Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar! Devletler din adamı maneviyat ehlinin halkı Allah'ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamı maneviyat ehlinin islam dairesinden çıkıp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur!

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Nasıl da hocasına benziyor!

Yıllar önceydi.

Bir yerel seçim sonrası kendilerinin daveti üzerine "birkaç hususu" vicahi görüşmek üzere bir aradaydık.

Biz beş kişiydik.

Onun yanında Fehim Adak vardı.

Konuştuk.

Aslında konuşmadık, ülkenin bugün içine bilinçli düşürüldüğü hali o gün kendilerine anlatmaya çalıştık ve şunu söyledik: 

"Türkiye yakın gelecekte çok ciddi sıkıntılara maruz kalacak ve bunun suçlusu da sizin kırk yıllık siyasi hayatınızın ürünü AKP, yani sizsiniz. Çünkü siz bu iktidarın icraatlarından asla rahatsız değilsiniz. Kendi ifadenizle bunlar arka pencereden kaçan yaramaz çocuklardır."

Yaklaşık bir saat süren görüşmemizde Erbakan iki cümlede özetledi bütün diyeceklerini:

"1– Dünyanın en güçlü devleti ABD'dir.

2– İsrail ne işterse o olur." 

Bu düşüncesini ispatlamak adına bilim–kurgu tarzı birkaç görüntü izletti bize içeriden getirttiği bir notebooktan. 

Çizgi film tadında.

Ne tuhaf bir hal.

Ne garip bir acizlik.

Ya da zillet.

Sözcümüz kulak–burun–boğaz mütehassısı arkadaş kendilerine şunu söyledi tam da o anda: "Müslüman'ın inancında en güçlü olan, her iştediğini yapma gücüne sahip olan sadece ve sadece Allah'tır. Mademki insancınız böyleydi, din–iman edebiyatıyla niye milleti sokaklara döktünüz?"

Bir anda yüzde elli kilo kaybettiler.

Buna da Allah şahittir.

Biri halife–i rûy–i zemin(!)

Diğeri KBB mütehassısı...

Ama asıl mesele kişinin kimin elinde yetiştiği. 

Hoş bir sözdür; "Hangi okul mezunu olduğun değil, kimin talebesi olduğundur önemli olan."

Geçen gün, "Refah Partimizin semiz, temiz ve leziz belediye başkanlarıııı" nidalarıyla ve büyük bir özenle yetiştirdiği biricik öğrencisi Erdoğan'ın; "Müslüman Kardeşleri iktidardan İsrail alaşağı etti" deyince bizzat yaşadığım bu sahne gözümün önüne geldi. Sayın Başbakan'ın bu sözünün mefhum–i muhalifi şu değil midir;

"Beni de iktidara taşıyan ve iktidarda tutan da İsrail'dir."

Bu anlaşılmaz mı Başbakan'ın sözünden? 

Bir ülke başbakanı velev doğru bile olsa böylesi bir beyanatı nasıl verebilir?

Ama ne yapsın "bölgede İsrail'in dediği olur" inancı zihninde kökleşmiş biri tarafından yetiştirilenden başka ne beklenirdi ki?

İsrail'in oyu Filistin, AKP'nin oyu İsrail.

Filistin'e yapılan bir saldırı yeter İsrail'de iktidar olmak için.

Sayın Başbakan'ın İsrail aleyhinde sarf edeceği birkaç içi boş cümle de AKP'nin reyini artırmaya yeter.

Kim bilecek, bu iktidarın, yer altı ve yer üstü birçok kaynağı İsrail'in sponsoru şirketlere sattığını? 

Tekrar edersem:

Başbakan'ın bu beyanı son derece talihsiz bir beyandır.

Yıllarca uğraşsa,

Yığınla para harcasa,

Sürü sürü taraftar toplasa İsrail böyle bir propagandayı tek başına başaramaz.

Ama koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı bunu başardı.

Bu korku ve bu endişe ile yaşayandan ne hayır beklenir ki?

"Bugün Mısır'da Hürriyet ve Adalet Partisi'ni alaşağı eden yarın iştediği an Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni de alaşağı etmeye muktedirdir." Bunu demek istiyor Başbakan. Yazık, hem de çok yazık!.. Müslim Karabacak 25.08.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

 “Kur'an'ı bozmaya yeltenmeye utanmıyor musunuz”

Taraf yazarı Emre Uslu ve Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, Suriye’ye saldırılmasını meşru göstermeye çalışan ifadeler kullanmışlardı. Odatv'nin de gündeme getirdiği bu yazıllara, Aydınlık gazetesi yazarı Eren Erdem’den yanıt geldi.

Taraf Gazetesi yazarı eski polis Emre Uslu, Twitter adresinden , “ABD’ye ZALİM diyenlere hatırlatayım. Velev ki zalim olsun ZALİM ALLAHIN KILICIDIR... Allah ‘zalim’ ABD eliyle ZALİM ESAD'dan masumların intikamını alacaksa buna çok sevinirim...” şeklinde ifadeler kullanarak ABD’nin Suriye’ye saldırmasına destek verdiğini belli etmişti.

Cemaatin sesi olarak bilinen Zaman Gazetesi’nin yazarı Hüseyin Gülerce de Suriye’ye müdahaleyi haklı göstermeye çalışan şu cümleleri kurmuştu: “(…) Ne olursa olsun, daha fazla masum kanı akmaması için bir müdahalenin yapılmasından başka çare yok. Daha ne kadar masum bebek yüzlerin, o kıvrılmış bedenlerin anlattığı acılara dayanabilirdik? Evet, acıdır, bir zalimin zulmünden kurtulmak için başka zalimlerin müdahalesinden medet umuyoruz.”

Bunun utanılacak bir şey olmadığını savunan Gülerce, ayetlere de atıfta bulunarak şöyle devam etmişti:

“Allah’ın bir sünneti, kanunu da, birbirine zulmedenlerin başına, zalimleri musallat etmesidir. ‘İşte biz, işledikleri günahlardan ötürü, zalimlerden kimini kimine musallat ederiz.’ (Enam Sûresi/ayet 129) Hadis olarak rivayet edilen, mana bakımından da Kur’ân’ın rûhuna muvafık olan bir sözde şöyle buyruluyor: ‘Zalim, yeryüzünde Allah’ın adaletidir. Allah onunla (başkalarından) intikam alır. Sonra (döner), ondan da intikamını alır.’(Keşfu’l–Hafâ, 2–64) (…)”

Eren Erdem, Emre Uslu ve Hüseyin Gülerce’nin yazısına cevap niteliğinde kaleme aldığı “Din maskeli zulmün, maskesi düştü!” başlıklı yazısında; Kur–an ayetleri yazılarak, Suriye’ye yapılacak olan emperyalist müdahalenin önünün açıldığını vurguladı ve o ayetlerin orjinal hallerini yazdı.

İşte Eren Erdem’in köşesinden ilgili bölüm:

"Allah'u ekber diyerek kafa kesen ve öldürdüğü insanın ciğerini yiyen canilere tek sözü dahi olmayanlar, Kuran ayetlerini kullanmak suretiyle ''Suriye'ye emperyalist müdahalenin" önünü açmaya çabalıyor. Bu işin en vahim örneğini, "The Cemaat'in gazetesi Zamanın köşe yazarı Hüseyin Gülerce'nin köşesinde okuduk." Allah'ın insanlığa ışık ve rehber olarak inzal ettiği Kur'an'ın bir ayetini alıp, bu ayete dayanarak neredeyse "Emperyalist işgali" bir tür "ilahi murad" gibi tanıtan makaleyi okuduğumda, deyim yerindeyse kanım dondu!

Söyle diyordu Gülerce;

 "...Allah'ın bir sünneti, kanunu da, birbirine zulmedenlerin başına, zalimleri musallat etmesidir, işte Uz, işledikleri günahlardan ötürü,&hmlerden kimini kimine musallat ederiz. "(Enam Sûresi/ayet 129) Hadis olarak rivayet edilen, mana bakımından da Kur'an'ın rûhuna muvafık olan bir sözde söyle buyruluyor:''Zalim, yeryüzünde ADah'm adaletidir. Allah onunla (başkalarından) intikam alır. Sonra (döner), ondan da intikamını alır." (Keşfu'lHafâ, 2–64) (...)"

Yani özetle, Hüseyin Gülerce "Allah'ın Esad'dan intikamını. ABD eliyle ala– EBUZER'CE Din maskeli zulmün maskesi düştü! cağını söylüyor..." Görebiliyor musunuz şu cümleleri? Görüyor musunuz, Müslüman aklın geldiği noktayı?

Şimdi gelelim ayetin "orijinaline" ve Kur'an'ı Kerim'in mesajını "sırf çıkarlan için çarpıtan" Abdestli Kapitalizmin oyununu bozmaya!

Hüseyin Gülerce ve Emre Uslu'nun "tahrif ettiği/bozduğu" Enam suresi 129. ayetin orijinalinin Latincesini birlikte okuyalım:

"Ve kezâlike nuvellî ba'daz zâlimine ba'dan bimâ kânû yeksibûn (yeksibûne)".

Üstü kalın olan "nuvelli" ifadesinden yola çıkarak "zalime zalimi musallat ederiz" çevirisi yapan ve Suriye'ye ABD'nin musallat olmasını Kur'an'i bir hakikatmiş gibi anlatanlara şimdi soruyorum:

"Nuvelli kelimesi, v–l–y kökünden türemiş bir kelimedir." Türkçede de bildiğimiz "veli" kelimesiyle kökteştir. Kullanımı itibari ile geniş zamanlıdır. Lakin "kökte ve türevde" musallat olma if'al'i yoktur. Veli "dost olma, kollama, gözetme" ve nuvelli "korumak üzereye yaklaşma" manasına gelir. (Bkz. Ragıp el İsfehani, E Müfredat, vly mad. Tac'ul Arus, vly mad, Lisan'ül Arab, vly mad.)

Şimdi soruyorum, "Musallat nereden çıktı?" Siyasi çıkarlarınız için, Kur'an'ı bozmaya yeltenmeye utanmıyor musunuz? Bu, Kur'an'ı Kerim'i bozmak demek değil midir? Sırf, emperyalistlerin Suriye'ye işgalini meşrulaştırmak için, Kur'an ayetini bozmak, kâfirlik değil midir? Hiç vicdanınız sızlamıyor mu?

Madem ayetin orijinal metnini okumadınız, neden yorum yapıyorsunuz? İnsan, bir bilene sormaz mı? O kadar insana, bu ayeti yanlış aktardınız! Savaşı meşrulaştıran bir ayet gibi aktardınız. Bu yaptığınız, Kur'an'ı mızrak ucuna takmak değildir de nedir?

Sizin bu büyük zulmünüze susacağımızı, görmeyeceğimizi mi düşündünüz? Şimdi gelelim ayetin bu bilgiler ışığında yeni ve orijinal çevirisine:

Ve işte biz böylece, kazandıkları günahlardan ötürü, zalimlerin bir kısmını, diğer bir kısmına, koayıa–gözetici–dost yaparız! (En'am suresi 129. ayet) Şimdi soruyorum Sayın Gülerce, "Madem Kur'an'ı bu kadar şiar ediniyorsunuz ve yazınızda ABD'yi zalim addediyorsunuz. ABD'nin en büyük dostu olan mevcut iktidar ve içinde bulunduğunuz cemaat bu ayete göre "ne oluyor?" Hiç düşündünüz mü?

İşte, Kur'an'ın sopası böyledir değerli dostlar. Kur'an, kendisiyle aldatmaya çalışanları, böyle rezil rüsva eder. Şahit olun! Ve not edin!" Odatv.com 29.08.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Sosyal medyayı sallayan fotoğraf

İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın bu fotoğrafı sosyal medyayı salladı

8 Yıl İran Cumhurbaşkanlığı yapan Ahmedinecad şu anda öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Facebook 'ta yayınlanan fotoğrafta Ahmedinecad'ın şehir içi yolcu otobüsünde ayakta yolculuk ettiği görülüyor. Özellikle Türkiye 'de paylaşım rekoru kıran fotoğrafın altında ise şunlar yazıyor: Bu adam 8 yıl İran’ın Cumhurbaşkanlığını yaptı. Sekiz yıl boyunca devlet bütçesinden maaş almadı, sadece öğretim görevliliği maaşını aldı! Kendisi için özel emeklilik yasası çıkarmadı ve eski mesleği olan öğretim görevliliğine geri döndü.milliyet.com 11 Eylül 2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Suriye'yi işgal planları ayaklarına dolandı

Suriye'yi işgal koalisyonunun son halkası olan ABD de havlu attı. İşgal koalisyonunda önce İngiltere'yi ardından da Fransa'yı kaybeden ABD yönetimine son darbeyi bizzat kendisi vurdu. Türkiye ise savaş çığırtkanlığında "değerli yalnızlığıyla" başbaşa

Demokrasi getirme bahanesiyle işgal ettikleri Afganistan ve Irak'ta milyonlarca Müslüman’ı katleden ABD'nin sinsi planı bu sefer ayaklarına dolandı. Bu çarpıcı gelişme ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin bir gafıyla yaşandı. İngiltere'de İngiliz mevkidaşı William Hague ile görüşen Kerry düzenlenen ortak basın toplantısında, “Suriye operasyonu engellemek için ne yapmalı?” şeklindeki bir soruya “Suriye Devlet Başkanı Esad, bir hafta içinde tüm kimyasal silahlarını uluslararası topluma teslim ederse bir müdahaleyi önleyebilir” cevabını verdi.

ABD'ye diplomatik gol!

Kerry'nin sözleri adeta kendi kalesine gol oldu. Bu açıklamayı iyi değerlendiren Rusya diplomatik sahada ABD'yi köşeye sıkıştıran son derece stratejik bir hamle yaptı. Moskova'da Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile görüşen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, "Askeri harekâtı engelleyecekse, Suriye kimyasal silahları uluslararası topluma teslim etmeli" dedi. İşte bu açıklama ABD yönetiminde şok etkisi oluşturdu. Lavrov'u arayan Kerry, "Benim sözlerim bir öneri değil. Siz öneri getirin ve uygulamasından sorumlu olun" dedi. Başkan Obama da 6 ayrı televizyon kanalından halka seslendi ve Rusya'nın Suriye'nin kimyasal silahlarına yönelik teklifiyle ilgili olarak, "Sadece güvenmek yetmez, bunu teyit de etmeliyiz" dedi.

ABD'de oylama ertelendi

ABD yönetimi Kerry'nin açıklamasıyla zora düşerken bu gelişme ülkedeki savaş karşıtlarını da harekete geçirdi. Zira yapılan kamuoyu araştırmalarında Amerikan halkının yüzde 70'e yakını Suriye savaşına karşı çıkıyor. Operasyon oylamasının yapılacağı senatoda da ezici çoğunluk “savaşa hayır” diyor. Bu durumda Obama yönetimin operasyon izni alması zaten mümkün görünmüyordu. Tüm bu gelişmeler Obama yönetiminin geri adım atmasına neden oldu. Senatodaki oylama ertelenirken, Obama şimdilik bekle–gör politikası izlemeye karar verdi. Şu ana kadar “sonuç ne olursa olsun Suriye'yi vuracağız” açıklamaları yapan Obama geri adım atmak zorunda kaldı. Obama katıldığı TV programında Kongre'den askeri güç yetki izni çıkmazsa sonraki adımının ne olacağıyla ilgili soruyu "Ne yapacağıma henüz karar vermedim" diye yanıtladı.

Tıpkı Irak işgali bahanesi gibi!

Amerikan CBS televizyonuna konuşan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ise 21 Ağustos'taki kimyasal silah saldırı iddiasıyla ilgili olarak "BM'nin araştırma ekibi Suriye'de bulunduğu sırada kimyasal silah kullanılması mantıklı geliyor mu?" dedi. Asıl kendi askerlerinin kimyasal silah saldırısına maruz kaldığını belirten Esad, sarin gazının bir evin arka bahçesinde bile hazırlanabilecek kadar basit bir yapıya sahip olduğunu söyledi. Beşar Esad, ABD'nin kimyasal silah kullanımıyla ilgili herhangi bir delil sunmadan sınırlı askeri müdahaleyi tartıştığını da belirterek, "John Kerry kanıt sunmadı" dedi. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin bu tavrının, Irak savaşı öncesinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ı hatırlattığını ifade eden Esad, "ABD'nin söylediği sadece iddialardan ibaret" diye konuştu.yenimesaj Bayram Coşkun 11.09.2013        

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Ankara Savaş Çıkmıyor Diye Çıldırdı

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin dile getirdiği ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’e önerdiği, teklifi Şam hükümeti kabul ederken, Ankara yeterli bulmadı.

TAHA HABER – ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin dile getirdiği ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’e önerdiği, “Suriye’nin elindeki kimyasal silahların uluslararası denetime açılması” teklifini Şam hükümeti kabul ederken, Ankara yeterli bulmadı.

Diplomatik kaynaklar, “Kimyasal silahların denetime açılması olumludur, ancak Suriye’deki sorun kimyasal silahlardan ibaret değil” tepkisi verdiler.

BÜYÜK RESMİ GÖZDEN KAÇIRMAYIN

ABD Başkanı Barack Obama’nın teklifin umut verici olduğunu açıklaması, Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi’ne karar tasarısı sunmak için hazırlıklara başlaması ve Rusya’nın ‘Somut öneri üzerine çalışıyoruz’ demesi Ankara’yı da harekete geçirdi. Başkentlerin nabzını tutan Ankara, uluslararası topluma, “Büyük resmi gözden kaçırmayın” mesajı verdi. Hürriyet 11.09.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Dünyanın Yeni Güç Dengesi; “İslam İnkılabı”

Bismihi Teâla
Tüm dünya Müslümanlarının ve mustazaflarının gözü aydın olsun! Tüm mazlumların gözü aydın olsun ki, yeni bir yüzyıl başlıyor; İslam İnkılabı’nın yüzyılı! İslam’ın, mahrum, mazlum ve mustazafların yüzyılı! 

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Büyük Şeytan Amerika yüzüstü kapaklandı. Burnu sürtüldü. Bütün teknolojik azameti, yandaş ve uşaklarının tüm teşvik ve tahrikine rağmen korkudan dizinin titrediğini gizleyemedi. Yenildi. Uğradığı hezimetin ağırlığı belini kırdı!..
Büyük şeytan Amerika ve yandaşları, İslam İnkılabı ile giriştikleri bilek güreşini kaybettiler. “İslam İnkılabı” ve onun korkusuz, vefakâr ve fedakâr evladı “Hizbullah” tarihin seyrine yeni bir yön verdiler. Amerika’nın dünyanın patronluğu rolünü yırtıp tarihin çöplüğüne fırlattılar!
Üçüncü yılını doldurmaya doğru ilerleyen Suriye’de ki “Vekâlet Savaşları”, son birkaç aydır “küresel bir savaşa” dönüşme eğilimi gösterdi. Her türlü silah, savaşçı, lojistik ve medya desteği sağlanan ve başını Vahhabi / Selefi terörün çektiği yapay muhalefet hareketinin Şam yönetimi karşısında ciddi bir başarı elde edememesi hatta son bir yıldır sürekli gerileyen bir trend izlemesi üzerine özellikle İslam dünyasındaki yandaşların akıl almaz bir merhaleye ulaşan tahrik ve teşvikleriyle Büyük Şeytan Amerika bizatihi kendisi Suriye’ye müdahil olmaya yöneldi.
Suriye “Vekâlet Savaşı”, isminden de anlaşılacağı üzere esasında bir Suriye iç savaşı olmaktan çok ötedir. Suriye iç savaşının tam karşılığı “düşük yoğunluklu bir dünya savaşı” olmasıdır. Bu savaşın tarafları “Küresel emperyalizm (Büyük Şeytan Amerika ve yandaşları)” ile “İslam İnkılabı ve (başta Hizbullah olmak üzere” onun taraftarlarıdır.
Büyük Şeytan Amerika’nın yandaşları ile beraber bizatihi kendisinin Suriye Savaşı’na müdahil olma girişimi üzerine İslam İnkılabı ve Hizbullah; böyle bir savaşa seyirci kalmayacaklarını, Suriye’nin; ABD, İsrail ya da tekfirci grupların eline düşmesine asla müsaade etmeyeceklerini deklare ettiler. Dünya siyaset arenasında bir bilek güreşine tutuşuldu! Taraflar bölgesel hatta küresel bir savaşa göre pozisyon almaya ve birbirlerini tartmaya başladılar!..
Meseleyi doğru kavrayabilmek için yapılması gereken bir başka tespitte şudur: Rusya ve Çin gibi ülkelerin pragmatik olarak “Suriye Vekalet Savaşları”na ilgi duymaları ve bir yönü ile meseleye dahil olmaları ile İslam İnkılabı’nın “ideolojik ve varoluşsal” olarak emperyalist cephe ile mücadeleye girişmesi ve varlığını ortaya koyması aynı şeyler değildir. İslam İnkılabı, Suriye’nin emperyalizm ile mücadelesinde taraf olmayı “varlık gayesinin gereği”olarak görmekte. Oysa bahsi geçen diğer ülkeler bölgesel ya da küresel çıkarlarını koruma ya da geleceklerini garanti altına almanın gayesi içerisindeler.
Nihayetinde gelinen noktada Büyük şeytan Amerika ve yandaşları, İslam İnkılabı ve Hizbullah’ın duruşu karşısında geri adım hatta adımlar atmak zorunda kaldılar. Böyle sıcak bir savaşa girmemek için bahaneler üretmeye ve çıkış için yeni yollar aramaya koyuldular.
Dünyanın yeni güç dengesi, hiç kuşkusuz “İslam İnkılabı”dır. Büyük Şeytan Amerika’ın dünya hegomanyası, “ben ne dersem o olur” anlayışı sona ermiştir. Yerküre de tek kutuplu siyaset ve güç olma; İslam coğrafyasında isteğince at oynatma devri kapanmıştır. Artık dünya Müslümanlarının, mahrumların ve mazlumların bir sahibi var!
Özellikle son yüzyıl boyunca bir anlamda mutlaklık kazanmış olan Amerika’nın dünya jandarmalığı rolü hayati bir darbe almıştır. Kendisini arzın ve semanın hâkimi gören emperyalist güç bundan sonra genelde İslam dünyası özelde Ortadoğu ile alakalı pervasız adımlar atamayacaktır.
İslam hatta insanlık tarihinin en özel anlarından birine tanıklık ediyoruz. Mazlum halkların biricik devrimi ve kurtarılmış kalesi olan İslam İnkılabı, düşük yoğunluklu dünya savaşının ilk evresini büyük bir zaferle kazanmıştır. İnsanlık serüveninin en kader belirleyici gelişmelerinden birisidir bu gelişme.
Her ne kadar Büyük Şeytan Amerika ve yandaşları uğradıkları bu hezimetin üzerini örtmek ve etkilerini minimize edebilmek için tüm imkânlarını seferber edecek ve akla hayale gelmeyen yöntemleri harekete geçirecek olsalar da; İslam İnkılabı’nın bu büyük başarı ve zaferinin tarihin seyrinde açığa çıkaracağı gerek psikolojik ve gerekse siyasi etkileri şu an tahmin edilebilenlerin çok üzerinde olacaktır.
İslam tarihinde tüm meşruiyetini dinden ve tüm gücünü halktan alan bir devrim ilk kez dünya da evrensel belirleyici olarak sahne alıyor. Suriye “Vekâlet Savaşı” bundan sonra nasıl bir seyir izlerse izlesin; İslam İnkılabı, artık dünyanın yeni dengeleyici gücüdür! Kemal Şükrü SEVİNDİK 14.09.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Siyonist bakandan Suriye itirafı!..

RAST HABER– "Suriye’yi yenemezsek, İran karşısında hiç bir şey yapamayız.."

Korsan İsrail Bölgesel İşbirliği Bakanı Silvan Shalom, Suriye gibi küçük bir ülke karşısında bir şey yapamayınca, İran karşısında hiç bir şey yapamayacaklarını belirtti.

Amerika yönetiminin Suriye’ye askeri operasyonu ertelemesini eleştiren Silvan Shalom, bu durumda İran yönetimi tehditlerin desteksiz olduğunu anlayacağını belirtti.

Shalom, bugün İran bu ülkeye yönelik tehditlerin hiç bir desteği olmadığını anladığını, Suriye gibi küçük bir ülke karşısında bir şey yapamayınca, İran karşısında hiç bir şey yapamayacaklarını itiraf etti.
Son günlerde Amerika yönetimi Suriye’ye saldırı kararını ertelemesinin ardından korsan İsrail elebaşıları karara ve Rusya’nın önerisine karşı farklı tepkiler gösteriyor.FHA 14.09.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

İmam Hamanei’nin Suriye Krizini Sonlandıran Tehdidi

El Ahbar'dan İbrahim el Emin, Suriye krizinin sonlandırılması hakkında önemli bilgiler ifşa etti: "Bunlardan birincisi Ayetullah Ali Hamenei’nin Umman Sultanı Kabus ile görüşmesinde şunları söylemesiydi: Kim Suriye’yi yıkıma uğratmak isterse, bölgedeki gaz ve petrolünü kaybetmeye de hazır olmalıdır.”

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Lübnan'da yayın yapan El Ahbar gazetesi genel yayın yönetmeni İbrahim el Emin 13 Eylül tarihli köşe yazısında, bazı diplomatik kaynaklara dayanarak Suriye krizinin arka planında yaşanan mesaj trafiği ve psikolojik savaşın ayrıntıları hakkında çok önemli bilgiler verdi. İşte o yazının ilgili bölümleri:
“Yakın gözlemciler, Moskova'nın Tahran ve Şam'daki müttefiklerine, planlanan askeri operasyonun iddia edildiği gibi sınırlı olmayacağını, rejim güçlerini zayıflatarak muhalefetin Şam'ı kuşatıp Humus'u tekrar ele geçirmelerine imkân verecek daha geniş bir kampanyanın parçası olduğunu söylediklerini ifşa ettiler.
Buna göre Suriye'nin müttefikleri durumu ciddiye alarak hemen güçlerini seferber etmeye ve büyük çatışma için hazırlanmaya başlamışlar. Bu amaçla da büyüklüğü ve hızıyla Rusları bile şaşırtan bir savunma stratejisi yürütmeye giriştiler. Suriye'nin stratejik silahlarını hazırlamak için gösterilen özel bir çabaya, yapılacak saldırının sonuçları hakkında Amerikalıları uyaran mesajların iletilmesi eşlik etmiş.
Moskova, Amerikalı muhataplarına Şam'ın İran ve Hizbullah müttefikleriyle birlikte her hangi bir sınırlı saldırıyı kabul etmeyeceğini ve kendilerini büyük bir savaşa hazırladıklarını, kendilerinin de kenarda ellerini kavuşturup oturmayacaklarını, ABD'nin muhalefeti desteklediği gibi Rusya'nın da Suriye rejiminin arkasında duracağını iletti.
Bunlar arasında iki hayati önemde mesaj vardı. Bunlardan biri Tahran tarafından, diğeri de Moskova'dan gönderildi ve kaynaklar bunların olayların akışında çok büyük etkisi olduğunu söylüyorlar. Bunlardan birincisi İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamenei'nin Umman Sultanı Kabus ile görüşmesinde şunları söylemesiydi: 'Kim Suriye'yi yıkıma uğratmak isterse, bölgedeki gaz ve petrolünü kaybetmeye de hazır olmalıdır.'
İkincisi de Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin'in Amerikalı meslektaşına 'Suriye'nin ülkesi için, İsrail ABD için ne kadar önemliyse o kadar önemli olduğunu ve Washington'un saldırısının sadece bölgeyi değil tüm dünyayı istikrarsızlaştıracağını' söylemesiydi."medyasafak.com 15.09.2013

 

30-İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

“Şii anneleri yasa boğacağım”

RAST HABER – Suudi Arabistan İstahbarat Şefi Bender Bin Sultan, Suriye'ye askeri müdahalenin iptal olmasına çok kızdı.

Suriye'deki muhaliflere kimyasal silahları temin eden ve savaş komplosunun en önemli isimlerinden Bender Bin Sultan çabalarının boşa çıkmasına bi hayli köpürdü.

Obama'nın Suriye'ye askeri müdahalesinden bir hayli ümitli olan Siyonist uşağı Sultan, savaşa engel olduğu için Putin'i tehdit etti.

Bender Bin Sultan, savaşın iptal olmasının asıl sebebinin "İran diplomasisi ve Hizbullah'a duyulan korkunun" olduğunu vurguladı.

Sultan, bunun intikamını İran, Hizbullah ve Suriye'den alacağını iddia ederek, özel bir toplantısında şu cümleyi kullandı:

"Lübnan Şiilerinden alacağım intikam çok acı olacak. Şii anneleri yasa boğacağım.“ 15.09.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Emperyalistlerin bize düşmanlığı zalime karşı çıktığımız ve zulmü kabul etmediğimiz içindir“

İmam Hamanei: "İnkılap muhafızlarının başarısı milletin başarısıdır."

İmam Hamanei sulta düzeninin İslam inkılabı ile başlıca meselesi, inkılabın başkalarına zulmetmekten kaçınma ve zalimle mücadele mesajından ibaret olduğunu belirtti.

İslam Devrimi Lideri İmam Hamanei  dün İslam inkılabı muhafızlar ordusunun komutanları ve önde gelenleri ve personeli ile görüşmesinde , sulta düzeninin dünyayı zalim ve mazlum olmak üzere ikiye böldüğünü belirterek İslam inkılabının zulüm karşıtlığı ve zulümden kaçınma mantığını getirdiğini ve bu mantığın inkılabın mesajının İran sınırlarında mahsur kalmamasına ve milletlerce benimsenmesine sebebiyet verdiğini kaydetti.

"Uluslararası yağma şebekesi ve uşakları savaş çığırtkanlığı, yoksulluk ve fesat çıkarma gibi üç temel politikayı izliyor.."

Sultacıların ve başta Amerika'nın İran'ın nükleer meselesi etrafında kopardığı yaygaraların ve tüm söz ve davranışlarının sulta düzeni ile İslam inkılabının mesajı arasındaki sürtüşme çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini belirten İmam Hamanei, zalim ve sulta düzenine ve uluslararası yağma şebekesine bağımlı iktidarların savaş çığırtkanlığı, yoksulluk ve fesat çıkarma gibi üç temel politikayı izlediğini, İslam'ın bu politikalara karşı çıkması ise sürtüşmenin sebebi olduğunu ifade etti.

İmam  Hamanei, İslami İran'ın ne Amerika ne de başkası için ve sırf İslamî inançları çerçevesinde nükleer silah üretmeye karşı olduğunu, ancak İran'ın barışçıl nükleer faaliyetlerine karşı çıkanların başka amaçlar peşinde olduklarını vurguladı.

Konuşmasının bir başka bölümünde İslam inkılabı muhafızlar ordusunun başarılı karnesini bir milletin kimliği, kişiliği ve deneyimlerinin en güzel cilvesi olarak niteleyen İmam Hamanei, inkılapçı yaşamak, inkılapçı kalmak ve kesin tavır, muhafızlar ordusunun diğer güzel cilveleri olduğunu kaydetti.

İmam Hamanei, muhafızlar ordusunun hiç bir zaman dünyada yaşanan değişiklikler veya içeride değişiklik zarureti gibi mazeretlerle ilkeleri ve doğru yolundan sapmadığını vurguladı.

Muhafızlar ordusunun inkılabı muhafaza etmek üzere çeşitli gelişmeler ve akımlar hakkında yeterli ve tam bilgiye sahip olması gerektiğinin altını çizen İmam Hamanei bu kurumun siyaset arenasında faaliyet yürütmesi gerekmediğini, ancak inkılabın koruyucuları olarak her türlü sapkın akım, bağımlı akım veya diğer siyasi akımlar hakkında gözü kulağı açık olması gerektiğini ifade etti.

Diplomasi dünyasının karmaşık bir dünya olduğunu kaydeden İmam Hamanei, diplomasi arenası  müzakere talebinde bulunma ve müzakere etme arenası olduğunu, ancak tüm bunlar esas sorunun çerçevesinde algılanması gerektiğini vurguladı.

İç ve dış politika arenalarında doğru ve mantıklı hareket etmek gerektiğinin altını çizen İmam  Hamanei, kahramanca esnek davranmanın ilkelere bağlı kalmak kaydıyla bazen çok iyi ve gerekli olduğunu belirtti. İmam Hamanei, İran milletinin mantık ve bilimsel hesaplarla ilerlediğini, ancak düşmanın iç çelişkileri yüzünden hatta dile getirmese bile sürekli geri adım attığını ve zafiyet yaşadığını ve bu yüzleşmede geleceğin hesaplı ve mantıkla ilerleyenlere ait olduğunu vurguladı.İrib 18.09.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

 

Hizbullah ve Suriye

1982'de Lübnan'ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin iki esas amacı vardı: Lübnan'a yerleşmiş olan Filistin mukavemetini ezmek ve Lübnan'ı bir İsrail–ABD askeri üssüne dönüştürüp Suriye'nin ulusal güvenliğini tehdit etmek. İşgalden hemen sonra Filistin siyasi–askeri kadrosu Tunus'a taşındı. Lübnan kasabı olarak bilinen Ariel Şaron ve onunla birlikte hareket eden Lübnanlı faşist Falanjist Parti milisleri, korumasız kalan Sabra ve Şatila Filistin kamplarında kadın, çocuk ve yaşlılara karşı korkunç bir soykırım işledi. İsrail bu "zafer" sarhoşluğuyla askeri işgal nüfuzunu kullanarak Lübnan'a arzu ettiği politikaları dikte etti. Buna dayalı olarak: Farklı din ve mezheplerin bir arada yaşama kültürünü yok edecek savaş çığırtkanlığı ve nifakı telkin etti. Lübnan'da mevcut olan bütün Filistinli örgütlerin dağıtılmasını istedi. Siyonist İsrail ile Lübnan arasında İsrail'in kuzey sınırlarını güven altına almayı taahhüt eden "barış" antlaşmasını dayattı. İsrail "dostu" yeni bir Lübnan hükümetinin kurulmasını talep etti.

 

İşgal ve dayatma İsrail tankları bu "askeri ve siyasi zaferle" tarihinde ilk kez bir Arap başkentine Beyrut'a girdi. İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında 17 Mayıs 1983'te tamamlanan antlaşmada şunlar yer aldı: Savaş halinin son bulduğu ve İsrail'in geri çekilmesinin kabulü, Uygulamaya konulacak antlaşma metninin maddelerini kontrol edecek ABD, İsrail ve Lübnan üçlü komisyonunun kurulması, Askeri, siyasi, iktisadi ve istihbarat alanında sağlanacak işbirliği antlaşmasının hazırlanması, Lübnan topraklarında İsrail'in güvenliği için geniş bir tampon bölgenin kurulmasının Lübnan tarafından kabul edilmesi.

Halen Lübnan parlamentosunun başkanlığını yapan Emel Partisi'nin lideri Nebih Berri, bu antlaşmanın Lübnan için "utanç kaynağı" ve "şerefsizlik" olduğunu ilan etti. Aynı gün, Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad, "Bu antlaşma geçersizdir ve ölü doğacaktır" demiştir. Lübnan Hizbullahı işte bu koşullarda İsrail işgaline karşı Lübnan mukavemetinin bir parçası olarak doğmuştur. Mezhepçi aptalların iddia ettiği gibi 1979'da tarih sahnesine çıkan Şii İran'ın uzantısı olarak zuhur etmemiştir. İran devriminden en az 5 sene sonra ortaya çıkmıştır.

 

Suriye, İsrail işgaline karşı Lübnan mukavemet kuvvetlerinin her anlamda omurgası olmuştur. Suriye, Hizbullah ve İran arasındaki dayanışma, uzun bir mücadeleden sonra, 2000 yılında İsrail'i Lübnan'dan tamamen söküp atmayı sağlamıştır. Lübnan'ı tekrar işgal etmek ve 2000'in acı yenilgisinin intikamını almak isteyen İsrail, 2006'da tekrar Lübnan'a saldırarak işgal etti. Bu işgal ve katliam, Suriye, Hizbullah ve İran arasında mevcut olan işbirliği ve dayanışma ruhuyla tekrar def edildi.

 

Öğretici olan husus şudur: İsrail, Lübnan'ı işgal ederken, bu işgale destek verip gönüldaşlık edenler ile bugün Suriye, Hizbullah ve İran'a saldıran kuvvetler aynı güçlerdir. İsrail'in Hizbullah'a karşı başarılı olması için destek veren ABD ve Batılı müttefiklerinin yanı sıra, Lübnan "Müstakbel–Gelecek" Partisi lideri Türk Telekom'un sahibi Saad Hariri, eski Lübnan Başbakanı Fuat Senyora, Suudi hanedanı ve petro–dolar Körfez şeyhleri ile fitne fetva sahipleri İsrail'in zaferi için dua ediyorlardı. Bugün de bu şer kuvvetleri aynı görevi Suriye'ye karşı icra etmektedirler.

 

Hizbullah'ın uluslararası tekfircilere karşı Suriye'nin yanında savaşa dahil olması, siyasi çözüm istemeyen İhvan örgütü ve El Kaide eliyle yürütülen kirli savaşın bertaraf edilmesi, siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele eden kuvvetlerin kalesi olan Suriye'nin yıkılmasını önlemek içindir. Lübnan–Suriye noktasında yer alan Kuseyr bölgesinin Suriye kuvvetlerinin eline geçmesi, Hizbullah'a karşı örülen ağın paramparça edilmesiydi. İsrail, ABD, Suudi hanedanı, Katar ve Erdoğan–Davutoğlu rejiminin, Suriye ve Hizbullah'a karşı her türlü komplo ve çirkef mezhepsel söylemlerde yer almalarının gerekçesi budur.

 

Hizbullah ve Suriye, Sünni, Şii, Hıristiyan kardeşliğinin teminatıdır. Malula tarihi kentine saldırıp kilise ve camileri talan eden, imam ve papazları katleden zihniyete karşı savaşan Suriye ve Hizbullah'a düşmanlıkları bundandır. Düşmanlıklarının sebebi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ortadoğu temsilcisi Mihail Bogdanov'un Hasan Nasrallah ile bir araya gelmesine, Rusya'nın yeni ittifaklara girmesine karşı duydukları öfkedir. Direnen Suriye'nin, BRİCS, İran, Suriye ve Hizbullah merkezli yeni bir dünyanın kuruluşuna öncülük etmesine karşı duydukları kindir.

 

İsrail, Suudi hanedanı ve Erdoğan–Davutoğlu'nun savaş çığırtkanlığında ve kafa kesen yamyamlarla aynı cephede yer almalarında ısrarlı olmasının sebebi, yenilen ABD'nin kendi başını kurtarmak için memurlarını kurban etmesine karşı duyulan orantısız tepkidir.

 

Ama ne yaparlarsa yapsınlar, cinayet ve harami çetelerini korumak için angajman kurallarını ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler, Suriye, Hizbullah ve dostları bu deccalları tarihin çöplüğüne mutlaka atacaktır. Şam Stratejik Araştırmalar Müdürü Besam Abu ABDULLAH Arapçadan çeviren: Mehmet Yuva Aydınlı 20.09.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Ben yalan söyleyemem diyen müezzin sürüldü

Gezi Parkı eylemlerinde, Erdoğan'ın camide içki içti iddiasını yalanlayan müeezzin Fuat Yıldırım, tayin edildi.

Hürriyet gazetesinden Yalçın Bayer, bu haberi köşesinde duyurdu. Bayer şunları yazdı: ‘Gezi'nin faturası din adamlarına da çıkarıldı. Dolmabahçe Camisi’nin müezzini, imamı ve Beyoğlu müftüsü görevlerinden alınarak başka yerlere verildi. Eylemler sırasında en çok tartışılan isim olan Dolmabahçe Bezmiâlem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım’ın, Başakşehir’e bağlı Kayabaşı köyüne sürüldüğü öğrenildi.

Gezi olayları sırasında camide içki içildiği iddia edilmiş, cami müezzini Fuat Yıldırım ise tüm baskılara rağmen içki içilmediğini söylemişti. Fuat Yıldırım bu davranışının bedelini sürgünle ödedi. İstanbul müftüsünün, “Sen çok yıprandın, seni başka yere tayin edelim” söylemlerine karşı; “Ben hiçbir şekilde yıpranmadım” cevabını vermesinin ardından müfettiş görevlendirildiği ve ‘teftişin selameti’ için müezzin Fuat Yıldırım’ın 6 ay süreyle Kayabaşı köyünde müezzin olarak görevlendirildiği söyleniyor. Dolmabahçe Camisi imamı Halil Necipoğlu’nun tayini ise Zeytinburnu’na yapıldı. Beyoğlu müftüsü Recai Albayrak ise Karadeniz Ereğli’ye tayin edildi.

