Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar! Devletler din adamı maneviyat ehlinin halkı Allah'ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamı maneviyat ehlinin islam dairesinden çıkıp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur!

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Cemaat mi, Gladyo mu?

Gladyo‘nun Sivil Kanadı. Bir önceki yazımızda geçmişteki Gladyo’nun daha çok askeri kanadından bahsederek bu gizli yapılanmadaki dönüşümü ortaya koymaya çalışmıştık. Geçmişteki Gladyo, Soğuk Savaşın dengelerinden faydalanılarak, komünizm karşıtı bir görüntüyle Türkiye’yi ABD güdümünde tutmak maksadıyla sol, sağ fark etmeksizin, Amerikan karşıtı olan tüm oluşumlarla mücadele etmiş, aleyhte bir yönetimin iktidara gelmemesi için adam öldürmek dâhil her türlü yönteme başvurmuştur.

 

Acaba bir ülkeyi yönetecek iktidarları şekillendirmek ve kendi kontrolünüzde tutmak asker, polis, istihbarat gibi birimlerde silahlı gruplar kurarak beş–on aydını öldürmekle mümkün müdür? Hedef ülkedeki siyaseti şekillendirmek için Gladyo’nun başta sermaye çevreleri olmak üzere, medya, yargı, aydınlar (sözde), üniversiteler ve bürokrasi gibi her alanda örgütlenmesi gerekir. Daha da önemlisi, bu yapı siyasetten destek almadan varlığını sürdüremez. Bu sebepten, tek bir partiye odaklanmaktan ziyade, siyaset sahnesindeki önemli partilerin tamamının içinde yer alır. Peki, bu kadar geniş bir kadrolaşmaya ihtiyaç duyan Gladyo’yu gizli tutmak mümkün müdür? Bu sorunun cevabı da hayırdır. O halde Gladyo herkesin tahmin ettiği gibi gözle görülür elle tutulur bir yapı değildir. Gladyo bir anlamda zihinlerin içindedir. Mekanizmayı tarif etmeye çalışalım.

 

Gladyo Nasıl İnşa Edilir? Önce insanların önüne mücadele edecekleri bir ideal konur; sonra kilit görevlere gelmesi beklenen seçilmiş kişiler, ABD’de, onun siştemine hayran kalacak şekilde yetiştirilir. Bu eğitim, seçilmişlere ülkedeki emsallerine göre avantaj sağlar. Sonraki aşamada seçilmişler, birbirlerini destekleyerek toplum içerisinde ilerlemelerini sağlayan bir mekanizma çerçevesinde dernek, cemiyet (mason, rotaryan, cemaat) vb gibi yapılarda örgütlenir. İşte bu yapı farkında olmadan kendisini tasarlayan merkeze hizmet etmeye başlar. Hedef ülkede işler yolunda gitmemeye başladığında, gerçekleri gören ve çevresindekileri uyandıran beş–on aydın, Gladyo’nun silahlı kanadı tarafından öldürülerek tren rayına oturtulmaya çalışılır. Eğer durum çok daha kötüyse silahlı kanat kullanılarak darbe yaptırılır. Yukarıda açıkladığımız sivil kanadın desteği ve uluslararası onay olmadan askeri bir darbe yapmak da neredeyse imkânsızdır.

 

Yeni Gladyo. Soğuk Savaş bitince, eski Gladyo’yu bir arada tutan “komünizmle mücadele” paravanı da geçerliliğini yitirmiştir. Bu manada eski Gladyo’yu başka bir mekanizma ile yeniden inşa etme ihtiyacı doğmuştur. Bu kapsamda CIA, yeni Gladyo yapılanmasını dine dayalı tarikatlar üzerine bina etmeyi planlamıştır. Bu çerçevede Türkiye’de yeni Gladyo adayı olabileceği tespit edilen The Cemaat büyük desteklerle gerekli dönüşüme tabi tutulmuştur. Süreç şu şekilde ilerlemiştir:
1. Cemaatin önüne, “Allah’ın kelamını yayma”, “bütün İslam ülkelerine Cemaatin hâkim olması” veya benzeri, uğrunda mücadele edilecek çok yüksek bir ideal konmuştur. 
2. Yukarıda ideale ulaşmak için öncelikle devletin ele geçirilmesi gerekmektedir. Devleti ele geçirmek için eğitimli kadrolara ihtiyaç vardır.
3. Cemaat mensuplarına başta ABD olmak üzere yurt dışında eğitim imkânları sağlanarak, ABD’nin büyüklüğü ve yenilmezliği genç beyinlere kazınmış, onunla mücadele etmektense gücünden faydalanma fikrine inandırılmışlardır. Aynı zamanda bu gençler, Türkiye’ye döndüklerinde daha iyi mevkilerde iş bulma imkânına kavuşturulmuştur.
4. Cemaatin Türkiye ve dünyada örgütlenmesi desteklenmiş, 100’ün üzerinde ülkede binlerce okul açması sağlanmıştır. Gelecekte Cemaatin Türkiye’de yaptıklarını o okullarda yetişen gençler kendi ülkelerinde yapacaktır.
5. Cemaatin sermayesini oluşturmak için iş adamları desteklenmiş, uluslararası ortamda fırsatlar yaratılarak milyarlarca Dolara hükmeden bir sermaye oluşturulmuştur.
6. Cemaat mensupları birbirlerini destekleyerek ve rakiplerini gammazlayarak sosyal siştemin üst basamaklarına hızla tırmanmış ve bütün kurumlarda önemli bir güce sahip olunmuştur.
7. Cemaatin eğitim siştemi ile insanlar, biat kültüründe, düşünmeden, yukarıdan gelen emirlere itaat edecek şekilde yetiştirilmiştir. Böylece CIA, sınırlı sayıda insanı kontrol ederek koskoca bir gruba hükmedebilmektedir. Aynı zamanda bu kültür siştemin deşifre olmaması ve Gladyo’nun çözülmemesi için de şarttır.
8. Cemaat mensuplarının tamamı, sahip oldukları her şeyi ABD’ye borçlu olduklarına inanmakta, CIA’nın desteğini çekmesi durumunda bütün kazanımlarını kaybedeceklerini bilmektedir. Bir cemaat mensubuna ABD’yi sorduğunuzda onu kendi ülkesinden daha fazla savunacaktır. Çünkü ABD çok büyüktür ve yenidünya düzeninde İslam dünyasına hâkimiyet ancak onun desteğiyle sağlanabilecektir. Arzu edilen güce ulaşılınca Amerika’nın da icabına bakılacaktır. 
9. The Cemaat mensupları 1. maddedeki hedeflerin ulaşmak için canla başla çalışmakta, bu uğurda gerektiğinde bilerek ve işteyerek adalet, vicdan ve ahlaka sığmayan her türlü kötülüğü gözlerini kırpmadan yapabilmektedir.

 

İşte CIA’nın keşfettiği bu mekanizma, Allah yolunda çalıştığını zanneden, devletin tüm kademelerinde örgütlenmiş Cemaat mensuplarını Amerika’nın hizmetindeki Gladyo’nun birer elemanı haline getirmiştir. Örneğin; Balyoz davasında acımasızca karar veren hâkimler, Amerikan Gladyo’sunun bir tetikçisi olduklarının farkında bile değillerdir. 

 

Devlet İçinde Devlet Olmaz, Buna İzin Veren Devlet Ayakta Kalamaz. Türkiye’yi ABD ekseninde tutmak ve BOP coğrafyasının şekillendirilmesinde bir araç olarak kullanmak için tasarlanmış bu yeni Gladyo, ülkenin bekasını tehlikeye atmaktadır. Eski Gladyo’nun önüne konan hedef “ülkeyi korumak ve kurtarmak”tı. Ancak yeni Gladyo’nun önüne konan hedef, Türkiye’nin ötesinde küresel hedeflerdir; “yeniden Osmanlı olmak”tır. “Dünyayı yönetmek”tir. Böyle olduğu için gerektiğinde memleketin çıkarlarının göz ardı edilebileceğine inandırılmıştır. Suriye’de iç savaş çıkartmaya çalışan teröristlerin desteklenmesi böyle bir görevdir. Yeni Gladyo, söylemde bile milli değildir. 

 

Şuan yeni Gladyo, devleti tamamen ele geçirme mücadelesi vermektedir. MİT ve TSK’daki kadrolaşmasını tamamladıktan sonra, bir daha onu kimse durduramaz. Milletvekillerinin yatak odasındaki kameralar, Genelkurmayın çok gizili harekât planları dâhil, bütün evraklarının dışarı çıkarılması, Başbakan Erdoğan’ın makam odasında böcek bulunması bu kötü gidişatın habercisidir. Arkasında CIA’nın olduğu bu yeni Gladyo ile Başbakan Erdoğan’ın tek başına mücadele etmesi mümkün değildir. Türkiye’yi yıkıma götürecek bu sorunla ancak siyasi partilerin tamamının işbirliğiyle mücadele edilebilir. Ekonomi, anayasa, terör vs bir yana, bugün Türkiye’nin önündeki en büyük sorun budur. Bütün aydınların, Hükümeti ve siyasi partileri bu sorunla mücadeleye durmaksızın teşvik etmesi gerekmektedir. Vakit kaybetmeden Gladyo ile mücadeleye başlanmalıdır. Öncelikle yargı içerisindeki bu gizli yapı temizlenmeli, sonra polis, MİT ve TSK içindeki elemanları tasfiye edilmelidir. Bunlar yapılmadığı takdirde bundan sonra her hangi bir parti %70 oy oranıyla dahi Meclise girse iktidar olamaz. Hatta gün gelir Başbakan gözünü açtığında bir de bakmış İmralı’da… YURT GAZETESİ Mehmet Borİ 25.12.2012

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Gizli müttefik, gizli silah!

Amerika’nın Müslüman Kardeşler örgütünü kullanması, 1950 yılında, Nasır suikast–ı ile başlar. Aşağıda İngilizce metin olarak duran paragraf, CIA ait belgelerin elli yıl sonra açıklamasından alınmıştır.(Globol Reaserch) CIA’nin eski örtülü operasyon uzmanı Robert Bear’e göre, bu işbirliği, kirli küçük gizlilik olarak başladı. Washington, Müslüman Kardeşleri gizli müttefik olarak belirledi.

 

Gizli müttefik, gizli silah. Böylece, bir örtülü operasyon,1950 de, Dulles Brother ismini alacak ve yoluna koyulacaktı. Suudi Arabistan’ın mali desteği onaylaması, CIA’dan Allen ve Devlet Bakanlığından Foster’ın onaylaması ile operasyon yürürlüğe girer. Operasyonun başındaki Bear, Eğer Allah bizim tarafımızda olursa, Allah siyasi suikast yapmamıza izin verirse, bu iş olur, oky.” Diye Müslüman Kardeşlerin jargonu ile işbirliğini dillendiriyordu.

 

Özetlersek; Nasıra karşı operasyonun finansörü(mali destekçisi) Suudi Arabistan, operasyonun yöneticisi CIA, operasyonda kullanılanlar Müslüman Kardeşlerdi. Aynı operasyon, altmış yılı aşkın süredir, aynı şekilde organize ediliyor ve uygulanıyor. Müslüman ülkelerde halkından yana yöneticiler, aynı oyunla alaşağı edilmektedir. Amerika o ülkedeki denetimini sürdürülebilir kılmak için, kendi ihtiyacına göre, ya Müslüman Kardeşleri kullanıyor, ya da karşıtlarını… Operasyonlar süresince tabi rejimlerde değişiyor. Bazen sınırlarda… Tabii rejimi değiştirilip, ABD’nin denetimine girecek ülke halkı, operasyonlar sürecinde, psikolojik manipülasyonlara maruz kalıyor. Ve dönüştürülüyor.

 

Şimdi geriye dönüp kendi yakın tarihimize bakarsak; 1945’li yıllarda, Türkiye’de Müslüman Kardeşler örgütlemesini kotarmak, Kemalizm’in yoğun etkisi sebebiyle imkânsız görünüyor.
Bu sebepten, daha kestirme yoldan, Türkiye’yi denetim altına almak için, Amerika Orduya el atıyor. Soğuk Savaşın psikolojik ortamını da kullanarak, Missiuri Uçak Gemisini Türkiye’ye getiriyor. Geliş o geliş…

 

Yani anladığımız şu ki; Mısır’da Müslüman Kardeşlerin kullanıma sokulduğu tarihlerde, Türkiye’de de, CIA çalışmaları başlıyor. İl ve ilçelerde Komünizmle mücadele dernekleri, İlim Yayma Cemiyetleri neva buluyor. Küçük Amerika olacağız sürecine ve ABD’nin Türkiye içindeki ilerlemesine tepki olarak, 1960 Devrimi gerçekleşiyor. Ancak Amerika’nın sadece bir A planı yok. A planına uygun B planı, yani Müslüman Kardeşleri örgütleme işi paralel olarak devam ediyor. 1980 Amerikan Darbesi bu iki planın bileşkesi olarak karşımıza çıkıyor.

 

Yani Müslüman Kardeşler ve Ordu içindeki Kemalistlerin tasfiyesi… Çünkü Amerika denetleyeceği ülkede, sadece Müslüman Kardeşleri veya sadece Orduyu denetlemesi yetmiyor. Her ikisinin birden denetimde olması, Amerikan çıkarlarını tam denetlenmesi anlamına geliyor. Müslüman Kardeşler olunca, piyasa ekonomisi de garanti altına zaten alınmış oluyor. Amerika şimdi bu momenti(fırsat anını) yakalamış görünüyor.

 

Bir ama–sı var. Amerika eski gücünü yitirmiş, dünya genelinde itibar(siyaset) kaybetmiş, işgal ettiği ülkelerde iştediği sonucu alamamış vaziyette. Rusya ve Çin çok güçlenmiş ve ABD’ye karşı birlik olmuş. Özetle eski oyunları oynarken bir tek Türkiye’de rahat. Suriye’de eskiden Suudi desteği ile yaptıklarını, (bizim) Müslüman Kardeşler ile yapmaya çabalıyor. Bu oyunun sonuna gelindiğine dair belirtiler var.

 

Batı diyor ki, Esad’ı Batı destekli terör ile zayıflattık. Şimdi müdahalenin zamanıdır. Önce, Kürt Koridorunu inşa edelim. Rusya olmaz diyor. Gerekirse savaşırım diyor.(Tam teçhizatlı tatbikatlar bu kararlılığın işaretidir.) Bakalım Bizim Müslüman Kardeşler ve ABD ne yapacak?
“According to Robert Baer, a former CIA covert operations specialist, the CIA endorsed the idea of using the Muslim Brotherhood against Nasser in Egypt . In “Sleeping With the Devil,” Baer outlines the tactics of a top–secret U.S. effort: ‘At the bottom of it all was this dirty little secret in Washington : the White House looked on the Muslim Brotherhood as a secret ally, a secret weapon. This covert action started in the 1950’s with the Dulles brothers – Allen at the CIA and John Foster at the State Department when they approved Saudi Arabia’s funding of Egypt’s Muslim Brotherhood against Nasser.
–‘If Allah agreed to fight on our side, fine.’ according to Baer, ‘If Allah decided political assassination was permissible, that was fine, too, as long as no one talked about it in polite company. Like any other truly effective covert action, this one was strictly off the books. There was no CIA finding, no memorandum notification to Congress. Not a penny came out of the Treasury to fund it. In other words, no record. All the White House had to do was give a wink and a nod to countries harboring the Muslim Brotherhood, like Saudi Arabia and Jordan .’” (Robert Dreyfuss, “How the United States Helped to Unleash Fundamentalist Islam”) Ulusal kanal Bülent Esinoğlu 03.01.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Suriye müftüsünden Erdoğan’a acı bir mesaj
Batılı emperyal güçlerin ve bu güçlerin uzantısı olan sahte cihat özenticilerinin kana buladığı Suriye’den çok dokunaklı bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Suriye Müftüsü Ahmed Bedreddin Hassun. Yol TV’den Fuat Ateş, Lübnan üzerinden Suriye’ye giderek, burada yaşadıklarını ilginç bir belgesel halinde yayınladı. Kendisini kutluyorum. Suriye Müftüsü Ahmet Bedreddin Hassun ile de görüşen muhabir yaptığı mülakatı yayınladı. Bugünkü yazımda Suriye Müftüsü Hassun’un konuşmasından bir kesit aktarmak istiyorum. Müftü Hassun’un oğlu Sariye Ahmed Bedreddin, Şam’da hain bir saldırı sonucu öldürülmüştü. Bakın neler diyor Suriye baş müftüsü:

 

“Erdoğan’a şunu hatırlatmak istiyorum. Kendisiyle iki defa toplantıya katıldım. İlk olarak İstanbul Belediye Başkanı iken Hz. Muhammed’in kabri başında. Daha sonra da bundan 3 yıl önce başbakanken Ankara’daki Kocatepe Camisi’nde birlikte namaz kıldık. O zaman çok uzun bir süre de görüşme imkânı olmuştu. Kendisi Beşar Esad ve ailesiyle ilgili birçok iltifatta bulunmuştu. Ve bana dönerek şunu söylemişti: “Arap Baharı denilen bu dalgalar nedeniyle Suriye için çok korkuyorum.” Bu uyarısı için kendisine teşekkür ettim. Özellikle Suriye’ye gösterdiği ilgi ve ziyaretler için tekrar kendisine şükranlarımı sundum. Suriye’ye döndükten sonra Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz konuşmayı Beşar Esad’a da ilettim. Bugün Türkiye Başbakanı Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na şunu söylüyorum:

 

Kıyamet günü Allah’ın huzuruna hep birlikte çıkacağız. Orada ben şunu söyleyeceğim. “Senin ülkenden gelen teröristler benim çocuğumu ve kırk bin masum Suriye vatandaşını katlederek senin yanına döndüler. Neden tüm bu olaylara izin verdiniz? Biliyorsunuz ki Peygamberimiz “komşunuza iyi davranın” diye buyurdu. Suriye’de bu ateşi yakanlar bilsin ki bu ateşin korları onları da yakacaktır.”

 

Müftü Hassun daha sonra gözyaşları içinde konuşmasına şöyle devam etti: “Benim çocuğumu neden katlettiklerini de açıklayayım. Benden Suriye’den ayrılmam iştendi. Ülkemden ayrılıp mevcut siyasi sişteme karşı olduğumu beyan etmemi iştediler. Özellikle Ürdün ve Suudi Arabistan’dan bazı isimler beni arayıp bir an önce ülkeyi terk etmem gerektiğini söylediler. Ben de onlara ülkeyi terk etmek yerine yöneticilerle muhalifler arasında köprü görevi görmem konusunda yardımcı olmayı önerdim. Fakat onlar benim bu tavrımı sistem yanlısı olmak şeklinde ilan ettiler. Ve buna cevap olarak da çocuğumu katlettiler. Ardından insanlara çocuğumu Suriye devletinin katlettiğini anlattılar. Bütün bunlar olurken çocuğumun katili olan iki kişi yakalandı. Ve ben bir toplantıda onlarla birlikte oldum. Sadece benim çocuğumu değil o saldırıda 15 insanımızı da katlettiler. Onlara “neden yaptınız bu işi?” diye sordum. “Bize dışardan böyle bir emir geldi” dediler. Ben kendi adıma onları affettim. Türkiye’deki kardeşlerime lütfen anlatın; Suriye’de işte bunlar yaşanıyor.”

 

Suriye Müftüsü vatanına, milletine, bayrağına, dinine, imanına sahip çıkarak tarihe bir kahraman olarak geçecek. Gelen baskılara direnerek ülkesinde kalan bir müftü olarak, gelen baskılara hiç direnmeden “Suriye’yi satan” Türk Başbakan’a çok önemli bir mesaj gönderdi. Ülkesinin emperyal çizmeler altında çiğnenmemesi için evladını şehit verdi. Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a güvenmenin bedelini çok acı ödedi.

 

“Erdoğan’la Kıyamet Günü Allah’ın (c.c.) huzurunda hesaplaşacağız” diye haykırıyor. Ankara’da aynı safta namaz kıldığı Başbakan’ı “oğlunu katledenlere kucak açmakla” suçluyor.
Haçlının “aferinini” almak uğruna böylesine ağır bir günahla Allah’ın huzuruna gitmeye değer mi be Başbakan! Ben Suriye müftüsü Ahmet Hassun’un yaralı yüreğinin feryadını aynen aktardım. Gerisi başbakanın bileceği şey.
Muharrem Bayraktar 07.01.2013

 

32.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

NATO: Hizbullah’a hiç kimse karşı koyamaz

Nato, Lübnan Hizbullah’ına karşı koyacak güçleri olmadığını itiraf etti. FHA'nın bildirdiğine göre Nato, yaptığı araştırmalardan edindiği bilgilere göre, Hizbullah’ın 15 bin profesyonel ve 50 bin yarı profesyonel askerlerden oluşan bir ordusun olduğunu ve hiçbir gücün bu orduyla savaşacak gücü olmadığını açıkladı.

 

Nato’lu yetkili sözlerinin devamında şöyle dedi: “ Hizbullah’a bağlı sivil güçlerde o kadar büyük iman ve yakın var ki, bu iman ve yakin onları profesyonel kadar güçlü kılıyor. Suriye ile savaşa başlanırsa, Lübnan müdahale edecektir. Irak ve Ürdün’de bulunan Şialar patlamaya hazır bomba gibi savaşmak için Suriye’ye akın edecekler. Hizbullah’ın 65 binlik ordusuyla hiçbir gücün savaşamayacağını Nato çok iyi biliyor. Lübnan’a girmek, ateş üstüne benzin dökmeye benzer. Bu yapılırsa, Suriye, Irak, Filistin Lübnan, Ürdün ve…sonu meçhul bir kargaşa başlayacaktır. Rast Haber 15.01.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Kur’an’ın “salyalı it” dediği alim taslağı

Kur’an– Kerim, Ar’af suresinde “dünyaya saplanıp kalmış ve nefsine uymuş din alimi taslağı”nı “salyalı it” diye tanımlayarak evrensel bir ilahî tahlil ortaya koyar (Araf 7/175–176).
İşte bu mucize beyan, bu ayet–i kerime şöyle:

“Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat… O, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur… Şimdi onlara bu olayları anlat ki, düşünsünler” (Araf, 7/175–176).

 

Yüce Peygamber, “kuzu postuna bürünmüş kurtlar” şeklinde tarif ettiği bu “it cinsi”nin ahir zamanda çoğalacağını, hadisi–i şeriflerinde haber veriyor (Tirmizi, Sünen, Kitab’uz–Zühd 60 – 2404, 2405). Bunlar Müslüman görünecekler; ama gayr–ı müslimlerin safından Müslümanlara saldıracaklar. İslam alimi görünecekler; fakat ceplerine harçlık, önlerine kemik atan Haçlıların, Hıristiyanların, Yahudiler ve onlara özel hizmet veren münafıkların yanından gerçek mü’minlere karşı salyalarını akıtacaklar.

 

Hz. Peygamberin kılığına bürünecekler; lakin Hz. Peygamberi safdışı bırakanların cephesinde saf tutarak Hz. Peygamber’i ve Ehl–i Beyt’i seven Müslümanları, Hak dostlarını dillerine dolamaya kalkışacaklardır.

 

Kur’an–ı Kerim, “it” dediği bu “İslam alimi taslağı” cinsinin üç temel karakterine dikkat çekiyor:
Kur’an ve Sünnet ibarelerini çok iyi bilecek, takır takır sayacak; fakat ölçülerinden sıyrılmış olacak, şeytanın peşine takılacak, şeytana hizmet edecek. Hakk’ın safında ve istikamete üzere değil, şeytanın ve gayr–ı Müslimlerin safında yer alacak!
Dünyaya saplanıp kalacak. Dünyasını düze çıkartmak için, Allah’ı, Rasulullah’ı, onun dostlarını ve mü’minleri satacak. Korkutulacak, satacak ve iltifata kapılacak satacak… Her iki halde de İslam’ı ve Müslümanı hedef alacak.

 

Nefsine ve hevasına kapılacak, uçkurundan sürüklenecek. 30–35 seneden beri bizzat gözlemlediğim hakikat şu: Kur’an–ı Kerim’in “salyalı it” diye nitelendirdiği bu cinsler, İslam alimi kılığında cübbeler, Tecavüzcü Coşkun’a taş çıkartacak tipten züppeler, Amerika ve Haçlılar tarafından beyinleri iğdiş edilmiş habbeler, konjonktür elverdiği nispette kesintisiz olarak Prof. Dr. Haydar Baş beye karşı ürüdüler, ürüyorlar. Niye mi ona…?! Çünkü ilmiyle, imanıyla, irfanıyla, inandığı değerleri yaşayışıyla, milli duruşuyla, bağımsızlık karakteriyle, Milli Ekonomi modeliyle ve sosyal devlet projeleriyle Türk medeniyetinin ve İslam imanının “marka”sıdır, Prof. Dr. Baş. Mehmet Emin Koç 19.01.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Şii Sünni İhtilafı, Şeytanın İşi

Ahmedinejad, son zamanlarda gündeme getirilen Şii Sünni ihtilafı, şeytan tarafından kurulan bir kumpas olduğunu vurguladı.

Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İran silahlı kuvvetleri Kur'an–ı Kerim yarışmasının kapanış törenine katıldı. Korsan İsrail'in yalan ve hilekarlıkla müslümanların topraklarından bir bölümüne musallat olduğunu belirten Ahmedinejad, müslümanların bu tür durumlarda kendilerini savunmakta anlaşmazlık yaşadığını ifade etti. İslam Peygamberi –s– hiç bir müslümana başka müslümanı katletmeye müsaade etmediğini hatırlatan Ahmedinejad, son zamanlarda gündeme getirilen Şii Sünni ihtilafı, şeytan tarafından kurulan bir kumpas olduğunu vurguladı. Ahmedinejad, İslam Peygamberi –s– bütün beşeriyete ait olduğunu ve sırf müslümanlara ait olmadığını belirterek, Allah Resulü –s– hristiyanlar ve yahudilerin yanı sıra hatta budistlere ait olduğunu beyan etti.Fha 25.01.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

İmam Hamaney: “Şia ve Sünni bahaneleri ile vahdeti baltalayanlar İslam düşmanıdır”

İmam Seyyid Ali Hamaney, dünya Müslümanlarının vahdetinin gerekliliğine değinerek tarihi fetvasını verdi: “Şia ve Sünni bahaneleri ile vahdeti baltalayanlar düşmanların uşağı ve İslam’a düşmandırlar. Selefi Vahabilere göre “Şialar” ve “Ehlibeyti seven ehli sünnet” dünyanın neresinde olursa olsunlar kafirdirler. Vahabiler, kardeş olan Müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak için görevlendirilmiştir.” “Herkes biliyor ki bizler İslam Devrimini sırf Şii, yahut milliyetçi ve İranlı devrimi olarak bilmedik ve asla bilmeyeceğiz. Bu otuz yıllık dönemde her ne kadar harcama yapıldıysa ve tehdit edildiysek; İslamcılık, ümmetçilik, mezhepler arası vahdet ve yakınlaşma şiarı ve doğu Asya’dan, Afrika’nın derinliğine ve Avrupa’ya kadar tüm Müslüman kardeşlerin özgürlüğü ve izzeti sebebiyledir.”

 

İran İslam inkılabı lideri imam Seyyid Ali Hamaney, Nisan 2009 yılında İran’ın Kürdistan bölgesinde bulunan Senendec kentine yaptığı ziyaret sırasında halka yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Şia ve Sünni bahaneleri ile vahdeti baltalayanlar, düşmanların uşağı ve İslam’a düşmanlık yapmıştır.”

 

Veliyi Emri Müslim’in İmam Hamaney, düşmanlara uşaklık yapanların bazılarının bundan habersiz olduklarına değinerek şunları söyledi: “Irak, Afganistan ve Pakistan’da terörist eylemlerde bulunan bir çok Vahabi – Selefi unsurları, uşak ve kukla olduklarının farkında değillerdir. Aynı şekilde ehli sünnetin mukaddesatına dil uzatan Şia birisi yaptığının farkında olmasa bile düşmanın uşağıdır.”

 

Ayetullah Seyyid Ali Hamaney konuşmasına şöyle devam etti: “Selefi ve Vahabi cemaate göre “Şialar”, “Ehlibeyti seven ehli sünnet” ve “Kadiri tarikatına bağlı ehli sünnet” dünyanın neresinde olursa olsunlar kafirdirler. Ancak gerçek, bu uğursuz düşüncenin (vahabiliğin) Müslüman kardeşler arasında ihtilaf çıkarmak için memur olduklarıdır. Aynı şekilde bir Şia cehaletinden veya önyargılarından dolayı ehli sünnetin kutsallarına hakaret ederse, ihtilaf çıkarmak için görevlidir. Dolayısıyla her iki grubun davranışı haram ve yasalara aykırıdır.”islamiaktuel 31 Ocak 2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

İslami Cihad: Türkiye, (akp) bölge direnişini hedef almıştır

Filistin İslami Cihad Hareketi Tahran temsilcisi Ebuşerif, Türkiye'nin bölge direnişini hedef aldığını vurguladı. FHA– Tahran'da düzenlenen "Direnişin haşmeti, Filistin'den Bahreyn'e" başlıklı bir basın toplantısında konuşan Ebuşerif, bugün İslam dünyasının en büyük meselesinin, vahdet olduğunu belirtti. Türkiye'nin bölgede ifa ettiği role değinen Ebuşerif, Türkiye bölgenin önemli bir ülkesi olduğunu, İran, Irak, Türkiye'den oluşan üçgenin bölgenin korunmasında önemli olduğunu kaydetti. 

 

Ebuşerif, ancak Türkiye izlediği yolda sapmaya maruz kaldığını, Türkiye İran ile ortak bir yol izleyebileceğini, ancak Suriye'nin parçalanmasını amaçlayan bir yol izlemeye başladığını, bu da korsan İsrail'in yararına olduğunu vurguladı.rasthaber 05.02.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Nasrallah’tan Abbas Musavi’ye

Şehid Abbas Musavi’den ve Onun bıraktığı yerden devam eden Hasan Nasrallah’tan bahsedeceğiz.

TAHA HABER – Bir önceki yazımızda olduğu gibi içinde bulunduğumuz ay dolayısıyla yine yüce bir Şehidden ve ondan sonra onun hatırasını yaşatan yol arkadaşından bahsedeceğiz. Şehid Abbas Musavi’den ve Onun bıraktığı yerden devam eden Hasan Nasrallah’tan bahsedeceğiz. Malumunuz bir önceki yazımda Hasan Nasrallah’ın oğlu Şehid Hadi Nasrallah’ın vasiyetini sizlerle paylaşmıştım.

–Bu gün ise Hasan Nasrallah’ın İslami Direnişin Seyyidüşühedası olan Şehid Abbas Musavi’yi uğurlama töreninde yaptığı konuşmayı paylaşacağım.

Önce kısaca Abbas Musavi bir iki kelam etmek işterim. 1952 Yılında Lübnan’da dünyaya gelen Şehid, 8 yıl kaldığı Irak’ın Necef Kenti’nde ilim okuyarak medrese eğitimini tamamlamıştır. Burada iken görüştüğü İmam Humeyni’nin tedrisatından geçen Şehid 1978 Yılında Lübnan’a dönerek Hizbullah’ın kuruluşunda yer alır. 1983–85 Yılları arasında Hizbullah’ın Özel Güvenlik Birimi’nin başında bulunan Abbas Musavi, bu görevdeyken Siyonistlere karşı yürütülen birçok gizli operasyonu başarıyla sonuçlandırır. Alim olmasını yanı sıra aynı zamanda kahraman bir komutan da olan Şehidimiz, 1985–88 Yılları arasında Hizbullah’ın Askeri Kuvvetler Komutanlığını yaptıktan sonra Hizbullah’ın Liderliğine getirilir.

Şehid Abbas Musavi, 16 Şubat 1992’de Hizbullah Önderlerinden Şehid Ragıb Harb’ı anma programından dönerken Terörist Siyonistlerin Apaçi Helikopteriyle düzenlediği saldırı sonucu eşi ve Hüseyn ismindeki oğluyla beraber şehid olur.

“Gidin İsraillilere deyin, biz Muhammed’in Ordusu’yuz. Geri döndük ve Kudüs Yolunda ilerliyoruz” diyen Şehid, kanıyla İslam’ın Aziz savaşçılarına bir kez daha örnek olmuştu.

–Şimdi sözü, Ondan sonra Hizbullahi Rehberlik Makamı’na gelen Hasan Nasrallah’a bırakalım.

“Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrullah'ın, İslami direnişin seyyid'uşşuhedası Şehid Seyyid Abbas Musevi'nin teşyii münasebetiyle, doğum yeri Nebi Şit'teki konuşması:

“O, Kerbela için doğmuştu, gönlünde Hüseyin'in adı ve anısı vardı ve damarlarındaki kan hışım ve inkılapla kaynıyorken gözlerinde toplanan yetimlerin ve kimsesizlerin gözyaşları idi. Mehdi'nin cesur adamlarıyla birlikte gerçekleştireceği zafere dikmişti gözünü.

Soyu Muhammed (s)'e ulaşan ve yüksek makamlı, değerli babalar ve tahir anneler sülalesinden gelen, Resulullah (s)'ın torunu Ebu Yasir'di bu. O; zahit bir düşünür, ilmiyle amel eden bir alim ve mücahit bir kıyamcıydı. Yoksul bir evden çıkmıştı ve bu özelliği değişmemişti; geriye ne ev ne mülk bıraktı, borçlarının ödenmesi için bile yeterli gelmeyen, yılların kullanılmış ve aşınmış hale getirdiği bir miktar sade eşyadan başka mirası yoktu. İşinde asla yapmacıklık bulunmayan mütevazı bir insandı, kimsesizleri sever ve fakirlere yakınlaşırdı. Mücahit ve şehitlere aşk duyar, şevk beslerdi. Yetimlere gözleriyle hizmet eder ve yaralara şifa bahşederdi. Esaret altındaki aziz mücahitler hep aklındaydı; o, öncüydü ve her zaman en ön safta duran bir liderdi. Hiçbir şeyi sadece kendisi için iştemezken, zamanın zorlukları karşısındaysa başkalarıyla yoldaşlık etmeye çekinmezdi.

O, Kerbela için doğdu ve oraya sefer etti, ceddi Hüseyin (as) gibi eşi ve çocuğuyla birlikte üstelik. Şehadet bir ümmetin azamet ve büyüklüğünü yaratan yüce bir kavramdır, bir milleti tek parça haline getirmek için yanan ve kül olan bir vücuttur; ümidi taşıyan ah ve üzüntüdür, tüm kinleri yıkayarak muhabbet ve dostluk meydana getiren bir gözyaşıdır. Burada azamet, birlik, ümit, muhabbet ve cihat bir araya gelerek kanın kılıç karşısındaki zaferini armağan olarak getirirler.

–Büyük şehidimiz, 1982 yılında varlığını ilan eden ve en temel hedefi, yeryüzünün ve insanın özgürleştirilmesi ve saldırgan Siyonistlerle mücadele etmenin yanı sıra halkımız için barış ve huzurun sağlanması olan bir cihat hareketinin genel sekreteriydi. Elbette bu hareket, hiçbir zaman başkasının övgüsünü ve maddi yardımını talep etmemiştir ve en iyi gençlerinden oluşan yüzlercesini – ve hatta kendi rehberini– de bu yolda şehit olarak sunarak “istişhadi operasyonlar” dönemini açmış ve cihat ve fedakârlık ruhunu ihya etmiştir. Diğer temiz yaratılışlı silahşorlarla birlikte düşmana birçok insani ve maddi kaybın eşlik ettiği tarihi yenilgiler tattırabilmiş ve onları hiçbir kayıt ve şart öne sürmeden Lübnan'da işgal ettiği topraklardan geri çekilmeye mecbur bırakmıştır. Bu geri çekilmenin nedeni uluslararası baskılar değildi kesinlikle. Bu zillet yüklü geri çekilme, Emin Cemil'in hükümetinin gölgesinde imzalanan ve ihanet dolu 17 Mayıs anlaşması dışında hiçbir getirisi olmayan barış müzakereleri ve diyaloglarının sonucunda da gerçekleşmiş de değildi

–Bu hareket, hiçbir zaman seçtiği yolun doğruluğu ile ilgili olarak en küçük bir şüphe ve tereddüt duymamıştır ve tüm İslam ümmetinin yakın bir gelecekte, bu mantıklı ve kader belirleyici seçimin etrafında toplanacağına olan inancı tamdır.

–Şüphesiz, şehit mücahit Seyyid Abbas Musevi'nin faziletli, savaşçı ve düşünür eşinin (Ümmü Yasir) ve masum çocuklarının İsrail tarafından suikaste uğratılması, Siyonist terör örgütlerinin kutsal Filistin topraklarına yürüdüğü ilk günden beri işledikleri seri cinayetler liştesine eklenmiştir. Bu terör mangaları; çocukların öldürülüp göğüslerinin yarılmasının; kadınlara ve kızlara saldırılıp erkeklerin katliama uğratılmasının ve evlerin yakılıp toprakların kanuni sahiplerinin elinden zorla alınmasının öncüsü olmuşlardır hep.

