgal ve isyanların merkezi olması milletimiz adına çok tehlikeli bir sonuçtur.
            İçimizde ki bu “cemaat” yüzünden bizi de helak eder misin Allah’ım, diyerek -onları yüce Allah’a havale ediyorum.
Yusuf Karaca 13 Haziran 2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

            “ABD ve müttefikleri Suriye halkı tarafından etkisiz hale getirildi”    

            “ABD'nin Suriye'deki yenilgisi ABD'nin kendisi için çok ağırdır”

            MHA'nın Tahran'dan bildirdiği habere göre İslami İran Genel Kurmay Başkan yardımcısı tümgeneral Mesud Cezairi, ABD'nin Suriye'de Beşar Esad'ı devirmeye dayalı komplosunun yenilgiye uğramasının ABD için son derece zor olduğunu söyledi.

            ABD ve müttefiklerinin Suriye'de Beşar Esad yöneti- mini devirmek için mali ve askeri onca faaliyetlerde bulunduklarını belirten Cezairi, buna rağmen Suriye halkı ve devletinin baskılara teslim olmayıp komploları etkisiz hale getirdiklerini söyledi.

            Bölge gelişmelerini direniş hareketlerinin lehine niteleyen tümgeneral Cezairi, batılı ülkelerin içinde bulundukları mali ve siyasi buhranın, onları, bölge ile zayıf ülkeler aleyhinde şeytani komplolara sürüklediğini belirtti.
            Batılı ülkelerin, propaganda yoluyla milletler aleyhin- deki siyasetlerini hiçbir halkın kabul etmeyeceğine de temas eden Cezairi, bunun bölgede yaşanan son gelişme- lerde açık bir şekilde görüldüğünü hatırlattı. rasthaber 14.06.2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

            Ilımlı münafıklar

Batı dünyası özellikle ABD; soğuk savaş döneminin sona ermesinden sonra, yeni bir düşman arayışına girmiş ve ezeli düşmanı olan İslam’ı hedef tahtasına oturtmuştur. On bir Eylül saldırısından sonra Başkan Bush, “Çok uzun yıllar sürecek bir Haçlı seferine çıkıyoruz” diyerek İslam ülkelerini işgale başladılar. İşgaller pahalıya mal olunca, yerini isyan hareketlerine bıraktı.

-           İsyan hareketlerini içerden ajanlarla destekleyip amaçlarına ulaştılar. Kısaca batı dünyası, İslam dünyasına karşı yürüttüğü savaşı üç yol ile devam ettirmektedir: İşgal, isyan ve ılımlı İslam projesi
İşgal eylemleri, Afganistan ve Irak’ta uygulanmakta.
İsyan eylemleri, Yemen, Mısır, Libya ve Suriye’de uygulanıyor.
            Ilımlı İslam Projesi ise Türkiye’de uygulanıyor.
Ilımlı İslam: Amerikan İslam’ı, bir başka deyişle İslam olmayan İslam demektir. Arasında ne gibi önemli farklar olduğunu birkaç örnek ile izah etmeye çalışalım.
-           İslam’a göre “Allah katından din İslam’dır” ayetinden de anlaşılacağı üzere sadece, İslam tek hak dindir.

-           Ilımlı İslam denilen Amerikan İslam’ına göre ise; üç hak din vardır. İbrahim’i dinler, ilahi dinler adı altında yapılan yüzlerce programları hatırlayalım, lütfen kimlerin organize ettiğini de…

            İslam’a göre; Hz. Muhammed’i kabul etmeden asla iman sahibi olunmaz ve kabul etmeyenlere Kur’an ifadesiyle “Kâfir” ya da “Müşrik” denir. Ilımlı İslam’a göre ise “Allah’ı kabul iman, Resulü kabul kemaldir” gibi kelime oyunu ile ifade edilen İslam dışı, peygambersiz İslam inanışı vardır.

            Bu sözün sahibi şu anda Amerika’da ikamet etmektedir. Bu mantığa göre peygamberimizi kabul etmeyenler de Müslüman sayılıyor, Allah’ı kabul edip peygamberimizi kabul etmeyen Ebu Lehep, Ebucehil başta olmak üzere tüm müşrikler Müslüman sayılıyor.