BEN YALAN SÖYLEYEMEM

Başbakan Erdoğan'ın dilinden düşürmediği "camide içki içildi" iddiasıyla ilgili açıklamalarda bulunan Dolmabahçe Bezm–i Alem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım, "Ben camide içki içen görmedim, din adamıyım yalan söyleyemem" demişti.Odatv.com 21.09.2013

 

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Kur’an’daki En Üstün Manevi Nimet Velayet Bayramıdır

Kur’an-ı Kerim’e göre büyük velayet bayramı olan Gadir-i Hum günü, ilahi manevi nimetler en üst sınırına ve derecesine ulaşmış bulunmaktadır. Hz. Ali’nin ve Hz. Ali’nin evlatlarının (a.s) velayetinden daha üstün bir nimet olmadığı için de Gadir bayramı, İslam ümmetinin en üstün bayramlarından biridir. Masum imamların teşrii ve tekvini velayetine inanmak ve onların aracı, şefaatçi ve vesile olduğuna iman etmek, İslam ümmetine nasip olmuş olan en önemli bereketlerden biridir. Kur’an’da sadece Gadir-i Hum ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) velayeti hakkında, “nimeti tamamlamak” özgün tabiri kullanılmıştır. Burada “sizlere nimet verdim” ifadesi kullanılmamıştır. Aksine Allah burada “sizlere olan nimetimi tamamladım” diye buyurmaktadır…

-Bütün bir varlık aleminde, maddi ve manevi nimetlerin hepsi münezzeh olan Allah tarafındandır. “Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır”[1]Bu nimetleri sıradan insanlar, asla sayamazlar. “Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız”[2]Münezzeh olan Allah Kur’an-ı Kerim’de bazen gökyüzü, yeryüzü, güneş ve ay gibi bir takım zahiri rızıkları ve maddi nimetleri hatırlatmaktadır ve bazen de batıni ve manevi nimetlerini dile getirmektedir. Nitekim İsa Mesih’e (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sana ve annen Meryem’e verdiğim rızıkları hatırla. Hani seni beşikteyken Ruh’ul-Kudüs ile teyit ettim, orta yaşa eriştiğinde ise insanlarla konuştun, sana o zaman kitap, hikmet, Tevrat ve İncil’i öğrettim. Benim iznimle topraktan kuş yarattın, ona üfleyince benim iznimle bir kuş oldu. Anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalanan hastaları benim iznimle iyileştirdin ve ölüleri benim iznimle kabirden dışarı çıkardın. “Allah o zaman şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun.”[3]Allah-u Teala İsrailoğulları hakkında da bir takım belli nimetleri zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Benim size verdiğim nimetleri hatırlayınız.” “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın.”[4]Manevi nimetlerin bir takım derece ve mertebeleri vardır ki o nimetlerin en üstünü risalet ve imamet nimetidir. Bu açıdan Kur’an-ı Kerim her iki nimeti de “minnet” (taşınması, hazmedilmesi dayanılmaz ve ağır olan nimet, dille minnet değil) olarak anmaktadır. Peygamberlerin risalet ve bi’seti hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”[5]Allah-u Teala imamet hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.”[6]Zira Peygamberler ve imamlar, insanların ebedi saadetini temin etmektedir.

-Melekler, sahip oldukları bütün kutsallık ve şerafetle birlikte sadece feyiz aracıdırlar ve direkt olarak insanlık toplumunu hidayete eriştirme konumunda değillerdir. İlahi feyiz ve ihsanı masumane bir şekilde Allah’tan alan ve masumane bir şekilde beşeri toplumlara tebliğ eden ve kendisi de masumane bir şekilde bununla amel edebilen kamil ve kapsamlı varlık; imam ve Peygamber gibi kamil insandır. Bu açıdan münezzeh olan Allah, Kur’an-ı Kerim’de, kapsamlısı velayet olan imamet ve nübüvvete dayanmakta ve onu minnet vesilesi kılmaktadır. Oysa gökler, yer, cennet ve kıyametin yaratılışı hususunda ise “minnet” kelimesini kullanmamaktadır. Zira gökler ve yeryüzü her ne kadar büyük de olsa, Allah’ın dayanılmaz[7]ve ağır nimetleri olan risalet ve imamet karşısında çok küçük kalmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sadece Gadir-i Hum ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) velayeti hakkında, “nimeti tamamlamak” özgün tabiri kullanılmıştır. “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım”[8]Burada “sizlere nimet verdim” ifadesi kullanılmamıştır. Aksine Allah burada “sizlere olan nimetimi tamamladım” diye buyurmaktadır. Yani, nasıl ki Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) risalet ve nübüvveti, risalet ve nübüvvetlerin en kamilidir ve ondan sonra hiç kimseye nübüvvet makamı verilmeyecektir, Hz. Ali’nin ve evlatlarının imamet ve velayeti de, velayet ve imametlerin en kamilidir ve dolayısıyla onlardan sonra hiç kimseye imamet makamı verilmeyecektir.

-Kur’an-ı Kerim’e göre büyük velayet bayramı olan Gadir-i Hum günü, ilahi manevi nimetler en üstün sınırına ve en yüce derecesine ulaşmış bulunmaktadır. Hz. Ali’nin ve Hz. Ali’nin evlatlarının (a.s) velayetinden daha üstün bir nimet olmadığı için de Gadir bayramı, İslam ümmetinin en üstün bayramlarından biridir. Masum imamların teşrii ve tekvini velayetine inanmak ve onların aracı, şefaat ve vesile olduğuna iman etmek, İslam ümmetine nasib olmuş olan en önemli bereketlerden biridir.

İMAMET, RİSALETİN DEVAMIDIR

Münezzeh olan Allah imameti, risaletin devamı ve eşi kılmıştır. Bu açıdan evrensel Gadir-i Hum olayında Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Eğer Ali b. Ebi Talib’i (a.s) kendi ellerinle tayin etmezsen ve velayetini açıklamazsan, asla bu ilahi risaletinle amel etmemiş olursun.” Yani imameti olmayan bir risalet, risaleti olmayan risalete denktir. Zira risaletin esasını koruyan şey, imametin bizzat kendisidir.

-Gadir gününün azametini ve bu evrensel olayın yüceliğini en iyi tanıtabilecek olan şüphesiz Kur’an ve itrettir (Ehl-i Beyt’tir). On sekiz Zilhicce günü, Gadir-i Hum topraklarında nasıl bir olay meydana geldi ki bu günü ebedi olarak bayram haline getirdi? Münezzeh olan Allah, Maide Suresi’nde Resul-i Ekrem’e şöyle buyurmaktadır: “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” Gerçi peygamber nübüvvet makamına sahiptir ama bu semavi mesajda, Peygamber’in risaleti söz konusu edilmiştir. Bu yüzden de “ya eyyuhe’n-nebi” (ey nebi) hitabıyla başlamamıştır. Bir taraftan “risalet” ünvanının seçilişi, bir taraftan konunun öneminin nişanesi olan fiilin meçhul olarak ifade edilmesi (unzile), aynı şekilde bir taraftan da “Sen o Rabbin kulusun, O senin Mevla’ndır ve sen Ona itaat etmelisin” anlamının nişanesi olan “rabbuke” (senin Rabbin) ifadesinin seçimi, bu konunun çok önemli olduğunun açık göstergeleridir.

-Bu ayette yer alan iki risalet ve rububiyet başlığı Peygamber’in risaletinin ve Allah’ın rububiyetinin evrensel Gadir-i Hum olayının yaratılışında büyük bir rolü olduğunun nişanesidir. Yani insanın rabbi olan Allah, onları terbiye edip yetiştirmelidir. İnsanın şeriat ve şeraiti icra eden birisi olmadan terbiye edilmesi mümkün değildir. Sen ise bu mesajı ulaştıran kimsesin, sen resul sıfatınla ve insanlarla irtibat halinde bulunduğun için bu konuda görevlisin; nebi olduğun için değil![9]

-Bu yüzden bu ayet-i kerimede hem “resulün risaleti” söz konusu edilmiştir ve hem de “Allah’ın rububiyeti”. Resul’ün risaleti, Allah’ın mesajını doğru bir şekilde algılamasını ve tebliğ etmesini gerektirmektedir. Eğer bu mesajı insan topluluklarına ulaştırmazsa, adeta hiçbir şey yapmamış sayılmaktadır. Bu açıdan Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Eğer Rabbin tarafından sana nazil olan şeyleri insanlara tebliğ etmezsen, Allah’ın risaletini asla tebliğ etmemiş olursun. “Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun.”

-Eğer bu ayette “in lem tef’el fe ma belleğtehu” (eğer yapmazsan o halde onu tebliğ etmemiş olursun) diye buyrulmuş olsaydı, şu anlamı ifade ederdi: “Eğer sana nazil kıldığım şeyleri tebliğ etmemiş olursan o nazil kıldığım şeyleri insanlara ulaştırmamış sayılırsın ve bu da mukaddem ve tali[10]ile mevzu ve mahmul[11]’ün birliğidir ve bu tür önermeler, ilmi olmayan önermeler olup, hiçbir fayda sağlamamaktadır. Allah’ın peygamberine verdiği her emirde, eğer Peygamber onunla amel etmezse, o emir pratize edilmemiş olur. Ayrıca Allah-u Teala şöyle de buyurmamıştır: “Eğer yapmazsan risaletini tebliğ etmemiş olursun” yani, eğer bu ilahi mesajı insanlara ulaştırmazsan, o iş hususunda kendi risaletini yerine getirmemiş sayılırsın. Zira bu cümle, her ne kadar mukaddem ve talinin[12]çirkinliğine sahip değilse de, faydalı bir koşullu önerme değildir.

-Bu nurani cümle, şu anlamı ifade etmektedir ki; sen Allah’ın elçisisin ve senin risaletin sona ermektedir. Eğer şimdi Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) hilafetini ve imametini tebliğ etmemiş olursan, o ilahi risaleti insanlara hiç bildirmemiş sayılırsın ve dolayısıyla da Allah’ın elçilerinin safında yer alamazsın. “Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun.” Bu cümlede Rabb’in risaleti mutlaktır, hiçbir kaydı ve şartı yoktur. Dolayısıyla da şu manayı ifade etmektedir ki imamet ve imam tayini konusu açıklanmadığı taktirde, artık risalet makamına sahip olamazsın. Kesinlikle ilahi risalet ve görevinle amel etmiş sayılmazsın. Zira imam ve imamet, dinin aslını garantilemektedir.

-Dolayısıyla maksat, eğer yerine imam tayin etme risaletini görmezlikten gelecek olursan, sadece bu risaletini yerine getirmemiş olursun demek değildir. Aksine maksat şudur ki eğer Hz. Ali’nin velayet ve hilafet risaletini tebliğ etmezsen, kendi risaletini asla yerine getirmemiş olursun.

İLAHİ KORUMA VAADİ

Allah-u Teala bu ayetin devamında şöyle buyurmaktadır: Allah, şüphesiz seni insanların zararından ve kötülüğünden koruyacaktır: “Allah seni insanlardan korur.” Münezzeh olan Allah’ın, “Allah seni insanların kötülüğünden koruyacaktır” diye buyurmasının maksadı nedir?

-Evvela, Peygamber (s.a.a) yalnız olduğu ve düşmanlarının silahlı bulunduğu bir zamanda bile korkmamıştı. Münezzeh olan Allah Ona şöyle buyurmuştur: “Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.”[13]Yani sen, dinini korumak için savunmakla görevlisin ve eğer hiç kimse sana bu cihat ve savunmada yardım etmezse, sen tek başına kalsan bile bu meydana çıkmak ve de usanmadan mücahede etmekle görevlisin. Müminleri de cihada teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin zararını müminlerden uzaklaştırır. Şüphesiz gücü büyük ve cezası şiddetli olan Allah’tır.

-Resul-i Ekrem, halktan korkmayan ilahi davetçiler safında yer almaktadır. Dolayısıyla da halktan korktuğu için tarihi Gadir olayında, daveti hususunda müsamaha göstereceği düşünülemez. Zira Kur’an-ı Kerim’in de tanıklığı ettiği üzere bütün düşmanlarının silahlı ve Resul-i Ekrem’in silahsız olduğu günde bile Peygamber hiç kimseden korkmamıştır.

-Büyük günahlardan biri olan cihat meydanlarından kaçmanın, fıkhi açıdan sıradan insanlar için bir haddi vardır. Başlangıçta bunun haddi bir kişinin on kişi karşısında direnmesiydi. Ama daha sonra bu sayı indirilerek bir mücahidin mukavemetinin, iki kişi karşısında olması taktir edilmiştir. [14]Ama savaş meydanından kaçmak, Resul-i Ekrem (s.a.a) için haram kılınmıştı ve bunun hiçbir haddi ve sınırı da yoktu. Yani Peygamber savaş meydanını terk etmek hususunda izin ve ruhsatlı değildi. Her ne kadar yeryüzündeki bütün insanlar ona düşman olsa ve onun aleyhine savaşa katılsa bile Peygamber’in kaçma yetkisi yoktu. Ayrıca Resul-i Ekrem’in (s.a.a) fıkhi hükmü de şuydu ki savaş meydanında kaçma hakkına sahip olamazdı. Ayrıca Peygamber’in kesin sünnet ve sireti de hiç kimseden korkmamaktı. Dolayısıyla kaçması ve savaş meydanını terk etmesi asla düşünülemez. Herkesin silahlı olduğu, büyük bir düşman ordusu tarafından ihata edildiği, Peygamber’in yalnız ve silahsız bulunduğu ve kendisine sadece Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) yardım ettiği o günde bile Peygamber hiç kimseden korkmamıştır.

-İkinci olarak o günkü Hicaz’da özellikle de Peygamber’in risalet döneminin sonlarında, yani Veda Haccı’nda bütün herkes teslim olmuştu ve Hicaz bölgesi büyük bir sükunete ermişti. Peygamber-i Ekrem’in resmi mektupları, İran ve Rum imparatorlarına ulaştırılmıştı. Dolayısıyla hiç kimseden korkmayan ve yalnız olduğu zaman bile hiç kimsenin korumasına ihtiyaç duymayan ve sadece koruyucu Allah’ın gaybi kudretine dayanan bir Peygamber, bugün artık Mekke’nin fethinden sonra Hicaz’daki güçlerin genel komutanı olduğu halde ve İran ve Rum İmparatorluklarına resmi mektup gönderebildiği bir durumda neden korkacaktı ki? Bir taraftan Hicaz atmosferini açıkladıktan ve diğer taraftan Mekke’nin fethinden sonraki dönemin atmosferini yorumladıktan sonra, Peygamber’in askeri savaşlarda hiç kimseden korkmadığı gerçeği apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

-Ayetin son bölümünde, “Allah seni insanlardan koruyacaktır” ifadesinden de anlaşıldığı üzere Peygamber’in endişesi, askeri bir tehlike sebebiyle değildi. Aksine önemli olan Hicaz halkının söylenti çıkarması ve siyasi tehlikesiydi ve bu halkın kültürel zayıflık sebebiyle şüpheye düşüp şöyle demelerinden korkuyordu: Resul-i Ekrem, kendi risaletine davet etti ki halkı, kendi ailesine esir etsin, amcası oğlunu ve damadını kendi yerine geçirsin ve insanlar üzerindeki yöneticiliği kendi ailesine miras bıraksın”

-Bu korku sürekli vardır ve de bu askeri bir korku değildir. Dolayısıyla bir kimsenin, “Ben korkmuyorum ve şehidin kanı etkilidir” demesinin yeri yoktur. Eğer halk cahil ve sıradan kimseler olur ve de tahlil gücüne sahip olmazsa, ilahi önder de işini ilerletemez ve başarı elde edemez.

MUSA KELİM’İN (A.S) HALKIN CEHALETİNDEN ENDİŞE DUYMASI

İlahi önderler için en kötü sorun, halkın kültürel zayıflığıdır. Büyük ulu’l-azm peygamberlerinden biri olan Musa Kelim de denizden ve kılıçtan korkmayan bir kimseydi. Allah-u Teala, ona denize doğru hareket etmesini emrettiği zaman, İsrailoğulları itiraz ederek Ona şöyle dediler: “Ey Musa! Önümüzde deniz ve arkamızda da Firavun’un kılıcı bulunmaktadır. Bizi iki ölümün arasında bıraktın.” Musa (a.s) şöyle dedi: Hayır, öyle değil. Zira Rabbim benimledir ve çok yakında beni hidayet edecektir. “Musa: Asla! dedi, “Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.”[15]Allah-u Teala reddetmeyi ifade eden, “kella” edatıyla onları susturdu ve onlara deniz dalgalarının ve Firavunların kılıcının Allah’ın elinde olduğunu hatırlattı. Yani eğer Allah dön derse dönerim ve zafere erişirim. Ama eğer, denize git derse denize giderim. Bazen komutan savaş meydanlarında kendi askerlerine direnmeyi emretmektedir ve Allah yolunda şehadetin bir fazilet olduğunu beyan etmektedir. Ama bazen de kızmakta ve şöyle demektedir: “Kella!” yani biz, eman ve güven içindeyiz.

-Musa Kelim’in (a.s) takipçileri, “iki ölüm arasında kaldık” deyince, Allah’ın Kelimi olan Musa (a.s), “Sabrediniz, Allah sabredenleri sever, eğer şehit olursak ecrimiz Allah’a kalmıştır” demedi. Musa aksine şöyle dedi: “Biz, iki ölüm arasında bile kurtuluş yolunu bulacağız ve zafere erişeceğiz.” Allah şöyle buyurdu: “Asanı denize vur”[16]Musa (a.s) asasını denize vurdu ve deniz, topraktan bir yatak haline dönüştü. Onlar bu yataktan geçtiler. Ama Firavun ve Firavun’un askerleri geldikleri zaman denizin dev dalgaları arasında kalarak boğuldular. “Deniz onları gömüp boğuverdi.”[17]İki ölüm arasında bile Allah’ı hatırlayan ve güvenliğini Allah’tan almış olan Musa Kelim, hiçbir korku hissetmedi. Ama Firavun’un sihirbazları, sopa ve iplerini yarış meydanına attıkları zaman, “insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular.”[18]Bu yarışma meydanını seyreden kimseler, bu sahnede bir çok yılanların hareket halinde olduğunu gördü ve dolayısıyla da asasını ejderha yapan ve bizzat ejderhalar yaratan Musa bile bu sahneyi görünce korktu. “Musa, birden içinde bir korku duydu.”[19]

-Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Hz. Musa’nın bu korkusunu yorumlarken şöyle buyurmuştur: “Musa Kelim, kendisi için korkmadı, aksine onun korkusu, cahillerin galip gelip insanları saptırması hususunda idi. Musa Kelim’in korkusu, şu sebepten ötürü idiydi ki sihirbazlar, asa ve ipleriyle yarışma meydanını yılanlarla doldurmuşlardı ve eğer o asasını atar, asası da bir yılana dönüşürse ve insanlar sihirbazların sihiriyle kendisinin mucizesinin farkını derk etmezlerse o zaman ne yapacaktı?”[20]Yani eğer insanlar, sihir ve mucizenin farkını derk etmezlerse, artık onlara ne yapılabilirdi? Zira o sahne, insanın nasihat üzere, “sihir, mucizeyle kıyaslanamaz, gönlün hoş olsun” diyebileceği bir yer değildi. Zira, halkın fikirsel zayıflığı sebebiyle, sihir mucizeyle yan yana gelecekti ve Musa Kelim işte bu yüzden insanların fikirsel zayıflığından korkuyordu.

-Değerli İslam Peygamberi’nin korkusu da insanların Gadir-i Hum olayında Ali b. Ebi Talib’in (a.s) velayetinin Allah’ın bir hükmü ve tayini olduğunu teşhis etmemesiydi. Yoksa Hz. Ali’nin (a.s) şahsiyeti eşsiz bir şahsiyetti ve asla saltanat ve yöneticilik söz konusu değildi.

-Münezzeh olan Allah şöyle buyurmuştur: “Allah seni insanlardan koruyacaktır” Yani, öyle bir şey yapacağım ki insanların düşünme tarzı bile değişsin, insanlar senin işini komplo saymasın ve seni itham etmesin. Nitekim Allah, Musa Kelim’e de şöyle müjde vermiştir: “Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin. Sağ elindekiniatda,onlarınyaptıklarınıyutsun.Yaptıkları,sadecebirbüyücü hilesidir.Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz.”[21]Yani, sen korkma, zira sen üstün ve galipsin, elinde olan şeyi at ki onların yapmış olduğu her şeyi yutsun. Hakikatte onların ortaya attığı şeyler, sihirbazların bir sihiriydi ve sihirbaz nereye gidecek olursa olsun, asla kurtulamaz.

-İnsanlar, yarışma alanında ejderhanın hareket ettiğini görecektir ve kurumuş sopalar, ruhsuz ve soğuk ipler dışında hiçbir şeyin olmadığını derk edeceklerdir. İnsanlar artık, sopa ve ip olarak görecektir; yılan olarak değil. Senin yaptığının özelliği ise sihirbazların yaptığı şeyleri yutacak olmasıdır; sopa ve ipleri değil. Münezzeh olan Allah da Gadir olayını, Resul-i Ekrem için böylesine önemli bir tarzda tahlil ve beyan etmiştir.

KAFİRLERİN ÜMİTSİZLİK GÜNÜ

Peygamber (s.a.a) Gadir günü insanlara şunu sordu: “Acaba ben, ilahi risaletimle amel ettim mi ve acaba ben size oranla daha evla ve vali miyim?” Onlar, “evet” dediler. Daha sonra Peyamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ben herkimin valisi ve yöneticisiysem, Ali (a.s) de onun valisidir.” “Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır” Bu konuda, mübarek Maide Suresi’nin 3. ayeti nazil oldu ve şöyle ilan etti ki bugün kafirler, sizin dininizde bozgunluk çıkarmaktan ümitlerini kesmişlerdir. O halde onlardan korkmayınız ve benden korkunuz. Bugün sizin dininizi sizler için kamil kıldım ve sizler üzerindeki nimetimi tamamladım ve İslam’ı sizlere din olarak seçtim. “Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.”[22]Bu ayette görüldüğü gibi iki defa, “el-yevm” (bugün) ifadesi yer almıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “yevm” veya, “yevmeizin” kelimesi genellikle ahiret hakkında kullanılmıştır. Bu ayette ise “yevm” kelimesi velayet ve imametin zuhuru hakkında kullanılmıştır.

-Kur’an, çok önemli konuların beyanına, “ela” veya “el-yevm” kelimeleriyle başlamaktadır. Hükümler hakkında nazil olan bir çok ayetlerde Allah-u Teala “el-yevm” diye buyurmamıştır. Ama bu tür önemli konularda, “el-yevm” ifadesini kullanmıştır. Yani, bugün çok önemli bir haber gelmiştir ve o da velayet haberidir. Dostlar, Hak Teala’nın velilerinin velayeti vasıtasıyla kemal ve tamama erişmişlerdir ve sevinçlidirler. Düşmanlar ise ümit ve tamahları kesildiğinden dolayı büyük bir ümitsizlik içindedirler.

-Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) düşmanları şöyle diyorlardı: “Zamanın onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz”[23]Yani biz, Peygamber’in ölümünü beklemekteyiz, Peygamber ölünce onun düzeni de altüst olacaktır. Zira onun kitabına ve kanununa karşı savaş açmak mümkündür. Ama kanunları ihya ve icra eden bir kimseye karşı koyabilmek mümkün değildir.

-Gadir-i Hum’da öylesine önemli bir olay meydana geldi ki, kafirler artık ümilerini kestiler, nitekim mübarek Kevser Suresi esasınca da Allah-u Teala, düşmanların ümitsizliğe kapılacağı bir şeyi Peygamber’e ihsanda bulunmuştur. Kevser Suresi’nin mesajı şudur ki Allah Peygamberine, nübüvvetinin devamını ve bekasını sağlayan bir Kevser vermiştir. Bu açıdan, Allah-u Teala Peygamber’e şöyle buyurmuştur: “Sen ebter değilsin”. Yani senin soyun kesik ve sonuçsuz değildir. Aksine senin düşmanlarının soyu kesiktir ve işlerinin akıbeti yoktur. “Doğrusu sana kin besleyendir soyu kesik olan!”[24]İşleri hedefsiz olan ve belli bir hedefe ulaşamayan kimse ebter ve soysuzdur.

-Kevser’in en açık bir örneği, Hz. Fatıma’nın (a.s) mübarek vücududur. Dolayısıyla Fatıma dünyaya gözlerini açtığı zaman ve Hz. Ali (a.s) Gadir-i Hum’da hilafet makamına tayin edildiği zaman dinin beka ve devamı garantilenmiş oldu ve düşman, o gün soyu kesik ve ümitsiz bir halde kaldı.

-Bu ayette yer alan “el-yevm” kelimesi ilahi feyzin zuhur ettiği gün ve “yevmullah” olarak adlandırılan gündür. Yani, özel ilahi feyzin tecelli ettiği bir gündür. “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip-beğendim.” Yani o gün nakıs olan din, kemale ermiş ve eksik kalan nimet tamamlanmış ve Allah’ın beğendiği İslam insanlara tanıtılmıştır.

-Maide Suresi’nin 3. ayetinin başlangıcında, ölü eti, kan ve domuz etinin haram oluşu gibi bir takım hükümler beyan edilmiştir. “Ölü eti, kan, domuz eti… size haram kılındı” Bu fıkhi hükümler, Nahl, En’am ve Bakara surelerinde de vardır. Mekke’de nazil olmuş olan Nahl Suresi’nde şöyle buyurulmuştur: “Allah ölü etini, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır”[25]

-Mekki surelerden biri olan En’am Suresi’nde ise Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum.”[26]

-Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) Medine’ye hicretinden sonraki ilk yılda Peygamber’e nazil olmuş olan Bakara Suresi’nde şöyle yer almıştır: “Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı.”[27]

-Acaba Mekke ve Medine’de defalarca söylenmiş olan ölü eti, kan ve domuz etinin haram oluşu gibi birkaç hükümle din kemale erer mi? Yakinen bu doğru değildir. Bir çok fıkhi hükmü kafirler birer efsane saymış ve hakkında şöyle demişlerdi: “Biz, bunu çok güzel işittik, eğer isteseydik şüphesiz biz de bunun bir benzerini söylerdik. Bunlar öncekilerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” “Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: «(Evet) işittik, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleyebiliriz. Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir. »”[28]

-O halde bu ayetler nasıl olur da kafirlerin ümitsizliğe kapılmasına neden olabilir? Oysa, tam bir ilmihal yazmak ve yayınlamak bile kafirlerin ümitsizliğe kapılmasına neden olmamaktadır, nerede kaldı ki birkaç fıkhi hüküm kafirleri ümitsizliğe düşürmüş olsun. Öte yandan, Allah-u Teala, “bugün kemale erdirdim” cümlesinden önce şöyle buyurmuştur: “Dini ortadan kaldırma komplosunu hazırlayan kafirler, ümitsizliğe düşmüşlerdir.”

-Kur’an’ın burada söylemiş olduğu kafirlerden maksat, sadece Hicaz bölgesindeki kafirler değildir. Zira onlar Mekke fethedildikten sonra, silahlarını bırakarak gruplar halinde Allah’ın dinine yöneldiler. “Allah'ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit”[29]

-Onlar, ya Müslüman oldular ya da teslimiyet içine girdiler ve dolayısıyla da din düzenini ortadan kaldırmak hususunda ümitsizliğe kapıldılar. “Bugün küfredenler ümitsizliğe kapıldı.” ifadesinde yer alan kafirlerden maksat, Rum, İran ve Hicaz kafirleridir. Önceden de birkaç defa nazil olmuş olan sayılı bir takım fıkhi hükümler, kafirlerin ümitsizliğe düşmesine sebep olur mu? Anlaşılmaktadır ki Yevmullah olan Gadir gününde yeni bir haber ortaya çıkmıştır ve de ümmet ve din için sağlam bir üs tesis edilmiştir.

-Gadir günü Kur’an’ın müfessiri ve öğretmeni, dinin savunucusu, insanları tezkiye eden ve eğiten, İslam düzenini ve beyt’ul-malı koruyan, ülkenin sınırlarını gözetleyen ve neticede dinin sahibi olan bir kimse tayin edilmiş oldu. O halde, kağıt üzerine karalanmış birkaç satır veya deri, kağıt ve tahta üzerine kazılmış olan birkaç hüküm söz konusu değildir ki kendisiyle baş edilebilsin.

-Gadir günü vali, imam ve halife geldi. Pusuda bekleyen ve dini ve dini sistemi ortadan kaldırmayı amaçlayan kötü niyetli kafirler, ümitsizliğe kapıldı. Zira, dinin bir sahibi, yöneticisi, icra edicisi ve yorumcusu olduğunu anladı. Allah-u Teala bunun üzerine şöyle buyurdu: “O halde onlardan korkmayın”. Artık kafirlerden sakın korkmayın. Zira sizin bir önderiniz ve valiniz vardır. Ümitsizlik içinde çırpınan düşmanlardan korkuya kapılmayın.

-O halde, imamet, velayet ve önderlik makamı, Müslümanların ümit kaynağı ve kafirlerin ümitsizlik nedenidir. Burada belli bir mezhep ve fırkadan söz edilmemektedir. Aksine İslam’ın aslından söz edilmektedir. Eğer imamet ve velayet korunursa, din de canlı ve diri kalır.

MÜNAFIKLAR TEHLİKESİ

Bazı Ehl-i Sünnet müfessirleri şöyle demişlerdir: “Eğer Ali b. Ebi Talib’in velayet ve imameti, Allah ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a) tarafından beyan ve tebliğ edilmiş olsaydı, “Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun.”[30]gereğince hiç kimsenin, bunu inkar etmeye ve değiştirmeye gücü yetmezdi ve herkes bunu kabullenirdi. Lakin ümmetin bunu kabul etmemesinden anlaşıldığı üzere Hz. Ali’nin imameti, Allah ve Peygamber’in emri esasınca olmamıştır.”[31]

-Söz konusu müfessir, Allah-u Teala’nın, “bugün kafirler ve münafıklar sizin dininizden ümitlerini kesmişlerdir” demediğini ve sadece kafirlerin (Hıristiyan, Yahudi ve putperestlerin) ümitsizliğinden söz ettiği gerçeğinden gaflet etmektedir. Dinin esasını ve yeni kurulmuş olan İslam devletinin temelini yıkmak isteyen kafirler, din ve ümmet masum bir öndere dayanınca ümitsizliğe düştüler. Ama iç düşmanların en kötüsü olan münafıkların tehlikesi olduğu gibi duruyordu. Bu açıdan münezzeh olan Allah, ayetin devamında şöyle buyurmuştur: “Benden korkunuz.”

-Ama iç düşmanlar Allah’tan korkmadılar ve hakkı gizleyerek yalan söylediler. Bununla birlikte bu ayet, münafıkların tehlikesinin ortadan kalktığını beyan etmemektedir. Hatta bu ayette müfessirin iddiasının tam tersine bir takım deliller vardır. Zira Kur’an, kafirlerin ümitsizliğe kapıldığını haber verdikten ve münafıkların adını zikretmedikten sonra şöyle buyurmaktadır: “Şimdi kafirler ümitsizliğe kapıldılar, o halde benden korkunuz.”

-Bu da Müslümanlara, münafıkların ve nifak ehlinin tehlikesi karşısında uyanık olmaları gerektiğini bildiren bir uyarı konumundaydı.

-O halde eğer Müslümanlar Allah’tan korkmaz, nifaka bulaşır ve iç savaşlar ateşini yakarak fitne çıkarırlarsa din ve İslam nizamı zarar görür. O halde bu ayet, dış düşmanın ümitsizliği ile ilgilidir; münafıkları da kapsayacak şekilde bütün düşmanlar ile ilgili değil.

-“Benden korkunuz” cümlesi de göstermektedir ki eğer Müslümanlar, Allah’tan korkmaz ve kendi dinlerini korumazlarsa, bu büyük nimet onlardan alınır. Bu gün de eğer Müslümanlar, dahili zayıflığa ve nifaka düşmezlerse, kafirler dini ve dini sistemi ortadan kaldırmak hususunda şüphesiz ümitsizliğe kapılacaklardır. İslam ve İslam dünyasını tehdit eden her tehlike, İslami toplumların içindeki nifak ve zayıflık sebebiyledir.

-Nimet içinde yüzenlerin nankörlüğüyle karşı karşıya kalan nimet gidicidir. Münezzeh olan Allah Enfal suresinde şöyle buyurmaktadır: İnsanlara verilen herhangi bir nimet, onlardan alınmaz ve azap haline dönüşmez; meğer ki o topluluk kendini değiştirmiş olsun. “Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”[32]

-Münezzeh olan Allah, nimet ve emanetini koruma hususunda bir topluluğu layık görmezse onları götürür ve onların yerine daha layık kimseleri getirir ki ilahi dinin hürmetini korusun ve ayakta tutsunlar. “Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.”[33]

-Allah-u Teala Maide Suresi’nde ise şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar).”[34]

-Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) münafıklar hakkında kendi dostlarına şöyle demektedir: “To­humu yarana, insanı yaratana and olsun ki onlar (Muaviye ve taraftarları) Müslüman olmadılar,  zahiren teslim oldular. Küfürlerini gizle­diler, kendilerine yardımcılar bulunca da açığa vurdular.”[35]

-Emeviler, Mekke’nin fethinden önce kafir idiler ve Mekke fethedildikten sonra ise zahirde Müslüman oldular. Ama kendi içlerinde kafir ve münafık kimseler olarak kaldılar. Sürekli olarak yavaş yavaş imamet ve hilafeti saltanat haline dönüştürmeye çalışıyorlardı ve kendi hedeflerine de ulaştılar.

-Müslümanlar, Resul-i Ekrem’e (s.a.a) uydukları, akıllı oldukları ve düşmanı iyi tanıdıkları sebebiyle en kısa bir müddet zarfında iki süper güç olan İran ve Roma İmparatorluklarını kendilerine teslim kılacak bir güce ulaştılar. İslam Fransa’ya, Avrupa’nın kalbine ve bir çok Orta Asya ülkelerine kadar yayıldı. Öyle ki artık her yerde ezan sesi işitiliyordu.

-Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra da Alevi siyasi görüş esasınca, dahili bir iç savaş ortaya çıkmadı. Zira Hz. Ali (a.s) hakkı gasp edildiği ve eşi saygısızlığa uğradığı halde, İslam toplumu için ortaya çıkan her sorun karşısında din ve halk için gerekli olan her türlü kılavuzluk ve yardımını esirgemiyordu.

-Bugün de dünyada bir milyardan fazla insan, İslam’a inanmaktadır. Bu da şüphesiz Alevi siyasi görüşün bereketiyle oluşmuştur. Zira eğer, Sakife olayından sonra bir iç savaş başlamış olsaydı, dinin aslı ve esası tehlikeye düşmüş olurdu.

-Allah’ın veli bir kulu olan Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Peygamber-i Ekrem (s.a.a) gibi nerede sabretmesi ve nerede kılıca sarılması gerektiğini biliyordu. Allah Resulü (s.a.a) Mekke’de on üç yıl, en zor şartlarda sabretti. Ali (a.s) ise, yirmi beş yıla yakın bir zaman boyunca, yani bir çeyrek asır müddetince gözünde diken, boğazında kemik sabretti. Peygamber’in (s.a.a) mübarek vücudu, Medine’deki on yıl boyunca hükümet kurdu ve kafirlerle savaştı. Ali (a.s) da beş yıllık hilafeti müddetince münafıklarla savaştı.

(Arşiv)

[1]Nahl suresi, 53. ayet

[2]Nahl suresi, 18. ayet

[3]Maide suresi, 110. ayet

[4]Bakara suresi, 47. ayet

[5]Al-i İmran suresi, 164. ayet

[6]Kasas suresi, 5. ayet. Nübuvvet sona ereceği için de önceki ayette geçmiş zaman fiili olarak “menne” anılmıştır. Ama kıyamet gününe kadar sürecek olan imamet hakkında ise ikinci ayette gelecek zaman fiiliyle “yemunnu” olarak ifade edilmiştir ve bu da devamlılığın nişanesidir.

[7]Bütün insanlar için imamet ve nübuvvete tahammül etmek ve onları hazmetmek mümkün değildir. Peygamberi tanımak, imamı tanımak, o ilahi seçkin insanların mesajını doğru algılamak ve bu mesajlar doğrultusunda amel etmek oldukça zordur.

[8]Maide suresi, 3. ayet

[9]Nebi, yani bir haberi veya raporu Allah’ın mukaddes zatından alan kimse demektir. Resul ise ilahi mesajları beşeri toplumlara ileten kimsedir. Kamil insanın Allah ile irtibatı nübüvvet, beşeri toplumlarla irtibat çehresi ise risalettir.

[10]Mantık ilminde birbirine bağlı iki önerme (müt. )

[11]Özne ve yüklem (müt. )

[12]Mantık ilminde birbirine bağlı iki önerme. (müt. )

[13]Nisa suresi, 84. ayet

[14]Enfal suresi, 65-66. ayetler

[15]Şuara suresi, 62. ayet

[16]Şuara suresi, 63. ayet

[17]Ta-Ha suresi, 78. ayet

[18]A’raf suresi, 116. ayet

[19]Ta-Ha suresi, 67. ayet

[20]Nehc’ül-Belağa, 4. hutbe

[21]Ta-Ha suresi, 68-69. ayetler

[22]Maide suresi, 3. ayet

[23]Tur suresi, 30. ayet

[24]Kevser suresi, 3. ayet

[25]Nahl suresi, 115. ayet

[26]En’am suresi, 145. ayet

[27]Bakara suresi, 173. ayet

[28]Enfal suresi, 131. ayet

[29]Nasr suresi, 1-2. ayetler

[30]Maide suresi, 3. ayet

[31]Tefsir-i Kebir, c. 6, s. 141

[32]Enfal suresi, 53. ayet

[33]Muhammed suresi, 38

[34]Maide suresi, 54. ayet

[35]Nehc’ül-Belağa, 16. mektup

Abna 23.10.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Suriye Krizi, İmam Ali'nin takipçilerini imha denemesiydi

Suriye krizi, Suriye’ye diz çöktürmek isteyen emperyalizmin ajandasına hizmetçi iç düşmanın İmam Ali’nin takipçilerini imha denemesiydi. 

Matem ayı Muharrem ve hicri yılbaşı münasebetiyle maruzatım:

1) Suriye krizi, Suriye'ye diz çöktürmek isteyen emperyalizmin ajandasına hizmetçi iç düşmanın İmam Ali'nin takipçilerini imha denemesiydi.

2) İmam Ali'nin takipçileri Ortadünya'da vahyin ve nebevi mirasın hem emperyalizme, hem de selefi/vahhabi ihanete karşı savunucusu oldu.

3) Türkiye'deki Alevilik, Ortadünya'da emperyalizme ve selefi ihanete karşı direnişin parçası olduğunu Suriye krizinde net biçimde gösterdi.

4) Türkiye'deki Aleviliği büyük Ehl-i Beyt ailesinden ayırmaya çalışanların emperyalizmle veya selefi ihanetle işbirliği ifşa olmuştur.

5) Türkiye'deki Aleviliği, Türk, Kürt, Arap, Caferi vs. diye parçapinçik etme emelinin de emperyalizm ve selefi ihanetle işbirliği ortadadır.

6) Alevilik İmam Ali'nin davasından başka hiçbir davanın kabadayısı, fedaisi, tetikçisi değildir. Hiçbir dava Alevi kanını imkan göremez.

7) Hangi ocak, dergah veya meşrepten olursa olsun İmam Ali'nin takipçileri Gadir Hum'un zihniyet devriminden başkasını hayatın amacı yapmaz.

8.)Hangi ocak, dergah ve meşrepten olursa olsun İmam Ali'nin takipçileri nezdinde maneviyat kimliğin özüdür, anlamıdır, amacıdır.

9) Hangi ocak, dergah ve meşrepten olursa olsun İmam Ali'nin takipçileri kimlik ve geleneklerini kendi maneviyat mekanlarında öğrenirler.

10) Hangi ocak, dergah ve meşrepten olursa olsun İmam Ali'nin takipçileri için maneviyat önderleri romantik figür değil, sosyal liderlerdir.

11) İmam Ali'nin takipçilerinin kimliği siyasi parti mensubiyetine benzemez. İtirazları felsefi meydan okuyuştur, ilkeseldir, köktendir.

12) İmam Ali'nin takipçileri hiçbir politik ajandanın hazır askeri, ön mevzi neferi değildir. Böyle görenlerin aklını başına alması gerekir.

13) Emirulmüminin Ali'nin takipçileri, tıpkı imamları gibi, hakikate muhafızlığı ve onu şuursuz kalabalıklara aktarmayı temel görev bilir.

14) Emirulmüninin Ali'nin takipçileri, selefizmin askeri ve siyasi saldırılarına ve sosyal mühendisliğine kimliğine sarılarak karşı koyar.

15) İmam Ali'nin takipçileri gücünü küresel Ehl-i Beyt ailesine mensubiyetinden alıyor, öyleyse hakkını bu aidiyetin gücüyle talep etmelidir.

16) İmam Ali'nin takipçileri unutmamalıdır: Emperyalist uygarlık ve selefi nifak, İmam Ali Hayber kapısını söktüğünden beri ona düşmandır.

17) İmam Ali'nin takipçileri unutmamalıdır: Ehl-i Beyt muhiblerine düşmanlık, Horasan'a düşmanlıktandır. Bu husumeti "İran" diye kodluyorlar

Aşk ve niyaz ile. Kenan Çamurcu: Rasthaber 05.11.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Allah’ın lanetini celbedecen tarihe nakşedilmiş bir not

Erdoğan’a Libya aynası!