–Tüm bu suç ve cinayetler, dünyanın büyük kuvvetlerinin doğrudan gözetimi altında ve destekleri sayesinde gerçekleşiyordu. Elbette onlar bu cinayetleri, Lübnan halkının direnişine veya Filistin halkının intifadasına cevap mahiyetinde gerçekleştirmiyorlardı yalnızca, esas hedefledikleri şey bölgenin esas halkını topraklarından sürmek ve ekilebilir araziyi, suyu ve diğer doğal kaynakları önceden hazırladıkları bir plan doğrultusunda ele geçirmekti. Tüm bunlar aslında, Amerikalıların desteği ve yardımı, silahı ve BM Güvenlik Konseyindeki veto hakları kullanılarak gerçekleştirilen bir devlet terörüdür. Bu, aynı zamanda dünyanın en büyük terörist devletinin Amerika, onun ardından da kendi eliyle bölgeye yerleştirdiği İsrail olduğunu göstermektedir.

–Acaba bizim şöyle bir soru yöneltme hakkımız da mı yok? Saldırgan ve işgalci askerleri  öldürmeyi “terörizm” olarak adlandıranların, kadın, çocuk ve sivillerin katledilmeleri karşısındaki suskunluklarının sebepleri nelerdir? Bu, ölçütlerin mustazaf halkların lehine değil de büyük güçlerin iştekleri doğrultusunda belirlenmiş olduğu anlamına gelmemekte midir?

–Şüphesiz, Siyonistlerin güçsüz oldukları dönemlerde bile asla vazgeçmeye yanaşmayacakları plan ve emelleri vardır, öyleyse nasıl oluyor da bazıları safça, kudretli oldukları bir dönemde bunlardan vazgeçmelerini mümkün görüyor? İsrail yalnızca Lübnan'ın güneyini değil tümünü ve bütün Arap ve İslam dünyasını tehdit etmektedir. Hırs ve tamahları sınır tanımamaktadır çünkü ve Talmud  kitabına dayandırdıkları planlarıysa vazgeçilmezdir. Onlar hem Müslümanlara, hem de Hıristiyanlara saldırmaktalar ve bizim inancımıza göre bazı Lübnan Hıristiyanları, liderlerinin İsrail'e gönül bağlama tecrübesinin kendilerine getirdiği vahim sonuçlardan ibret almalılar. İsrail uşaklarına ve satılmışlara gelince, onlara ihtiyacı kalmadığı an hepsini bir kenara fırlatıp atacaktır.

–Lübnan milleti ve hükümeti, partileri, hareket ve şahsiyetleri; yani Seyyid ve ailesinin suikaste uğratılmaları suçunu tek bir yürek ve dille kınayanlar, İsrail'e yanaşmayı ve onun varlığının meşruluğunu kabul etmeyi de reddetmek ve  işbirlikçi hainlerin dışlanması yönünde adım atmakla görevlidirler. Direniş projesinin devlet ve halk tarafından desteklenmesi ve güçlendirilmesi; yeryüzünün özgürleştirilmesi ve izzetli ve sağlam temellere dayalı bir barışın gerçekleşmesiyle sonuçlanacaktır. Direniş, istikrar ve sebat için birçok fırsat hazırlayarak “iç birliğin” oluşturulması için de gerçek bir mihver olmaktadır. Zira, düşmanla işbirliği yaparak ona ümit bağlamış insanlar var olduğu sürece, her türden “iç birlik” darbeye açık ve geçici olmaya mahkumdur. İşte bu yüzden, Lübnan iç savaşının bitmesinin en önemli şartı; İsrail'e uşak olma utancından uzak durmak ve özgürlük projesini kabul ederek Arap ve İslam ülkelerine karşı Amerika'nın ve Batı ülkelerinin yardımını iştememektir.

–Bölgedeki savaş ve şiddetin gerçek sorumlusu, İsrail'in Arap ve İslam dünyasının kalbindeki saldırgan varlığından başka bir şey değildir kesinlikle ve en belirgin özelliği saldırı, haddini aşma ve kan dökmek olan bir rejim barış için hiçbir iş yapamaz. Bilakis kendisini yeni savaşlara hazırlamak için sloganlar ortaya atacak ve anlaşmaların sorumluluğundan kaçmasını sağlayacak fırsatların peşinden koşacaktır. Onlar hatta, Allah ve Resulü ile olan ahit ve sözlerini bile tutmamaları ile meşhur olmuş bir kavimdirler.

–Eğer dünya, gerçekten de bölgede daimi bir barışı arzuluyorsa eğer bunun tek bir yolu var ve o da şudur: işgalci Yahudiler geldikleri ülkelere, Filistin halkı da kendi yurduna dönsünler. Uzlaşma, geri çekilme ve hayali bir barışı elde etmek için düşmana taviz vermek; azgın ve tamahkar düşmanı, saldırı ve işgal yolunu sürdürmesi için teşvik etmeye yarayacaktır sadece.

–Lübnan bugün İsrail ile savaşanları destekleyen bir ülke değildir yalnızca; düşman karşısında verilen büyük bir savaşı bizzat tecrübe ederek en büyük kahramanlık destanlarına da imza atmaktadır. Elbette hepimiz biliyoruz ki Lübnan'da, “belki bir gün Arap dünyası hareket eder ve bir şey yapar” düşüncesiyle oturup beklemeye davet eden bir mantık mevcuttur. Bizim mantığımızsa bize diyor ki Lübnan'da direniş ve cihadı sürdürelim ve her zaman için direnişin destekçisi olmuş Suriye'nin yanında yer alalım. Biz, işgal altındaki Filistin'deki milletimizin intifadasının yanında yer aldık sürekli olarak; Filistin'in Müslüman halkı, bölge halklarına, tüm Arap ve İslam dünyasına açık bir örneklik sunarak İsrail karşısında durulabileceğini ve zaferin  kazanılmasının mümkün olduğunu ispatlamaktalar. Tüm bunlar bu halkların kıyam ederek ümit ve mücadele ruhunu canlı tutabilmelerine imkan bahşedecektir. Bu sayede direniş, tüm İslam ümmetinin asli kültürü ve büyük projesi olacak ve o gün geldiğinde de bu ümmetin İsrail'den ve onun dünyadaki tüm destekçilerinden daha güçlü olduğu anlaşılacaktır.

–Düşmanın vahşice cinayetleri ve ondan sonraki olaylar, Allah–u Teala'nın Kuran–ı Kerim'de buyurduğu sözünün yeni bir doğrulayıcısıdır: “Onlar tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Direnişi ortadan kaldırmak istiyorlardı ama tam tersi gerçekleşti; bu hareket büyüyerek halkın bireylerinin içine ve vicdanına nüfuz etti. Onlar bizim için zayıflık ve aşağılık dilediler,  Allah ise bizim için kuvvet ve kudret irade etti. Seyyidimizi eşi ve çocuğu ile birlikte katlederek bir aileyi toptan ortadan kaldırdılar, bunun karşılığındaysa bütün bir ümmet ayaklandı. Ondan kurtulmak amacıyla suikast düzenlediler ama şehadetiyle belki de hayatından da büyük bir azamet kazandı.

–Şüphesiz, Seyyid ve ailesinin şehadeti kıyam ve hareket doğurmak için öyle büyük bir kudrete sahip ki, direnişin imza attığı cihat operasyonlarının toplamı bile onunla eşit olamaz.  Biz onun şehadetinde, düşmanın bizi uğratmak iştediği ve beklentisinde olduğu o yenilginin dehşetinden defalarca kat daha yüksek ve daha büyük zaferlere tanık olduk.

–Bizler, düşman liderleri ve komutanlarına, bizi yok etmekle tehdit eden ve bunun hesabını yapanlara diyoruz ki: “Biz böylesi hesaplaşmalar için hazırız ve inşallah savaşı kazanacağız. Siz ümmetimiz içersindeki bir takım zelil adamlara bakmayın, aksine düşman için bazı özel hesapları olan ve zaferi kendilerine ait kılacak olan şehitlere ve kahramanlara bakın.”

–Biz İran'a, İslam inkılâbına, Lübnanlı ve Filistinli İslami ve ulusal kuvvetlere diyoruz ki: “Hizbullah sizin yanınızdadır, aynı siperde kalacak, cihat ve istikamete dayalı aynı konumunu muhafaza edecektir ve asla uzlaşma ve yumuşaklık göstermeyerek hiçbir zaman geri adım atmayacaktır.”Çünkü bizim bu yolumuz kanımıza işlemiş ve ruhumuzun derinliklerine kök salmıştır. Bu savaşı birlikte sonuna ulaştıracağız ve hiç şüphesiz aramızdan bazılarını da şehid vereceğiz; bu savaş ve cihadın doğasıdır ama her halukarda galip gelecek olanlar bizler olacağız.

–Biz sizinle ahitleşiyoruz ve söz veriyoruz ki bu misyona, bu ümmete ve güney Lübnan ile Aziz Kudüs'e; Şehit Seyyid Abbas Musevi ve onun vefalı eşi ve küçük Hüseyin'e vefakar kalacağız.

Seyyid'in kendi pak kanıyla meydana getirdiği bu görkemli ve yüce yolda hareket edeceğimizin sözünü veriyoruz size!

Ve son olarak ben, Hizbullah'ın komutanı ve önderi olarak ve şehidin ailesi ve İslami direniş hareketinin şerefli evlatları adına, bu şehadet düğününe  katılan herkese teşekkür ediyorum.

Biz hep birlikte ve birbirimizin yanında kalacağız, eğer şehitlerin düğün törenlerinde birbirimizi görmesek de her halükarda direniş siperlerinde omuz omuza vereceğiz. Her biriniz için zafer arzulamaktayız -inşallah- ve Allah'tan size izzet ve büyüklük inayet etmesini diliyoruz.” Zülküf Er/Hürseda 21.02.13

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Türkiye (akp) Modeli, Fitne Modelidir

Tahran Cuma namazı hatiplerinden Ayetullah Ahmet Hatemi, Türkiye’deki İslamcılık modelini fitne modeli olarak tanımladı..

TAHA HABER - Tahran Cuma namazı hatiplerinden Ayetullah Ahmet Hatemi, Türkiye'deki İslamcılık modelini fitne modeli olarak tanımladı.

Tahran Cuma namazı hatiplerinden Ayetullah Ahmet Hatemi, fitne akımları Türkiye modelini kullanarak İslam'a darbe indirmek iştediklerini vurguladı.

Şehit aileleri ile görüşmesinde konuşan Ayetullah Hatemi, Suriye krizine değinerek, İran ta baştan bu krizin ancak diyalogla çözümleneceğini söylediğini belirtti. 
Ayetullah Hatemi, şimdi ise iki yılın ardından Amerika ve AB komplolarında başarısız olduğunu ve Suriye krizinin diyalogla çözümleneceğini itiraf ettiklerini kaydetti. 
Fitne akımlarına da değinen Ayetullah Hatemi, bu akımların Türkiye modelini kullanarak İslam'a darbe indirmek ve İran'da yeni fitne çıkarmak iştediklerini ifade etti.FHA 24.02.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11


Lübnanlı Alimler mezhepçlik fitnesine karşı harekete geçti
Lübnan Baş Müftüsü Şeyh Muhammed Raşid Kabbani ve Lübnan Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Abdul Emir Kabalan, Pazartesi günü telefonla görüşerek ülkede mezhep çatışmalarının yaşanmaması için fikir alışverişinde bulundular. 
Kudüs Haber'in bildirdiği habere göreLübnan Baş Müftüsü Şeyh Muhammed Raşid Kabbani ve Lübnan Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Abdul Emir Kabalan, Pazartesi günü telefonla görüşerek ülkede mezhep çatışmalarının yaşanmaması için fikir alışverişinde bulundular.
–Lübnan Fetva Konseyi tarafından yayınlanan resmi bildiride “Şeyh Kabalan, Şeyh Kabbani’yi telefonla arayarak; halk arasında ihtilaflı meseleler üzerinden yaygınlaşması muhtemel olan sloganik söylemlerin çatışma ortamına dönüşmesini engellemek için görüş alış verişinde bulundu” ifadesi yer alıyor.
–Lübnan’da seçim yasası ile ilgili olarak devam eden tartışmalar hakkında da fikirlerin görüşüldüğü telefon konuşmasında “Lübnan parlamentosundaki milletvekillerinin yeni seçim yasasını (kabul etmesi) sonrasında Lübnan’daki güvenlik ve istikrarın sarsılmaması için ne tür önlemler alınacağı”nın konuşulduğu belirtildi. Bu hususta öne çıkan en somut çözüm yolunun halka sunulacak bir yasa taslağı olduğu konusunda görüş birliğine varıldı. Neticede yeni yasanın halkın her kesimini memnun edecek şekilde hazırlandığı ve kendilerini memnun edecek yasanın ana hatlarının bilinmesiyle birlikte halkın asılsız söylentilere kulak asmayacağı belirtildi.
–Lübnanlı alimlerin özellikle son günlerde hem Sayda kentindeki hem de Suriye–Lübnan sınırındaki Şiiler ile Sünniler arasında yaşanan çatışmalardan sonra gerçekleştirdikleri bu önemli görüşmenin önümüzdeki süreçte Lübnan’da yaşanması muhtemel olan sıcak çatışmalara su serpeceği tahmin ediliyor.
Rast Haber 09–03–2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Suriyeli Ünlü Alim El Buti, teröristlere karşı cihat fetvası verdi

Suriyeli dünyaca ünlü alim Muhammed Ramazan El Buti, Şam Emevi Camisinde verdiği hutbesinde şunları söyledi:

“Suriye’nin bulunduğu bu koşullar altında cihat artık “kifayi cihat” değildir. Artık Suriye’deki cihat “Farz–ı Ayn’dır” ve her kimin gücü yetiyorsa “satılmış kuklalar” karşısında orduya yardım etmesi farzdır.

–Ünlü Suriyeli alim şeyh Muhammed Ramazan Said el Buti, Dimeşk Emevi Camisinde, cihadın önemi ve İslam topraklarının savunulması konusunda uyarılarda bulunarak insanları cihada çağırdı.

–Şeyh Ramazan El Buti şunları söyledi: “İçinde bulunduğumuz koşullar; şehir, ev ve barınağımıza kadar varan saldırılar karşısında cihat ve savunma farz–ı ayndır. Herkes kendi gücü oranında “satılmış kuklalar”ı bertaraf etmek için Suriye Ordusuna yardım etmekle mükelleftir.
–Ünlü alim Ramazan el Buti, “Suriye’nin bulunduğu bu koşullar altında cihat artık “kifayi cihat” değildir. Artık Suriye’deki cihat “Farz–ı Ayn’dır” ve her kimin gücü yetiyorsa “satılmış kuklalar” karşısında orduya yardım etmesi farzdır” dedi.  Rast haber/Ajanslar
11.03.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

İsrail'de "Şia–Sünni ayrılığı" konferansı

İsrail, Tel Aviv'de, Şia–Sünni ayrılığı konferansı düzenledi.
Siyonist rejim, dün, Tel Aviv Üniversitesi'nde "Şia –Sünni ayrılığı" adlı konferans düzenledi.
Konferansın amacı; Arabistan, Mısır ve Ürdün'de bulunan Selefileri, dünyadaki Şia Müslümanlar aleyhine kışkırtarak, savaşmalarını sağlamak.
Siyonistler, en büyük düşmanı olan Müslümanları etkisiz hale getirmek için, yıllardır dolaylı yollardan, Şia ve Sünni Müslümanları bir birine düşman etme faaliyetlerini sürdürüyordu. Artık kardeşi kardeşe öldürme projesini doğrudan yürütüyor. RAast Haber
11.03.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Devrim Muhafızlarının ABD ve Müttefiklerine Cevabı: 'Siyah Savaş'

Bu yazı, Amerika, İsrail veya batı bloğunun hep birlikte İran’a saldırması halinde İran’ın bu saldırıya vereceği muhtemel cevabı konu etmektedir. Bu yazının başlığından da anlaşılacağı gibi Devrim Muhafızlarının Amerika ve müttefiklerine vereceği cevap dünyayı en az bir on yıl karanlığa gömecektir.
–Devrim Muhafızları Komutanları en son yaptıkları görüşmelerinde, İsrail’e karşı saldırı plan ve projeleri hazırladıklarını beyan ettiler. Komutanlar, beyaz sarayın “İran’a karşı askeri seçenek masadadır ve kaldırmamıştır” sözüne karşılık “Bizler de bu seçeneğe karşı vereceğimiz cevabı hazır bekletiyoruz” yanıtını verdiler.
–Bu yazıda İran Devrim Muhafızlarının vereceği muhtemel cevabın ne veya neler olacağına dair bazı öngörülerde bulunulmuştur.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA– Bir an İran İslam Cumhuriyetinin üst düzey yetkilileri ile askeri komutanlarının bir araya geldiğini ve batıyla girişilecek bir nihai savaş hakkında strateji belirlediklerini düşünün. Bu savaşın ölüm kalım savaşı olacağını doğal olarak çok iyi bilmektedirler. Şöyle ki bu büyük savaş eğer kaybedilirse artık geriye ne İslam Cumhuriyetinden, ne İslam’dan ve ne de nizamın yöneticilerinden geriye bir eserin kalmayacağı çok açıktır.    

Bu varsayıma göre bu yazının okuyucuları nihai savaş için belirlenen stratejinin ne olacağını çok rahat bir şekilde tahmin edebilirler. Evet, tahminleriniz doğrudur. Eğer İran İslam Cumhuriyetinin olmaması kararı alınmışsa, başkaları da olmamalı! Eğer İran’ın kuyuya düşürülmesi kararı alınmışsa, onların yakasından tutularak kuyunun dibine doğru onlar da çekilmelidir.

İran’ın askeri stratejisitleri ve analistleri, ikinci dünya savaşından bu yana Amerika ve İsrail’in bugüne kadar yaptıkları tüm askeri operasyon ve savaşları incelemişlerdir. Onlar, şu ana kadar uygulanan taktik ve yöntemleri çok iyi bilmektedirler. Özellikle balkan, Afganistan, Irak… savaşlarında kullanılan teçhizatları yeteri kadar incelemişlerdir. Onlar çok iyi bilmektedirler ki batının tüm askeri kudreti şöyle özetlenmektedir: “Karşı tarafa yeniden yapılanma ve savunma fırsatı vermeden kısa bir sürede  kapsamlı ve derin bir saldırıdırı.”

Onlar, üstün bir askeri taktikte elektronik ve radar savunma siştemlerinin her şeyden önce ortadan kaldırılması gerektiğini çok iyi bilmektedirler. 

Onlar, krizin başlamasıyla birlikte iletişim ve medya seçeneklerinden hiçbiri üzerinde küçük bir hesabın bile açılamayacağını çok iyi bilmektedirler.

Onlar, bir yıkım için en temel operasyonun önceden hazırlanmış, satılmış gruplar tarafından yapılması gerektiğini çok iyi bilmektedirler.

… ve daha bir çok şeyi İran askeri yetkilileri çok iyi bilmektedir. Ve tabiidir ki verecekleri cevapta bunların hepsi hesaba katılmıştır.

Ancak burada verilecek “Siyah Cevap” üzerinde durmak istiyor ve savaş hakkında bilinen genel şeylerin üzerinde durmak iştemiyoruz.

Çünkü şu anda dünya medyasının neredeyse tamamı, tam anlamıyla tek taraflı olarak batının yapmak iştediği yönde analiz ve tahliller yapmakta ve İran’ın buna karşı vereceği yanıt üzerinde durulmamakta ve sessizliğe bürünmektedirler.

Elbette bu sessizliğin nedeni açıktır. Çünkü onlar dünya kamuoyunun İran’a karşı girişilecek bir askeri operasyonun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini bilmelerini iştememektedirler. Askeri saldırı durumundaki bir sessizlik kesinlikle facianın boyut ve hacmini örtecektir.    

SİYAH CEVAP

1. Savaşın başlamasıyla birlikte otomatik olarak İran İslam Cumhuriyetinin politik ve görülen liderleri geçici olarak ülke hakkında alınacak kararlar konusunda geri plana itilecek ve her şey, çok önceden hazırlanarak görev ve sorumlulukları belirlenmiş olan siyah devletin (askeri devlet) eline geçecektir. Dolayısıyla bu liderlerden her hangi birinin savaşın başında veya daha sonra ortadan kaldırılması savaşın kaderine ve gidişatına her hangi bir etki bırakmayacaktır.

2. Büyük bir ihtimalle önceden görevler taksimi yapılmıştır. Ülke sınırlarını koruma görevi İran İslam Cumhuriyeti ordusuna ve Besiçe (gönüllü birlikler) bırakılmış, İran sınırları dışında kalan dünya genelindeki  karşı saldırı ve savunma görevini Devrim Muhafızları Ordusu, Devrim Muhafızları Ordusu karşı istihbarat birimleri ve üçüncü orduya (Avrupa ve Amerika’daki Devrim Muhafızları Ordusunun çekirdek operasyonel timleri) bırakılmıştır.

3. Savaş başlar başlamaz, ‘tüm klasik savaşlarda askeri kuvvetler bir komutanlıktan komuta edilir’ stratejisinin aksine İran’ın üç ordusu tam olarak karar alma ve uygulamada bağımsız olarak hareket edeceklerdir.   

4. Düşmana verilecek tüm operasyonların yanıtı muhtemelen iki aşamaya bölünmüş olacak. Birinci aşamada caydırıcılık ve mat etmek, ikinci aşamada ise saldırgan güçleri yok etmek olacaktır.

5. Bağımsız güçlerin savaş meydanında bağımsız hareket etmesini dikkate aldığımızda karşı taraftan komuta alınmayacaktır, bilakis bu komuta otomatik olacağından düşmanın saldırısından en fazla kırk beş dakika sonra tüm savaş birlikleri çeşitli savaş cephelerindeki yerini alarak sıfır noktasına yerleşeceklerdir.

6. İran, savaş başlar başlamaz (İran’a saldırması için) batılı ülkelerin askeri birliklerini barındıran askeri üsleri bulunan başkentlere saldıracağını duyuracaktır.

7. Büyük bir ihtimalle savaş başlar başlamaz kırk sekiz saat içinde Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İran tarafından işgal edilme planı yürürlüğe konulacaktır. Savaşın ikinci merhalesinin icrasında ise bu ülkelerin işgal edilmesi hayati öneme sahip olacaktır. Devrim Muhafızları Ordusu kara birlikleri ve saklı yedek birliklerle bu operasyonda ana rolü oynayacaktır.   

8. Caydırıcılık merhalesi başladığında saldırgan güçlerle, destek birlikleri ve tedarik birliklerinin irtibatının koparılması için çalışılacaktır.

9. (İran taarruz birliklerinin odaklanacakları) öncelikli hedefleri şunlar olacaktır: Fars Körfezi, Umman Denizi ve Hint Okyanusunda bulunan Amerika, İngiltere, Fransa… uçak gemileri; Afganistan’da bulunan NATO komutası, Irak’ta bulunan Amerika ve İngiltere’ye ait Merkez Komutanlıkları; İsrail nükleer santralleri; İsrail’in askeri ve mühimmat depoları, havaalanları, su ve elektrik üretim tesisleri ve ekonomik olarak önemli sanat kuruluşlarına ve büyük bir ihtimalle şimdiden 2000 kilometrelik menzile giren Amerikan müttefiklerine ait nükleer santraller Şahap–3 Füzeleri tarafından hedef alınmış durumdadır.

10. Büyük bir ihtimalle, İran’ın taarruz birlikleri Batılı askeri birliklere ve İsrail’e saldırmasıyla birlikte Suriye, Lübnan, Irak ve Afganistan cepheleri genişleyecek ve İran’a gönül vermiş güçler Devrim Muhafızları kara birlikleri mesabesinde savaşa katılacaktır. Lübnan Hizbullah’ının savaşa girmesiyle birlikte Hamas, İslami Cihat… gibi güçlerin İsrail topraklarına gireceği bu planda öngörülmüştür.

11. İran’ın savaş sırasında tüm askeri gücünü düşmanın silah beslenme ana merkezlerine vereceği öngörülmektedir. Bu doğrultuda şöyle bir düşünmek yeterlidir: Amerika ve müttefiklerine ait savaş gemilerinin İran’ın bombardıman ve intihar uçakları ile yer altı ve karadan denize füzelerle yok edilmiş… bu durumda Fars Körfezi’nin ne kadar büyük bir ateşin içinde olduğunu düşünün. Artık Hürmüz boğazından petrol sevkiyatının yapılması en az on yıl gerçekleşmeyecektir. İsrail’de artık nükleer tesislerinin yok edilmesiyle konuşacak bir sözü kalmayacaktır. Ve muhtemelen İsrail batılılar için tatlı bir hatıra olarak tarihteki sayfasında yer alacaktır. 

12. Büyük bir ihtimalle, İran’a ait saldırı uçakları, aynı anda Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerine) ait petrol ihracat merkezleri ve kuyularını ve aynı şekilde bu ülkelere ait rafinerileri bombardımana tutacak ve bu merkezlerin tamamen ortadan kaldırılması için çalışacaktır. Fars Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi açıklarında bulunan bu ülkelere ait petrol gemileri de Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri tarafından saldırıya uğrayacaktır. Bu saldırılar büyük bir ihtimalle savaşın başlamasıyla 24 saat içinde gerçekleştirilecektir.

13. (Muhtemelen savaş başlar başlamaz İran sınırları Pakistan ve Afganistanlı gönüllü savaşçılar için açılacak) ve Irak’taki Amerikan ve İngiltere’ye ait güçler bunlar tarafından ortadan kaldırılacaktır. Bu doğrultuda Taklit Mercilerin fetvalarıyla Irak’taki savaşçı Şiiler bu gruplarla işbirliği yapacaklardır.

14. İran’ın üçüncü ordusu (İran’ın Amerika ve Avrupa’da bulunan özel birlikleri) savaş başlar başlamaz Devrim Muhafızlarının saldırgan düşmana karşı operasyonunun başlamasıyla birlikte buradaki birlikler de İran’a karşı savaşta Amerika’yla birlikte hareket eden ülkelere ait enerji kaynakları, elektrik ve su tesisleri, ana sanayi, havayolları, köprüler, yollar… imha edilecektir. Büyük bir ihtimalle Batılı ülkelere ait kimyasal, biyolojik ve nükleer silah üretim tesisleri bu imha saldırısında öncelikli hedef olarak belirlenecektir.

15. Ülke sınırları ve şehirler arası savunmayı İran Ordusu uhdesine alacak ve şehirlerin ve yerleşim alanlarının savunmasını ise Devrim Muhafızlarına ait üç milyonluk seferberlik güçleri sağlayacaktır.

Bir milyonluk Besiç güçleri ihtiyaç halinde Devrim Muhafızlarına destek güçleri olarak devreye sokulacaktır. Diğer askeri birlikler büyük bir ihtimalle Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’i ele geçiren taarruz birliklerinin yerine sevk edilecektir.

16. İran’a saldırıya karşı tüm operasyonlar sınır dışında ve muhtemelen en fazla on gün içinde gerçekleştirilecek ve operasyon sonrası tüm Ortadoğu saldırgan düşman birliklerinden temizlenecektir.

17. Büyük bir ihtimalle, savaş başlar başlamaz İran tüm uluslar arası anlaşmaları askıya aldığını açıklayacaktır.

18. Eğer düşman birlikleri İran’a nükleer silahlarla saldırıda bulunursa Devrim Muhafızlarının da Avrupa ülkelerinin başkentlerine biyolojik silahlarla saldırıda bulunma hakkı doğacaktır!

–Şayet okuyucular bu yazında ele alınanların bir fanteziden ibaret olduğunu sanabilirler, ancak bu bir hakikattir ki eğer İran’la Batı arasında tam ölçekli bir savaş olacaksa Batılı ülkeler bilmelidir ki eğer İran’ın ortadan kaldırılması düşünülüyorsa İran onlar için bir kukla olmayacak ve batılılar için acıma duygularını yitireceklerdir!

–Batılılar bilmelidir ki muhtemel bir savaşta İran halkı İran İslam Cumhuriyetinin arkasında yer alacaktır. Bunu karinesi ise çok basittir. Çünkü Batılı ülkelerin İran’a saldırısı, İran halkına, varlığına, ilke ve değerlerine bir saldırıdır. Dolayısıyla ülkelerini savunan güçlerle birlikte kendi varlıklarını ve değerlerini savunmak için düşmanın karşısına çıkacaklardır. Allahumme Accil liveliyyikel ferec… inşallah.ABNA.İR 2012/03/26/24.03.2013

 

26.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Sıfır sorun

Kaddafi, başbakanımıza ödül verdi, Kaddafi’yi linç ettiler.

Mübarek, cumhurbaşkanımızla kucaklaştı, Mübarek’i kafese koydular. Suriye’yle kardeş olduk, o günden beri birbirlerini vuruyorlar. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi sabah Lübnan işgal edildi. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, bakanlarımızla birlikte Yemen Türküsü’nü söyleyip ağladılar, Yemen’de içsavaş çıktı. Başbakanımız İsrail başbakanıyla el sıkıştı, o gece Gazze’yi vurdular. Ürdün başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti. Gürcistan’la yakınlaştık, başbakanımız Saakaşvili’ye sarıldı, ertesi gün, Rusya Gürcistan’a girdi. Suudi Kralı cumhurbaşkanımızla başbakanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu, aylarca ABD’de hastanede yattı, zor düzelttiler. Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili... El Beşir’e Çankaya Köşkü’nde yemek yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü. Arjantin devlet başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı. Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, 50 sene sonra ilk defa Kuzey Kore’den füze fırlattılar. Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken meclis basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü. Yunanistan başbakanı kış olimpiyatlarımıza geldi, halk ayaklanması çıktı, hükümeti düştü. 2010’u Japon Yılı ilan ettik, 2011’de tsunamiyle dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı. Romanya başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti. İspanya başbakanıyla medeniyetler ittifakı kurduk, adam siyaseti bıraktı. Silvio yargılanıyor. Portekiz başbakanı cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti, kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu. Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna başbakanı tutuklandı. Polonya’yla irtibat kurduk, Polonya devlet başkanının uçağı çakıldı, rahmetli oldu. Başbakanımızın Kosova’ya gideceği açıklandı, Kosova sokaklarına hoş geldiniz pankartları asıldı, gitmeden 12 saat önce Kosova hükümeti düştü. Cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya gideceği açıklandı, Hollanda prensi çığ altında kaldı, Cumhurbaşkanımız Hollanda’ya gitti, Hollanda hükümeti istifa etti, prens bir senedir bitkisel hayatta...
Başbakanımızın ABD’ye gideceği açıklandı, Obama beyzbol sopası çıkardı, gezi iptal oldu.
Cumhurbaşkanımız İsveç’e gitti, külkedisi olarak tanınan İsveç prensesi öldü, cumhurbaşkanımızı korumakla görevli İsveçli polislerden biri motoruyla kanala uçtu, o da öldü.
Başbakanımızın El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları çözmek için Filistin’e gideceği açıklandı. Dün ortaya çıktı ki... Filistin yönetimi, sakın gelmesin açıklaması yapmış.Hürriyet Yılmaz ÖZDİL 29.03.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun

Ehli Vicdan Sahipleri, devletler maneviyat ehlinin feraseti halkı Allah’ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamlarının maneviyatdan uzaklaşıp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur. Irakın küzeyine kıyametin alametlerini döşemek için Özalın kulağına şeytanın sol ayağı dişi tarafından Fetulahcılar sağ ayağı oğlan tarafından Süleymancılar, Türkiye’nin himayesinde bir kürt devleti kurmayı üflüyorlar;

daha soğraki gelişen süreçde Özal’ın, bu planı zihnen ve fikren sürükleyeceği ortamı ‘müsait’ yani, bölücü/terörü levye olarak kullanamadı, yapamadığı için;

Ben hem Umremi yaparım hemde viskimi içerim diyen Karısı,

Üzerine sürdüğü alkol karıştırılmış kozmetik,  yemiş olduğu haram ve şüpheli ile dışa vuran nefesi ve teri aracılığı/sebebi ile zehirlenmesine, bağırsak düğümlenmesine, yarılmış göbek/mide kasında atılamayan toksitlerin birikmesine zemin hazırlıyor;

yani, karısı üzerinden Özalın himayesinde gelişip kulağına üfleyenler ‘zehirlenmesine’ zemin hazırlıyor; benzeri olaylar bu şekilde oluyor;

herkimki Allah’ın din’ini tahrip eder,

“tahrip edene yardım eder, kollar gözetir sessiz kalır ise, tahrip edenlerin ateşi onlarıda sarar”, İlahi Hükmü gerçekleşiyor... Kalbi maneviyat ve adalete dönük direniş cephesinde olan her İnsan bunu anlayabilir korunabilir.

Tekrar aynı amaç için, benzer olayın yapılması ile; yani Başbakanın burnuna dibine kadar sokulan avanelerine güvenen malum cemat/fetullah suç terör tasarım örgütü açık ve imalı olarak Tayyip Erdoğan’ı tehdit etmiş ve ediyorlar... mesela, nefes mesafesine kadar yaklaşan bağımlıları veya Eğemen Bağış gibi hayranları ile iletişim sağlayıp duyu yollarından sinir uçlarına dokunup ani başdönmesi göz kararması, yenilen içilen birşeye sinen nefesleri ile hazımsızlık, bağırsak düğümlenmesi yapabilirler;

veya yenmiş ama henüz atılmamış “midede kalan bir parça üzerinde” ‘vucudun korunaksız bir anında’ mail, mesaj ve telefon ile iletişim sağlayıp bütün vucudu kaplayacak derecede soğukluk verip bir anda vucudun bütün ısısını düşürüp yaşamsal öneme sahip, vucut ısısı ile yağları yakan organların işlevini engelleyebilirler.

Allah’a yemin ederimki ‘insanlık alemi, deccalizmle mücadele asrında olduğunu anlayacak’ ve insanları islam diresinden çıkartan bu cematlerin önderlerinin,  sürücü ve taşıyıcı bağımlılarının Resimleri  dahi Hastane ve Sağlık Ocaklarına asılıp, özellikle hasta İnsanlar ‘zayıf anında, son nefes’de İtikat ve İmanını koruması için uyarılacak.

Korunmanın çaresi; haram ve şüpheliden manen, fikren ve mümkün olduğunca fiziken uzak durup euzu besmele ile, İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun okuyup ‘islam dairesi’nin tahribinden geçinen sağlı sollu şeytanın iki ayağı üzerinde toplanmış bu gurupların hertürlü müsübetinden  Allah’a sığınıp, en azından imanın en zayıfı ile onlara karşı Buğz etmek... ancak bu şekilde Allah’ın yardımı ile İbrahim (as)ın nemrutun ateşinden korunduğu gibi korunulur. 