...         İslam’a göre vahiy akıldan üstündür,

...         ılımlı İslam’a göre ise akıl vahiyden üstündür.

...         Abant toplantılarında akıl-vahiy çatışmasında aklı tercih etmek gerektiği oylamaya sunularak vahiy yok sayılmıştır.
            İslam’a göre; Müslüman kadın gayrimüslim bir erkekle evlendirilemez. Ilımlı İslam’a göre ise bu ırkçı bir anlayış, bu nedenle gazeteci ve yazarlar vakfı tarafından düzenlenen bir törenle, Müslüman bir hanım Hıristiyan bir erkek ile evlendirilmiştir.

            Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak bu kadarla yetinelim.

-           Amerika’nın ılımlı İslam projesi ile dinleri ve imanları tehdit altında olan insanımız, yerli ve kiralık ajanlar tarafından, Hıristiyanlığa ısındırılmış, İslam’dan soğutul- muştur.
            Ilımlı İslam projesi ile kendilerini Müslüman zanneden milyonlar, İslam’ın bir tavır dini olduğunu unutmuş, Haçlının işgal ve isyan hareketlerinin karşısın- da olacağına, yanında ve destekçisi olmuştur.

            Hakkı batıl ile karıştırmış, kötülükleri görmez olmuş, eliyle veya diliyle düzeltme yolunu terk etmiş, hatta imanın en zayıfı olan kötülüklere karşı buğz etmeyi dahi bırakmıştır.

            Mescitleri dolduran yüz binlerin Amentüsü değişikliğe uğramış, zayıfın ve mazlumun yanında olmak gibi Müslüman kimliğinin değişmez geleneğinin yerini “Amerika ile olmak”, güçlü ile olmak felsefesi almıştır.

            En tepedekilerin bu ülkeyi “ehveni şer” olarak yutturması ile Amerika’nın “ılımlı Müslüman” dediği “ılımlı Münafık” toplulukları oluşmuştur. Zaten hesapları da buydu, Ilımlı İslam projesi ile Müslüman olmayan, Müslümanları oluşturmak.

            “Ilımlı Münafıklar”, namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, Amerika’ya inanıyor ve onlardan korkuyorlar. “Amentü dairesinden çıkmışlar hayır ve şerin Allah'da değil güç odaklarından geldiğine inanıyorlar”, Onun her şeye gücünün yeteceğine inanıyorlar, ona karşı olmanın yok olmak anlamına geldiğini düşünüyorlar, “Amerika’ya rağmen dünyada hiçbir şey yapamayacaklarına” inanı- yorlar, çünkü artık diyalog faaliyetleri ile değiştirilmiş ve dönüştürülmüşlerdir...

-           Diğer İslam ülkelerinde de işgal ve isyanlar ile istedikleri şeklin olacağını beklerken; Allah'ın hesabı gereği “kendileri deşifre edilirken” -karşılarında daha büyük ölçekde- direniş cephesi güçleniyor 'hak ile batıl, birdaha karışmayacak karıştırılmayacak şekilde', birbirinden ayrılıyor.

            Şüphesizki hakkın ışığında batıl erimeye mahkum- dur... Saten batılın varlığı hakkın meydana çıkması içindir. Yusuf Karaca 14 Haziran 2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

            İran, Gülen'in okulunu bastı 83 CIA Ajanı yakaladı.

 

İran'da Fethullah Gülen'e ait olduğu iddia edilen okula gece baskın yapıldı. 83 CIA ajanı yaklandı.

            Rusya'dan gelen bir istihbaratı değerlendiren iran Devrim muhafızları, İran'ın Kumkenti Şehrinde bulunan ve Fethullah Gülen'e ait olduğu belirtilen okula 20 Haziran gece 00:30'da baskın düzenledi. Prizrenpost, sitesinin haberine göre, baskında 83 CIA ajanı yakalandı. CİA Ajanı olarak tespit edilen kişiler Devrim

Muhafızları'nın kampına götürüldüler. İddiaya göre sözkonusu okul, Fethullah Gülen Cemaati tarafından İran'da faaliyet gösteren tek okul olarak biliniyor. İVEDİHABER 21 Haziran 201


30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

            Cin ve insan şeytanları

Her zaman ve zeminde olduğu gibi günümüzde ve coğrafyamızda da cin ve insan şeytanları fitne-fesat üretiminde yarışmaya devam etmektedirler.