“Yerden gökten ölüm yağdırıyor” diyerek Beşşar Esad’ı “Yezid”likle suçlayan Sayın Başbakanın “Yerden gökten ölüm yağdır” diye Obama’dan talep üstüne talepte bulunması içler acısı bir durum.
Lâkin bazıları zannedebilir ki, Obama ölüm yağdırıp Beşşar’ı mezara sokarsa Suriye belki bundan daha iyi olur.
Gelin görün ki bu bir “varsayım” bile
değil.
Çünkü önümüzde Obama ve Haçlıların vurduğu hiçbir İslâm ülkesinin öncekinden daha iyi olduğunu gösteren en ufak bir emare yok.
Milleti bu varsayımla kandırmaya çalışan Sayın Erdoğan’a “Libya senin için bir aynadır, karşısına geçip bakar mısın?” dememizde bir sakınca olmasa gerek.
Ajanslardan okumuşsunuzdur. Libya’da Kaddafi’yi deviren isyancı liderlerden Süleyman Ali el-Fesi üç gün önce uğradığı silahlı bir saldırı sonucu hayatını kaybetmiş. Yani Libya’da terör bitmiş değil. Ülkenin bir bölümü, “Ben ayrı bir devlet olacağım” diye isyan bayrağını çekmiş durumda. Bingazi dâhil bütün şehirlerde adam kaçırıp karşılığında para alma sıradan bir iş haline gelmiş. Devlet büyükleri bile rehin alınıp üzerlerinden servetler devşiriliyor.
Her taraf kaos. Sokaklar karanlık, evler karanlık. İş adamları koruma orduları ile hayatta kalmaya çalışıyor. Fabrikalar, tarlalar en verimsiz yıllarını yaşıyor.
Hani Kaddafi gidecek Libya güllük gülistanlık olacaktı!
Oysa Kaddafi döneminde evlere elektrik ücretsiz veriliyordu ve elektriksiz tek ev yoktu.
Bu kadar mı?
Hayır!
Su ve doğal gaz tıpkı hava gibi “zorunlu ihtiyaç maddesi” sayıldığından Kaddafi tarafından halkına ücretsiz veriliyordu.
Hastalar ücretsiz tedavi oluyor, ilaçlarını beş kuruş ücret ödemeden alıyorlardı.
Benzinin litresini Türk parası ile en fazla 15-20 kuruşa alıyordu Libyalı.
Libya’da vergi sıfırdı.
Yani hiçbir Libyalı devlete vergi ödemiyordu.
Libya bankaları verdikleri kredi karşılığında tek kuruş faiz almamaktaydı.
Libya’nın dış borcu da sıfıra yakındı.
Kaddafi Libya’sında otomobiller halka fabrika çıkış fiyatına satılıyor, nakliye bedelleri devlet tarafından ödeniyordu.
Evlenmek isteyen her çifte 150 metrekarelik daireler verilmekteydi.
Yurt dışında okuyan öğrencilere Kaddafi’nin Libya’sı 1650 euro karşılıksız burs vermekteydi.
Libya’da tüm üniversite mezunları iş bulana kadar maaşa bağlanıyordu.
Ve daha neler neler..
Sayın Erdoğan ve Batılı dostları Libya’ya müdahale edip “bahar” ve “demokrasi” getirdi, Libya aç kaldı, açık kaldı, terör ülkesi halini aldı.
İnsan bu aynaya şöyle bir bakar, “Libya’da ettiğim hatayı bari Suriye’de etmeyeyim” demez mi?
Basiret bağlanınca, demez.
Bugün Kaddafi’nin halkına sağladığı yukarıdaki imkânlardan değil ikisini, üçünü, birini bile sağlayabilsen Marmaray gibi sen onu sata sata en az beş seçim götürmez misin?
Peki Kaddafi’nin suçu neydi?
İnanın, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi içini karıştırmadan önce Suriye’de de bunca imkânsızlıklara rağmen halk pek çok hizmeti Libya’da olduğu gibi ücretsiz yahut Türkiye’dekinin onda birine tekabül eden bedelle elde
etmekteydi.
İşte “Yezid” ve işte “Diktatörlükle” suçlanan adamların ülkeleri..
Ve işte “Gelişmiş demokrasi” ile yönetilen Erdoğan’ın yolsuzlukların ayyuka çıktığı ve gelir dağılımındaki uçurumu her geçen gün derinleştirdiği Türkiye’si.. Hasan DEMİR 05.11.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

İmam Hüseyin'in İslam İçin Kıyamı

Muaviye'den sonra Yezid İslâm Hükümeti tahtına oturdu ve kendisini Emirü'l-Müminin ilan etti! Yezid, haksız ve zalim saltanatını sağlamlaştırmak için İslâmî şahsiyetler ve isimlere haber gönderip onlardan biat almakta kararlıydı. Bu amaçla Medine valisine bir mektup yazdı ve o mektupta "Hüseyin'den bana karşı biat al, karşı koyarsa onu öldür." dedi. Medine valisi bu haberi İmam Hüseyin'e (a.s) iletti ve ondan cevap istedi. İmam Hüseyin (a.s) cevaben şöyle buyurdular:
“Biz Allah'tanız ve O'na geri döndürüleceğiz, Yezid gibi adamlar (şarap içen, kumar oynayan, imansız pis ve hatta İslâm'ın zahirini dahi korumayan kimseler) İslâm hükümetinin başına geçecek olursa İslâm'ın fatihasını okumamız gerekir. (Zira bu gibileri İslâm'ın gücüyle ve İslâm adına, İslâm'ı ortadan kaldırırlar.)[1]

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İmam Hüseyin (a.s), Yezid hükümetini bu resmi açıklamayla tanımadığını bildirdiği için artık onu Medine'de yaşatmayacaklarını biliyordu. Onun için Allah'ın emri üzerine, gece gizlice Medine'den Mekke'ye gitmek üzere yola çıktı.

İmam Hüseyin'in (a.s) Mekke'ye gelişi ve Yezid'e biat etmeyişi Mekke ve Medine halkı arasında çabucak yayıldı ve çok geçmeden bu haber Kûfe'ye de ulaştı. Kûfeliler Mekke'de bulunan İmam Hüseyin'i (a.s) Kûfe'ye davet edip onun kendilerine önderlik etmesini isteyince İmam Hüseyin (a.s) amcaoğlu Müslim b. Akil'i Kûfe'ye gönderdi ve Kûfelilerin hareket ve tepkilerini yakından izleyip durumu kendisine yazmasını istedi.

Müslim Kûfe'ye vardığında görülmemiş bir ilgi ve sevgi seliyle karşılandı. Binlerce Kûfeli, İmam Hüseyin'in (a.s) vekili olan Müslim'le biatleştiler. Bunun üzerine Müslim, İmam Hüseyin'e bir mektup göndererek durumu açıkladı ve hemen Kûfe'ye gelmesinin uygun olacağını bildirdi.

İmam Hüseyin (a.s) Kûfe halkını çok iyi tanıyordu; onların ne kadar vefasız ve dinî inançlarında ne kadar zayıf ve gevşek olduklarına, babasıyla ağabeyinin hükümetleri döneminde bizzat şahit olmuştu. Kûfelilerin söz ve biatlerine asla güvenilemeyeceğini bildiği halde bir imam olarak onlara karşı hüccet ve vazifesini tamamlayıp Rabbi'nin emrine itaat etmiş olmak için Kûfe'ye gitmeye karar verdi.

Ancak, bütün Mekke ahalisinin Mina'ya çıkmak üzere şehri heyecanla terk ettiği ve Mekke yolunda bulunan hacıların da Mina'ya zamanında varabilmek için aceleyle Mekke'ye ulaşmaya çalıştığı hicrî kamerî Zilhicce'nin 8. gününe kadar Mekke'de kaldı[2] ve tam böyle bir günde ehli beyti ve yarenleriyle birlikte Mekke'den Irak'a doğru yola çıktı. Böylece hem vazifesini yerine getirmiş ve hem de dünyanın dört bir yanından hacca akın eden Müslümanlara; Resulullah'ın (s.a.a) biricik evladı ve Ehlibeyti'nin (a.s) Yezid gibi birini halife olarak tanımadığını, ümmetin peygamberinin evladı olan İmam Hüseyin'in (a.s) Yezid'e biat etmediğini, bilakis ona karşı kıyam başlattığını anlatmış oluyordu.

Müslim'in Kûfe'ye vardığını ve şehrin neredeyse tamamının ona biat ettiğini öğrenen Yezid, Emevî iktidarının en iğrenç uşaklarından ve kendisine bağlıların en gaddarı olarak tanınan alçak bir karaktere sahip İbn Ziyad'ı Kûfe'ye gönderdi.

Kûfe halkının korkak, ikiyüzlü ve inancında gevşek olmasından yararlanan İbn Ziyad, tehdit etme ve dehşet yaratma yöntemlerine başvurarak Kûfe halkının Müslim'i yalnız bırakmasını sağladı. Yapayalnız kalan Müslim, İbn Ziyad'ın askerleriyle çarpışmaya girdi ve yiğitçe savaşarak şehit düştü. Allah'ın selamı bu korkusuz yiğidin üzerine olsun.

İbn Ziyad ikiyüzlü, hain ve imansız Kûfe ahalisini İmam Hüseyin'in (a.s) aleyhine çevirmeyi başardı. İş öyle bir yere vardı ki, bizzat mektuplar yazarak İmam'ı (a.s) Kûfe'ye davet edenler, onu öldürmek için silahlanıp İbn Ziyad'ın saflarına katılmaya başladılar.

İmam Hüseyin (a.s), Medine'den ayrıldığı geceden başlayarak, Mekke'de bulunduğu süre zarfında ve Mekke'den Kerbela'ya uzanan şahadet yolculuğu boyunca şehit düştüğü ana kadar kimi zaman imalarla, kimi zamansa çok net bir ifadeyle sık sık şöyle diyordu:

Bu kıyamının amacı Rabbime karşı görevimi yerine getirip iyiliğe davette bulunmak ve kötülükten menetmektir; zulmün karşısına dikilmek, zalime dur demektir. Biliniz ki Kur'ân'ı korumak ve bu Muhammedî dinin hayatta kalmasını sağlamaktan başka gayem yoktur.

Evet! Bu, Yüce Yaratıcısının ona verdiği görevdi; canı pahasına, hatta çocuklarıyla yerenlerinin öldürülmesi ve ailesinin esir düşmesi pahasına bu görevi yerine getirecekti o…

Hz. Resulullah'la (s.a.a) Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) şehit edileceğini defalarca söylemişlerdi. Hatta İmam Hüseyin (a.s) dünyaya geldiği gün Hz. Resulullah (s.a.a) onu bağrına basarak bir gün ümmetin azgınları tarafından onun şehit edileceği haberini vermişti.[3] Binaenaleyh İmam Hüseyin de (a.s) imamet bilgisiyle bu yolculuğun şahadetle sonuçlanacağını biliyordu. Ama o, Rabbinin emri karşısında canından korkacak ya da ailesinin esaretini düşünerek geri adım atacak biri değildi asla. İmam Hüseyin (a.s) Allah yolunda gelecek her belayı keramet biliyor ve bu yolda şahadeti saadet olarak görüyordu. Allah'ın selamı ebediyen ona olsun…

İmam Hüseyin'in (a.s) şehit olacağı haberi öteden beri İslâm ümmeti arasında pek yaygın bir bilgi olduğundan, bu yolculuğun nereye varacağını herkes bilmekteydi. Zira Hz. Resulullah (s.a.a) İmam Ali (a.s), İmam Hasan (a.s) ve diğer sadr-ı İslâm büyüklerinden defalarca duyulmuş, işitilmiş bir gerçekti bu…

Bu nedenledir ki onca çekişmeler ve olaylardan sonra İmam Hüseyin'in (a.s) başlattığı bu hareket, onun şahadetini çağrıştırmaya başlamıştı zihinlerde. Dahası, bizzat kendisi de bu yolculuk boyunca sık sık: "Kim bizim yolumuzda şehit olmak ve Rabbine kavuşmak istiyorsa benimle gelsin." buyurmaktaydı.[4]

Bu sebeple bazı dostları onu bu yolculuktan vazgeçirmeye kalkıştılar; oysa Hz. Hüseyin (a.s) Ali b. Ebu Talib'in (a.s) oğlu, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vasisi ve ümmetin imamıydı ve vasisi ve ümmetin imamıydı ve vazifesinin ne olduğunu herkesten daha iyi bilmedeydi. Rabbinin kendisine yüklediği sorumluluğa sırt çevirecek bir değildi o…

Onu caydırmaya çalışan bu fikir ve önerilerden zerrece etkilenmeyerek fevkalade bir azim ve iradeyle yoluna devam etti.

Böylece gitti ve şahadete ulaştı; üstelik sadece kendisi değil, her biri İslâm semasında birer yıldız gibi parlayan çocuklar ve ashabıyla birlikte hem de… Evet, onlar gittiler ve şehit oldular, tertemiz kanlarıyla Kerbela çölünün kumlarını ılık ılık lale yağmuruna tuttular… Böylece İslâm ümmeti, Emevî hanedanının günah dolu geçmişinin artığı olan Yezid gibi birinin Hz. Resulullah'ın (s.a.a) halifesi olamayacağını ve esasen İslâm'ın Emevîlerden, Emevîlerin de İslâm'dan tamamen kopuk ve zıt iki şey olduğunu görüp anlamış oldu.

Sahi, İmam Hüseyin'in bu yiğit ve yürekler parçalayıcı kahramanca kıyamı olmasa Yezid'le emsallerinin gerçekten Hz. Resulullah'ın (s.a.a) halifesi ve temsilcisi olduğuna inandırılan halkın; Yezid'le avenelerinin sarayda işledikleri rezillikler ve hayvanca şehvetperestlikleri duyup gördükten sonra İslâm'dan ne kadar nefret edebileceğini hiç düşündünüz mü?!

Peygamberinin temsilcisi Yezid olan bir İslâm gerçekten de iğrenç değil midir?

İmam Hüseyin'in (a.s) pak ailesi de, bu şanlı kıyamın son mesajlarını ümmete duyurabilmek için esir düştü. Yol boyunca ve nice şehirlerde, çarşı-pazarda, camilerde, İbn Ziyad'ın kokuşmuş konağı ve Yezid'in iğrenç sarayında, her zaman ve her yerde Kerbela gerçeklerini nasıl haykırdıklarını, Emevî satılmışlarının iğrenç ve cani yüzlerine çektikleri güzel maskeyi nasıl düşürdüklerini duymayan, bilmeyen Müslüman kalmamıştır bugün. O şanlı esirler; Yezid'in şarap içip köpekle oynayan aşağılık biri olduğunu, halifelik gibi bir makama asla layık olmadığını ve bulunduğu makamın ehli kabul edilemeyeceğini ifşa edip ispatladılar ve böylelikle Hüseynî şahadetin gayesini kemale erdirmiş, bu ilâhî mesajı tamamlamış oldular. Onların canlarda ve vicdanlarda estirdiği o muazzam fırtına sonucu "Yezid" adı her nevi rezalet, alçaklık ve aşağılığın ebedi simgesine dönüştü ve Yezid'in altın hülyalarını kül ederek onun bütün şeytanî plânlarını suya düşürdü.

Bu muazzam şahadetin bütün boyutlarını kavrayabilmek için çok ince ve derin bir görüşe sahip olmak gerekir kuşkusuz… Şahadetinin ilk anlarından günümüze varıncaya kadar; onu seven, onun Şiîsi olan ve insanlık onur ve şerefine değer veren herkes bu kutlu şahadetin her yıldönümünde karalara bürünüp yasa boğulmakta ve Hüseynî kervana reva görülen zulüm ve cefalara gözyaşı dökerek onu saygı ve sevgiyle anmakta, bu eşsiz kıyamın anısını olanca canlılığıyla yaşatmaya özen göstermektedir. Nitekim Ehlibeyt İmamları (a.s) da Kerbela vakasının anısını yaşatmak için özel bir itina göstermişlerdir. O hazret için bizzat yas merasimleri düzenleyip türbesini ziyarete gitmekle kalmamış; onun için üzülüp gözyaşı dökmek ve ona yas tutmanın faziletleri hakkında da defalarca hatırlatma ve tavsiyelerde bulunmuşlardır. Bunlardan birkaçını özetle aktaralım:

1- Ebu Ammare şöyle anlatır:

Âl-i Muhammed'in (s.a.a) sadığı altıncı imamın (a.s) yanına gittim. "Bana, ceddim Hüseyin'in yasıyla ilgili birkaç beyit okur musun?" buyurdu. Ben okumaya başlayınca ağladı. O hıçkırarak ağlıyor, ben ise okuyordum. Onunla birlikte, evdekiler de ağlamaya başladılar. Bütün ev ağlıyordu. Ben şiirimi tamamlayınca İmam Sadık (a.s) İmam Hüseyin (a.s) için ağıt yakıp mersiye okuma ve insanları ağlatmanın fazilet ve sevaplarını anlattı.[5]

2- Yine İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilmektedir:

Hz. Hüseyin'in başına gelenler dışında hiçbir musibete ağlamak yakışık almaz; Hüseyin b. Ali'ye ağlamanın pek büyük bir fazilet ve sevabı vardır.[6]

3- Ehlibeyt İmamları'nın beşincisi olan İmam Bâkıru'l-Ulum (a.s) sahabesinin önde gelen isimlerinden Muhammed b. Müslim'e şöyle buyurdu:

Şiamıza, İmam Hüseyin'in (a.s) makberini ziyarete gitmelerini söyleyin. Zira bizim imametimize inanan iman sahibi herkesin Ebu Abdullah'ın (İmam Hüseyin'in a.s) makberini ziyaret etmesi gereklidir.[7]

4- İmam Sadık (a.s), Hz. Hüseyin'i (a.s) ziyaretin bütün diğer iyi amellerden daha üstün ve faziletli olduğunu buyurmuştur.[8]

Evet… Zira bu ziyaret insanlığa iman ve salih amel dersi veren muazzam bir okuldur; ruhu iyilikler, temizlikler ve fedakârlıklar melekûtuna kanatlandıran büyük bir okul…

İmam Hüseyin'e (a.s) reva görülenlere ağlayıp o hazret için mahzun ve matemli olmak, mübarek türbesini ziyaret etmek ve onun destansı Kerbela'sının görkemli tarihini açıklayıp gözler önüne sermek elbette ki çok büyük bir değer ve kıymete haizdir.

Ancak bu matem, gözyaşı ve ziyaretin yeterli olmayacağı da bilinmelidir. Bilakis, bütün bunlar dindarlığın, fedakârlığın ve Allah'ın kanun ve hükümlerini korumanın felsefesini anlatabilmek içindir aslında; tek gaye budur. İmam Hüseyin'in (a.s) o muazzam kişiliğine vurgunluğumuzun yegâne nedeni, ondan insanlık dersi almak ve yüreğimizi Allah'tan başka her şeyden boşaltıp temizlemeyi öğrenmektir. Aksi takdirde; olayın sadece görünen boyutuna bakılması, bu kutsal Hüseynî gayenin unutulup gitmesine yol açacaktır.

ABNA.İR 07.11.2013

 [1]- Maktel-i Harezmî, 1/184 ve el-Luhuf, s.20.

 [2]- Zilhicce ayının 8. günü hacıların Mina'ya çıkması sünnetti ve o dönemde bu sünnet amel yerine getirilirdi. Günümüzde ise sekizinci günden itibaren herkesin Arafat'a çıkması gelenekselleşmiş durumdadır.

 [3]- Kamilu'z-Ziyarat, s.68'ten sonrası ve Mesiru'l-Ahzân, s.9.

 [4]- el-Luhuf, s.53.

 [5]- Kâmilu'z-Ziyarat, s.105.

 [6]- Kâmilu'z-Ziyarat, s.101.

 [7]- Kâmilu'z-Ziyarat, s.121.

 [8]- Kâmilu'z-Ziyarat, s.147.

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

IŞİD:"(Hz) Hüseyin'in takipçileri bizim düşmanımızdır“

RASTHABER-Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terörist gurup, yayınladığı bildiride akıllara durgunluk veren bir açıklama yaptı.

Bildiride, Aşura ziyaretçileri tehdit edilerek şöyle denildi:

"(Hz.) Hüseyin, Muaviye'nin düşmanı olduğu için, (Hz.) Hüseyin'in yolundan gidenler de bizim düşmanımızdır.

Ehlibeyt'in takipçileri Aşura merasimlerinde Yezid'i eleştirdikleri için, IŞİD ziyaretçilere karşı çıkmak için Aşura merasimine saldırma kararı almıştır."

IŞİD aynı zamanda Suudi Arabistan'dan ülkede Aşura merasimlerini yasaklamasını istedi.Alalam 08.11.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

İncil ve Tevrat'ta "Kerbela Vakıası"

İncil’i Şerif, Yuhanna’nın Vahiy 6.Bap’ın 4. ayeti yazar:
“Ve başka bir at, bir al at çıktı ve onun üzerine binmiş olana, Dünya’dan selâmeti kaldırmaya ve birbirlerini boğazlamak için ruhsat verildi. Ve kendisine büyük bir kılıç verildi”.

İncil’i Şerif, Markos 9.Bap’ın 12. ayetinde yazar:
“O da, onlara şöyle dedi: Gerçekten de önce İlya gelir ve her şeyi yeniden düzene koyar. Ama nasıl oluyor da İnsanoğlu’nun çok acı çekeceği ve hiçe sayılacağı yazılmıştır? Size şunu söyleyeyim, İlya geldi bile, onun hakkında yazılmış olduğu gibi, ona yapmadıklarını bırakmadılar.”

KERBELA VAKASI(NİNOVA ÇÖLÜ)

Tevrat’ Şerif’in Nahum 2. Bap’ın 2 ve 3. ayetinde Ninova’nın gerçekleşecek olan zulmunün devamı şöyle anlatılır:
“Çünkü Rab Yakup’un soyunu İsrail’in eski görkemine kavuşacak. Düşmanları onları perişan edip asmalarını harap etmiş olsa bile. Yiğitle allar kuşanmış, askerlerinin kalkanları kıpkızıl.
Savaş arabalarının demirleri hazırlık günü nasıl da parıldıyor! Çam mızraklar sallanıyor havada. Sokaklardan fırtına gibi geçiyor savaş arabaları. Meydanlardan koşuşuyorlar her yöne. Şimşek gibi seğirtiyorlar, görünüşleri meşalelerden farksız. Büyük adamlarını anıyorlar yürüyüşlerinde sürçüyorlar onun çadırına seğirtiyorlar ve siperler hazırlanıyor *”

Açıklama: O zaman Ninova’da Hz. Hüseyin’in 72 akraba ve arkadaşları kalkanları ile kana bulanıp şehit olarak al kana belendiler. Tevrat’ı Şerif’in 2. Bap’ın 7. ayetinde; “Onları çıplak götürdüler güvercinler gibi inliyor kadın köleler” yazar.

(Kerbela'nın bir diğer adı olan Ninova İngilizce Ninova olarak telaffuz edilmekte, ancak Arapçadaki telaffuzu Neyneva'dır.)

*Kerbela Tarihi Kumru’da o gün Hz. Ali’nin Ninova’ya açıktan gelip, gariplerinin halini sorup teselli ettiğini yazar.

Nahum, 2.Bap, 8,9,10,11,12. ayetler:
“ Kaçıp gidiyor Ninova halkı, boşalan bir havuzun suyu gibi. Durun, durun diye bağırıyorlar, ama geri dönüp bakan yok. Yağmalayın altınını, gümüşünü yok servetinin sonu. Her tür değerli değerli eşyayla dolup taşıyor.

Yıkıldı, yerle bir oldu, viraneye döndü Ninova. Eriyor yürekler, bükülüyor dizler, titriyor bedenler, herkesin beti benzi soluyor. Aslanların inine, yavru aslanların beslendiği yere ne oldu? Aslanla dişinin ve yavrularının korkusuzca dolaştığı yere ne oldu? Aslan yavrularına yetecek kadar avladı.”
Açıklama: Eskiden beri çengel gibi akan Fırat, havuz göllenip dururken Hz. Hüseyin’in, çadırındaki çocuklara su getirmek için Ninova’nın havuz gibi göllenen Fırat suyuna varıp ok yağmuruna tutulanlara “kaçmayın durun” diyerek alayla çağırıldığı; dudakları susuzluktan kurumasına rağmen yüzünü sudan tarafa çevirmeyip döndükleri Kerbela tarihi gibi malum aynen yazmaktadır.

Nahum; Hz. Hüseyin’in çadırlarını yağma için İbni Ziyad ve Ömer melunlarının emir verdiğini ve kadınların gümüş ve altınlarını yağma edip, bayanların her çeşit değerli ve sonsuz eşyalarını ve Hz. Hüseyin’in ve beraberindeki zengin hazinesinin yağma edildiği Tevrat’ta tarihte okumuş gibi yazar. Ve olaylar Nahum’un anlattığı gibi olmuştur.

Ve günlerce gidilmekle sonu gelmeyen bir boşluk ve ıssızlık gibi olan Ninova, yani Kerbela Çölü’nün sessizliğinden korkan Hz. Hüseyin’in Ehl-i Beyt’inin eriyip çarpan yüreklerini ve bellerinin kırıldığını ve yüzlerinin solduğunu, olduğu gibi yazıyor.

“ Ve Esedullahulgalip.” Yani Allah’ın yenilmez ve galip olan aslanı” adını alan Hz. Ali’nin Yahudilere karşı kazandığı zaferden sonra, Medine şehrine getirilen ganimetler sırasında, evladının başından geçecek olan Ninova (Kerbela) olayının açıklamasında bulunmuştur."

KUR'AN'DA HİKMET TARİHTE HAKİKAT KUR'AN'DA HİKMET İNCİL'DE HAKİKAT Halil Öztoprak 08.11.2013 

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

İslam, Gadir-i Hum’da kemale erdi

İmam Hüseyin’in şahadetinin asıl nedeni ta İmam Ali’den başlıyor

“Kerbela Özel” programında önemli açıklamalarda bulunan Haydar Baş, “Hz. Ali’nin velayeti ve hilafetinin Gadir-i Hum’da Resulullah tarafından ilan edilmesiyle İslam tamamlanmıştır” dedi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Programda Kerbela’da şehit edilen İmam Hüseyin ve evlatları konusunda çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Haydar Baş “İmam Hüseyin’in şahadetinin asıl nedeni ta İmam Ali’den başlıyor” dedi. Dr. Baş şunları söyledi: “Gadir-i Hum’da Cenabı Peygamber Efendimiz Hz. Ali Efendimizi yerine halife ve imam olarak tayin etti. O gün O’nu biatle kabul edenler sonra Cenabı Peygamber Efendimizin rıhletiyle birlikte Sakife’de bu biatlerini bozdular. Yani bu açık ve net. Cenabı Peygamber Efendimiz İmam Ali’nin hilafetini ilan ederken nefsinden dolayı etmedi. Yani Peygamber Efendimiz, “Ali’yi seviyorum, amcamın çocuğudur, O’nun anası beni büyütmüştür, kızımın da beyidir, diye ben O’nu yerime vekil bırakayım” diye İmam Ali’yi yerine vekil tayin etmemiştir. Cenabı Hakk (cc) “Ey Resul sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan peygamberliğini tebliğ etmemiş gibi olursun. Ve Allah seni insanlardan koruyacak” buyuruyor. Esbab-ı Nüzul’da ifade ediliyor ki, burada Cenabı Hakk’ın peygambere tebliğ et dediği şey, Ali’nin velayetini ve hilafetini ilan etmesidir. Bunu ilan edeceksin senin görevin bu. Eğer bunu yapmazsan peygamberliğini hakkıyla yerine getirmiş olamazsın. Yani Hz. Ali’nin velayeti ve hilafeti ilan edilmemiş olsa İslam tamamlanmayacaktı. İslam’ın tamamlanması için illa bunun ilan edilmesi gerekiyordu.”
Gadir-i Hum’da İslam kemale erdi
“Peygamberimiz Arafat dönüşü Gadir-i Hum denilen yerde yukarıda ifade ettiğim ayeti kerime nazil oluyor” diyen Baş şöyle konuştu: “Allah’ın Sevgilisi sahabesini toparlıyor ve İmam Ali’nin velayetini ve hilafetini ilan ediyor. Gadir-i Hum’dan sonra nazil olan bir başka ayeti kerimede Cenab-ı Hakk (cc), “Bugün ben size dininizi kemale erdirdim. Size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslam’ı seçtim ve razı oldum” diye buyuruyor. Hz. Ali’nin hilafeti ilan ediliyor ve din tamamlanıyor. Burada enteresan bir nükte var. Cenab-ı Hakk, “Allah seni insanlardan korur” buyuruyor. Demek ki bu hilafetin beyan edilmesinden sonra çok büyük fitneler çıkacak. Ama seni Allah koruyacak buyruluyor. Kuran’ı Kerim’de “Allah kâfirler topluluğuna hidayet etmeyecek” diye buyruluyor. Ali’ye karşı çıkanlar da kâfirdir, yanlış anlamayın.”
‘Bu aile tartışmasının içine girmeyelim’
Konuşmasında sahih hadislerden örnekler vererek devam eden Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Buhari’de bulunan sahih bir hadiste Cenab-ı Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü ben havuzun kenarında durduğum sırada bir grubu görüp tanıyacağım. Sonra benimle onların arasından birisi çıkarak onlara, ‘Haydi gelin gidelim’ diyecek. Ben “Onları nereye götürüyorsun?’ diye sorunca; “Vallahi cehenneme!” diyecek. Ben, ‘Onların suçu nedir?’ diye soracağım; diyecek ki: ‘Bunlar senden sonra cahiliyete dönüp mürtet oldular.’ Sonra bir grup daha görüp onları da tanıyacağım. Yine onlarla benim aramda birisi çıkarak onlara, ‘Haydi gelin’ diyecek. Ben, “Bunları nereye götürüyorsun?” diye sorunca, ‘Vallahi, ateşe!’ diye cevap verecek. “Bunların suçu nedir?” diye sorunca, ‘Bunlar da senden sonra cahiliyeye dönüp mürtet oldular’ Onlardan kurtulanlar, sadece birkaç kişi olacaktır.” Burada görülüyor ki İmam Ali’nin velayetine ve de hilafetine “Ne kadar güzel Peygamber rıhlet ederken yerine gelecek kişiyi de seçti” demediler. Veya dedilerse de tiyatro oynadılar ve rıhletinden sonra da cahiliyle adetlerine uyup, mürtet oldular. Şimdi biz buradan ötesine geçmek istemiyoruz. Ben burada tevil yapmak yerine şöyle bir usul tercih ettim. Sakife’de toplananların evsafını, şu’sunu bu’sunu incelememize gerek yok. İkisi Cenab-ı Peygamber Efendimizin kayınpederi, biri çok yakın arkadaşı. Ben diyorum ki bu aile tartışmasının içine girmeyeyim ve de onun için girmiyorum.”
İmam Ali’yi Allah halife seçti
Allah Resulü’nün Gadir-i Hum’da verdiği hutbede dile getirdiklerini aktaran Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Allah’ın Sevgilisi Gadir-i Hum’da verdiği hutbede, “Ali bin Ebi Talip benim kardeşimdir, vasimdir ve benden sonraki halifemdir” diyor. Cenab-ı Peygamber Efendimiz burada hüküm veriyor. “Benden sonraki halife Ali’dir” diyor. “Yok, toplandık ve şunu seçtik” böyle bir hak vermiyor. Doğrudan doğruya ayeti kerime ve hadis Allah ve Resulü naspediyor. Yine aynı hutbede “Allah Resulü’nün halifesi O’dur. Müminlerin emiri O’dur. Allah tarafından tayin edilen hidayet İmamı O’dur” buyuruyor. Yani hem halife hem de hidayet rehberi İmam Ali’dir. Yani irşat görevi de O’nundur. Peygamberin aynı vasıfları İmam Ali’de de var. Başka kimde var? O’nun torunlarında var. Resulullah’ın “Gökteki yıldızlar” dediği işte bunlardır. Yine, “Ey insanlar bu Ali’dir. Bu benim kardeşimdir, vasim, ilmimi toplayan ve ümmetim arasında iman eden kimseler üzerindeki halifemdir” buyurmuştur. İman etmeyene değil, iman eden için İmam Ali halifedir. Demek ki İmam Ali’yi kabul etmeyen Peygamberin ümmeti değildir. Yine aynı hutbede, “Ey insanlar ben hilafet emrini kıyamet gününe kadar imamet veraseti olarak neslime emanet ediyorum” buyrulmuştur. Yani Hz. Ali’den sonra gelecek halifeler de Allah sevgilisinin torunlarıdır. Gadir-i Hum hutbesinde “Ali, Allah tarafından tayin edilen imamdır” deniliyor. Yani Maide suresi 67’de ifade edildiği gibi İmam Ali’nin hilafeti Allah tarafından emredildiği için ilan ediliyor. Yine hutbenin bir başka yerinde “Benden sonra Ali, Allah’ın emriyle sizin veliniz ve imamınızdır. İmamet makamı O’ndan sonra da Allah ve Resulüyle görüşeceğiniz güne kadar O’nun evlatlarından olan benim neslimin hakkıdır” diye buyuruyor Resulullah.”
Müslüman, Allah’ın emrine uyandır
“Şimdi imamet ve hilafet kimin hakkıdır? İmam Ali’nin hakkıdır. İmam Ali’nin rıhletinden sonra Hz. Hasan’ın hakkıdır. O rıhlet ettikten sonra Hz. Hüseyin’in hakkıdır” diyen Haydar Baş, “Şimdi efendim ben “O’nu kabul etmiyorum” deme lüksüne hiç kimse sahip değildir. Zaten iman bir matematik problemi değildir. İnanırsın ya da inanmazsın. ‘Yahu bu Peygamber döneminde öyle büyük işler yaptı ki.’ Biz aksini iddia etmiyoruz, tamam yaptıysa onun mükâfatını alacak. Ama bu ölçülerin dışına çıktıysa havasını alacak. Bunlar benim ölçüm değil, Allah’ın ölçüsü. Hz. Hüseyin işte bu imamlardan üçüncüsüdür. Birincisi İmam Ali, ikincisi İmam Hasan ve üçüncüsü İmam Hüseyin. Yani Allah tarafından naspedilen insana uyarsan Müslümansın, uymazsan senin adına fasık da denmez, bir numaralı gâvur denir. Bu işler teville kıyasla olmaz. Şimdi Allah Hüseyin’i imam tayin etmiş. Ve İmam Hüseyin’in hakkına Yezid saltanat yoluyla tecavüz etmiştir. Olay budur” diye konuştu.abna.ir 15.11.2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Hüseynî duruş, Zeynebî direniş…

Bazı şeyler mukadderat gibidir, yaşanacaktır. Hüseyin, Muaviye ve oğlu Yezid’in elinde İslam’ın güç ve egemenlik ihtiraslarının aracı hâline getirilmiş olmasına, çürütülmesine biat etmedi, edemezdi.Olan ile olması gereken arasında her zaman insanın karşısına çıkması mümkün çelişki, hep bir “mukadderat” olarak çıkmaz karşınıza, ama bu, bazen bir olmak ya da olmamak keskinliğinde karar vermek gücü gerektirir. Bu bir “Hüseynî duruş” sınavıdır. O çelişkiyi uzun süre taşıyamaz, kendi kararsızlığınızda, her canlının doğal yazgısı “yaşamak” güdünüze kurban edemezsiniz. AdınızHüseyin ise, varlığınızda insan olmanın, imam olmanın en güzel erdemleri soluk alıp veriyorsa, başka türlü davranamazsınız; bilirsiniz, üzerine üzerine gittiğiniz, ölümdür, insanlığın gördüğü, göreceği en büyük alçaklıktır, vahşettir, ama o yol, insanlık değerleri yaşasın diye önünüze çıkmış bir yoldur, yürüyeceksiniz...

-Bazı şeyler mukadderattır, yaşanacaktır. Ne Hüseyin olmak ve ne de onun yoldaşı olmak kolaydır. Onun kararına, yoluna ve yürüyüşüne, kötülüğün görünür gücünün olanca ihtişamına rağmen, ortak olmak, yoldaş olmak, bir büyük dava bilincidir. Bakmayın sözcüğün düşürüldüğü hâllere, yoldaşlık, insan olmanın en güzel, en erdemli, en yürekli hâlidir; yol’a dairdir ve o yol da, zalimlere karşı insanlığı savunmaya dair bir destansı yürüyüş ise eğer... Ve yoldaş olmak, Zeynep’te bulmuştur en soylu anlamını. Zeynep, İmam Hüseyin’in kardeşi değildir sadece; onun parçalanmış bedeninde çiğnenmek istenen davasının dirilişi ve direnişidir.

-Mukadderattır, zordur bazen... Sözcüklerin anlatamadığı bir katliama tanıklık etmişsiniz ve kaderiniz, yaşamak ve bu acıyı yüreklice taşımak ise, Zeynep olacaksınız... Hicabına el uzatılmıştır, dimdik duracaksınız. Zincirlere bağlanacak ve korku imparatorluğuna boyun eğmiş olmanın zavallılığıyla insanlığı can çekişenlerin önüne atılacaksınız, bir yenilgi timsali olmanız istenecek,teslim olmayacaksınız. Zindanlara atılacaksınız, sizi Kerbela’nın daha ötesi varmış gibi olmadık işkence ve eziyetle biat ettirmek isteyecekler, boyun eğmeyeceksiniz. Sadece Kerbela olacak dilinizde; susmayacaksınız. Kerbela, bir Hüseynî duruş ve Zeynebî yoldaşlık ve direniş destanıdır. Birbirinden kopartılamaz iki değer. Hüseynî duruşu bir miras olarak taşıyan, bizlere ulaştıran, susturulamayan, boyun eğdirilemeyen Zeynep’tir çünkü...

-Kerbela, unutulur bazen, Yezid’in namlı komutanlarından Hûr’dur biraz da. O Hûr ki, İmam ve onun varlığına kenetlenmiş içlerinde kadın ve çocukların bulunduğu 71 kişiye teslim olmuştur ordusunu bırakıp. Hüseyin’in taş olanı ayağa kaldıracak hitabının karşılığıdır. Kendini en güçlü ve en muktedir zannedenin bağrındaki isyandır.

-Ve unutmaya çalışmak nafiledir; Kerbela 10 Muharrem 61 yılında durdurmuştur zamanı. Bu, herhangi bir tarih değildir; nice kutlu olay bu güne ve tarihe mal edilir. “Kutlamalar” yapılır, kutlama niyetine “aşure” kaynatılır; Aleviler yas tutarken. Alevilerin niçin aşure kaynattığını da bilmez çoğu kişi. Ve Yezid’e lanet okuyan siyasilere bakıyorum, kimsenin niyetini sorgulamıyorum, lanet okuyor veKerbela’yı bir “haydut sürüsünün katliamı” olarak biliyor, anlatıyorlar. Cahil diyeceğim, ama İslam tarihini hatmetmişler; çarpıtıyorlar diyeceğim, sözkonusu olan 1333 yıllık bir hakikattir... Bir de “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse...” diye başlayan cümleler kuruyorlar empati niyetine, acı veriyorlar... Kerbela, Emevi İslam’ının gerçeğidir. Sünni canlar bu gerçekle yüzleşebildikleri ölçüde Kerbela ve Aleviliği anlayabilirler.

-Bazı şeyler mukadderat gibidir. Yaşanacaktır. Ve yaşamak dediğimiz, bir Hüseynî duruş ve Zeynebî direniş mirasıdır bize. Hissederek anlaşılabilir. Ve anlamak, yol’un erdemine ulaşmak gayretinde bulur değerini. Kerbela, yas değildir sadece; Hakk’ın sırrına ermeye dair muhasebe zamanıdır Alevilerin. İbadettir. Söz ve sözleşmedir... Yaraların bizde kanıyor ya Şah-ı Şehid İmam Hüseyin... TARAF Cafer Solgun 15.11.2013 cafersolgun@gmail.com

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Bize şehitler efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) kanı karşısında ne yaptığımızı soracaklar!

Asr suresi hakkında kısa bir açıklamada bulunan Ayetullah Vehid Horasani şöyle dedi: Bu suredeki tertibe göre hareket edecek olursak dünya abad olur. Önce kendimizden başlamalı, nefsimizi ıslah etmeliyiz. Daha sonra diğerlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeliyiz. Bizim sözlerimizin insanlarda etki bırakmamasının sebebi surenin başındaki iki emri yerine getirmediğimiz içindir. 

Ayetullah Vehid Horasani İlim Havzası Yüksek Öğretim Kurulunun yirmi beşinci oturumunda yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

Eğer Şia mektebinin gerçekleri insanlar için aşikâr olursa bu husustaki sapkın düşüncelerin birçoğu ortadan kalkar. Bugün İslam dünyasını tehdit eden tekfircilik müşkülünün çözümü Asr suresindedir. Bu mübarek sure iman ve Salih amel işleyenler dışında tüm insanların ziyan içinde olduklarını ifade ederek bireysel rüşdün yolunu, “hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye ederler” ifadesiyle de toplumsal rüşdün yolunu göstermiştir.

-Peygamberimizin (s.a.a) “Ben ve yetimin kefaletini üstlenen kişi birlikteyiz” hadisine değinen Ayetullah Horasani sözlerini şöyle sürdürdü: İmamından ayrılmış kimse babadan yetim kalmış kişiden daha zor bir durumdadır. Siz âlimlerin işi bu yetimlerin kefaletini üstlenmektir. Hadise göre yetimleri cehalet girdabından kurtaran âlimler Arş-ı Ala’da Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeytle (a.s) birliktedir. Eğer Şia mektebinin gerçekleri insanlar için aşikâr olursa tüm sapkın düşüncelerin kökü kazınmış olur.

Ancak ne yazık ki Kurân ve Ehlibeyt bizim vehimlerimiz ve amellerimizden dolayı örtülü kalmıştır.

İmam Ali (a.s) hükümetinin gerçek İslami hükümet örneği olduğuna ve dünyada devrim yarattığına dikkat çeken Ayetullah Horasani sözlerine şöyle devam etti: Tüm yaratılış âlemi Emirulmuminin’in elinde olduğu halde onun yiyeceği üç lokma arpa ekmeği ile tuzdan ibaretti ve o şöyle buyururdu:

-Benim sofram Hicaz’da veya Yemame’de yaşamakta olan en fakir kişinin sofrasından daha renkli olmamalıdır. Onun mektebinden terbiye almış olan Malik Eşter de kendisine karşı bir saygısızlık yapıldığında mescide giderek bu saygısızlığı sergileyen kişi hakkında istiğfar etmiştir.