Allah’ın selamı bereketi, dünyanın emniyeti mukaddes islam’ın beli ve omurgası ‘maneviyat’ın rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesi ile manen fikren ve fiziken desdek olanların üzerine olsun. Hacı Bayazıt 01.04.2013    

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Bunların Allah yolu dediği şeytan yolu
Arkasında Amerika ve İsrail�in olduğu âlim müsveddeleri, âlim değil ancak zalim olabilir. Düşünün �Şöyle mübarek, böyle mübarek bir adam?� peki nerede? Ecnebi kucağında?
Mübarekliği kucakta olmasından!
Bu yüzden Müslümanları suçluyor, Haçlı işgallerinin yanında saf tutmayı, ehvenişer� olarak niteliyor ve �Amerikasız olmaz� diyor. Her şeyin bir bedeli var. Baba evladını kucağına almıyor bu zamanda!
Sevgili Peygamberimiz on dört asır önce, Deccal hadisinde?
�Ümmetim hakkında en çok korktuğum Deccala uymalarıdır. Onun bir elinde ateş, bir elinde su olacaktır. Bilmiş olun ki; size su diye gösterdiği ateş, ateş diye gösterdiği ise sudur. Deccal ümmetim içerisinde çıkacaktır. Müslümanlar ona uyarak okun yaydan çıktığı gibi, dinden çıkacaklar. Ama dinden çıktıklarının farkında olmayacaklar. Mescitler dolup taşacak, içerisinde bir tane iman ehli ya bulunacak, ya bulunmayacak buyuruyor.
Şimdi bu günleri yaşıyoruz. Deccal�a uyan çoğunluk, hakkı sayı çokluğu, demokrasiyi ise, iman göstermekte.
Hem de, Amerikan demokrasisini?
Bazıları bir zamanlar demokrasi bizim için araç...� demişlerdi. Onlar için demokrasi şimdi de araç?
İmanı ve İslamı boğma aracı?Hakkı, batıla karıştırma ve Tevhit ile teslisi barıştırma aracı? Ya da ılımlı İslam�ı, devlet eliyle dayatma aracı?
Geçenlerde tartıştığım bir okurum, bir tek siz çoğunluğa muhalefet ediyorsunuz. Bütün cemaatler ve Müslümanlar yanlışta da siz mi doğrudasınız?� diyor.
Ona peygamberimizin �Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir tanesi hak üzere bulunacak, yetmiş ikisi ise batılda ittifak edecektir� hadisini hatırlatarak Allah�a şükrettim.
Her şey ortada?
NATO ve BOP yoluna dinlerini çok az bir bedele satan sözde âlim bozuntuları Allah yolu deseler bu neyi değiştirir.
Haçlı yolunda ilahi ve marş okuyarak, şiir söyleyerek �durmak yok yola devam� diyerek yürümek, bu yolu Allah yolu yapar mı? Elbette yapmaz.
Suriye�de isyancılar tarafından şehit edilen büyük İslam âlimi Ramazan el Buti Hazretlerinin şehit olduğu görüntüler yayınlandı.
Şehit Ramazan el Buti, Amerika�nın kendisine teklif ettiği Amerika�da lüks içinde yaşama ve FBI polislerince çiftlikte korunma imkânlarını tereddütsüz geri çevirmiş.
İslam âlimi ve Allah adamı böyle olur işte.
Eğer Şehit Buti, Amerika, İsrail ve AKP�nin arkasında olduğu isyancı teröristlerin safına geçseydi, Esat yönetimi düşmüştü?
O, dinini az bir bedele satmadı. Kolaylıklarla çevrili olan cehennem yerine, zorluklarla, tehditlerle ve şantajlarla çevrili olan cenneti tercih etti. Esat�ın yanında Amerika ve İsrail�in karşısında durdu. Bir de AKP�nin?
Ne mutlu ona ki, şahadet şerbetini içti?
Bizim nasipsizlerde Esat zalim�diyen, Deccal politikalarının peşinden giderek, kızılcık şerbeti�ve baldıran zehri içiyorlar. Esat, Haçlı koalisyonuna rağmen, teröristlere boyun eğmezken, bizim geldiğimiz nokta ortada?
Arkasında Amerika başta olmak üzere küresel güçlerin olduğu siyasi ve dini kişilikler mutlaka Müslüman için büyük kötülük kaynağıdır. �Siz onlardan olmadıkça sizi asla desteklemezler� ilahi ölçüsü her şeyi anlatıyor.
Bunların hak dediği batıl, batıl dediği haktır. Âlim dedikleri zalim, zalim dedikleri âlimdir. Kardeş dedikleri kalleş, kalleş dedikleri emin olun, kardeştir.
Bunların Allah yolu dedikleri şeytan yolu.
Yusuf Karaca 13.04.2013?

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

“Kutlu oyun” haftası!

Ülkenin milli bütünlüğünü hedef alan Haçlı oyunları, dini bütünlüğümüze yönelik peygambersiz İslam'ı devreye sokmuş ve yerli ajanlarını görevlendirmişlerdi. Hem de onlarca yıl önce?
'Papa'ya mektup'la ortaya çıkan "Dinler arası diyalog" süreci İnsanımızı "imansız Müslüman" tipi yetiştirmeyi amaçlamıştır. Bugün, bu amaçlarına büyük ölçüde kavuşmuş görünüyorlar.
Bunların tezgâhında geçen veya kucağına düşen insanlar "Allah'ı kabul iman, peygamberi kabul kemal" öğretisiyle imansız olmaya ilk adımı atmış oluyorlar. Ne acıdır ki bunun farkında bile olmadan?
Farkında olanlar ise, bu işi kan davasına dönüştürerek, peygambersiz İslam'ı "nur yolu" diye yutturmakta ve her platformda İslam'dan intikam almaktalar. Yahudi ve Hıristiyanları alenen dost edinmekte ve Allah'ın bu konudaki ayetlerini hiçe saymaktalar.
"Yahudiler hakkında Kuran'da kötüleyici beyanlar var. Bunlar o günkü Yahudiler hakkında geçerlidir. Şimdikileri bağlamaz?" diye kitaplar yazdılar. Abant konsilinde "Akıl ile vahiy çatışırsa akıl tercih edilmeli" diye kararlar aldılar.
"Allah katında din İslam'dır" ayetini hutbelerde okunmasını, kucağında oturdukları efendilerin nüfusunu kullanarak yasaklattılar. Ellerindeki basın yayın kuruluşlarıyla "ilahi dinler, İbrahim'i dinler" veya "üç büyük din" isimleri ile yeni bir din icat ettiler. Üç dinin karışımı olan 'ılımlı İslam'ı?
İnsanımız bunlar sayesinde İman ve İslam'ın kırmızıçizgisinden şüpheye düşmüş ve itikadı sarsılmıştır. 'Görevli' İslamcı yazarın rahibe kıyafetiyle kilisede mum yakıp dua etmesi, planın parçası olarak kiliseye "Allah'ın evi" tartışmalarını beraberinde getirmişti.
Hıristiyanlarca kutsal olabilir ve ancak onları bağlar. Müslümanların ibadethanesi ancak ve ancak "takva temelli mescitler" ve camilerdir. Dini bütünlüğümüzü hedefleyen tüm faaliyetleri burada yazmamız mümkün değil.
Ancak tüm bu ihanetlere "hizmet" diye sarılan nursuzların "Kutlu–doğum Haftası" etkinliklerine dikkat çekmek istiyorum. Peygamberi imanın ve İslam'ın şartından çıkaran "nasipsizler" bu özel hafta da boş durmayarak, sureti–haktan görünmeye çalışıyorlar.
"Kutlu doğum" haftasını adeta "Kutlu oyun" haftasına çevirdiler. Kandiller düzenliyor, ilahi söyleyip, Kur'an okuyorlar. Sonra da peygamberimiz için övgüler?
"O öyle büyük bir insan ve sonsuz nur ki? O gönül sarayımızın öyle eşsiz bir sultanı ki, o Kelime–i Tevhid'in birinci kısmını söyleyip, ikinci kısmını söylemeyenleri de affedecek, şefaat edecek ve cennete koyacak" diyorlar. Akıttıkları şu zehri, görebiliyor musunuz?
Bütün sıkıntıları Kelime–i Tevhid'in ikinci kısmı, yani "Muhammet Allah'ın kulu ve Resulü" ibaresi?
"Allah onları kahretsin, gerçeği bildikleri halde nasılda saklıyorlar?"
Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinden bir de, tek kişilik bir şovdan bahsetmek istiyorum:
Bu mübarekte tek başına oynuyor!
Sürekli ellerini kullanarak adeta hipnoz ediyor dinleyenleri. Anlattıklarında İslam'ı ara ki, bulasın? Mümkün değil? Orada ne İslam var, ne de İslam'ın peygamberi? Medya gücüyle üşüşen kalabalıklar ellerinde mendil ağlıyorlar. Eski Türk filmi izleyicileri gibi.
İyi bir insanoğlu ve hatipoğlu olduğunu biliyorum. Ama doğrusu merak ediyorum, anlattığı dinin içinde İslam ve O'nun peygamberi neden yok
Varsa, ülkenin parçalanmasına diyecek bir şeyleri, neden olmuyor? Yoksa dinimiz de mi parçalanmamızı istiyor!
"Ey Allah'ın kulları kardeş olun" ikazı, neden tek kişilik şovun hiç konusu değil?
"Müslüman'ı, Müslüman'a kışkırtan bizden değildir" hadisini o yalancıktan ağlayan gözler neden görmez?
"İslam'dan başka Hak din var" diyenlere söylenecek hiç mi bir sözü yok?
İslam'ın ve imanın şartlarından çıkartılan peygamberi savunmak, müdafaa etmek, "Onsuz Müslüman olmak ve cennete girmek asla mümkün değil" demek, Kutlu Doğum Haftası'nda olmazsa ne zaman olacak?
Birileri kurum ve kuruluşlarıyla peygamberi imanın ve İslam'ın dışına çıkarıyor. Bu şovmen de hayatın dışına itiyor.
Etliye, sütlüye karışmayan, küresel oyunlara karşı gelmeyen "Dişe göre bir peygamber"?
Susan, konuşmayan, gülmeyip hep ağlayan, ticaret yapmayan, evlenmeyen, yemeyen, içmeyen, savaşmayan, tavır almayan, haksızlık ve talanlara dur demeyen, bir peygamber?
İslam'ın böyle bir peygamberi yoktur.
Yusuf Karaca 18.04.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

“Hakk– batıl savaşı kıyamete kadar devam edecek, herkes safını belirlesin”

Berlin İmam Rıza İslam Merkezi İmamı Şeyh Sabahattin son Cuma hutbesinde ülke ve bölgesel gelişimelere değinerek hakk–batıl mücadelesine dikkat çekti.

Muhabirimizin Berlin'den gönderdiği habere göre; İnsanoğlu var olduğu günden beri hakk–batıl savaşının var olduğuna değinen İmam Rıza İslam merkezi Cuma İmamı şöyle dedi:“ İnsan ve İblis var olduğu müddetce hakk– batıl savaşı var olacaktır. Hak ve batıl var olduğu gibi bu yolların takip edenleri, temsilcisi ve önderi de vardır.”

–Batıl cephenin hakka karşı açtığı savaşlarda mubhem olan bir nokta olmadığına değinen Şeyh Sabahattin şöyle dedi:“Hakk asıl, batıl ayrıntıdır. Batıl hakkın önünde  engel oluşturmaktadır. Peygamberler hakk nurunu yaymak için yapmış oldukları mücadelede batılın çıkardığı engelleri büyük bir azimle aşmış ve kendilerine inanan muvahhidlere sırat–ı mustakimi göstermişlerdir. Peygamberler döneminde hakk ve batılı tanımada şimdiki kadar sorun yoktu. Batıl net bir şekilde ortada, hakk da çok net bir şekilde ortadaydı, insanların yapacakları iş sadece tercih ikisi arasında tercih yapmaktı.”

–“Muvahhidler için Hz. İbrahim– Nemrut mücadelesinde gizli bir nokta, anlaşılmayan mubhem bir durum yoktu. Hz. Musa– Firavun savaşında anlaşılmayan bir mesele yoktu, insanlar gayet iyi anlıyorlardı. Yani hakkı ve batılı teşhis etmede bir sorun yoktu. Saflar belliydi. Hz.İbrahim ve Hz. Musa’nın yanında yer alan muvahhidlerin tağutun yanında yer alması mümkün değildi.”

–“Resulullah(sav) zamanında da aynı şekildeydi; Peygambere iman edenlerin Ehu Cehil’in yanında yer alması, Mekke müşriklerinin yanında olmaları imkansızdı. Yani Peygamberin müşriklerle savaşında müslümanlar ve müminler için hak ve batılı ayırt etmekte anlaşılmayan, gizli kalan bir nokta yoktu, inananların ve inanmayanların safı belliydi, herkes  kimin yanında yer alması gerektiğini gayet iyi biliyordu.”

–Ama sıra hakk– batıl savaşı müslümanlar arasında ortaya çıkınca sorunlar da ortaya çıkmaya başaladı. Hz. Ali–Muaviye arasındaki hakk–batıl savaşında müslümanlar arasında sorunlar başladı.

–Hz. Ali'nin en büyük sorunu müslümanların arasından hakk temsilcisine karşı çıkılmasıydı; Cemel savaşında İmam cehalet ehliyle savaşıyordu; peygamberın hanımı ve sahabeden Talha ve Zübeyr gibilerle. Sıffeyn'de hile ile savaşıyordu; Muaviye ve hilenin başı Amr ibn Ass gibilerle. Nehrivanda ise fitne ile; aklı gözünde bağnaz, mürteci İslam anlayışına sahip haricilerle savaşıyordu.”

–Günümüzde safların belirlenmesinin önemine değinen Sabahattin hoca şöyle devam etti: “Günümüzde en büyük sorun hakk ve batıl cehpesinin saflarının belirlenmesidir. Herkes safını belirlemeli; Ya Muaviye’nin safı, Ya Ali’nin safı. Üçüncü halife öldürüldükten sonra Ebu Sufyan, oğlu Muaviye’ye bir tavsiyede bulunuyor: “Oğlum, şunu unutma ki Haşimilerle, Emevilerin savaşı kıyamete kadar devam edecek”

–Günümüzde Emevilerin temsilcileri/takipcileri kimlerdir? Haşimilerin temsilcileri/ takipcileri kimlerdir? Tanımak zor değildir. Emevi İslamı'nı savunun herkes Emevidir, Haşimi İslamı'nı savunan herkes de Haşimidir. Bu gün Velayet–i Fakih ve Taklid merciler Haşimilerin, Hz. Ali’nin temsilcileri ve takipcilerdir, bunların kaşısında olan ise Muaviyeci ve Emevi zihniyetin takipcileridirler.

–Herkes safını belirlemelidir; Nemrut, hz.İbrahimi ateşe atmak için büyük bir ateş yakıyor, bir karınca da ağzına su almış ateşi söndürmeye gidiyor, soruyorlar nereye gidiyorsun, diyor İbrahimi ateşe atacaklar o ateşi söndürmeye gidiyorum. Senin bu suyun ne yapar ki o ateşe karşı dediklerinde karınca küçük, naçiz cüssesiyle insanlık tarihine ders olacak büyük bir cevap veriyor; “Ben safımı belirliyorum, , ya İbrahim! seni seviyorum.  Ben, senin safındayım”.

–Ey Müminler! İşte bugün saf belirleme günüdür; İlahi sen şahid ol biz hz. Ali’nin yolunu takip eden velayetin yolundayız. Velayetin dışındakiler Emevilerin takipcileridir. Ali takipcilerinin kalbinde Muaviyecilerin sevgisi olamaz. Birgün Ali yarenlerinden biri hz. Ali’ye şöyle diyor: “Ya Ali! ben seni çok seviyorum”, hz. Ali birşey söylemiyor, o adam: “Ya Ali! Falancayı da ( Hazretin muhaliflerinden birinin ismini diyerek) seviyorum”. Hz. Ali buyuruyor: “ Benim sevgim ile muhalifimin sevgisi bir kalpde olmaz.”

–Değerli müminler! Velayet sevgisi ve Ali sevgisi olan bir kalpte, Muaviye sevgisi, tağutların sevgisi, fasıkların sevgisi barınmaz. Saflarımızı belirlememiz gerekir.” Vesselamu Aleykum verahmetullahi ve berekatuh. Rasthaber/ Berlin 21.04.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Hüseyni direniş

Allah’ın adıyla

Bilindiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barak Obama kısa süre önce İsrail ziyaretinde Müslüman ülkelerini İsrail ile olan ilişkilerini düzeltmeleri çağrısında bulunmuş ve İsrail’in güvenliğinin Amerika’nın sorumluluğu olduğunun altını çizmişti. Türkiye, İsrail devletinin kuruluşunu ilk tanıyan Müslüman ülke olma “şerefini” nasılki tarihte kimseye kaptırmamıştı, İsrail’in basit bir telefon görüşmesiyle Türkiye’den alelusul yaptığı özürü adeta kapılarda bekliyormuşcasına kabul ederek Obama’nın yaptığı bu çağrıya ilk önce icabet eden Müslüman ülke olma “birinciliğini” de yine kimseye kaptırmamış oldu.

–Müslüman bir isme sahip Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Hüseyin Barak Obama ile başlayan Amerika’nın yeni Ortadoğu stratejisi elbette birgün bir gecelik planlardan oluşan tesadüfler zincirinden ibaret değildir. 11 Eylül ile start düğmesine basılan Yeni Ortadoğu işgal politikasını ve stratejisini yeni taktik ve yöntemlerle Hüseyin Barak Obama’dan sonra geliştirmeyi planlayan Amerika, artık bundan sonraki yıllarda Ortadoğu’yu Müslüman silahından çıkan kurşunlarla ve füzelerle ele geçirip elini kana bulamadan lejyon Müslüman ordusuyla başarıya ulaşmayı hedeflemektedir. Hüseyin Barak ise bu hedefe Müslüman kökenli bir aileden gelmesi hasebiyle değişen yüzüyle Ortadoğu projesine organik olarak en çok uyum sağlayacak olan Amerikan başkanıdır.

–Amerika’nın Müslümanlara gerçek yüzünü en acı şekilde gösterdiği baba ve oğul Bush döneminden sonra Amerikan Müslüman oylarının çoğunu alarak hükümeti teslim alan Hüseyin Obama, Amerika’nın Müslüman dünyasında sekteye uğramış diplomasisine bypass yapmak için Müslüman alemine ilk konuşmasını “Sünni” aleminin merkezi olan Mısır’dan (Kahire Üniversitesi) yapmıştı. Ne tesadüf ki, Arap Baharı’ndan aslan payını alarak Sünni Müslüman aleminin başına geçen Müslüman Kardeşlerin çıkış noktası da Mısır’dır. 2009 yılında Amerika’nın İslam alemine seslenişi, aslında yeni politikasını ve stratejisini aynı zamanda ilgili mercilere resmi olarak duyuruşuydu.

–İçimizden bir yerden, Sünni Arap Müslüman dünyasının merkezi Mısır’dan yapılan bu sesleniş, Amerikan’ın bundan sonraki yapacağı değişimi; içimizden, en köklü radikal dini geleneğe sahip olduğu “düşünülen” Müslüman Kardeşler’in doğduğu ve İslam alemine yayıldığı nokta olan Mısır’dan seslenerek, bu değişimin kesinlikle Müslüman eliyle bundan sonra gerçekleştirileceğinin sinyalini vermişti.

–Hüseyin Obama, Mısır’daki seslenişinde bu tespiti ilgilendiren sözleriyle şöyle demişti: “Ben Hristiyanım ama Kenyalı Müslüman bir aileden gelmekteyim. Müslüman bir ülke olan Endenozya’da küçükken birkaç sene kaldım ve ezan seslerini dinledim. 11 Eylül olayı Amerika’da  büyük bir öfkeyi ve korkuyu da beraberinde getirdi. Ben buraya Amerika’nın İslam alemiyle olan ortak payda ve ilkesini ortaya çıkarmak için geldim ki bu hoşgörü, ilerleme, adalet ve saygınlık ilkesinde buluşmaktadır. Biz Amerikalılar kendimizi her zaman savunacağız ve bu savunmayı Müslüman toplumlarıyla ortaklaşa yapacağız. İsrail her zaman varolacaktır, artık bunu anlamış olan Müslümanların herkes tarafından bilinen birtakım gerçeklere dayalı icraatları alması gerekmektedir. İran gibi nükleer silaha sahip olmak işteyen  ülkelerin karşısında olacağımızı buradan duyurur, uluslararası düzenin bu bölgede de bozulmaması için elimizden geleni yapacağımızın altını çizeriz.” !!!

–Yıl 2013…Arap Baharı adı altında Sünni Kışı’nın Müslüman dünyasını sarstığı bir dönemdeyiz. Hüseyin Obama’nın Amerikan ve İsrail çıkarlarını korumak için artık içimizden birilerinin desteğini alarak yola devam edeceğini duyurduğu günle homojen bir yapı ve organik bir bağ oluşturulduğu utanç dolu yılların şahitleriyiz. Türkiye ve Mısır’ın başını çektiği, Körfez ülkelerinin zaten bir asırı aşkındır Amerika–İsrail çıkarlarını korumak ve kollamak için bitişik nizam olarak saf tuttuğu müttefik ülkelerin vatandaşlarıyız ama kesinlikle biline ki biz onlardan berîyiz!

–Amerika’nın yeni stratejisine bütün misafirperverliğini sergileyerek ev sahipliği yapan Sünni alemine son 1 haftanın gelişmeleriyle göz attığımızda bu gelişmelerle ulaşılması hedeflenen tek amacın, Amerika–İsrail çıkarlarının önününde kurulduğu günden beridir tek başına Hüseynî direnişe sahip çıkan İran İslam Cumhuriyeti’ni ve onun askerlerini ortadan kaldırmak olduğunu görmekteyiz.

1–Amerika savunma bakanı Chuck Hagel, bir hafta sürecek Ortadoğu gezisi için dün ABD’den ayrıldı. İlk olarak İsrail’i ziyaret edecek olan bakan, bölgedeki emniyetinin sağlanması için uzun süredir İsrail’in Amerika’dan talep ettiği ileri teknolojiye sahip 10 milyar dolarlık silahların satışı için görüşmelerini başlatacak. İsrail’den sonra sırasıyla Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirliklerini ziyaret ederek, vaadettiği silah satışını bu ülkelerde de hayata geçirecek. Amerika’dan Savunma radarlarına yakalanmayan füzeleri, radar siştemini, yakıt tanklı uçakları, ileri teknolojiyle donatılmış onlarca savaş füzeleri ve uçakları temin edecek olan İsrail’in Amerika’dan sonra dünyanın en donanımlı ileri teknolojisine sahip ülke ünvanına sahip olacağı iddia ediliyor.

2–Hizbullah’ı ne pahasına olursa olsun Suriye savaşının içine çekmek işteyen Amerika, Arap medyası aracılığı ile Hizbullah ve İran aleyhine kirli propagandasını sürdürmeye devam ediyor. Özellikle de elJazeera kanalı bu propagandada ilk sıralarda yer alan medya kuruluşudur. Hemen hemen her saat başı Hizbullah ve İran aleyhinde Arap kamuoyunu oluşturmak için büyük çaba sarfeden bu kanalın yayınladığı bugünkü haberlerde sıklıkla Hizbullah’ın Suriye ordusuyla birlikte dün İdlib’teki bir okulu bombaladıklarını iddia etti. Kasdi bir şekilde Lübnan sınırına kaydırılan Suriye savaşı, bir haftadır Kuseyr şehrinde şiddetini arttırdı. Hizbullah’ın bu şehri bombaladığını iddia eden haberler, Arap medyasında 2 gündür sıkça dillendiriliyor.

3–Dün ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin İstanbul’dan yaptığı açıklamaya göre ise, Özgür Suriye ordusuna Amerika’nın yapacağı yardım ve desteğin mahiyeti ilerleyen günlerde açıklık kazanacak. Muhtemelen bu açıklama Savunma Bakanı’nın bölgeyi ziyaretinden sonra şekillenecek.  Amerika’yı ve İsrail’i arkasına alan Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu Başkanı Muaz el–Hatip, dün İstanbul’dan “İran’ı uyarıyorum, derhal elini Suriye’den çeksin, muhtemel bir savaşta ilk kaybeden o olacak”diye bir açıklama yaptı.

4–The Sunday Times gazetesi,bugün yayınladığı bir haberde de İran’ın İsrail’e düzenleyeceği potansiyel saldırılarına karşı İsrail’in Türkiye topraklarından uçurmayı planladığı füzelerine yönelik ikili anlaşmayı görüşmek için önümüzdeki hafta Türkiye’ye geleceğini duyurmuş.

5–Amerikan Dış İşleri Bakanı John Kerry Filistin başkanı Mahmud Abbas ile bir süredir sürdürdüğü İsrail–Filistin barış müzakerelerini İstanbul’da devam ettireceğini dün basına duyurdu.

6–Dün Jazeera kanalında seyrettiğim Mısır Cumhurbaşkanı Mursi ile yapılan özel röportajda Mursi kendisine yöneltilen “İsrail geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Mısırla İsrail güvenliği açısından yapılan işbirliği şimdiye kadar bulunduğu en iyi konumdadır ifadesini kullanmıştır. Bunun hakkında ne söylemek iştersiniz?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “ Bu işbirliği 30 yılı aşkındır devam etmektedir. Biz bu güvenliğin sağlanması için çabalarımızı sürdürmekteyiz. Biz hiç bir zaman savaş iştemiyoruz, iştediğimiz sadece her iki tarafın selametidir” .

“Neyin karşılığında” diye soruyu yeniden kendisine yönelten muhabire Mursi “ Her iki tarafın çıkarı sağlanması karşılığında” cevabını verdi.

7–Bugün Müslüman dünyası, Filistinli bir çocuğun İsrail–Filistin çatışmasında İsrailli askerler tarafından kalkan olarak kullanılması haberiyle sarsıldı..ağladı.. 

–İsrail ile askeri anlaşmaların eşiğinde olan Türkiye bu son haberi bırakın yayınlamayı, İsrail’in yapıp yapmadığı belli bile olmayan basit bir telefon görüşmesinin içine sıkıştırılmış özürünü büyük bir acelecilikle ve kapılarda bekleyen tavrıyla kabul eden başbakan Erdoğan, acaba bu özürden ne bekliyordu ki gerçekleştiğinde neyi almış oldu? Acaba İsrail’in bu özürü Filistinli çocukların kalkan olarak kullanılmasını engelleyecekmi? Gazze ablukasını kaldıracak mı? İsrail zindanlarında yıllardır türlü işkence ve tecavüze maruz olan binlerce Filistinli ve Lübnanlı esiri kurtaracak mı? Özür neyi değiştirdi ki arkasına sığınılan ucuz tazminat neyi değiştirecek?  

–Hüseyin adını kullanarak Müslüman alemini kendi silahıyla vurmayı hedefleyen Obama hükümetine, İran İslam Cumhuriyeti ve şanlı Arap ordusu Hizbullah Hüseynî Cevabı vermekte gecikmeyecektir. Düşman bu kadar düzenli ve istikrarlı hazırlığını münafık ordusuyla yaparken, Yüce Mevla’da elbet bir hazırlık içindedir…Kim bu hazırlığın karşısında ya da içindedir acaba..

Ne korkunç ve bedbaht bir hazırlıktır bu Allah’a karşı açılan..

Ne mutlu bir Hüseynî direniştir bu küffara karşı yapılan..

İçindeyiz Yarab bu direnişin..

Şahit ol Ya Rabb!

Şahit ol Ya Rabb!

Şahit ol Ya Rabb!

Betül HANZALA 21.04.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

Suudilerin Ödeyeceği Ağır Bedel

Seyyid Nasrallah’ın bu konuşması, bazı İslamcılar tarafından istihza ile karşılanarak, “Hizbullah’ın türbe korumaktan başka işi yok mu?” şeklinde ifadeleri sıkça kullanır oldular.

TAHA HABER – Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrullah’ın El Menar’da yayınlanan son konuşmasında dile getirdiği bazı hususlar birtakım fasitlerin içlerindeki çirkin yaklaşımları da ortaya çıkarmış oldu... 

Seyyid Nasrallah konuşmasında, rejim muhalifi silahlı grupların Hz. Zeyneb’in türbesinden sadece birkaç yüz metre uzakta olmaları, bazı tekfirci grupların internet üzerinden Hz. Zeyneb’in türbesini yıkma tehdidinde bulunmaları, Irak’ta Ehl–i Beyt imamlarının türbelerinin bombalanması gibi, Hz. Zeyneb’in türbesinin de aynı olayla karşılaşabileceği ihtimali dolayısıyla, Hizbullah mensuplarının Şam’daki Hz. Zeyneb’in türbesini koruduklarını söylemişti..
–Seyyid Nasrallah konuşmasında 
“biz Sünnileri kesinlikle suçlamıyoruz; bizim sorunumuz tekfircilerle. Herkes bunun karşısında durmalı, bu türbenin yıkılmasına fırsat vermemelidir”demişti.
–Seyyid Nasrallah’ın bu konuşması, bazı İslamcılar tarafından istihza ile karşılanarak, 
“Hizbullah’ın türbe korumaktan başka işi yok mu?” şeklinde ifadeleri sıkça kullanır oldular.
–Eğer birileri 
"Vehhabi" ise, bu tepkilerini anlamak mümkün. Zira Suud vehhabileri, kuruluşlarından bu yana Mekke ve Medine’de sahabelerin kabirlerini tamamen yıktıkları gibi, Hz. Resulüllah’ın kabrini yıkma planları, Osmanlı’nın müdahalesiyle durdurulmuştu.
–Sözüm ona 
“tevhid” şiarını kullanan bu sapkın haydutların Hz. Resulüllah’ın hürmetine hiçbir saygılarının olmadığını bütün hareketlerinden biliyoruz. Zira şimdiki Suud kralı Abdullah’n emriyle, Harem–i Şerif’in genişletilmesi gerekçesiyle Mekke’de asr–ı saadetten kalma bütün eserler yıktırıldı. Nitekim aynı plan Medine’de de uygulanarak Hz. Resulüllah ve ashabından günümüze hiçbir eser ve iz bırakılmadı.
–İngiliz emperyalizminin kıdemli casuslarının marifetiyle icad edilen bu vehhabilik sapkınlığı Osmanlı’nın yumruğu ile durdurulmamış olsaydı, bugün Hz. Resul–i Ekrem'in kabri de çoktan yıkılmış olacaktı.
–Neticede, Hz. Resulüllah’n kabrini bile yıkmaya kalkan bir sapkınlığın, Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine karşı alabildiğince cüretkar olmalarını anlayabiliyoruz.
–Ancak, işter Şii işterse Sünni bütün Müslümanlar, ehl–i beyt’e hürmeti vacip bilirler. Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine yapılacak bir saygısızlığa Şii veya Sünni hiç bir müslümanın zerre miktarı tahammülü olmaz. Şiiler bir kenara, Sünni müslümanlar, Ehl–i Sünnet müçtehitlerinden ve ulemasından aldıkları terbiye ile Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine hürmeti İslam’ın temel prensiplerinden kabul ederler.
–Ehl–i beytin konumu veya makamı hakkında Şii ve Sünni müslümanlar arasında bazı ihtilaflar olsa da, onlara hürket noktasında en küçük bir ihtilaf yoktur; Resulüllah'ın ehl–i beytine hürmet noktasında bütün Şii ve Sünni müslümanlar tek yürektirler.   
–Hz. Resul–i Ekrem’in ehl–i beytine hürmet konusunda o kadar çok ilahi hüküm vardır ki, bu hükümlerden bir tanesini bile bilen bir Müslüman, Hz. Resulüllah’ın ehl–i beytine saygısızlığın ne büyük bir delalet ve zulüm olduğunu kolaylıkla anlar.
–Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın kızı olan Hz. Zeyneb–i Kübra (selamullahi aleyha) Kerbela’ya Hz. İmam Hüseyin ile birlikte gitmiş, Kerbela katliamından sonra Peygamber ehl–i beytinden geri sağ kalanlarla birlikte ellerine zincirler vurularak Kufe ve Şam’a götürülmüş bir ehl–i beyt hanımıdır.
–Hz. Zeyneb–i Kübra’nın hürmet ve değeri, sadece Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın bir kızı olmaktan kaynaklanmıyor. Zira Hz. Zeyneb, Kerbela kıyamının mesajını tüm çağlara ve nesillere ulaştıran, Hüseyni kıyamın bayraktarlığını yapan ve zalimler karşısındaki feryadıyla tüm zamanlarda Muhammedi İslam’ın onurunu en yükseklerde tutan bir öğretmendir.
–Bu öğretmen sadece Şiilerin veya Sünnilerin değil, yeryüzünün tüm özgür vicdanlarının ve adalet savunucularının bir öğretmenidir. O İslam’ın ve insaniyetin sönmeyen bir meşalesidir.
–Ama bu alçak oğlu alçak Suudiler öylesine bir fitne ortaya çıkardılar ki, öylesine ihanet ve kalleşliklere imza attılar ki, İslam dünyasında Müslümanların kudsiyet ve hürmetlerinin tamamına karşı topyekün bir saldırı sürdürdüler. Şimdi de bu namert rejimin saray mollarının fetvaları ve istihbarat şeflerinin talimatlarıyla hareket eden birtakım kiralık güçler, aynı saldırganlığı Hz. Zeyneb’in türbesi için de gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
–Hz. İmam Hüseyin’in bir tepsiye konulan kesik başına elindeki sopa ile vurmaya kalkan Yezid ibn–i Muaviye, büyük zafer coşkusu ile 
“keşke şimdi atalarım yaşamış olsalardı da, bugünü görselerdi”demişti.
–Evet bu melun Yezid, Bedr’in intikamını aldığını söylüyordu. Zira onların ataları Bedir’de Hamza Bin Abdulmuttalib ile Ali bin Ebu Talib tarafından öldürülmüşlerdi. Hz. Hamza’nın ciğerlerini çiğneyen bu caniler, içlerinde sakladıkları kini Kerbela’da bir daha gösterdiler, Ali Bin Ebu Talib’in oğlu Hüseyn’in başını bedeninden ayırarak Bedr’in intikamını aldılar.
–Onlar Allah’ın arslanı Hz. Hamza bin Abdulmuttalib’in ciğerlerini söküp çiğnediler ama kinlerini bitmedi. Onlar Hüseyin bin Ali’nin başını bedeninden ayırdılar, Hüseyn’in altı aylık oğlu Asgar’ı kollarında okladılar, kinleri yine bitmedi. Hüseyn’in bayrağını omuzlayan Hz. Zeyneb’i tekmelediler, kırbaçladılar, hicabını üzerinden çekip aldılar, ellerine zincir vurup şehir şehir dolaştırdılar, kinleri yine bitmedi.
Şimdi de onun kabrini yıktırmaktan söz ediyorlar...
–Bu Suud zalimleri ve canileri şunu çok iyi bilsinler ki, eğer Hz. Zeyneb’in hürmetini böylesine çiğnettirmeye kalkarlarsa, bilsinler ki bu hayat onlar için dünyanın her yanında cehenneme dönecektir; bu ümmetin salihleri bunun bedelini kendilerine öylesine ağır ödettirecektir ki, o kirli saltanatlarının yerinde yeller esecek, bu zalim rejimin tüm unsurları ve uzantıları ilahi adaletin pençeleriyle parçalanıp yok olacaktır...
–Biz bütün muhlis ve sadık Müslümanlara, bütün gayretli ve şerefli kardeşlerimize şunu söylüyoruz: Bu Suud zalimlerinin üzerinden gözlerinizi ayırmayın; dünyanın her neresinde olurlarsa olsunlar, bu zalimlerin zorbalıklarının, küstahlık ve alçaklıklarının hesabını sormaktan bir an olsun geri durmayın…!
Biz yarın ruz–i mahşerde Hz. Resullüllah ile buluştuğumuzda, 
“Ya Resulüllah! Sen bize “benim ehl–i beyt’ime düşmanlık bana düşmanlıktır. Bana düşmanlık ise Allah’a düşmanlıktır” buyurmuştun. Biz de Senin ehl–i beyt’inin azgın düşmanlarının karşısında dik durduk ve onlara hadlerini bildirdik” diyebilirsek, Hz. Resulüllah’ın o mihriban ellerini omuzlarımızda hissederiz...
O halde şimdilik şunu diyoruz:
Ellerin kurusun ey al–i Suud! Ellerin kırılsın ey al–i Suud! Ve o ellerin kırılacaktır ey al–i Suud! Hangi gücün arkasına gizlenseniz de, hangi deliğe gir. Gün saymaya başla, zira o gün, pek yakında seni bulacaktır! Nurettin Şirin – velfecr 2013–05–03

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

Muâviye’nin Küstahlığı

Bismillah
İmâm Hasan (a.s), yapmış olduğu mütâreke ile asıl muhafaza edilmesi gereken değerlerin güvenliğini teminat altına almayı başarmış ve en azından bu meyanda Muâviye’nin menfûr planına engel olmuştu. Muâviye ise saltanat sınırlarını genişletmiş olmanın mağrurluğu içerisinde kendisini İlâhî değerler karşısında daha da müstağni görerek küstahça ve ekâbirce bir tutum içerisinde Kufe halkına bir konuşma yapmıştı.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Konuşmasına son derece amiyane ve tehditkâr sözlerle başlayan Muâviye, fütursuzca bir tavır içerisinde mütâreke şartlarına asla riayet etmeyeceğini şu sözlerle ilan ediyordu: “Ey Irak halkı! Benden hoşlanmadığınızı biliyorum. Beni buraya siz davet etmediniz. Ben savaşarak ve kendime özgü siyasetimle buraya gelmiş bulunmaktayım. Şunu bilin ki, ben sizinle namaz, oruç, zekât ve hac için savaşmadım. Sizinle savaşım, sadece başınıza geçip size hükmetmek içindi ve siz hoşlanmasanız da, bu iktidar bundan böyle Emevî hanesine aittir. İyi bilin ki, Hasan bin Ali’ye verdiğim bütün sözler ve yaptığım andlaşma ayaklarımın altındadır. Asla bu mütârekeye bağlı kalmayacağım.“  

–(Oysa İbn–i Kesir ve İbn–i Ebi’l–Hadid gibi bazı tarihçilerin kaydettiğine göre Muâviye mütarekeden önce İmâm Hasan‘a (a.s) yazdığı mektupların birinde şöyle taahhütte bulunuyor: “Senin şöyle bir ayrıcalığın olacak: Kimse sana buyrukta bulunmayacak, aksine senden habersiz hiçbir işe girişilmeyecek ve hiçbir işte senin görüşüne muhalefet edilmeyecek.“ İbn–i Kesir Tarihi, c 6. S. 220. İbn–i Ebi’l–Hadid, c.4, s.13)

–Bir başka tarihçi İbn–i Kuteybe ise bu hususta şöyle yazıyor: “…Muâviye’nin elçisi Abdullah b. Amir, İmâm Hasan’ın (a.s) şartlarını olduğu gibi Muâviye’ye yazıp gönderdi. Muâviye hepsini tasdik ederek, kendi el yazısıyla bir sayfaya yazıp mühürledi. Sağlam taahhüt ve yeminlerle anlaşmayı tekit etti. Şam ileri gelenlerinin tümünü şahit gösterdi ve tekrar elçisi Abdullah’a yazmış olduğu metni gönderdi, o da İmâm Hasan’a (a.s) teslim etti.“ (El İmâmet–u ve’s Siyase, s. 200)

–Muâviye, zafer sarhoşluğu triplerine girip fütursuzca ve küstahça  Kufe halkına yönelik yapmış olduğu konuşmasında yeminini ve daha önce verdiği sözleri ayaklar altına almakla melun ve kahpelere özgü  tıynetini izhar edip İslâm’a olan düşmanlığını da alenen ifşa etmiş oluyordu. Çok açık bir biçimde Muâviye’nin yüzündeki maske düşmüştü. Zaten tehdit içerikli söylediği sözler yapacağı zulümlerin ve melanetin de habercisiydi.