            Cin ve insan şeytanlarının her peygambere düşman oldukları gibi son elçi son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) de düşman olduklarını kerim kitabımızdan öğreniyoruz.
Cümle peygamberlere düşman kılınan cin ve insan şeytanları elbette ki o peygamberlerin izinden giden “sırat-ı müstakim” yolcularına da düşmanlıklarını sür- dürmüşler ve sürdürmektedirler.

            Cin ve insan şeytanlarının şerlerinden emin olmak ve onların düşmanlıklarından en az zararla kurtulabilmek için elbette ki onları tanımak, özelliklerini bilmek gerekiyor.
            Kerim kitabımız onları şöyle tanıtıyor:

“Ey peygamber, senin karşına kıyasıya mücadele eden düşmanlar çıkardığımız gibi, biz her peygambere insanların ve cinlerin şeytanlarını, şeytan tıynetli ahlâksız azgınlarını düşman haline getirdik. Bunlar, birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözlerle vesvese verirler. Eğer Rabbinin sünneti düzeninin yasaları içinde iradesinin tecellisine uygun olsaydı onu da yapamaz- lardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.”
            “Âhirete, ebedî yurda iman etmeyenlerin kalpleri, akılları yaldızlı sözlere kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçu, günahı işlemeye devam etsinler diye böyle vesvese vermeye devam ederler.” (En'am: 112-113)
            “Cin ve insan şeytanları sureti haktan görünerek yaldızlı laflar ederler, edebiyat parçalarlar, sakın onların yaldızlı lafları sizi aldatmasın, onlar hem bir birlerini kandırmak için hem de inkarcıların akıllarını çelmek, hakka yönelmelerini önlemek için “yaldızlı lafları” araç olarak kullanırlar.

            Bir insanın, bir kitlenin yanlışını hatırlatmak, gittiği yolun, tuttuğu işin yanlış olduğunu söylemek onların doğruyu bulmaları için bir kapı aralamak, önlerine bir ışık tutmaktır. Fakat onların doğru yolda olduklarını söylemek, onların doğruyu bulmalarının önünübüs- bütün kapatmaktır.

            Cin ve insan şeytanlarının en önemli özelliklerini, en bariz vasıflarını öğrenmiş bulunuyoruz: “Bir de ahirete inanmayanların gönülleri o yaldızlı söze meyletsin, ondan hoşlansınlar ve onların işlediği günahları işlesinler diye yaldızlı söz fısıldarlar.”

            Her ikisinin de bir araya toplanıp sorgulanacağı gün var bir de:

            “Allah, onların hepsini bir araya topladığı gün, “Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız” der.

            Onların, insanlardan olan dostları ise: “Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık” derler.

            Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.”

            “İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” (En'am: 128-129) Aziz Karaca 26 Haziran 2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

            Sadece nefsinize değil, ecnebilere de uydunuz Hocaefendi!

            Ülkemizde gündem o kadar değişiyor ki; yazdığımız günlük yazılar dahi eski kalıyor ve yeni gündeme yetişemiyor. Başbakanın daveti üzerine “Gelemem” diyerek ağlayan Hocaefendinin söyledikleri eskimiş oldu, Dağlıca ve Suriye gündemleri yanında.

            Hocaefendi demişti ki, “Nefsime uydum, yanlışlar yaptım, sesimi ayarlayamadım, benim maksadım Muhammedi Nur’un yayılması idi…”

            Tabi herkesin bildiği gibi İslam’da “günah çıkarma” yok, herhalde Hıristiyanlıkla karıştırdı, Hoca efendi! İslam’da tövbe vardır. Müslüman yaptığı günahlar için kamera önünde şov yapmaz, sabah namazında sonra Allah’ı zikreder ve nasuhi tövbede bulunur.