-İlim Havzasının İmam-ı Zaman’a ait olduğuna değinen Ayetullah Horasani şöyle konuştu: İlim havzası hiçbir şahsa, şahsiyete veya siyasetçiye ait değildir. İlim havzası tamamen Allah ve O’nun hücceti İmam-ı Zaman yoluna adanmış olmalı, bu yolda herkes sorumluluk şuuru içinde hareket etmelidir.

-Ayetullah Horasani sözlerinin sonunda şöyle konuştu: Bize şehitler efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) kanı karşısında ne yaptığımızı soracaklar! O imam ki İmam Sadık (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: Gökte hiçbir melek ve Peygamber yoktur ki Allah’tan İmam Hüseyin’i (a.s) ziyaret etmek için izin istememiş olsun. İmam Hüseyin bu dini korumak için kanını verdi ve bizim bu dine karşı sorumluluğumuz çok büyüktür.rasthaber 21-11-2013

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

“Dinin eksik bӧlümü”

ꞌꞌBugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak İslam’ı verdim de hoşnut oldum..ꞌꞌ(Maide 3)

Nimetlendiren Allahın adıyla
Allah-u Teala Hz.Adem’den (as) son Peygamber Hatem-ul Enbiya Hz. Muhammed’e (saa) kadar binlerce Peygamber (as), üç büyük kutsal kitap ve d
ӧrt adet suhuf gӧndermiştir, bunların hepsi şüphesiz son din olan İslam’ı tamamlamak ve en mükemmel din olarak gelecek nesillere bırakmak içindi. Zira toplumları mükemmeliyate ulaştırmak için, gerekli olan kural ve kanunların bir anda uygulanması zordur. Ayrıca insanlar bu yükü bir anda kaldıramazlardı, yani bir insanın mükemmel bir insan, insan-ı kamil olması için sahip olması gereken eğitim-ӧğretim, siyasi kültürel, ahlaki kısaca toplumda sahip olması gereken tüm donanımlara kısa sürede sahip olması mümkün değildir. Bunun için insanın her gün, her hafta, her ay, her yıl ayrı ayrı yӧnlerini eksiklerini kemale erdirmesi akla daha uygun ve kalıcı bir çӧzümdür.

Tıpkı doktor olmak isteyen bir çocuğun nasıl ӧnce ilkokul,orta, lise ve üniversite eğitimi devrelerini geçirmesi ve sonrada doktorluk bӧlümünde ӧzel ihtisas yapması gerekiyorsa ve bu devrelerin her bӧlümünde, çocuğun kapasitesine gӧre ayrı ayrı dersler gӧrmesinin ardından o çocuğun doktorluk yapabilme yeteneğine sahip olması gibi veya günaha batmış, bir çok kӧtü alışkanlıkları olan bir insanın, hemen bir kaç gün veya bir kaç hafta içerisinde bütün kӧtü davranışlarından vaz geçip tam bir mümin olmasını bekleyemez ve o insan üzerinde çeşitli programlarla, zamana yayarak çalışılması uygunsa, Allah-u Teala da yeryüzünde yarattığı bu değerli varlığı yavaş yavaş eğitmeyi ve kemal derecesine çıkarmayı dilemiştir.

Tabiki insanın kemale erdirilmesi, Allah için çok kolay birşeydir ama Rabbim en değerli varlık olan insanın, kendi değerini kendisinin kazanmasını dilemiştir. Bunun içinde insanoğluna kolaylık olsun diye, mükemmelleşme yolundaki engelleri yavaş yavaş, birer birer geçmesi için vakit tanımış ve her topluma ayrı ayrı kendi zamanına uygun kanun ve kurallar ӧngӧrmüş ve bunun için Peygamberler(saa) gӧndermiştir. Bu şekilde her yeni gelen toplum kendisinden ӧnceki toplumlara gӧre sorumlulukları da artırılmış, sorumluluklar arttıkça da insanların olgunlaşması, ӧngӧrülmüştür.

Bu toplumların rehberlerinin, önderlerinin yani Peygamberlerinin de aynı şekilde orantılı olarak, kendisinden ӧnceki Peygamber’den (as) daha çok sorumluluklara sahip olduğunu gӧrüyoruz.

Zira tarih boyunca ӧyle Peygamberler(as) gelmiştir ki, sadece kendi ailesi, ya da sadece bulunduğu kӧy, kasaba veya bӧlge için Peygamberlik yaptığını tarih sayfalarından ӧğreniyoruz.

Dolayısı ile İslam’dan ӧnceki isimlerle adlandırılan dinlerin hep eksik bir tarafının kaldığını, bir sonraki dinlerin daha mükemmel olduğu sonucuna varmak mümkündür.

İslamın kutsal kitabının da son ayetlerinin gelmesine kadar İslam”da eksik bӧlümlerin olduğunu anlıyabiliyoruz, zira Maide suresi 3.ayetin Kur’an-ı Kerim”in son ayetlerinden olduğunu biliyoruz.

ꞌꞌ…. Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak müslümanlığı verdim de hoşnut oldum. ꞌꞌ(Maide/ 3)

İşte bu ayetin gelişinden ӧnce de İslamın daha tamamlanmamış ve eksikliklerinin olduğunu anlıyoruz. Çünkü Gedir-i Hum denilen yerde Hz. Peygamber(saa) efendimizin Veda Hacc’ında Veda Hutbesini halka açıklamak için toplanıldığında ve Veda hutbesinden anlayacağımız üzere, orda yaptığı açıklamalarıyla bunu anlıyoruz.

Zira Hz. Peygamber(saa) efendimiz orada bulunanlara şӧyle hitab ediyor. ꞌꞌ.Ey müslümanlar ! Ben size şimdiye kadar İslam dininin emir ve yasaklarını anlatıp, size İslam’ı tebliğ etim mi?” Herkes bir nida ile “Evet, ya Resulullah”, diye cevap veriyorlar.

Bunun üzerine Hz. Peygamber(saa) efendimiz: “Şahid ol ya Rabbi! Bu müslümanlar gӧrevimi yaptığıma şahid oldular. Benim bir Peygamber olarak üzerime düşen ve bana verilen gӧrevi, vazifeyi 23 yıl boyunca tüm emir ve yasaklarını bu halka açıkladığıma şahid oldular.”

Bunun üzerine Maide suresi 67. Ayet-i Kerime nazil oldu. ꞌꞌEy Peygamber, bildir, sana Rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği îfâ etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni insanlardan korur. …(Maide 67)

Allah-u Teala bu ayetle duruma itiraz eder ve Hz. Peygamber(saa) efendimizi adeta tehdit ederek henüz değil, son bir emir daha varki bu emri yerine getir! diye emreder ve eğer bu emri yerine getirmezsen elçiliğini, Peygamberliğini yapmamış olursun diye tehdit eder. Acaba Hz.Peygamber(saa) efendimiz 23 yıl boyunca yaptıkları tüm tebliğine denk düşen bu kadar ӧnemli emir neydi? Çünkü Allah-u Teala da biliyor ki, Hz. Peygamber (saa) 23 yıl boyunca İslam dininin hükümlerini insanlara ulaştırmak için yüzlerce, binlerce engelle karşılaşmış zorluklar çekmiş nice hakaretlere uğramış, suikastlarla karşı karşıya kalmış, savaşlar etmistir. Neden? Sadece ve sadece kendisine verilen gӧrevi layıkıyla yerine getirmek ve son din olan İslam’ı tamamlamak içindi tabiki.

Demekki bu kadar yapılanlar dinin kemale ermesi için yeterli değildi ki son bir emirle onun ancak tamamlanacağı vurgulanıyordu.

Hz. Peygamber(saa) efendimizin gelen bu emir sonrasında yaptıkları tarih sayfalarında ve bir çok Ehli sünnet ve Ehl- i Beyt kaynaklarında şu şekilde nakledilmiştir.

Hz. Peygamber(saa) efendimiz Veda Hacc’ından dӧnerken Gadir-i Hum denilen yerde bütün hacıları topladı ve Veda hutbesinde geçen bir çok hususları açıkladıktan sonra şӧyle buyurdu:

“Ey insanlar ! Ben yakında Rabbimin davetine icabet edeceğim. Ben sizden ӧnce Kevser havuzunun başına gideceğim, siz orada benim yanıma geleceksiniz, benden sonra Sekaleyn hakkında nasıl davranacağınıza iyi dikkat edin.”

Halktan birisi: “Ya Resulullah, Sekaleyn nedir?, diye sorduğunda
Resulullah (saa): “İki paha biçilmez emanet, biri;Kur’an-ı Kerim ve diğeri de İtretim (Ehl i Beyt
im’dir), bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe ayrılığa düşmezsiniz, bunlar Kevser havuzuna gelinceye kadar birbirinden ayrılmazlar”, diye buyuruyor.

Sonra İnsanlara şunu soruyor: “Acaba ben, ilahi risaletimle amel ettim mi? ve acaba ben size sizin nefsinizden daha evla değil miyim?” Onlar, “evet” dediler. Daha sonra Hz. Peyamber (saa) şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır”

Ve sonra şӧyle dua etti: “Allahım Ali ile dost olana dost ol, Ali’ye düşman olana düşman ol,onu seveni sev, buğzedene buğzet,ona yardım edene yardım et, o nereye dӧnerse hakkı onunla dӧndür. Bilinizki bu sӧzleri burada hazır olanlar hazır olmayanlara bildirmelidirler.”

Bu açıklamalardan sonra yukarıdaki Maide Suresi’nin 3. ayeti nazil oldu ve şöyle ilan etti :ꞌꞌ… Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nîmetimi tamamladım, size din olarak İslam’ı verdim de hoşnut oldum..ꞌꞌ(Maide 3)

Bütün bu hadiselerden sonra dinin eksik bӧlümünün tamamlanması içinHz. Peygamber(saa) efendimizin bildirmesi gereken ӧnemli emrin kendisinden sonra yerine seçmesi gereken halifesi, vasisi, yardımcısı ve Kuran-ı Kerimˈin gerçek manada Hz.Peygamber (saa)den sonra açıklayıcısını, tefsircisini seçmesi olayıdır ki, bu da Allah-u Teala’nın bize olan en ӧnemli nimetidir.

Ve yine asıl olan Hz. Ali’nin (as) Velayete seçilmis olması değil, Hz.Peygamber(saa) efendimizin kendi yerine Velayete layık, kendisi gibi bilge, kendisi gibi cesaretli ve verilen İslam ve Kur’an-ı Kerim gibi çok değerli emanete vakıf olan, aynı zamanda o emaneti layıkıyla koruyacak birine verilmiş olmasıdır. Ve kutsal gӧrevi üstlenecek birinin seçimini demokrasilerde(!) olduğu gibi sıradan insanlara bırakılmamış olmasıdır. Zira yine Hz. Peygamber(saa) efendimiz: “Benden sonra zalim hükümdarlar, bilgisiz hakimler türeyecektir, sakın onlara uymayın!! Onlara uyan onlardan olur”, diye buyurmuştur.

Ve yine Hz. Peygamber(saa) efendimiz: “Zamanın imamını tanımayan cahiliye devrinde ölmüş gibidir”,buyuruyorsa bu İmamın tanıtılması işini de şansa bırakmak olmaz. Bu İmam’ı tanıtmak gerekiyor. Çünkü tanıtılmayan İmam’ı tanımayanlar için bir günah ve sorumluluk olamaz. Demek ki bu İmamın tanıtılması şarttır. Bu İmam eğer Peygamber’in (saa) yerine geçecekse ve asırlardır tamamlanması için binlerce Rehber, Peygamber (as) ve kutsal kitaplar gӧnderilen İslam’ı teslim alacaksa, bu İmam o zaman masum olmalıdır, işi şansa bırakmak olmaz. Bu masum İmam ise aynı Peygamberler gibi yine herşeyin iyisini ve doğrusunu bilen Allah-u Tealanın emriyle seçilmiş olması lazımdır.

Dinin eksik bӧlümünü anlayan ve nimetten gereği gibi faydalananlardan olmak ümidi ile…. Mehmet Yüksek rasthaber 04.10.2014

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Gadir-i Hum bayramınız mübarek olsun

RASTHABER-Dinimizin kemale erdiği,nimetlerin tamamlandığı Gadir-i Hum bayramınızı kutlar Hz. Sahibuzzaman Mehdi (a.s)’ın zuhuruyla gerçek bayramlara ulaşmayı yüce Rabbimizden temenni ediyoruz.

Veda Haccı ve Hz. Ali (a.s)

Peygamber (s.a.a) Zilhicce ayının on sekizi’nde Gadir-i Hum’a vardı… 

Müslümanlar yüreklerini dolduran derin bir şevk ve gıpta duygusuyla tarihin bundan önce tanık olmadığı ibadî ve siyasî bir buluşmanın gerçekleşeceği anı heyecanla bekliyorlardı.

Hz. Peygamber’in (s.a.a) içinde yer aldığı kafile, Hicret’in onuncu senesinin zilkade ayının sonlarında hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke’ye doğru yola çıkmıştı.

Arap Yarımadası’nın dört bir yanından yığınlar akın akın Mekke’ye koşuyordu. Hepsinin hedefi birdi. Aynı bayrak altında, aynı ilâhî şiarları tekrarlıyorlardı:[1]

“Lebbeyk Allahumme lebbeyk. Lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-nimete leke ve’l-mulk, la şerike leke lebbeyk.”

Peygamber (s.a.a), Mekke’de kendilerine katılması ve birlikte hac yapması için Yemen’de bulunan Ali’ye bir mektup yazmıştı. Ali (a.s) Yemen’de ele geçirdiği ganimetler ve giysilerle derhal yola çıktı. Hz. Peygamber’le (s.a.a) Mekke’ye girmek üzereyken buluştu. Peygamber’le (s.a.a) buluşmaktan dolayı büyük bir mutluluk yaşadı ve Yemen’de yaptıklarını Peygamber’e (s.a.a) anlattı. Peygamber (s.a.a) bundan son derece memnun oldu, sevindi. Sonra Ali’ye: “Nasıl tehlil getirdin?” diye sordu. Dedi ki:

“Ya Resulallah! Nasıl tehlil getirildiğini bana yazmamıştın. Ben de bilmiyordum. Ben de niyetimi senin niyetine bağladım ve dedim ki: “Allah’ım! Peygamber’inin tehlili gibi tehlil getiriyorum.” Beraberimde de otuz dört tane kurbanlık deve getirdim.”

Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Allah-u ekber! Ben de beraberimde altmış altı kurbanlık getirmiştim. Sen hacda, ibadetlerde ve kurbanda benim ortağımsın. İhramlı olarak kalk ve ordunun yanına dön. Mekke’de buluşmak üzere onları bir an önce getir.”

Ali (a.s) Mekke yakınlarına geldiklerinde, ordusunu geride bırakıp gelmiş ve içlerinden birini onların başına komutan olarak görevlendirmişti.[2]

Peygamber (s.a.a) hac ve umre menasikini/amellerini, ibadetlerini yerine getirirken Ali (a.s) de yanındaydı. “Mina’nın tamamı kurban kesme yeridir.” buyurdu. Mübarek elleriyle kurbanlık develerden altmış üçünü kesti. Ali de otuz yedi tanesini kesti. Böylece kurbanlıkların sayısı yüze tamamlanmış oldu. Sonra insanlar toplandı ve Peygamber (s.a.a) derin anlamlar içeren bir konuşma yaptı. Müslümanlara va-az etti, onlara öğüt verdi.[3]

Hz. Peygamber (s.a.a), Müslümanlarla birlikte Mina’daki menasiklerini (hac amellerini) tamamladıktan sonra Mekke’ye geri döndü ve şehre girdi. Veda tavafını yaptı ve ardından Medine’ye yöneldi.

Ali (a.s) Gadir-i Hum’da Müminlerin Emiri Olarak İlân Ediliyor

Peygamber (s.a.a) yanındaki muazzam kalabalıkla birlikte Medine’ye döndüğü sırada, Medine, Irak ve Mısır yollarının ayrıldığı yer olan Cuhfe bölgesindeki Gadir-i Hum denilen yere vardı. Zilhicce ayının on sekiziydi. Orada şu ayet nazil oldu:

“Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et…” [4]

Yüce Allah Peygamber’e, Ali’yi insanlara göstermesini ve onu veli edinmenin, ona itaat etmenin herkese farz olduğunu onlar duyurmasını emretti. Bu arada vahiy, kincilerin ve kıskançların şerrine karşı kendisinin korunacağını da Hz. Peygamber’e garanti ediyordu.

Kalabalığın başı Cuhfe yakınlarına kadar varmıştı. Hz. Peygamber (s.a.a) önde gidenlerin geri döndürülmelerini ve geridekilerin de o yerde durmalarını istedi.

Burası, daha önce hiç kimse tarafından konaklama yeri olarak kullanılmamıştı. Eğer vahiy gelmeseydi, Peygamber (s.a.a) de burada konaklamayı düşünmüyordu. Sonra kalabalığın ortasında durdu ve herkesin duyacağı yüksek bir sesle şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Davet edilip de daveti kabul etmiş gibiyim. Size iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri de Ehlibeyt’im. Benden sonra bunlara karşı nasıl bir tavır takınacağınıza bakın! Bu ikisi havuz başında benimle buluşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.”

Ardından şunları söyledi:

“Allah benim mevlâmdır ve ben de her mümin erkek ve kadının mevlâsıyım.”

Bunu dedikten sonra Ali’nin (a.s) elinden tuttu ve şöyle dedi:

“Ben kimin mevlâsıysam, işte Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım! Onu veli ve dost edineni sen de veli ve dost edin. Ona düşman olana sen de düşman ol. Ona yardım edene sen de yardım et. Onu yalnız bırakıp yardım etmeyeni sen de yalnız bırak ve yardım etme. Nereye giderse gitsin, hakkın onunla beraber olmasını sağla. Dikkat edin! Bu sözlerimi burada bulunanlar, burada bulunmayanlara ulaştırsınlar.”

Daha oradan ayrılmamışlardı ki Eminü’l-Vahy Cebrail şu ayeti indirdi:

“Bugün dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.”

Bu ayetin inmesi üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Allahu ekber, dinin kemale ermesinden ve nimetini tamamlamasından dolayı.”

Sonra insanlar Emirü’l Müminin’i kutlamaya başladılar. Onu kutlayan sahabîlerin en başında Şeyheyn Ebu Bekir ve Ömer de vardı. Diyorlardı ki: “Peh, peh! Ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu! Artık benim ve bütün mümin erkek ve kadınların mevlâsı oldun.”[5]

Rivayete göre, Peygamber efendimiz (s.a.a), Ali için bir çadır kurulmasını istemiş ve Müslümanlara da gruplar hâlinde yanına girerek Emirü’l Müminin sıfatıyla onu selâmlamalarını emretmiştir. Bütün Müslümanlar bunu yaptılar. Hatta o sırada Peygamber’in (s.a.a) yanında bulunan eşleri ve diğer Müslümanların hanımları da çadıra girip Emirü’l Müminin olarak Ali’yi selâmladılar.[6]

 Ehlader Araştırma Bölümü
________________________________________
[1]- Bazı tarihçilere göre, Peygamber efendimizle (s.a.a) birlikte o sene hacca gidenlerin sayısı doksan bin, bazısına göre de yüz yirmi bindir. Mekkeliler, Mekke’nin çevresinde oturanlar ve Yemenliler bu sayının dışındadır. bk. es-Siretü’l-Halebiyye, 3/257; Kenzü’l-Ummal, 11/609
[2]- el-İrşad, Şeyh Müfid, 1/172; es-Siretü’n-Nebeviyye, İbn Kesir, 4 /205
[3]- es-Siretü’l-Halebiyye, 3/283; es-Siretü’n-Nebeviyye, İbn Kesir, 4 /291
[4]- Mâide, 67
[5]- es-Siretü’l-Halebiyye, 3/274; el-Menakıb, İbnu’l-Meğazilî eş-Şa-fiî, s.16; el-Fusûlü’l-Mühimme, İbn Sabbağ el-Malikî, s.40; Yenabiu’l-Mevedde, Kunduzî, s.40
Gadir hadisi çok sayıda kaynakta yer almıştır. Yukarıda işaret ettiğimiz kaynakların dışında aşağıda isimlerini verdiğimiz kaynaklarda da yer almıştır: Esbabu’n-Nüzul, Nişaburî; Metalibu’s-Seul, Kemalu’d-Din eş-Şafiî; Mefatihu’l-Gayb, Razî; el-Menar, Muhammed Abduh; Tef-sir-i İbn Şureyh; Tezkiretü’l-Havass, İbnu’l-Cevzî; Müsned-i İmam Ah-med; Zehairu’l-Ukba, Taberî; er-Riyazu’n-Nazıra, Muhibbuddin Tabe-rî. Bunların dışında daha birçok hadis, tarih ve tefsir kaynağında bu hadis rivayet edilmiştir. bk. el-Gadîr, Allame Eminî.
[6]- el-İrşad, Şeyh Müfid, 1/176

Gadir Günü Yapılması Gereken Ameller

Hadislerde gadir bayramı günü bazı amellerin yapılması özellikle tavsiye edilmiştir…

Gadir gününde dini kemale erdirip Hz. Ali’yi (a.s) bize imam olarak tayin etmesiyle Allah-u Teala bizim üzerimize olan nimetleri tamamladı ve böylece ümmet için kurtuluş saadet ve doğru yol açıklandı; bundan dolayı rahmet ve nimet günü olan meb’es-i nebevi hariç bu günden daha önemli bir gün yoktur, Müslümanların bu günde bağışlanan nimetler karşısında Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olan, namaz, oruç, sıla-i rahim, yemek vermek ve bu güne yakışan merasimler düzenlemek gibi amelleri yapmakla Allah’a şükretmeleri gerekir.

Hadislerde bu günde bazı amellerin yapılması özellikle tavsiye edilmiştir. Onlardan birisi de Gadir günü orucudur.

Gadir Günü Orucunun Hadisi

Hafız Ebu Bekr-i Hatib-i Bağdadi (ö. h. 463), Abdullah b. Ali b. Muhammed b. Buşran’dan, o da Hafız Ali b. Ömer-i Darukutni’den, Nasr b. Habşun’dan, Ali b. Saidi Remeli’den, Zemure b. Rebia’dan, Abdullah b. Şevzeb’ten, Matar-i Verraktan, Şehr b. Huşeb’ten, o da Ebu Hureyre’den rivayet ediyor ki:

“Her kim Zilhiccenin on sekizinde oruç tutarsa, karşılığında Allah-u Teala ona altı ay oruç tutmuş gibi sevap yazar. O gün Gadir-i Hum günüdür, o gün, Resulullah (s.a.a), Ali b. Ebu Talib’in elinden tutarak şöyle buyurdular:

“Acaba ben Müminlerin velisi değil miyim?”

Hazır olanlar: “Evet, öylesin ey Allah’ın Resulü” diye cevap verdiler. Devamında buyurdular:

“Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.”

Ondan sonra Ömer b. Hattab şöyle dedi:

“Ne mutlu sana, ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu sen, benim ve bütün müslümanların mevlası oldun.”

Daha sonra “bugün dininizi sizlere kamil ettim” ayeti nazil oldu. Kim Recep ayının yirmi yedisinde oruç tutarsa, ona altı ayın orucunun sevabı yazılır. Bu gün, Cebrail’in (a.s) Hz. Muhammed’e (s.a.a) ilk vahyi getirdiği gündür. [1]

Aynı rivayeti başka yolla Ali b. Said-i Remaliden de naklediyor.

Asımi, Zeyn-ul Feta kitabında aynı rivayeti yazmış ancak onda Meb’es günün orucundan bahs etmemiştir; Ebu İsmail-i Fakih, Muhammed b. Yahya el-Alevi’den, İbrahim b. Muhammed-i Ami’den, Habşun b. Musa el-Bağdadi’den, Ali b. Said eş-Şami’den, Zemure”den, Ebu Şevzeb’ten. Senedi zikrettikten sonra, aynı rivayeti yazıyor.

İbn-i Mağazili eş-Şafii, Menakıb kitabında Ebu Bekir Ahmed b. Muhammed b. Tavan’dan, o da Ebu-l Huseyn es-Semmak’tan, o da Ebu Muhammed Cafer b. Muhammed b. Nasir-i Huldi’den, o da Ali b. Said-i Remeli’den. aynı rivayeti nakletmiştir.

Sıbt İbn-i Cevzi ve[2] Hatib-i Harezmi,[3] Hafız Beyhaki’nin senediyle, Mustedrek sahibi olan Hakim-i Niaşburi’den, o da Ebu Yali ez-Zubeyri”den, o da Ebu Cafer-i Bezzaz’dan, o da Ali b. Said’ten. aynı rivayeti yazmıştır.

Şeyh-ul İslam Himvini de [4] Hafız Beyheki yoluyla rivayeti nakletmiştir.

tebyan

[1]- Tarih-i Bağdad, c. 8, s. 290.

[2]- Tezkiret-ul Havas, s. 18.

[3]- Menakıb-i Harezmi, s. 94.

[4]- Feraid-us Sımtayn, b:13.

12.10.2014

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.17

 

Abdullah Gül’e 55 koruma 45 personel 18 araç tahsis edildi

Personelin maaşları devlet tarafından ödenecek

Görevini seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a devreden 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 55 koruma memuru ve 45 hizmet personelini kendi hizmetine aldığı öğrenildi. Gül’ün ayrıca 18 aracı da kendisine tahsis ettiği belirtildi.

Eski Cumhurbaşkanlarının yasal olarak Çankaya Köşkü’nden ayrılırken personel ve makam aracı alma hakkı bulunuyor. Gül’ün yanına aldığı personelin maaşları da aynı hak kapsamında devlet tarafından ödenecek.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri görevini yürüten Mustafa İsen,10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Köşk’e ait 2 makam aracı ile 16 personeli yanına aldığını açıklamıştı. 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren 5, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise emekli olurken 6 personeli hizmetine almıştı.

Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Gül çiftinin halen Tarabya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde kaldığını, personel sayısının daha sonra düşürülüp revize edilebileceğini belirttiler.HABERTÜRK 11.10.2014

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.18

 

Fethullah Gülen’i Yazıcıoğlu’nu öldürmekle suçladılar

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sürecini anlatan yeni bir sinema filmi çekiliyor. “Kod Adı K.O.Z.” adlı yapımda dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan'ı Orhan Kılıç canlandıracak.

Filmin tanıtım videosunda Cemaat’e dikkat çekildi. Tanıtım videosunda “Bu bir devlet meselesiydi. Her şey onlara emanetti. Hainler devleti satıyorlardı. Emniyetteki paralel güçler harekete geçmişti. Devlet düşmanları yine işbaşındaydı” ifadeleri yer aldı.  

MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN HELİKOPTER KAZASI

Filmde helikopter kazası sonucu hayatını kaybeden ve suikasta kurban gittiği iddia edilen BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu da yer aldı. Bu kazada Cemaat’in parmağı olduğuna işaret edilen filmde Fethullah Gülen’in Yazıcıoğlu’nun ölümünün ardından “Bir gün vefat edersiniz bir gün sonra cenazenize ulaşırlar” şeklindeki sözlerine yer verildi. Tanıtım videosunda “Efendim helikopter düştü asker ya da sivil kimse bir süre ulaşamayacak” şeklinde konuşmalar yer alıyor.

ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARI

Filmde, Ergenekon ve Balyoz davalarına da yer verildiği anlaşıldı. Tanıtım videosunda, bir kişinin telefonda “Hocam, size de yakın olan paşalar rahatsız oldukları şahısla ilgili birtakım şeyler yapmayı planlıyorlar” telefonun ucundaki diğer kişinin ise “Çok iyi olur” diye yanıt verdiği anlaşılıyor.

Tanıtım videosunun son bölümünde ise Bakara Suresi’nin 204. ayetine dikkat çekildi. Bakara Suresi 204. ayet ise şöyle: “İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Halbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.”  

Senaryo ve yapım çalışmaları bir yıldır devam eden, yapımcılığını Parantez Film şirketinin üstlendiği “Kod Adı K.O.Z.”un çekimleri, kasım ayında başlıyor. Oyuncu kadrosunda Hazım Körmükçü, Turgay Tanülkü ve Tolga Karel’in de yer aldığı “Kod Adı K.O.Z.”un yapımcısı ise Uğur Yalçınkaya. Senaryosunu Parantez Yazı Grubu’nun yazdığı filmin Şubat ayında vizyona girmesi planlanıyor.

İşte filmin tanıtım videosu:

Odatv.com 16.10.2014

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.19

 

Hüseyni matem merasimlerinde tağutlara boy gösterme fırsatı verilmemelidir

Hüseyni kıyamın tahrif edilip içinin boşaltılması girişimleri ve matem meclislerinde Emevi- Abbasi İslam anlayışına sahip siyasilerin boy göstermesinin tehlikeleri üzerinde duran Şeyh Sabahaddin Hoca sözlerini şöyle sürdürdü:

Hüseyni kıyam tanındıkça hakikatler ortaya çıkıyor ve insanlar hakka yöneliyorlar. Hüseyni matem meclislerini bekleyen en büyük tehlike geçmişte olduğu gibi zamanımızda da halkın hakikatleri öğrenmesini engelleyen güç odaklarının bu meclislerde boy göstermeleridir.

Hakikatler su yüzüne çıkıp, tarihi gerçekler insanlara ulaştıkca insanlar fıtratının isteklerine ulaşmanın mutluluğu ile hakka yöneliyorlar. Kerbela kıyamının mesajı toplumları uyanışa ve dirilişe sevketmektedir. 

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde de Kerbela kıyamının içi boşaltılmak, siyasi çıkarlara alet edilmek istendiği için müminler dikkatli olmalı ve oyuna gelmemelidirler. 

Kıyamın temelini oluşturan Kur’ani dayanakları, kıyamın ilahi mesajı, zalimlere başkaldırı ilkesi, itikadi, irfani ve siyasi yönü göndeme gelmemesi için Kerbela katliamını sahiplenme girişimi bu eşsiz kıyamın içeriğini boşaltma hilesi olarak karşımıza çıkıyor.

Günümüzde yapılan matem merasimleri, konferanslar, etkinlikler Kerbela kıyamının asıl mesajını bütün yönleriyle insanlara ulaştırma hedefinde olmalıdır. İtikadi, ahlaki, kültürel, sosyal özellikle de siyasi yönü anlatılmalıdır.

Bu konuda başta ulema olmak üzere mütefekkirler, aydınlar ve Hüseyin aşıkları Hüseyni kıyamın gerçek çehresini dünyaya duyurmanın yanısıra dost kılıklı siyasilere dikkat etmeli ve bu merasimlerin gerçek hedefinden uzaklaştırılmasına izin vermemelidirler. Hüseyni merasimler siyasilerin kendi mesajlarını verecekleri yerler olmamalıdır, İlahi önderlerin yerlerini gasbedip oturdukları yerden timsah gözyaşları dökmelerine aldanılmamalıdır. 

Emevi saltanatını İslami bir hakimiyet olarak gören bir siyasetci veya din adamının İmam Hüseyin meclislerinde ne işi var?

Emevi İslam anlayışını savunan ve onların yolunu takip eden bir ilahiyatcı, bir devlet adamının Hüseyni yas konferans veya seminerinde ne işi olabilir?

Abbasi saltanatının hilekar siyasetlerinin takipcisi olan timsah gözyaşları döken devlet adamları gerçekten Hüseyni kıyamın tanınmasını mı istemektedirler?

Hüseyni merasimlerin onların sunacakları bilgilere ihtiyacı mı var? Kerbela kıyamını bu zevat mı müslüman halkımıza tanıtacaktır?

Hüseyni meclislerini kendi hedeflerine ulaşmak için bir fırsat olarak gören siyasetcilerin bu meclislerde boy göstermesi İmam Hüseyinin makamını yüceltir mi?

İktidar çevreleri ve iktidar düşkünlerini davet ederek merasimlerin görkemli olmasını umanlar bilmelidir ki Hüseyin meclislerinin bu çevrelere ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Bilakis insanların Hüseyni meclis ve meramislere ihtiyacı vardır.

Onların hidayet olduklarına veya Hüseyni mektebe iyimser baktığına inanmak ise daha vahim ve saflıktır. Bu insanlar Emevi ve Abbasi İslam anlayışının meyveleridir, onların ekdiği tohumların yeşermeş fidanlarıdır.

Onların tek hedefi vardır, kendilerini Hüseyni gösterip insanların duygularını sömürmek, Hüseyni kıyamın için boşaltmak; bakın bunlardan bir tanesi Kerbela kıyamının siyasi boyutundan bahs ediyor mu? Tek biri Hüseyni kıyamın geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı kapsayan evrensel olduğunu söylüyor mu? Bir tanesi İmam Hüseynin, zamanın zalimi, tağutu, İslam dinini yok etmek isteyen İslam ümmetine musallat olanların, sulta kurmuşların zalim olduğunu söylüyor mu? Bunlardan hangisi, Hüseyni kıyamın gerçekleşmesine sebep olan, ortam hazırlıyan faktörlerin şimdi de var olduğunu söylüyor?

İmam Hüseyini peygamberin torunu olduğu, zulme uğradığı için sevdiklerini iddia ederler, ama O’nu imam olarak velayet sahibi olarak kabul etmezler.

Yezidi kınarlar ama bir şahıs olarak, bir zihniyet ve tağutun sembolü olarak değil. Çünkü kendileri de İmam Hüseyni kıyama zorlayan Yezid’in yaptığı işleri yapıyorlar.

Öyleyse İmam Hüseyin’in Yezid’e neden karşı olduğu, neden biat etmediği, neden kıyam ettiği ortaya çıkması gerekir. 

Zamanın Yezidlerinin, Emevi zihniyetini taşıyanların kimler olduğunun ortaya çıkması gerekir. Bu zihniyetteki siyasileri; bakan, milletvekili, belediye başkanı, v.s.. gibilerini Hüseyni merasimlere davet etmek onları halkın gözünde yüceltir ve onların gerçek çehresinin gizli kalmasını sağlar. Tağutun kimler olduğu gizli kalır, bunların çehresi ileride ortaya çıktığı zaman “biz bilmiyorduk”, “o zaman maslahat buydu “, “bunlar böyle değildi ve değiştiler” gibi bahaneler yapılan hatanın derecesini azaltmaz. Mümin bir delikten iki defa sokulmaz.

Kuzu postu giymiş bu kurtların derdi Hüseyni kıyam değil, Hüseyni yol değildir. Bunların İslam derdi de yok. Bunlar sadece kendi saltanat ve koltuklarını düşünürler. Bu gibi insanların Hüseyni konferans, seminer ve toplantılarda başa geçirilmesinden kaçınılması ve uzak tutulması gerekir. Katılmak isteyenlere engel olunamaz elbet, ama halktan biri gibi gelip katılır ve merasimleri reklam meydanı olarak kullanmasına müsaade edilmemelidir. Rasthaber/Berlin 26.10.2014

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.20

 

AŞKIN MERKEZİ KERBELA

Yerle göğün madde ile mânanın birleştiği nokta Aşkın merkezi Kerbela’dır; yaratılmış tüm varlık tek bir noktadır.

TAHA HABER - Bu nokta İlahiVahdaniyet'in Ehediyyet sıfatının tecelli ettiği (Ehed) birliğin ve tekliğin merkezidir. Bu merkez yaratanla yaratılmışın arasında yaşanan aşkın buluşma noktasıdır. Bu nedenle insan-ı kamil sevdiklerini maşukuna kurban ederek, O’nda fani olmasını ister. Bu fani oluş mümin kalplerde el ve ayak izi bırakarak yaratılmışlarla yaratan arasında köprü kurar ve Urvet'ülVuska'yı oluşturur. Bu ip yükselmenin, özgürlüğün ve hürriyetin ipi olur. Her kim buna sarılırsa aşkın merkezinde (EHED) diyerek fena-fillah olur; işte o zaman zaferin, kurtuluşun müjdesi verilir.(Vebeşşirilmüminin) Müminleri müjdele ya Muhammed (s.a.a)’ diye hakkın sesi gelir mümin gönüllere.

-Evet! Kerbela; Temiz kalplerin cesur yüreklerin Mevlası'yla birleştiği aşk ehlinin manevi merkezi, canlar cananıyla birleşmiş mâna dolu İlahi sofranın etrafında, cennet pazarlığı yapılıyor can, mal, evlat ve sevdikleri karşılığında. Satıcısı Huseyin (a.s) alıcı ise Allah; ne güzel bir muamele var bu sofranın etrafında. Melekler diz çökmüş ve hayret içinde seyrediyorlar yapılan anlaşmayı, fısıltı başlar meleklerin arasında, işte secde ettiğimiz nokta; bakmalıyız İmam Huseyn'in durduğu noktaya. Arştan bir nur var Huseyn’in(a.s) ayak bastığı yerde, yaratılmış bütün varlık ’Ya hu yamenlehu illa hu’ diyerek döner bu nur ekseninde. Şeytan kudurmuş saldırı yapmak ister mümin gönüllere. Boşuna uğraşma İblis! Aşıklar maşukuyla birleşmiş, girersen yanarsın baştan ayağa! Senin dostların karşı tarafta cehennemi yaşıyorlar seninle birlikte, ahirete gitmeden bu dünyada.

-Ey asrın müslümanı!. Asrın aşk reçetesini sanada yazıyor Kur’an, oku, düşün, dinle, tefekkür et girmek için aşkın mektebine, kulak verecekmisin okunacak olan ayete, bu ayet aşıklar maşukuyla pazarlık yaptığı arşın arzla bağlantı yaptığı makamdır; şimdi iyice dinle:

-‘’Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (bu) Allah’ın Tevrat’ta da, İncil’de de ve Kur’an da da üstlendiği gerçek bir vaattır. Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir. Müjdeler olsun size, işte en büyük mutluluk ve en büyük kurtuluş. (Bu alış verişi yapanlar, tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler,cihad edenler, rüku edenler, secde edenler iyiliği emredip kötülüklerden alı koyanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!.’’ 9/111-112

-Oldukça önemli bir pazarlık var ayetin metninde; öyle bir pazarlık ki kanları donduruyor damarlarda. Alıcıdan bir ses geliyor ben müslümanım diyene, hele lebbeyk ya Huseyin diyenlere, vereceğim şey veya alacağım şey nedir diye sorarsan ayetin metnine, cevaben mal, can ve sevdiklerini vereceksin Allah yolunda, verilecek sana karşılığındaCennet-i Ala. Eğer hazırım dersen bu muameleye ayetin metni yeni bir şart koyar önüne. Önce tövbe et der tüm günahlarından, ta kul olasın Mevla'ya, kurtulasın nefsin ve şeytanın şerrinden. Kul olman için önce temiz olmalısın seni kirletmiş günahlardan, günahlardan arındırılmış bir insan olarak dur mevlanın huzurunda, ta aram bir kalple hamd edebilesin yüce yaratana. Zulme, şirke, küfre ve ikiyüzlü münafıklara karşı malla, canla ve sevdiklerinle birlikte cihad edeceksin Allah yolunda. Bu eylemin rüku ve secde halinde teslim olduğunu gösterecektir yüce Mevla'ya. Emribilmaruf nehyi anil münker yaparak davet edeceksin insanları yüce Mevla'ya. Allah’ın hudutlarını koruyacaksın diyor yüce Mevla sana, ta oturabilesin aşk mektebinin Kerbela’daki sofrasının kenarında. İyice dinliye bildikmi dostlar ayetin metnindeki var olan manayı, can, mal ve sevdiklerimiz isteniyor bizden; ta kayıt yaptırabilelim kıyam merkezi olan Kerbela’ya.

-Kerbela: Cennetle cehennem arsında kurulmuş bir köprüdür ayırmak için hakla batılı. Hemde zalimle mazlumun çizgisidir Kerbela. İlahi aşkın merkezi olan Kerbela’da yakılan özgürlük meşalesi asrımızda yeniden beşeriyete sunmuştur Kerbela. Rengi değişmiş yüzü ve benzi sararmış olan mukaddes İslam’a yeniden hayat veren dökülmüş temiz aşk kanı 1979’da yaplan İslam Devrimi'yle tüm beşeriyete seslenerek kurtuluş reçetesinin sunmuştur. Bu sunuş özgürlüğün, bağımsız ve hür yaşamın davetçisi olmuştur mazlum ve sömürülmekte olan insanlara. Bu davet büyük yaralar açmıştır zalim ve sömürgeci müstekbirlerin sinesinde. Zira hayata yeniden dönüş yapmış mukaddes İslam dini Kerbela’nın aşk mektebinden almış olduğu ilhamla. Çünkü manaile madde ikisi bir arada, İlahi aşkı oluşturmuşlardır Kerbela’da. Madde ile mana ikisi eşit oranda birleşince bir insanda küfre ve zulme karşı devrimin çeğirdeklerini oluşturur dünyanın her noktasında, olur Kerbela yaşar Huseyn'in (a.s) aşkını ayağını bastığı her noktada.Huseyin bir gönül meyvasıdır, onu lemsedince insan yaşar İlahi aşkı dünyanın neresinde olursa olsun farketmez ona, uzaklık, yakınlık maddi bir görüntüdür aşkın kalıbına sığmaz; zira aşk öyle bir şeydirki, durur insana insandan daha yakın bir mesafede.