–(Nitekim çok geçmeden Muâviye bütün şehirlerin valilerine talimatnâmeler gönderip Ehl–i Beyt taraftarlarına sadece ekonomik ambargolar uygulamakla kalınmamasını, bunun ötesinde“İmâm Ali (a.s) ve soyunu sevdiği tespit edilen kişilerin öldürülmelerini“ emretmişti. Kısacası o dönemde Ehl–i Beyt taraftarı olan herkes “katli vacip“ olarak görülüyordu. Sadece Irak halkı değil, Ehl–i Beyt dostlarının meskûn bulunduğu bütün beldeler Muâviye’nin ve akabinde Yezid’in zulümlerine ve despotça baskılarına maruz kalmıştı. Başta Irak, Hicaz, Yemen ve Mısır olmak üzere nübüvvet hanesine velâyet bağı ile bağlı olan insanların yoğunlukta olduğu bölgeler zulüm ve mahrumiyetlerden maada katliamlara da düçar oluyordu.) 

–Muâviye‘nin halka hitabından sonra Kufe’nin üzerine adeta kara bulutlar çökmüş ve insanlarda matem havası hasıl omuştu. Halkın sukût–î hayal içerisinde kedere gark olduğu görülüyordu. Başlar öne eğilmiş, suratlar asılmış adeta ağızlara pranga vurulmuştu. İmâm (a.s) örselenmiş ruh haliyle çevresindeki dostlarına acı acı nazar edip, bakışlarıyla “Ben size bu melunun mütâreke şartlarına sadık kalmayacağını söylememiş miydim?“ diyordu adeta..

–Nitekim İmâm Hasan (a.s), daha önceleri de savaşa gösterilen gevşeklik ve eringenlikten dolayı Kûfe halkını şu ibretâmiz sözlerle defâatle uyarmıştı: “Allah’a andolsun, eğer sizin vefasızlığınız ve gevşekliğiniz yüzünden yönetim işini Muâviye’ye bırakmak zorunda kalırsam, emin olunuz ki; Emevîoğulları hükümetinin bayrağı altında, hiçbir zaman iyi gün yüzü ve huzur görmeyecek, türlü eziyet ve acılara maruz kalacaksınız.“

–“Şimdi, sanki gözlerimle görüyorum; yarın sizin oğullarınız, onların kapıları önünde boyunlarını bükerek durmuş ekmek ve su iştemekteler. Allah’ın sizin oğullarınıza bahşettiği o ekmek ve suyu (yani kendi haklarını) iştemekteler ama, Emevîoğulları, onları kendi haklarından mahrum ederek evlerinin kapısından kovacaklar..“

–“Allah’a yemin ederim ki, İslâm ümmetinin yönetim işi Emevîoğullarının elinde olduğu sürece Müslümanlar refah yüzü görmeyecek, huzur bulamayacaklar..“ (Şerh–i Nehcü’l Belağa, İbn–i Ebi’l Hadid, Kahire Baskısı 1961 M. c.16. s.28)

–“Eğer Allah’ın düşmanları ile savaşmak için yeterli miktarda  yardımcılarım olsaydı, hiçbir zaman hilafeti Muâviye’ye bırakmazdım. Çünkü hilafet Emevîoğullarına haramdır.“ (Celaü’l Ûyun, Seyyid Abdullah Şübber c.1, s.345,396)

–Tefrikaya ve fitneye düştüler, dağılıp ayrıldılar. Sonları hüsran oldu. Elbette ki, dinlemeyenlerin, itaat etmeyenlerin akibetleri zillete düçar olmaktan başkası değildir!

–Muâviye, söz konusu ettiğimiz acı gerçeği Kûfe halkına yönelik yapmış olduğu konuşmasının bir bölümünde sürç–ü lisan ederek ortaya koyuyordu: “…Bütün bunların akabinde diyeceğim o ki; hiç şüphesiz Peygamber’inden sonra ayrılık ve tefrikaya düşen her ümmette batıl hakka galip olmuştur!“ Muâviye alel acele ağzından kaçırdığı bu lafı kendi aleyhinde söylediğini fark edip, “Bir tek bu ümmet hariç ki, bu ümmette hak batıla galip geldi“ diyerek işi kotarmaya çalışmıştır. (Tarih–i Takubî, c.2, s.192)

–Oysa Muâviye normal koşullarda ve kendi dostlarıyla başbaşa kaldığında hiçbir zaman hakkı temsil ettiğini iddia etmemiştir. Bir keresinde oğlu Yezid’e çıkışarak,“Ey oğlum şunu bilmiş ol ki, ümmeti yönetme hakkı Ehl–i beyt’indir“ demiştir.

–Ancak ne var ki, Muâviye Ehl–i Beyt’in hakkını asla teslim etmeye niyetli değildi. Ölünceye kadar uğraş ve çabası oğlu Yezid’i ümmetin başına musallat etmekti. Bu uğurda her türlü entrika ve düzenbâzlığa tavessül ediyordu.

–Takvası ve abidliği ile tanınan ve aynı zamanda tabiînden olan Ebu İshak es Sebiî Muâviye hakkında şu sözü sarfettiği tarihî kitaplarda geçmektedir: “Allah’a andolsun ki, Muâviye hilekâr ve düzenbaz biri idi.“ Elbette ki, erdem ve feraset sahibi herkes Muâviye’nin hilekâr ve düzenbâz olduğuna tanıklık eder. Yine elbette ki, Muâviye sadece hilekârlığı ve entrikaları ile değil, zalimliği ile, yani yapmış olduğu katliamlarla temâyüz etmiş biridir.

–Muâviye, İmâm Ali’nin (a.s) ve İmâm Hasan’ın (a.s)  dostlarını sürek avı gibi takibata alıyor ve şüphelendiği kişileri tutuklatıp zindanlara attırıyordu. Muâviye bununla da yetinmeyip zindanlara attırdığı velâyet hattının yılmaz savunucusu mü’minleri bazen tek tek, bazen topluca idam ediyordu. Muâviye’nin yapmış olduğu bu toplu katliamlarından sadece bir tane örnek verecek olursak, Hucr b. Adiyy el–Kindî ve 11 arkadaşını hunharca katletmesi olayıdır.

–Hucr b. Adiyy Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) genç, fetâ, mümtaz, zahit ve dindar bir sahabesi olduğu tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir. Şam ve Kadisiyye’yi fetheden orduda yer almış. Cemel Savaşı’nda da İmâm Ali’nin (a.s) safında bulunmuş. Sıffin Savaşı’ında Kinde kabilesinin, Nehrevan Savaşı’nda ise ordunun sol kanat komutanlığını üstlenmiş. Kısacası Hucr, İmâm Ali (a.s) ve İmâm Hasan (a.s) zamanlarında büyük yararlılıklar göstermiş bir şahsiyettir.

–Mütârekeden sonra Kûfe’de kalmış ve orada vuku bulan olumsuzluklara tanık oldukça ufak çaplı tepkilerde bulunurmuş. Ayrıca Muğiyre ve Ziyad’ın İmâm Ali’ye (a,s) yönelik bühtan ve çirkin sözleri karşısında tepki verip, şu sözlerle İmâm Ali’yi (s) savunurmuş: “Ben şehadet ederim ki, yerdiğiniz ve hakkında çirkince sözler sarf ettiğiniz kişi yerilmeye değil, övülmeye layıktır. Hakkında övücü sözler söylediğiniz Muâviye ise tahkir edilmeye daha müstahaktır.“ Hucr’un sözlerinden rahatsız olan Kûfe valisi, onu ve onun gibi düşünen dostlarını tutuklayıp zindana attırıyor. Ve tek suçları (!) Ehl– Beyt’i savunmak olan bu mazlum insanlar bir müddet sonra idam edilmek üzere Şam’a götürülüyorlar..   

–Hucr, idam edilmeden önce iki rekât namaz kılıyor ve şu sözleri söylüyor: “Benim zincirlerimi açmayın ve bedenimdeki kanları silmeyin. Mahşer günü Muâviye ile hesaplaşmak için Allah’ın huzuruna bu vaziyette çıkmak istiyorum.“

–Uzun yıllar sonra da olsa, Muâviye’nin yapmış olduğu melânet ve katliamlardan haberdar olan nice yönetici ve iktidar sahipleri bile tepkilerde bulunup tarihe not düşmüşlerdir. Bunlardan biri de Abbasî halifesi Mu’tezid, hicrî 284 yılında, Muâviye’nin yapmış olduğu melânetleri ve işlemiş olduğu cinayetleri tetkik ettirip araştırıyor ve ulaştığı kaynak ve rivayetlerden yola çıkarak bir fermanla Muâviye’ye lânet etmeyi bütün Müslümanlara ferman buyuruyor. (Taberî Tarihi, c. 1, s.355)

–Öte yandan, Ebu Hanife Nu’man b. Sabit, Muâviye’nin böylesine zalim biri olduğunu bildiği için, onu “Savaşılması vacip bir zalim“ olarak niteliyordu. Ancak Ebu Hanife’nin Muhammed ve Yusuf adındaki iki talebesi ve âlim diye geçinen bazı zevat verdikleri fetvalarla halkı zalim sultanlara itaate davet etmişlerdir. Ne yazık ki, zalim sultanların saraylarında devşirilen bu fetvalar İslâm ümmetinin bir kesiminde makes (karşılık) bulmuş ve bu nedenle yüzyıllarca din adına, İslâm adına zalim sultanlara itaat edilmiş. Günümüzde bile ümmetin bir kesimi zalim sultanların başı olan Muâviye’yi meşru bir halife olarak görmekte ve kendisini rahmetle anmaktadırlar.

–Bazıları ise Muâviye’nin şeytanî zekâsıyla yapmış olduğu entrika, düzenbâzlık ve hileleri gayet müspet değerlendirip, “Muâviye siyasî bir dehadır“ diyebilmekte. Gözlerini dünya metası bürüyen, sadakatsiz ve gaflet içerisinde olan insanlardan faydalanıp üç günlük dünya hayatı için ele geçirmiş olduğu iktidardan dolayı ona “siyasî deha“ denebilir mi? Bakınız Üstad Razi Âl–i Yasin Muâviye düzenbâzı için ne diyor: “Eğer uyanıklık, iş bitiricilik ve deha olmak, insanın kendisini sonsuza dek haysiyetsiz ve müflis yapması ise, Muâviye, insanların en uyanığı ve en dahisidir.“ (Üstad Razi Âl–i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı s.372)

–Diyeceğimiz o ki, feraset sahibi her Müslümanın, Muâviye dendiğinde hafızasında–belleğinde oluşan izdüşüm; açgözlülük, makam hırsı, entrika, rüşvet, ulûfe, hile, fitne,fısk, fücûr, sözünde durmama, yalan, ihanet, kalleşlik, çetecilik, asilik, küstahlık, cehalet, azgınlık, eşkiyalık, savaş, çapulculuk, talan, zulüm ve cinayetten başkası değildir. Yani Muâviye’nin kişiliğini oluşturan sıfatlarda insanî erdemlerden yana bir olguya rastlamak mümkün değildir.

–Bir de Allah Resulü’nün (s.a.a) varisleri olan İmâmların (a.s) vasıflarına bakalım: Şefkat, merhamet, tevazu, hayâ, edep, yüce ahlâk, hilim, alçak gönüllülük, özveri, cömertlik, ahde vefa, ilim, hikmet ve adalet olguları..Yani insanî erdem ve faziletten yana ne varsa onların kişilik ve şahsiyetlerinde mevcut. Zaten Müslümanlar için “üsvet’un hasene“ olmalarının anlamı bu..

–Yüce Rabbimiz, biz imân edenlere, buyruğunu çok açık ve net bir şekilde bildirmiş: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan ulû’l emr‘e itaat edin.“ (Nisa:59)

 “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.“ (Hûd:113)

“Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin.“ (Şuarâ:151)

Ne yazık ki, pek çokları “Ulû’l Emr’e“ itaat yerine, Muâviye hainine ve ardıllarına itaat edip boyun eğdiler…Hazım Koral 03.05.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Ne siz seviyorsunuz bizi, ne biz; sizin gibileri

Allah’ın adıyla
İşte böyle olur.
Din dersiniz, diyanet derseniz, “İslam” sizden başkasının anlamadığı “ters giydirilmiş bir gömlek” olur.

Siz, Lat gibi, Uzza gibi, Menat gibi putlarınızı birer makama, imtiyaza dönüştürerek karnınız/egonuz acıktıkça yer; yerine yeni bir put inşa edersiniz. Çark döner ama çarık eskimez…

Siz ki, Ali(as)’yi “kuyulara dost” kılmış bir geleneğin takipçilerisiniz.

Ki, siz; “Ciğer pareyi” kafası mızraklar ucunda şehir be şehir dolaştıranları “gökteki yıldızlardır onlar…” diyerek vaftiz edip, güya bizi “masumiyet” üzerinden vurmaya çalışanlardansınız.

Ne dostunuzun yanında durdunuz mertçe, ne de düşmanınızın karşısında. O gün de aynıydınız bu gün de. Düşman sizi bulmakta hiç zorlanmadı hiç yeise düşmedi.

Bakın nasıl da kalkıyor örtüler şimdi, nasıl da aşikâr saflar...

Hucr b. Adiyy’in mezarı talan edilirken gözlerinizi kapamanızdan anladık; siz nere, sahabe nere?

Belki de Muaviye’nin olsaydı üstü açılan toprak, her biriniz bir “allame” kesilip “açık mektuplar” yazmaya başlayacaktınız. Tüm çağların en büyük Muhammed(saa) dostu Ali(as) ve ona dayatılan üç savaşında da yanında olduğundan mıdır bu kesintisiz hazımsızlık, bu nefret, bu mezarda bile rahat bırakmama hali…

Yüzyıllar yetmemiş hesabın kapanmasına, bugün bile “sembolik değerine atıfla” açtırdınız o mezarı.

Açanlara da dedirttiniz: “Zeyneb’e de, Ali’ye de, Huseyn’e de yapacağız aynısını… “

Şimdi Hucr b. Adiyy için “sahabe imiş…” diye cümleler kuruyorsunuz ya; batıya yalvararak, izzetinizi onların ayakları altına sererek aldığınız silahlarla Suriye’de kan denizini büyütüp onun üzerinden AKP’nin sandalyesini, belediyelerinin danışmanlığını, sivil toplum örgütlerinin yöneticiliklerini kapmak için iğrenç, ahlaksız, eğreti hallerinizle Katar kadar çukur, Kardavi kadar kölesiniz.

Hayırdır, Ali’ye(as), Huseyn’e(as) dayatılan savaşlardan ne zaman konu açılsa “orta oyunu” oynamışken Suriye’de birden bire nasıl mazlumu teşhis ettiniz. Siz ne de mahirmişsiniz!

Batı mı yaptı, içinizdeki yüzyıllardır var olan “gerçek haliniz” mi sağladı bilmiyorum ama nasıl da aşikâr oldu Amr ibn–i As‘ın yolunun yolcuları olduğunuz.

Yıllardır mezhep eksenli ötekileştirme ateşini büyütüp durdunuz; arada bir de “Bütün Şiileri demiyoruz” diyerek yalanın alasını koydunuz ortaya. Sahteler, sahtekârlar…

Her gün kin kusan analizlerinizi okumaktan, yandaşlığınızın hürmetine eğilip büzülmelerinizden, gömlek değiştirmelerinizden, oturduğunuz sofraların rengini almanızdan iğrenir olduk.

Son günlerde İsrail’in Suriye’ye saldırması üzerinden kurduğunuz cümlelerden “İsrail saldırsa bile Suriye’den yana olmayacağınız” anlaşılıyor.

Olmayın aman ha. Bari bu sözünüzde tutarlılık olsun.

Elinizi çekin Ortadoğu’nun direniş blokunun asil evlatlarından. Muğniye’den, Şikaki’den, Şallah’dan…

Meş’al, sizin olsun. Kardavi, dünyada da yanınızda olsun, ahirette de.

 Bırakın işgalin fiili olanının da psikolojik olanının da karşısında olanların yanında Chavez’in ülkesi olsun; Hamas’lı Katar’ınızla, Suud’unuzla “mesut ve bahtiyar olun.”

Bırakın Hizbullah ve İran, ABD ve İsrail’le savaşırken yanında sizin gibi pis niyetliler kirletmesin o mukaddes mücadeleyi.

Ağzınızı açmayın, kaleminizi oynatmayın. Hatta ABD/AB/İsrail ekseninde mermi toplayın, top ateşleyin. Onların yaralarını sarın.

Beyrut’un, Şam’ın, Tahran’ın, Bağdat’ın tam kalbine saplamadık hançerleriniz kaldıysa eğer onu da alın yanınıza.

En büyüğünüz Kardavi gibi teşekkürü borç bilin Bağdat’ın gelinlerini camilerde kirleten ABD’ye, onun askerlerine.

Nasıl olsa aramızdaki gönül pencereleri kırık artık. Ne siz seviyorsunuz bizi, ne biz; sizin gibileri. Siz yolunuza biz yolumuza. MUHAMMED AK 11.05.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Suriye’de Hizbullah direnişi şekillenmiştir

İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı, Suriye’de Lübnan’daki Hizbullah direnişi türünden bir direnişin şekillendiğini ifade etti.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Suriye krizini değrelendiren İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Seyyid Hasan Firuzabadi, Suriye halkının sağduyusu ve Beşşar Esad’ın cesurluğu ve önderliğinde şirk, emperyalist ve aşırı vehabilere karşı zafer elde edildiğini ifade etti. 

Kör saldırganların işteği ilk baştan Beşar Esad’a tehdit oluşturmak olduğunu dile getiren Tümgeneral Firuzabadi, ABD ve İngiltere emperyalistin Suriye sahnesinde yenilgiye uğrayanların sözünü tekrarladıklarını belirtti. 

Tümgenerl Füruzabadi, bir tek Beşar Esad bu ülke halkının işteğini karşılayarak toprak bütünlüğünü koruyabileceğinin altını çizerek, Suriye’de Lübnan’daki Hizbullah direnişi cinsinden bir direniş şekillendiğini ifade etti. 

Suriye’deki savaş sona erdiğini ve aleyhindeki emperyalistin tutumuna artık yer kalmadığını söyleyen İran İslam Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı, düşmanların bundan daha fazla Suriye’nin içişlerine karışmamaları gerektiğini kaydetti.abna.ir 11.05.2013

 

27.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Utanmaz Adam

Allah'ın adıyla
Bizim kuşak bilir, Oğuz Aral’ın Gırgır’a kazandırdığı, her türlü dalaverenin içinde yer alan, her maceradan sıyrılmasını bilen, herkesle tokalaşıp herkese tezgâh açabilen, her şeye rağmen sempatik görünmeyi beceren, gerektiğinde gözlük takıp tıpkı bir akademisyen gibi kürsüden hitap eden, siyah saçlı, kısa boylu, kuvvetle muhtemel Konyalı bir tiptir, Utanmaz Adam. Aral’ın “Utanmaz Adam”ı nihai tahlilde, bu maceralar ile verir mesajını bizlere; kimseye gerçek bir zarar vermeksizin gönlünce dolanır durur mizah âleminde. Oğuz Aral “Utanmaz Adam”ın bir gün ete kemiğe bürünmekle kalmayıp kurnazlıktan şeytanlığa terfi edeceğini ve Türkiye’yi beladan belaya sürükleyeceğini hiç tasavvur etmiş midir? Sanmıyorum…

–Son on yıldır Türk dış politikası Utanmaz Adam’ın maceralarını çağrıştırır tezgâhlarda dokunuyor. Güce tapan bir anlayış Müslüman halklara karşı mütekebbir, Batı karşısında ise itaatkâr bir tavırla kendisine gelecek arıyor. Bunun sebebi hakkında bir çıkarımda bulunan İsrael Shamir Türk dış politikasının görünürdeki mimarı Ahmet Davuoğlu’nun “Türklerin yeniden başarmak için yapmaları gereken nedir?”, sorusuna 20 yıl evvel kaleme aldığı bir makalede cevap verdiğini anlatır. Shamir’e göre, Suriye’deki Türk müdahalesinin baş destekçisi Ahmet Davutoğlu, “Eğer ihtiyacımız varsa şeytanla bir anlaşma yapabiliriz ve yapmalıyız”, diyordu.  Davutoğlu’nun sözlerini ve ruh halini yansıtan Shamir şöyle devam eder: “Onun (Davutoğlu’nun) bakış açısıyla, Yavuz Sultan Selim’in yönetimi altındaki İmparatorlukta uygulanan Sünni İslam sadece doğru inanç değil, müspet sonuçların garantisi olan bir demir yastıktır. Onun yönlendirdiği bir devlet yanlış yapmaz. Böyle bir devlette şeytanca işler bile Her şeye Kadir Olan tarafından müspet sonuçlara çevrilecektir. Bu sebeple, İmparatorluk 600 yıl yaşadı ve başardı. Genç Davutoğlu partnerlerin iyi veya kötü olmasına bakmaksızın, İslamcı Türkiye’nin güçlü partnerlerle kurulacağını bunun için yazdı. Bu, inancımız ve Kadir–i Mutlak’ın yardımıyla kazanacağımız zafer için Şeytanla bile bir anlaşma (Faust Paktı) yapabiliriz, anlamına gelir. Amerika birçok Müslüman için olduğu kadar Davutoğlu için de bir şeytandır ama onun belirsiz felsefesiyle silahlanmakla o, Türkiye’nin gelecekteki zaferi için şeytana katılmaya hazırlanıyor. Sonra onun belirsiz teolojisini belirsiz politikasına dönüştürme vakti geldi. Amerika ondan militanları Suriye’ye getirmesini iştedi ve o da böyle yaptı. Türk arkadaşlarım Erdoğan’ın kişisel olarak böyle teolojik inançları olmadığını ama pratik kabulleri takip ettiğini söylediler. Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ile ittifak meselesi Erdoğan ile onun bir zamanlar hocası olan Necmettin Erbakan’ı ayırdı. Erbakan buna karşıydı; Erdoğan bunu kabul edilebilir buldu. Erdoğan bir günde Erbakan’ın takipçilerini reformist oluşum Ak Parti’ye taşıdı ve on yıl önce iktidara geldi ve genel olarak başarılı oldu. Azınlık, mevcut etkisini sürdürse de seçimlerde başarılı olamayan Saadet Partisi, muhalefet oldu.” Shamir, Davutoğlu’nun saptığı bu yanlış yolu şöyle yorumlar:

“Geleneksel inançlara sahip insanlar biliyorlar ki, her kim Şeytan ile anlaşırsa er ya da geç kahrolur; onunla birlikte içmek için yeteri kadar uzun bir kaşık yoktur.”

–Stratejik Derinlik isimli çer çöp tezin sahibi Davutoğlu “Büyük Şeytan”a karşı mücadele etmek yerine, “Büyük Şeytan”la birlikte, onun gayrı meşru yönetimler üzerindeki gücünü kullanarak, Türklere (Müslümanlara değil) tarihte yeni bir sayfa açmak üzere halklara karşı bir mücadeleyi tavsiye etti. 400 yılı aşkın bir süredir gerilemeye devam eden İslam Dünyası için o, yabancı işgallerin her türünü meşrulaştıracak bir yol önerdi. Ne rasyonel ne de ahlaki olan bu rol Türk kavmiyetçiliği ile malul İslamcı eskisi çevreler ile muhafazakârlar tarafından severek kabullenildi. Davutoğlu’nun fantezilerine eklemlenen, Davutoğlu tarafından bürokrasinin çeşitli kademelerine taşınarak doğrudan ve dolaylı olarak istihbarat servislerine ve Amerikan menfaatlerine eklemlenen unsurlar hakikati gölgelemede en az Davutoğlu kadar arzulu oldular. Böyle bile olsa, hakikat tümüyle karartılamayacak bir nurdur. Ağızlarıyla bu nuru söndürme çabasında olanlar, halklarına yalan söyleyenler, halklarını batıl davalarının peşinde sürükleme gayretinde olanlar hakikat nurunun onları da faş edeceğini bilmenin korkusunu yaşamaktadırlar.

–Hakikat çok ama çok açıktır. Davutoğlu İslam’a, Müslümanlara itibar etmemektedir. O güce tapmaktadır. Obama’ya Clinton’a, Kerry’e kulak verip İmam Hamanei’ye, Salihi’ye burun kıvırmak ve hatta köpeklerini onların üzerine salmak ne İslami ne de ahlakidir.  Türkiye Davutoğlu’nun ayakları yere basmayan, bu sebeple bir proje değil bir fantezi olan, Müslüman halkların aleyhine işleyen politikasının kurbanıdır. Türkiye’yi kurbanlık koyun haline getiren bu zat maalesef siyasi ahlaktan da yoksundur. Asgari medeni ve siyasi ahlaka sahip bir kişinin öngörülerinin yanlış çıkması halinde yapması gerekeni, istifa etmeyi düşünmek yerine hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı tercih etmek Oğuz Aral’ın “Utanmaz Adam”ının bile yüzünü kızartacak bir davranıştır.

–Davutoğlu, senden bıktık. Senin halkımızı aldatmandan, senin halkların düşmanı şeytanlarla kol kola fotoğraflarını görmekten, senin Müslümanlara karşı mütekebbir dilinden, senin ülkemizi kana boyayan, bizleri katillere çeviren politikalarından, senin “Utanmaz Adam”ı bile utandıran pişkinliğinden gerçekten bıktık.

–Davutoğlu! Bir karikatürist gelip “Utanmaz Adam”ın yeni versiyonunda seni figür olarak kullanmayı düşünmeden evvel istifa etmek gibi hazırlayıcı bir fikir üretmeyi becer ve düş milletin yakasından.

Not: Reyhanlı’da hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve halkımıza sabır, yaralılarımıza şifalar diliyorum. Bizi bu noktaya taşıyan Davutoğlu ve Erdoğan’ı da şiddetle kınıyor, Kahhar olan Allah’a havale ediyorum.Gürkan BİÇEN 13.05.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Haci BAYAZIT

Doğum tarih 20.03.1957

Gschwandnergasse 45/4

1170 Wien                                                                                                  Wien, am 13.05.2013

 

An die

Landesgericht Eisenstadt

7000 Eisenstadt, Wiener Straße 9

Tel. Nr. 02682/701 –FaxNr. 

02682/701 – 444

 

Konu: Temyiz için 7 Hv 6/95, Vr   1120/94

 

Temyiz eden taraf: Haci Bayazit, 20.03.1957

                            Gschwandnergasse 45/4 1170 Wien

 

Konu: İadei itibar için düzeltme!

         Dr. Wolfgang Blaschitz‘in tarih 19.04.2010 Verfassungsgerichof‘a benim için vermiş olduğu gözlem; 15 seneden beri “§§ 12 Abs. 1SGG u.a.” yatmış olduğu uyuşturucu dava ile ilgili ağzından bir kelime çıkmadı: Bilinçaltım’da insanların zararına olacak yaptığım veya yapacağım hiçbirşey olmaz; eğer olsa idi mutlaka     birşekilde çıkardı.

 

Temyize giden gerekçe

İnsanların yaptıkları hayır yada şer peşlerini bırakmaz mutlaka birşekilde karşılarına çıkar; aksi takdirde insan ve toplum hayatının direnci çöker.

 

                            Temyiz edilecek karar

Tarih 22.09.1995 Landesgericht Eisenstadt da, tarih 24.11.1994 Nickelsdorf da, diğer 4 kişi ile buluşup gümrükden uyuşturucu geçirdim şüphesiyle bana 4 sene hapis ilave iki kısımdan 10 ay da gümrük için ceza verildi.

 

                            Temyiz delili

Dosya da ismi geçen 4 kişi Nickelsdorf da tarih 24.11.1994 tutuklanmış. Narkotik Polisi tutukladığı kişiler den 4 gün sonra; tarih 28.11.1994 gözaltına almış beni.

 

Ben bu kişileri tanımam ve ilgim olmamıştır; ben hiç bir şey bilmiyordum evim de Çocuklarım ile beraberdim! bu delil ile ceza almama dayanak oluşturan  nedene itirazımı Büyük Sazburg Gümrüğü kabul etti 4 seneye ilave 6 aylık hapis cezasını kaldırdı. Belge. “Tarih. 22 Austos 1997 ZH:Hv 6/95 Urteil des Landesgericht Eisenstadt V . 22.9.95 …” Bundan dolayı, Wien Norkotik Polisinin üzerimden almış olduğu Öş 23150 Landesgericht Eisenstadt iade etti.  

 

                            Temyiz kararı için zemin hazırlayan doğal sebepler

Bir çok defa Landesgericht Eisenstadt’a dosyanın temyiz edilmesi için dilekçe verdim; herhalde Landesgericht Eisenstadt ceza dosyasının maddi dayanağı kalktığı, fakat manevi ve fikri tarafı aydınlanmadığı için dosyayı temyiz etmedi.

 

İnsanlar hapsaneye ya zulmeder girer veya zulme uğrar girer; böylece zulme uğrayıp hapse girenlerin hapsanede hazırlanması ile zulmedenlerin düzeni yıkılır; işte bu onları takip eden peşlerindeki yaptıklarıdır.

 

Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.

 

Eisenstadt Landesgerich’de ilk aylar soruşturma süresinde bir mesele için Sosyalamta gitmiştim; odada bekler iken iki sosyal amat görevlisi bayan kendi aralarında benim için “eğer biz olmasak imiş kendinden habersiz gelip geçecekmiş“ diye konuştular. Yaşamış olduğum olayları Mahkemeler üzerinden konuşup yazmamış olsa idim; sosyal amt görevlisi bayanların söğlediği gibi,  dış alemin iç bünyesini tahrip eden ‘müslüman maskeli münafık‘ insan düşmanlarından habersiz gelip geçmiş olacaktım.   

 

(Osman) Mehmet Cemil Şahin 27.01.1995 tarihinde Landesgericht Eisenstadt da fırınla (ortaklarımdan alacağım Öş 700–000) ilgi işlerimi takip edecği vadi ile vekalet aldıkdan sonra; Savcı Kolonovits beni çağırdı... Arkadaşın çok iddalı konuştu seni bunalıma sokup odada asacaklarmış; dedi/uyardı.

 

Allah(cc) tuzak kuranların tuzaklarını tersine çevirir. Austos 1994 ilk aylar Polislere, beni tutuklaması için telefon etmişler. Tutuklamaya gelen Polisler Çocuklarımı görünce, benim kendilerine gelmemi söğleyip gitmişler. Polise gittiğimde, Bacılarım isminde birilerin telefon edip tutuklanmamı iştediğini dikkat etmemi, söğlediler. Bu olayı takiben Romanya’da bulunan M.Demirbilek orda bulan yiyenim Kenan ile tanışıp Wien’de bulunan diğer yiyenim Sinan ile  telefonda konuşmuş; M.Demirbilek’den dolayı İtalyanlar ismi konuşma esnasında işyerimin telefonuna takılmış. Bilgim dışında.

 

24.11.1994 diğer insanları tutuklayan Polisler 4 gün sonra 28.11.1994 beni tutukluyorlar  “tutuklanma nedeni maddenin olmadığından dolayı” Süleymancı ortaklarım hocaları içeri alıyorlar... yani Agustos 1994 ilk haftalar Polislere Bacılarım ismi ile ihbar eden Süleymancılar, hazırlamış oldukları tuzaklarına (kuyuya) düşüyor. Polisler Süleymancı hocaları içeri alınca; hocalar bu adam içeri girdi ‘uyanacak’ hazırlanacak ama biz engelleyeceğiz; diyorlar. Böylece insanlar/gayri müslümler gözlerini günahdan korumazlar ise dini gelenek haline getiren ve şeytanın sağ ayağı oğlan tarafını teşkil eden süleymancıların önlerinde fiziken görünmeyen sürücü insi şeytan oldukları açığa çıkıyor.

 

Süleymancılar ile samimi olunmuyor, sanki eşcincel gibi görünüyorlar; yani  toplumu islah edici gibi görünerek  dini menfatlerine uydurdukları, görünmeyen yanları ve yedikleri yasakları ile dış alemin iç bünyesini tahrip ederek toplumda bölgede “devletlerin ikinci dayanağı ordu içerisinde” cinsel (hastalık) bozuklukların hissi sebebini virüs gibi hazırladıkları için Ülkeleri çökertecek Allah’ın gazabını çekecek olaylara zemin hazırlıyorlar; ancak “yaratılışdan doğan haya/utanma duygusu muafaza edilince”, onlar/süleymancılar ile şeytan yaklaşamıyor; bundan dolayı yıllardır beklenen bu olayların meydana çıkmasını yazılıp söğlenmesini engellemek için Wien’de bulananların da işteği üzerine 1988 de Türkiye’den özel olarak gelip, ‘evime kadar sokulan’ (Osman)M.Cemil Şahin ile evlenen ‘şeytanslı hale dönmüş cemat mensubu dişi insi şeytan’ Melek gelmiş.  

 

Yıl 1997 ilk aylar 3 de bir ceza affı ile tahliye kararı belirdi; ama ben kabul etmedim... yani suçu kabul etmedim; bunun üzerine Melek kadın telkinler ile oda arkadaşıma ağır spor yaptırdı sol bileğinin ağrımasını sağladı; arkadaşda ağrıyan bileği için babasından hameyli getirtip sol bileğine taktı böylece tuvalet ve diğer hallerde arkadaş muska/ayete eziyet etmiş oldu; arkadaşın ayete eziyeti ile şeytan kadın/melek güçlendi odanın içerisinde eteğini savurup durdu; bir gün öğle namazında çırılçıplak anadan doğma seccademin üzerine uzandı yattı; beni namaz’dan çıkartıp şehevi haller ile dikkat çekip özel olarak hazırlandığını algılatmak için avret mahalini yeni traş edip üç siyah nokta yapmış ikisi aşağıda birisi yukarda. (Osman)M.C.Şahin Karısı şeytanı oluşturacağı korku ve zafiyetler ile, önce manen itikadımı bozup sonra fikren yanımda tutarak fizikende kalbime atabilse idi; direnç hücrelerimi tahrip ederek bunalıma sokup odada asacak idi. Bunun için Savcı Kolonovits uyardı.

 

                            Temyiz dilekçesi

Tarih 22.09.1995 Landesgericht Eisenstadt da, tarih 24.11.1994 Nickelsdorf’ da diğer 4 kişi ile buluşup gümrükden uyuşturucu geçirdim şüphesiyle, bana verilen 4 sene 4 ay cezanın kaldırılıp hak ve hukukumun iadesini talep ediyorum.

 

Temyiz eden taraf:          Haci Bayazit, 20.03.1957

                                                                  Gschwandner gasse 45/4

                                                                  1170 Wien

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

Erdoğan Esad'a "Filistin'e desteği kes Golan'ı al" dedi

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Komutanlık lideri Ahmed Cibril, Al Mayadeen Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Gassan Bin Ciddo'nun konuğu oldu.

İsrail'in Suriye muhaliflerine yardım ettiğini söyleyen Cibril, "Şu anda da Golan sınırında yaşananları görüyoruz. İsrail ile bu silahlılar arasındaki işbirliği –lojistik, güvenlik ve iletişim gibi bir çok konuda– ortada. Biz görüşmelerini izliyoruz. Golan sınırında ''gözlerimiz'' var. Günlük olarak devam eden ilişkileri görüyoruz. Yemek yardımına kadar varan alışverişleri var. Hatta, aradaki iletişimi sağlamak için, donanımlı subaylar da iştediler. Silahlılar, sınır tellerine sadece 20 metre uzaklıkta bulunan Breka adlı bir köydeler. İsrail devriyeleri önlerinden geçip gidiyor. Birbirleriyle dostmuş gibi selamlaşıyorlar." dedi.