            Allah affeder ya da etmez. O’nun takdirindedir. Hocaefendi nefsine uyarak neler yapmış bilemeyiz, o Allah ile kendisi arasında ancak biz ecnebilere uyarak düştüğü yanlışların sadece bir kısmını hatırlatalım.
İnsan nefsine uyarak yaptığı hatalardan tövbe ederek kurtulabilir ama tüm Müslümanları ve milletimizi ilgilendiren konularda sadece tövbe ederek, ağlayıp sızlayarak kurtulamaz. Bu yeterli değil.

            Şüphesiz bunun da tövbesi var ama öyle şovla olmaz. Önce gittiği yolu terk edecek, sonra o yoldan ne kadar Müslümanın gitmesine sebep olmuş, itikadının bozulmasına neden olmuş ise, onların yeniden kazanılması için yanıldığını itiraf edip doğruları söylemesi gerekir. Bu da yetmez tüm Müslümanlardan özür dileyecek.

            İnsanın nefsine uyması da günahtır ama Yahudi ve Hıristiyanlara uyması yanında hiçbir şeydir. Nefsine uyan günahkâr, ama Ehl-i Kitap denilen Yahudi ve Hıristiyanlara bilerek uyması durumunda ise kâfir olur.
            Yani Hocaefendi on beş yıldır yaptıkları icraatları “nefse uymak” gibi basite indirger ise, bu yapılanları kamufle etmek anlamına gelir ki, Hocaefendiye yakışmaz. “Baş örtmek imanında, İslam’ın şartlarında değil teferruattır” diyerek 28 Şubat kadrosuna şirin görünmek amaçlı açıklama ile İslam’ın örtünme hükmünü adeta inkâr etmişti. Çok sayıda Müslüman kadın bu açıklamadan sonra başını açtılar ve örtünmenin İslam’da olmadığını iddia ettiler.

-           Papaya verdiği bir mektup ile tüm Müslümanları suçlayarak, “üç dinde haktır” gibi bir görüşü dile getirmiş ayrıca “Papalık konseyi misyonunun parçası” olduğunu söylemişti.

            Oysa Allah Yüce Kitabında “Allah katında din İslam’dır” buyuruyor.

            “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” ilahi emrine karşı gelerek papaz ve hahamlar ile “iftar” adında toplantılar yapmışlardı. Karşı gelenleri ise “hoşgörüsüz” ve “dar kafalı” olarak suçlamıştı.

            Papa “İslam ırkçı bir dindir. Çünkü Müslüman kadının Hıristiyan ile evlenmesine müsaade etmiyor” demişti. Şanlıurfa’da Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlediği bir tören ile Müslüman bir kadın, Hıristiyan bir erkekle evlendirilmişti. Bu vakfın onursal başkanı o zamanlar Hocaefendiydi. Acaba bu toplantıyı Papa’yı memnun etmek için mi düzenlemişlerdi?

            “Kelime-Tevhidin ikinci kısmını (Muhammet Allahın Resulüdür) söylemeksizin sadece birinci kısmını söyleyenlere rahmet nazarıyla bakmalıyız” diyen Hocaefendi bir başka yazısında ise “Allah’ı kabul iman, Resulü kabul kemal” demişti.

            Hâlbuki kelime tevhidin tamamını söylemedikçe asla Müslüman olunmaz.

            Hocaefendinin söylediği din, İslam değil Amerikan İslam’ı denilen “ılımlı İslam’dır.

-           “Küresel barışa doğru” adlı eserinde ise Hocaefendi “Kuran’ın Yahudilerle ilgili kötüleyici beyanları vardır. Bunlar o dönemin Yahudileri için geçerlidir, yoksa bugünküler için aynı şeyi söylemek yanlıştır” ifadeleri ile hâşâ Allah’ı cahillikle suçlamış, Kuran’ın ise tarihselliğini iddia etmiş oluyordu.