-İki aşk yaşanıyordu Kerbela’da; biri Ömer binSad’ın aşkıydı; yandıkça yakıyordu Sad’ın oğlunun ciğerini bir kor gibi Rey şehrinin valiliği. İblis ve insani şeytanlar fısıldıyorlar Ömer binSad’ın kulağına: Bitir bu işi yoksa gider Rey şehrinin valiliği elinden! Bir dünya hırsı ve valilik makamının aşkı yakıyor Ömer’i cehennem ateşinde. İşte buda bir aşktır salt bir madde insana hazırlar cehennemi hem dünyada hemde ahirette. Çünkü yer almış şeytanın safında; bütün programı hazırlanmıştı Şam’daki Yeşil Saray'da Yahudi lobisi tarafından, tarihe yazılmamış bir cinayetin işlenilmesi istenilmişti Ubeydullah bin Ziyad’tan. ‘Ya Huseyn İbni Ali huzurumda durup diz çökerek beyat edecek bana yada başı kesik bir tepsinin üzerinde sunulacak bana’. Yezid'in bu fermanı kavuşunca Ubeydullah’a ölümle sonuçlanması istenmişti yeşil saraydan. Ömer binSad kalmıştı iki taşın arasında. Bir yanda duruyor Peygamber  nuru diğer bir tarafta ise Rey şehrinin valiliği yakıyor Ömer bin Sad’ın yüreğini. Zira Yezid ferman yazmıştı Mercan'ın oğluna, ya Huseyin beyat edecek eğilecek huzurumda yada kafası getirilecek bana. Mercan'ın oğlu öper mektubu koyar başına, çağırtır Ömerbin Sad’ı huzuruna, seni vali tayin etmiştim vali olarak gidecektin Rey şehrine, ama Yezid bin Muaviye’den mektup gelmiştir bize, ya Huseyin bin Ali diz çöktürüp beyat edecek Yezid'e ya kafası götürülecek Şam’ın sarayına, bu işi yapacak cesur birisi yoktur senden başka aramızda, önce bunu yapacaksın sonra gideceksin Rey şehrinin valiliğine, yüzü kıpkırmızı olur itiraz etmek ister Mercan'ın oğluna, ama Ubeydullah bin Ziyad Rey şehrinin valiliğini koyar ortaya, ya Huseyn’in başı ya Rey şehrinin valiliği. Oldukca çetin bir imtahanla kalır karşı karşıya, ama Ömer bin Sad’ın kalbinin derinliğine taht kurmuş ve aşk haline dönmüş vali olma muhabbeti söker onun kalbinden imanını, boyun eğdirir Yezid’le Mercan'ın oğluna işte tarihin en kötü insanı olarak geçer tarihe!.

-Diğer bir aşk daha vardır yaşar Kerbela’da. Huseyin (a.s) oturmuş çadırında sadece yardımcısı Allah ve Allah’la irtibat kurmuş yaranları var yanında. Manevi bir hava, misk gibi esiyordu Kerbela sahrasında, İlahi Kelimetullah uğruna canlar hazırlanmış kurban olmaya. İmam Huseyin (a.s) yiğitçe durmuştu küfrün ve zulmün karşısında yaranlarıyla birlikte. Çünkü öz Muhammed’i (s.a.a) dinin kaydını yaptıracaktı tarihe, bu bir çizgi olacaktı kıyamete kadar mümin ve muvvahid olan müslümanlara. Bu direniş ve kıyamıyla yeniden yol haritasını çiziyordu İmam Huseyin ceddi Muhammed (s.a.a) aşkına. Necis elleriyle el karıştırmıştı Ümeyye oğulları mukaddes İslam'a. Büyük bir mesuliyet ve sorumluluk düşmüştü İmam'ın boynuna, temizlenmesi gerekiyordu mukaddes İslam’ın, bunun için İmam kıyam etmişti Süfyan ordusuna, çünkü temiz bir din bırakması gerekiyordu gelecekteki nesillere.

-Evet!. İmam Huseyin oluşturmuştu bir aşk merkezi, takvası zirvede, oturmuş yalvarıyor Mevla'sına Sidret'il Münteha'da, ya Rabb  bir yol haritası çizmek istiyorum senin rızana uygun, sevdiklerimimi istiyorsun vermeye hazırım yer ve gök ehli şahid olsun. Bütün varlığım sana kurban olsun yeterki ceddimin emanet ettiği din baki kalsın!.

-Evet!. Kerbela’nın metninde varolan hakikat Hz. Muhammed’in(s.a.a) iki ağır emanet vardır. Bu iki emanetten biri Kur’an-ı Kerim diğeri ise Ehl-i Beyt’idir. Akıl sahibi ve düşünüp tefekkür etmesini bilen her imanlı insan bu iki emanetin yüklemiş olduğu mesuliyet ve sorumluluk bilincini idrak ederek onu korumayı en mukaddes görev bilir ve herşeyini onu korumak için feda etmeyi kendine vazife bilir. Bu İlahi görevin temeli dört ana sütun üzerinde bina edilir. Halis ve katkısız bir iman, sadakat, samimiyet ve takva. Bunlar şeytanın ve şeytan olan insanların şerrinden korur ve bunların insanın kalbine nüfuz etmelerine engel olur. İman; tam manasıyla kalbe oturmuş insanın iç dünyasında güven ve emniyeti sağlamış yaradılış nuruyla irtibat kurarak Mevla'sında fani olmaya kendini hazırlamış bir makamın gerçekleşmesidir. İmanın tezahüratı olan sadakat insanın söz ve işiyle inandığını kanıtlamasıdır. Samimiyet inandığı davasına sevdiklerini onun uğrunda vermesiyle kendini kanıtlamasıdır. Takva ise bunların insana kazandırdığı zirvede kendisine layık olmayan işleri yapmama kimliğidir. Bu dört ilkeye bağlı bulunan diğer ilkelerinde birleşmesiyle insan-ı kamil meydana gelir ve Kerbela mektebi oluşur. Böyle bir mektebin bir daha oluşması mümkün değildir dersen Allah’ın ayetine itiraz etmiş olursun. Zira Allah insanın gücünün yetmediği birşeyi ona yüklememiştir.  Emrettiği şey onun gücü dahilindedir. Böyle bir söylem imanın zaifiyeti ve düşmanın fısıltısıdır. Bu söylemlerin doğru olmadığını asrımızın büyük devrimcisi ve ümmet imamı İmam Humeyni (r.a) bu mektebi gerçekleştirerek dünya emperyalistlerini İslam'ın önünde diz çökmeye davet etmiştir. Bugün günümüzde yapılmış İnkılab'ı 35 yıldır korumakta olan İmamımız ve Rehberimiz Ayatullah'ul Uzma Seyyid Ali Hameney'i (damet berakatuhu) yukarıdaki Huseyni mektebin ilkeleriyle batıla karşı izzetli direniş ve cesaretiyle güçlü bir devlet inşaaetmektedir. Müstekbir zalimler ve onların destekçileri olan sözüm ona müslümanlar istemeseler de Kerbela’nın aşk mektebi bütün azametiyle Yezidi mekteplere karşı kimliğini ve yol haritasını ortaya koymuştur.

-Evet!.Mümin kalplere sahip olan yiğit gençlerimiz bulunduğu her coğrafya üzerinde kendisine emanet bırakılmış olan Kur’an ve Ehl-i Beyt’in korunması yaşama alınması ve yaşatılması için oluşturmuş olduğu Kerbela’yı aşkı yaşayarak yerine getirme iftiharını yaşamaktalar. Aşkın nurunu yakalamış o eksende hareket ederken üstün bir ahlak onurlu bir duruş sergiliyerek aşk mektebi olan Kerbela’yı temsil eder. İlim, hikmet ve marifetle hayatını şekillendirerek Huseyni mektebe kayıt yapma kimliğini kazanır. Kendi nefsinde ve ailesinde öylesinine İslam’ı yaşarki mensubu bulunduğu Ehl-i Beyt Mektebi'nin ziyneti olur. Mazlumun ırkı, milleti ve dini sorulmadan onun yanında yer alır ve zalim karşısında durur mazlumun hakkını zalimden alma mücadelesini verir. Laik ve seküler din anlayışıyla İslam Ümmeti'ni idare etmekte olan devlet ve hükümet adamlarına itaat etmez, onlara yardımda bulunmaz, onlara destek vermez ve laik sandıklarda oy kullanmaz. Zira seküler ve laik bir  yönetim şekline inanarak devlet yönetenler Allah’ın dinine karşı bayrak açmış zalimlerdirler. Zalime yardım etmek ve ona destek çıkmak bu ehveni şerdir ve diğerlerinden biraz daha iyidir diyerek menfaatını gözetleyenler o zalim ve laik idarecilerle  beraber huzuru hakka gelecekler.

-Evet! Manevi aşkın, fedakarlık ve isarın, sadakat ve samimiyetin, itaat ve teslimiyetin, sevgi ve muhabbetin, kardeşlik ve dostluğun, cesaret ve yiğitliğin, mesuliyet ve sorumluluğun bilinç merkezi olan Kerbela Mektebi her asır ve zamanda kendi mensuplarına yukarıdaki ilkelerle donatılmış olmalarını ister. Çünkü ilahi emanet olan Kur’an ve Ehl-i Beyt ancak bunların kazanımını elde etmiş olanlar sahiplenebilir ve zalimlere, bu dini istismar edenlere, sembolik Şii inancını taşıyanlara karşı mücadele edebilmesi için yukarıdaki ilkelere sadık kalarak oluşturmuş olduğu Kur’an ve Ehl-i BeytMektebi ile karşı çıkma cesaretini elde etmiş olur. Aksi halde slogan ve gösterişten öteye gitmez!..

-Aşura sadece bir matem günleri olarak hayata getirilmemelidir. Belki bu on günlük Kerbela’daki duruşun metninde var olan hakla batılın, imanla küfrün, zalimle mazlumun ayrımını yaparak Kur’an ve Ehl-i Beyt Mektebi'nin çizgisini belirleme vardır. Bu metinden insanlara sunulmak istenen mesaj ise tüm asırlarda Muhammed’i (s.a.a) olan mümin ve muvvahidlerin yaşamış oldukları her asırda hakla batılın, imanla küfrün, zalimle mazlumun ayrımını yapmasını ister ve hakla beraber olarak batıla  ve zalimlere karşı mücadele vermesini ve asla taviz verilmemesinin mesajını sunar.

-Evet!. İyice oku Kerbela’yı, in inebildiğin kadarı ile in Kerbela toprağına kulağını koy dinle bak ne tür sesler gelecektir kulağına. Mesuliyet ve sorumluluk çağırısı var sana, sahip çık sana emanet edilmiş Kur’an ve Ehl-i BeytMektebi'ne. Bu senin imanın, namusun, şahsiyetin, kimliğindir hem dünyada ve hemde ahirette. Cihad aşkıyla yaşa, zulme ve laik idarelere karşı dur, geç İmam Hameney'in safına kurtuluş müjdesi gelecektir birgün sana. Kalbindeki imanına iyi sahip çık yaşa İmam'ın aşkını ta seni kıyama kaldırsın bugünkü Yezidler'e karşı, yoksa miskin miskin Huseyin Huseyin diye ağlarsın Huseyni’lerde hizmet edersin asrımızın Yezidlerine. Unutma birgün utanırsın İmam Huseyn’in (s.a) huzurunda. Öyle ise dikkat et ey dost İlahi Velayet'e karşı mesuliyet ve sorumluluğunu vicdani bir muhasebe yaparak asrın Yezidleri karşısında ki duruşuna bak!. Muhammed Avci 30.10.2014

 

30.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.21

 

Bütün cemaatler artık örgüt

Gülen Cemaati’yle birlikte, Menzilciler, Süleymancılar, İsmailağa, İskenderpaşa ve Nurcular da örgüt kapsamına alındı.

AKP hükümetinin, 17 Aralık sürecinde başlattığı “paralel yapı” ile mücadele operasyonu, Türkiye’de faaliyet gösteren tüm cemaatleri yaktı.

Tarihin en uzun MGK toplantısında alınan karar doğrultusunda, güvenlik birimleri “legal görünümlü illegal yapılar”la ilgili bir çalışma yaptı. Çalışma kapsamında, devlet içinde örgütlenmiş tüm yapılar, “Paralel Devlet Yapılanması” olarak nitelendirildi. Yani tüm cemaatler, “Paralel Devlet Yapılanması” olarak kabul edilirken, sadece aralarında fraksiyon farkı olduğu kaydedildi.

Örneğin, Gülen Cemaati’nin adı PDY-PÖ olarak belirlenirken, İskenderpaşa cemaatine PDY-İÖ adı verildi. “Legal görünümlü illegal yapılar” ile ilgili çalışmanın ayrıntıları şöyle: 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan ilk Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında, paralel yapı ile mücadele kararı alındı. Bu çerçevede, devlet içinde yapılanan tüm “yapılarla” topyekün mücadele edilmesi öngörüldü. Ve bu karar, MGK’nın bildirisinde “legal görünümlü illegal yapılarla mücadele” olarak kamuoyuna açıklandı. Kararın ardından, güvenlik birimleri devletin içindeki “legal görünümlü illegal yapılarla” ilgili çalışma yaptı. Çalışma, Bakanlar Kurulu’nda ele alınacak ve ardından da kırmızı kitaba girecek. Çalışma kamuoyunda kırmızı kitap olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne eklenecek. Kırmızı Kitap’ta en son 2010 yılında değişiklik yapılmış ve bu değişiklik ile irtica ile mücadele kitaptan çıkarılmıştı. Son dakika bir değişiklik yapılmazsa, irtica ile mücadele bu kez kitaba, “paralel devlet yapılanması” olarak girmiş olacak.

MASONLAR VE ÜLKÜCÜLER
Güvenlik birimleri tarafından yapılan çalışmada, devlet içinde yapılanan cemaatler ve topluluklar, “bir çatı örgütü” adı altında toplandı. Bu örgütün adı ise “Paralel Devlet Yapılanması” oldu. Örgütün bir de fraksiyon ayağı bulunuyor. Yani cemaatlerin ve toplulukların isimlerine göre paralel devlet yapılanması değişik kollara ayrılıyor. Örneğin şemada Fethullah Gülen grubuna PDY-PÖ ismi verildi. Ve açılımı da Paralel Devlet Yapılanması-Pensilvanya Örgütü olarak belirlendi. Bunun dışında Menzil tarikatı, PDY-MÖ, Sü
leymancılar grubu da PDY-SÖ ismiyle anıldı. Yine aynı taslak çalışmada, Çarşamba cemaati, PDY-ÇÖ ismiyle, Paralel Devlet Yapılanması-Çarşamba Örgütü ismini alırken, Nur cemaati de PDY-NÖ ismi verildi.

Öte yandan devlet içinde yapılanan örgütler arasında, masonlar ve ülkücüler de bulunuyor. Devlet içinde güçlü olan kadroları bulunan örgütlerle ilgili yapılan çalışmada, her iki gruba ait kişilerin sayısının fazla olduğu görüldü. Bunun üzerine, söz konusu gruplar da “Paralel Devlet Yapılanması” olarak kabul edildi. Yani, cemaatler, ülkücüler ve masonlar, “legal görünümlü illegal” yapılar olarak tek çatı altında toplanmış oldu. Taraf’ın haberine göre; söz konusu çalışmanın ne kadarının Bakanlar Kurulu’nda kabul edileceği henüz bilinmiyor.

EKİP OLUŞTURULDU
Öte yandan, “paralel yapı” ile mücadele hükümeti zor durumda bıraktı. Güvenlik güçleri tarafından yapılan çalışmalar büyük bir gizlilik içinde yürütülüyor. Ve bu çalışmaların sadece, “Gülen cemaati” ile ilgili olduğu bilgisi veriliyor. Ancak bazı başka cemaat üyelerinin çalışmanın kendilerini de kapsadığına yönelik bilgilere ulaştıkları öğrenildi. Bunun üzerine AKP hükümetinin, cemaatleri ikna etmek için bir ekip oluşturduğu ve bu ekibin önümüzdeki günlerde kanaat önderlerini ziyaret ederek, çalışmanın sadece Gülen cemaati ile ilgili olduğunu anlatacağı bildirildi. g.port 29.11.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

İmam Mehdi’nin en büyük düşmanı Siyonistlerdir

İmam Mehdi’nin en büyük düşmanı Siyonistlerdir / Şia’nın bakışı hem yeşil hem de kızıldır

400 Siyonist bilim adamı Tel Aviv’de bir araya gelerek Şia’nın ve İslam Devrimi’nin mahiyetini incelemek amacıyla bir konferans düzenlediler. Bu konferansın makaleleri ‘Şia İnkılabı ve Direniş’ başlığı altında basılmıştır. Onlar burada şöyle diyorlar: ‘Şiiler İmam Hüseyin’in zikriyle kıyam ediyor ve İmam Mehdi’nin zikriyle de bu kıyamlarını koruyorlar.’ 

ABNA Haber ajansına konuşan Hüccetül-İslam Muhammed Rıza Fuadiyan, Aşura kıyamı ile İmam-ı Zaman’ın (Allah zuhurunu acil kılsın) hareketi arasında çok yakın bir irtibat olduğunu belirterek bu ilişkinin sadece kendilerinin değil düşman tarafından da kabul edildiğini söyledi.

Fuadiyan şöyle devam etti: 

“400 Siyonist bilim adamı Tel Aviv’de bir araya gelerek Şia’nın ve İslam Devrimi’nin mahiyetini incelemek amacıyla bir konferans düzenlediler. Bu konferansın makaleleri ‘Şia İnkılabı ve Direniş’ başlığı altında basılmıştır. Onlar burada şöyle diyorlar: ‘Şiiler İmam Hüseyin’in zikriyle kıyam ediyor ve İmam Mehdi’nin zikriyle de bu kıyamlarını koruyorlar.’ Yani en büyük düşmanımız Şia’nın hüviyetinin İmam Hüseyin’de ve hedefinin de İmam Mehdi’de tecessüm ettiğini, başka bir ifadeyle kızıl ve yeşil bakışa sahip olduğunu biliyor.”

Fuadiyan ayrıca “Aşura’nın hicri 61 senesine hapsedilmeyerek gelecek inşa edici yönünün vurgulanması gerektiğini” belirterek Aşura törenlerinde “Siyonistlerin İmam Mehdi’nin en büyük düşmanı olduğunun belirtilmesinin zorunluluğuna” da değindi.05.12.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Nursuz cemaat

Bedduayla başlayan ortaklar savaşı dualarla devam ediyor!

Pis işlerine Allah’ı karıştırdılar. Allah çarpa da, göresin…

Zaten çarpılmışlar ama bu, görürsen böyle…

Görmezsen ortaklardan biri “derin” hoca, diğeri dünya lideri!

Öyle bir dünya lideri ki, ortağı ne isterse veriyor. Kendini arkadan iyi hançerlesin diye…

Öyle bir dünya lideri ki, kendisine Eşbaşkanlık görevi verenlerin, tam on iki yıl hizmetlerinde bulunduktan sonra, onların dış güçler olduğunun farkına varabiliyor. 

Sanki kameralar önünde “Obama’nın sesini özledim” diyen kendileri değil! ‘Stratejik Ortaklık’ adı altında Suriye başta olmak üzere İslam dünyasında kan ve gözyaşına sebep olan zihniyetin temsilcileri değil!..

Suriye’den gelecek tehditler bahanesiyle ülkemize Patriotları konuşlandıranlar, İsrail’e kalkan olan Kürecik radar üssünü yerleştirenler, “Bu topraklar NATO toprağıdır” diyenler kendileri değil. Bu ne pişkinlik ya…

Bu kadar da olmaz. İnsanlara bu kadar aptal muamelesi yapmayın. Bari giderken dürüst bir siyaset izleyin!

Ortağın diğeri ise daha dün, ölülerin bile bu iktidara oy kullanmasını istemişti. Kendini dinleyen ölüler oldu mu bilmiyoruz. Ama dinleyenler diri bile olsa, ölü olur bunların peşinde!

“Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” diyenleri, “dar görüşlü marjinal” ve “hoşgörüsüz” olmakla suçlarlardı. Şimdi, on iki yıl beraber yürüdükleri ortaklarına karşı ne kadar hoşgörülü olduklarını görüyoruz!

Kâfir’e kâfir demeye şiddetle karşı çıkan şakirtlerin, şimdi yol arkadaşlarına “Nemrut” dediklerine şahit oluyoruz. Ehlikitaba(Yahudi ve Hıristiyanlar) beddua okumayı men edenler, ortaklarına adeta lanet okuyorlar.

İki taraftan da insanların kafaları karışık... Peşlerinde gittikleri, ortakları ilk defa sorgulamaya başladılar. Henüz sorgu aşamasında olmasalar bile şüphe içerisine düştükleri kesin.

Kendilerinin ne kadar Ak olduklarını iddia ederlerse etsinler. Ak olmadıklarını mensupları da biliyor. O sebeple, “kim gelse çalacak, varsın bunlar çalsın” diyorlar. Dün iktidarın Haçlı yolunda Batıyla birlikte hareket etmesine “Hak” diyenler bu gün yolsuzluklara “ak” diyorlar.

“Amerikasız olmaz”, “vatan sevgisi zaaftır”, “vatan seccademi serdiğim yerdir”, “vatan dayak yemediğim yerdir” söz ve anlayışların sahipleri, istedikleri kadar gittikleri yola “nur yolu” desinler.

“Yahudi ve Hıristiyanlarla amentüde ittifak halindeyiz” diyen Şahin yazarları, yollarının ne olduğunu ortaya koymuşlardı. Kimseye iftira etmiyor, sadece yaptıklarını ve yazdıklarını hatırlatıyoruz.

İki ortağın da peşinde gidenler kaybettiler. Kazandık zannederler ama kaybettiler. Toprağın altına girince, gerçek manada kaybetmenin veya kazanmanın ne olduğunu görürler.

Cemaat topluluk demektir. İnsanlar, cemaatler yani topluluklar halinde cennete veya cehenneme girerler. Kuş bile sürüyle uçar. “Arkadaşını söyle senin kim olduğunu söyleyeyim” yahut “kişi sevdiklerinin dini üzeredir” uyarıları niçin?

Adı ak olan karanlıklara pak dememek, nursuz cemaate, Nur Cemaati dememek için değil mi? Nursuz cemaat demişken kimse üzerine almasın. Hakka batıl, batıla Hak diyen bir cemaat nursuzdur. Hıristiyan ve Yahudilerin kurtulmuş olduklarını söyleyenler, “üç Hak din”, “semavi dinler”, “ilahi dinler”, “İbrahim’i dinler” diyerek, İslam’ın tek hak din olduğu gerçeğinin üstünü çizenler, Nursuz Cemaat üyeleridir. (Sözümüz Müslüman’ı bağlar)

Başka… 

Devlet ve millet malını yiyenler. Bakmayın öyle hırsızlığa fetva veren Karaman’lara…

Allah zerrenin bile hesabını sorar.

Efendimiz “Müslüman elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kişidir” diye buyurmuyor mu? Ellerinden ve dillerinden çektiklerimizin Peygamberin yolunda olmaları nasıl mümkün?

Onların “ak” olduklarına, “nur” olduklarına inanarak vebalden kurtulamayız. “neden akletmezsiniz?” ilahi uyarısı akıl sahipleri içindir.

Aklı kullanmamanın suç olduğunu da unutmayalım. Yusuf Karaca 30.12.2013

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Nasıl bir hizmet anlayışı bu?

Pensilvanya’ya müntesip cemaate yapılan operasyonun kapsamı oldukça genişletildi.

Bu kapsamda emniyet müdürlerinin, birçok emniyet mensubunun görev yerleri değiştirildi. Savcılarla ilgili yeni düzenlemeler yapıldı.

Maliye Bakanlığı’nda 8 kişinin görevine son verildi.

Daha birçok devlet kademesinde paralel devlet yapılanması oluşturan cemaatin mensuplarının ayıklanacağı ifade ediliyor.

İster istemez akla gelen soru şu: Kendisini bugüne kadar hizmet hareketi olarak tanımlayan bir cemaatin devlet kurumlarına bu kadar nüfuz etmesinin ne tür bir sebebi olabilir?

Öyle ya, eğer bir hizmetten bahsediliyorsa ve bu dini ve kültürel bir hareket olarak kendisini ifade ediyorsa, bunun hedefi insanlara doğruları anlatmak, sıkıntılı olanların sıkıntılarını gidermek, bağlı olduğun kültür ve medeniyetin değerlerini birilerine ve özellikle genç nesillerle aktarmak, çaresize çare olmak, unutulan hakikatleri öğretmek, kısaca millet ve ülke yararına insan kazanmak olmalıdır.

Peki, normal şartlar altında hedefi bunlar olması gereken bir hizmet hareketi, neden emniyette, adalet mekanizmasında, askeriyede, maliyede, MİT’te ve bilmediğimiz birçok stratejik kurum ve kuruluşta paralel bir yapılanma yoluna gider?

Kimse, bu sadece hizmet içindir demesin, çünkü kimse buna inanmaz.

Hangi Cemaat, ya da hizmet hareketi mali konularda ayağına basıldığı zaman birilerinin porno kasetlerini servis ederek, baskı ve şantaj yoluna gider ki?

Hangi hizmet hareketi, 11 yıldır beraber yürüdükleri siyasilerin, ABD tarafından deliğe süpürülme faaliyetine sonuna kadar öncülük eder ki?

Düşünün, yıllarca bugün okyanus ötesinin düğmeye basmasıyla başlatılan operasyonlar için deliller toplanmış, görüntüler, fotoğraflar, evraklar biriktirilmiş. 

Benim bildiğim bir hareket hizmetse o, kim olursa olsun insanların, özellikle de omuz omuza yıllarca beraber yürüdüklerinin ayağını kaydırma gibi bir işe koyulmasını nasıl izah edebiliyor?

Eğer hizmet denilen şeyin İslam adına yapıldığı söyleniyorsa, İslam’da yanlış yapan kardeşini ikaz etme, uyarma, yol gösterme vardır; yan yana güle oynaya bulunurken ileride ayağını kaydırmak için aleyhinde delil toplamak yoktur.

Bir önemli nokta da bu tür derin faaliyetlerin gerçekten sadece cemaatin hizmet konusunda önünün açılması için mi yoksa başka derin hedefler için mi yapıldığıdır?

Bu sorunun cevabını, dünyanın birçok yerinde faaliyet gösteren cemaatin faaliyetlerinin, milli bir çizgiye dönen Rusya’da neden yasaklandığında arayalım.

Birkaç yıl önce Rusya Yüksek Mahkemesi, cemaatin okullarının kapatılmasına karar vermişti ve kapatılmıştı; Rusya’nın önde gelen kuruluşlarından Yakın Doğu Enstitüsü ise cemaatin CIA’nın paravanı olduğunu açıklamıştı.

Enstitü’nün uzmanlarından Şeglovin, CIA’nın cemaati dünya çapında paravan olarak kullandığını belirtmişti.

Rusya’nın cemaate olan bu tavrı ve ajan suçlaması o günlerde Türkiye’de pek algılanamamıştı ama bugün ortaya çıkan paralel devlet yapılanmaları, kadrolaşmalar, orduya yapılan kumpaslar, siyasi iradeyi deliğe süpürme girişimleri, Rusya’nın niçin böyle bir karar aldığını gözler önüne sermektedir.

Demek ki cemaatin hizmetten kastı herkesin anladığı gibi millete ve dine hizmet anlamında değil, ABD’nin ve İsrail’in küresel çıkarlarına hizmet, milli direnişlerin kırılarak kalelerin içeriden teslim alınmasını sağlamak anlamındaymış. Murat Çabas 10.01.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

OKU VE AĞLA...

İmam Zeynel Abidin: “Ben Mekke ve Mina’nın, Zemzem ve Sefa’nın Oğluyum…”

Ey insanlar! Ben Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib'im! Ben malı yağmalanmış, ailesi esir alınıp buraya getirilmiş adamın oğluyum; ben Fırat'ın kenarında şehit edilen, kimsenin kanını dökmeyen, boynunda kimsenin hakkı bulunmayan o büyük insanın oğluyum.
Ben Mekke ve Mina'nın oğluyum, Zemzem ve Sefa'nın oğluyum, Ben yüceler yücesi Rabbimin vahiy gönderdiği kimsenin oğluyum. Ben Kerbela'da katledilen Hüseyin'in oğluyum. Muhammed Mustafa'nın oğluyum. Anam, Fatımatu'z-Zehra'dır benim. Haticetu'l-Kübra'nın evladıyım ben. Ve ben kanını son damlasına kadar Rabbi uğruna verip al kanlara boyanan o eşsiz yiğidin oğluyum.

Şüphesiz İmam Hüseyin'in (a.s) Ehlibeyti'nin esir alınmasının, İmam'ın (a.s) kıyamının hedefine ulaşmasında büyük payı vardır. Zira onlar bu esaret yolculuğunda Kerbela faciasını büyük bir sabır ve metanetle anlatmasalardı ve halk onları yakından görüp dinlemeseydi şüphesiz imam Hüseyin'in (a.s) şahadeti asla amacına ulaşamaz; Emevîler ve özellikle de Yezid bu derece rezil ve rüsva olmazdı.

İmam Hüseyin'in (a.s) ailesi diğer alışılagelmiş esirlerin tam tersine ve o zamanki halkın tasavvurunun aksine (ki onlar İmam Hüseyin'in (a.s) ailesinin yenildiğine inanıyordu) kendilerini muzaffer ve düşmanı yenilgiye uğramış olarak tanıtıyorlardı. Onların hedefi daima Allah'ın rızasını kazanmak olduğundan bunda şahadet veya yenilgi de bir zaferdi ve onlar Yezid ve Yezid taraflarının acınacak, zavallı ve yenik bir güruh olduğunu halka açıklıyorlardı.

Kerbela faciasında İmam Zeynelabidin ve Hz. Zeyneb-i Kübra (s.a) halkı bilinçlendirmede en büyük rolü oynamıştır.

İmam Seccad (a.s), babası şehit edilirken hastaydı ve bu hastalık tabiidir ki, bir süre onun vücudunda tesirini göstermişti. Babasıyla yarenlerinin şahadeti de onu fevkalade üzmüş ve kedere boğmuştur. Fakat bütün bu üzüntüler onu bir lahza dahi vazifesini yapmaktan geri bırakmamış ve her fırsatta halkı uyandırmaya çalışmıştır.

Kûfe'de Hz. Zeynep (s.a) ve kardeşi Fatıma-i Suğra'nın ateşli konuşmalarını duyan halk utançla ağlıyor ve çığlıklar atıyordu. Bu sırada İmam Zeynelabidin (a.s) halka susmasını söyleyince herkes sustu. İmam Allah-u Teala'ya hamd-ü sena ve Peygamber-i Ekrem'e (s.a.a) salât-u selamdan sonra şöyle buyurdular:

"Ey insanlar! Ben Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib'im! Ben malı yağmalanmış, ailesi esir alınıp buraya getirilmiş bir insanın oğluyum; ben Fırat'ın kenarında şehit edilen ve kimsenin kanını dökmeyen ve boynunda kimsenin hakkı bulunmayan o büyük insanın oğluyum.

Ey İnsanlar! Allah aşkına babama sizler mektup yazıp onu Kûfe'ye çağırmadınız mı? O size geldikten sonra da onu öldürmediniz mi?

Ey insanlar! O büyük günde peygamberin yüzüne nasıl bakacaksınız? O zaman Peygamber sizlere: "Benim soyumu, ailemi öldürdünüz ve bana olan saygınızı bozdunuz, o halde sizler benim ümmetinden değilsiniz." diyecektir."

İmam Seccad'ın (a.s) bu sözleri Kûfe halkında büyük bir tufan yarattı. Ağlama sesleri duyulmaya başladı. Kûfe halkı hüngür hüngür ağlıyor ve birbirlerini suçlayarak; "Sizler artık helak oldunuz ve bunu bilmiyorsunuz." diyorlardı.[1]

İmam böylece uyuyan vicdanları uyandırdı, Kerbela faciasının dehşetini insanların önünde tasvir etti ve Kûfelilere yaptıkları cinayeti anlattı.

İmam Hüseyin'in (a.s) ailesini İbn Ziyad'ın sarayına götürdüler. İbn Ziyad İmam Seccad'ı (a.s) gördüğünde onun kim olduğunu sordu:

– Ali b. Hüseyin'dir, dediler.

Ali b. Hüseyin'i Allah öldürmedi mi?! diye sorunca, İmam şöyle cevap verdi:

– Bir kardeşim vardı ve onun da adı Ali idi, onu öldürdüler.

İbn Ziyad dedi ki:

– Hayır, Allah onu öldürdü.

İmam şöyle buyurdu:

– Allah, kimseyi öldürmez, ancak ölüm vaktinde canları alır…[2]

İbn Ziyad öfkeyle:

– Benim önümde hâlâ cevap verme güç ve cesaretini kendinde buluyorsun demek? diyerek mağrur bir edayla askerlerine imamın katledilmesini emretti.

Bu sırada Hz. Zeyneb-i Kübra (a.s) öfkeyle ayağa kalkarak:

– Sen bizden hiç kimseyi sağ bırakmadın, dedi, Ali b. Hüseyin'i (a.s) öldüreceksen beni de onunla birlikte öldürmelisin.

İmam Seccad (a.s) Hz. Zeyneb'e (a.s) hitaben:

– Siz ona bir şey söylemeyin ben onun cevabını veririm, dedi. Daha sonra İbn Ziyad'a dönerek şöyle buyurdu:

Ey Ziyad'ın oğlu! Beni ölümle mi tehdit ediyorsun ve korkutmaya çalışıyorsun? Bilmez misin ki ölüm bizim âdetimiz ve şahadet kerametimizdir.[3]

Şam Şehrinde

Şam'da, İmam (a.s) ve Ehlibeyt'ten birkaçını bir halata bağlı olarak Yezid'in sarayına getirdiler.

İmam büyük bir cesaret ve yüreklilikle Yezid'e hitaben şöyle buyurdu:

Ey Yezid! Resulullah bizi böyle eli kolu bağlı bir halde görürse sizin hakkınızda ne düşüneceğini zannediyorsunuz?

Bu kısa ve kesin söz orada bulunanları öylesine etkiledi ki, oradakilerin hepsi hüngür hüngür ağlamaya koyuldu.[4]

Müslümanlardan biri şöyle anlatır: Şam'daydım, Âl-i Muhammed'in (s.a.a) esirlerini getirdiler. Şam pazarındaki caminin kapısının önünde, genelde diğer esirlerin toplandığı yere oturttular.

Şamlı bir ihtiyar öne çıkarak şöyle dedi:

– Sizi helak eden Allah'a şükürler olsun böylece fitneyi ortadan kaldırdı."

Ve bu kabilden olmak üzere daha birçok kötü sözler sarf etti.

İhtiyar adamın sözleri son bulduğunda İmam Zeynelabidin (a.s) ona hitaben şöyle buyurdu:

– Söylediklerini dinledim. Yüreğinde ne düşmanlık ve kin varsa kustun. Şimdi de sen beni dinle.

İhtiyar:

– Konuş, dedi.

İmam buyurdu ki:

– Acaba hiç Kur'ân okudun mu?"

– "Okudum, dedi ihtiyar adam.

– O halde: "De ki ey peygamber, ben yaptığım işe (peygamberlik) karşılık sizden Ehlibeyt'imi ve yakınlarımı sevmeniz dışında hiçbir şey istemiyorum." ayetini okudun mu?[5]

İhtiyar adam:

– Evet okudum, dedi.

İmam şöyle buyurdu:

– İşte Peygamber'in Ehlibeyt'i ve yakınları bizleriz!

Sonra da şöyle ekledi:

– "Akrabaya hakkını ver." ayetini de okudun mu?[6]

İhtiyar:

– Evet okudum, deyince İmam (a.s) şöyle buyurdu:

– Allah Teala'nın Peygamberi'ne "onların hakkını ver." diye buyurduğu akrabası bizleriz.

Adam ne diyeceğini bilemiyordu. Hayretle:

– Gerçekten onlar sizler misiniz? diye sordu.

İmam (a.s) şöyle buyurdu:

– Evet. Humus ayetini okudun mu?[7] "Bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri, muhakkak Allah'ın, Resulün ve yakınlarınındır." denilmekte…

– Evet okudum.

– Burada da geçen yakınlar bizleriz. Ey Şamlı! Peki, Tathir Ayeti'ni okudun mu?[8] Hani Allah Teala: "Ey Ehlibeyt, gerçekten Allah, sizden kiri, günahı ve çirkinliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister." buyuruyor ya…

Yaşlı adam ellerini göğe kaldırdı ve üç kez şöyle dedi:

– Allah'ım tövbe ettim. Allah'ım peygamberin soyuna yaptığım düşmanlıktan dolayı tövbe ediyorum ve onları öldürenlerden nefret ediyorum ben. Evet, ben bundan önce de Kur'ân okumuştum fakat bu gerçeklerden habersizdim.[9]

İmam Şam Camiinde

Yezid, Şam'daki merkez camiinde bir hatibe minbere çıkmasını, Emirü'l-Müminin Hz. Ali (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında kötü sözler söylemesini emretti. Hatip minbere çıktı, Yezid ve Muaviye'yi övüp İmam Ali ve İmam Hüseyin'e (a.s) küfür dolu çok kötü bir konuşma yaptı.

İmam Seccad (a.s) da orada bulunuyordu. Yüksek sesle şöyle buyurdu:

"Ey hatip! Yazıklar olsun sana! Yaratılmışın (Yezid'in) hoşnutluğuna karşın Yaradanın öfkesini satın aldın, böylece kendi yerini cehennemde hazırlamış oldun.

Daha sonra Yezid'e dönerek şöyle dedi:

Bırak minbere çıkayım da Allah'ın hoşuna gidecek ve burada bulunanlara da sevap olacak bir konuşma yapayım.

Yezid önce bunu kabullenmedi, fakat orada bulunanlar ısrar ettiler. Yezid: "Eğer o minbere çıkacak olursa, ben ve Ebu Süfyan soyunu rezil etmeden inmeyecektir." dedi.

"O ne söyleyebilir ki?!" dediler.

Yezid: "O öyle bir soydandır ki, ona bilgiyi ana sütüyle içirmişlerdir." dedi.

Halk bunda ısrar edince Yezid kabul etti ve İmam (a.s) minbere çıktı. Allah'ı övüp Peygambere selam gönderdikten sonra şöyle buyurdu:

"Ebedî ve ezelî olan Rabbime şükürler olsun. İlki olmayan ilk, sonu olmayan sondur O. Bütün mahlûkatın yok olmasından sonra O baki ve kalıcıdır.[10]

Ey insanlar! Rabbim bize ilim, sabır, cömertlik, güzel konuşma, yiğitlik, cesaret ve müminlerin gönlünde sevgiyi bağışlamıştır. Peygamber bizdendir. Bu ümmetin Sıddık’ı (sadık) Emirü'l-Müminin Ali bizdendir. Cafer-i Tayyar bizdendir. Seyyidü'ş-Şüheda Hamza bizdendir. Hasan ve Hüseyin peygamberin sevgili iki torunu bizdendir…[11]

Ben Mekke ve Mina'nın oğluyum, Zemzem ve Sefa'nın oğluyum ben, Hacerü'l-Esved'i mübarek abasında taşıyarak yerine koyan o kutlu insanın oğluyum…[12]

İhram bağlayıp tavaf eden, sa'yedip hacceden mahlûkatın en hayırlısının evladıyım ben.

Bir gecede Mescidü'l-Haram'dan Mescidü'l-Aksa'ya götürülen o büyük insanın oğluyum ben.[13]

Ben yüceler yücesi Rabbimin vahiy gönderdiği kimsenin oğluyum. Ben Kerbela'da katledilen Hüseyin'in oğluyum. Muhammed-i Mustafa'nın oğluyum ben. Anam, Fatımatu'z-Zehra'dır benim. Haticetu'l-Kübra'nın evladıyım ben. Ve ben kanını son damlasına kadar Rabbi uğruna verip al kanlara boyanan o eşsiz yiğidin oğluyum…[14]"

Cemaat heyecan içinde imamı dinliyordu. İmam söylediği her sözle soyunun yüceliğini ve İmam Hüseyin'in şahadetinin manasının derinliğini gözler önüne seriyordu. Artık yavaş yavaş gözlerde yaşlar birikmeye ve hıçkırıklar boğazlarda düğümlenmeye başlamıştı ve aniden ardı ardına her taraftan hıçkırık sesleri yükselmeye başladı. Bunu gören Yezid korktu, İmamın konuşmasını engellemek için müezzine ezan okumasını emretti.

Müezzinin: "Allah-u Ekber" sesi ortalığı çınlattı.

İmam konuşmasını sürdürerek şöyle dedi:

Evet, Allah-u Ekber, Allah her şeyden büyük, her şeyden aziz ve her şeyden daha üstündür; ben O'ndan çekinir ve O'ndan korkarım.

Müezzinin her cümlesiyle birlikte, İmam da gizlenenleri açıklamaya başladı:

"Eşhedü enla ilahe illallah"

Evet, şahadet ederim tüm şahadet edenlerle birlikte ki, O'ndan başka bir mabud ve Rab yoktur.

"Eşhedü enne Muhammeden Resulullah!

Bu cümle müezzinin ağzından dökülürken bütün başlar aşağıdaydı. Cemaat ezanı ve İmam'ın buna karşılık vereceği harikulade cevabı dinliyordu. Hz. Muhammed'in (s.a.a) adı gelince gözler İmama kilitlendi, gözyaşları bir perde teşkil ederken gözler İmamın çehresinde Peygamberi arıyordu âdeta...

İmam başından sarığını çıkardı ve şöyle feryat etti:

Ey müezzin! Sözünü ettiğin Muhammed aşkına birazcık dur.

Müezzin susmuştu, ancak cemaat ondan da suskundu. Yezid'in rengi uçmuştu, çaresizdi, ezan da İmamı susturmayı başaramamıştı.