Erdoğan "Filistin‘e Desteği Kesin" dedi

Cibril Erdoğan hakkında ise şu ifadeleri kullandı:

"Amerikalılar, Suriye'nin bu duruşundan sonra, Suriye'yi ya ele geçirip kontrol etmeye çalışacağız ya da tahrip edeceğiz dediler. Öncelikle Suriye'yi dizginlemeye çalıştılar. Bu Hamad var ya Hamad, Katar'ın Şeyhi, Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye başladığında Şam'a sürekli geliş gidişlerini görmeye başladık. Ben Cumhurbaşkanı Beşşar'a bu konu hakkındaki düşüncelerimi açıkça söyledim. Bu adam sevgisinden dolayı gelmiyor, bu adam Amerikan'ın mesaj taşıyıcısı dedim. Hamad sana, Lübnan'daki Hizbullah'tan ve İran'dan uzaklaş ve dile bizden ne dilersen diyecek dedim. Katar Emirliğinin Şeyhi Hamad başarısız olunca aynı görevi üstlenen Erdoğan oldu. Erdoğan geldi ve Beşşar Esad ile görüştü. Ben de bu konuyu Dışişleri Bakanı Velid Muallim ile görüştüm. Ona, 'Size gelenlerden Golan'ı işteyin. Önce Golan konusunda yardım etsinler sonra da taleplerinize bakarız' deyin dedim. Muallim de bana, şu an ki taktiğimiz tamamen budur, cevabını verdi. Erdoğan bu konu görüşülürken, elini göğsüne vurup, 'Ben size Golan konusunda yardım edeceğim ama İran İslam Cumhuriyetinden uzaklaşmanız ve Filistin ve Lübnan Mukavemetine desteğinizi kesmeniz şartıyla' demişti."

–Sunucunun "Bu talepleri Erdoğan mı dillendirdi?" diye sorması üzerine Cibril "Evet bu konuları açıkça konuşuyorlardı. Beşşar Esad 'Önce Golan'ı istiyorum' dedi. Erdoğan da 'Peki müzakerelere hazır mısınız?' diye sorunca Esad, 'Biz müzakerelere hazırız ama aracılarla' diye yanıtladı. Ardından dolaylı yollarla İstanbul ve Ankara'da görüşmeler oldu ve gerisini biliyorsunuz."

–Sunucunun ısrarla "Siz şimdi, bir Suriyeli yetkiliden, Esad mı başkası mı bilmiyorum ama, Erdoğan'ın Suriyelilere Mukavemet'ten ve İran'dan uzaklaşmaları karşılığında Golan'ı önerdiğini işittiğinizi mi söylüyorsunuz?" diye sorması üzerine Cibril şu yanıtı verdi:

–"Sadece bu da değil. Birleşik Arap Emirlikleri'nin dışişleri bakanını da gönderdiler. Bakan Suriyelilere harfiyen 'Güvenliği sağlamak adına Bahreyn ve Umman'ın her birine, Körfez İşbirliği Fonundan 2 milyar dolar gönderdik.  Sizin Suriye'de milyarlarca dolara ihtiyacınız var. Biz 20 milyar dolar ödemeye hazırız' dedi. Bunun karşılığında da 'İran'dan, Hizbullah'dan ve Filistin direnişinden uzaklaşın' diyordu. Cumhurbaşkanı Esad'ın cesur duruşu ve bütün önerileri reddedişi, Suriye'ye kurulan komplo operasyonlarının başlangıç noktasını oluşturdu. Tabi daha önceden Hariri'nin öldürülmesi ve diğer hazırlıklar vardı."

Hamas Yanlıi Yolda

Cibril Hamas'ı ise şöyle eleştirdi: "Hamas'taki kardeşler maalesef yanlış bir yoldalar. Vaktimiz olsaydı geniş bir şekilde anlatmak işterdim. Hamas  Mürşidi Muhammed Bedii; Kahire'deki buluşmadan sonra bizi, Müslüman Kardeşler'in bütün liderlerini topladığı bir görüşmeye davet etti. Ben onlara harfiyen 'Hamas'taki kardeşler, sizi, Müslüman Kardeşler hareketi olarak yanlarına çekip öne çıkardılar. Sizden ricam, siz onları yanınıza çekmeyin' dedim. Halid Meşal Suriye'den çıkmadan önce, Müslüman Kardeşler Hamas'ı yanına çekmeye çalışırken 'Burası Mukavemetin son kalesi' diyemedi. Ben Halid Meşal ve diğerlerine de, 'Filistin'in, Gazze'den başlayarak kurtuluşunu nasıl sağlayacağız' diye sordum. 'Korku dengesini kurduk ve Filistin'in kurtuluşu ancak Arap karakterli büyük bir eşdeğer güç ile olabilir' dedim.

 –Halid Meşal Suriye'den çıkmadan önce onunla tarihi sayılabilecek bir görüşme yaptım ve ona sen Doha'ya, Amerika'nın üslerinin bulunduğu yere gidiyorsun. Filistin'i, Doha'dan mı kurtarmak istiyorsun yoksa Amman'dan mı? Senin korkuların varsa , Müslüman Kardeşler sana baskı yapıyorsa Lübnan'a git, Hizbullah'ın yanına git orada güvende olursun. Mursi'nin yanına git, İhvan cemaati orada, ama Doha'ya gidip, Filistin'in yolu Doha'dan geçer diyemezsin dedim.

–Hamas'ın içinde, bu iki sene içinde yaşananları kabul etmeyen üst düzey liderlerin olduğunu söyleyebilirim. Biz onlarla iletişimi sürdürüyoruz. Doha'daki son toplantıda da Halid Meşal'e, biz ne zamana kadar burada kalacağız diye sordular. Dolayısı ile İhvan hareketi, Suriye rejiminin bir kaç ay içinde düşeceği yalanıyla Hamas'ı yanlarına çekmeyi başarabildi. Geri dönüp hesaplarına tekrar bakmalarını diliyorum. Suriyeliler bu olay karşısında çok üzgünler. Halid Meşal Ürdün'den kovulduktan sonra onu Suriye kabul etti ve 13 yıldır bu ülkedeydi. İstediği özgürlükte hareket edip, bize, Genel Komutanlığa sağlanmayan yardımlar onlara sağlanıyordu. Askeri eğitim merkezleri, uzmanlar ve daha bir çok konuda Halide Meşal'e sağlananlar karşısında Meşal, vefalı davranabilirdi."Odatv.com 07.05.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Siyonist Müslümanları tanıyalım

İsrail uçakları Suriye�de bazı hedefleri bombaladı. Bu hedeflerden biri de Şam�daki Bilimsel Araştırmalar Merkezi. İsrail �ülkesinin güvenliği açısından bu saldırıyı yaptığını� itiraf ediyor. Obama, �İsrail�in kendini savunmaya hakkı var� diye açıklama yapıyor.
Oysa şu anda Suriye�den İsrail�e yönelik açık bir tehdit yok. Zira Suriye kendi ülkesindeki iç savaşı bastırmak gayretinde.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– Bunun için de komşularından yakın destek almaya devam ediyor.

Hizbullah Lideri Nasrallah, Esad�a yönelik açık desteğini şu sözlerle ifade etmişti: �Suriye, topraklarının ABD, İsrail ve tekfircilerin eline düşmesine izin vermeyecek gerçek dostlara sahip.�
Peki, İsrail neden bu saldırıyı yaptı?

Suriye�deki iç savaşı yakından ve günü gününe takip eden bir gazeteci olarak açık söyleyeyim:
İsyancılar her geçen gün daha büyük darbeler alıyorlar. Suriye ordusu çatışmaların ilk aylarındaki şaşkınlığını çoktan üzerinden atmış durumda. Başta Şam olmak üzere Halep, Humus ve Hama�da nokta operasyonlar yapılıyor ve muhalifler ellerindeki mevzileri teker teker kaybediyor.
Son olarak Şam�dan gelen haberler muhaliflerin teslim bayrağı çekmek üzere olduğunu gösteriyor.
World Tribune, Suriyeli muhalif kaynaklara dayandırdığı haberinde muhaliflerin de Suriye ordusunun Şam�da düzenlediği son operasyonlarda ağır bir yenilgi aldıklarını itiraf ettiklerini duyurdu.

Suriye ordusunun Şam kırsalını aşamalı olarak kontrol altına almayı sürdürdüğünün dile getirildiği haberde ordunun stratejik öneme sahip Uteybe�ye yaptığı operasyon sonucu silahlı grupların buradan çekilmek zorunda kaldığı belirtiliyor.
Konuyla ilgili açıklamada bulunan muhalif kaynaklar, isyancı grupların Uteybe�de ağır bir yenilgi aldıklarını belirterek Ürdün�den gelen tüm silahların toplandığı ve dağıtıldığı yer olan Uteybe�nin önemine dikkat çektiler.

Ürdün ve Lübnan sınırında da ağır yenilgilerin beklediğini ifade ediyorlar.
Tarafsız ve batılı haber ajansları Şam�da silahlı grupların Uteybe�deki mevzilerini ve güçlerini korumak için büyük çaba sarf ettiklerini, bu bölgenin kaybedilmesiyle Şam civarındaki tüm bölgelerde yenilgi yaşayacaklarını söylüyorlar.

Siz gazetecilik değil ajanlık yapan, CIA�nın önlerinde koyduğu uydurma haberleri Türk halkına aktaran sahtekâr Babıâli haberlerini okumayı bırakın. Bunlar �defalarca Esad öldü, Esad�ın eşi kaçtı� haberlerini verirler, bunların yalan olduğunu bile bile manşete çekerler, ülkenin Müslüman halkını kandırırlar, sonra gider bu hizmetin karşılığı olan maaşlarını bankadan keyifle çekerler.
Tarafsız Batılı haber ajansları ise muhaliflerin Şam�da, Ürdün ve Lübnan sınırında bütün mevzileri kaybetmelerinin an meselesi olduğunu yazacak kadar namuslu.

İşte tüm olup biten karşısında isyancılara İsrail�den �bombalı destek geldi!�
Şam�ın bombalanması Obama�nın emriyle İsrail�e verilen mutat bir görevden ibaret.
İsrail, Türkiye�den özür dilerken �Suriye konusundaki gelişmelerin bunu mecbur kıldığını� açıkça itiraf etmişti.

İsrail�in açık ve yakın dostu olan �Müslüman Türkiye siyasetçileri� Şam�ın bombalanmasından büyük bir zevk almış durumdalar.
Bunlar her zaman İsrail�in ve Siyonizmin tezgâhtarı olmuş durumdadırlar.
İsrail�in Müslüman Suriye�ye yönelik saldırılarına en büyük desteği veren kesim bu Siyonist tezgâhtarlarıdır.

Böylece ülkede yeni bir kavramı rahatlıkla kullanmaya başlayabiliriz:
Siyonist Müslümanlar, boyunlarındaki Yahudi Üstün Cesaret madalyası ile bu savaşın asıl kan dökücüleridir.

Mevki ve makam uğruna, siyasi ikbal uğruna böylesine soysuzlaşanların sonunun ne olduğuna dair Kuran–ı Kerim�de pek çok örnek vardır. Muharrem Bayraktar 07.05.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Bölge direnişin zaferine şahit olacaktır

İran İslam Cumhuriyeti genelkurmay başkanlığı ikinci komutanı bölgenin yakında direnişin işgalci Siyonist rejime karşı zaferine şahit olacağını belirtti.

İran İslam cumhuriyeti genelkurmay başkanlığı ikinci komutanı tuğgeneral Seyyid Mesud Cezairi dün El–Menar TV kanalına verdiği demetçe Siyonist rejimin işgalinde bulunan Suriye’nin Golan tepelerinin işgalden kurtarılmasının mümkün olduğunu açıklarken, bölgede yakında yaşanacak büyük değişikliklerin bir kısmının Suriye’deki Golan tepelerinde yaşanacağını belirtti.

Yeni Suriye’den neyi kastettiğini açıklayan Tuğgeneral Cezairi “yeni Suriye’nin yeni bir direnişi başlatacak olan ve bölge milletlerin direnişi için mesajı olan bir Suriye olacağını söyledi.Suriye gerçekleri 18 Mayıs 2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

İsrail'in safındaki Amerikan uşağı İslamcılar

Fransız Le Figaro açıkladı:
Suriye�de Fransız, İngiliz, Alman, Danimarkalı, İrlandalı vs. Haçlı cihadistler el–Kaide ve en–Nusra grubu içinde Esad yönetimine karşı çarpışıyor, Müslümanları katletmeye devam ediyorlar.
ABD�nin FOX televizyonu, Suriye'de Esad güçleriyle çatışan İsrail askerlerinin geri dönüşlerine ilişkin görüntüleri yayınlıyor

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– İsrailli General Benny Gantz ise Suriye�ye gönderdikleri İsrailli komandoların Esad yönetimine karşı savaştıklarını açıklıyor.

Vaziyete bakın Haçlı leşkerleri, İsrail askerleri, eli kanlı ihtilalci isyancılar ve Türkiyeli İslamcılar, cüppelisi, hacısı, hocası aynı safta Müslüman Suriye�de katliama devam ediyor.

Suriyeli Müslümanlara, aşağıdan İsrail vuruyor, yukarıdan Türkiyeli İslamcılar vuruyor, içten kanlı ihtilalciler vuruyor, kürsüden cüppelisi vuruyor, ekrandan AKP beslemeleri vuruyor.

Nice âma olan insanlar bu vahşeti, bu Haçlı tezgahını görüyor; ancak kalbi kör olanlar bu vahşeti göremez, göremiyor?

Böyle bir vahşete zerre kadar imanı olan, zerre kadar iz�anı ortak olabilir mi?

Türkiyeli İslamcılar, cüppeliler, şalvarlılar, hacılar, hocalar bu vahşet kalplerinizi de kabirlerinizi de ateş çukuruna çevirmeye yeter!

Hz. Peygamber, velayetin şahı İmam Ali�yyül–Murteza�ya �kötü ve bedbaht insanı� şöyle tarif buyurur:

"Ya Ali, en kötü insan, ahiretini dünyasına satandır; bundan da daha kötüsü, ahiretini başkasının dünyası için satandır" (Mekarim–ül Ahlak, s.433–445)

Zavallı bile değil bunlar!

–Amerika fetvayı nesh etmiş

Amerika�ya uçuncaya kadar �Esad�a ölüm, başka yolu yok; Suriye ile savaş� naraları atan Başbakan R. T. Erdoğan, Rusya�nın planını kabul etmek zorunda kalan Beyazsaray�dan dersini aldı.

Kırık plak gibi �savaş, savaş� diyen Erdoğan, ansızın �Cenevre, Cenevre� demeye başladı.

Erdoğan madara oldu.

Suriyeli Müslümanlara savaş fetvalar veren cüppelisi, şalvarlısı, ilahiyatçısı maskara oldu.

Rusya�nın ağırlığını koymasıyla Moskova�ya teslim olmak zorunda kalan Obama yönetimi, ray değiştirdi.

Bizimkiler ayazda kaldı, açığa düştü.

Amerika fetvalarını nesh etmiş oldu? 

Hey Türkiyeli İslamcılar, cüppelisi, şalvarlısı, sizin naslarınızı, hüküm ve fetvalarınızı Amerika mı nesh ediyor?!

Dininizi, fetvanızı ve hükümlerinizi Amerika�ya göre değiştirmek, imanınıza sığıyor mu şimdi?

Türk milleti ayıkmadığı için Yüce Allah, başına taş yağdıracaksa; sizin yüzünüzden yağdıracaktır!

–Amerikan uşaklığı?

Son bir şey daha not düşeyim.

AKPnin eski tüfek radikali, yeni dönem hızlı Kürtçü vekili Mehmet Metiner, bir TV kanalında, Suriye konusunu konuşuyor. BM askerlerinin sınır bölgemize acilen yerleşmesini istiyor.

Erdoğan, NATO askerini davet etmişti. Kimse yüzüne bakmamıştı.

Hatırlayın, geçmiş dönemde Kuzey Irakta oluşturulan tampon bölgeye Çekiç Güç yerleştirmişti. PKK, oradan türetilerek başımıza bela edildi, ardından Bölge Kürdistanına döndürüldü.

AKP�li vekil, tampon bölge istiyor.

Bu arada kimyasal silah meselesi açılıyor. Spiker devre giriyor, ne diyor biliyor musunuz:

Esadın değil, ÖSOnun kimyasal silah kullandığı tartışılıyor, konuşuluyor, raporlar açıklanıyor.

Ya hu sen, Esadın yandaşı mısın, diye köpürüyor vekil?!

Spiker oturtuyor taşı gediğine:

Amerikanın uşağı olacağıma, İsrailin uşağı olacağıma Müslüman Esadın yanında yer alırım!

AKPli Metiner çırpınıyor:

Dengeni bozma, uslûbunu bozma, Amerikan uşağı diye suçladığın hükümet ise, biz isek; sözünü geri al.

İzleyin AKPlileri ve yandaşlarını tanıyın derim (http://www.youtube.com/watch?v=1zBGAHEBGYM ).

Kulak asmayın bunlara, dinlemeyin artık? Bu Amerikancılara acımayın, kendinize acıyın? Seçimde de tamamını sandığa gömün Allah aşkına!

Türkiye kurtulsun, İslam âlemi kurtulsun; Türk milleti huzur bulsun...Mehmet Emin Koç 24.05.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

NATO'cu, Amerikancı Münafıklara atfen:

İsrail'i bozguna uğratan ümmetin iftiharı Evlad–ı Resul Nasrallah'ın Konuşmasından kareler, Safımızı belirledik; "İsrail ve ABD tarafında olanlardan olmayacağız“

Nasrallah: ''Sünnileri savunmak için Bosna Hersek'te savaştık!.. Hizbullah'ın mezhepçilikle suçlanmasına tepki gösteren Nasrallah, "Biz, Bosna Hersek'te Sünnileri savunmak için savaşmıştık" dedi. Lübnan İslami Direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah, "Biz, Sünnileri savunmak için Bosna Hersek'te savaşmıştık" diyerek, son dönemde Hizbullah'ı hedef alan mezhepçilik suçlamalarına tepki gösterdi.


Nasrallah'ın konuşmasının geniş özetini sunuyoruz: Sizlerin zafer bayramınızı, işgalden kurtuluş bayramınızı kutluyorum. Şuan, tüm şehitleri, kurbanları, ailelerini, yaralıları, fedakarlıkları, özgürlüğüne kavuşan esirleri, halkımızı, topraklarında direnen ailelerimizi, ordu, halk ve direnişten kurbanlar verenleri, Filistinlilerden ve Suriyelilerden kurbanlar verenleri saygıyla anıyoruz. Bu yıl kutlamalara ev sahipliği yapan Batı Beka ehlini özellikle de selamlıyorum. Bu güzel toprakların halkı, büyük şehitler verdiler, büyük fedakarlıklarda bulundular.
25 Mayıs 2000, Allah'ın günlerinden bir gündür, Allah'ın rahmetinin, bereketinin, yardımının, desteğinin direnen halkımız üzerinde tecelli ettiği bir gündür. Allah'ın öfkesinin Siyonist işgalciler üzerinde tecelli ettiği bir gündür.

 

Böylesine bir gün, direniş ve kurtuluş bayramı oldu. Bu gün bizim zihinlerimizde canlı kalmalı ve gelecek nesillere de aktarılmalıdır. Çünkü bugünde derin bir ulusal tecrübe, büyük fedakarlıklar, dersler, ibretler, acılar, umutlar vardır. Çünkü bugün, şerefli aziz bir geleceğe acılan yoldur. Böylesine bir günde, Filistin direnişinin gücüyle İsrail'in Gazze'den çıkışı ve Irak direnişinin gücüyle de Amerika'nın Irak'tan çıkışı gibi asrımızda olan olayları da hatırlamamız gerekiyor. Bu günler, Amerika–Siyonist proje tarafından hedef alınan tüm ümmetin bayramına dönüşmelidir. Nekbe ve Nekse gibi acı günleri de unutmamamız gerekiyor. Muasır tarihimizde, Nekbe de Nekse de zaferler de var. 1948'deki Nekbe sadece Filistin'in değil tüm Arap ve Müslümanların, bölgedeki tüm Hristiyan ve Müslümanların Nekbe'sidir. Sadece bir halkı ilgilendiriyormuşçasına yaklaşmak hatadır. Ders çıkarmak için Nekse gibi acı olayları hatırlamamız gerekiyor. Bazıları bu tür olayları unutmamızı istiyor. Çünkü bizlerin hatırasız, tarihsiz ve davasız kalmamızı istiyorlar. Biz bu yıl direniş ve kurtuluş bayramını kutlarken bazı tehlikelerle karşı karşıyayız. Bu tehlikelerin başlıca iki tanesi şunlardır. Birincisi İsrail'dir, İsrail'in amaçları ve projeler.. İkincisi ise Suriye'de meydana gelen olaylar, evlerimizin kapılarımızın önünde tekfirci hareketlerin ortaya çıkmasıdır. Kuzeye ve güneye bakmak zorunda kaldığımız günleri yaşıyoruz. Güneye bakmamız gerekiyor çünkü İsrail, projelerine devam ediyor. 2006 savaşından itibaren kendisini yeni savaş için eğitiyor, hazırlıyor. 2006 Temmuz savaşından sonra İsrail, 1., 2., 3., 4. dönüm noktası .. tatbikatları yaptı. İç cephe düzeyinde yapılan bu tatbikatlara herkes katıldı. İsrail, Pazar günü yine iç cephe tatbikatı yapacak. Ama bu defa, tatbikatı "Dönüm Noktası 7" yerine "Sağlam Cephe 1" tatbikatı olarak adlandırdılar. Bununla savaşa hazır olduklarını kastediyor.İSrail, her gün Lübnan'ı tehdit ediyor, her gün hazırlıklarını üst düzey derecede tutuyor, Suriye'ye saldırıyor ve tehdit ediyor.

 

Bugün, açıkça konuşacağım. Çünkü vakit, başları toprağa gömme zamanı değil. Vakit, başları dik tutma ve fırtınalara karşı mücadele etme zamanıdır. İsrail, 2006 Temmuz'undan beri iç cephesini güçlendirir ve savaş için hazırlık yaparken bizler ne yaptık? Devlet ne yaptı? Halk ne yaptı? Hepimiz, güçlü ve kadir bir ordu istiyoruz. Fakat ordunun hazırlığında, silahlandırılmasında nereye geldik? Biz bu soruları sorunca, ya cevap alamıyoruz ya da Amerika'nın ordunun silahlandırılmasına veto uyguladığını söylüyorlar. Bu doğru. Ordunun silahlandırılması yasak. Suriye'nin de S–300'e sahip olması yasak. Çünkü Arap devletlerine stratejik silahların satılması durumunda, dengeler değişecek. Lübnan ordusunu silahlandırmıyorlar. Çünkü ordumuz, milli bir ordudur. Silaha sahip olması halinde direniş gibi savaşacaktır. Çünkü ordudaki asker ve subaylar, bu vatanın evlatlarıdır. Lübnan İç Cephe Sorumlusu kim?Lübnan'da düşmanın saldırısına karşı hazırlık kesinlikle yok! Ne sığınaklar ne güvenlikli odalar var. İsrailliler, Lübnan sınırında yerleşim merkezleri inşa ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen Yahudiler, hazırlıyor ve eğitiyor. Çünkü onların rolü, sınır şeridinin güvenliğidir. Bizde ise sınırda yüzyıllardır var olan köyler var. Devletten beklenen, burada yaşayanları korumasıdır. Bir kaç hafta önce İsrail, Golan'daki yerleşimcilerin silahlandırılmasını konuşuyor. Bizim sınırdaki halkımızın elinde ise silahları var. Bizdeki siyasiler ise sınırdaki köylerimizdeki halkın elinde bulunan silahların yasadışı olduğunu söylüyor ve toplanması çağrısı yapıyor. Sorun, Lübnan devletinin İsrail'e düşman muamelesinde bulunmamasıdır.
Bugün Lübnan, İsrail'i Güney Lübnan'dan çıkarabilecek ve 2006 Temmuz'unda olduğu gibi mücadele edebilecek güce sahiptir. Direniş, 2006'dan beri silahlanmaya devam ediyor, savaşa hazırlanıyor. İsrail'i Lübnan'a baktığında korkutan da direniştir. Lübnan'da çok sayıda kişinin direnişten nasıl kurtulabileceğini düşünüyor olmasına rağmen.

 

Direnişin silahını toplamayı düşünenler, bunu asla başaramayacaklar. Çünkü İsrail'e karşı savaşan direnişe, halk kucak açmaktadır. Devlet, şuan direnişin yaptığı görevi yerine getirinceye kadar silah bırakmayacağız. Çünkü şuanda devlet, Sayda'daki şehidin cenazesini bile koruyamayacak güçtedir. Güçlü ve adil bir devletin kurulması halinde o devletin emri altında savaşacağız. Burada gerçek bir tehdit var, İsrail hazırlığını sürdürüyor ve gelişmeleri takip ediyor. Direnişteki sorumluluklarımızı yerine getirmeye devam edeceğiz. Baskılar ve karalama kampanyaları bizi yıldıramaz. Direniş, ülkesini savunmaya devam edecek, başı dik olarak kalacaktır. Devletin varlığı, herhangi bir boşluk ve kaostan efdaldir. Devlette boşluk iştemediğimizin delili, milletvekili seçimi için adaylarımızı 60 Kanun'a göre sunmamızdır. Lübnan'ı Suriye'deki kanlı çatışmalardan uzak tutalım. Eğer biz, Suriye'de savaşmak işteseydik savaşırdık.
Trablus'taki çatışmalar durmalıdır. Bu çatışmalarda ufuk gözükmüyor. Ordunun Trablus'ta hakimiyetini sağlaması gerekiyor.
Suriye'de yaşanan olaylar gerçekten de çok önemli. Suriye liderliği, en başında diyalogu kabul etti fakat muhalefet, yanlış verilere dayanarak hareket ettiği için diyalogu reddetti. Suriye'nin maruz kaldığı saldırıda karar sahibi olan Amerika'dır, destekçisi de İsrail'dir. El–Kaide'de buna dahil oldu. Suriye'ye karşı uluslararası bir savaş sürüyor. Hizbullah'tan çok az bir grubun Suriye'de bulunması, Suriye Dostlarını rahatsız etti. Fakat Suriye'de bulunan binlerce silahlı, Suriye Dostları'nı rahatsız etmiyor. Krizin çözümü için kabul edilebilir öneriler gündeme geldi, Suriye liderliği bu önerileri kabul etti fakat bölge ülkeleri reddetti. Suriye'deki silahlı gruplara önderlik eden, tekfirci akımlardır. Bazı Arap devletleri, hem Suriye rejiminden kurtulmak hem de tekfircilerden kurtulmak için tekfircilerin kendi topraklarından Suriye'ye geçişini kolaylaştırıyor. Tekfirci cemaatlerin, Lübnan'a sınır olan şehirlerde kontrolü ele geçirmesi, tüm Lübnanlılar için tehlike oluşturmaktadır.

 

Suriye'de savaşanlar, Tekfirci Irak İslam Devleti'nin uzantılarıdır. Suriye, direnişin sırtıdır, destekçisi olmuştur. Direniş, sırtına vurulan darbe karşısında elleri kolları bağlı durmayacaktır.
Eğer Suriye düşerse, Filistin gider. Hizbullah'ın, Amerika, İsrail ve tekfircilerin bulunduğu cephede durması mümkün değildir. Biz bu duruşumuzla, Lübnan'ı, Filistin'i ve Suriye'yi savunuyoruz. Hakkımızdaki karalama kampanyaları, Suriye'ye müdahalede bulunsak da bulunmasak da durmayacaktır. AB'nin bizi, terör liştesine alma tehdidi, bizi ilgilendirmiyor.
Bosna Hersek'te Müslümanları savunmak için savaştık. Orada Şiiler yoktu Sünniler vardı. Biz şuan yeni bir merhaledeyiz. Biz, yolu sürdüreceğiz ve her şeye katlanacağız. Size her zaman zaferler vaadettiğim gibi yine yeniden zaferler vaadediyorum. İSRA 26.05.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.7

 

“Hizbullah’ın saygınlığı nereden geliyor?”

Solcuların gözünden: Direniş örgütü Hizbullah

Suriye’de emperyalizm destekli terörle savaştığı için AKP tarafından ‘Hizbuşeytan’ ilan edilen Hizbullah’ın zaferlerle dolu bir tarihi var. Ortadoğu’daki saygınlığı buradan geliyor.
Hizbullah savaşçılarının geçen hafta Suriye'de stratejik öneme sahip Kuseyr kasabasındaki savaşa açıkça katılması, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın Suriye’ye destek mesajı üzerine, başta AKP hükümeti olmak üzere Suriye karşıtı savaşın müttefikleri Hizbullah’a karşı psikolojik savaşa girişti. Bunlar içinde en ileri giden Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ oldu. Bozdağ,  “Bunlar adlarını (Hizbullah/ Allah’ın Partisi) değiştirsin Hizbuşeytan (Şeytan’ın Partisi) yapsın” dedi. Müslüman Kardeşler de “Hizbullah İsrail’e karşı direnerek kazandığı itibarını kaybetti” açıklamasında bulundu. Oysa Hizbullah Ortadoğu’da halen en prestijli direniş örgütü konumunda. Peki, Hizbullah’ın bu saygınlığı nereden geliyor. İşte bir direniş örgütünün kısa tarihi…

 

ABD’‘yi Lübnan’dan Kovdu. Hizbullah, Güney Lübnan’daki İsrail işgaline son vermek için 1982’de kuruluyor. Lübnan’daki Şiiler arasında örgütlenen Hizbullah’ın en önemli esin kaynağını da 1979 İran İslam Devrimi oluşturuyor. Ayetullah Humeyni’nin öğretilerini izleyen Lübnan’daki Şiileri tek bir çatı altında birleştiren Hizbullah, İsrail’e karşı gösterdiği kahramanca direnişle, sadece Şiilerin değil tüm Lübnan halkının sempatisini kazanıyor. İsrail’i ciddi askeri yenilgilere uğratan Hizbullah daha sonraki yıllarda baş gösteren Lübnan İç Savaşı boyunca da, Lübnanlı Hıristiyanları hedef alan diğer İslamcı örgütlerin aksine, ABD ve Avrupa askerlerinin Lübnan’dan atılmasına yoğunlaştı. Hizbullah bu yıllarda özellikle Amerikan kışlalarına yönelik saldırılarla özdeşleşti. Örgüt, 1983’te 241 Amerikan askerini öldüren saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırılar sonucunda ABD, bütün askerlerini Lübnan’dan çekmek zorunda kaldı.

 

İsrail‘i Yenilgiye Uğrattı. 1990’da Lübnan'da imzalanan Taif anlaşmasıyla iç savaş son buldu. Ancak Taif antlaşmasında Lübnan'daki bütün silahlı grupların silahlarını bırakması öngörülmesine rağmen Hizbullah silahları bırakmadı. Güney Lübnan ordusu ve İsrail'e karşı gerilla savaşını sürdürdü. Bu savaşta sürekli kayıp veren İsrail, 15 Mayıs 2000’de Lübnan'dan tamamen çekilmek zorunda kaldı. Hizbullah’ın hem yenilmez gibi görünen İsrail Ordusu’nu yenilgiye uğratması, hem de ABD Ordusu’nu Lübnan’dan çıkartmayı başarması örgütü bütün Ortadoğu halklarının gözünde kahraman yaptı.  Hizbullah sadece bir askeri örgüt olmakla kalmadı. Hizbullah’ın sivil kanadı, seçimlere giren yasal bir parti haline geldi. Yoksul Lübnanlılara yardım amacıyla da birçok kurum oluşturdu. Halen Hizbullah’ın kurduğu dört hastane, 12 klinik, 12 okul ve iki tarım yardım derneği Lübnan halkına hizmet veriyor.

 

Lübnan‘da Hükümet Ortağı. Mayıs 2005'te yapılan seçimlerde oylarını artıran Hizbullah bu tarihten beri  hükümet ortaklarından biri durumunda. Hizbullah, ayrıca eyaletlerden oluşan Lübnan’da iki güney, iki de kuzey eyaletini kontrol altında tutuyor. Emperyalist metropoller dışında yasal bir direniş örgütü olarak kabul edilen Hizbullah, ABD, Kanada, İsrail ve Avustralya tarafından terörist ilan ediliyor. Avrupa Konseyi ise bu konuda kesin bir tutum almamayı tercih ediyor.

 

Lübnan Şahini Hasan Nasrullah. Hizbullah’a 31 Ağustos 1960 Güney Beyrut doğumlu Hasan Nasrallah önderlik ediyor. Nasrallah, 1992’de beri örgütün genel sekreterliği görevini yürütüyor. 

Nasrallah 15 yaşında Birinci Lübnan İç Savaşı sırasında o dönemin Şii örgütü olan Emel’e katıldı. 1982’deki İsrail işgali üzerine direniş çağrısı yapan Hizbullah’a katıldı. Hayatını İsrail’i Lübnan’dan atmaya adayan Nasrallah, 1992’de Abbas El–Musavi’nin İsrail tarafından öldürülmesiyle ‘Genel Sekreter’ seçildi. 14 Temmuz 2006’da Nasrallah'ın birkaç saat önce ziyaret ettiği büro İsrail'in attığı bombalarla imha edildi. Ancak Nasrallah sağ olarak kurtulmayı başardı. 2008’de Mossad tarafından zehirlendiği iddia edildi ama İran’da tedavi gördükten sonra görevinin başına döndü.

 

Hizbullah'ın, Eylül 1997'de Güney Lübnan'daki Cebelu'r Refi bölgesinde İsrail ordusunun mevzilerine yönelik saldırısında iki Hizbullah savaşçısı hayatını kaybetti ve cenazeleri İsraillilerin eline düştü. İsrail televizyonu bu iki kişinin kimliğini bilmeden kanlı resimlerini yayınladı. İsrail televizyonunda yayınlanan görüntüler görülen kişilerden birinin Hasan Nasrallah'ın oğlu Seyyid Hadi olduğu anlaşıldı. 

 

Nasrallah haberi canlı yayında bir konuşma yaparken aldı. Çok sakindi, "Beraber savaşıyoruz, beraber şehit düşüyoruz" dedi. Bu görüntü Nasrallah'ı bir idol haline getirdi. 2006 yılındaki İsrail'le yaşanan savaşın ardından yapılan esir takası anlaşmasında İsrail, oğlunun naaşını vermeyi teklif etti. Ama Nasrallah, İsrail hapishanelerinde “esirlerin lideri” olarak bilinen  1979'dan beri tutuklu Lübnanlı savaşçı Semir Kuntar'ı liştenin başına koydu ve kabul ettirdi. Esir takasında İsrail'in Hizbullah'a teslim ettiği cenazelerden birisi Filistinli kadın direnişçi Zelal Mugrabi'ye ait. Mugrabi, 30 yıl önce, bugünün İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak tarafından öldürülmüştü. Filistinli kadın direnişçi Zelal Mugrabi, 19 yaşındayken İsrail'e düzenlediği saldırı sırasında öldürüldü.

Nasrallah’ın lakabı ‘Lübnan Şahini’ ve hakkında yazılan pek çok halk türküsü bulunuyor. Bunlardan, ‘Yalla Ya Nasrallah’ sadece Lübnan’da değil, Filistin ve tüm Arap dünyasında popüler.Yurt gazetesi 28.05.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.8

 

Hangi parti şeytanla işbirliği yapıyor?

Zaman gazetesinde yayınlanan bir habere göre “Sivil Dayanışma Platformu” adına yapılan açıklamada, 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirenlerin askeri cemselerle 70 ton altın çaldıkları iddia edildi ve çalınan bu altınların iade edilmesi gerektiği ifade edildi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA– “Çalınan altın”  denilince aklıma 27 Mayıs’tan önce askeri uçaklarla İngiltere’ye rehin olarak taşınan altınlar geliyor. Üstelik altınları uçakla taşıyan emekli kurmay pilot albay Hüseyin Avni Güler idi. Güler’in bu konudaki açıklamaları şöyleydi: “1958 yılında Lübnan’da Müslüman Araplarla Hıristiyan Araplar arasında savaş çıkmıştı. Ben Ankara Etimesgut 12. Hava Üs Komutanlığı’nda Uçucu Seyrüseferci Yüzbaşı olarak görevliydim. Lübnan’a yedi sefer uçtum. Her uçuştan önce uçağımız kapalı sandıklarla yükleniyordu. İlk yüklemelere o zamanki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu nezaret ediyordu. Yükümüzün ne olduğunun biz bile farkında değildik.