...         Ünlü Abant toplantılarının birinde ise şakirtleri “Akıl ile vahiy çatışırsa aklı tercih etmek gerekir” demiş,  “Akıl vahiyden üstündür” görüşünü dile getirmişlerdi.

...         Üstelik bütün bu icraatlardan sonra; maksadının “Muhammedi Nur’u yaymak” olduğunu iddia etmek ise son derece iki yüzlülüktür.

            Anlaşılan Muhammedi nuru, peygamberi inkâr ederek yayıyormuş Hocaefendi!

            Sadece bir kaçını buraya sığdıra bildiğimiz icraatlar bize gösteriyor ki; Hocaefendi sadece nefsine  uysa bir şey değil. Papazlara, Hahamlara Yahudi ve Hıristiyanlara da uymuştur. Yusuf Karaca 2 Temmuz 2012

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

    İNSAN SURETİNDEKİ ŞEYTANLAR

Allah’ın adıyla

 İblis insanları kendisine uşak ve kul etmek için her türlü vesileyi kullanır. Bu manada mel'un iblisin insanları avlamak için türlü türlü yolları ve hileleri vardır demek doğru olacaktır.

Hz. Peygamber efendimiz bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor; "Herkesin bir şeytanı vardır; benim de bir şeytanım vardır, ancak benim şeytanım bana iman getirmiştir." Veya "Herkesin bir şeytanı vardır; benim de bir şeytanım vardır ancak ben şeytanımı zincirlere vurmuşum." İnsan kendi şeytanını zincirlere vurmaz ise, şeytanı onu en zaaf olduğu yerden avlamak ve kendisine uşak etmek ister. Merhum Ayetullah İmam Humeyni bir sözünde şöyle buyuruyor; “Herkesin bir şeytanı vardır; Çiftçinin şeytanı çiftçi şeytandır, doktorun şeytanı doktor şeytandır, öğretmenin şeytanı öğretmen şeytandır, âlimin şeytanı âlim şeytandır...”

Âlimin şeytanı âlim konusunda, âlimi kendisine avukat etmek için vaktini içki, kumar, hovardalık, serserilik gibi alanlarda boşa harcamaz. Zira şeytan kendi işinde çok usta ve uzman olduğundan, âlimin içki içmeyeceğini, kumar oynamayacağını, lakayt bir hovarda gibi yaşamayacağını çok iyi bilmektedir. Şeytan âlimi haset, gıybet, kibir, kendini beğenme, makam düşkünlüğü ve kendini vazgeçilmez görme gibi sıfatlarla aldatmak ister. Zira İslam tarihinde ayağı sürçenler bunun bir kanıtıdır.

Merhum Fazlullah Nuri'nin idam fermanını veren İbrahim Zencani adında bir din âlimiydi. Bu fermanı veren, Allah'ın yanında olan izzeti tağutların yanında aradığı için böyle bir ferman vermiştir. Bu sebepler ve sakıncalardan dolayı âlimler, bilge insanlar, şuurlu gençler tüm Müslümanlar şeytana ve hilelerine çok dikkat etmelidirler. Zira şeytan günaha din süsü vermesini, şeriat kılıfı giydirmesini çok iyi bilmektedir.

İslam tarihi içerisinde İslam'ı, Kuran'ı, Peygamber ve Ehlibeyt imamlarının isimlerini kullanan çok insan olmuştur. Bir şeyi kullanan insan kullandığı alan hakkında bilgisi olmaz ise, onu insanları kullanma aracı yapamaz. Dolayısıyla kullananlar bilenler, kullanılanlar ise avam halk tabakası olmuştur.

İslam'dan dem vurup Müslümanlar arasında yaralar açmak, Kuran'dan söz edip Kuran'ı kendi fikri görüşleri etrafında yorumlamak, Ehlibeytten söz edip mektep mensupları arasında ihtilaflar çıkarmak, kendi mezhebinden olmayanları kâfir ilan edip, İslam ehli olmayanlarla kol boyun olmak,  kendinden olmayanı ötekileştirmeye çalışmak, her denilene lebbeyk söylemeyeni fasık-müfsit ilan etmek, Allah ve ilahi değerlerle aldatmanın bir yansımasıdır.