İmam Yezid'e dönerek şöyle buyurdu:

"Ey Yezid! Bu aziz ve yüce Resul benim mi dedem yoksa senin mi? Eğer senin deden dersen herkes yalan söylediğini anlar, eğer benim dedem olduğunu söyleyecek olursan o zaman neden babamı öldürdün ve malını yağmalattın ve ailesini utanmadan esir aldın?!

Ey Yezid! Bize bunları yaptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi kalkıp Muhammed'i Allah'ın peygamberi kabul edip, kıbleye dönüp namaz kılarsın öyle mi? Yazıklar olsun sana! Kıyamette dedem ve babam sana düşman olacaktır."

Yezid çaresiz kalmıştı, öfkeyle müezzine kamet okumasını emretti. Fakat bu durumdan cemaat o kadar rahatsız olmuştu ki, içlerinden bir kısmı namaz kılmadan camiyi terk etmişti.[15]

Bu yolculukta İmamın hutbelerinin ne kadar tesirli olduğunu tarih ispat etmiştir. Nitekim Yezid Şam'da İmam Seccad'ı (a.s) öldürmeyi planlamıştı fakat bunu başaramadı. İmam ve Ehlibeyti'ne dokunamadan hepsini göstermelik bir saygı ve ikramla Medine'ye geri göndermek zorunda kaldı.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Irak'da ve Hicaz'da Emevî rejimine karşı kıyamlar başladı. Binlerce insan şehitler efendisi İmam Hüseyin'in (a.s) intikamı için kıyam etti. İmam Hüseyin'in (a.s) ailesinin esir alınması olayı ve onların etrafındaki insanlarla olan konuşmaları ve özellikle de İmam Seccad'ın (a.s) her fırsatta Kerbela olayını ve Peygamberin Ehlibeyti'ne yapılan zulmü açıklaması İmam Hüseyin'in (a.s) şahadetinin hedefine ulaşmasını sağlamış oldu.

ABNA.İR 2013/11/29

 [1]- el-İhticac, Tabersî, s.166, Necef h. 1350 basımı.

[2]- Zümer Suresi, 42.

[3]- el-Luhuf, İbn Tavus, s.144, h.1317 basımı.

[4]- Tezkiretu'l–Havas, s.149. Ferhad Mirza basımı.

[5]- Şûrâ Suresi, 23.

[6]- İsrâ Suresi, 26.

[7]- Enfâl Suresi, 41.

[8]- Ahzâb Suresi, 33.

[9]- el-İhticâc, Tabersî, s.167, Necef h. 1350 basımı.

[10]- Kamilu'z-Ziyarat, Şeyh Behai, 2/300.

[11]- Nefsu'l-Mehmum, Muhaddis Kummî, s.284, İslâmiyye basımı.

[12]- Âmu'l-Fil olayından 35 yıl sonra Haceru'l-Esved'in Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından yerine konulması.

[13]- Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Miracı

[14]- Kamilu'z-Ziyarat, Şeyh Behai, 2/300.

[15]- Kamilu'z-Ziyarat, Şeyh Behai, 2/300.

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Haçlı tasmalı İslamcılar

İngiliz ve Amerikan hizmetkarı İslamcı figüranlar, Türk milleti ve devletine dönük tezgahlarının bozulmaya başladığını görünce, telaşla sahneye doluştular.

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın son günlerde Haçlı planlarını bozan “Ehl-i Beyt, devlet-millet bütünlüğü, Milli Ekonomi Modeli, Bağımsız Türkiye ve M. Kemal Atatürk” eksenli çıkışları, İngiliz-Amerikan işgal şeflerinin ayaklarını yerden kesmiş olmalı…

Rusya Devlet Meclisi DUMA’da Prof. Dr. Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nin dalgalanması, sömürgecilerin tezgahlarını dağıtmış olmalı…

Ki, onların Türkiyeli İslamcı figüranları ve kırmızı fesli palyaçoları ayağa düştüler.

D. Mehmet Doğan yarım ağız pısırık vaziyette, Kadir Mısıroğlu ise BOP’a batmış seviyesini dışa vuran çirkef beyanlarıyla işportaya düştüler.

Bu tablo, Türk-İslam medeniyetinde yabancı olduğumuz bir hal değildir.

Türk milleti, ne zaman ki, Ehl-i Beyt nefesiyle İslam oldu; Hacı Bektaş Veli ve Horasan erenlerinin öncülüğünde Tevhid ve Ehl-i Beyt sancağı gök kubbede dalgalandı. Fas’tan Hindistan’a kadar uzanan geniş coğrafyaya çöreklenmek isteyen İngilizler ve Haçlı dünyası, bu Türk erenlerinin karşısına Haçlı seferleriyle çıktılar; lakin başarılı olamadılar. Savruldular, madden-manen ağır yenilgilere uğradılar.

Farklı bir yöntem geliştirdiler. Emevi siyasetinden ilhamla İslam milletini içten çökertmek üzere İslam’ın cevheri ve ruhu olan Ehl-i Beyt’i ve evlatlarını hedef aldılar. İslamcı Hind fakirlerinden sufi-Nakşi figüranlar imal ettiler. Hindistan özelinde namını İmam Rabbani’ye yükselttikleri Faruk Sirhindî’yi, Irak-Anadolu hattında Halid Bağdadî gibilerini Ehl-i Beyt soyunun karşısına çıkarttılar, ortalığa saldılar.

Bu Nakşi figüranlar, Ehl-i Beyt soyu ve yoluna karşı kıyasıya mücadele ettiler; böylece İngilizler bölgede nefes aldı, maddi-manevi inisiyatif kazandılar.

İngiliz Sömürge Bakanlığı, benzer planı, Hicaz-Anadolu ekseninde Şark projesi olarak uyguladı… Hicaz bölgesinde Vehhabiliği, Mısır-Suriye ekseninde M. Abduh, Reşid Rıza ve Cemalettin Efgani ile Selefiliği, Irak- Anadolu coğrafyasında ise İngilizlerden icazetli Halid Bağdadî Nakşiliğini, yanısıra Said Nursî öncülüğünde Nakşilik-Selefilik kırması Nurculuğu türettiler.

İngiliz icazetli Nakşi figüranların oyuncağı olan Osmanlı yönetimi, imparatorluğun omurgası durumundaki Ehl-i Beyt evladı Bektaşi erenlerini kırıp geçirdi. Aynı merkezin Vehhabi Hicaz ayağı ise Mekke-Medine’yi, Selefi Mısır-Suriye ayağı ise bulundukları bölgeleri Osmanlı’dan koparttı; Osmanlının çıkartıldığı bu bölgelere İngilizler çöreklendi. Ogün bugündür, bu bölgelerin anası ağlamaya devam ediyor.

En çetin mücadele ise Milli Mücadele yıllarında bu topraklarda yaşandı. Zira buralar, Ehl-i Beyt soyunun, Hacı Bektaş’ın ve Horasan erenlerinin anavatanı olmuş, İslam’ın kalbi haline gelmiştir.

İngiliz, Fransız, Yunan, Ermeni vs. Haçlı dünyası, Tevhid ve bağımsızlık sancağının gönderi ve son kalesi olan bu toprakları ele geçirmek üzere, hem ordularını, hem de kendilerinden icazetli İslamcı-Nakşi-Nurcu figüranlarını seferber etti.

Ancak her hesabın üstünde, Allah’ın da bir hesabı vardır.

Prof. Dr. Baş’ın arşiv belgelerinden ortaya koyduğu üzere seyyid-şerif soyundan ve Bektaşi ocağının yücelerinden olan Gazi M. Kemal Atatürk’ün liderliğindeki Türk milleti Milli Mücadele ile şahlandı… Bu süreçte yine İngiliz icazetli İslamcı-Nakşi-Nurcu figüran şeyhler, şeyhülislamlar, mollalar ve hoca kisveli zavallılar sahne aldı.

“İngiliz ve Yunan işgalcilerine karşı mücadele veren M. Kemal ve Kuvay-ı Milliye kadrosu hakkında kafir, dinsiz, katl-i vacip eşkıyalar diye fetva”ları verdiler. Mevkutelerinde yazdılar, Yunan uçaklarıyla yaydılar. 

Haçlılar ve İslamcı taşeronları havalarını aldılar; imanla ve canla Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu.

Ancak Haçlılar ve onlardan beslenen İslamcı taşeronlar, o günden beri, devleti milletsiz, milleti devletsiz bırakıp çökermek savaşını sürdürüyorlar.

Bu eksende saltanatı “İslam”, Cumhuriyeti ise “dinsizlik”, Atatürk’ü de “dinsiz” diye yaftalama seferberliği başlattılar.

İngilizler, II. Dünya savaşından sonra inisiyatifi işgalci Amerika’ya kaptırdı. Plan İngiliz-Amerikan-İsrail konsorsiyumu olarak yürütülür oldu.

Amerika, dünün Şark projesini, Büyük Ortadoğu Projesi olarak ilan etti. BOP işgalleri Irak’tan Libya’ya alıp başını gitti; milyonlarca Müslüman can verdi, yüzbinlerin namusu kirletildi, milyonlarca çocuk yetim-öksüz kaldı, milyonlar topraklarından muhacir çıktı.

Milli Mücadele yıllarında olduğu gibi, bugün de Amerikan-Vatikan icazetli Nakşi-Nurcu tezgahtarlar, BOP vahşetinde bizzat görev üstlendiler… Hz. Peygamberin ifadesiyle elleri Müslüman kanına bulandı, gönülleri ise iman ve rahmetten kesildi bunların!

Kızıl saltanat fesli Kadir Mısıroğlu, işte bu BOP’a battı. Kendi ifadesiyle, Başbakan R. T. Erdoğan’ı BOP’a bizzat ikna etti, Amerikan yönetimine raportörlük yaptı. Erdoğan’ı da, Türkiye’yi de cümbür-cemaat BOP’a batırdılar… Şimdi Erdoğan ve Türkiye’yi şimdi debelendikçe daha da batıyorlar. 

Prof. Dr. Baş, devlet ve milletimize oynanan bu büyük oyunu bozdu. Türk milleti, BOP’a batanları ve acı gerçekleri tüm açıklığıyla gördü. Hepsinin hesabını dürdü. Artık Bağımsız Türkiye diyor. 

Bu sebeple Prof. Dr. Baş’a karşı BOP’lu lobilerden tek-tük ürüme sesleri yükselmeye başladı.

Prof. Dr. Baş’a yönelik son zamanlardaki ürümeler ve küfür-nameler, Milli Mücadele yıllarında M. Kemal Atatürk’e dönük küfür-namelerin aynısıdır, Ne demiş ecdadımız; it ürür, kervan yürür. Mehmet Emin Koç 15.01.2014

Hilafetin arkasına sığınarak bundan dolayı Atatürk’ü dinsizlikle itham edenler son derece büyük bir İngiliz oyununun ve de vebalin içindedirler. Prof. Dr. Haydar Baş 16.01.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Allah, bunları neden deşifre etti, biliyor musunuz?!

Yüce Allah, ferdinden cemaatine, cemiyetinden iktidarına kadar bunların hepsini deşifre etti, ediyor.

İslamcı görünüp iman ve İslam’ı yok etme projesinde görev üstlenen, milliyetçi geçinip millet ve milliyeti bitiren, Atatürkçü pozuna girip Atatürkçülüğü, altı oku ve devletin bağımsızlığını yok edenlerin cümlesini Yüce Allah deşifre etti, saf dışı bıraktı.

İslam medeniyetini madden-manen bitirmede, Büyük Ortadoğu Projesi coğrafyasındaki Müslümanları topyekun yok etmede vazife üstlenen Türkiyeli İslamcıları deşifre etti.

Deşifre olanların hepsinin ortak bir özelliği var, nedir, biliyor musunuz?

Prof. Dr. Haydar Baş karşıtlığı.

Halbuki, Haydar Hoca hiçbirinin tavuğuna kışş bile dememiştir. Bilakis dünya ve ahiretlerini kazansınlar diye dua ve gayret etmiştir.

Yüce Allah, vatan-millet, devlet ve Ehl-i Beyt sevdalısı Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’a karşı Amerika, Vatikan, İsrail ve AB Haçlılarının safında yer alan ne kadar fert, cemaat, cemiyet, parti-pırtı varsa; hepsini deşifre etti.

Amerika’nın BOP işgalinde Müslümanlara karşı Haçlı ile saf tutan İslamcı, Nakşi, Nurcu, hacı-hoca, çakma evliya takımının gerçek yüzleri ortaya çıkardı. Hepsini deşifre etti.

Yüce Allah, Türk milletine acıdı; Akitçileri, Vakitçileri, Nakitçileri, Nurcu geçinen nursuzları, tarikatçıları, Milli Görüş türemelerini, Abant Platformcularını, Dinlerarası Diyalogcuları, evliya kisvesine bürünmüş BOP eşkıyalarını deşifre etti.

Yüce Allah, kin ve düşmanlığını dolma kalemi ve takkesi altında saklayan D. Mehmet Doğan gibileri deşifre etti.

Yüce Allah, kırmızı saksı fesli Kadir Mısıroğlu’nu kendi ağzından deşifre etti.

Kirli fesin altındaki Mısıroğlu, Amerikan Başkanı Clinton’a rapor verdim, diye kendini deşifre etti…

Mısıroğlu, İslam dünyasına kan kusturan işgalci Amerika’ya raportörlük yaptığını kendi diliyle ifşa etti.

Yüce Allah, onu böyle deşifre etti.

İngiliz Muhipler ekolünün söylemlerini ala yü vala ile ve Fetullah Gülen’ın zıplamalı edasıyla seslendiren Mısıroğlu, Amerika’nın BOP’una battığını kendisi ifşa etti… “BOP Türkiye için bir nimettir, Ankara’da Tayyip’le 1 saati aşkın görüştüm, AKP hükümetini Irak savaşına ben ikna ettim” şeklindeki ifşaatıyla Kadir Mısıroğlu, kendini deşifre etti.

Türk milleti ve İslam ümmeti bunları tam tanısın diye deşifre etti… Türk milletini, devletini, iman ve medeniyetini bunların oyun ve tezgahlarından korumak için, tam vaktinde deşifre etti.

Yüce Allah, Fetullah Gülen’i deşifre etti.

Takkeli Gülen efendi, Papa huzurunda Papalık Konseyi misyonunu (PCID) bir parçası olduğunu ilan etti; fakat millet ne olduğunu anlayamadı. Amerika’ya kapak attı, orayı mesken tuttu; lakin cemaat, cemiyet ve millet idrak etmekte gecikti.

İdrakte gecikmenin maddi-manevi faturası çok ağır oldu:

Dinlerarası diyalog ve maklube zokalarıyla cemaat, cemiyet ve millet, İslam’ını, Hz. Muhammed’ini, Kelime-i Tevhid’in ikinci rüknünü, imanını, itikadını, idrakini kaybetti, Ehl-i Kitap ile amentüde ittifak etti; şaşırdı, olan-biteni çözemedi.

Şimdi ortaya çıktı ki, meğer bu süreçte milletimiz, devletini, devlet erklerini, kamu düzenini, yargısını, emniyetini, maliyesini, sağlığını kaybetti.

Yüce Allah, Fetullah’ı kendi ağzıyla, şakirtlerinin diliyle ve destekçisi olduğu iktidarın eliyle deşifre etti.

Yüce Allah, R. T. Erdoğan ve AKP takımını da deşifre etti. Sarmaş-dolaş olduğu cemaatle deşifre etti, kendi bakanlarının ağzıyla deşifre etti, milyon dolarla dolu ayakkabı kutularıyla deşifre etti.

Yüce Allah, kulların hiç hesap etmediği bir kader anında hepsini deşifre etti.

BOP eş başkanıyız dediler; milletimiz, politika deyip geçti. Irak, Afganistan, Libya, Suriye vs. İslam coğrafyasındaki BOP mezalimi ve işgallerinde Müslümanlara karşı Amerika’nın, İsrail, İngiliz ve Haçlıların safında yer aldılar, isyancı ve işgalcilere tam arka çıktılar… Türk milleti ayıkmadı.

Milyonlarca Müslüman can verdi, yüzbinlerce Müslüman kadının namusu kirletildi, milyonlarca İslam hanesi dağıldı, milyonlarca kadın dul, çocuklar yetim-öksüz kaldı; Müslüman Türk milleti bunları seyretti, ayıkmadı.

Bunlar, domuz etini kasaplık hayvan eti yapmaktan zinayı serbest bırakmaya kadar birçok vahim icraatlar yaptılar. Milletimizi yine ayıkmadı.

AKP’nin bunca yanlış ve batıl icraatlarından ayıkmayan Türk milleti, inançlarını, topraklarını, madenlerini, yeraltı kaynaklarını, en karlı işletmelerini, birliğini, devlet düzenini, huzurunu, asayişini kaybetti; ayıkmadı, aklı başına düşmedi.

Yüce Allah, bu mübarek topraklardaki ağzı dualılar hürmetine, Ehl-i Beyt yaranları hürmetine, bu toprakları İslam ve Türk yapan Hacı Bektaş ve Horasan erenleri hürmetine, Milli Mücadele’nin aziz şühedası ve gazileri hürmetine cümbür-cemaat hepsini deşifre etti… Mahşer gününe bırakmadı. 

İslam medeniyetinin son kalesi olan Türk devleti yıkılmasın, Türk milleti dağılmasın diye Yüce Allah hesap kuranların hesaplarını bozdu, bozuyor.

Millet olarak ayıkmamız için Yüce Allah, başka ne yapsın; gökten taş mı yağdırsın!

O halde gün, yıllardan beri Haydar Hoca’ya iftira etmekten, hakkında dedikodu yapmaktan, bühtan ve iftiralar atmaktan, onu karartmaya ve toplumdan gizlemeye çalışmaktan başka bir iş yapmayan lobilerin tamamının deşifre olduğunu görerek; Prof. Dr. Baş ve Bağımsız Türkiye Partisi’nde tek yürek-tek bilek olma günüdür.

Gün, ayıkma günüdür, aklımızı başımıza devşirme günüdür. Vatanımızı, devletimizi, imanımızı, dünyamızı ve ahiretimizi kurtarma günüdür.

Bunca deşifre ve ilahi işaretlere rağmen ayıkmazsak; bilelim ki, asıl ve büyük felaket arkadan gelmektedir! Mehmet Emin Koç 16.01.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

''ABD, İslam inkilabına karşı tedbir için Gülen cemaatini destekledi“

RASTHABER-Prof. Hüseyin Hatemi gündemi kendi bakıs açısıyla, dünyanın güç dengeleri üzerinden yorumladı. Hatemi'ye göre devrimden sonra Iran'a karsı tedbir almak isteyen ABD'deki Neocon grup, Gülen cemaatini destekledi ve önünü açtı.

Prof. Hüseyin Hatemi ile gündemi değerlendirmek için buluştuk. Gelişen olayları nasıl gördüğünü sorduğumuz Hatemi, kendi gözünden, Fethullah Gülen cemaatinin büyüme sürecini dünya siyaseti içinde değerlendirdi. Başbakan Erdoğan'ın mutlaka desteklenmesi gerektiğini ifade eden Hatemi, 'Bu son Milli Mücadele olsun' diyor.

Türkiye'de gergin bir gündem var. Siz baktığınızda ne görüyorsunuz? Nasıl okuyorsunuz bu gündemi?

The Cemaat denilen bu grup için Özal'la o dönemin Amerikan büyükelçisi olan Morton Abramowitz görüştü. Abramowitz Neocon grubu içinde önemli bir kişi. Abramowitz ve Özal arasında ne gibi bir müzakere olduğunu sonraları öğrendim. Özal'a 'Siz bu Fethullah Hoca'yı askeri idarenin sözüne uyarak böyle gözaltında tutmayın' demişti. 12 Eylül darbecilerinden kaçmak için ortadan kaybolan Fethullah Hoca, Abramowitz'in öğüdünden sonra sessiz sedasız Antalya'ya getirildi.

GÜLEN'İ DESTEKLEYİN

Abramowitz neden böyle bir şey istiyor?

Bu Amerika'da odaklanmış emperyalist örgüt çok kurnazdır. Bin türlü oyun bilir. Çok da iyi inceler herşeyi. Baktı ki potansiyel olarak güç olmaya müsait bir topluluk var. Fethullah Hoca eskiden MHP destekçisi, dindar ülkücüleri örgütlemeye çalışan, destek vermeye çalışan bir Erzurumlu vaizdi. 12 Eylül sadece solcuları değil ülkücülerin de bilhassa da dindarlarını, dindar görünenlerini gözaltına alınca, onlar da hapse düşmeye mahkum edilmeye başlayınca kaçan Fethullah Hoca Abramowitz, şefaatiyle havaya sokulmaya başlandı.

Abramowitz tam olarak ne söyledi Özal'a peki?

Abramowitz 'Siz böyle askerlerin sözüne bakarak Fethullah Hoca grubunu göz altında tutup bunaltacak yerde, sizinle ortaklık yapalım. Afganistan'ın Sovyet işgali sırasında Vahhabilikten azma Selefileri destekledik ve El Kaide örgütünün ilk şeklini ortaya çıkarttık. Bu da Afganistan'da Sovyetlerle savaştı. Şimdi iş değişiyor. Bunlar bu görevi yapacak durumda değil çünkü İran devrimi oldu, Şii tehlikesi başladı. Sovyetler çökerse Gorbaçov'a mektup gönderen Humeyni bütün Türki devletleri, Afganistan'ı, bu arada bilhassa Farsça konuştuğu için Tacikistan'ı, ele geçirecek devrim ihraç edilecek ama siz ne güne duruyorsunuz? Eliniz armut mu toplayacak? Siz bizim kadim dostumuzsunuz. Şu halde biz sizinle bir ortaklık yapalım. Adriyatik'ten Çin denizine kadar Osmanlı hilafetini kuralım' dedi.

HALİFELİĞİ KURACAKSINIZ

Bu mantıklı mı?

Kendi yıktıkları hilafeti Abramowitz mi verecek? Bizim saf vatandaşlar da hemen 'Adriyatik'ten Çin denizine kadar' sözünü ezberledi. O sırada gittiğim her iftarda biri yerinden kalkıp 'Bizim Acem'den alacağımız hiç bir şey yoktur. Biz Adriyatikten Çin denizine kadar Osmanlı hilafetini yeniden ihya edeceğiz' derdi.

Hilafetin yeniden kurulması işi Fethullah Gülen'e mi verildi?

Fethullah Gülen grubuna bu görev verildi. Bazı müstaid gençlere şu da söylenmiş olabilir. 'Siz bizim menfaatlerimizin koruyucusu olacaksınız. İran'da beliren Şii tehlikesine karşı, Sovyetlerde biz hakim olacağız ama siz de bizim misyonerlerimiz gibi okul açacaksınız, Katibim türküsünü öğreteceksiniz, İstiklal marşı öğreteceksiniz. Ama Şiiliğe karşı bir kale kuracaksınız.' Sonra da ne olur olmaz geri tepmesin, Sünnilere de güven olmaz diye Türkiye'de Kürt meselesi körüklendi ki, 'Hani hilafet verecektiniz' olmasın, kendi dertlerine düşsünler. Türk Müslümanları ile Kürt Müslümanları birbirine düşürüldü, araya kan davası kurmaya çalışıldı.

SORU İŞARETİ KONDU

Böyle bir görevlendirme varsa Fethullah Gülen'in burada olması gerekmez miydi? Amerika'ya neden gitti?

Çünkü Fethullah Hoca da tam bilinçli değildi. İran'a düşman kılınması da bilhassa şu sebeple oldu. İran'da eskiden beri kül yutmaz siyasetçiler vardır. İşi anladılar. Okulların istihbarat servisleri tarafından kullanıldığını bu istihbaratın Amerika'daki lobiye gittiğini düşündüler. Onun için Fethullah Hoca'ya İran Azerileri 'Paranız çoksa bize verin, biz sizin hayrınıza, bağış yaptınızı da belirterek yoksul öğrencilere okul açalım' dediler. Kül yutmadıkları anlaşılınca büsbütün düşman kıldılar. Ama Fethullah Hoca'nın yanına da üç bakımdan soru işareti kondu.

Neydi bu üç soru işareti?

Biri kendi günahı yoktu ama Saddam İran saldırısında muvaffak olamayınca ortadan kaldırılma zamanı geldi. Kuveyt'e saldırtıldı önce, arkasından da Kuveyt'e saldırma bağışlanmaz günahı dolayısıyla da Körfez savaşında tam manasıyla yaltaklanıp bize teslim olmazsan arkası kötü gelecek diye ihtar edildi. Saddam da birden bire ihtar yiyen bir şımarık çocuk olarak canavarlığına devam edince ikinci ihtar idam şeklinde oldu. Saddam'ın bu durumu üzerine 'Sünnilere de güven olmaz. Herkes bize bazı İslam ülkeleri gibi 90 yıl sadakat göstermez' diye Fethullah Gülen grubunun yanına da bir soru işareti kondu. Arkasından da kötü not ikileşti.

BOSNA'DAN KÖTÜ NOT

İkincisi?

Bosna savaşı çıkıp, Müslümanlara karşı katliam başlayınca, ne de olsa cemaatin halk tabakası da temiz Müslümanlar, bunları da sükûtu hayale uğratamazdı cemaatin üst düzeyi. Bosna'ya okul açacağız dediler. Bosna'ya taraftar göründüler. Bosna'ya samimi gayrı samimi bir çok adam gitti cemaatten. Bosnalılar için para toplayıp yardım olarak gönderecek yerde okul açtılar. Ama okul da açsalar, bu da biraz lüzumundan fazla heyecan gösterdiler diye bir şüphe işareti konmasına sebep oldu. İşlediği bir hatası da artık bardağı taşırdı. Tasfiye edilmesi istenmedi ama ihtar yapıldı. O hatası da izinsiz Papa'yla görüşmesiydi.

GÖZETİM ALTINA ALDILAR

Ne yapıldı ihtar olarak?

Pensilvanya'da ipotek kondu. Yanına da onu yönetecek adamlar yerleştirildi. Cemaatten samimi olmayan, bunun bir menfaat şebekesi olduğunu bilen kişiler yerleştirdiler. Yakın bir gözetim altına alındı. Fakat bu kadar yakın ve bilinçli bir denetim altına alınacağını tahmin etmiyordum. Yine de samimi duyguları olan birisi olarak kabul ediyordum. Fakat son olaylar tersini gösterdi.

Peki ne oldu da Cemaat ve Ak Parti arasında bunlar yaşandı?

Askeri vesayet yamağı, aralarında bir düşmanlık olsun diye cemaate hücum ettirildi. Ak Parti 2007 senesinde kendisine oy vermeleri dolayısıyla Cemaatle ittifak yaparak, onlara da zarar veren askeri vesayeti bertaraf etti. Fakat hükümet şu gaflete düştü: herkesi kendisi gibi zannetti. Askeri vesayet bir taraftan bertaraf edilirken birtaraftan da emniyet kadrosuna, yargıya, sivil bir darbeci grubun sokulduğunu fark edemedi.

ONE MİNUTE GÜNAHI

Emperyalist güçler Tayyip Erdoğan'ı neden hedef alıyor?

Erdoğan iki hatası nedeniyle affedilmiyor. Bir 'one minute' nedeniyle. 'One minute'i affettirmek için Şam fatihi olman lazım dediler. 'Biz kendi kanımızı dökmeyelim, Mehmetçik döksün kanını. Sünniler Esed tarafından katlediliyor. Bunlar kafirdir diyelim' Suriye'ye sokalım dediler. Erdoğan, Esed sözünü dinlemiyor diye kızdı ama bu oyuna gelmedi. Erdoğan'ı Suriye'ye soktuktan sonra Saddam'a yaptıkları gibi yüklenip, 'Biz müdahale edip Suriye'yi kurtarıyoruz' diye bize sıra gelecekti. Erdoğan bu oyuna gelmedi çok şükür. Bu nedenle şimdi tasfiye etmek istiyorlar.

PİRUS ZAFERİ ÖLDÜRÜR

İlerisini nasıl görüyorsunuz?

Cemaatin hala gafletten ayılmamış, gafil olan kısmının bir an önce kendilerine gelmeleri lazım. Münafıklar zaten bilinçli olarak kendilerindedir. Ama kendileri de şeytan yanındadır. Cemaat Pirus zaferi kazanabilir. Yani bir savaşta hasmını öldürmek ama biraz sonra kendisi de ölecek kadar yaralarla çıkmak. Afganistan'da, Irak'ta, daha korkuncunu Suriye'de yapıyorlar. Daha daha korkuncunu Ankara'ya bulaştırmak istiyorlar. Türkiye'de bir kaos çıkarmak ve cemaattekilerin de Pirus savaşı kazanıp ölecek şekilde çıktıktan sonra emperyallerin son bir lütuf hamlesiyle 'Acı çekmesin bari yavrucak' diye ortadan kaldırması. Ama her zaman böyle de olmaz. Başka ne olabilirdi?

Hakan Fidan bize Allah'ın bir lütfu. Yoksa Milli İstihbarat'ın başına da bir cemaatçi gelseydi yanmıştık. Türkiye Suriye'den beter bir duruma gelebilirdi. Sünniliğin çeşitli grupları, Aleviler birbirilerine düşürülebilirdi. Bu tehlike atlatıldı ama önümüzdeki büyük tehlike 30 Mart'tan önce veya ileride seçimden önce, seçim de yaptırılmayarak bir darbe yapılması. Tam 'Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini' şartları içindeyiz.

OYUN BOZULMALI

Hükümet desteklenmeli, Erdoğan desteklenmeli. Bu oyun bozulmalı. Ama bu oyun bozulduktan sonra Milli mücadeleden sonra nasıl gaflete düşüp nasıl yanlışlar yaptıysak, tekrarlanmasın. Artık bu milli mücadele inşallah nihayi milli mücadele olsun. Suriye'de açlıktan kaditi çıkmış insanlar... Bizim de öyle olmamız isteniyordu. İnananlar için mezhep farkını tamamen terk edip ümmet vahdet şuuruna tam sahip olmaya çalışmalıyız. Milli mücadelede olduğu gibi Kürt Müslümanları da kan davalarını unutup birlik olsunlar. Aleviler, Sünniler, Şiiler siyasi bir oyun olarak değil samimi olarak ümmetin vahdetinde birleşmemiz lazım.

Papa ziyaretini Neoconlar hoş karşılamadı

Emperyal güçlerin Gülen'in Papa'yı ziyareti nedeniyle ihtar verdiğini söylediniz. Halbuki Gülen o ziyaret nedeniyle hep eleştirilir?

Fethullah Hoca'nın birinci ihtarı Abramowitz yerine o sırada İstanbul'da Vatikan'ın temsilcisi olan George Maroviç'i tercih etmeye başlama büyük günahı tespit edilince yapıldı.

Bunu biraz açar mısınız?

Maroviç çok iyi bir insandı. Hristiyan ve Musevi cemaatleriyle iyi ilişkiler kurulmuştu. O da bu cemaat tarafından çok iyi ilişkiler kurulan biriydi. Bunları tenkit etmiyorum ehl-i kitabın iyileriyle ittifak edilebilir ama siyaseten ilişki kurulmaz. Ama Maroviç iyi niyetliydi. Gönlünde islam sevgisi vardı. Bediüzzaman'ın Cevşen-i Kebir duası yaygınlaşınca cemaatten onunla dostluk kuran kimseler götürüp hediye etmişlerdi. O da samimi bir İsa bendesi olarak bu duanın vahiy kaynağıyla ilişkisi olduğunu anladı ve büyük bir şevkle her gece küçük şapelinde Cevşen'den de parçalar okumaya başladı.

HRİSTİYAN MÜSLÜMAN İTTİFAKI İRKİLTTİ

Müslüman olduğu da söyleniyordu değil mi?

Katoliklerin mutaassıplarında gizli Müslüman oldu diye bir söylenti yayıldı. Fakat Maroviç Müslüman olsa hiç yapmasına gerek olmayacak bir şey yaptı ve Fethullah Hocayı alarak Papa'ya götürdü. Papa II. Jean Paul da İslam sevgisi olan, Kur'an-ı Kerim'i öpen bir papaydı. O korkunç emperyalizm odağı bir Papa'nın Kur'an-ı Kerim'i öpmesine ve sonra Fethullah Hoca'yla görüşmesine tahammül edemezdi. Fethullah Hoca'nın izinsiz gidip büyük bir Hristiyan din reisiyle görüşmesi, Hristiyan ve Müslüman ittifakı olacak diye irkilten kusuru, bardağı taşıran damla oldu. Saf Müslümanlar siyonistir o yüzden Papa'yla görüştü diye tenkit ediyorlar. Tam tersine Papa'yla görüşmesi bizim gözümüzde değil, emperyalist odağın gözünde en büyük günahıydı. y.şafak 20.01.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Tarihe “Dumanlı” Bakış: “Yezid Muhteşem Bir Adamdı…“

Allah’ın adıyla…

Hükümet-Cemaat kavgası her gün daha da şiddetlenerek sürüyor… Taraflar heybelerinde ne varsa ortaya döküyorlar, görünen o ki dökmeye de devam edecekler… Ve bu tarafların dışında kalanlar da, her gün bir yenisi yapılan saldırı ve suçlamalara bakarak nasıl bir “bomba”nın üzerinde oturduğumuzu görüp şaşkın ve öfkeyle izliyorlar olan biteni…

Tarafların yaptıkları suçlamalar, karşı tarafın bir yüzünü ortaya sererken, aslında suçlama yapanların da zihin altlarını, kabul ve reddiyelerindeki çıplak hallerini ortaya yere seriveriyor… Yani yapılan saldırılar hem saldırılan tarafı hem de saldıran tarafı “kral çıplak” gerçeği ile ortaya yere çıkarıyor…

Bu saldırılarla öğreniyoruz ki, geçmişte birbirlerine dizdikleri övgüler, aslında birer yalan rüzgarıymış. Kendilerini yükseklere taşıyan birer dayanak olarak görmüşler birbirlerini… Ve en kutsallara dahi yapılan saygısızlık ya da en hafif deyimi ile “hafifliklere”, bu “dayanaktan olmama” duygusu ile susup sessiz kalabilmişler… Dinin en yüce kutsalları ile oynanması bile “menfaat icabı” suskun kılmış onları.

Hükümetin en cengaver kalemşörlerinden Hakan Albayrak’ın,  2007 yılında Fethullah Gülen’e ve cemaat okullarına yazdığı güzelleme de kullandığı cümleler ile şimdiki yaklaşımı yan yana konulduğunda, sanki bir yazı ötekine karşı hem de en şiddetli bir reddiye ile yazılmış gibi duruyor. (1)

Burada dikkat çekilen şey, aynı kişi tarafından, zemini ve şartları değişmeyen aynı konuda, iki farklı zamanda serdedilen zıt görüşlerdir. Yoksa insanın, değişikliğe uğrayan olay ve kişilerle ilgili görüşleri elbette değişebilir. Veya insan “yanıldığını” anlayarak görüş değiştirebilir. Ama, “yanıldığını” itiraf ederek…

Örnekler o kadar çok ki, hepsini vermeye kalksak sayfalar dolar. Biz, tarafların zihin altlarını açığa vuran iki örnekle yetinmeye çalışacağız.

Hükümet kalemşörlerinden Turgay Güler’in Akşam Gazetesi’nde yazdığı bir yazı, buna güzel bir örnek… Diyor ki Güler;

“Benzer kara propagandaları "etki" altındaki abilere, ablalara sohbet evlerinde yaptırıyorlar. 
Damardan yaklaşımlarla Erdoğan'a yönelik "kara propaganda" yapılıyor. 
Diyor ki bu abiler, ablalar; "Hocaefendi Peygamber Efendimizi mübarek rüyalarında görmüşler. Efendimiz, Hocaefendi'ye 'Erdoğan'a oyunuzu vermeyin' demiş." 
Ayıptır, günahtır, iftiradır. 
Daha vahim olanı da var. 
Hocaefendi bir keresinde şöyle bir rüya görmüş. 
"Hazreti Peygamber Efendimiz, Başbakan Erdoğan'a şiddetli bir tokat atmış. O tokattan sonra Erdoğan birden kaybolmuş." 
Allah'ım Allah'ım. 
Bu kara propagandalar nedeniyle birçok ev sohbeti dağıldı. 
"Yalan" diyen çıkarsa, bunların adreslerini verebilirim.”

Ve karşı atağa geçiyor Turgay Güler:

“Bu nasıl bir hırstır. 
Bu nasıl bir çirkin siyasettir. 
O Peygamber sizden davacı olacak bilesiniz. 
Daha beterini de görmüştük. 
Türkçe Olimpiyatları sonrası Fethullah Gülen'in sözleri hâlâ kulaklarımda. 
"Hazreti Peygamber Türkçe Olimpiyatları'na katıldı, bunu da birçok gönül eri gördü" diyordu. 
Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır. 
Hazreti Peygamber şarkı türkü dinlemek için Olimpiyat Stadı'na gelmiş! 
Haşa! 
Bunu söylerken garabeti kendisi de fark ediyor. Ama yine de devam ediyor. 
Hocaefendi nerede, Hazreti Peygamber Efendimiz orada! 
Yapmayın! 
Etmeyin! 
Vallahi ayıp, billahi günah. “ (2)

Şimdi Sayın Gülere sormak lazım:

Sayın Güler ya da Hükümet taraftarı yazar çizer abiler, ablalar!

Fethullah Gülen “Hazreti Peygamber Türkçe Olimpiyatları'na katıldı, bunu da birçok gönül eri gördü" sözünü 2013 Haziran’ının sonlarında söylemişti… Yani bundan tam 6-7 ay önce… Bu sözün vehameti ortada… Hz. Peygamber’i, sizin de dediğiniz “çirkin siyasetlerine” alet ediyorlar… Kendilerine “kutsallık” atfedebilmek için Yüce Resul’ü kullanmaktan çekinmiyorlar… Allah’ın dini ile tabir caiz ise oynamak değil midir bu?

Tamam da, siz o zaman ağzınızı bile açmamıştınız…

Tek kelime kınamanız dahi yok!

Tek bir satır dahi yazmamıştınız!

Şimdi birden bire bu sözün vahametini mi kavradınız?

Lütfen söyleyin! Siz Peygamber Efendimizi mi koruyorsunuz, yoksa gerçekte Başbakan Erdoğan ve hükümetini korumak için mi sesinizi yükseltiyorsunuz?

O zaman sesini çıkarmayan sizler, şimdi “nasıl böyle bir şey olur?” diyerek aslında derdinizin Resulullah (s.a.a.) değil de Başbakan Erdoğan olduğu gerçeğini faş etmiş olmuyor musunuz?

Sizin yaptığınız da onlarınkinin bir başka versiyonu değil mi?

Ve Cemaat kanadı…

Bu konuda da, Cemaatin en öncü gazetesi Zaman’ın başyazarı Ekrem Dumanlı’dan bir örnek…

Başbakan’ın “haşhaşiler” benzetmesine oldukça kızan Dumanlı, tarihin bir kesitinden verilen örneklerin aydınlatıcı olmayacağını söyleyerek kendisinin de Yezid’den örnek verebileceğini söylüyor.

Söylüyor da, öyle potlar kırıyor, tarih konusunda öyle bir “bakış açısı” sergiliyor ki, küçük dilinizi yutarsınız.

Samanyolu TV’de yaptığı bir söyleşide Başbakan’ı Yezid’e benzeten Dumanlı, Yezid ile ilgili şunları diyor:

“Mesela herkesin bildiği birşey söylerim; Yezid, 3 yıl 6 ay veya 8 ay yönetimde bulunmuş bir adamdır, 3 yılında bir kahramandır, muhteşem bir adamdır. Diyeceksiniz ki; Yezid'e muhteşem mi diyorsun? Haşa öyle demiyorum. Ama eğer dişini sıkabilseydi, hakkaniyet ve adaletten ayrılmasaydı, İslam tarihi, O'nun hakkında bambaşka birşey yazacaktı.” (3)

Daha fazla gitmeye gerek bile yok. Sayın Dumanlı zihin altını ortaya saçtı bile…

Yezid “3 yılında bir kahramandır, muhteşem bir adamdır” öyle mi? Yani Yezid sadece son 6 aylık dönemde mi bozuldu? Halbu ki, internetten dahi kısa bir araştırma yapılırsa görülecektir ki, Yezid, babası Muaviye tarafından, İmam Hasan ile yapılan anlaşmanın hilafına veliaht olarak ilan edilmiş ve Muaviye’nin ölümü üzerine saltanata geçmiştir. Tarih Hicri 60. Yılın Recep Ayı’dır. İlk emri ise şudur:

“Yazım sana gelince Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyir’i buldur. Onların bana beyatını al. Eğer beyat etmekten kaçınırlarsa boyunlarını vur, başlarını bana gönder.” (4)

Ve bir tarihi gerçek daha! Kerbela faciası Hicri 61. Yılın Muharrem Ayı’nda meydana gelmiştir. Yani Yezid’in saltanata geçmesinden 6 ay sonra!... (5)

İçki içen, maymun ve köpek oynatan, İslam ile zerre alakası olmayan Yezid’in zorla İslam ümmetinin başına geçirilmesi mi muhteşem, Yezid’in 3,5 yıllık kısa saltanatına Kerbela faciası gibi tarihin can damarına vurulan bir darbeyi, Medine’de taş üstünde taş bırakmayıp, Müslümanların kanını, canını, namusunu “helal”  ederek yaptığı “Harra”katliamını ve nihayet Beytullah’ın ateşe verilerek yakılmasını sığdırması mı mıuhteşem? Hangi 3 yılda muhteşemdir Yezid?