 

Bir uçağımız, Beyrut Havaalanı Müslüman Arapların eline geçtiği sırada alana indiğinde enterne edildi. Uçak ekibi tutuklandı. Rahmetli Bnb. Rıza Kalaycıoğlu ve ekibi, iki ülkenin anlaşması sonucu bir ay sonra ülkeye getirildi. Bu olaydan sonra Lübnan’da Müslümanlara değil de Hiristiyanlara Türkiye’den 85 uçak dolusu silah ve cephane götürdüğümüzü ve bilmeden iktidarın günahına alet olduğumuzu öğrendik.  Gene yükümüzün ne olduğunu bilmeden Londra’ya iki tondan fazla altın götürdüğümüzü ve uçaklar dışında gemilerle, trenle ve TIR’larla yüz ton kadar altının dış ülkelere rehin gönderildiğini biliyorum.


27 Mayıs’ta Maliye Bakanı Kemal Kurdaş, takriben doksan altı ton altını geri getirtti. Kurdaş, tasarruf bonoları çıkararak memur ve işçilerden alınan paralarla bu görevi başardı.” 
Hüseyin Avni Güler henüz hayattayken, bu bilgileri, Hulki Cevizoğlu’na da özetle açıkladı. Emekli amiral Türker Ertürk de konuyu incelemişti:  “Menderes, sadece hava yolu ile değil, deniz yolu ile de Lübnan’daki Hıristiyanlara, Müslümanları öldürmeleri için silah ve cephane göndermişti. 1957’de emperyalizm iştedi diye Suriye’yi işgal etmek iştemişti. Aynı Menderes, 1958’de Cezayir’de emperyalist, işgalci ve katliamcı Fransızlara karşı bağımsızlık mücadelesi veren Müslümanları değil Fransa’yı desteklemişti.

 

Şimdi de Erdoğan, Suriye’ye silah gönderiyor! Erdoğan da Müslüman Irak’ın istilası için ABD ile ’at pazarlığı’ yapmış ve karşılığında para iştemiştir. Irak’ta 1,5 milyon Müslüman öldüren ABD askeri için dua etmiştir. Libya’yı denizden kuşatan İtalyan amiral emrine 6 savaş gemisi göndermiştir. İsrail’i koruyacak ve Müslüman İran’a karşı saldırganlık yapılmasını sağlayacak ABD radarını topraklarımızda konuşlandırmıştır. Suriye’de Müslümanlar öldürülsün ve bu ülke karışsın diye teröristlere kucak açmıştır.” 

 

Hangi parti şeytanla işbirliği yapıyor? Diğer taraftan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Lübnan’daki Hizbullah için  “Müslümanları birbirine düşürmek işteyen, birbirine kırdırmak işteyen şeytandandır. Hizbullah’ın adını değiştirmesi lazım, hizbüşşeytan yapması lazım” dedi.


Acaba Hizbullah, Lübnan savaşında İsrail’i mağlup ettiği için mi AKP açısından şeytanın partisi oluyor?
İncirlik üssünü ve Türk hava sahasını kullandırtarak Irak’ta Müslümanları Hıristiyan Amerikalılara öldürten, İzmir’i ve Türk savaş gemilerini kullandırtarak Fransızlara Libyalıları öldürten, son olarak “Özgür Suriye Ordusu” adı altında toplanan çetelere ve El Nusra örgütüne “lojistik destek” adı altında silah, kamp ve eğitim veren, böylece Müslümanları birbirine kırdırtan AKP, kimin partisi oluyor?


İslam dünyasında ABD’nin adı “Büyük Şeytan” değil midir? BOP eş başkanlığı çerçevesinde Amerikan projelerini uygulayan parti AKP değil midir? ABD’den gönderilen gizli belgedeki ilkeleri parti programı yaparak kurulan parti AKP değil midir? Arslan BULUT 28.05.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.9

 

Hz. Ali’nin İlk Üç Halifeyi Düzeltmesi

Bu durum açıkça Hz. Ali’nin ümmet içinde Kitap, sünnet, usul, furu ve siyasi konulara en alim şahıs olduğunu göstermektedir.

Peygamber’in (s.a.v), ashabı huzurunda Hz. Ali hakkında söylediği sözler, Peygamber’in ölümünden sonra Hz. Ali'nin ümmetin fikri ve ilmi mercii olarak tanınmasına sebep oldu. Hatta Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’yi hilafet sahnesinden uzaklaştıranlar bile ilmi, dini ve siyasi problemlerle karşılaştıklarında hemen İmam’a koşuyorlar ve ondan yardım istiyorlardı. Halifelerin İmam’dan (a.s) yardım iştemeleri pek çok güvenilir belge ile, tarihin kesin ve mutlak meselelerinden biridir ve bunu adaletli olan hiç kimse inkar edemez. Bu durum açıkça Hz. Ali'nin ümmet içinde Kitap, sünnet, usul, furu ve siyasi konulara en alim şahıs olduğunu göstermektedir. 

Hz. Ali (a.s) ve Ebu Bekir’in İlmi ve Siyasi Müşkülatları

Tarihin şahitliğine göre 1. Halife siyasi mesellerde ve maarif, akaid, Kur’an tefsiri ve İslam ahkamı gibi konularda Hz. Aliye başvuruyor ve onun yardımlarından faydalanıyordu.Şimdi bunun bir örneğini zikrediyoruz.

 

Rumlar ile Savaş. Yeni kurulmuş İslam devletinin en azılı düşmanlarından biri olan Rum İmparatorluğu sürekli İslam hükümetinin merkezini kuzeyden tehdit ediyordu. Yüce Peygamber (s.a.v) ömrünün son anlarında bile Rum tehlikesinden gafil olmamıştır. Hicretin yedinci yılında Peygamber (s.a.v) başlarında Cafer İbn–i Ebu Talib’in bulunduğu bir orduyu Şam’ın sınırlarına göndermişti, fakat İslam ordusu bir netice alamadan aynı zamanda üç büyük komutanını da orada kaybederek Medine’ye dönmüştü. Peygamber (s.a.v) bu yenilgiyi telafi etmek için hicretin dokuzuncu yılında Tebük’e doğru askeriyle hareket etti fakat düşman ordularıyla çarpışmadan Medine’ye döndü Bu seferin parlak ve olumlu neticeleri tarihte mezkurdur. Buna rağmen yine de Rum tehlikesi her zaman için Peygamber’in (s.a.v) zihnini meşgul ediyordu. Bu yüzden o Hazret ömrünün son anlarında, hasta yatağında iken Muhacir ve Ensar’dan oluşan bir ordu teşkil edip, onları Şam’ın sınırlarına gönderdi, fakat bu ordu bazı sebeplerden Medine’yi terk etmedi ve Peygamber (s.a.v)vefat ettiğinde İslam ordusu Medine’nin birkaç kilometre yakınlarında ordugah kurmuştu.Peygamber’in ölümünden ve Ebu Bekir’in halife seçilmesinden sonra, Ebu Bekir Rumlarla savaşılması için Peygamber’in (s.a.v) verdiği emir karşısında mütereddit idi. Zira o, sahabeden olan bazı kimseler ile meşveret etmiş ve onların her birinden değişik fikirler çıkmıştı. Bu yüzden halife ne yapacağını şaşırdı ve sonunda Hz. Ali’ye danıştı. İmam (a.s) ise Peygamber’in (s.a.v) verdiği emri icra etmesi için onu teşvik etti ve ona eğer Rumlarla savaşırsa muzaffer olacağını müjdeledi. Halife İmam’ın teşvikinden hoşnut oldu ve ona şöyle dedi: “Bana gelecekten iyi haberler verdin ve beni hayır ile müjdeledin.”[1]

 

Yahudilerin Büyük Alimleri ile Münazara. Peygamber’in ölümünden sonra Hıristiyan ve Yahudilerin büyük alimleri Müslümanların ruhiyelerini zayıflatmak için akın akın İslam’ın merkezine geliyor ve suallerde bulunuyorlardı. Örneğin, Yahudilerin büyük alimleri Medine’ye gelip halifeden şöyle bir soru sordular: “Biz Tevrat’ta şöyle okuyoruz. Peygamberlerin halifeleri ve vekilleri onların ümmetlerinin en alim kimseleridir. Şimdi ise Peygamber’in halifesi sensin öyle ise şuna cevap ver: Allah nerededir? O yerde midir yoksa gökyüzünde mi?” Ebu Bekir buna cevap verdi. Fakat Yahudi alimleri bu cevap ile kani olmadılar. O Allah’ın gökyüzündeki tabakalarda olduğunu söyleyince, Yahudi alimlerinin eleştirileri ile karşı karşıya kaldı ve bir Yahudi alimi bunun üzerine şöyle dedi: “O halde yeryüzünde Allah yok!”

İşte böylesine hassas bir durumda Hz. Ali İslam’ın feryadına yetişti ve İslam camiasının şerefini ve arını korudu. O Hazret şöyle buyurdu: “Mekanları Allah yarattı, hiçbir mekan o’nu kapsayamaz ve O bundan yücedir. Allah her yerdedir. Fakat asla onun yaratıklar ile teması ve mücavirliği yoktur. O’nun ilmi her şeyi kapsar ve hiçbir şey onun ilmi dışında değildir”[2] İmam (a.s) bu cevabıyla, Allah’ın bir mekan ile çevrili olmadığını ve onun bundan yüce olduğunu açıkça göstermiş oldu. Yahudi alim İmam’dan (a.s) duyduğu sözünün hakkaniyetini ve onun hilafet makamına olan liyakatini itiraf etti. İmam (a.s) ilk sözünde 1Mekanları Allah yarattı” diyerek tevhid kanıtından istifade etti ve cihanda Allah’tan  başka bizahiti ezeli bir varlığın olmaması ve onun dışındaki her şeyin onun mahluku olması hükmü ile Allah’ın bir mekanı olmadığını açıkladı. Zira eğer Allah’ın bir mekanı olsaydı, bu mekanın önceden onunla birlikte olması gerekirdi. Oysa ki cihanda olan her şey onun mahlukudur, tüm mekanlar da buna dahildir. Bu yüzden hiçbir şey o’nun zatı ile birlikte olamaz. Daha açık bir tabir ile: Eğer Allah’ın bir mekanı olduğu farz edilse, bu mekanın ya tıpkı Allah’ın zatı gibi kadim olması ya da onun mahluku olması gerekmektedir. Bu mekanın Allah’ın zatı gibi kadim olması farzı, tevhid ve Allah’tan başka bir kadimin bulunmaması delili ile yanlıştır ve mekanın Allah’ın mahluku olması ise o’nun hiçbir mekana ihtiyacı olmadığını gösterir. Zira Allah vardı, fakat mekan yoktu ve sonra Allah mekanı yarattı. İmam (a.s) ikinci cümlesinde ise (Asla onun yaratıklar ile temas ve mücavirliği yoktur) Allah’ın bir sıfatını açıklamıştır. Bu sıfat ise şudur: Allah’ın varlığı sınırlı değildir ve bu sınırsızlık içinde o’nun her yerde olması ve her şey hakkında ilmi bulunması gerekmektedir. Allah’ın cisim olmaması sebebiyle de onun yaratıklar ile yüzeysel bir teması yoktur ve o’nun hiçbir şeye mücavirliği (yani yakınlığı) yoktur. Bu kısa ve anlamlı sözler Hz. Ali (a.s.)’ın ilminin genişliğinin ve onun ilahi ilimden nasibli olduğunun nişanesi değil midir? Hz. Ali sadece yukarıda zikredilen hadisede değil, tüm halifeler ve kendi halifelik döneminde de pek çok defa Yahudi ve Hıristiyan alimleri ile Allah’ın sıfatları hakkında münazara yapmıştır. Ebu Naim İsfehani İmam (a.s)’ın 40 Yahudi alimi ile yaptığı müzakereyi nakletmiştir; fakat bunu nakletmemiz için ayrı bir kitaba ihtiyaç vardır. Hz. Ali (a.s.)’ın münazara tarzı, münazara yaptığı insanların ilim ve malumatlarına göre idi. O bazen çok dakik ve hassas delilleri öne sürüyor, bazen de bazı benzetmeler ile konuya açıklık getiriyordu.

Hıristiyan Alimlerine İkna Edici bir Cevap

 

Salman diyor ki: “Peygamber’in ölümünden sonra başlarında piskoposun olduğu bir Hıristiyan grubu Medine’ye geldiler ve halifeden sorularının cevaplarını iştediler. Halife ise onları Hz. Ali (a.s.)’ın yanına gönderdi. Onların İmam (a.s) (a.s) sordukları sorulardan biri de “Allah nerededir?” Sorusu idi. İmam (a.s) önce bir ateş yaktı ve sonar onlardan sordu: “Bu ateşin yüzü neresidir?” Hıristiyan alimleri şöyle dediler: “Onun her tarafı ateşin yüzü sayılır ve asla ateşin önü ve arkası olmaz” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Allah’ın bir mahluku olan ateşin yüzü yoksa, nasıl olur da ateşin yaratıcısının önü ve arkası olabilir.O bundan yücedir. Doğu ve batı Allah’a aittir ve nereye bakarsanız o taraf Allah’ın yüzüdür ve hiçbir şey ondan gizli değildir.”[3]

İmam (a.s) sadece fikri ve dini meselelerde İslam ve Müslümanlara neticede halifeye yardım etmekle kalmıyor, halifeler Kur’an’daki kelimeler ve tefsirleri hakkında aciz kalınca İmam hemen onların feryadına yetişiyordu. Mesela bir şahıs Ebu Bekir’den Abese Suresi’nin 31. Ve 32. Ayetindeki “Ebbe” kelimesinin manasını sorunca o hayretle şöyle demişti: “Allah’ın kelamını bu konuda bilgim olmadan nasıl tefsir edebilirim” Bu haber Hz. Ali’ye yetişince o şöyle buyurdu: “Ebbe kelimesinin maksadı saman ve otlaktır.” Arapçada Ebbe kelimesi ot ve saman anlamındadır. Bu ayet de bunun en açık delilidir. Zira ayette “meyveler ve otlaklar” buyurulduktan sonra, hemen “sizin ve hayvanlarınızın faydası için” denilmiştir. İnsanlar için faydası olan şey meyveler olduğuna göre, hayvanlar için de “Ebbe”yani ot ve otlaklar yaratılmış olacaktır.

 

Hz. Ali (a.s.)’ın İçkici bir adam Hakkındaki Hakemliği. Birinci halife sadece Kur’an’ın mefahimi hakkında bilgi sahibi olmak için değil, furu–i din ve ahkam meseleleri hakkında da Hz. Ali (a.s)dan yardım istiyordu. Halife’nin memurları şarap içmiş olan bir adam hakkında hüküm vermesi için halifenin yanına gittiler. O adam, o ana dek şarabın haram olduğunu bilmediğini iddia ediyor ve şarabı helal bilen kimselerin içinde büyüdüğünü söylüyordu. Halife bu durumda ne yapacağını şaşırınca, hemen İmam (a.s)’ın yanına bir şahısı gönderip ondan bu müşkülü halletmesini iştedi. Hz. Ali ise şöyle buyurdu:

“Güvenilir olan iki şahıs, bu adamın elinden tutup onu Muhacir ve Ensar’ın meclislerine götürsünler ve oradakilerden şimdiye kadar o adama şarabın haram olduğu ayetini okuyup okumadıklarını sorsunlar. Eğer onlar bu ayeti o adama okuduklarını söylerlerse onun hakkında gerekli olan ceza verilsin, ama bunun tam tersini söylerlerse bu içkici adam tevbe ettirilsin ve hayatının sonuna dek şaraba ağzını sürmeyeceği hakkında ondan söz alınsın ve sonra da serbest bırakılsın.”Halife İmam’ın sözüne uydu ve sonunda da o adam serbest bırakıldı[4]

Halifeler zamanında İmam Ali (a.s) sükut etmiş ve hiçbir mesuliyeti kabul etmemiştir, ama İslam ve Müslümanların maslahatları için hiçbir fedakarlıktan da kaçınmamıştır. Ra’sul–Calut (Yahudilerin rehberi) Ebu Bekir’den aşağıda zikredilecek şeyler hakkında kur’an’ın görüşünün ne olduğunu sormuşu.

1–Hayatın ve canlıların aslı nedir?

2–Bir şekilde konuşmuş olan cansız kimdir?

3–Sürekli azalıp çoğalma halinde bulunan şey nedir?

İmam!A bu haber yetişince o şöyle buyurdu: “Kur’an’ın nazarında hayatın aslı şudur: “O inkar edenler görmüyorlar mı k, göklerle yer birbirine bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık[5].[6].[7]. Bu ayetten de aşikar olduğu gibi İmam (a.s) sözünü ispat etmek için genelde Kur’an’dan ayetler  getiriyordu ve bu onun sözünü daha da sağlamlaştırıyordu.”[8]

 

Hz. Ali ve İkinci Halifenin Siyasi Müşavereleri. İslam’ın yayılması ve Müslümanların korunması Hz. Ali (a.s.)’ın büyük hedefi idi. Gerçi İmam (a.s) kendisini açık ve kesin dini hükümler gereğince Peygamber’in veli ve vasii olarak biliyordu ve onun liyakat ve üstünlüğü herkes için çok aşikardı. Buna rağmen o, ne zaman hilafet makamı bir sorunla karşılaşsa sahip olduğu geniş ilim ve nafiz fikri ile bu sorunları hallediyordu. Bu nedenle ikinci halife zamanında da Hz. Ali (a.s.)’ın pek çok siyasi, toplumsal ve ilmi meselelerde hilafet makamına yardım ettiğini görmekteyiz. Şimdi bunun bazı örneklerini zikrediyoruz:

 

İran’ın Fethindeki Meşveret. Hicretin on dördüncü yılında Kadisiye toprakları üzerinde İslam ve İran orduları arasında büyük bir savaş oldu. Ve bu savaş Müslümanların galibiyeti ile sonuçlandı. Aynı zamanda İran’daki tüm kuvvetlerin Rüstem Ferahzad ve onun askerlerinin pek çoğu da bu savaşta öldürüldü. Irak toprakları baştan başa Müslümanların siyasi ve nizami müdahalesine maruz kaldı ve Sasani şahlarının devletlerine ait olan şehirler Müslümanların eline geçti. Bunun üzerine İran ordusunun kumandanları da ülkenin içine doğru geri çekildiler. İran’ın nizami kuvvetlerinin başındakiler ve müşavirler Müslümanların yavaş yavaş ilerleyerek tüm ülkeye sahip olmalarından endişe ettiler. Böylesine tehlikeli bir saldırıya mukabele edebilmek içinde İran padişahı 3. Yezdgerd, başlarında Firuzan’ın bulunduğu yüz elli bin kişilik ordu teşkil etti. Bu ordu her türlü saldırının önünü almak ve ortam müsait olduğunda da Müslümanlara karşı hücumda bulunmakla görevlenmişti.

 

Tüm İslam kuvvetlerinin kumandanı olan Saad b. Ebi Vakkas (Bir rivayete göre Ammar Yasir), Kufe’nin valisiydi ve bu durumu ikinci halifeye yazıp onu bundan haberdar etti ve Kufe askerlerinin savaşa hazır olduğunu ve düşman onlara saldırmadan Müslümanların (düşmanı korkutmak için) savaşı başlatmaları gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine halife mescide gitti ve sahabenin büyüklerini toplayarak onları Mekke’yi terk edip Basra ve Kufe arasındaki bir yere gitmek ve orada İslam ordusunun rehberliğini eline almak iştediğinden haberdar etti. Bu sırada Talha ayağa kalktı ve halifeyi bu işe teşvik eden konuşmalar yaptı. Osman ise halifeyi Medine’yi terk etmekle teşvik etmekle kalmayarak şunları da ekledi: “Şam ve Yemen’deki askerlere yaz ki onlar da sana katılsınlar, böylece sen kalabalık bir ordu ile düşman ordusunun karşısına çıkasın.” Bunun üzerine Hz. Ali ayağa kalktı ve o ikisinin görüşlerini eleştirerek şöyle buyurdu: “Bu işte kazanmanın veya kaybetmenin azlıkla ve çoklukla hiçbir ilgisi yoktur. Bu din, Allah’ın ortaya koyduğu dini; bu ordu da onu hazırlayıp yardım ettiği ordusudur. Böylece varacağı yere varmış, doğduğu yerden doğmuştur. Biz Allah’ın vaadine güvenmekteyiz; Allah vaadini yerine getirir, ordusuna yardım eder. Halifenin konumu boncuk dizilen ipin konumu gibidir; boncuklar ona dizilir ve boncukları da ip bir araya getirir. İp koparsa düzen bozulur, boncuklar dağılır gider, hiçbir zaman aslına uygun olarak dizilemezler. Araplar bugün azıklıktır ama, İslam’ın kuvveti, birbirini destekleme ve birlik olmadaki üstünlükleri onları güçlü kılmaktadır. Sen kutup ol, değirmeni Araplar vasıtasıyla döndür ve onları savaş ateşine sok. Ama senin gitmen doğru değildir. Eğer sen bu topraklardan çıkarsan, etraftaki Araplar ahdini bozar, böylece ardına attığın şey önündekinden daha önemli olur.

Acemler yarın seni görünce; “bu Arabın aslı, onu kestiğiniz zaman rahata erersiniz” derler. Bu düşünce, sana en şiddetli saldıranların yapılmasına, seni ortadan kaldırma arzusuyla hareket etmelerine sebep olur. Müslümanların üzerine gelmelerini işitemezsin, onların böyle yapmalarını noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah daha çok iştemez. İstemediğini değiştirmeye en çok muktedir olan da o’dur sayılarının çokluğunu söylemene gelince, biz geçmişte çoklukla savaşmadık. Aksine, Allah’ın nusretine, yardımına güvenerek savaşırdık.”[9] Halife Hz. Ali (a.s.)’ın sözlerini duyduktan sonra bizzat savaşa katılmaktan vazgeçti ve şöyle dedi: “Fikir, Ali (a.s.)’ın fikridir, ben onun görüşüne uymayı tercih ediyorum.[10]

 

Beyt’ül–Mukaddesin Fethindeki Meşveret. Beytü’l–Mukaddes’in fethinde de Ömer Hz. Ali ile meşverette bulundu ve onun görüşüne göre amel etti. Müslümanlar Şam’ı fethedeli bir ay olmuştu ve onlar şimdi de Beytü’l–Mukaddes’e doğru hareket etme arzusundaydılar. İslam kuvvetlerin kumandaları ise Ebu Ubeyde Cerrah ve Muaz İbn–i Cebel idi. Muaz, Ebu Ubeyde’ye şöyle dedi:

“Halifeye bir mektup yaz ve ondan Beytü’l–Mukaddes’e hareket etmemiz hakkında bilgi al.” Ebu ubeyde Muaz’ın kendisine söylediğiyle amel etti. Bu mektup halifenin eline geçince o buna Müslümanlara okudu ve onların bu konudaki fikrini sordu. Hz. Ali (a.s) Ömer’i ordunun kumandanına bir mektup yazıp, onlara beytü’l–Mukaddes’e doğru ilerlemelerini, orayı fethettikten sonra da Kayser’e girmelerini ve Peygamber’in önceden müjdelediği gibi kesinlikle muzaffer olacaktır. Bunun üzerine halife hemen bir kalem ve kağıt iştedi ve Ebu Ubeyde’ye bir mektup yazdı. O bu mektubunda Ebu Ubeyde’ye bir mektup yazdı. O bu mektubunda Ebu Ubeyde’den savaşa devam ederek Beytü’l–Mukaddes’e doğru hareket etmesini iştedi ve şunu ekledi: “Peygamber’in (s.a.v) amcasının oğlu, Beyt’ül–Mukaddes’in senin tarafından fethedileceği hakkında bizi müjdeledi.”[11]

 

İslam Tarihinin Başlangıcının Tayini. Her asil milletin tarihinin bir başlangıcı vardır ki o milletin tüm hadise ve vakaları bu tarihe göre karşılaştırılır. Mesela Hıristiyan millet için tarihin başlangıcı Hz. İsa’nın doğumudur ve İslam’dan önce Araplar için ise tarih başlangıcı Ammu’l–Fil olayı sayılıyordu. Bazı milletlerin umumi tarih başlangıçları vardır ve bazı milletlerin umumi tarih başlangıçları vardır ve bazı milletler ise hadiseleri, göz alıcı ve önemli olaylar ile karşılaştırırlar; örneğin kıtlık yılı, savaş yılı ve ... Ömer’in hilafetinin üçüncü yılına kadar, Müslümanların mektupları, anlaşmaları ve devlet belgeleri tarihlendirebilecekleri bir tarih başlangıçları yoktu. Bu yüzden askeri kuvvetlerin kumandalarına yazılan mektuplar da sadece o mektubun yazıldığı ay belirtiliyor ve yıl hakkında bir şey o mektubun yazıldığı ay belirtiliyor ve yıl hakkında bir şey yazılmıyordu. Bu durum İslam’ın düzeninde bir noksanlık yaratmakla kalmayıp mektubu alanlar için de bir takım sorunlar icad ediyordu. Zira bir kumandanın veya hakimin eline geçen iki mütenakız mektubun hangisi önce yazıldığı belli olmuyordu. Yolun uzun olması ve tarihin kaydedilmemiş olması ise işte böyle sorunlar ortaya çıkarıyordu. Bunun üzerine halife İslam tarihinin başlangıcının tayin edilmesi için Peygamber’in (s.a.v) sahabesini topladı. Fakat onların her birinin değişik bir görüşü vardı. Bazıları tarihin başlangıcını Peygamber  (s.a.v)’in doğum günü olarak belirlemek işterken bazıları da tarihin  başlangıcının Hz. Muhammed’in Peygamber (s.a.v)olarak görevlendirildiği gün olması teklifinde bulunuyorlardı.Hz. Ali ise Peygamber’in müşrik topraklarını terk edip İslam topraklarına ayak bastığı günün tarihin başlangıcı olarak alınması teklifinde bulundu. Ömer İmam’ın görüşünü diğerlerine oranla daha çok beğendi ve Peygamber’in hicretinin tarihin başlangıcı olarak belirledi. O günden sonra tüm mektuplar, belgeler ve devlet senetleri hicri yıla göre yazışı.[12]

 

Elbette ki Peygamber’in doğduğu gün ve o hazretin Peygamber (s.a.v)olduğu gün büyük hadiselerdendir. Fakat o günlerde İslam’ın göz alıcı bir parlaklığı yoktu. Zira o Peygamber’in doğum gününde henüz İslam dini diye bir şey mevcut değildi ve o hazretin Peygamber (s.a.v)olarak gönderildiği günde ise İslam’ın bir hükümeti ve nizamı bulunmuyordu. Ancak hicret günü İslam’ın küfre karşı başarısının başlangıcıydı ve o gün İslam hükümetinin temellerinin atıldığı ilk günde. O günde aziz Peygamber (s.a.v)(S9 müşriklerin topraklarını terk ederek Müslümanlar için islami bir düzen kurdu.

 

Ali (a.s) İkinci Halife Zamanında Yegane Fetva Mercii İdi. Peygamber’in ölümünden sonra İslam’ın değişik milletler ve kavimler arasında yayılmasıyla Müslümanlar yeni hadisler ile karşı karşıya kaldılar ki, bu hadislerin hükmü ne Kur’an’da ne de Peygamber’in hadislerinde belirtilmemişti. Zira furu’ ve ahkam ile ilgili olan ayetler sınırlıdır ve haramlar ve farzlar hakkında Müslümanların elinde bulunan hadisler ise dört yüz hadisi geçmemekte idi.[13]

 

Bu yüzden Müslümanlar hakkında Kur’an’da ayet ve Peygamber (s.a.v)’den hadis bulunmayan meselelerin halledilmesinde büyük zorluklar ile karşı karşıya kalıyorlardı. Bu tür meseleleri bazı kimseler akıl ve kendi görüşlerine dayanarak halletme yoluna gittiler ve sahih olmayan ölçüler ile hadiseye hüküm getirme girişiminde bulundular. Böyle kimselere tarihte “Ashab–ı Rey” deniliyordu. Onlar kitap ve sünnetten istifade edecekleri yerde konuları mefasid ya da mesalih olmalarıyla değerlendiriyor ve zan ve tahmin üzerine Allah’ın hükmünü tayin ederek fetva veriyorlardı. Halife bazı konularda hakkında açık hüküm bulunmasına rağmen kendi görüşüne göre amel ediyorduysa da, o Ahbaba–ı Rey hakkında şöyle demiştir: “Ashab–ı Rey Peygamber’in sünnetlerini ezberleyemedikleri için kendi görüşleri ile fetva vermişlerdir. Onlar gafil olmuşlar ve gaflete düşmüşlerdir. Bilin ki biz takip ediyoruz, yeniden başlamıyoruz. Tabiiyiz ve bid’at etmiyoruz. Biz Peygamber’in (s.a.v) hadislerine sarılacak ve gafil olmayacağız.

 

Önceden de zikrettiğimiz gibi ikinci halife, hakkında açık hüküm bulunan bazı konulardan kendi görüşüne göre amel edip, delil olmaması sebebiyle bazı mesellerde kendisinden fetva vermesine rağmen pek çok konuda O Peygamber’in (s.a.v) ilim kapısı olan Hz. Ali’ye danışıyordu. Emir’el–Mü’minin, Peygamber’in (s.a.v) deyimiyle nebi ilminin hazinesi, ilahi ahkamın varisi ve ümmetin ahiret gününe dek muhtaç olduğu her şeyin alimi idi. Ümmet arasında ondan daha bilgili olduğu her şeyin alimi idi. Ümmet arasında ondan daha bilgili olan bir şahıs yoktu. Bu yüzden tarihte kaydedilmiş olduğu gibi 2. Halife pek çok konuda İmam ‘ın (a.s) ilminden istifade etmiş ve onun hakkında şöyle demişti: “Kadınlar asla Ali gibi bir şahsı dünyaya getiremezler, “Allah’ım, Ebu Talib oğlu olmadan beni bir müşkül ile karşı karşıya getirme.”

 

Şimdi halifenin İmam’a danıştığı konulardan bazılarını zikrediyoruz:

1–Bir adam Ömer’in yanına gelerek ona karısını şikayet eti ve evliliklerinin üzerinden altı ay geçmişken karısının doğum yaptığını söyledi. Kadın ise bunu doğruluyor fakat önceden kimse ile bir ilişkisi olmadığını izhar ediyordu. Bunun üzerine halife zina ettiği gerekçesiyle o kadının öldürülmesi hükmünü verdi. Fakat İmam bu hükmün yürürlüğe konmasına engel oldu ve şöyle söyledi: “Kur’an’a göre kadın altı aylık iken bile çok dünyaya getirebilir. Zira Kur’an’da hamilelik ve süt verme dönemi dokuz ay olarak muayyen edilmiştir.”[14] Diğer bir ayette ise süt verme dönemi iki yol olarak zikredilmiştir.”[15]

Eğer iki yılı otuz aydan çıkarırsak doğum için geriye kalan müddet altı ay olur. Ömer İmam (a.s)’ın sözünü duyunca şöyle dedi: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.”[16]

2–Halifenin adli makamında beş kişinin iffetsizlik günahına bulaştıkları ispat edildi. Halife ise onların hepsi hakkında aynı hükmü verdi. Fakat İmam (a.s) onun kararını doğru bulmadı ve onların her birinin durumunun araştırılmasını iştedi. Eğer onların durumları birbirlerinden farklıysa onlar hakkında verilecek olan Allah’ın hükmü de farklı olacaktı. Bu araştırmadan sonra İmam şöyle buyurdu: “Onlardan birincisinin başı kesilsin, ikinci recmedilsin, üçüncüsüne yüz kırbaç vurulsun, dördüncüsüne elli kırbaç vurulsun, beşincisi ise terbiye edilsin.”Halife İmam’ın bu hükmüne çok şaşırdı ve İmam’dan (a.s) bunun sebebini sordu. Hz. Ali ise şöyle buyurdu: “Onlardan birincisi zımmi kafir idi. Zımmi kafirler zimmet ahkamıyla amel etmedikleri takdirde öldürülürler. İkinci şahıs evliyken zina yaptığı için İslam’ın hükmüne göre recmedilmelidir. Üçüncü şahıs ise bekar olup zinada bulunduğu için ona yüz kırbaç vurulmalıdır. Dördüncü şahıs bir köledir. Kölelerin cezası azatların cezasının yarısı kadardır. Beşinci şahıs ise delidir ve onun terbiye edilmesi gerekir.” (Ali ve halifeler)

Bunun üzerine halife şöyle dedi:

“Aralarında sen Ebu’l–Hasan’ın olmadığı bir grupta olmak iştemem.”

3–Bir köle ayağında zincir olmasına rağmen yolda yürüyordu. Bunu gören iki kişi o zincirin ağırlığı konusunda görüş ayrılığına düştüler ve onların her ikisi de eğer tahminleri yanlış olursa karılarını boşayacaklarını söylediler. Bunun üzerine o iki kişi kölenin sahibinin yanına gidip ondan kölenin ayağındaki zinciri çıkarmasını iştediler ki zincirleri tartıp kimin tahminin doğru olduğu bulabilsinler. Fakat kölenin sahibi onlara şöyle söyledi: “ben zincirlerin ağırlığı hakkında bir bilgiye sahip değilim. Ancak önceden eğer bu zincirleri açarsam onun ağırlığı kadar sadaka vereceğimi nezrettim.” Bunun üzerine onlar halifenin yanına gidip bu hadiseyi ona anlattılar. Halife ise şöyle dedi: “Kölenin sahibi zincirleri açmakta mazeretli olduğu için o iki şahıs karılarını boşasınlar!!” Onlar halifeden bu davayı Hz. Ali (a.s)dan de bir sormasını rica ettiler. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “O zincirin ağırlığını saptamanın başka bir yolu daha var.” Sonra İmam bir leğen getirilmesini ve kölenin bu leğen içinde ayakta durmasını iştedi. Bunlar yapıldıktan sonra İmam zinciri iyice aşağı indirdi ve bu zincire bir ip bağladıktan sonra leğenin içini su ile doldurdu. Sonra bu ip sayesinde zinciri sudan çıkarıncaya dek yukarı çekti ve yanındakilerden leğendeki ilk su miktarına gelinceye kadar leğenin içinin demir parçaları ile doldurmalarını iştedi. Sonra İmam parçaların ağırlığının kölenin ayağındaki zincirin ağırlığı kadar olduğunu söyledi. Böylece o kimselerin meseleleri halledilmiş oldu. [17]

4–Bir kadın çölde şiddetli susuzluk ile karşı karşıya kaldı ve orada rastladığı bir çobandan çaresizlikle su iştedi. Fakat çoban, kadına kendi işteklerine teslim olması halinde ona su verebileceğini söyledi. Halife bu hadiseye hüküm yerebilmek için Hz. Ali’ye danıştı. İmam ise şöyle buyurdu: “Kadın çaresizce ve mecbur olarak bu işe bulaşmıştır. Bu durumda ona bir vebal yoktur” [18]

Nakledilen bunun benzeri hadiseler bize Kur’an ve hadislerde açıklanmış olmasına rağmen halifenin gafil olduğu İslam kanunlarına Hz. Ali (a.s.)’ın aşinalığını göstermektedir.

5–Deli bir kadın iffetsizlik günahına bulaşmıştı. Halife bu kadını mahkum edince İmam (a.s) Peygamber’den naklettiği bir hadis ile bu mahkumiyeti kaldırdı. Hadis şöyle idi: “Üç topluluk mükellef değildir. Bu gruptan birisi de delilerdir.” [19]

6–Hamile bir kadın zina ettiğini itiraf etti. Halife ise onun hemen recmedilmesi emrini verdi. Fakat İmam bu cezanın icra edilmesine izin vermeyerek şöyle buyurdu: “Sen bu hükmü sadece o kadına verebilirsin, onun karnında olan çocuğa değil.” [20] 

7–Bir kadın kendi çocuğunu kabul etmeyerek onun annesi olduğunu inkar ediyor ve henüz bekar olduğunu söylüyordu. Buna rağmen o genç, onun annesi olduğu konusunda ısrar ediyordu. Halife ise o gencin böyle bir iftirada bulunduğu için dövülmesi emrini verdi. İmam (a.s) bu olayı duyunca bahsedilen kadından ve onu ailesinden kadını iştediği bir kimse ile evlendirme izni aldı, onlar da bu konuda İmam’ı vekil tayin ettiler. Sonra İmam o gence dönerek şöyle dedi: “Ben bu kadını sana nikahlıyorum ve onun mihriyesi ise 480 dirhemdir.” Sonra İmam içinde 480 dirhem olan bir keseyi o kadına verdi ve gence şöyle dedi: “Bu kadının elinden tutup git ve evlilik seni düzene sokmayıncaya dek benim yanıma gelme.” Kadın bu sözü duyunca şöyle dedi: “Allah’a sığınırım, Allah’a sığınırım bu işin sonu ateş olur. Allah şahit olsun ki bu benim oğlumdur” sonra kadın bu inkarının sebebini açıkladı. [21]

 

Osman ve Muaviye’nin İlmi Meselelerinin Halledilmesi. İmam (a.s)’ın fikri ve ilmi yardımları sadece Ebu Bekir ve Ömer’in hilafet dönemine özgü değildi. O tüm halifelerin hilafet dönemlerinde İslam’ın müşfiki, rehberi ve yardımcısı ünvanıyla İslam ve Müslümanların siyasi ve ilmi müşkülatlarını bertaraf ediyordu. Örneğin 3. Halifelerin de pek çok konuda İmam’ın dahiyane ve yüce yol göstericiliğinden faydalanması acayip ve tuhaf değildir. Ama İmam’a karşı kalbinde buğz ve düşmanlık taşıyan Muaviye’nin ilmi ve fikri meselelerinin çözümlenmesinde İmam’a koşması ve bazı kimseleri İmam’ın huzuruna gönderip ondan meselelerin cevabını iştemesi çok tuhaftır. Örneğin bazen Rum hükümdarı bir takım sorular soruyor ve kendisini Müslümanların halifesi diye ilan eden Muaviye’den bu sorulara cevap vermesini istiyordu. Muaviye ise itibarını koruyabilmek için bazı kimseleri Hz. Ali (a.s.)’ın yanına gönderiyor ve onları, bir yolla bu soruların cevaplarını İmam’dan öğrenip kendisine ulaştırmakla görevlendiriyordu.