Unutmamak gerekir ki, Allah adına aldatanlar iblisin askerleri, Allah adına aldatılanlar ise iblisin tutsakları ve uşakları konumundadırlar. İslam tarihin en büyük katliam ve kanlarının, yalan dolanlarının, dehşet ve ihanetlerinin, soygun ve sömürülerin arkasında aldatma ve susturma aracı olarak genelde dini kavramlar vardır, kendini din diyanet ehli gösteren kişiler vardır. Emevi ve Abbasi zulümleri bunun açık bir örneğidir. Emevi ve Abbasi halifeleri, amirleri, hâkimleri, vaizleri, âlimleri gündüz mabette dinden söz eder, akşam ise günah partileri düzenler ve Müslümanları aldatarak din adına Peygamber evlatlarını bile doğramaktan, perişan etmekten, sürüp sürgün etmekten geri kalmazlardı. İtalyan düşünür Giordano Bruno (ölm 1600) ne güzel söylemiş: “Yeryüzündeki kötü insanlar kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah'ı kullanırlar.”

       Şeytanın kullandığı insanlar Kuran’da "şeytan evliyası" veya "şeytan orduları"  diye anılmaktadır.  Bu evliya veya ordular Allah adına aldatmanın öncüleri, uygulayıcılarıdır. Bunlar kimi zaman kendilerini sermayedar, kimi zaman siyasetçi, kimi zaman dindar, kimi zaman âlim, kimi zaman aydın, kimi zaman gazeteci, düşünür, kimi zaman idareci ve yönetici kisvesinde gösterirler. Böyleleri Allah adamı iddiasıyla mal-mülk menfaat-kudret celbi peşinde koşanlardır. Böylelerine âlim-abid suretinde iblis demek gerekir. Allah’tan başkasına teslim olmama anlamına gelen İslam, böylelerinin nazarında Allah dışında her şeye ve herkese teslimiyete dönüşür.

 Tüm Müslümanların şeytani sıfat ve özelliklere sahip olan şeytan evliyalarına çok dikkat etmeleri, her duyduklarına ve gördüklerine kanaat etmeden önce araştırma yapmaları gerekir. Zira insan olaylara basiret ile bakmaz ise aldatılması söz konusu olabilir. Hz. İmam Ali bu aldatılma konusunda şöyle buyuruyor; "İki yaşındaki deve gibi olunuz; zira onun sağılacak sütü ve binilecek sırtı yoktur."  

İnsan olaylara, hadiselere ve faillerine takım tutma ruhu ile yaklaşırsa aldatılması ve yanlışa düşmesi söz konusu olabilir. Oysa İmam Ali bu veciz sözünde inananların bu alanlarda nasıl olmaları gerektiğini açık bir şekilde beyan buyurmuşlardır. Çinli bilge Sun Tzu ise şöyle demiştir; “Beni bir kez aldatırsan sana yazıklar olsun; beni iki kez aldatırsan bana yazıklar olsun.”

Basiretli, şuurlu, hakka ve doğrulara taraf olan müminler için dini değerler; daha çok sorumlu olmanın, daha çok paylaşmanın, daha çok fedakârlığın yoludur. Şeytan evliyası olanlar için ise dini değerler başkalarından daha çok almanın, başkalarını daha rahat itham etmenin, dokunulmaz ve eleştirilmez olmanın kurumudur.

Bazı insanların doğruları ve doğru yapanları bildikleri halde, birilerine veya bir yerlere hoş gelsin diye her yapılana şaşı bakarak itiraz etmeleri, ihlâstan söz edip riyakârlığı karakter edinmeleri, birlik, beraberlik naraları atıp da girdiği yerlerde ihtilaf tohumu ekmeleri aldatma yaftasının bir yansımasıdır.

Gıybet etmek, çıkar için iftira atmak, töhmet vurmak,  Allah’ın kullarına suç ve ayıp bulmak, en küçük bir kızgınlık anında onları cehenneme göndermek, kendi yaptıklarını din adına kabul edip, din alanında başkalarının yaptıkları hizmetleri yok kabul etmek yine aldatma veya dar görüşlülük versiyonudur.