Bu sözler aslında tarihin nasıl da tersten okunduğunu ve bu tersten okumanın nelere yol açtığını gösteren ibret verici bir durumu göstermektedir. Evet, böylesine yanlış okunan, yaptığı onca yanlışa rağmen “kimliği” nedeniyle, nesebi nedeniyle, atfedilen “dokunulmazlığı” nedeniyle türlü tevillerle kurtarılmaya çalışılan şahıs ve icraatların sonucunda Allah’ın Resulü de işte böyle sıradanlaştırılır ve kendi emelleri için böylesine pervasızca istismar edilir…

Dumanlı’nın sözleri de zihin gerisinde saklanmış inanç ve düşüncelerin dışa vurumudur…

Bu gün eğer envai çeşit İslami anlayış varsa, ılımlısından vahşisine, Emperyalizme payandalık edeninden sulandırılmış, magazinleştirilmişine çeşit çeşit “İslam” adına ortaya konan “din” varsa; bunların temelinde çarpık tarihi okumalar vardır…

Hükümetin de Cemaatin de ortaya koyduğu veriler gösteriyor ki, her iki taraf da “iktidar” için kutsalları basamak yapmaktan çekinmiyorlar…

Tıpkı tarihteki selefleri gibi.

Onlara neden “kutsallık” atfettikleri de daha iyi anlaşılmıyormu?

(1)               http://www.internethaber.com/hakan-albayraki-o-yaziyla-vurdular-631507h.htm?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter

(2)               http://www.aksam.com.tr/yazarlar/turgay-guler/kara-propaganda-c2/haber-277391

(3)               http://www.aktifhaber.com/dumanlidan-imam-rabbani-ve-yezid-ornekleri-920116h.htm

(4)               M. Asım KÖKSAL, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, “Yezid’in Medine Valisine emri” başlıklı bölüm

(5)               M. Asım KÖKSAL, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, “Hz. Hüseyin’in Şehit Edildiği Tarih” başlıklı bölüm

Arasthaber 20.01.2014

 

31.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen’e sert çıktı: Âlim müsvettesi sahte peygamber

Erdoğan, isim vermeden cemaate yüklenerek, “Bu medeniyet sahte peygamberleri, her zaman tarihin çöplüğüne atmıştır” diye konuştu

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın cemaat eleştirisi sertleşti. Erdoğan’ın, “İslam Eserleri Ödül Töreni”nde yaptığı konuşmanın gündeminde yine cemaat vardı. Konuşmasında, isim vermeden Fethullah Gülen’e yüklenen Erdoğan, “Bu medeniyet sahte peygamberleri, içi boş alimleri her zaman tarihin çöplüğüne atmıştır, yine atacak. Bu medeniyet içi boş alim müsveddelerini bünyenin virüsü reddettiği gibi reddetmiştir” dedi.
‘İlmi güç için, şantaj için kullandılar’
Konuşmasında, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasına da atıfta bulunan Erdoğan, halkın bunlara inanmayacağını iddia etti. Erdoğan konuşmasında, “ilim ile bilim” arasındaki farkı anlatırken de “Maruz kaldığımız ihanetler yok olur gider”  ifadelerini kullandı. Erdoğan, daha sonra şunları söyledi: “İlmi iktidar vasıtası olarak görenleri, bu medeniyet yine mahkum edecektir. İlmi bir sihir gibi; bir efsunlama vasıtası olarak görenleri, güç için; şantaj için kullananları bu medeniyet hiç kabullenmemiştir, göreceksiniz yine kabullenmeyecektir. İman dilde kalmayıp kalbe indiğinde imandır. Yunus’un ifadesiyle; ‘Dervişlik olsaydı taç ile hırka, Biz dahi alırdık otuza kırka’ İnanıyorum ki içi dışıyla bir, milletiyle coğrafyasıyla bir, alimlerin gayretleriyle, ilim şehirleri inşa edilecek.” Törende, İslam medeniyeti ve İslam şehirlerine övgülerde bulunan Erdoğan, “1 saat uyuyup, 23 saat okuyan alimlerimiz, kitap aşkını bilen ruhlarını yitirdi. Ya da o ilmi okuyacak harfleri kaybettik. Doğu’nun alimlerini anmadan, fizyolojinin, sosylojinin ve diğer ilimlerin adı anılamaz” diye konuştu.
26 Ocak 2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Siyaseten katl hadisesi

700 senelik sır nihayet gün yüzüne çıktı. Osmanlı Devletinde kardeş ve evlat katli konusu bugün konuşulmaya başlandı.  

“Devlet ebed müddet” anlayışı ile kundaktaki bebekleri dahi toprağa gömdüren “siyaseten katl” olayı, Fatih kanunnamesindeki şu fermana dayandırılır: “Evladımdan her kime ki saltanat müyesser olursa, nizam-ı âlem için karındaşını öldürebilir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmiştir. Gerektiğinde anınla amil olunur...” 

Devletin devamı gerekçesi ile yapılan bu vahşet elbette Fatih ile başlamadı. 

Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren padişahların bu işi yaptırdığının vesikaları bugün tezlere konu edilen hakikatlerdir. 

Kuruluş devrinden itibaren evladını ve/veya kardeşlerini öldürten padişahlar şöyledir: 

Osman Gazi, amcası Dündar beyi katlettirmiştir. 

1. Murat, kardeşleri Halil ve İbrahim beyi; kendi oğlu Savcı beyi katlettirmiştir. 

Yıldırım Beyazıd, kardeşi Yakub Bey’i öldürtmüştür.

2. Murat, amcası Mustafa’yı ve kardeşi Mustafa’yı öldürtmüştür. 

Fatih Sultan Mehmet, kardeşi Ahmed’i ve İstanbul’un fethi aşamasında Orhan isminde bir şehzadeyi katletmiştir. 

2. Beyazıd kardeşi Cem Sultan’ın oğlu Oğuz Han’ı öldürtmüştür. 

Yavuz Sultan Selim, sekiz yeğenini katletmiştir. 

Yine Yavuz kardeşi Korkut ve Ahmet’i öldürtmüştür. 

Kanuni Sultan Süleyman, Rodos’un fethinde Cem Sultan’ın oğlunu ve onun oğlunu idam ettirmiştir. 

Kanuni, oğlu Mustafa’yı ve onun oğlu Mehmet’i; diğer oğlu Beyazıd ve onun beş oğlunu katletmiştir.

3. Murat, beş kardeşini öldürtmüştür. 

3. Mehmet, 19 kardeşini katletmiştir. 

Yine 3. Mehmet, oğlu Mahmut’u öldürtmüştür. 

2. Osman, kardeşi Mehmet’i katletmiştir. 

4. Murat, kardeşleri Beyazıd, Süleyman ve Kasım’ı öldürtmüştür. 

3. Osman, amcazadesi Şehzade Mehmet’i katletmiştir. 

Tarihi “İslam’ın sancaktarı” olarak yazılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun bir “din devleti”  olduğu söylenmektedir. 

Hatta siyaseten katl vahşeti, “fitne adam öldürmekten daha kötüdür” manasındaki ayetlerin ardına setreylenerek, sanki “devletin devamına engel halleri ortadan kaldırmamak, adam öldürmekten daha tehlikelidir” gibi bir bahane üretilmiştir. 

İslam inancında ise durum çok farklıdır:  

Cenab-ı Hak, “Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır” buyurur.  (Nisa Suresi, 4/ 93) 

Maide suresinin 32. ayetinde ise şöyle buyrulur: “Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.”  

Hz. Peygamber, haksız yere bir Müslüman’ın öldürülmesinin vebalini şöyle buyurmuştur: 

“Kim, yarım sözcükle de olsa bir Müslüman’ın öldürülmesine yardım ederse kıyamet gününde Yüce Allah’ın huzuruna, alnına ‘Bunun Allah’ın rahmetinden nasibi yoktur’ diye yazılmış olarak getirilir.” (İbn Mâce, Diyât 1)     

“Yüce Allah’ın, her günahı mağfiret buyurması umulur. Ancak bilerek mümini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hariçtir…” (Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81) 

Haksız yere cana kıymanın İslam itikadındaki hükmü yukarıda beyan ettiğimiz ayetler ve hadislerle ortadayken, bu hükme ters düşen bir görüş hangi bahane ile olursa olsun hak değildir, batıldır.

Böyle bir görüş Allah’ın hükmünün yerine kendi hükmünü koyarak icraatta bulunmaktır ki, bu bir manada ‘rablik’ iddiasıdır. Zaten Hıristiyanların batıla sürüklenmesinin bir sebebi de , Allah’ı bırakıp din adamlarını rab edinmeleriydi.

İslam hukukunun ana kaynakları, Kur’an-ı Kerim, hadis, icma ve kıyas-ı fukahadır.

Hiçbir hüküm Kur’an ve sünnete aykırı olamaz. Hal böyle iken, bir din devleti olduğu iddia edilen Osmanlı imparatorluğunda, ayet ve hadise aykırı bir şekilde, evlat ve kardeş katlinin izahı mümkün değildir. Gelinen nokta, Osmanlı imparatorluğunun İslam’la alakası olmadığını ortaya koymaktadır. 

Bazı eserlerde, evlat ve kardeş katli konusunda, ‘siyaseten katldir ve devletin devamı içindir’ savunması yer alır.

Ancak, siyaseten katlin, devletin devamı ile de alakası yoktur.

Zira padişahların evlatlarını veya kardeşlerini yani kendilerinden sonraki neseplerini öldürtmelerinin gerekçesi, devlet adına, gelebilecek bir zararı engellenmek değil, iktidarlarını muhafaza gayesiyledir.

Yani tamamen nefsidir ve şahsi ihtirastan kaynaklanmaktadır. Kundaktaki bebeklerin dahi boğdurulmasının başka şekilde bir izahı yapılamaz.

Adalet huzuruna çıkıp suç işlediği kesinleşmemiş bir insanın, geleceği hakkında hüküm vererek yaşamına son vermek asla ve kata mümkün değildir.

Hele din devleti olarak ortada bulunan bir kurumun siyasetinin, Kur’an ve hadis uygulamalarına ters düşmesi Müslümanlıkla bağdaştırılamaz.

Kaynak: 

Osmanlı Hukukunda Kardeş Katli Meselesi - Mehmet Akman (Marmara Üniversitesi Hukuk Tarihi Bilim Dalı Doktora Tezi). Danışman: Prof. Dr. M. Akif Aydın. 21.02.2014 Prof. Dr. Haydar Baş

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Ümmetin Geleceğini Çalmak

Bismihi Teâlâ

İslam yönetim felsefesinde halk, “iyaullah”tır. Yani “Allah’ın ailesi”dir. Ona önderlik etmek, ona yönetici olmak isteyenler, kendilerini iyaullah’ın bir ferdi ve hizmetkârı olarak görmeliler, onun sahibi ve tasallut edeni olarak değil.

İyaullah’ın malına el uzatmak, kamunun imkân ve yetkilerini haksız adaletsiz kullanmak, milletin ortak varlığını ve hakkını zayi etmek korkunç bir ihanet, büyük bir günahtır. Hırsızlıktır.

İyaullah’ın malını koruma dendiğinde: Hilafeti döneminde borçlarını ödeyebilmek için kendisinden devlet kredisi isteyen gözleri âmâ kardeşinin eline kızgın demir yaklaştırıp; “beni cehennem ateşine mi atmak istiyorsun?” diyerek cevap veren İmam Ali (a.s)’ı hatırlamamak ne mümkün?

İmam Ali (a.s)’ın hilafet dönemi, yöneticilerin “iyaullah”ın malına yaklaşım biçiminin ne olacağını belirleyen evrensel örnek ve ilkelerle doludur. Ancak tarih içerisinde İmam Ali (a.s)’ın yolu ve öğretisi terk edilince bu ve benzeri örnekler sanki gerçek üstü vakalarmış gibi tarih sayfalarını süsleyen birer öyküye dönüştü…

İslam tarihi, iyaullah’a tasallut eden, onların mallarını haklarını yağmalayan örnek, önder ve yöneticilerle doludur. Hatta çoğu dönemlerde toplumlar öylesine sömürülmüş ve mustazaf hale düşürülmüştür ki, bu türden olaylar vaka-i adiyeden kabul edilmiştir.

İşte bu nokta da merak edilip peşine düşülmesi gereken bir soru vardır: Acaba “kamu hırsızlığı” sadece iyaullah’ın malına el uzatmak mıdır? Yoksa?..

1-Müntesiplerini bin bir türlü hileli yol ve yöntemlerle mankurtlaştırarak, kendi zatına bağlı ve bağımlı hale getirmek, akletme ve idrak melekelerini törpülemek, tefekkür ve muhakeme yetilerine ipotek koymak hırsızlık değil midir?

2-Kendi şahsi kitaplarını “cemaat” için başucu kitabı, kutsal kaynak haline dönüştürüp; ipe sapa gelmez adlandırma ve yorumlarla toplumu “Ehl-i Beyt” ve “mübarek Ehl-i Beyt kaynaklarından” uzak tutmak, tanışmalarına engel olacak tedbirler üretmek, etraflarına batıl düşünsel çitler örmek hırsızlık değil midir?

3-Dünyanın dört bir yanında mazlum ve mahrum Müslüman halkların zeki çocuklarını devşirip “İngilizce” temelli bir eğitimle; Batı hayranı, Amerika’yı dünyanın patronu ve özgürlükler ülkesi olarak görüp algılayan, Emperyalist Amerika ve Siyonist İsrail ile bir olmayı birlikte olmayı bir elzemlilik hatta “hizmet” için dini bir vecibe olarak telakki eden bir nesil yetiştirmek hırsızlık değil midir?

4-İslam toplumundan sadaka, zekât ve hayır olarak toplanan paralarla açılan okul, yurt ve evlerde ümmetin sorunlarına, mesela “Filistin meselesi”ne zerre kadar ilgi duymayan, İsrail’i meşru otorite olarak gören; İsrail ile savaşmış, yenmiş ve İslam ümmetinin onur ve haysiyetini ayaklar altından kaldırmış olanları “din dışı” ve “terörist” olarak adlandırabilen milliyetçi ve taassup ehli bir gençlik inşa etmek hırsızlık değil midir?

5-Gerek eğitim kurumları gerek medyası ve gerekse diğer kültürel, sosyal ve siyasal faaliyetlerinde sürekli ve sistematik olarak “İslam İnkılabı” ve “Şiilik” aleyhine faaliyet yürütmek, bunu varlık nedeni olarak görmek; “bizim İran’la mezhep değil din problemimiz var” diyerek Şii Müslümanları tekfir edecek kadar gözünü karartmak, İslam İnkılabı ve Şii Müslümanlardan bahsederken “ters-pers” ifadeleriyle onları aşağılamaya çalışarak; ulusalcılık ve mezhepçilik fitnesini yaymak, İslam ümmetine ihanet etmek, onu sırtından hançerlemek hırsızlık değil midir?

6-İslami değer, kavram ve ritüelleri vaazlar, kitaplar, filmler ve diğer argümanlarla kendi cemaatinin menfaati için istediği şekilde yeniden anlamlandırmak, sulandırmak, içini boşaltmak ve tüm bunları yaparken Hz. Peygamber (s.a.a)’in şahsını ve nübüvvet makamını bile kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmemek hırsızlık değil midir?

7-Toplumdan “hayır” kastı ile toplanan paralar ile Amerikan politikacılara bağış yapmak, Musevi cemaatine mensup ya da Hristiyan misyonerliği yapan teşkilatlara yardımda bulunmak ve bu paraları kilise onarım ve restorasyonunda kullanmak hırsızlık değil midir?

8-Kendi cemaatini İslam’ın merkezi, kendisini zamanın müceddidi olarak görüp, ulaşmak istediği şahsi hedefleri için her yol ve yöntemi zımnen de olsa meşru ve mubah ilan etmek, bunun dini bir vecibe olduğu algısını uyandırmak, öteki ilan ettiklerinin sahip oldukları imkân ve yetkileri ele geçirebilmek için her türden hile, desise ve fitneyi sergilemek hırsızlık değil midir?

9-Sadece İslam ümmetine tasallut olmakla yetinmemiş, kurduğu egemen sulta düzeni ile tüm dünya mazlum ve mahrumlarını sömüren Amerika ile Müslümanların topraklarını ve kutsal mabedini (kıblesini) işgal etmiş olan Gasıp Siyonist İsrail’in cinayetlerini görmemek, örtmek hatta meşrulaştırmak ve kitlelerin zihinlerini iğfal etmek hırsızlık değil midir?

Kamunun malına el uzatmak, iyaullah’ın haklarını zayi ve ihlal etmek hırsızlıktır. Peki ya ümmetin geleceğini çalmak? Mahrumların mazlumların pusulasını çalmak? Toplumun aklını idrakini çalmak? Muhakemeyi, tefekkürü çalmak? O nedir?! Kemal Şükrü SEVİNDİK 24.02.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Başbakan Erdoğan ve tanımayanlar için Said Nursi dersleri

Başbakan Erdoğan Isparta’da yaptığı konuşmada, Gülen’i ABD müttefikliğiyle suçlamaya çalışırken, Gülen’in selefi Said Nursi ile ilgili şunları söyledi: 

“Said Nursi, CHP ile asla işbirliği yapmadı. Ülkesinden kaçıp başka ülkelere sığınmayı, başka ülkelerden burayı karıştırmayı aklının ucundan geçirmedi. İstese Barla’dan kaçabilirdi, ama o kaçmadı. Tam tersine Rusya’ya esir düşmüşken, Sibirya’dan kaçtı, kendi ülkesine, topraklarına geldi. İşin ucunda hapishane de olsa ‘vatanım’ dedi.” 

Başbakan Erdoğan’ın Said Nursi ile ilgili bu açıklamaları fazlasıyla popülist olmakla beraber iki ihtimal eşliğinde değerlendirilebilir. 

Birincisi, Başbakan Erdoğan’ın Said Nursi’ye dair gerçekten hiçbir şey bilmediği, ikincisi ise Said Nursi’nin gerçek misyonunu bilmesine rağmen aynı duygu ve misyonu paylaştığı. 

Biz iyi niyetimizi koruyarak birinci ihtimali doğru kabul edelim. Zaten Başbakan Erdoğan’ın “amma safmışız” itirafına binaen bu cümlelerini de Başbakanın “saflığına” verip gerçekleri anlatmaya başlayalım. 

Öncelikle Said Nursi’nin misyonunu büyük fotoğraftan tek cümle ile özetlemeye çalışalım: 

Hindistan’da Ahmet Sirhindi (Rabbani) , Osmanlı’da Halid Bağdadi ne ise, Osmanlı’nın son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nde de Said Nursi odur. 

Bu üç ismin ortak özelliklerini, bağlantılarını daha sonraki yazılarımızda aktaracağız, ancak şimdilik şu cümle ile merakınızı giderelim: İlginç bir tesadüf eseri, her üçünün yaşadıkları dönem ve coğrafya İngilizlerin İslam dünyasını inim inim inlettikleri bir süreç olmasına rağmen her üçünün de İngiltere aleyhine tek satır beyan ve eylemini bulamazsınız! 

Said Nursi ve ekolünün en temel özellikleri “siyasetten Allah’a sığındıkları”nı iddia etseler de, (tıpkı Halid Bağdadi ve Sirhindi gibi) siyasetin tam göbeğindedirler. Bir insanın, bir grubun siyasetin göbeğinde yer almasında ne sakınca var diyebilirsiniz. Ancak bu insanlar ve gruplar siyasetlerini geçmişte İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da ABD çıkarlarına hizmet etmek için yapıyorlarsa sorun var demektir ve kurcalamamız gerekir. 

Osmanlı’nın son dönemlerinde aktif bir şekilde Batı’nın Şark Meselesi olarak tezgahladığı ve Osmanlı’nın Doğu ve bugünkü Ortadoğu toprakları üzerindeki Arap-Kürt gruplar üzerindeki oyununda yer alan Said Nursi birileri için gerçekten “bir misyon adamı”dır. 

Said Nursi, Kurtuluş Savaşı’nın en sıkıntılı günlerinde tüm tercihlerini İngilizler lehine kullanmış ve Milli Mücadele’ye açıktan düşmanlık eden cemiyet ve kuruluşların kurucuları arasında yer almıştır. (İngiliz Muhipleri Cemiyeti, İttihad-ı İslam Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti) 

Fakat aynı Said Nursi, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin Kore savaşında cephede savaşmak için adeta can atmıştır. 

Sinan Meydan’ın ifadeleriyle aktarırsak daha can alıcı ve anlaşılır olacaktır: 

“1950’lerde, “Hükümet Kore’ye asker gönderiyormuş, eğer bana da izin verseler, 5 bin genç Nur talebelerimle gönüllü olarak komünistlerle harp etmek için ben de giderim” diyerek 74 yaşında ABD için Kore’de savaşmaya can atan Said-i Nursi, nedense 1919’da, üstelik 43 yaşındayken, Anadolu’daki Türk Kurtuluş Savaşı’na katılmak için kılını bile kıpırdatmamıştır.” 

Kılını kıpırdatmasa, yerinde otursa iyi. Bilakis, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını engellemek için her türlü zararlı ve hain faaliyetin içinde bizzat yer almıştır. Devam edecek.. Emre Polat 07.03.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Vatikan’da Ölmeyi Düşlemek!..

Bismihi Teâlâ

17 Aralık 2013 tarihli “postmodern oligarşik darbe teşebbüsü” gerek “cemaat” açısından ve gerekse tüm Türkiye toplumu açısından tarihi bir dönüm noktası, tarihi bir kırılma anı oldu. Kendisini Türkiye’nin sahibi olarak gören ve hakikaten de tüm etkin ve yetkin şahsiyetlerin kendilerine bu yönde biat bildirdiği Cemaat, sürecin başlamasından üç ay sonra Başbakan tarafından “terör örgütü” ilan edildi.[1][1] İnsan kendini, “nereden nereye” demekten alamıyor.

Evet, rüzgâr cemaatin üzerindeki gizemli perdenin ucunu kaldırdı. Cemaatin bir ülke ele geçirmek için giriştiği darbe girişimi, üzerindeki “iktidar kalkanının” parçalanması, gizli ajandanın ortalığa saçılması ile neticelendi. Kralın çıplak olduğu faş oldu. Cemaat; itikadi yapısından amaçlarına, uluslararası bağlantılarından uyguladığı yöntemlerine kadar tüm alanlar sorgulanmaya başlandı. Rüzgârın kaldırdığı perdenin kenarından bakınca gözüken gerçeklere hayret etmemek mümkün değil. Farkında değildik:

Meğer Opus Dei ve Moon Tarikatı ile Gülen Cemaati paralelmiş: II. Dünya Savaşı ardından başlayan “soğuk savaş” yıllarında Amerika, SSCB’nin Asya ve Avrupa’da ki etkinliğini kırmak için CIA aracılığıyla Kore’de Moon ve İspanya da Opus Dei tarikatlarını kurdu. İlginç olan ise, toplumsal faaliyetlerine Erzurum’da “Komünizmle Mücadele Derneği”nde başlayan Fethullah Gülen’in kurduğu yapının teşkilatlanma biçimi ile kullandığı; “Diyalog, Hoşgörü, Sevgi ve Dini Araştırmalar” sloganlarının birebir aynı olması.[2][2]

Meğer Hocaefendi, Amerika’da CIA, Yahudi Lobisi ve Misyoner Teşkilatları emanıyla yaşıyormuş: Hocaefendi, halen tam olarak bilinmeyen bir nedenden dolayı Amerika’ya gitti ve oraya yerleşmeye karar verdi. Amerika’da sürekli yaşamak için “Green Card/Yeşil Kart” başvurusu yaptı. Başvurusunu onaylatmak için Amerika’daki etkin ve yetkin şahsiyetlerden “güven/eman mektubu” aldı. İlginç olan ise, Hocaefendi için eman mektubu verenlerin kimlikleri. Zira CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller, CIA Analiz Bölümü Direktörü George Fidas, Amerikan derin devletinin en etkin şahsiyetlerinden ABD eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskopusu Aleksander Karlutos eman mektubu veren yirmi beş kişiden sadece dördü.[3][3]

Meğer Hocaefendi, Amerika’da 130 dönümlük arazi içerisinde 100 Bodyguard[4][4] tarafından korunan tek göz bir odada[5][5] kalıyormuş: Hocaefendi’nin Pensilvanya’da 130 dönümlük bir arazi içerisine kurulmuş bir malikânede yaşadığı biliniyor. İddiaya göre Hocaefendi bu devasa arazi içerisinde tek göz bir oda da kalıyor ve kirasını veriyormuş![6][6] (Tabi insan madem kirada kalacak, niçin gidip malikâne odası kiralıyor da normal bir dairede kalmıyor? Diye sormaktan kendini alamıyor.) İlginç olan ise, Hocaefendi’nin bu tek göz(!) odasında anahtarını boynunda taşıdığı ve içerisinde ne ya da nelerin olduğunu tam olarak kimselerin bilemediği özel bir kasasının olması.[7][7]

Meğer Hocaefendi’nin evlenmesine Hz. Peygamber engel olmuş: Kur’an-ı Kerim’in açık çağrısı ve tüm peygamberlerin ortak sünneti olmasına karşın Fethullah Gülen evlenmemiştir. İlginç olan ise, Fethullah Gülen’in içinden bir an evliliği geçirmiş olmasına rağmen, bu evliliği Hz. Peygamber (s.a.a) rüya yoluyla: “Gülen’e söyleyin; evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem” diyerek engel olmuş.[8][8] 

Meğer Hz. Peygamber bile Hocaefendi’nin ardında namaz kılıyormuş: Hocaefendi’nin kendisini nasıl bir makamın sahibi olarak gördüğünün açık bir delili olabilecek şu sözler kendisine ait: “Ben camide ikindi namazını kılıyorum. Sağ tarafıma selâm verince baktım ki Efendimiz de orada bulunuyor. Ancak mübarek yüzü yağmur yüklü bulut gibi dopdolu.” İlginç olan ise, Hz. Peygamber (s.a.a)’in morali niçin bozukmuş biliyor musunuz? Hocaefendi’nin terk ettiği bir ders halkası yüzünden!..[9][9]

Meğer Cemaat, topyekûn/istisnasız cennetlikmiş: Yine rüya yoluyla açığa çıkan bilgiye göre Allah’ın cehenneme sevk ettiği insanları Fethullah Gülen kollarını açarak durdurmaya çalışmasına rağmen insanlar cehenneme doğru hücum etmişler. Daha da ilginç olan ise, Hocaefendi çok dikkatle bakmış cehennemlikler içinde kendi cemaatinden tek bir kişi bile yokmuş.[10][10]

Meğer saygısızlık olur diye ayağını köyüne doğru uzatmayan Gülen, Ayet-i Kerime’ye doğru uzatıp rahatlıkla yatabiliyormuş: Öğrencilik yıllarında Hocaefendi, arkadaşları ile kaldığı öğrenci evinde; bir tarafta kıble, bir tarafta arkadaşının baş yanı, bir tarafta kitaplar ve diğer yanda köyü olduğu için birkaç gece hiç uyumadan sabahlamış.[11][11] İlginç olan ise, Zaman Gazetesi’nin yayınladığı fotoğrafa göre; aynı Hocaefendi Ayet-i Kerime’ye doğru ayağını uzatıp, gönül rahatlığı içinde mışıl mışıl uyuyabiliyormuş.[12][12]

Meğer Hocaefendi, Anadolu’da bir Hristiyan-Musevi Üniversitesi kurulması için Papa’ya ricacı olmuş: Hocaefendi, Ortadoğu’da/dünya da barışa giden yolun “hoşgörü ve dinlerarası diyalog”dan(!)  geçtiğini, bunun sağlanması için de İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin birbirine yakınlaştırılması gerektiğini tespit etmiş.[13][13] İlginç olan ise, Hocaefendi, İslam, Hristiyanlık ve Museviliği (her nedense) Anadolu topraklarında birleştirmek için: “Pek muhterem Papa cenapları… Urfa şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu, ya Harran Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şümullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir” diyerek papaya ricacı olmuş.[14][14]

Meğer Hocaefendi, Papa II. John Paul'u ziyareti sırasında Vatikan’da ölmeyi düşlemiş: Hocaefendi’nin Şubat 1998’de gerçekleştirdiği Vatikan ziyareti sırasında en önemli kurmaylarından “Alaaddin Kaya”nın Papa’nın elini öpme görüntüleri basına yansımıştı.[15][15] Bu ziyaret sırasında Papa II. John Paul ile Fethullah Gülen baş başa bir de görüşme gerçekleştirmişlerdi. Bu görüşmeyi daha sonra Hürriyet Gazetesi Roma temsilcisi Reha Erus’a değerlendiren Hocaefendi, şu sözleri söylemiştir: “Bu kutsal topraklarda, Vatikan’da ölmeyi düşledim!”[16][16] Kemal Şükrü SEVİNDİk 23.03.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İran'lı Bir Ayetullah'ın gözünden Gülen-Erdoğan çekişmesi

Masonik bir örgütlenme şeklini çağrıştıran "Hizmet hareketi" Türkiye'deki Amerika ve Irkçı İsrail rejimiyle NATO terör örgütünün askeri üslerine ve istihbarat istasyonlarının açık ve gizli faaliyetlerine ses çıkarmazken İran istihbaratının Türkiye'yi ele geçirdiğini iddia ediyor.
Seyid Ali Gaemmagami'nin 17 Aralık sonrası Türkiye'de yaşanan süreçle ilgili İran da çok konuşlan makalesini aynen yayınlıyoruz;
CİA için çalışan ve ırkçı İsrail'in Türkiye'deki askeri darbeleri destekleme sürecine katılmış olan, rahmetli Necmeddin Erbakan'ın anti emperyalist ve anti Siyonist İslam birliğini savunma sürecini yerden yere vuran Fetullah Gülen ve işbirlikçileri zor duruma düştüğü için iyice sayıklamakta ve patronu Amerika Neo-Concular ve Siyonist Yahudi ADL ile AİPAC lobisi gibi İran İslam cumhuriyeti ve Şii-Alevi histerisine kapılmış bulunuyor.
-Ekrem dumanlı gibi işbirlikçi zat, Fetullah Güleni mütefekkir, zahit, mütevazi ve İslam alim olarak tanıtıp överek bitiremiyor. Dindar Müslüman halk kitlelerini aldatmak için ve duygu sömürüsü yapmak için, "Hoca Efendinin Türkiye'den ayrılırken (aslında kaçtığını demek istiyor) giydiği elbiseyi, döneceği gün için saklıyordu. Elini ceketinin cebine atıp küçük bir Cevşen çıkardı. Türkiye'den ayrılırken okuduğu Cevşen'i cebinde mahfuz tutuyordu. Hüzünlendik..." diye propaganda yapmaktadır. Türkiye Müslüman halkından korkup, ülkesine geri dönmekten kaçınan Fetullah Gülen Amerika dış işleri bakanlığı ve pentagon ile Siyonist Yahudi lobilerinin himayesinde Pensilvanya'da bulunmakta ve örgütüne siyasi, fikri ve istihbarat destek verilmektedir. Fetullah Gülen ve hareketi Amerika ve ırkçı İsrail rejiminin lehine bütün ülkelerde cemaat okulları adı altında casusluk şebekelerini kurmaktadır. Bu nedenle İran İslam cumhuriyeti Gülen Cemaatinin İran'da okul açma teklifini reddetmişti. Gülen ve sapık hareketi, İslam ümmetinin varlığına inanmıyor. Üstelik İslami birlik ve dayanışmayı reddedip, mezhep savaşlarını körüklemeye çalışıyor. Gülen, İslami uyanış ve direnişin öncüsü İmam Humeyni'ye (ra) da Amerika ve Filistin topraklarını işgal eden Siyonist İsrail rejiminin yayılmacı politikalarına muhalefet ettiği için kin kusmaktadır. İran'daki İslam inkılâbının İslam'a zarar verdiğini iddia eden Fetullah Gülen, Allah tarafından lanetlenen Belam Baura misali haddini aşıp, yüz milyonlarca Şii Müslüman'ı ve özellikle İranlı Şii Müslüman'ları muta nikah'ı yapmak ve gayri meşru ilişkiler kurmakla suçlamaktadır. Gülen'in sapık müritleri de sadece İran Müslümanlarını ve Şiileri karalamak için Türkiye'de konferanslar düzenlemiş ve düzenlemektedir. Bundan amaçları Amerika ve Siyonist Yahudi Lobilerin İran İslam cumhuriyetine karşı insanlık ve uluslar arası Hukuk dışı yaptırımları ve saldırıyla baskılarını desteklemekten ve patronlarına şirin gözükmekten ibarettir. Gülen hareketi İran ile Türkiye başta olmak üzere Müslüman milletlerin ve ülkelerin yakın işbirliğini ve dayanışmasını önlemeye ve güvensizlik ortamını yaratmaya çalışmakta ve sonsuz şirretliklerini sürdürmektedir.
-Nitekim Amerika istihbarat örgütleriyle hazinesinin Türkiye halk bankasını hedef göstermesinden sonra, Gülen Hareketi görev icabı saldırıya geçti. Çağımızda Belam Baura'yı temsil eden Fetullah Gülen Ekrem Dumanlı'ya verdiği demecinde İran'ı tehlikeli göstermek ve Türkiye halkını İran'a karşı seferber etmek için; "Ülkenin istihbarat teşkilatının tespitlerine göre, İran ajanı olabilecek birilerinin devletin bakanlarına, bakan çocuklarına hatta bir kısım işler için kabineye nüfuz ettiğini 8-9 ay önce rapor etmiş." İddiasında bulundu. Yapılan Dinleme süreçlerine bakılırsa CİA ile MOSSAD Terör örgütü tarafından yönlendirildiği ve donatıldığı besbelli olan Gülen casusluk örgütü, Erdoğan Hükümetinin İran'a teslim olduğunu iddia etmektedir. Masonik bir örgütlenme şeklini çağrıştıran "Hizmet hareketi" Türkiye'deki Amerika ve Irkçı İsrail rejimiyle NATO terör örgütünün askeri üslerine ve istihbarat istasyonlarının açık ve gizli faaliyetlerine ses çıkarmazken İran istihbaratının Türkiye'yi ele geçirdiğini iddia ediyor.
Hizmet Cemaat'inin tepesinde bulunan ve Mossad Ajanı olduğu söylenen Abdülhamit Bilici de iç yüzünü ortaya koydu. Nitekim "Arapların Erdoğan hayal kırıklığı!" başlıklı makalesinde; AKP iktidarında Türkiye'nin demokrasiden medya özgürlüğüne pek çok alanda gerileme yaşadığını, Ortadoğu ve İslam ülkelerinde, özellikle Mısır'da dışlandığını, Ankara'nın, savaş ilan ettiği Esed'i deviremediğini, Bağdat'la ilişkileri geliştirmek için Maliki'ye karşı alttan alarak başlatılan normalleşme çabasının da hala sonuçsuz kaldığını, Irak Kürdistan'ının petrol satışını sağlayacak angajmanı nedeniyle ortada kaldığını, Katar dışındaki Fars Körfezi ülkelerinin AKP'nin İran'la ilişkilerinden dolayı rahatsız olduklarını, "siyasi İslam"a kayan çizgisi nedeniyle Türkiye'nin demokratikleşme sürecinden uzaklaştığını belirterek, açıkça Amerika ve bölgedeki Washington işbirlikçisi rejimlere çanak tutmaktadır.
-Abdul-Hamit Bilici ayrıca Türkiye'nin dünyanın 9. büyük ordusuna sahip olmasına rağmen Suriye'ye askeri müdahale yapamadığını, Suriye'de Baas rejimine arka çıkan İran'la altın ticaretinin de etkili olduğu yolsuzluk soruşturmasından sonra içeride de Erdoğan'a karşı düşmanlıklar artmaya başladığını ileri sürüp, Amerika ve Siyonist rejimin ağzından konuşmaktadır. Bütün bunlar Hizmet hareketiyle Lideri Fetullah Gülen'in Türkiye Müslüman halkıyla İslam dünyası için tehlikeli, fitneci ve tefrikacı bir hareket olduğunu ve kökünün kazınması gerektiğini gözler önüne sermektedir.Nehir Haber/ Rast Haber -  25.03.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

"PKK, paralel örgütün yanında incir çekirdeği gibi kalır“

Prof Dr. Keleş: PKK, paralel örgütün yanında incir çekirdeği gibi kalır
Prof. Dr. Ahmet Keleş 17 Aralık'ta hükümeti hedef alan operasyonla kendini gösteren paralel yapıyla ilgili çok çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Prof. Dr. Ahmet Keleş'te paralel yapı, örgüt yada cemaat olarak ifade edilen örgütün sanıldığından çok daha tehlikeli olduğunu belirterek ' Bu ülkede PKK'da DHKP-C de bir suç örgütü. Karşı karşıya olduğunuz tehlikeyle kıyasladığımız zaman bunlar incirin çekirdeği gibi kalır' şeklinde konuştu.
PROF. DR. AHMET KELEŞ: 17 ARALIK TÜRKİYE'NİN İŞGAL GİRİŞİMİDİR
Parlalel örgüt, çete tabirlerini kullanıyoruz elimizde başka tabir yok mecburen bunları kullanıyoruz. Sizi çete örgüt derken karşınızdaki sorunu küçültüyorsunuz. Bu ülkede PKK'da DHKP-C de bir suç örgütü. Karşı karşıya olduğunuz tehlikeyle kıyasladığımız zaman bunlar incirin çekirdeği gibi kalır. Bu örgüt, çete felan değil. Bu millet 17 Aralık sabahı uyanıyor bir tehlikeyle karşılaşıyor. Sadece sınır boylarından işgal olmuyor. Evlerinin içinden, sokaklarından, kurumlarında, resmi gayri resmi işgal edildiğini fark ettiği bir tehlikenin adını koyun. Bunun adını koyabiliyorsanız buyrun koyun. Bir memleketin istilasından bahsediyorsunuz. Sınır boylarından bir işgalden bahsetmiyoruz. Neden PKK'yı İzmir'de kovalamıyor sunuz çünkü yeri belli. Ben bu ülkede başımı yastığa koyduğumda nasıl uyanacağımdan endişe ediyorum. Halkın hükümete verdiği destek çok çok önemli. Bir önemli bir şey daha var tehlike sandığımızdan çok daha büyük. Biz bu problemin çözümüne ilişkin doğru adımları atamazsak daha da büyüyebilme durumuna sahiptir. Bu tehlike altta bir biçimde öfkeye dönüştürülmeye çalışılıyor. Operasyonel güç ortalığı yangın yerine çevirmek için bir öfke arıyor. 17 Aralık bir işgal girişimidir.
-Bu insanlar okul açıyor, yurt açıyor eğitim hizmeti veriyor bunların ne tehlikesi olabilir diye düşünüyor sıradan vatandaş. Buradan şunu göstermemiz lazım halkımıza. Bir dini cemaat bundan 40 yıl önce zuhur etmiş. Milletin imanını güçlendirmek, dinini öğretmek istiyor. Şimdi böyle bir cemaat kurs açar yurt açar, okul açar. Bütün gücünü kendi yurduna harcar. Şimdi herkes şunu iyi düşünsün neden bir dini cemaat devletin tüm kurumlarını ele geçirecek sistematik adımlar. atar. Neden bir cemaat ticaret odasını, baroyu , sanayi odasını, sendikayı, yargıyı MİT'i polisi devletin bütün organlarını ele geçirmek ister? Bir devletin içinde yer alan resmi gayri resmi kuruşların içinde yer almak ister? Bir Cemaat neden kendi ülkesinin sınırlarını taşar hangi amaçla ve stratejiyle dünyanın 160 ülkesine Türkçe öğreteceğim, kültür götüreceğim diye okul açar. Bir cemaatin lideri kendisin siyasetten, dünya hayatında uzak göstermek için 'Ben Cebrail de gelse parti kursa ondan uzak dururum' çünkü politikadan, siyasetten uzağım diye açıklaması var. Fakat aynı gün bu ülkedeki en kirli ve çirkin politikanın tam göbeğinin içinde durduğu gün söylüyor bunu. Neyle karşı karşıya olduğumuzu nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumu bilelim.
PARALEL YAPI ÜLKENİN DİBİNE DİNAMİT KOYUYOR
Sevilay Yükselir ise konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı; Fethullah Gülen'in bir CIA projesi olduğunu yazan ilk bendim. Paralel yapı kendini ilk olarak 7 Şubat'ta gösterdi. Ortada bir cemaat yok var olan paralel yapı memleketin dibine dinamit koyuyor. Olayın farkına varıp gerçeği görenler geri çekildi. Devam edenlerde bana göre işin içinde. Hüseyin Gülerce'nin verdiği röportajda asıl önemli olan söylediği son sözdür. Başbakan'dan şefkat iyi niyet bekliyorlar. Biz bir cadı avını kabul etmiyoruz. Biz bu örgütün bir suç örgütü olduğunu kabul etsin. Hüseyin Gülerce'nin amacı havayı yumuşatmaya yönelik. 7 Şubat'ta bunlar Başbakan'dan MİT'i istediler. Başbakan bunlar karşısında dik durdu, diz çökmedi. Ondan sonra şantajlar başladı. Başbakan bunlara boyun eğseydi devleti ele geçireceklerdi. Stargazete/Rast Haber -  05.04.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Ünlü ilahiyatçılardan Fethullah Gülen'e şok suçlama

Gülen'in dinler arası diyalog çabaları aslında İslam'ı yok etmek amaçlı

Ünlü ilahiyatçılar Dinler Tarihi Uzmanı Dr. Lütfü Özşahin, Ali Rıza Demircan ve Ahmet Tekin Fethullah Gülen'in dinler arası diyalog çabalarının aslında İslam'ı yok etmek amaçlı yürütülen gizli bir proje olduğunu ileri sürdü.