 

Şimdi Osman ve Muaviye’nin İmam’a danıştıkları bazı meseleleri zikrediyoruz:

1–İslam kanunlarında bir adam karısını boşar ve karısının iddet süresini tamamlamadan önce ölürse, o kadın kocasından miras alabilir. Zira kadının iddet süresi tamamlanıncaya kadar evlilik bağı devam eder.

Osman’ın hilafet döneminde bir şahsın, biri Ensar’dan diğeri de Beni Haşim’den olan iki karısı vardı. Bu şahıs Ensar’dan olan karısını boşadı ve kısa bir müddet sonda da öldü. O kadın ise halifenin yanına giderek şöyle dedi: “Benim iddet sürem henüz dolmadı, bu yüzden ben hakkım olan mirası istiyorum.. “Halife bu hadiseye bir çözüm getiremeyince olayı Hz. Ali’ye ulaştırdı. İmam (a.s) ise şöyle buyurdu: “Eğer Ensar’dan olan kadın kocasının ölümünden sonra üç defa hayız olmadığına yemin ederse kocasından miras alabilir.” Osman Beni Haşim’den olan kadına şöyle dedi: “Bu hüküm halanın oğlu Ali (a.s.)’ın vermiş olduğu bir hükümdür, ben bu konuda bir karar almadım.” Kadın ise şöyle dedi: “Ben Ali (a.s.)’ın hükmüne razı oldum. O, yemin ederek miras alabilir.” Bu hadiseyi Ehl–i Sünnet alimleri, Şii fakihlerinin fetvalarına uymayan değişik şekillerde nakletmişlerdi.[22]

2–Hac ya da umre farizesini yerine getirmek için ihram giymiş olan bir şahıs karada yaşayan hayvanları avlayamaz. Kur’an–ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor: “***”[23] Ancak ihram giymemiş olan bir şahıs bir hayvanı avlarsa, ihram giyinmiş olan kimse bu hayvanın etinden yiyebilir mi? İşte halife de bu sorunun cevabını alabilmek için İmam’a (a.s) danıştı. Ama bundan önce halife ihram giymemiş olan kimsenin avladığı hayvanı ihram giymiş olan şahsın yiyebileceği görüşüne sahipti. Zira tesadüfen halife de muhrim idi ve o, kendisini bu tür yemekleri yemek için çağıran kimselerin davetini kabul etmek istiyordu. Fakat halife İmam’ın bu konudaki muhalefeti ile karşı karşıya kalınca bu hadise ile halifeyi kani etti. Bu hadise şöyle idi: Peygamber (s.a.v) muhrim iken ona böyle bir yemek getirildi. O Hazret ise şöyle buyurdu: “Biz muhrimiz. Bu yemeği siz, ihram giymemiş olan kimselere götürün.”

Hz. Ali bu hadiseyi anlattıktan sonra on iki kişi de İmam’ın bu naklini teyid ettiler. Sonra imam şunu ekledi: “Resulullah sadece bizi bu tür hayvanların etini yemekten menetmekle kalmayarak, avlamış olan kuşların yumurtalarını bile yemekten bizi menetti.”[24]

3–İslam’ın kesin hükümlerinden biri de kafirin ölümden sonra azaba düçar olacağıdır. Osman’ın hilafeti döneminde bir şahıs bu hükme itiraz ünvanıyla bir kafirin kafatasında kabirden çıkarıp halifenin yanına götürdü ve ona şöyle dedi: “Eğer kafir ölümden sonra ateşe yanacaksa bu kafatasının sıcak olması gerekir. Oysa ki ben bu kafatasına dokunuyorum, ama bir sıcaklık hissetmiyorum.” Halife bu soruya cevap getirmekte aciz kalınca hemen İmam’a (a.s) danıştı. İmam ise o şahsın itirazına münasib bir cevap getirdi. O hazret bir çakmaktaşı ve tutuşturucu getirilmesini iştedi. Sonra İmam (a.s) bu ikisini ateş kıvılcımı çıkıncaya dek birbirine sürdü ve şöye4l buyurdu: “Çakmaktaşı ve tutuşturucuya dokunduğumuzda bir sıcaklık hissetmiyoruz. Ama bu ikisi öyle bir sıcaklığa sahip ki biz bunu ancak bazı şartlar altında hissedebiliriz. O halde kafirin kabir azabının da böyle olmasının ne sakıncası var? İmam’ın verdiği bu cevap üzerine halife şöyle dedi: “Eğer ali olmasaydı Osman helak olurdu.”[25] Şimdi Muaviye’nin İmam’a (a.s) danıştığı meseleleri zikrediyoruz:

 

İslam tarihinde Muaviye’nin İmam’a el açtığı ve İmam’ın ilmi sayesinde utanç ve cahilliğini bertaraf ettiği yedi hadise zikredilmiştir:

Uzeyne diyor ki: “Bir şahıs Muaviye’ye bir soru yöneltti. Muaviye ise onun bu soruyu Hz. Ali (a.s)dan sormasını iştedi. O şahıs dedi: “Ben bu soruyu Hz. Ali’ye sormak iştemiyorum, istiyorum ki bu surumu sen cevaplayasın.” Bunun üzerine Muaviye şöyle dedi: “Neden Peygamber’in “Ali (a.s.)’ın bana olan menzili Harun’un Musa’ya olan menzili gibidir. Ancak benden sonra Peygamber (s.a.v)yok” derken kastettiği kişiden bu sorunun cevabını almak iştemiyorsun? Ömer de müşkülatlarını onun sayesinde hallediyordu.”[26]

İmam (a.s)’ın şahadet haberi Muaviye’ye ulaştığı zaman o şöyle dedi: “Fıkıh ve ilim öldü.” Muaviye’nin kardeşi bu sözü ondan duyunca şöyle dedi: “Sakın Şam ehli senin bu sözünü duymasınlar.”[27]

Şimdi Muaviye’nin Hz. Ali’ye danıştığı konuları zikrediyoruz:

1–Kabirleri açıp ölüler üzerindeki kefenleri çalan kişinin hükmü.

2–Bir şahsı öldürmüş olan ve öldürdüğü şahsı karısıyla zina ederken yakalandığını iddia eden bir kişinin hükmü.

3–İki kişi bir elbise hakkında ihtilaf ettiler. Onlardan birisi elbisenin kendi malı olduğunu ispat etmek için iki şahit getirdi. Diğeri ise bu elbiseyi tanımadığı bir kimseden aldığını iddia ediyordu.

4–Bir adam bir kızla evlenmişti. Ama gelinin babası onun yerine başka bir kızını o adamın yanına göndermişti.

5–Rum imparatoru samanyolu, gökkuşağı v. Hakkında Muaviye’ye sorular yöneltince o, meçhul bir kişiyi bu surların cevabını öğrenmesi için Hz. Ali (a.s.)’ın yanına Irak’a gönderdi.

6–Rum imparatoru önceden zikredilmiş sorulan benzerlerini yeniden Muaviye’den sordu ve vergileri bu sorulardan alacağı sahih cevaplara göre ayarlayacağını şart koştu.

7–Üçüncü kez Rum hükümdarlarından soru yöneltildi. Amr ibn–i As ise sahtekarlık ile bu sorunun cevabını İmam’dan aldı.[28]

Ayetullah uzma Cafer Subhani ABNA 04.06.2012

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.10

 

Şehadeti münasebeti ile…

İmam Musa Kazım'ın Münazara ve İlmî Tartışmaları

Yüce Ehlibeyt İmamları (a.s) ilahî ilimleriyle kendilerinden sorulan her soruya doğru, tam ve soran kişinin anlayacağı şekilde cevap verirlerdi. Onlarla ilmi tartışmaya giren herkes, düşmanları da dâhil onların karşısında kendi acizliklerini, o yüce kişilerin ise geniş, kapsamlı ve üstün ilimlerini itiraf etmek zorunda kalırlardı.
Harun Reşid, İmam'ı (a.s) Medine'den Bağdat'a getirerek onunla tartışmaya oturdu:
Harun:
– Size, bir süredir zihnimde dolaşıp duran ve şimdiye kadar hiç kimseye sormadığım bazı soruları sormak istiyorum; bana, sizin hiçbir zaman yalan söylemediğinizi söylediler; o halde bana doğru cevap verin!
İmam (a.s):
– Eğer açıklama konusunda serbest isem, sorunuzu bildiğim kadarıyla sizi aydınlatırım.

Harun:

– Görüşünüzü açıklama konusunda serbestsiniz. İstediğiniz şeyi söyleyebilirsiniz. Benim ilk sorum şu: Biz ve siz bir ağacın gövdesinden olduğumuz halde neden siz ve diğer insanlar, Ebutalib Oğulları'nın, Abbas Oğulları'ndan üstün olduğuna inanıyorsunuz? Abbas ve Ebutalib ikisi de Peygamber'in amcalarıydı ve Peygamber'le akrabalık açısında aralarında hiçbir fark yoktu.

İmam (a.s):

– Biz Peygamber'e sizden daha yakınız.

Harun:

– Nasıl?

İmam (a.s):

– Çünkü babamız Ebutalib Resul–i Ekrem'in (s.a.a) babasıyla bir anne ve babadandılar; fakat Abbas Peygamberin babasının üvey kardeşiydi; (sadece anne tarafından kardeşlerdi).

Harun:

– Diğer bir sorum ise şudur: Neden siz Peygamberden miras aldığınızı iddia ediyorsunuz? Oysa Resulullah (s.a.a) vefat edince amcası Abbas (bizim babamız) hayattaydı; fakat diğer amcası olan Ebutalib (Sizin babanız) ölmüştü ve açıktır ki, amca hayatta oldukça miras amcaoğluna ulaşmaz?

İmam (a.s):

– Görüşümü açıklamada serbest miyim?

Harun:

– Konuşmamızın başında serbestsiniz demiştim.

İmam (a.s):

– İmam Ali b. Ebutalib şöyle buyuruyor: Çocuk olduğu zaman anne, baba, karı ve kocadan başkası miras almaz; insanın çocuğu olduğu zaman Kur'ân'da da ve rivayetlerde de amcanın miras aldığı belirtilmemiştir. O halde amcayı baba gibi bilenler bunu kendilerinden söylüyorlar ve sözlerinin bir dayanağı yoktur (Dolayısıyla Resulullah'ın kızı Zehra oldukça amcası Abbas miras alamaz.)

Ayrıca, Resulullah'ın Ali hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ali sizin en üstün hüküm veren kadınızdır." ve yine Ömer b. Hattab'tan şöyle nakledilmiştir: "Ali hüküm verenlerin en üstünüdür."

Ve bu cümle Ali için ispatlanmış olan kapsamlı bir sözdür; çünkü Resulullah'ın, ashabını kendileriyle övdüğü Kur'ân ilmi, ahkâm ilmi, mutlak ilim gibi ilimlerin tümü, hükümler, İslâm yargısının manası ve mefhumunda bir araya toplanmıştır. Dolayısıyla, "Ali hüküm vermede herkesten üstündür." dediğimiz zaman, onun bütün ilimlerde diğerlerinden üstün olduğunu kastetmiş oluyoruz.

O halde, Ali'nin: "Kişinin çocuğu olduğu zaman amcası ondan miras alamaz." şeklindeki buyruğu bir delildir. Onu kabul etmemiz gerekir. Ali: "Amca, baba hükmündedir." dememiştir; zira Resulullah'ın (s.a.a) buyruğu gereğince Ali din hükümlerini diğerlerinden daha iyi biliyor.

Harun:

– Diğer sorum da şudur: Neden halkın sizi Resulullah'a nispet vererek, size, "Resulullah'ın çocukları" demelerine izin veriyorsunuz; hâlbuki sizler Ali'nin çocuklarısınız; çünkü herkes kendi babasına tabidir (annesine değil); Resulullah ise sizin annenizin babasıdır.

İmam (a.s):

– Eğer Resulullah hayatta olsaydı ve senin kızını işteseydi, kızını ona verir miydin?

Harun:

– Subhanallah! Neden vermeyeyim; hatta bu durumda bütün Araplara, Acemlere ve Kureyş'e karşı övünürdüm bile.

İmam (a.s):

– Fakat Peygamber dirilseydi, benim kızımı iştemezdi ve ben de kızımı ona veremezdim.

Harun:

Neden?

İmam (a.s):

– Çünkü (anne tarafından olsa bile) o benim babamdır; fakat senin baban değildir. (Öyleyse ben Resulullah'ın çocuğu olduğumu söyleyebilirim.)

Harun:

– O halde neden siz kendinizi Resulullah'ın zürriyeti (soyu) sayıyorsunuz? Hâlbuki zürriyet kızdan değil, oğuldan sürer gider.

İmam (a.s):

– Beni bu soruyu cevaplamaktan muaf tut.

Harun:

– Hayır; cevap vermek ve Kur'ân'dan da delil getirmek zorundasınız.

İmam (a.s):

– "…Ve onun soyundan Dâvûd'a, Süleyman'a, Eyyûb'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. Zekeriya'ya, Yahya'ya, İsa'ya ve İlyas'a da (yol göstermiştik)."[1]

Şimdi bu soruma cevap verin: Bu ayette İsa, İbrahim'in soyu sayılmıştır. Acaba İsa baba tarafından mı İbrahim'e mensuptur anne tarafından mı?

Harun:

– Kur'ân'ın apaçık nassında da vurgulandığı gibi İsa'nın babası yoktu.

İmam (a.s):

– O, annesi tarafından onun soyundan sayılmıştır; biz de annemiz Fatıma tarafından Peygamber'in soyundan olduğumuzu söylemekteyiz. Bu konuda başka bir ayet de okuyayım mı?

Harun:

– Okuyun!

İmam (a.s):

– Mubahale (lanetleşme) ayetini okuyacağım: "Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden lanetleşelim de, Allah'ın lanetini yalancıların üzerine dileyelim!"[2]

Hiç kimse Resulullah'ın Necran Hıristiyanlarıyla mubahale etmeye giderken kendisiyle birlikte Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'den başkasını götürdüğünü iddia etmemiştir. O halde bu ayette "oğullarımızı" kelimesinden maksat Hasan ve Hüseyin'dir. Oysa onların nesepleri anne tarafından Peygambere ulaşmaktaydı ve Resulullah'ın kızının çocuklarıydılar.

Harun:

– Bizden bir şey iştemiyor musunuz?

İmam (a.s):

– Hayır, evime dönmek istiyorum.

Harun:

– Bu konuda düşünmem gerek…[3]

İMAM KÂZIM'IN ŞAHADETİ

İmam Musa Kâzım (a.s), hicrî kamerî 183 yılı recep ayının yirmi beşinde, Bağdat'ta, Sindi ibn Şahik'in zindanında zehirlenip şahadete ulaştı.

İmam Musa'nın (a.s) pak kabri, Bağdat'ın "Kureyş Ka–birleri" bölgesine (şimdiki Kazimeyn) bulunmaktadır. Hâlihazırda Şiî ve Ehlisünnet Müslümanlar bu ziyaretgâhı ziyaret etmektedirler.

Hatib "Tarih–u Bağdad" adlı eserinde Ali ibn Hallal'dan şöyle nakletmektedir:

Allah şimdiye kadar, İmam Musa Kâzım'ın (a.s) kabrine tevessül ederek bertaraf edilmeyen hiçbir belayı bana vermemiştir. Bir belaya duçar olduğumda ne zaman bu İmam'a tevessül etsem, Allah ya o belayı üzerimden kaldırmış veya ona katlanmayı bana kolaylaştırmıştır.

İMAM KÂZIM'IN VECİZ SÖZLERİ

1–   Alçakgönüllülük insanların sana nasıl davranmasını istiyorsan onlara öyle davranmaktadır.

2–   Allah'a yaklaşmanın en iyi vesilesi, O'nu tanıdıktan sonra namaz kılmak, ana–babaya iyilikte bulunmak, kıs–kançlığı, kendini beğenmişliği, başkalarına karşı övünmeyi bırakmaktır.

3–   Kim ihanet eder de bir şeyin kusurunu bir Müslü–man'dan gizlerse veya başka bir yolla onu aldatır ve hile yaparsa Allah'ın lanetini hak etmiş olur.

4–   Allah'ın en kötü kulu ikiyüzlü ve iki dilli olan kim–sedir. Din kardeşinin karşısında onu öven, ondan uzaklaştığı zaman ise onun hakkında kötü şeyler söyleyen veya Müslüman kardeşine bir nimet verildiğinde onu kıskanan, bir sıkıntıya düştüğünde ise ona yardım etmeyen kimse–dir.

5–   Kim dünyaya âşık olursa, kalbinden ahiret korkusu çıkar.

6–   İşlerin en iyisi, orta halli olanıdır.

7–   Mallarınızı zekât vererek koruyunuz.

Allah'ın selamı o hak imamın üzerine olsun; o, önderlik, ilahî özelliklerde insanların en üstünüydü. Yeryüzünde insanlar var olduğu sürece şehitlerin ve özgür insanların dilinden ona selam olsun.

ABNA.İR 05.06.2013

[1]– En'âm Suresi, 84.

[2]– Âl–i İmrân Suresi, 61.

[3]– Uyun–u Ahbari'r–Rıza, c.1, s.81, Kum basımı; İhticac, Tabersî, Necef, Taş baskısı, s.211–213; Biharu'l–Envar, c.48, s.125–129.

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.11

 

Bakın Hizbullah’tan Nasıl Korkmuşlar

Nusra Cephesi Komutanı: Hizbullah savaşçıları meydana indiklerinde bölgedeki kontrolü kaybettik.

Taha Haber – El Alem televizyonu haber portalının bildirdiğine gore Nusra Cephesi komutanlarından biri Kuseyr şehrinde Hizbullah  savaşçıları ile karşılaşmaları konusunda  şu itirafta bulundu.

“Ben Afanistan ve Irak’ta birçok büyük kompleks operasyona katıldım. Libya’da Kaddafi ile savaştım, ama El–Kuseyr’de bizimle savaşan adamlarda gördüğüm azim ve iradeye sahip korkusuz adamalara ömrümde rastlamadım.  Onlar ölüm konusunda bizden daha  üstündürler. Şöyle ki bu adamlarla karşılaşınca Nusra Cephesi savaşçıları daha ilk darbeyi aldıklarında Kuseyr’den kaçtılar.”

Aynı  Nusra Cephesi komutanı   açıklamasının devamında şöyle dedi:

“Hizbullah savaşçıları meydana indiklerinde  bölgedeki kontrolü kaybettik. Onlar hakkında  bazı şeyler duymuştuk, ama  bu duyumlara dikkat etmemiştik, ama (Kuseyr’de)  bu gerçekleri gözlerimle gördüm. Rasthaber 05.06.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.12

 

Zorbalara karşı çıkmayanlar mümin olamaz!

Zorbalığa ve zorbalara tepki vermeyerek onlara itaati meşrulaştıran, hele bir de bunu dinleş–tirenlerin Allah’ın düşmanı olduklarını bize öğreten tek kitap Kur’an’dır. İslam ümmetine ve Anadolu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından gösterilen bu gerçeğin ayrıntılarını, yeni çıkan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden lütfen okuyun.

 

Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54–56. ayetleri gör–mekteyiz: “Firavun, toplumunu küçümseyip horladı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yol–dan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yap–tık.”

 

Bu ayetleri, tefsir kurallarını (semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak değerlen–dirdiğimizde şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor:
1. Firavunların yani diktatörlerin horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı.
2. Firavunların horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Tanrı’yı öfkelendirir; Tanrı bunun üzerine o itaatçı kitleden intikam alır. Bu Kur’ansal gerçekler, zulme ve şirke karşı çıkışın ölümsüz önderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükûmetin mesuliyetine ortak sayılır.”
Kur’an, bir kitlenin içinden birileri zalimlerle işbirliği yapmadıkça o kitlenin zulüm ve istilaya yenik düşmeyeceğini bildirmektedir. Kur’an, Zühruf 54. ayette kullandığı sözcüğü kullana–rak kendisini tebliğ eden Peygamber’e şu emri vermektedir: “Gerçeği hakkıyla göremiyor olanlar seni asla küçümsemesin/ezip horlamasın!” (Rum, 60)


HZ. MUHAMMED NEYİN SEMBOLÜ?
Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanıma–mamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni ‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi.

 

Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler, İmamı Âzam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’ kurmakla, ‘ümmeti kana ve kılıca bulaştırmak’la suçladılar. İmamı Âzam, Hz. Peygam–ber’i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın bedelini şahadetiyle ödedi. Ve İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü hâlâ da o zihniyetle yürümektedir.

 

Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.” Pey–gamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye sorulmak–tadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor: Zulüm karşısında pasif kalarak zalim–lere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine rahatsız ol–maktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.

 

Despotlara itaat, Allah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı zorbaların emrine uymak’ şeklinde tanımlıyor. Yaşar Nuri Öztürk 11.06.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.13

 

Gülen ve Graham Fuller

Amerikan petrol politikalarını anlatan A Century of War (Savaş Yüzyılı) kitabının yazarı Frederick William Engdahl, geçen günlerde çok önemli bir makale kaleme aldı. Türk basınında çok fazla kendisine yer bulamayan bu makaleden bazı cümleleri sizlerle paylaşmak iştedim. Çünkü Gülen grubunun Türkçe Olimpiyatları yaptığı bu günlerde son derece önemli tespitlerde bulunuluyor. Yazı Fetullah Gülen ve CIA ajanı Graham Fuller arasındaki ilişki üzerinden Gülen grubu ve CIA bağlantılarını ortaya koyuyor. Makalenin özetine geçmeden önce �Graham Fuller kimdir, biraz onu tanıyalım.� Graham Fuller eski CIA Başkan Yardımcısı, Rand Cooperation�ın baş danışmanı, uzmanlık alanı İslam dini ve Rusya ile Ortadoğu bölgesi. CIA�nın Ortadoğu uzmanı olan Fuller aslen Yahudi asıllı Gelelim Fuller’in Gülen hakkındaki görüşüne: İslami hareketlerle ilgili araştırma yapmış birisi olarak, Gülen hareketinin muhtemelen günümüz İslamiyet�inin siyasal ve sosyal yapısının evrim geçirmesini sağlayabilecek en umut verici hareketlerden biri olduğu görüşünü taşıyorum.

 

Fuller, Gülen'i İslamiyet'i değiştirecek kişi olarak görüyor.

Makaleye gelince, Gülen�e ABD�de oturma iznini almakta Fuller�in yardımcı olduğu, 1997�den sonra Orta Asya�da ABD�nin yeni yapılanmasının Gülen okulları üzerinden yapıldığı, bu sebeple Özbekistan ve Kırgızistan�da 130 CIA ajanın Gülen okullarında çalışırken tespit edildiği ve okulların kapatıldığı, Rusya Devlet Başkanı Putin�in bu okulları kapattırdığı ifade ediliyor. Ayrıca dünyadaki ABD kontrolündeki sözde İslami denilen hareketlerin başta El Kaide olmak üzere tamamının Gülen hareketi üzerinden operasyonel yönetiminin sağlanıldığına değiniliyor. Evet, yazarın yazdıkları çok uzun ama kısaca yazılanlardan çıkan mana bu.  Ayrıca en son Boston�da bombalama eylemini yapan Çeçen gençlerin amcası da Fuller’in yeğeni ile evli imiş. Ben bu söylenenlere yorum yapmak iştemiyorum, zaten görünen köy kılavuz iştemez. Türkçe Olimpiyatlar için Pazar gecesi Olimpiyat Stadyumu�na gidenlere hayretle bakıyorum. Gülen hareketi Yeni Anayasada Türkçe resmi dil olmaktan çıkarılsın�diyor, okullarında yurt dışında Türkçe seçmeli ders iken İngilizce zorunlu ders oluyor ve bu insanlar Türkçe masalı ile avunuyor.

Bu olayları anlamak işteyenler, Peygamber Efendimiz�in (s.a.v) Deccal hadislerine bakabilir. Hadisler ümmetin içinden çıkacak ümmeti peşinden sürükleyecek Ehl–i Kitap�ın safına katacak, onları da hidayet üzere gösterecek ümmetin içindeki isimlere Deccal’ler diyor.

 

Yazımı Fetullah Gülen’in bir paragrafı ile bitirmek işterim: "Kuran'ı Kerim'de Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında kullanılan ifadelerin çok sert olduğu söylenir, geçmiş dönemlerde bazı Hıristiyan ve Yahudilerin apaçık gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak diretme ve düşmanlığı ifade etmek için Kuran’ın gösterdiği üslup her zamanki Yahudiler ve Hıristiyanlar içinde kullanılacaktır diye bir şart ve mecburiyet olamaz. (Fetullah Gülen – Hoşgörü ve Diyalog İklimi, s.155) Selim Kotil 19.06.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.14

 

Hz. Mehdi’yi (a.f) Nasıl Tanıyacağız?

Hz. Peygamberimizin (s.a.a) birçok hadisinde, Hz. Mehdi’nin (a.f) çeşitli özellikleri tarif edilmiştir.

Hz. Mehdi, ahir zamanda gönderileceği Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından müjdelenmiş, Müslümanları zulüm ve sıkıntı ortamından kurtaracak, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek kutlu bir şahıstır. Peygamberimizden (s.a.a) aktarılan sahih rivayetlere göre Hz. Mehdi (a.f), çeşitli hurafelerle, batıl inanç ve uygulamalarla aslından uzaklaştırılmış olan dini özüne döndürecek, Hz. İsa (a.s) ile buluşacak, Allah'ın izniyle yegane hak din olan İslam kanunlarının yeryüzüne hakim olmasına vesile olacaktır.

 

Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak olan ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Peygamberimizin (s.a.a) verdiği bilgilere göre, bu dönemde birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Ahir zamanın ilk devresinde dünyada büyük bir bozulma ve karmaşa hüküm sürecek, ikinci aşamada ise gerçek din ahlakının yaşanmasıyla birlikte yeryüzünde barış ve huzur hakim olacaktır. Ahir zamanın ilk aşamasında, Yüce Allah'ın varlığını kabul etmek iştemeyerek ateizmi ve dinsizliği telkin eden birtakım felsefi siştemler nedeniyle, insanlar arasında büyük bir dejenerasyon ve kaos yaşanacaktır. İnsanlık, yaratılış amacından uzaklaşacak, bunun sonucunda büyük bir manevi boşluk ve ahlaki bozulma oluşacaktır. Büyük felaketler, savaşlar ve acılar yaşanacak ve tüm insanlar bu sıkıntılara son verebilmek için, 'Nasıl kurtuluruz?' sorusunun cevabını arayacaklardır. Peygamberimizin (s.a.a) hadislerindeki, ahir zaman alametleri olarak bildirilen bu gelişmelerin pek çoğu, günümüzde birebir haber verildiği şekilde gerçekleşmiştir. Son zamanlarda yeryüzünde savaş ve çatışmaların, terör, şiddet, anarşi ve kargaşanın, katliamların, işkencelerin giderek artmış olması ise, yine ahir zamanın ilk döneminin yaşanmakta olduğunun bir göstergesidir.

 

Peygamberimizin (s.a.a) hadislerindeki bilgilere göre Allah, bu karanlık dönemin ardından insanları ahir zamanın karmaşasından kurtaracak ve büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Allah, güzel ahlaktan uzaklaşan insanları, dejenerasyona uğrayan toplumları doğru yola iletmek için 'Mehdi', diğer bir ifadeyle 'doğruya götüren' sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır. Hz. Mehdi (a.f), Allah'ın izniyle, İslamiyet'i tüm bozulmalardan, hurafelerden arındırarak gerçek Kuran ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Ahir zamanın ilk döneminde insanlığın içerisinde bulunduğu tüm bu karışıklıklara, toplumsal sorunlara, sosyal sıkıntılara çözüm getirecek; tüm yeryüzüne mutluluk, huzur, barış ve güzel ahlakın hakim olmasına vesile olacaktır.

 

Hz. Mehdi‘nin (a.f) Manevi Özellikleri. Peygamberimizin (s.a.a) birçok hadisinde, Hz. Mehdi'nin (a.f) çeşitli özellikleri tarif edilmiştir. Bu hadisler doğrultusunda inceleyeceğimiz Hz. Mehdi'nin (a.f) manevi özellikleri, ahir zamanın bu büyük şahsını tanıyabilmek için önemli birer yol gösterici niteliğindedir.

 

Allah'tan Çok Korkması. Bir insan Allah korkusunu ne kadar fazla hissederse, o kadar Allah'a yakınlaşır. Güçlü bir Allah korkusu, beraberinde Yüce Allah'a duyulan bağlılığı ve sevgiyi de getirir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde belirtildiği gibi, Hz. Mehdi'nin (a.f) sahip olduğu Allah korkusu son derece güçlüdür. Mehdi, gerges kuşunun kanadı ile titremesi gibi Allah'tan çok korkan bir kimsedir. (Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler, Ahir Zaman Mehdisi'nin Alametleri (Kitabül Burhan fi Alametil Mehdiyyil Muntazar), s. 23, Tercüme: Müşerref Gözcü. Kahraman Neşriyet`Kitabevi–İstanbul.

 

Güzel Ahlaklı Olması. Yüce Allah tarih boyunca pek çok elçi göndermiştir. Kuran ayetlerinde, elçilerin güzel ahlaklı oldukları haber verilmiştir. Kuran'ın “Şüphesiz sen üstün ve pek yüce bir ahlak üzerindesin.” (Kalem Suresi, 4) ayetiyle, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.a) üstün bir ahlaka sahip olduğu bildirilmiştir. Hadislerde haber verildiği üzere, Allah'ın kutlu bir elçisi olan Hz. Mehdi'de (a.f) bu özelliğe sahiptir. Mehdi Allah'a karşı son derece boyun eğicidir. Ahlak bakımından Peygamber'e benzer. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163) Ahlakı benim ahlakım olan bir evladım çıkacak. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 21)

 

Mücadeleci Olması. Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi de (a.f) hem üstün ahlakıyla, hem de güçlü, mücadeleci karakteriyle tüm inananlara örnek olacaktır: Mehdi işi sıkı tutacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 175)
Mehdi hesabını çok seri bir şekilde görecek ve vaadinden dönmeyecektir. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 24)
Mehdi Doğu tarafından çıkacak. Karşısına dağlar bile dikilse onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 39)
Hamiyeti İslamiyesi (Allah'ın Sınırlarına Olan Titizliği ve Koruyuculuğu) İslam'ın aleyhine söylenecek bir söz bile, ona ağır gelir. (İbn Hacer El Mekki; “El–Kavlü'l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy–il Muntazar”, s. 15–75)

 

Zamanın En Hayırlısı Olması. Mehdi ortaya çıktığı dönemde karışıklık içinde olan dünya, onun vesilesiyle aydınlık bir çağ yaşamaya başlayacaktır. Böylelikle onun vesilesiyle birçok hayır gerçekleşecektir. Peygamberimizin (s.a.a) hadislerinde Hz. Mehdi (a.f) için devrinin en hayırlısı olduğu haber verilmektedir: Muhammed ümmetinin en hayırlısı ve sizin zorlukları gideren veliniz olan kimseye katılın. O Mehdi'dir.” (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 57)
Devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır.
(El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 27)
Mehdi (zamanındaki) insanların en hayırlısıdır. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 58) “Mehdi insanların en hayırlısıdır.” (Ali b. Sultan Muhammed el–Kari el–Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi”)

 

Adaletli Davranır. Ebu Ca'fer Muhammed b. Ali demiştir ki: “Bizim Ehl–i Beytimizden Mehdi ortaya çıktığı zaman, malları eşit olarak paylaştırır. Halka adaletli davranır. Kim ona itaat ederse, Allah (c.c.)'a itaat etmiş olur. O, Mehdi diye isimlendirilmiştir. Çünkü O, gizli (bilinmeyen) bir işe rehberlik edecektir.” (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el–Makdi'si “Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El–Mehdi El–Muntazar”)
Yeryüzü daha önce zulüm ve haksızlıkla dolu olduğu gibi Mehdi tarafından adalet ve doğrulukla doldurulacaktır. (Ali Bin Sultan Muhammed el Kari “Risaletül Meşreb el Verdi fi Mezhebi'l Mehdi”)

 

Herkes Tarafından Çok Sevilmesi. Müminlerin bir kimseyi sevmede gözettikleri ölçü, o kişinin Allah'a olan yakınlığı, sevgisi, korkusu ve bağlılığıdır. Bu nedenle, Rabbimiz'in sıfatları en çok kimde tecelli ediyorsa, müminler tarafından en çok sevilen, saygı duyulan kişi o olur. Nitekim, Allah'ın elçileri, Yüce Allah'ın sıfatlarının en fazla tecelli ettiği, takvaca en üstün ahlakı gösteren kişiler olmuştur. Peygamberimiz (s.a.a), ahir zamanda Hz. Mehdi'nin (a.f), dönemin en sevilen şahsı olacağına işaret etmiştir:
Allah (c.c.) bütün insanların kalplerini onun (Mehdi'nin) muhabbetiyle dolduracaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 42)
Ümmet–i Muhammed'den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Ebu Abdullah Nuaym b. Hammad, Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle rivayet etmiştir: Allah (c.c.) Onun muhabbetini insanların kalplerine yerleştirecektir. Böylece onlar, gündüzleri arslan kesilen ve geceleri de ibadetle geçiren bir toplum olacaklar. (Ukayli “En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal”)
Onun hilafetinden yer ve gök ehli, hatta havadaki kuşlar bile razı olacaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 29)

 

Tebliğ Gücü (İrşad) Hz. Mehdi'nin (a.f) tebliğ gücüyle ilgili aşağıdaki hadisler, görünen manalarının dışında farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bu yorumlardan biri şu şekilde olabilir: Hz. Mehdi (a.f) “kuru bir ağaç”a benzetilen bir insana yönelmesiyle ve onun hidayetine vesile olmasıyla; önceleri aynı kuru bir ağaç gibi etrafına faydalı olamayan bu insanı, bu kez yeşillenmiş ve meyve vermiş bir ağaç gibi etrafına, yani devletine, milletine, dinine ve bütün insanlığa faydalı hale getirecektir. Hz. Mehdi (a.f), kuru bir ağacı diktiğinde de ağaç hemen yeşillenip yapraklanacaktır. (El–Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet–il Mehdiyy–il Muntazar, s. 43)
O (Mehdi) kuru bir kamış ağacını kuru bir yere dikecek, anında yeşillenip yaprak verecek. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 165)
Aşağıdaki hadişte de benzer bir şekilde; önceleri cahil, cimri ve korkak olan bir insanın, ahir zamanın büyük mürşidi (doğru yolu gösteren kişisi) Hz. Mehdi'nin (a.f) tebliği ve eğitimiyle bilgili, cömert ve cesur bir hale geleceği; adeta önceleri kuru ve faydasız olan bir ağacın yeşerip yaprak vermesi gibi şahsiyetini değiştireceği bildirilmektedir: Asrında cahil, cimri ve korkak olan bir adam hemen alim, cömert ve cesur olacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 186)

 