Allah ile aldatan kimliklerin hak duyguları yok, ehliyet ve adalete saygıları yok, sadece menfaatleri icabı hakaretleri, iftiraları ve bu doğrultuda eylemleri var. Hakka, hukuka, çaba ve hizmete ancak kendi hesaplarına uygun düştüğünde saygı duymaktalar.  Oysaki hak düşmanında bile tecelli etse onu kabul etmek bir iman borcudur.

Allah ile aldatanlar eleştiri kabul etmez. Kabul ettiği anda kendini inkâr etmiş olur. Allah ile aldatanları eleştirdiğiniz anda dinsiz, fasık ilan edilirsiniz. Bu minvalde halka da büyük sorumluluklar düşmektedir.

Şems-i Tebrizi halk konusunda bir sözün de şöyle diyor: “Sana bir çift söz söyleyeyim: Bu halk nifak yoluyla konuşmaktan, iki yüzlülükten hoşlanır. Doğru sözden sıkılırlar. Birine desem ki "Sen çağımızın tek büyük adamı biricik şerefli insanısın" şüphe yok ki hoşuna gider ellerimi yakalayarak "Sizi çok özlemiştim, kusurum çoktur gibi iltifatlarda bulunur."  Hâlbuki geçen sene onunla dosdoğru konuşmuştum bana düşman oldu. Bu şaşılacak bir şey değildir. Çünkü halk ikiyüzlülük yönünden geçinmek ister, ta ki onlarla birlikte hoşlukla vakit geçirsin.  Ama doğruluk yolunu tuttun mu dağlara kırlara kaçmak gerekir."( ŞemsMakaalât, 1/99-100)

İslam tarihi boyunca âlim-abid suretinde olan bu iblisler, İslam dininin mukaddes değerlerini malzeme ve araç edinerek, Müslümanları aldatmış ve sömürmüşlerdir. Ehlibeyt imamları her fırsatta inananları bu aldatmaya, sömürüye ve aldatanlara karşı uyarmış ve bunlara karşı koymuşlardır.

Allah adına aldatan din tüccarları genelde siyasetçi, ilim adamı, tüccar, abid olarak Müslümanların karşısına çıkarlar. Bu dört zümrenin her biri kendi iç dünyasında besledikleri şeytani arzulara kavuşmak için dini inançları hedefleri doğrultusunda malzeme ederler. Siyasetçi hedeflediği makama, tüccar amaçladığı maddi güce, ilim adamı amaç edindiği mevkie ve abit de toplum içerisinde kariyer bulma amacına ulaşmak için dini inançları vesile edinirler. Kimi zaman da bazı insanlar hem toplumda yer edinmek, makam bulmak ve hem de nefsanî ve şehevi mikropluklarına cevap vermek için dini inançları kullanırlar. Selam ve Dua ile MEHDİ AKSU 09/07/2012

_

Allah'ın selamı rahmeti Ona hakkı ile kul Habibibine Ümmet olanların üzerine olsun.

            Ehli Vicdan Sahipleri 

İnsan kalbi ya maneviyat ve adalete veya siyaset ve menfate yatkındır; bu bakımdan... Hz. Peygamber efendimize maledilen ... “Herkesin bir şeytanı vardır; benim de bir şeytanım vardır, ancak benim şeytanım bana iman getirmiştir.” , bu hadisi şerif uydurmadır;  Kur'an'ın süzgecinden geçmez. Kur'an'ın pek çok yerinde “şeytan insanın düşmanı, olduğu uyulmaması uzak durulması belirtilir” ve ayrıca hz Aişe vailedimz bir hadisi şerif'de ömrüm boyunca ne ben onu gördüm ne o beni gördü, diyor; avret mahalini hanımından dahi gizleyen Peygamber efendimizin görme alanına şeytan yaklaşamaz ve Peygamber efendimiz Allah'ın koruması altında olduğu hertürlü günah ve hatadan uzak olacağı için şeytan yanına gelemez; çünkü şeytan manevi fikri ve fiziki işlenen günah/hal ile yaklaşıp üzerinde bulunur.