A Haber'de yayınlanan Mehmet Ali Önel Yönetimindeki Deşifre Programı'nda dün akşam 'Kutlu Doğum Haftası' nedeniyle Hz.Muhammed'e (SAV) yapılan çirkin saldırılar mercek altına alındı.

Programa İlahiyatçı Yazar Ali Rıza Demircan, İlahiyatçı Yazar Ahmet Tekin ve Dinler Tarihi Uzmanı Dr. Lütfü Özşahin konuk oldu.. 

Programda söz alan Dr. Lütfü Özşahin Batı'da İslam Peygamberi Hz.Muhammed'e yönelik çirkin kampanyalar yürütülürken onlarla 'Dinler arası diyalog' kurmanın mümkün olmadığına dikkat çekerken; "Batı'da İslamiyete karşı, barbar, hiç bir ahlaki sıfatı olmayan algı var. Bunlar Batı'da kesinlikle değişmemiştir. Hz.Muhammed dediğiniz zaman Batı medeniyetinin tüyleri ürperiyor. Şimdi gelelim Fethullah Gülen'in yürüttüğü 'Dinler Arası Diyalog Projesi'ne. Bu bir Vatikan projesidir. Tam anlamıyla misyonerlik projesidir. Müslümanları dinden çıkarmaktır. Dinden uzaklaştırmaktır. Asıl amaç Müslümanlığı ılımlaştırmak değil. Hz.Peygamberi örnek olmaktan çıkarmaktır" şeklinde konuştu…

İlahiyatçı Yazar Ahmet Tekin ise; "Siz Hz.Peygamberi ortadan kaldırırsanız Allah'a inanmış mı oluyorsunuz? Fethullah Gülen 'Muhammed Resulullah demese de olur. İslamla diğer dinlerin ortak yönlerini alalım gerisini atalım' diyor. İslamla ortak yönü ne olabilir yüzde bir bile değildir. Bu insanı dinden çıkarır" dedi.

İlahiyatçı Yazar Ali Rıza Demircan'da cemaatin televizyon kanalında Hz.Peygamberin kamyonete bindirilmesini sert bir dille eleştirirken; "Hz.Peygamberi Kamyonete bindirmek, Türkçe Olimpiyatları'na Teşrif Etti' demek. Allah'a şirk koşmaktır" şeklinde konuştu.. rasthaber 19.04.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Balyoz Gülen cemaatinin başında patladı

Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz kararının içiçe geçmiş iki siyasi sonucu söz konusu:

Anayasa Mahkemesi’nin Balyoz kararının içiçe geçmiş iki siyasi sonucu söz konusu:
Balyoz Gülen cemaatinin başına patlıyor, yani Balyoz Davası’ndaki tüm haksızlık, usulsüzlük ve hukuksuzlukların tek sorumlusu olarak Cemaat gösteriliyor.
Balyoz Gülen cemaatinin başında patlıyor, yani kısa süre öncesine kadar Cemaat’in gücüne güç katmış olan Balyoz Davası, bundan böyle onun gücünün iyice azalmasına vesile olacağa benziyor.
BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ
Sırayla gidelim. Hafızlarımızı fazla zorlamaya gerek yok. 4.5 yıl önce, 20 Ocak 2010 günü Taraf Gazetesi’nin manşetiyle start verilmiş, aynı yıl Haziran ayında ilk duruşma yapılmış, iki yıl sonra Eylül ayının sonlarına doğru mahkeme 365 sanıktan 325’ine ağırlaştırılmış müebbet cezası vermişti. 
Türkiye gibi adaletin yavaş işlediği bir ülke için şaşırtıcı derecede hızlı sonuçlanmış bir davaydı Balyoz. Çünkü Ergenekon Davası’nda ilk kez kendini göstermiş olan emniyet-yargı-medya üçgeni bu sefer daha etkili bir şekilde devreye girmişti. İçine aldığı kişi ve kurumları hızla itibarsızlaştıran ve onlara bu dünyada cehennemi yaşatan bu “Bermuda şeytan üçgeni” hiç tartışmasız Fethullah Gülen cemaatinin ürünüydü. Önce Cemaat’in emniyet içindeki bağlantıları deliller topluyor, bulamadıkları zaman deliller üretiyor; sonra bunları medyadaki uzantılarına servis ediyor; medyanın bunları haberleştirmesinin ardından (daha baştan her şeyden haberdar olan) savcılar harekete geçiyor; savcıların talimatıyla polis operasyon yapıyor; nihayet zanlıların büyük kısmı, “güvenilir” yargıçların nöbetlerinde tutuklanıyordu.
CEMAAT BU SÜRECİ İKTİDARIN ONAYIYLA YÜRÜTTÜ
Ama bu anlattığımız haliyle senaryo eksik kalır: Cemaat bütün bu süreci siyasi iktidarın bilgi, onay, hatta teşvikiyle yürüttü. Öyle ki, hükümetin, bir aşamadan sonra rahatsızlığını alenen dile getirmesi üzerine bu operasyon dalgalarının bir süre daha sürüp bittiğine tanık olduk. 
Öte yandan, gerek Ergenekon, gerek Balyoz süreçlerinde Cemaat sadece hükümetten değil, başta iktidar partisinin tabanı olmak üzere farklı toplumsal kesimlerden, içerde ve dışarda bazı güç odaklarından büyük destek ve takdir aldı. Fakat 17 Aralık 2013 gününde alenileştiği gibi bu ittifak uzun süre önce dağılmış durumda. Başbakan Erdoğan Cemaat’i bir suç, casusluk, hatta bir şekilde terör şebekesi olarak tanımlamaya başlayınca, doğal olarak ona destek verenlerin Ergenekon,Balyoz gibi davalara bakışı da büyük ölçüde değişti. Buna bağlı olarak AYM kararına ciddi bir itiraz dile getirilmiyor, fatura tamamen Cemaat’e yıkılmak isteniyor ve “çok safmışız” veya “aptal gibi kendimiz kullandırmışız” gibi bir yerden sonra hiçbir anlamı olmayan günah çıkartmalarla sorumlulukların üstü örtülmeye çalışılıyor. Ve şu ana kadar yaşananlara bakıldığında, garip bir şekilde bu üslup pekala iş görüyor.
CEMAAT YALNIZLAŞTIKÇA KAYBETMEYE BAŞLADI
AYM kararının Cemaat üzerinde balyoz etkisi yaratacak olması bahsine gelecek olursak: Yakın zamana kadar kabaca iki görüş çarpışıyordu: Her taşın altında darbe aramak ile her taşın altında Cemaat aramak. 
Dünün galibi hiç tartışmasız, tasfiye etmek istediklerini darbeci diye yaftalayan hükümet, Cemaat ve onların müttefikleriydi. Ama yollar ayrıldıktan sonra işler değişti. Arkasında siyasi iradenin desteği olmadığında Cemaat’in gücünün bir sınırı olduğu anlaşıldı. Gelinen noktada, yani bugün her taşın altında Cemaat aramak (ve tabii ki bulmak) geçer akçe. Yani dünün galiplerinden Cemaat yalnızlaştıkça kaybetmeye başladı.
AYM kararının bu kaybı daha da artıracağı muhakkak zira Cemaat’in artık kimseyi kolay kolay “darbecilerle mücadele ediyorum” diye yanına çekebilmesi artık mümkün gözükmüyor. Dün mağdur ettiklerinin, ellerinde kalan güçlerini Cemaat’e karşı seferber etmeleri, hele “paralel yapı”ya karşı mücadelesinde Erdoğan’a destek olmaları halinde Cemaat’in kayıpları artacaktır.
MEZARDAKİLER KALKIP OY KULLANINCA…
Fethullah Gülen 12 Eylül 2010 referandumu öncesinde şunları söylemişti: ” Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda ‘EVET’ oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da.. ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır.”
Gülen’in siyasetüstü konumunu riske atarak coşkuyla destek olduğu referandumda kabul edilen AYM’ne kişisel başvuru hakkının 4 yıl sonra kendisini ve cemaatini epey zor durumda bırakacak sonuçlara yol açmış olmasını “demokrasinin cilvesi” olarak gören de çıkacaktır, “takdir-i ilahi” yorumu yapan da… Vatan Rüşen Çakır 21 Haziran 2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

"Bu adam hakkında yapabildiğiniz her şeyi yapın"

Meslek hayatı boyunca terör örgütleri ile mücadele eden Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, önce Devrimci Karargâh üyesi olduğu gerekçesi ile tutuklandı, sonra Odatv davasında sanık oldu. Ergenekon örgütüne yardım ettiği ileri sürüldü. PKK ve TİKKO örgütlerinin propagandasını yaptığı iddiasıyla hakkında 2 ayrı dava açıldı. 2 kez memuriyetten, 3 kez de meslekten atıldı. 3 yıl 8 ay sonra Anayasa Mahkemesi’nin ‘hak ihlali kararı’nın ardından cezaevinden çıktı.

Hanefi Avcı, özgürlüğe adım attığı ilk günlerinde Hürriyet’ten Toygun Atilla'nın sorularını yanıtladı.

Gülen'in dolaylı olarak ‘bu adam hakkında yapabildiğiniz her şeyi yapın’ talimatı verdiğini söyleyen Avcı, Başbakanlık'taki böcek olayı için de dış istihbarat ihtimalinin sıfır olduğunu ve bu işi Cemaat'in yaptığını düşündüğünü söyledi.

BENİMLE İLGİLİ TALİMATI HOCA’DAN ALDILAR

"Tutuklanmanızdan sonra Fethullah Gülen sizin için ‘Allah taksiratını affetsin’ diye bir cümle kurdu? Bu sözü nasıl değerlendirdiniz?" sorusuna Avcı şöyle yanıt verdi:

"Hocanın o sözünü özel yetkili mahkemelerdeki ve diğer savcılıklardaki Cemaat mensuplarına bir talimat olduğunu biliyorum. Yani diyor ki ‘Bu adam hakkında yapabildiğiniz her şeyi yapın’. Zaten olup biten de onu gösteriyor. Talimatı aldılar. Talimata uygun olarak benim hakkımda yapılacak her şeyi yaptılar."

Cemaat’in ve hükümetin Türkiye’ye verdiği tahribatın boyutunu ile ilgili bir soruya ise Avcı şöyle cevap verdi:

"Tüm devlet sistemi içerisinde, güvenlik bürokrasisi içerisinde hesap edilemeyecek büyüklükte bir tahribat var. Bu halen de bitmiş değil. Geniş bir süreci kapsayacak. Güvenlik bürokrasisinde güven sorunu oluşmuş durumda. Herkes birbirinden şüpheleniyor. Devlet çalışamaz halde. Mesela sırf bu Cemaat yapısının önü kesilsin diye telefon dinlemeleri ile ilgili öyle kararlar aldılar ki şimdi kendileri telefon dinleyemez hale geldi. Bu önümüzdeki günlerde güvenlik zafiyetlerine yol açacak. Moral değerler açısından da hesap edilemeyecek derecede büyük bir tahribat var."

Avcı'nın röportajından öne çıkan kısımlar şöyle:

EN BÜYÜK HATA DENETLEYEMEME

Telefon dinlemesi gibi konularda alınan tedbirlerle güvenlik zafiyetlerinin oluşabileceğini söylüyorsunuz. Ancak bir taraftan da MİT’in yetki ve sorumluluğu ile ilgili yeni düzenlemelere gidiliyor? Bu normal mi?

Şu anda güvenlik güçleri telefon dinlemeleri ile ilgili çok zor mahkeme kararı alıyor. Bir takım özel araştırmalar yapamıyorlar. Bunun yanında sizin de söylediğiniz gibi hükümet bu olayları önlemek adına bir takım yeni düzenlemeler yapıyor. Bu düzenlemeler de hukuk düzenini bozuyor. Makul hukuk sisteminde olmayacak kurallar çıkarılıyor. Çünkü bu yapıyı önlemek için bu kanunlara ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Aynı şekilde hukuk tanzim etmeye çalışıyor. Bunu tanzim etmez ise paralel yapıyı önleyemiyor. Tanzim ederken de hukukun kendisi zarar görüyor. Bu, antibiyotik almak gibi. Mikrobu öldürürken kendi bünyeniz zarar görüyor. Ağır antibiyotik tedavisi gibi. Bu süreç epeyce devam edeceğe benziyor. Sistem ister istemez zarar görüyor. Onun için bu yapının ülkeye verdiği zarar çok ağır.

Türkiye’de suçla mücadelede kullanılan telefon dinlemesi ve teknoloji yöntemleri ile ilgili bir denetim mekanizması var mı?

Belki de sıkıntının büyüğü burada başlıyor. Hükümetin en büyük hatası bu sistemi denetlememesidir. Ben şunu iddia ediyorum: Hiçbir yasaya ihtiyacım yok. İstedikleri şekilde herkes her şeyi dinlesin. Yeter ki dinleyenleri üst makam denetlesin. Kimse hata yapamaz.

Ortam dinlemesi ve özel hayata ilişkin kamera kayıtları... Bunlar denetimsizliğin ürünleri midir? Hâlâ bir takım kayıp dinleme ve izleme cihazlarının varlığından bahsediliyor, sizce birilerinin elinde bu cihazlar var mı?

Herkesin devlet imkân ve kabiliyetlerini kötüye kullanması ne manaya geliyor? Susurluk’ta ne oluyordu; devletin polisi, jandarması elindeki silahı kötü kullanıyordu. İnsanları infaz ediyordu. Bu nasıl görevini kötüye kullanıyorsa burada da hâkim ve savcı görevini nasıl kötüye kullanır? Kötü soruşturma yapar, kötü karar verir. Silah kullanma hakkı yok. Diğeri de aynı şeyi yapıyor. Biri silahını kullanıyor, diğeri de kalemini veya kararını kötüye kullanıyor. Olaya bakarken böyle bakmak lazım. Görevini iyi yapan hâkim adaletin tecellisine katkıda bulunuyor, kötü yapan hâkim de Susurluk dönemindeki infaz timinde görev yapan adam gibi oluyor. Bence çok insana bu kaset komplosunu kurdular. Belki bir kısım insanlar onlara boyun eğdi. Bir kısım insanlar tabi oldu. Şantaja uğrayan insan sayısı hâlâ bence belli değil.

CEMAAT’E SORUŞTURMA KOORDİNASYONSUZ

Şu anda Cemaatçi olduğu iddia edilen yapıdaki güvenlik bürokrasisindeki kişilere yönelik soruşturmaları nasıl görüyorsunuz?

Bu kadar büyük bir yapı çok kısa sürede operasyonel noktaya getirilemez. Bu grup kamunun içerisine yerleşmiş elemanları vasıtasıyla eylemler yapıyor. ‘Terzi kendi söküğünü dikemez’ derler. Güvenlik kuvvetleri belki vatandaşın işlediği suçları çabuk ortaya çıkartır ama kendi personelinin işlediği suçları ortaya çıkarmak biraz daha güçtür. Bu soruşturmalar iyi koordine edilmeli. Şu anda koordine eksikliği göze çarpıyor. Böyle bir makam gözükmüyor.

YABANCI SERVİS İHTİMALİ SIFIR

Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan toplantının sızmasını, orada yapılan dinlemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Dışişleri Bakanlığı’nın odası dinlenmiş değildir. Onu yapabilmeniz için en az 100 tane dinleme yapmış olmanız gerekir. 100 tane dinleme yaparsanız ancak sağlıklı netice alabilirsiniz. Elde ettiğiniz 10 dinlemeden de ancak birini kullanabilirsiniz. Telefon dinlemek belki kolay ancak ortam dinlemesi dediğiniz işi zorlaştırır. Çok daha ciddi bir ekibe ve çalışmaya ihtiyacınız vardır. Aynı zamanda profesyonel bir gruba da ihtiyacınız vardır. Yapılanlara baktığınızda bunun böyle olduğunu görüyorsunuz.

Kasetler aynı merkezin işi mi?

Bu kapasitedeki bir olayı Cemaat değil, Cemaat’in Emniyet’teki birimleri yapabilir. Onların kullandığı teknoloji ile bu yapılabilinir. Başka biri yapsa da ortaya çıkartılır, aydınlatılırdı. Başbakanlık’taki böcekler konusunda da genel değerlendirmem başka birinin yapma şansı yok. O dinlemeleri de aynı yapının yaptığını düşünüyorum. Başbakanlık da sanırım bu konuda aynı şeyi düşünüyor. Orasının sürekli denetimi var. Oradakilerden habersiz kimsenin yapması mümkün değil.

Bu dinlemelerde yabancı servis ihtimali nedir?

Sıfırdır. Yabancı servis ihtimali yoktur. Onlar başka türlü yöntemler kullanırlar. Onlar için ayrıca böyle bir dinleme risktir. Priz içine böcek koyma yöntemi, polisin, kanunu uygulayan birimlerin yöntemidir. Herhangi bir ülkedeki polis, jandarma bu yöntemi kullanır. Yabancı servisler çok daha farklı cihazlar kullanır.Odatv.com 01.07.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

”Velayet’in konumunu zayıflatanlar, İslam’ın en büyük düşmanlarıdır ”

Velayet’i zayıflatmak için faaliyette bulunan kimselerin toplumun en büyük düşmanları olduklarını açıklayan Ayetullah Misbah Yezdi, ‘Bugün bazı kimseler, İmam Humeyni’yi (r.a) kabul etmediklerini söyleyecek kadar hayasızlaştıklarını’ belirtti.

RASTHABER – Tasnim Haber Ajansı’nın Kum şehrinden bildirdiği habere göre, Ayetullah Misbah Yezdi, İmam Humeyni Enstitüsü’nün şehidlerini anma münasebetiyle yaptığı konuşmada, “canlı olan bütün varlıkların kendi yaşamlarını sürdürmek istediklerini ve bunun içgüdüsel bir olgu olduğunu” söyledi.

Kum ilim havzasının büyük Üstadı, şunları belirtti: Devrim sonrası dönemde bazı örnekler ortaya çıktı ki bu dönemin kuşağı olmasak da hayret ediyorduk. Devrim’den önce, “Melaike’nin Gasili Hanzale”nin kıssasını okurken hayret ediyordum. Fakat Devrim’den sonraki dönemde özellikle dayatılan sekiz yıllık savaşta hayret uyandırıcı örnekler göründü.

-Ayetullah Misbah Yezdi, konuşmasına şöyle devam etti: “Akıl ile duygu bir arada olması gerekir, geceleyin hareket edebilmesi için bir arabanın hem ışığa hem de muharrik bir güce ihtiyacı vardır. İki etkenin bulunması gerekir; hem yolun tanınması hem de hareketin coşkusu ve enerjisi gerekir.

-Şehidlerin Efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) kanının bereketiyle bize verilen etkenlerden biri, Muharrem ve Sefer aylarında İslam’ın ihya edilmesidir. Hüseyni coşkunun yanı sıra, büyüklerimiz akli etkeni de açıklamak için ve meselenin sadece duygudan ibaret olmadığını, aklında var olduğunu idrak ettirmek için gayret göstermişlerdir.

-Uzmanlar Meclisi üyesi, “Bu tür anma toplantılarının düzenlemesi, Velayet eksenli halkımızın meydana getirdiği okyanusun bir damlasıdır, bizde bu yolda vazifemizi yapıyoruz ve Yusuf’un (a) müşterisi olduğumuzu belirmek isteriz. Bu yolla, o coşku canlı kalacaktır” dedi.

-Ayetullah Misbah Yezdi, şöyle konuştu: Bu coşkunun yanında şuurunda güçlendirilmesi gerekir ve buda, bilincimizi geliştirdiğimizde ancak mümkün olur. Şehadeti neden sevmek gerekir? Bir yanıtı şu ki şehadet, toplumda ulvi değerleri zahir kılar. Bu değerler sayesinde topluma kazandırılan faydalar oldukça önemlidir. Gerçekte, bu değerler bizim için o kadar önemli ki onlar uğruna kan dökülse bile değerdir, söyleriz. Şehidlerin Efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) cismani varlığı, en yüksek bir varlıktı ama oda bu değerlere feda oldu, zira bu fedakarlık sayesinde baki kalması gereken din o denli önemlidir ki Şehidler’in Efendisi’nin (a.s) cismani bedeni ona feda edilse yeridir. Bu, insanlık tarihi boyunca yapılmış olan en büyük muameledir ve Şehidler’in Efendisi İmam Hüseyin’in (a) verdiği kanın bereketli sonuçları benzersizdir. Herkes için hatta putperestler ve dinsizler için de bereket olmuştur.

-Ayetullah Misbah Yezdi, şunları tasrih etti: Din’in düşmanları vardır, bunun kaynağında ise Şeytan’ın düşmanlığı vardır. Onun işbirlikçileri de cin ve insi şeytanlardır. Yüce Allah, ilk sırada insi şeytanlardan ve ikinci sırada cinlerden olan şeytanlardan bahseder. Hz. Adem’in (a.s) zuhur edişinden bu yana haset ve kıskançlık nedeniyle şeytanlar ortaya çıkmıştır. Kur’an’ın önemle bahsettiği bir sonraki örnek, Hz. Yusuf’un (a.s) macerasıdır. Bu macerada, Allah’ın Peygamberi kardeşleri tarafından sapık olarak öne sürüldü. Şeytanlar, Kur’an’ın buyurduğu gibi sürekli bizimle savaş halindeler. Bugün, dün ve müzakere söz konusu değildir, merhum İmam’ın deyişiyle, bunlar İslam’dan sille yemişlerdir. Güçleri yetmiyor ve başarılı olmuyorlar, onun için hergün komplo ve tuzaklar kurarak Müslümanlar’ı zayıflatmaya ve imanın gücünü kırmaya çalışıyorlar. Muharrem’in onunda o feci cinayete mürtekip olanlar, ne Yahudi ne Zerdüşt ve ne de Hıristiyan’dılar. Aksine hepsi, namaz kılan ve oruç tutan Müslümanlar’dı. Onları bu cinayete sürükleyen etkenin daha düşük ve zayıf hali bizde de vardır ve eğer onunla mücadele edecek isek onu tanımamız gerekir.

-Din düşmanlarını tanımakla, kurdukları tuzakların ve yaptıkları düşmanlığın biçimini fark etmekle ancak onlarla mücadele edebiliriz. Yoksa bütün niyetimizin samimi olmasına rağmen onların tuzaklarına düşebiliriz. Düşmanın kim olduğunu, nasıl ve hangi araçlarla düşmanlık ettiğini bilmemiz gerekir.

-Kum havzasının büyük Üstadı, konuşmasında şunları dedi: Merhum İmam Humeyni (r.a) bizim için büyük bir nimetti ve büyük bir insandı. Kendisinin vefatından sonra yerine geçen İnkılabın Büyük Rehberi de aynı şekilde bizim için bir nimettir. Allah şahit olsun ki bizim toplum böyle bir Rehberliğ’e layık değildir. Kendisi, toplumda yönetimin en üst mertebesine sahiptir. Velayet’i itibarsızlaştırmak için faaliyet edenler, toplumun en büyük düşmanlarıdır.

Ayetullah Misbah yezdi, “Bugün bazı kimseler, İmam Humeyni’yi (r.a) kabul etmediklerini söyleyecek kadar hayasızlaştıklarını” belirterek “şimdiye kadar kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeylerin söylendiğini” ifade etti.Çev: Mehmet Gönül-Welayet News 05.12.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Ayetullah Cevadî Amulî’den Erbaîn ziyareti hakkında önemli bilgiler

“Mü’minin, alameti beştir: Her gün elli bir rekât namaz kılmak. Erbaîn ziyareti yapmak. Sağ elin parmağına yüzük takmak. Secdede alnı toprağa koymak. ‘Bismillahirrahmanirrahim’i yüksek sesle söylemek.”

Erbaîn Ziyaretine Önem Vermek*

İmam Hasan Askerî (a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Mü’minin, alameti beştir: Her gün elli bir rekât namaz kılmak. Erbaîn ziyareti yapmak. Sağ elin parmağına yüzük takmak. Secdede alnı toprağa koymak. ‘Bismillahirrahmanirrahim’i yüksek sesle söylemek.”[1]

Hadiste geçen elli bir rekât namaz ile kastedilen, on yedi rekâtlık günlük farz namazlarla birlikte günlük sünnet namazlardır. Sünnet namazlar, farz namazların eksiklik ve zaafını telafi eder. Bu alanda özellikle tavsiye edilen ve çok da faydalı olan teheccüd namazıdır. Hadiste dikkat çekilen elli bir rekât namaz, Şîîlerin özelliklerinden ve de Allah Resûlü’nün (s.a.a.) ümmete getirdiği miraç armağanıdır. Namazın “mü’minin miracı” olarak tanımlanmasının nedeni, belki de namaz emrinin miraçtan gelmesi ve insanı miraca çıkarma özelliğine sahip olmasıdır.

Hadiste hatırlatılan diğer hususlar da Şîîlerin özelliklerindendir. Çünkü secde ederken alnını toprağa koyan sadece Şîîlerdir ve ayrıca onların dışındakiler, “Bismillahirrahmanirrahim”i ya hiç söylemez ya da sessiz olarak söyler. Sağ ele yüzük takmayı ve İmam Hüseyin (a.s.)’ın Erbaîn ziyaretini sünnet kabul eden de yine Şîilerdir.

Hadiste belirtilen “erbaîn” ziyareti ile kastedilen şey, kırk mü’mini ziyaret etmek değildir. Çünkü kırk mü’mini ziyaret etme konusu Şîa’ya mahsus değildir. Ayrıca “erbaîn” kelimesindeki “ال/eliflam” takısı, İmam Askerî (a.s.)’ın halk tarafından bilinen “erbaîn”i kastettiğini gösterir. Birçok hadiste ifade edilen, ancak “eliflam” takısı olmayan “erbaîn” kelimesi bu anlama gelmemektedir. İmam Cafer Sâdık (a.s.)’dan nakledilen şu hadis buna örnektir:

“Bizim hadislerimizden kırk (=erbaîn) hadis ezberleyen kimseyi Allah kıyamet günü âlim ve fakih olarak diriltir.”[2]

Erbaîn ziyaretinin önemi, sadece imanın alameti oluşundan dolayı değildir. Erbaîn ziyareti, bu hadisten de anlaşıldığı üzere farz ve sünnet namazlar konumundadır. Bu hadis uyarınca namaz dinin ve şeriatın direği olduğu gibi Erbaîn ziyareti ve Kerbelâ olayı da velâyetin direğidir.

Bunu şöyle de açıklayabiliriz: Allah Resûlü (s.a.a.)’in buyruğu doğrultusunda, Peygamber (s.a.a.)’in nübüvvetinin özeti Kur’ân ve Itrettir/Ehl-i Beyt’tir:

“Şüphesiz ki, sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum… Allah’ın Kitabı… ve Itret’im/Ehlibeyt’im.”[3]

Allah’ın Kitabının özü olan ilâhî dinin bir direği vardır ve o da namazdır. Itret’in özünün direği ise Erbaîn ziyaretidir. Bu iki direk, İmam Hasan Askerî (a.s.)’ın hadisinde bir arada zikredilmiştir. Ancak bu bağlamda bilinmesi gereken, namazın ve Erbaîn ziyaretinin insanı nasıl dindar yaptığını anlamamızdır.

Zatı mukaddes Allah, namaz hakkında birçok öğretileri açıklamıştır. Mesela buyurmuştur ki, insan, fıtratı itibariyle muvahhiddir. Ancak insanın tabiatı, kendisine hüzün veren acı olaylar karşısında ağlayıp sızlamak ve onu sevindiren gelişmeler karşısında ise (içine düştüğü kötü durumdan kurtaran Allah’ı unutarak) hayrı engellemek üzere yaratılmıştır. Namaz kılan insanlar bundan istisnasıdır. Onlar, tabiatlarının azgın huylarını dengeleyebilirler; sabırsızlık, ağlayıp sızlama ve hayrı engelleyen şeylerden kurtulabilirler. Böylece de Allah’ın özel rahmetine nail olabilirler.

“Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten meneder. Ancak, namaz kılanlar başka.”[4]

Erbain ziyareti de bu özelliğe sahiptir ve insanı sabırsızlıktan, sızlanmaktan, menetmekten alıkor. Şehidler Efendisi’nin (a.s.) asıl amacının insanları eğitmek ve arındırmak olduğunu, bu yolda hem tebliğ ve açıklama hem de canını feda etme yöntemini kullandığını bildirmiştik. Bütün bunları bir arada yapmak, o Hazreti (a.s.) üstün kılan özelliklerdendir.

Kısacası, Allah Resûlü (s.a.a.)’in risaletinin amacı, bir yandan Kitabı ve hikmeti öğretmek, öte yandan da insanların nefislerini arındırmaktır. Böylece hem bilgisizleri bilgilendirmiş ve hem de dalalette olanları hidayet etmiştir. Sonuç olarak da ilmî ve amelî cehaleti toplumdan uzaklaştırmıştır. İşte bu iki amaç, Şehidler Efendisi’nin (a.s.) Erbaîn ziyareti metninde yer almaktadır. Nasıl ki, risaleti inkâr edenlerin ve nübüvvet düşmanlarının vahşiliklerinin kaynağı, dünya sevgisi ve bağlılığı olmuştu, aynı şey velâyeti inkâr edenlerin ve imâmet düşmanlarının barbarlıklarının da önemli etkeni idi. Onlar da dünyaya bağlanmış ve gönül vermişlerdi. Erbaîn ziyaretinde bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir:

“Dünyanın aldattığı ve payını (ahiretini) dünyanın değersiz alçak metaına ve ahiretini en değersiz paraya satan, hevâ ve hevesine dalan ve alçalan kimseler onun aleyhine birleştiler ve ona sitem ettiler.”

İmam Hüseyin (a.s.) hakkındaki “kırk=erbaîn” rakamının özelliği

“Kırk” rakamı, başka rakamların sahip olmadığı bir özelliğe sahiptir. Bahsi edilen özelliğin bazı örnekleri şöyle sıralanabilir:

– Allah’ın peygamberlerinin çoğu kırk yaşında peygamberliğe seçilmiştir.

– Hz. Musa (a.s.)’ın Zât-ı Mukaddes Allah ile özel mülakatı kırk gece sürmüştü.

– Teheccüd namazında kırk mü’min hakkında dua etmek tavsiye edilmiştir.

– Kırk eve kadar olan komşulara güzel davranılması ve değer verilmesi hadislerce bildirilmiştir.

Hadislerde şöyle geçmektedir:

“Peygamberlerin, velilerin ve mü’min kulların ibadet ettikleri yer, ölümlerinden sonra kırk gün boyunca onlara ağlar.”

Ancak İmam Hüseyin (a.s.)’ın şehadetinde gökyüzü ve yeryüzü kırk gün kan ağladı. Bu hadislerde geçen gözyaşı veya kan, zahirî anlamında yorumlanmamalıdır. Elbette bunu inkâr etmemek de gerekir.

Bunun açıklaması şudur: Gökyüzündeki gezegenlerde, çıplak gözle görülemeyen birçok patlamalar olmuştur. Ancak uzmanlar, yıldız bilimi ve gözlemevleri yardımıyla bu patlamaları gözlemlemişlerdir. İnsanlar, sırf bu patlamaları normal gözlerle görmediklerinden dolayı konu hakkındaki haberleri yalanlayamayacakları gibi gökyüzü ve yeryüzünün kan ağlamasını da inkâr etmemelidirler. Çünkü bu gibi konular da insanların rasathaneler yardımıyla bile görebilecekleri ve ulaşabilecekleri bilgiler türünden değildir.

Aslında melekûtî bir olay mülkî araçlar yardımıyla asla algılanamaz. Mesela, en dakik ve en gelişmiş gözlem tekniği yardımıyla dahi, uyuyan bir insanın sâdık rüyasında gördükleri gözlemlenemez. Yusuf (a.s.)’ın rüya âleminde, on bir yıldızın ay ve güneşle birlikte kendisine secde ettiklerini görmesi, hiçbir rasathane tarafından ne doğrulanabilir ve ne de yalanlanabilir. Anlatmak istediğimiz şudur: Melekûtî gözyaşı veya kan ağlama olayı, ne tecrübî teknik tarafından doğrulanabilir ve ne de onun yalanlama alanına girer. Ayrıca bir şeyin uzak bir ihtimal olarak görülmesi onun imkânsızlığını göstermez. Görmek için gözü olmayan biri, en azından görenlerin sesini duyacak bir kulağa sahip olabileceğini anlamalıdır.

Bu tür olayları analiz edebilmek için, kendine has terimleri ve uzmanları olan özel bir ilim gereklidir. Bu alandaki uzmanlar ise velâyet ehli ve büyük din âlimleridir. Onlar bu tür hadisleri canı gönülden kabul etmiş, gökyüzünün ve yeryüzünün kan ağladığını anlamışlardır. İmam-ı Zaman (a.f.)’in İmam Hüseyin (a.s.)’a hitapla şöyle dediği nakledilmiştir:

“Eğer gözyaşlarım kuruyacak olsa, kesinlikle gözyaşı yerine sana kan ağlayacağım.”[5]

Hemen belirtmeliyim ki, ölmüş olan biri bütün dinler ve milletler arasında saygı ile anılmıştır. Bazı milletler, bir ay sonra ve bazıları da kırk gün sonra ölülerini saygı ve tazimle anarlar. Müslümanlar ve özellikle de Şîîler, Masum Ehlibeyt İmamları’nın (a.s.) şehadetinden sonraki ilk kırkıncı günde anma ve tazim merasimleri düzenlemiştir. Ancak İmam Hüseyin (a.s.)’ın şehadeti bu husustaki tek istisnadır ve o Hazret (a.s.) kıyamete kadar her yıl şehadetinin kırkıncı gününde anılacaktır.

Rivayet edilmiş Erbain ziyareti

Şîa rivayetleri, İmam Hüseyin (a.s.)’ın şehadetinin kırkıncı gününde bazı amellerin yapılmasını önemle tavsiye etmiştir. Bu güne özgü ziyaretin öğle vaktinden önce okunması ve ziyaret sonrasında iki rekât namaz kılınması, sözü edilen amellerden bazılarıdır. Bu vakitte yapılan dua geri çevrilmez, kabul edilir.

Erbaîn ziyaretinde, İmam Hüseyin (a.s.)’ın kıyam amacının Yüce Peygamber (s.a.a.)’in amacıyla aynı olduğuna vurgu yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim ve Nehcü’l-Belâğa’da peygamberlerin gönderiliş amacının iki şey olduğu bildirilmiştir: Bunlardan biri, insanların bilgili ve diğeri ise nefsin arınması ile akıllı olmalarını sağlamaktır.

Bilgili olmayan insanlar Allah’ın buyruğunun ne olduğunu kavrayamaz, hâliyle ne kendilerini ve ne de başkalarını eğitemezler. Bazıları da bilgilidirler, ancak akıllı olmadıklarından dolayı bilgileri doğrultusunda amel etmezler. Bundan dolayı peygamberler, insanları bilgilendirmek ve arındırmak için gönderilmişlerdir. Onlar, insanlara iyilikleri öğretir ve doğru yolu gösterirler. Böylece insanlar iyiliği anlar ve bu doğrultuda amel ederler. Böyle bir toplum Allah evliyasının eğitim beşiğidir.

Kur’ân-ı Kerim’in naklettiğine göre Hz. İbrahim (a.s.) Yüce Allah’a şöyle arz etmiştir:

“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara ayetlerini okusun, Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları (kötülükten) arındırsın.”[6]

Yüce Allah Hz. İbrahim (a.s.)’ın bu duasını kabul edip şöyle buyurmuştur:

“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”[7]

Bu ayet uyarınca Hicaz halkı, Yüce Peygamber (s.a.a.)’in bi’setinden önce ilmî ve amelî olmak üzere iki büyük sorunla karşı karşıyaydılar. Bunlardan biri bilgisizlik ve diğeri ise dalaletti. Yüce Peygamber (s.a.a.), bir yandan Kitap ve hikmeti öğreterek onları bilgisizlikten kurtardı, âlim olmalarını sağladı ve öte yandan da nefislerini tezkiye ederek sapıklıktan kurtardı, âdil olmalarını sağladı.

Mü’minlerin Emiri Ali (a.s.), Yüce Peygamber (s.a.a.)’in bi’setini şöyle açıklamıştır:

“Böylece Allah, Pey­gamber vasıtasıyla onları dalaletten hidayete erdirdi ve onun konumuyla onları ceha­letten kurtardı.”[8]

Yani Yüce Allah, Peygamber (s.a.a.)’in eliyle insanların âlim ve âdil olmalarını gerçekleştirdi.

Melekût ve varlıksal nur bağıntısı hasebiyle Yüce Peygamber (s.a.a.)’den gelen ve velâyet sahibi olan İmam Hüseyin (a.s.)[9] da insanları âlim ve âdil yapmalıydı. Dinin hüküm, buyruk ve öğretilerini öğretmeli ve onları amel ehli kılmalıydı.

Bu, Ehl-i Beyt (a.s.)’ın tümünün görevidir. Onlar dersleriyle, konuşmalarıyla ve mektuplarıyla görevlerini yerine getiriyorlardı. Ancak Şehidler Efendisi (a.s.), bütün bunların, olması gereken temel etkiyi yaratacağından ümitsizliğe düştüğünden dolayı amacına ulaşmak için kanını ve canını da feda etti. Sadece İmam Hüseyin (a.s.) hem kültürel, siyasal, ictihadî alanda mücadele etti ve hem de savaş alanında cihad etti.

İmam Hüseyin (a.s.)’ın Erbaîn ziyaretinde şöyle geçmektedir:

“O da halka hücceti tamamladı ve ümmete mazeret bırakmadı, yumuşaklıkla nasihat etti ve kullarını cehaletten ve dalalet şaşkınlığından kurtarmak için senin yolunda kanını akıttı.”[10]

Yani İmam Hüseyin (a.s.), ilmî cehalet ve ahlâkî fesat denizine gömülmüş insanların âlim ve âdil olması için mazeret bırakmadı, nasihat etti ve kanını bahşetti. Geçmiş peygamberlerin bazıları da ictihadî tebliğ, talim ve tahkikin yanı sıra, barbarlığı merhamete ve cahilliği İslâmî uygarlığa dönüştürmek için cihad meydanına inmiş ve bu yolda şehadet şerbeti içmiştir.

Ayetullah uzma Cevadi Amuli

* Haz. Kasım Toprak, Ziyaret-i Erbaîn, Önsöz Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 21-34.

[1]- Tehzib, c. 6, s. 52.

[2]- Usûl-u Kâfî, c. 1, s. 49.

[3]- Bihâru’l-Envâr, c. 89, s. 13.

[4]- Meâric Sûresi, 19-22.

[5]- Bihâru’l-Envâr, c. 98, s. 238.

[6]- Bakara Sûresi, 129.

[7]- Cum’a Sûresi, 2.

[8]- Nehcü’l-Belâğa, 1. Hutbe.

[9]- Allah Resûlü (s.a.a.)’in, “Hüseyin (a.s.) bendendir ve ben de Hüseyin’denim (a.s).” buyruğuna işarettir. Bihâru’l-Envâr, c. 43, s. 261.

[10]- Mefâtihu’l-Cinân.

intizar 06.12.2014

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Hizbullah şehidinin annesinden “Zeynebçe” bir hareket

İslam’ın yüz akı Hizbullah savaşçılarından Abbas Cevad künyeli “Sacid Hişam Hamid” adlı genç şehidin naaşı tekfirci katillere yapılan bir operasyonla kurtarıldı.

İslam’ın yüz akı Hizbullah savaşçılarından Abbas Cevad künyeli “Sacid Hişam Hamid” adlı genç şehidin naaşı tekfirci katillere yapılan bir operasyonla kurtarıldı.

İslam ve İslam’ın kutsalları için Suriye ve Lübnan sınırlarında tekfirci selefi katillere karşı savaşan Hizbullah erleri 5 ay önce genç yiğitlerinden birini şehit vermişti. İslam ve insanlıktan bihaber selefi katilleri genç Hizbullah şehidinin naaşına el koymuş onun pak naaşından bile suistifade etmeye kalkmışlardı. Ancak Hizbullah yiğitleri tekfirci çetelere düzenledikleri bir operasyonla 5 ay sonra genç Hizbullah mensubunun naaşını kurtararak Lübnan’a götürmeyi başardı.

Dün güney Lübnan’da Hizbullah şehidi için çok görkemli bir tören düzenlendi. Törene Öz Muhammedi İslam mensupları olan Şiiler, Hizbullah taraftarları ve İslami direniş mensupları katıldı. Törende mücahit şehit Sacid Hişam Hamid’in annesi Zeynepçe bir davranışla şehit olan oğlunun silahını İslam’ın kutsalları yolunda savaşması için diğer oğlu “Hasan”a vererek İslami Direnişe olan bağlılığını gösterdi. Eğer bu annelerin Zeynepçe direnişleri olmasaydı, kesinlikle İslami Direniş ve İslami mukaddesat adına şehadetten geriye bir şey kalmayacaktı.

Öz Muhammedî İslam’ın sancaktarlığını yapan şehitler efendisi İmam Hüseyin’in yolunu sürdüren zamanın Hüseyin ve Zeynepleri bu yiğitlikleri ve fedakârlıkları ile İslam yolunu aydınlatmaktadırlar.abna 06.12.2014

 

Allah’ın izni yardımı ve sevdiklerinin desdeği ile mücadelemizin manevi fikri ve fiziki boyutları 'alemdeki olaylar din ahlak maneviyat dairesinde' iki kural üzerinde gelişir, İlah kuralınca; “islam dairesi” künyesi ile 33’üncü bölüm ile devam edip 3 ve 4 üncü kitap olarak 40 bölüm de İnşallah çalışmamız tamamlanacak.

Hacı Bayazıt 06.07.2014

 

Allah'ın izni ile mücadelemiz link "aşama9" devam ediyor.