Zalimlere Karşı Hakkı Müdafa Eder. Hafız Ebu Abdullah Nuaym b. Hammad “Fiten” kitabında, Cafer b. Yesar Es–sami'den şöyle rivayet etmiştir: Mehdi zalime karşı hakkı müdafa edecektir. Hatta (zalim) bir insanın azı dişinde olan (haksız bir lokmayı) bile ondan çekip alacak ve sahibine iade edecektir. (En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal)
Hikmeti Ve Anlayış Gücü
Hadislerde, Hz. Mehdi'nin (a.f) Allah tarafından kendisine verilmiş özel bir güce sahip olduğu bildirilmektedir: O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir. (Ahir zaman Mehdisinin Alametleri, Müellif: Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Kahraman Neşriyat. S. 77)
Büyük İslam alimlerinden Muhyiddin Arabi, eserlerinde Hz. Mehdi'nin (a.f) dikkat çeken başlıca 9 özelliğini şu şekilde belirtmektedir:
1. Basiret sahibi olması
2. Kutsal kitabı anlaması
3. Ayetlerin manasını bilmesi
4. Tayin edeceği kimselerin hal ve hareketlerini bilmesi
5. Öfkelendiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmaması
6. Varlıkların sınıflarını bilmesi
7. İşlerin girift taraflarını bilmesi
8. İnsanların ihtiyacını iyi anlaması
9. Bilhassa kendi zamanında ihtiyaç hissedilen gaibi ilimlere vukufu bulunması (bilmesi) gaibi (gizli, görünmeyen) ilimlerden haberdar olması.
Kutsal Emanetlerle Çıkması
Pek çok hadişte, Hz. Mehdi'nin (a.f) kutsal emanetlerin bulunduğu yerden çıkacağı ve bunları açan ilk kişi olacağı haber verilmektedir. Bu hadislerden biri şöyledir:
Naim bin Hammad, Ebu Cafer'den şöyle rivayet etmiştir; “Mehdi, Mekke'de Peygamberimiz'in sancağı, gömleği, kılıcı, işaretleri, nuru ve güzel ifadesiyle yatsı vaktinde çıkar. (Ali b. Sultan Muhammed el–Kari el–Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi)
Peygamberin (s.a.a) softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi siyahtır. O'nda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullahın (s.a.a) vefatından beri açılmamış olup Mehdi çıkınca açılacaktır. (Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Ali Bin Hüsamettin El Muttaki, s. 22)
Hz. Mehdi'nin (a.f) Gözetlenmesi 
Deccal çıkınca, ona karşı müminlerden bir şahıs (Mehdi) yönelir. Derken o mümin kimseye birçok silahlılar, Deccal'in merkezlerde gözetleme yapan silahlıları karşı çıkarlar. (Mehdilik ve İmamiye s. 37, Sahih–i Müslim, c. 11/s. 393'den nakil)
Hadisin başlangıcında Hz. Mehdi'nin (a.f) Deccal'in taraftarları tarafından gözetlendiği ve takip edildiği bildirilmektedir. Önceki devirlerde de, Allah yolunda mücadelede bulunmuş bazı peygamberlerin de benzer şekilde gözetlendiğini, böylece kontrol altında tutulmak iştendiğini Kuran'dan öğrenmekteyiz: “O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.” (Müminun Suresi, 25)              

 

Sıkıntı Ve Zorluklarla Karşılaşması. Din ahlakından uzak yaşayan kavimleri uyarmak ve onları doğru yola davet etmek için gönderilen elçilerin birçoğu, gönderildikleri kavimler tarafından yalanlanmış ve onların çeşitli itham ve iftiralarına maruz kalmışlardır. Ehl–i Beyt'ten (Peygamberimizin (s.a.a) soyundan) gelecek olan Hz. Mehdi'nin de bu gibi eziyet ve sıkıntılarla karşılaşacağı hadislerde haber verilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır: Mehdi, bizden, Ehl–i Beyt'tendir. Biz öyle bir ev halkıyız ki Allah bizim için ahireti dünyaya tercih etmiştir. Benim Ehl–i Beytim muhakkak benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır. Benden sonra Ehl–i Beytim bela ve mihnetlerle (eziyet ve sıkıntılarla) karşılaşacaklar ve tarda maruz kalacaklardır. (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 14)
Mehdi, Resulullah'ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar. İki rekat namaz kılar. Namazdan dönünce şöyle der: “Ey insanlar!
Ümmet–i Muhammed ve bilhassa onun Ehl–i Beyt'i çok belalar gördü.” (Kitab–ül Burhan Fi Alamet–il Mehdiyy–il Ahir Zaman, s. 55).
Dininde kavi, güçlü olanın başına gelecek belalar büyük olur. (İbni Hibban)

 

Hz. Mehdi (a.f) Hakkında Olumsuz Propaganda Yapılması.İslam düşmanı olan Deccal'in taraftarları, yazılı ve sözlü yayın organlarıyla Hz. Mehdi'yi kötüleyecekler, halkın nazarında onun itibarını sarsmaya çalışacaklardır. Bu konuya bir hadişte şöyle işaret edilmektedir: Mümin şahıs (Mehdi) Deccal'ı görünce: “Ey insanlar! Resulullah'ın zikrettiği Deccal işte budur” der. Deccal hemen onunla ilgili emrini verir de o zat karnı üzerine uzatılır ve arkasından: “Onu alın da yaralayın!” der. Artık o zatın sırtı ve karnı döve döve genişletilir. Bu sefer onu iki eli ve iki ayağı ile yakalar da fırlatır atar. İnsanlar Deccal'in onu bir ateş içine attığını sanırlar. Halbuki o bir cennet içine atılmıştır. (Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, s. 40)
Hadişte Mehdi'nin “sırtı ve karnından dövüle dövüle genişletilmesi” müteşabih olarak (benzetme yapılarak) söylenmiştir. Kitabın yazarı bu bölüm için “Mehdi'nin ünü, durmadan etrafa ilan edilip yayılmaktadır” demektedir. Fakat bunu Deccal taraftarları yapacağı için, bu propagandanın Hz. Mehdi'yi (a.f) kötüleme şeklinde olacağı söylenebilir. Ancak, ilk bakışta olumsuz gibi görünse de, bunlar Hz. Mehdi'nin tanınmasına ve İslam ahlakının yayılmasına vesile olacaktır.

 

Meleklerin Yardımıyla Desteklenmesi. Peygamber kıssalarının birçoğunda, din ahlakını tebliğ ederlerken veya zor bir durumla karşılaştıklarında elçilerin hep Allah'tan gelen yardımla desteklendikleri görülmektedir. Bu yardım; peygamberlere o an vahiy gelmesi, olağanüstü doğa olaylarının meydana gelmesi gibi çeşitli şekillerde olabildiği gibi, melekler yardımıyla da gerçekleşmiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) bir hadisinde, Allah'ın Hz. Mehdi'ye de (a.f) melekler aracılığıyla yardım edeceği haber verilmiştir:
“Allah (c.c) ona (Mehdi'ye) üç melekle imdad eyleyecektir. Onlar, (Mehdi'ye) muhalefet edenlerin yüzlerine ve arkalarına vuracaklardır.” (Ikdu'd Dürer, s. 12)

 

Kimseye Tenezzül Etmemesi. Kuran'daki peygamber kıssalarını incelediğimizde, peygamberlerin her durumda Allah'a dönüp yöneldiklerini görmekteyiz. Elçilerin Allah'a olan içten bağlılıklarını, O'na duydukları sevgi ve korkuyu da yine Kuran ayetlerinden öğrenmekteyiz. Aşağıdaki hadişte de vurgulandığı üzere, Hz. Mehdi'de de bu özellik görülmektedir:
“Mehdi bizden, Ehl–i Beyt'tendir. O, benim ümmetimden, tenezzül etmeyen (Allah'tan başka hiçbir varlığa minnet duymayan) bir şahıstır.” (Suyuti, el–havi, 2/24)

 

Gözden Uzak Olması. Naim bin Hammad, Ebu Cafer'den şöyle rivayet etmiştir; Geceleri ibadetle meşgul olup, gündüzleri gizli olacak.
(Ukayli “En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal”)

 

Helalleri ve Haramları Bilmesi. Hz. Mehdi üstün ahlak sahibi olması ve güçlü Allah korkusu nedeniyle Yüce Allah'ın sınırlarını, helal ve haramları çok iyi bilmektedir:
Hz. Hüseyin'e (a.s) soruldu: “Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi : “Gönül rahatlığı ve vakar sahibi oluşu ile, helal ve haramı çok iyi bilmesi ile tanınır.”
(Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el–Makdisi “Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El–Mehdi El–Muntazar”)

 

Her Sorumluluğu Üstüne Alması. Her görevi üzerine alır ve zayıfa, düşküne yardım eder. (M. Muhyiddin Arabi “Futuhat–El Mekkiye”, 366. bab, c. 3, s. 327– 328)

 

Yoksullara Karşı Merhametli Olması. Kuran'da yer alan pek çok ayetin sonunda Allah'ın sonsuz merhameti hatırlatılmaktadır. Ayrıca Kuran'da, iman edenlere ‘merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmaları' (Beled Suresi, 17) emredilir.
Yüce Rabbimiz'in “Erhamurrahimin” (Merhamet Edenlerin En Merhametlisi) sıfatı, tüm peygamberler ve müminler üzerinde tecelli eder. Bir hadişte Hz. Mehdi'nin de son derece merhametli olduğu haber verilmiştir: “Çalışanlar üzerine disiplinli olması, malı cömertçe vermesi ve yoksullara karşı çok merhametli olması, Mehdi'nin alametlerindendir.”
(Ebu Nuaym tahric etmiştir.) Meri'y B. Yusuf B. Ebubekir B. Ahmed B. Yusuf El Makdisi “Feraidu Fevaidi'l Fi'l İmam El Mehdi El Muntazır” Beklenen Mehdi Hakkında İslam Alimlerinin Görüşleri, s. 133, 26 nolu dipnot, Köprü Yayınları)
Mehdi'nin alameti, çalışanları üzerine disiplinli olması, mal konusunda cömert olması, mazlumlara karşı da çok merhametli olmasıdır.” (Ukayli “En–Necmu's–sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't–Temam ve'l kamal”)

 

İki Defa Kaybolması. Peygamberimizİn (s.a.a) hadislerinde, Hz. Mehdi'nin (a.f) iki defa kaybolacağı şu şekilde geçmektedir: “Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi'nin) iki gaybeti (kaybolması, gizlenmesi) vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: “O öldü”, bazıları da: “O gitti” diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir.” (“El–Saa Fi Eşrat–is Saa” s. 93 (Mısır baskısı.)

 

İhtiyacını Bildirmemesi. Hz. Mehdi'nin (a.f) en önemli özelliklerinden biri de ihtiyacını bildirmemesidir:
Hz. Hüseyin'e (a.s) soruldu: “Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi: “. İnsanlar ona muhtaç olurlar. O, ise insanlara ihtiyacını bildirmez.” (Mer'iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el–Makdisi “Feraidu Fevaidi'l Fikr Fi'l İmam El–Mehdi El–Muntazar”)

 

Cifr (Ebced) İlmini Bilmesi. Bazıları dediler ki, bu kitabı kemal–i vukuf (olgunluğa ulaşmış) ahir zamanda hurucu muntazar Hz. Mehdi'nin (çıkışı beklenen Hz. Mehdi'nin) hurucuna mevkuftur ki, (çıkışına atfedilmiştir ki) onlar cifr ilmine vakıf ve sırlarına arif olurlar (bilirler.) Kitab–ı enbiyayı salifeden dahi bu ilim varid olmuştur. (Bu ilim, geçmiş peygamberlere verilen kitaplardan ulaşmış bir ilimdir.) (Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu s. 252)

 

Örnek Ahlaka Sahip Olması. Yüce Allah her devirde insanlara uyarıcı göndermiş, bu elçiler hak dini insanlara tebliğ vazifesiyle görevlendirilmişlerdir. Ancak tebliğleri din ahlakını yalnızca anlatmakla sınırlı kalmamış, hal ve tavırlarıyla da insanlara örnek olmuşlardır. Bir hadişte, Hz. Mehdi'nin örnek ahlakı şöyle bildirilmiştir:
İlahi feyz (Allah'ın ilham ettiği üstün faziletler) ona ulaşır. Dini ilimleri ve örnek ahlakı telakki eder. (Allah'tan alır.)
(Konavi Risalet–ül Mehdi, s. 161 B)
 SONUÇ
Peygamberimiz (s.a.a), incelediğimiz bu hadislerinde Hz. Mehdi'nin (a.f) ahlaki özellikleri hakkında pek çok tanıtıcı bilgi vermiştir. Hz. Mehdi'nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini bildirmiş, onun Allah korkusunu ve güzel ahlakını övmüştür. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Mehdi'nin (a.f), insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir kimse olduğunu belirtmiş ve ortaya çıktığında, insanların “kar üzerinde sürünerek de olsa ona uymalarını” bildirmiştir:
İbni Ebi Şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes'ud'dan tahric ettiler.
O dedi ki: . O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O'na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O'na katılsın. Zira O Mehdi'dir. (Ahir zaman Mehdisinin Alametleri, Celalettin Suyuti, sf. 14)

 

İçinde bulunduğumuz dönem bin dört yüz senedir beklenen, Peygamberimizin (s.a.a) müjdelediği bu tarihi olayın gerçekleşmesinin yaklaştığı dönemdir. Bu gerçeğin şuurunda olan ve Hz. Mehdi (a.f) ortaya çıktığında onun yanında olma şerefine erişmek işteyen tüm Müslümanlar yazı boyunca anlatılan, Peygamberimizin (s.a.a) hadislerinde verdiği bilgileri dikkatlice okumalı, bu mübarek şahsı doğru bir şekilde tanıyabilmek için tüm sebeplere sarılmalıdırlar. Zira bu bilgilerin dikkatlice araştırılıp incelenmesi, bu kutlu şahsın tanınabilmesinde Allah'ın izniyle önemli bir yol gösterici olacaktır. Hiç kuşkusuz ki İslam dininin aslına dönmesine ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olmasına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu bir zata zemin hazırlamak ve ona yardımcı olmak Müslümanların önemli bir sorumluluğudur. Hz. Mehdi (a.f) gibi mübarek bir şahsın yakınlarından olabilmek, ona destek olabilmek, tüm insanlara yönelik hayırlı faaliyetlerinde ona yardımcı olabilmek tüm inananlar için büyük bir nimet ve şereftir.Tebyan 23.06.2013

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.15

 

Ehli Vicdan Sahipleri.

BOP eş Başkanı beslemesi dış işleri bakanı Ahmet Davutoğlu ile “mükaddes islama ve müslümanlara tarihin en büyük zararını veren, menfatleri doğrultusunda  şeytanın askerlerinin ayakları altına Ülkenin Mukaddeslerini serecek kadar alcaklaşmış insanların en alçağı İhvanil Müslümün ‘dini siyasallaştırmış kanadına’ güvenip, Hüseyni duruş/direniş cephesinin altın halkası suriye’yi yaramayı amaçlıyor.”du…

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar; İnsanların yaptıkları hayır yada şer peşlerini bırakmaz mutlaka birşekilde karşılarına çıkar; aksi takdirde insan ve toplum hayatının direnci çöker.

Ehli vicdan sahipleri; Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat ve adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.

Veya

aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması  ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.

insanlar hoşlanmadığı bir sonuç ile karşılaşınca terör ve kaos ile isteklerine kavuşacağını umacağına, başlarına gelenlerden dolayı önce nerede kimin izinde durduğunu anlamalı.

 

Mübarek, İsraille gizli işbirliği nedeniyle yargılanmayı ve idam edilmeyi beklerken, Mursi Mısırlılara İsrail adına bir cihad için Suriye’ye yürüme çağrısı yaptı. Böyle bir şeye Mübarek bile niyetlenmezdi… dünyanın emniyeti mukaddes islam'ın beli ve omurgası maneviyatın, rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş cephesinin ‘emperyalizim ile perdelenmiş‘ deccalizmin isteklerine uygun ‘dönüştürme‘ yapılamadığı bir coğrafyada Siyonist varlığı tanısa bile (münafık kardeşler) İhvan’a siyasi iktidar açısından bir gelecek yok. Allah'ın selamı rahmeti Hakkı ile Ona kul Habibine ümmet olanların üzerine olsun. 14.07.2013 hacı bayazıt

 

28.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.16

 

Allah'ın muhteşem yaratığı güzel insanlar;
Alemdeki herşey ‘din ahlak maneviyat dairesinde’, iki kural bağlamında; Vahy’in/ışığın öne aklın/gölgenin arkaya alınması kalbin maneviyat ve adalete meyletmesi insanların din‘e uyması ile Rahmani Hal hz Ali efendimiz meşrebin‘de Peygamberinin izine düşüp Allah’ın hesabına yatkın hazırlanması ile gercekleşir.
Veya
aklın/gölgenin öne Vahy’in/ışığın arkaya alınması kalbin siyaset ve menfate meyletmesi din’in insanlara uydurulması ile şeytani Hal muaviye meşrebin‘de insanların şeytanın hesabına yatkın hazırlanıp izine düşmesi ile gerçekleşir… ancak insanların şeytanın izine düşmesi sonucu Allah ile arasındaki bağ kopar; böylece şeytanı ilah edinenler, “Allah’ın hesabı gereği” dünyada ve ahiretde kaybedenlerden olur.
ABD hiçbir ülkede kara harakatı kazanamamıştır ve ne yapacağını şaşırdı Irak'dan kendilerine kaçış yolunu tekfirci selefiler, taliban ve elkaide artıklarının kaos ve terör ile açtığını unutuyor...

 

Irak'ın yiğitleri abd'nin bölge ve dünyadan siyasi ve iktisaden soyutlanması ve kann emici vanpire dönüşen beslemesi teröristlerin saldırılarının, 'Allah'ın verdiği mühlet sonucu' kendilerine döneceği veya bir bataklığa çekeceği için sabır gösterdi gösteriyor ... Bölgenin yiğitleri ahitlerinde eğer, kollarında dahi birazcık ABD yanlılığı olsa kesip atacaklarına yemin ediyorlar... Allah'ın hesabı gereği gerçekleşecek birşey var‘ki; şüphesiz ABD’nin emperyal hevesleri uğruna yaptığı sınır ötesi zülümler kendilerini kıskıvrak saracak. Allah'ın selamı rahmeti masum ve mazlumlar ile dünyanın emniyeti mukaddes islam’ın beli ve omurgası maneviyatın rahmet ve marifet kaynağı Hüseyni duruş/direniş çephesinin üzerine olsun. hacı bayazıt 19.07.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.1

 

Ehli Vıcdan Sahipleri

önce şu ilahi kuralı anlamak gerekir; devletler din adamlarının halkı Allah’ın hesabına yatkın hazırlaması ile kurulur; yıkılmasıda din adamlarının maneviyat’dan uzaklaşıp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlaması ile olur ve akp halkı şeytanın hesabına yatkın hazırlayan din adamları ile şeytanslı hale dönmüş guruplara yaslanıyor; bu guruplar ABD ile perdeleniyor.

 

Akıl sahipleri akp gizli anlaşmalarını uygulayabilmek için pkk'yi kaldıraç olarak kullandı ve bu gizli uygulamalarına muhalifet olabilecek anti emperyalist ulusalcı milli güçleri, deccalizmin öncü birliği fetullah suç tasarım örgütü ve ABD yardımı ile berteraf eyledi; bu bertaraf oluşumun ismini ise Kasıtlı olarak Ergenekon koydular; yani bunlar türke düşman türkün yeniden ayağa kalkıp insanlığın hizmeti için islam’ın askeri olacağından korkuyorlar, onun için ‘”ürkün var oluş efsanesi” Ergenekonu birkaç düzmece delil ve gizli tanık ile karalayıp türkün din’i ve tarihi geçmişi/mirası ile hesaplaşıyorlar... Ama gerçek olan ise onların siyasi ve maddi ihtirasları uğruna yapmış olduğu zülmü nakış nakış tarihin işlemesidir ve şüphesiz  zulme maruz kalıp hapse girenlerin hapsanede hazırlanması ile zülüm edenlerin  zülme yardımcı olanların düzeninin yıkılacak olması’dır... İşte bu ilahi gerçekleşecek “hakikat” onları takip eden peşlerindeki yaptıklarıdır. Hacı Bayazıt 12.08.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.2

 

İlahi gazabı celbeden tutum

Aldatmak suçtur aldatılmak da suçtur.

Aldatmak suçtur ama aldatılmayı hazmetmek te suçtur.

Haksızlık yapmak suçtur ama haksızlığı sineye çekip oturmak da suçtur.

Adaletsizlik yapmak suçtur ama adaletsizliğe maruz kaldığı halde sessiz kalmak da suçtur.

Hırsızlık suçtur elbette ve lakin hırsızın hışmına uğradığı halde malını, servetini dava etmemek de suçtur.

İhanet suçtur amma ve lakin ihanete uğradığı halde, ihanete şahit olduğu halde “böyle gelmiş böyle gider” şeklinde tavır sergilemek de suçtur.

İnsanlara tepeden bakmak, insanlara köle muamelesi yapmak elbette ve kesinlikle suçtur ama köleliğe razı olup onlara firavun gibi davranma fırsatını vermek de suçtur.

İnsanlar, toplumlar onurlarını, haysiyetlerini her zaman ve zeminde korumalıdırlar, bu değerler üzerine titremelidirler.

Zuhruf suresinin 51. ayetini bir önceki yazımızda gündem etmiş, hatırlatmaya çalışmıştık. Söz konusu ayette Firavun’un tavrı eleştirilirken, devamındaki ayetlerde de ona o fırsatı veren, Firavun onları aldattığı halde bu aldatılmayı sineye çeken, ona itaat etmeye devam eden kavmi eleştiriliyor.

 

Aynı surenin 54. ayetine bakalım:

“Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.” (Adem Uğur).

“Firavun, milletini küçümsedi ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” (Diyanet İşleri)

“Artık kavmine hakaretle baktı. Derken onlar da ona itaat ediverdiler. Şüphe yok ki onlar, fâsıklar olan bir kavim olmuş idiler.” (Ö. Nasuhi Bilmen).

“Firavun, böylece halkını ahmaklaştırdı ve onlar da sonunda boyun eğdiler, çünkü onlar aldatılmış, ayartılmış bir halktı!” (M. Esed).

Aldatılmışlığı kabullenmek, aldatıldığı halde yine de itaate devam etmek fâsıklık, yoldan sapmışlık olarak telakki ediliyor ve öylece sunuluyor.

Bu kadarla da kalmıyor, bu hali sürdüren o toplum Allah’ın gazabını celbediyor ve topyekun boğulup gidiyorlar.

Devamındaki ayeti okuyalım:

“Böyle vaktâ ki bizi gadaba da’vet ettiler biz de kendilerinden intikam aldık hepsini birden gark ediverdik.” (Elmalılı).

“Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.” (Diyanet Vakfı).

“Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.” (A. Uğur). Aziz Karaca 03.07.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.3

 

Ayetullah Rafsancani:

"Mezhepler arası ihtilaflar İslam dünyası için büyük bir afettir"

İran İslam Nizamının Maslahatlarını Belirleme Kurulu başkanı Ayetullah Rafsancani, Şii ve Sünni müslümanlar arasında ihtilafları İslam toplumu için büyük bir afet olarak niteledi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA–Rafsancani, Tahran’da ehli sünnet âlimleri ve düşünürlerinin katıldığı bir oturumda yaptığı açıklamada, İslam toplumu için en büyük afetin Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki ihtilaflar olduğunu belirterek, Kuranı Kerim’in ve Peygamber efendimizin Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğine vurgu yaptığını hatırlattı.
Rafsancani, bugün Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Mısır ve diğer İslam ülkelerinde yaşanan gelişmelerin ifrat ve tekfirden kaynaklandığını ve bunun da İslam dünyasına zarar verdiğini söyledi.
Ayetullah Rafsancani, İslam dünyasının kendine gelebilmesi için mezhepler arasındaki ihtilafların bir kenara konması ve Müslümanların vahdeti güçlendirici çabalarda bulunmaları gerektiğini söyledi.abna 05.07.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.4

 

Alimlerimiz ve Sorumlulukları

İşin daha trajik yanı ise Mektep içindeki gruplardır. Aynı itikat ve çizgide olanların birbirlerine yöneltmiş oldukları suçlamaları ibretle izlemekteyiz.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla

Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salat ve selam peygamberler peygamberi, dinin tebliğcisi, sırrının koruyucusu Mevlamız Ebu’l–Kasım Muhammed ve O’nun her çeşit hata ve günahtan temiz kılınan Ehlibeyt’inin üzerine olsun. İslam dininde alimin makamı hiçbir dinde olmadığı kadar büyük ve mukaddestir. Allah Teala kitabında şöyle buyurur: “Kullar içinde alimler Allah’tan gereği gibi korkarlar.” (Fatır,28) Hz.Peygamber(saa) buyurur ki: “Benim ümmetimin alimleri Ben–i İsrail peygamberleri gibidir.”

 

Tabi ki bu makama ulaşmak kolay değildir. Emek ve takva gerektirir. Kalbini Allah’tan gayrısına kapatmak gerekir. Hak davayı omuzlayıp, hak sözü haykırmak gerekir. Bunun için de gün gelir Nemrut’un karşısında İbrahim, Firavun’un karşısında Musa, Osman’ın karşısında Ebuzer ve Yezid’in karşısında Hüseyin olmak gerekir.

 

Alimin bu büyük makamının yanında, imtihan ve fesadı da büyüktür. Tarih bu tür kişilerin örnekleriyle doludur. Bu kişiler Mevlamız Ali’nin (as) tabiriyle, “Dini tersinden giyilmiş bir gömleğe çevirip” batılı hak ile süsleyip, sömürü düzenine hizmet edenlerdir. Ehlibeyt Mektebi bu uğurda birçok bedeller ödemiş ve Hak sözü zalimin karşısında haykırmışlardır. Bu haklı iftihar biz Ehlibeyt Mektebi mensuplarına aittir.

Maalesef aynı şeyleri ülkemiz için söylemek mümkün değildir. Aynı cesareti ve kararlığı ülkemiz alimlerinde görememekteyiz. Söz ve eylemleriyle bizlere örnek olması gerekenlerin kör bir kayıkçı kavgasına giriştiklerini üzüntüyle izlemekteyiz. Mektebi hassasiyet ön planda olması gerekirken, onun yerine kişisel kaygılar ve etnik köken ön planda olmaktadır.

İşin daha trajik yanı ise Mektep içindeki gruplardır. Aynı itikat ve çizgide olanların birbirlerine yöneltmiş oldukları suçlamaları ibretle izlemekteyiz.

 

Geçmişin Muaviye’lerine karşı yaptıkları itiraz ve karşı çıkışları günümüz Muaviye’lerine karşı görememekteyiz. Oysa Muaviye bir şahsı değil, bir fikri temsil etmekteydi. Mektebimizi geçmişe takılıp kalmaktan kurtarmalıyız. Günümüze ve günümüz insanlarının sorunlarına çözüm için sunmalıyız. Muaviye’yi sadece geçmişte aramak hatadır. Ali(as)’nin ve Mektebinin olduğu her yerde Muaviye’lerde olacaktır. Geçmişteki Muaviye’lere karşı gösterdiğimiz dayanışmayı ve itirazı günümüz Muaviye’leri için de ortaya koymalıyız.

 

Bu hususta alimlerimize önemli görev düşmektedir. Her türlü kişisel kaygı ve çıkarı bir kenara bırakıp ortak hareket etmek zorundadırlar. Aksi takdirde tarih geçmiştekileri nasıl yargılayıp isimlerini kaydettiyse aynı şeyi bugünküler içinde yapacaktır. Muhammed Ali Adaleti  17.07.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.5

 

Kiralık Casus Erdoğan

Mısırlı Yazar ve Medyacı Sena Sait, Receb Tayyib Erdoğan’ın bölge ülkelerini parçalama ve İsrail’in güvenliğini koruma hedefini taşıyan kiralık bir casus olduğunu söyledi.

TAHA HABER – Mısırlı Yazar ve Medyacı Sena Sait, Receb Tayyib Erdoğan’ın bölge ülkelerini parçalama ve İsrail’in güvenliğini koruma hedefini taşıyan kiralık bir casus olduğunu söyledi.

Yazar Sait, el–Alem gazetesinin bugünkü sayısında yayınlanan makalesinde, Erdoğan’ın bugünkü hareketlenmelerinin Siyonistlerin ve Amerikalıların gizli ortağı, bölge ülkelerine karşı örülen komploların uygulanmasında da kendisini bir öncü gibi ortaya çıkardığını ifade etti.

 

Yazar, bir direniş devleti olarak Suriye'yi yıkmak ve düşürmek için Suriye’de oynadığı role işaret ederek, Mısır’ın içişlerine küstahça karışmasının herhangi bir devletin dış politikasına hükmeden bütün kriter ve ilkelerle bağdaşmadığını söyledi. Komplosunu Mısıra taşımak işteyen Erdoğan hükümetinin Suriye’de oynadığı şeytani yıkıcı rol utancının kendisine yetmediğini belirten Mısırlı yazar Sait, Suriye'ye karşı kışkırtmaları, silahlı terör gruplarını mal, silah ve Türkiye topraklarından Suriye'ye hareket etmek için barınma temin etme yoluyla yıkmak için ucuz komplolarını Araplılık Suriye’sine musallat etmesi ve siyo–Amerikan yıkıcı komplosuna katılmakla komplocu ve kiralık bir rol üstlendiğinin kendisine utanç verdiğini ifade etti.

 

Yazar Sait, Erdoğan küstahlığının yüce Mısır ordusuna müdahale etmeye ve teröristleri desteklemek için Mısır’a silah kaçırmaya kadar vardığını söyledi. Sait, Mısır’a kaçırmaya çalıştığı silahların gelen bilgilere göre yaklaşık 20 bin şahsa yeteceğini ve Mısır evlatları arasında iç savaşa yol açabileceğini vurguladı. Yazar Sait, Müslüman kardeşler mürşidinin Mısır’ı bir Osmanlı vilayetine çevirme işteğinin mümkün olmayacağını, dış iradelere boyun eğmesinin, İstanbul’un yöneteceği bir Osmanlı vilayetine dönüşmesinin de imkansız olduğuna dikkat çekerek, Mısır ordusunun 30 Haziranda halkın görkemli devrimlerinin yanında durmasıyla, Mürşid’in umutlarını suya düşürmüş Erdoğan’ın İslam Alemini idare etme rüyalarını da boşa çıkardığını belirtti. Sana 31.07.2013

 

29.İslam dairesi içerisinde! Maneviyat, tasavvuf, tarikat ve İnsan.6

 

İran, Hizbullah ve Şeytan

Hidayet eden rabbin adıyla...

İlk insanın var olma hikmetini Yüce Yaratan halifesi olarak tanımlıyor. Yani Yaradanın yeryüzünde temsilcisi, Rabbin sıfatlarının tecellisi, Rahmani sıfatların mazharı olacak bir varlık olarak tanıtıyor.

İlahi hidayet önderleri bunun en büyük ve kamil örnekleri olarak bu hedefi yeryüzünde pratikte göstererek tecelli ettirmişlerdir.

Bu ilk insandan önce yaratılan ve daha sonraları Allah’ın “müzill”(saptıran, yoldan çıkaran) sıfatı kalıbında tecelli ederek bu halifenin yeryüzünde nihayi hedefe ulaşmasını engelleyecek İblis de yaratılmıştı. Yüce Yaradanın ayetlerde defalarce “dilediğini hidayete ulaştırır, dilediğini sapıklığa” mesajı dikkatli okunduğunda Rabbin iki sıfatının bu iki yaratıkta tecelli ettiği görülecektir. Hidayet/hadi, dalalet/muzill; hidayet/hadi sıfatının somut vesile ve mecrası insan, dalalet/muzill ise İblis eliyle tezahur edeceği anlaşılmaktadır.

–Kur’an evrensel, ilahi hedef evrensel, ilahi sıfatların tecellisi evrensel, öyleyse bu sıfatların günümüzde de tecelligahı ve mazharları ortaya çıkartılmalıdır; bu temel ilkenin aktörleri tanınmalıdır. Yani her zamanda hidayet önderleri olmalıdır, çünkü dalalet önderleri devamlı vardır ve insanı sapıklığa sürüklemektedir. İnsanlar da saflarını belirlemeleri için bu iki kanadı tanımalıdır.

–İşte varlık alemindeki savaş  Rahman ile şeytan arasında değildir. Rahman’ın sıfatlarının mazharı olmayı işteyen, Rahmani sıfatların tecelli etmesini sağlamak işteyen insan/halifetullah ile bu sıfatların tecelli etmesini ve dünya yurdunun selamet, hidayet, rahmet yurdu olmasını engelleyen İblis arasında geçmektedir.

–İçinde bulunduğumuz zaman aralığında dünyayı hidayet, rahmet ve selamet  yurduna çevirmek için mücadele veren İran İslam Cumhuriyeti Rahmani sıfatların tecelli yurdu, Rabbin temsil karargahıdır. Hizbullahiler de bu yurdun erleri, rahmani sıfatların tecelileri ve mazharlarıdır.

–Bu gücün karşısında, İblis’in ve yarenlerinin mazharını görmekteyiz; İsrail ve arkasındaki emperyal siyonist güç. Fitne, fesad, dalalet, zülmet, zülüm, sömürü gibi şeytani sıfatların mazharı ve tecelligahıdır İsrail.

–Öyleyse İran’ın İsrail’siz bir misyonu olamaz, İsrail de İran’sız varlığını sürdüremez. Çünkü İsrail olmazsa İblis’in temsilcisi olmayacak, şeytani sıfatların mazharı yok olacak dolayısıyla üzerinde uğraşılacak ve hidayeti gerekli kimse kalmayacaktır. Zira herkes hidayet olmuş olacaktır. İran olmazsa İblis’in dalalete sürükleyeceği hidayet yurdu, Rahmani sıfatların tecelli yurdu olmayacağından İblis’in de işi kalmayacaktır. Zira herkesi dalalete düşürmüş olacaktır. İsrail’siz dünya selamet , rahmet yurdu olacaktır.

–Bir de üçüncü bir zümre vardır; ne Rahman’ın kulu olabilmiş, ne de şeytanın kulu olabilmiş; bir gün Rahman’ın safında yer alıyor,  bir gün şeytanın askeri oluyor. Bir gün Yaradının sözlerini söylüyor ertesi gün Şeytanın diliyle konuşuyor. İman ile küfür arasında gidip geliyor.

–İran, Rahmani sıfatların mümessili, İsrail şeytanın temsilcisi; şimdi saflar belirlensin bakalım. Rahmani sıfatlarla şeytan bir yerde olamayacağına göre birini tecih etmek gerekir. Batı dünyası, emperyal siyonst güç bütün varlığıyla İsrail’in arkasında duruyor, bunu her fırsatta ilan ediyor ve her türlü yardımı yapıyor. Ya müslümanlar?

–İşte günümüz müslümanlarının sorunu budur; Rahmani sıfatların tecelligahını tanımıyorlar, hakk–batıl ölçüsünü tanımıyorlar. İman ehli olduğunu söylüyor ama İsrail’i/şeytanı resmiyette tanıyor. Şeytan/İsrail  ile her türlü işbirliğini yapıyor, diyalog, irtibat ve işbirliğini devam ettiriyor ve aynı zamanda İslam ülkesi olduğunu iddia ediyor. Bu zümre herşeyi kendi anlayışı ile ölçer, kendisini eksen ve mizan görür, kısacası kendini ilah olarak görür. Bugün hak gördüğünü yarın batıl sayabilir, dün batıl gördüğünü bugün hak görebilir. İstikrarsız, kararsız, basiretsiz ve ferasetsiz bir imana sahipler, rüzgar nereden eserse o tarafa uçarlar.

–Son zamanlarda İblis’in feryadları duyulmaya başladı, gittikce de yükselecek bu naralar. Ne zaman Rahman cephesi zafer kazansa İblis’in feryadı bütün alemde duyuluyor, İran/Hizbullah bir başarı elde etse İblis’in borazanları hemen İran ve Hizbullah’a saldırıya geçiyor.

“Lanet şeytana” diyor ama şeytanla/İsrail ile el ele veriyor. İsrail’i sözde kınıyor ama perde arkasında bütün anlaşmaları ve işbirlikleri devam ettiriyor.

Şeytana kulluktan ne zaman vazgeçeceksiniz? Şeytanla beraber olmaktan ne zaman el çekeceksiniz? Dilinizde Rahman’ın sözleri, amelinizde şeytanın izleri gözden kaçmıyor.

Ama ne yaparsanız yapın Rahman devamlı zafere ulaşan ve ulaştırandır. İstediğiniz kadar İran’a ve Hizbullah’a saldırın, karalayın ve küfredin, bu çabalarınızın size hiçbir faydası yoktur, Allah’ın nurunu söndüremezsiniz. Bu feryadlarınız rahmet ayeti nazil olduğu zaman İblis’in alemlerde duyulan feryadları gibidir.

“Allah nurunu tamamlayacaktır, kafirler, müşrikler iştemese de”“İnne Hizbellahi humul Ğalibun”,  “Şüphesiz Hizbullah devamlı galiptir. Abdullah Özgür 25/08/2013

 

Allah'ın izni ile mücadelemiz link "aşama8" devam ediyor.