-Veya “Herkesin bir şeytanı vardır; benim de bir şeytanım vardır ancak ben şeytanımı zincirlere vurmuşum.” , bu hadisi şerif’de kıvırmadır. “Herkesin bir nefsi vardır şeytanın telkinine meyleden; benimde bir nefsim vardır ancak ben nefsimi irade altına alıp zincire vurmuşum;  şeytanın hiçbir telkinine uymaz meyletmez.” olması gerekir. Allah’u alem

Peygamberler Mübüvvet makamındadır; bu makama şeytan gelemez. Harfiyen Peygamberinin sünnetini yaşayan varisleri ve takipcileride Velayet makamına ermiş olmaları gerekir; bu makamada şeytan gelemez, çünkü Velayet makamına ermiş müslümanın kalbi derya gibidir ama bir saman çöpü kadar dahi pisliğ/ateşi kaldırmaz bulanır gönül deryasında fırtınalar kopar... şeytan ve cin ise  ateşden yaratılmıştır; onların yanına şeytan ve cinin yaklaşması kadar hiçbirşey onları rahatsız etmez.

Şeytanın var oluş nedeni İnsanları yanıltarak Peygamberi izinde çıkartıp kendi izine düşürmektir.

Merhum Ayetullah İmam Humeyni bir sözünde şöyle buyuruyor; “Herkesin bir şeytanı vardır; Çiftçinin şeytanı çiftçi şeytandır, doktorun şeytanı doktor şeytandır, öğretmenin şeytanı öğretmen şeytandır, âlimin şeytanı âlim şeytandır...”

-           Merhum Ayetullah İmam Humeyni'nin bu sözüde şu şekilde olması gerekir...

Alemdeki herşey din ahlak maneviyat dairesinde iki hal üzerinde gelişir... yani hz Osman efendimizin hilafet süresi Ümmetin Ehl’i Beyt ile imtihanı için iki devredir. İlk devresi maneviyat ve adalet ikinci devresi siyaset ve menfat. Maneviyat ve adalet hz Ali efendimiz meşrebi ile olur. Siyaset ve menfat ise muaviye meşrebi ile olur.  

Kalbi siyaset ve menfate dönük gaflet içerisindeki insanlara muaviye siyaseti içerisinde yeteneklerin test edilip hiyarşik düzenin sağlanması ve devamı için şeytan yaklaşır; böylece yetenekleri test edilip hiyarşik düzen içerisinde konumlanmış olanların  yanında ‘meşrebince şeytanın olması’ ile insanlar şeytanın hesabına yatkın hazırlanır.

            Kalpleri maneviyat ve adalete meyilli insanlar bir şekilde gafletden uyanıp muviye siyasetinden sıyrılınca; şeytan ve yardımcılarının engelleri ile karşılaşır esas mücadele başlar. Böylece maneviyat ve adalet ehlinin mücadelesi ile hz Ali efendimizin meşrebi yaşanarak  hz Peygamber efendimizin izine düşüp şaytan ve yardımcıları deşifre olup bertaraf edilir, insanlar Allah’ın hesabına yatkın hazırlanıp maneviyat ve adalet burcuna yönelir.  

Not: Muaviye Mekkenin fethinden sonra günün şartlarına uyarak müslüman oluyor; vahiy katibi  değil. Muaviye’yi Vahiy katibi yapanlar, ‘Ümmetin Ehl’i Beyt ile imtihanını gizlemek çin’, hz Osman efendimizin hilafet devresinin üstünü örtüyor. Hacı Bayazıt 21.07.2012

_

Allah’ın izni yardımı ve Sevdiklerinin desdeği ile mücadelemiz, Alemdeki olaylar din ahlak maneviyat dairesinde iki hal üzerinde gelişir İlah kuralınca, 'islam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve insan', "islam dairesi" künyesi ile manevi fikri ve fiziki boyutları 4’üncü kitap’da 40’ıncı bölüme kadar yazılacak.

Hacı Bayazıt 24.07.2012

 

Mücadelemizin yazılması  asama 10  devam edecektir.